Rabler Hegemonyası (I-II)
Pazartesi, 07 Temmuz 2008 13:00
Yaşar Nuri Öztürk

Kur’andan alarak kullandığımız bu başlığı, yine Kur’an’ın verileri ışığında şu anlamlarda değerlendirmeliyiz:
Allah ile aldatanların hegemonyası.
Yedek ilahlar hegemonyası
.
Allah’ın yetkilerini kullanmaya kalkanların hegemonyası.
İnsanları din diye parçalayıp bölenlerin hegemonyası.

Allah ile aldatmak üzere Allah’ın vekili gibi iş görmeye kalkanların veya o mevkie yükseltilenlerin hegemonyası.

Hangisini alırsanız alın, özü ve amacı itibariyle tamamen Kur’ansal bir tespit üzerindeyiz. Daha doğrusu, Kur’an’ın dikkat çektiği bir büyük yıkımın, bir büyük belanın değişik adlarıyla karşı karşıyayız.

“Fırkalar yaratmak üzere rableştirilmiş kişiler...” deyimi Kur’an’ındır. (Yusuf Suresi, 39)

Kur’an, bu ayetiyle, şirkin yani din adı altında örtülü putperestliğin temel iki görünümünü bir kelam mucizesiyle birkaç sözcükte vermiştir: 1. İnsanları rableştirme, 2. Din adına fırkalar, klikler oluşturma. Yani din adı altında bölücülük yapmak.

Gelelim ayrıntılara:

Rab, Esmâül Hüs­na'dan ya­ni Al­lah'ın isim-sı­fat­la­rın­dan bi­ridir. Bir var­lı­ğı, be­lir­le­di­ği he­de­fe aşama aşama gö­tür­mek için ko­ru­yup gö­ze­ten, bes­le­yip do­yu­ran, yön­len­di­ren kud­ret de­mektir. Kur'an, birçok ayetinde Al­lah'ı "Âlemlerin Rab­bi" di­ye ta­nı­ta­rak, var­lık ve olu­şun Ce­na­bı Hak ta­ra­fın­dan şu­ur­lu ve ıs­rar­lı bir bi­çim­de gö­zet­le­nip de­net­len­di­ği­ne dik­kat çe­ker.

Ya­ra­tı­cı faaliyetin rab ola­rak iş­le­yi­şi­ne ‘rubûbiyet’ den­mek­te­dir.

Kur'an, rab kav­ra­mı­nı ısrarla gün­de­me ge­tir­mek­le bir ger­çe­ğin da­ha al­tı­nı çiz­miş olu­yor: Al­lah ve din me­se­le­sin­de rubûbiyet son de­re­ce önem­lidir. Ni­te­kim in­sa­nın şir­ke gi­den yo­la gir­me­si, sah­te ilah­la­rın ön­ce­lik­le rab sı­fa­tı­nı yoz­laş­tır­ma­la­rıy­la olmaktadır.

Kur'an, ör­tü­lü şir­kin, ya­ni din pa­ten­ti al­tın­da ser­gi­le­nen kı­lık de­ğiş­tir­miş put­çu­lu­ğun, ger­çek Rab ya­nı­na bir ta­kım sah­te rab­le­rin ek­len­me­siy­le vü­cut bul­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Bu nok­ta­da, rab ke­li­me­si­nin ço­ğu­lu olan erbâb kul­la­nıl­mak­ta­dır. Erbâb, ger­çek Rabb'e kar­şı ve­ya onun ya­nına-yöresine eklenen bir tür sah­te ilah­lar kadrosu demek. Bu ilave rablerle bir şirk panteonu oluşturulmaktadır.

Şirk, esasında böyle bir panteonun kotardığı dinin adıdır. Şirk, Arap Emevî kodamanlarının tevhidi yozlaştırmak amacıyla tanıttıkları gibi dinsizlik, Allahsızlık falan değildir.

Şirk, bir dindir ama tek Tanrı’nın değil de bir ilahlar panteonun egemen olduğu dindir. Tanrılaştırılmış, dokunulmaz-eleştirilmez kılınmış kişiler işte bu ilahlar panteonun üyeleridir.

Kur’andan öğreniyoruz ki, Al­lah'a or­tak koş­mak ya şü­re­ka (or­tak­lar) ya endâd (kar­şı ilah­lar) ya da erbâb (rab­ler) he­ge­mon­ya­sı kur­mak­la olu­yor. Bu he­ge­mon­ya­nın be­lir­gin ni­te­li­ği, Al­lah'a or­tak­lık tav­rı içi­ne gi­ril­me­si­dir. Bu­nun açık ve­ya ör­tü­lü, iyi ve­ya kö­tü ni­yet­le ya­pıl­mış ol­ma­sı hiç­bir fark ya­rat­maz.

Al­lah'ın Al­lah­lı­ğı­na mü­da­ha­le­nin hak­lı ge­rek­çe­si ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şün­mek de şirk­tir. Hem de en sin­si ve en yı­kı­cı şirk.

Di­nin şem­si­ye­si­ne sı­ğı­na­rak rab­ler he­ge­mon­ya­sı ku­rup, kut­sa­la hür­met adı al­tın­da ör­tü­lü şir­ke gi­dil­me­si Kur'an'ın dik­kat çek­ti­ği en bü­yük teh­li­ke­dir. Ve Kur'an bi­ze gös­te­ri­yor ki, bu gü­na­hın fa­il­le­ri da­i­ma din tem­sil­ci­le­ri ol­muş­tur. Tanrısal ki­tap, yüz­ler­ce aye­tin­de, doğ­ru­dan ve­ya do­lay­lı, bu din tem­sil­ci­le­rin­den, üze­ri­ne ba­sa ba­sa ya­kı­nır.

Rab­ler he­ge­mon­ya­sıy­la için­den çü­rü­tül­müş ve fa­tu­ra­sı Al­lah'a ke­si­len din, ba­zı de­vir ve ze­min­ler­de şey­ta­na ve ka­ran­lı­ğa hiz­met eden bir tah­rip ku­ru­mu ha­li­ne ge­ti­ri­le­bil­miş­tir.

Rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın ilk adı­mı, me­lek­le­ri; ikin­ci adı­mı da pey­gam­ber­le­ri rab­ler ha­li­ne ge­tir­mek­le atı­lı­yor. Kur’an’ı dinleyelim:

"Al­lah si­ze, me­lek­ler­le pey­gam­ber­le­ri rab­ler edin­me­ni­zi em­ret­mi­yor. O size, Müs­lü­man adı­nı al­ma­nız­dan son­ra kü­für mü em­re­di­yor!?" (Âli İm­ran, 80)

De­mek olu­yor ki, rab­ler he­ge­mon­ya­sı, dine karşı olanlar tarafından değil, dinin içindeki unsurlar ta­ra­fın­dan oluş­tu­ruluyor. Bu­nun için­dir ki biz, rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın or­ta­ya çı­kar­dı­ğı şir­ki, ‘kut­sa­lı şirk ara­cı yap­mak’ ve­ya ‘hür­met put­pe­rest­li­ği’ di­ye anı­yo­ruz.

Vah­yin verilerine da­yan­ma­yan bir hür­met gös­te­ri­si, ör­tü­lü şir­kin ha­ber­ci­si ola­rak gö­rül­me­li­dir.

‘Kur'an'da­ki İs­lam’ ad­lı ese­ri­miz­de açık­lan­dı­ğı gi­bi, hu­ra­fe ve uy­dur­ma­lar­dan di­ni te­miz­le­mek için didi­nen bir­çok İs­lam bil­gi­ni, bid'at­ları (di­ne son­ra­dan so­ku­lan şey­ler) sa­vun­ma­yı, dış ge­rek­çe­si ne olur­sa ol­sun, şirk say­mış­lar­dır. Bu ko­nu­da, muhteşem bir ör­nek ola­rak 13. yüz­yıl fıkıh bil­gin­le­rin­den Ebu Şâme'yi saygıyla anmalıyız.

Rab­ler he­ge­mon­ya­sın­da en çok iş­le­yen yol, din tem­sil­ci­si sayılan kişilerin (ha­ham, ra­hip, sahabî, imam, şeyh, mür­şit, üs­tad, efen­di, ahunt, sey­yid vs.) rab­ler ha­li­ne ge­ti­ril­me­si­dir. Kur'an, tam bu nok­ta­da, tev­hi­di şirk ba­tak­lı­ğı­na çe­ken Eh­li­ki­tap kit­le­le­ri ör­nek gös­te­re­rek in­san­lı­ğı dik­kat­li ol­ma­ya ça­ğı­rı­yor:

"Ha­ham­la­rı­nı ve ra­hip­le­ri­ni Al­lah'ın yanına-yöresine konan rab­ler edindi­ler. Mer­yem’in Oğ­lu Me­sih'i de öy­le. Oy­sa ken­di­le­ri­ne, bi­ri­cik Tan­rı olan Al­lah'a iba­det et­me­le­ri em­re­dil­miş­ti." (Tev­be, 31)

Geleneksel aldatmacı zihniyetler bu ayette korkunç bir anlam kaydırması yaparak şöyle bir meal yaratmaktalar:

Allah’ı bırakıp da.....rabler edindiler...”

Böyle bir çeviri tam bir saptırma ve tahriftir.

Kur’an asla böyle söylemiyor. Müşrikler Allah’ı asla bırakmadılar, O’nu asla inkâr etmediler. Yaptıkları, Allah’ı tepeye oturtup O’nun altına yedek ilahlardan bir panteon yerleştirmektir.

Ve işin bam teli de buradadır. Şirkin zulüm ve yıkımı buradan kaynaklanmaktadır. Din adına istismar ve aldatmaların omurgasında da bu vardır. Bu böyle olduğu içindir ki, Kur’an’ın din anlayışı adına şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Açık ve katıksız bir ateizm veya dinsizlik, şirke bulaşmış sahte bir dinden daha iyidir, daha az tehlikelidir. Çünkü:

1. Din adına kimseyi aldatmak gibi bir namertliği yoktur,

2. Gerçek dine dönüş ümidini yok etmemektedir.

Kur'an, din tem­sil­ci­le­ri­nin rab­ler edi­nil­me­sin­de­ki he­sap­çı­lı­ğın mas­ke­si­ni dü­şür­mek­le kal­ma­mış, bu he­sap­çı­lı­ğın ‘Al­lah ve cen­net’ ya­zı­lı pan­kar­tı­nın sak­la­dı­ğı ego­iz­mi de or­ta­ya çı­kar­mış­tır.

Ni­ha­yet Kur'an, din ve dindar­lık adı­na söz söy­le­yen tüm kit­le­le­ri, ör­tü­lü bir şir­kin pen­çe­si­ne düş­me­me­le­ri için saf ve ber­rak tev­hi­de ça­ğı­rı­yor. Çağ­rı­nın te­mel he­def­le­rin­den bi­ri de ‘in­sa­nın in­sa­nı rab edin­me­si­nin ön­len­me­si’dir. İn­san­lı­ğa on ­beş asır ön­ce iletilen şu bir­lik çağ­rı­sı­na ba­kın:

"Ey Ya­hu­di­ler ve Hı­ris­ti­yan­lar! Bi­zim ve si­zin ara­nız­da ay­nı olan bir ger­çe­ğe ge­lin: Yal­nız Al­lah'a ta­pa­lım, ona hiç­bir şe­yi or­tak koş­ma­ya­lım, bir­bi­ri­mi­zi Al­lah'ın berisinden rab­ler edin­me­ye­lim..." (Âli İm­ran, 64)

Bu aye­tin ini­şi üze­ri­ne, Pey­gam­be­ri­mi­ze, "İn­san­la­rı Rab­ler edin­mek na­sıl olur?" di­ye sor­muş­lar­dı. Ce­vap, üze­rin­de ol­du­ğu­muz ko­nu ba­kı­mın­dan ürperticidir. Şöyle diyor Hz. Peygamber:

"İn­san­la­rı rab edin­mek, din adam­la­rı­nın söz­le­ri­ni Al­lah'ın söz­le­ri gi­bi ka­bul et­mek­le vü­cut bu­lur."

Pey­gam­be­ri­mi­ze gö­re, din adam­la­rı­nı rab edin­mek on­la­ra ‘rab’ de­me şar­tı­na bağ­lı de­ğildir. On­la­rın ha­ram de­di­ği­ne ha­ram, he­lal de­di­ği­ne he­lal de­mek on­la­rı ilah edin­miş ol­mak için ye­ter­lidir. (bk. El­ma­lı­lı Hamdi Yazır; Tef­sir, 4/2512-2513)

İs­lam dün­ya­sı, Hz. Pey­gam­be­r’­den he­men son­ra baş­la­yan ve gü­nü­müzde do­ruk nok­ta­la­rı­na doğ­ru tır­ma­nan bir rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın kahrı altındadır. Çe­şit­li bo­yut­lar­da­ki gö­rü­nü­mü­nü ve sey­ri­ni Kur'an'da­ki İs­lam’ kitabımızda genişçe ele al­dı­ğı­mız bu he­ge­mon­ya­nın burada sadece temel be­li­riş­le­ri­ne de­ği­ne­ce­ğiz.

Anı­lan he­ge­mon­ya, bü­tün ha­ya­tı­nı put­çu­lu­ğa kar­şı mü­ca­de­le ver­mek­le ge­çi­ren Hz. Muhammed’in, Musevî ve Hı­ris­ti­yan mi­to­lo­ji­sin­den ak­ta­rı­lan hu­ra­fe­ler­le övül­mesi sü­re­ciy­le baş­la­dı.

"Be­ni, Hı­ris­ti­yan­la­rın Hz. İsa'yı öv­dük­le­ri gi­bi öv­me­yin; ba­na, 'Al­lah'ın ku­lu ve el­çi­si' de­yin." (Buharî, en­bi­ya, 48)

em­ri­ni ve­ren ve ken­di­si için aya­ğa kal­kan­la­ra:

"Be­nim için kı­ya­ma dur­ma­yın; kı­yam yal­nız Al­lah için olur." (İbn Sa'd, Ta­ba­kaat, 1/387; Tirmizî, Şemâil, 159)

söz­le­riy­le en­gel olan bir peygamber, hür­met put­pe­rest­li­ği­nin uy­dur­ma­la­rıy­la çehre değişikliğine uğratılarak örnek alınabilecek bir ‘insan peygamber’ olmaktan çıkarılıp göklere, bulutların ötesine gönderilmiştir. Tıpkı Hz. İsa’ya yapıldığı gibi.

Tüm bunlar, Allah’ın elçisi olan Hz. Peygamber’in Al­lah'ın bir tür or­ta­ğı ko­nu­mu­na ge­ti­rilmesi ve teb­liğ et­ti­ği ki­ta­bın buy­ruk­la­rıy­la çe­li­şen bir yı­ğın uy­dur­ma sö­zün sa­hi­bi gi­bi gös­te­ril­mesi pahasına yapıldı. Bu gü­na­hın fa­tu­ra­sı­nı el­bet­te­ ki in­san­lık öde­ye­cek­ti. Ve Kur'an'la ara­sı­na so­ku­lan du­var­la­ra ba­şı­nı vu­ra vu­ra öde­mek­te­dir.

Kur'an, pey­gam­ber­le­rin so­rum­lu­luk­la­rı­nı da onur­la­rı­nı da iki ke­li­me­de top­la­mış­tır: Abd, re­sul. Abd, Allah için iş yapan, değer üreten insan demek. Bu sözcüğün ‘kul’ diye çevrilmesi de Kur’an’ın vermek istediğini tam karşılamıyor. Resul ise Tanrı elçisi demek.

Kur'an, Pey­gam­ber­ler için ‘ne­bi’ sı­fa­tı­nı da kul­la­nır ki o da Al­lah'tan ha­ber ge­ti­ren Hak el­çi­si de­mek­tir. Fars­ça'dan di­li­mi­ze ge­çen Pey­gam­ber (bir baş­ka te­laf­fuz­la pe­yam­ber) de ne­bi ile ay­nı an­lamda­dır.

Şim­di, Kur'an'la bir­lik­te şu­nu so­ra­ca­ğız: Hak el­çi­le­ri­ne, biz­zat ha­ber­ci­si ol­duk­la­rı Al­lah ta­ra­fından ve­ril­miş Allah’ın kulu ve el­çisi un­van­la­rı, han­gi man­tık ve ge­rek­çey­le ye­ter­siz bu­lu­nu­yor? Kim ki­min ma­lı­nı bö­lüş­tü­rü­yor? Bü­tün ha­yat­la­rı­nı, ha­ber­ci­si ol­duk­la­rı Al­lah'ın di­ni­ni teb­li­ğe ada­mış pey­gam­ber­le­re un­van ver­me­de di­nin sa­hi­bi olan Allah ye­ter­siz mi ka­lı­yor?

Kur'an, in­san­lı­ğın aya­ğı­nı iyi­den iyi­ye kay­dı­ran ‘pey­gam­ber put­laş­tır­ma’ has­ta­lı­ğı­na tu­tu­lan­la­rı, bu has­ta­lık yü­zün­den şir­ke bu­laş­mış top­lum­la­rı ha­tır­la­ta­rak uya­rır­ken şu mu­ci­ze sö­zü üf­lü­yor ku­la­ğı­mı­za:

"Ne İsa Al­lah'a kul ol­mak­tan çe­ki­nir ne de yü­cel­miş bu­lu­nan me­lek­ler." (Ni­sa, 172)

Dikkat edilirse, ör­nek ola­rak, Al­lah'ın oğ­lu di­ye övü­len, fa­kat bu övül­mey­le şirk ara­cı­na dö­nüş­tü­rü­len bir pey­gam­ber, Hz. İsa se­çil­miş­tir. Gös­te­ril­miş­tir ki, Al­lah'ın la­yık gör­dü­ğü un­va­nı az bu­lan­la­rın yü­celt­me­le­ri, ne övü­le­ne ha­yır ge­ti­rir ne de öven­le­re.

Bir peygamber için en bü­yük ve en şe­ref­li un­van Al­lah'ın elçisi ol­mak­tır. O ilahî elçilik aracılığıyladır ki Al­lah, Ze­bur'u, Tev­rat'ı, İn­cil'i ve Kur'an'ı in­di­r­miş­tir. O elçilik gö­re­vi­ni be­ğen­me­ye­rek, "Uzeyir Al­lah'ın oğ­lu­dur, İsa da Al­lah'ın oğ­lu­dur" di­yen­ler re­sul­le­re en bü­yük say­gı­sız­lı­ğı yap­tı­lar ve pey­gam­berleri yü­cel­ti­yo­ruz der­ken küf­re bat­tı­lar. Değerlendirmeyi, elçileri gönderen kudretten dinleyelim:

"Ya­hu­di­ler, 'Uzeyir, Al­lah'ın oğ­lu­dur’ de­di­ler; Hı­ris­ti­yan­lar da 'Me­sih Al­lah'ın oğ­lu­dur' de­di­ler. Bu, on­la­rın ağız­la­rı­nın üret­ti­ği bir söz­dür. Bu söz­ler, on­lar­dan ön­ce küf­re ba­tan­la­rın söz­le­ri­ne ben­zi­yor. Al­lah on­la­rı kah­ret­sin, na­sıl da ters yö­ne dön­dü­rü­lü­yor­lar!!!" (Tev­be Su­re­si, 30)

Pey­gam­ber­le­ri şirk ara­cı ha­li­ne ge­tir­me­yi hür­met ni­ye­tiy­le yap­mış ol­mak hiç kim­se­ye ma­ze­ret ol­ma­ya­cak­tır. Hz. İsa'yı Al­lah'ın oğ­lu ilan eden­ler kö­tü ni­yet­li miydi­ler? Ha­yır. Ama şir­ke bu­laş­tı­lar. De­mek olu­yor ki, iyi ni­yet ne tev­hi­di yozlaştırmanın gerekçesi yapılabilir ne de di­ne hü­küm ek­le­menin. O hal­de şu­nu du­yur­ma­lı­yız:

Rab­ler he­ge­mon­ya­sın­da dev­re­ye so­ku­lan ikin­ci un­sur, sahabîler yani Peygamberimizin arkadaşları ol­muş­tur.

Bu­gün, ‘sahabîye hür­met’ adı al­tın­da İs­lam'ın buy­ru­ğu gi­bi or­ta­ya sü­rü­len ka­bul­le­rin ta­ma­mı, Kur'an'a aykırıdır. Ya­rı pa­ga­nist bir ta­bu­lar man­za­ra­sı ar­z e­den bu ka­bul­ler, Müs­lü­man ku­şak­la­rın bey­ni­ni ve ru­hu­nu pran­ga­la­ya­rak Kur'an'a, gerçek İslam’a ulaş­ma­mı­zı en­gel­le­mek­te­dir. Bugün, ‘sa­ha­be­ye hür­met’ adı al­tın­da ile­ri sü­rü­len ni­te­lik­le­rin birço­ğu­nu Kur'an, Hz. Pey­gam­ber­le­re bi­le ver­me­mek­te­dir. Mı­sır­lı dü­şü­nür Ah­met Emin (ölm.1954) gerçeği çok açık söylüyor:

"Sahabîler, rab­ler ha­li­ne ge­ti­ril­miş­tir."

Olay şu­dur:

Tanrı Elçisi’ne yalan is­nat et­menin en geçerli yolu onun ar­ka­daş­la­rı­nı kul­lan­maktı. Bu yol çok ve­rim­li bir bi­çim­de kullanıldı. Ön­ce, sahabîye hür­met adı al­tın­da bu in­san­lar do­ku­nul­maz, ten­kit edil­mez ilan edil­di, ar­dın­dan da Pey­gam­be­ri­mi­ze ma­l edi­le­cek ya­lan­lar, bir sahabînin adı­na iğ­ne­le­ne­rek kit­le­nin önü­ne çı­ka­rıl­dı. Oy­sa­ki söy­le­nen­le­rin bü­yük ço­ğun­lu­ğun­dan sahabîlerin ha­be­ri bi­le yok­tur. (Sahabîlerin rableştirilmesiyle ilgili ayrıntlar için bizim İslam Nasıl Yozlaştırıldıadlı eserimizin Sahabîler bölümüne bakılabilir.)

Rab­ler he­ge­mon­ya­sı­na ek­le­nen üçün­cü, fa­kat en ağır­lık­lı un­sur, ilah­laş­tı­rı­lan din bü­yük­le­ri oldu. Din büyüklerini ilah­laş­tır­ma­da bir nu­ma­ra­lı sö­mü­rü oca­ğı olarak ta­sav­vuf ve onun yozlaştırılmış bir görünümü olan tarikatlar kullanıldı.

İs­lam ta­ri­hi­ne hay­ran­lık ve­ri­ci bir mi­ras bı­ra­kan ta­sav­vuf ku­ru­mu­nun bu­gün en bü­yük kam­bu­ru, bu ilah­laş­tır­ma il­le­ti­dir. Bu gö­nül ve sevgi oca­ğı­nı, Kur'an çiz­gi­sin­de yo­l a­lır bir ko­nu­ma ge­tir­mek için, ona mu­sal­lat olan in­san ilah­laş­tır­ma ma­ra­zı­nın Kur'an la­bo­ra­tu­va­rın­da te­da­vi edil­me­si ka­çı­nıl­maz­dır. İs­lam'ın yüz­yı­lı­mız­da­ki en bü­yük düşünürü sa­yı­lan Mu­ham­med İk­bal, bu ma­ra­zı, ‘şeyh­pe­rest­lik’ (şey­he ta­pı­cı­lık) ve­ya ‘pîrizm’ (şeyh din­ci­li­ği) ola­rak anı­yor.

Mez­hep imam­la­rı (da­ha ge­niş bir ifa­dey­le ule­ma) da rab­ler he­ge­mon­ya­sın­da önem­li bir ko­nu­ma ge­ti­ril­miş­tir. Tasavvuf büyükleri do­ku­nul­maz-ten­kit edil­mez ilan edi­le­rek na­sıl put­laş­tı­rıl­mış­sa mez­hep imam­la­rı da za­ma­n üs­tü ilan edi­le­rek ilah­laş­tı­rıl­mış­tır. Bu­gün bir­çok in­san için bir ko­nu­da "Kur'an di­yor ki" sö­züy­le "Fa­lan mez­hep ima­mı di­yor ki" sö­zü ara­sın­da faz­la bir fark yok­tur. Hat­ta ba­zı ke­sim­ler­de "Kur'an di­yor ki" sö­zü in­san­la­rı ra­hat­sız et­mek­te ve "Ben Kur'an'ı fa­lan bil­mem, be­nim mez­hep ima­mım di­yor ki…" ve­ya "Şeyhimiz di­yor ki" şek­lin­de çı­kış­lar­la kar­şı­la­şı­la­bil­mek­te­dir. Bu ta­vır, Kur'an açı­sın­dan ba­kıl­dı­ğın­da, ka­tık­sız şirk­tir.

İs­lam, Kur'an dı­şın­da ten­ki­t üs­tü ki­tap, Pey­gam­ber dı­şın­da ten­ki­t üs­tü ki­şi ta­nı­maz.

Rab­ler he­ge­mon­ya­sın­da, Kur'an'ın tâğut di­ye an­dı­ğı za­lim ve bas­kı­cı li­der­le­rin, ha­nedan des­po­tizm­le­ri­nin, kral­lık­la­rın yer­le­ri de ol­duk­ça önem­li­dir. Esa­sen, hiç­bir rab­ler he­ge­mon­ya­sı tâğut des­te­ği ol­ma­dan ya­şa­ya­maz. Eme­vîlerin kur­du­ğu rab­ler he­ge­mon­ya­sı­na, Eme­vî tâğutizmi des­tek ve­ri­yor­du. Hz. Hasan’ı bu tâğutizm ze­hir­le­di, Hz. Hüseyin’i bu ta­ğu­tizm han­çer­le­di.

Tâğutîler he­men her ül­ke­de boy gös­te­rir­ler. Süs­lü kı­lıf­la­ra sa­rıl­mış mus­haf­la­rı öpüp alın­la­rı­na ko­yar­ken çek­tir­dik­le­ri re­sim­le­ri afiş ha­li­ne ge­ti­re­rek ma­sum ve saf kit­le­le­re, din ko­ru­yu­cu­su ol­duk­la­rı­nı pro­pa­gan­da eder­ler. As­lın­da di­nin en bü­yük problemi bu mus­haf ta­cir­le­ri­dir. Bu kurnazlıklarını; ru­hu­nu kat­let­tik­le­ri Kur'an'ın par­şö­men­le­ri­ni mız­rak uç­la­rı­na ta­ka­rak: "İş­te biz, bu ki­ta­bı ha­kem yap­mak is­ti­yo­ruz." di­yen Emevî siyasetçilerinden dev­ral­mış gi­bi­dir­ler. Şöy­le ve­ya böy­le, bun­la­rın Kur'an bah­sin­de slo­ga­nı da­i­ma şu­dur: "Hü­küm­le­ri ayak al­tı­na, ka­ğıt­la­rı baş üs­tü­ne..."

Özet­le­ye­lim: Bu­gün ‘İslam inanç sistemi’ veya ‘resmî akî­de’ di­ye kit­le­nin önü­ne çı­ka­rı­lan ka­bul­ler lis­te­si, Kur'an dı­şı­lık­larla doludur. Çün­kü, bu sistem, ‘Âlemlerin Rab­bi’ olan Al­lah'ın di­ni ya­nın­da rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın ürün­le­ri­ni de ta­şı­yor. Bu resmî aki­de, Kur'an açı­sın­dan bak­tı­ğı­mız­da, bo­zuktur. O hal­de, Kur'an di­ni­nin inanç sis­te­mi, Kur’an esas alı­na­rak ye­ni­den be­lir­len­me­li­dir.

Al­lah bir ol­du­ğu gi­bi din de bir­dir. Ve din bir ol­du­ğu gi­bi onun temel kay­na­ğı da bir­dir. O bi­ri­cik kay­nak Kur'an'dır. Oy­sa­ki, rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın hal­ka sun­du­ğu ‘uydurulmuş din’de hü­küm ve söz sahibi, bir­kaç baş­lı bir şir­ket­tir: Al­lah, Pey­gam­ber, sa­ha­bî­ler, mez­hep imam­la­rı, ta­ri­kat şeyh­le­ri, efen­di­ler, üs­tad­lar, ha­li­fe­ler, sul­tan­lar... Böy­le bir ano­nim şir­ket, din konusunda hük­mü Al­lah dı­şın­da hiç­bir kuv­ve­te ver­me­yen Kur'an'ın di­ni ola­maz. Bu­ra­da, oy­nan­mış büyük aldatma oyun­ları var­dır.

Al­lah'ın di­ni­ne mü­da­ha­le edil­miş­tir. Bu mü­da­ha­le­le­rin ka­lın­tı­la­rı­nı Kur'an de­ne­ti­minde te­miz­le­me gay­re­tin­de olan­la­rı ‘re­form­cu gö­rüş­le­riy­le ta­nı­nan­lar’ vs. gi­bi laf­lar­la et­ki­siz kıl­ma­ya ça­lı­şan­lar, rab­ler he­ge­mon­ya­sı­nın şerefsiz uşak­la­rı­dır. Bun­lar, Kur'an'dan ra­hat­sız ol­mak­ta­dır­lar.

İslam’a bulaştırılmış yalan ve uydurmaları Kur’an denetiminde temizlemek için çalışan ilim ve fikir adamlarını bir zamanlar ‘reformist’ diye karalayıp saf dışı etmek için akıl almaz oyunlar tezgâhlayan bu din tüccarı onursuz güruh, ikibinli yıllara gelinip BOP projesi Ortadoğu’ya dayıtılmaya başlandığında, Vatikan ve ABD’den rağbet görsünler diye Papa’ya arz-ı ubûdiyet, ABD’ye de uşaklık etmeye başladılar. Ne İslam bıraktılar ne Kur’an ne Muhammed. Kur’an’ı İncilleştirmeyi, Ilımlı İslam adı altında ve ABD denetiminde bir sömürge dini yaratmayı çağdaşlık, özgürlük, teröre karşı çıkmak diye yutturma alçaklığına tevessül ettiler. Tarih böyle bir namussuzluğa rastlamış değildir.

Sözün özü şudur: Rab­ler he­ge­mon­ya­sı uğ­ru­na İslam’ın Kur’ansal ve akılcı yapısını tahrip eden­ler, Kur'an'ın sor­du­ğu şu so­ru­ya ce­vap bul­mak zo­run­da­dır­lar:

“Fırkalara bölünüp parçalanmış rab­ler mi ha­yır­lı­dır, yok­sa bi­ri­cik ve Kahhâr olan Al­lah mı?” (Yusuf, 39)

KUR’AN-I KERİM VE MİŞ­NA­CI­LIK

(20 Haziran 2008)

Önce şunu bilelim: Kur’an, getirdiği dinin, bazı fırkalar tarafından yazılıp üretilmiş ve din kaynağı haline getirilmiş mezhep ve tarikat kitaplarıyla (Kur’an bunlara zübür diyor) saf dışı bırakılacağını, dinin bu şekilde parça parça edileceğini daha ilk günden gündeme getirip gerçek müminleri uyarmıştır. Ayrıntılarını, ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı’ kitabımızın ‘Şirk’ bahsinde verdiğimiz bu ‘şirk belirtisi’ne Kur’an’ın nasıl parmak bastığını görelim:

“Dinlerini parça parça edip fırkalara/hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” (En’am, 159)

“Onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli zübürlere/kutsallaştırılmış hizip kitaplarına ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.” (Müminûn, 52-54)

“İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de Rabbinizim. O halde bana ibadet edin. İşlerini aralarında parçaladılar. Hepsi bize dönecekler.” (Enbiya, 92-93)

“O'a yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın. Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.” (Rum, 31-32)

Allah ile aldatanlar, bugün, bu uyarıdan nasiplenmemiş kitleleri aldatmakta, soymakta, saptırmakta, felakete götürmektedir. Bizzat Peygamberimiz bu sinsi ve şeytanî aldatma illetine ‘mişnacılık’ adını vermektedir.

Nedir bu mişnacılık illeti ve nedir mişna?

Miş­na; di­nin, pey­gam­be­re vah­ye­di­len te­mel kay­na­ğı­nın ye­ri­ne ge­çi­ril­mek üze­re, kut­sal ilan edi­len ki­tap­la­ra de­nir. İb­ra­n­ca olan bu ke­li­me, il­kin, Ya­hu­di din adam­la­rı­nın din­leş­tir­dik­le­ri yo­rum­la­rı içe­ren me­tin­ler için kul­la­nıl­mış, da­ha son­ra Hı­ris­ti­yan ve İs­lam li­te­ra­tü­rü­ne de gir­miş­tir. Arap­ça'da miş­na­yı kar­şı­la­mak üze­re, ‘mesnât’ söz­cü­ğü kul­la­nı­lır.

İs­lam açı­sın­dan bak­tı­ğı­mız­da, içe­ri­ği ne olur­sa ol­sun, Kur'an dı­şın­da­ki tar­tış­ma üs­tü ilan edi­len tüm ki­tap­lar miş­na cüm­le­sin­den­dir. Kur’an’ın koyduğu te­mel öl­çü şu­dur: Al­lah'ın el­çi­si dı­şın­da tar­tış­ma üs­tü ki­şi, Al­lah'ın ki­ta­bı dı­şın­da tar­tış­ma üs­tü ki­tap ka­bul eden, İs­lam di­nin­den çı­kar. Çün­kü böy­le bir ka­bul, ka­tık­sız şirk­tir.

Allah ile aldatanların miş­na­cı gü­rül­tülerine tes­lim ol­madan baktığımızda şunu hemen görürüz: Ki­tap baş­ka, ‘tar­tış­ma üs­tü ki­tap’ baş­ka. İkin­ci­si sa­de­ce Kur'an'dır. Kitap çoktur ama ‘tartışma üstü kitap’ bir tanedir. Ve o da Kur’an’dır. Kur’an, tartışılmaz ama yorumlanır. Yorumlanmasını bizzat kendisi istiyor.

Kur’an’ın bile yoruma açık olduğu bir dinde mezhep ve tarikat liderlerinin mişnalarını yoruma açmayanların iman ve idraklerine güvenebilir miyiz?!

Miş­na ke­li­me­si­ni, ‘Kur'an­da­ki İs­lam’ ki­ta­bım­da, içi­ne bin­ler­ce uy­dur­ma­nın ka­rış­tı­rıl­dı­ğı ha­dis ki­tap­la­rı­nı ni­te­le­me­de de kul­lan­dı­ğım için, Kur'an dı­şı din­ci­lik­ten çek­me­di­ğim kal­ma­dı. Oysaki, miş­na ke­li­me­si­ni, ay­nen be­nim kul­lan­dı­ğım an­lam­da ve ağır şikâyetlere rağmen ilk kul­la­nan in­san, Hz. Ömer'dir. Miş­na­cı­lık­la il­gi­li bir sö­zü­nü, İbn Sa'd (ölm. 230/844) gi­bi tar­tış­ma­sız bir kay­nak­tan ki­ta­bı­ma ak­tar­mış­tım. Bir kez daha söyleyeyim:

Hz. Ömer, Pey­gam­be­ri­mi­ze is­nat edi­len söz­le­rin top­la­nıp im­ha edil­me­si­ni, ak­si hal­de ile­ri­ki za­man­lar­da bu ri­va­yet­le­rin Kur'an'ın ye­ri­ni alan miş­na­la­ra dö­nüş­tü­rü­le­ce­ği­ni ve so­nuç­ta "Al­lah'ın ki­ta­bı" ile ir­ti­ba­tın ke­sil­me nok­ta­sı­na ge­le­ce­ği­ni söy­ler­ken, şöyle konuşmuştur:

“Al­lah'ın ki­ta­bı ye­ri­ne, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı gi­bi, miş­na­la­ra sı­ğın­mak du­ru­mun­da kal­ma­mız­dan kay­gı­la­nı­yo­rum."

Hz. Peygamber’in en yakın arkadaşı Hz. Ömer bu kaygıyı duyacak da ben mi duymayacağım, biz mi duymayacağız?

‘Kur'an­da­ki İs­lam’ın ya­yı­nın­dan be­ri sü­ren ça­lış­ma­la­rım sı­ra­sın­da gör­düm ki, miş­na (mesnât) ke­li­me­si­ni ilk kul­la­nan ve mu­ci­ze bir bi­çim­de ta­nı­mı­nı da ve­ren, biz­zat Hz. Pey­gam­be­r'dir. Ve bu söylediklerimize aforozlarla karşı çıkan din bezirgânı ve Allah ile aldatma simsarlarının bu gerçekleri ya hiç bilmediklerini veya bilip de üstlerini örtmek gibi bir günaha düştüklerini de gördüm.

Şim­di ben ara­dan çı­kı­yor, ‘Yüz­yı­lı­mı­zın Ha­dis Allâmesi’ di­ye anı­lan tar­tış­ma­sız oto­ri­te Nâsıruddin el-Elbanî'nin şa­he­se­ri ‘Sil­si­le­tü'l-Ahâdis’in, ‘es-Sahîha’ kıs­mı­nın 6. cil­din­den (s. 774-776) ko­nuy­la il­gi­li bir­kaç sa­tı­rı çe­vi­ri­yo­rum:

"Pey­gam­be­ri­miz şöy­le bu­yur­muş­tur: 'Kı­ya­me­tin yak­laş­tı­ğı­nı gös­te­ren be­lir­ti­ler­den ba­zı­la­rı şun­lar­dır: Şe­rir ve şir­ret­le­rin iti­bar­lı-say­gın tu­tul­ma­sı, er­dem­li in­san­la­rın ze­lil du­ru­ma ge­ti­ril­me­si, sö­zün ço­ğa­lıp ça­lış­ma­nın azal­ma­sı, top­lumda miş­na­lar oku­nup dur­ma­sı­na rağ­men kim­se­nin bun­la­ra kar­şı çık­ma­ma­sı.' Sa­ha­bî­ler sor­du­lar: 'Miş­na (mesnât) ne­dir ey Al­lah'ın El­çi­si?' Re­sul ce­vap ver­di: 'Al­lah'ın ki­ta­bı dı­şın­da­ din adına tüm ya­zı­lan­lar."

Hadis bilgini Elbanî, bu hadisi verdikten sonra şu açıklamayı ekliyor:

"Bu ha­dis, Hz. Mu­ham­med'in pey­gam­ber­li­ği­nin mu­ci­ze gös­ter­ge­le­rin­den bi­ri­dir. Onun, son­ra­ki za­man­la­ra iliş­kin söy­le­dik­le­ri­nin tü­mü, özel­lik­le miş­na­lar­la il­gi­li olan­la­rı ta­ma­men ger­çek­leş­miş­tir. Miş­na, Al­lah'ın ki­ta­bı dı­şın­da­ki tüm ya­zı­lan­lar­dır. Ce­na­bı Re­sul bu sö­züy­le, son­ra­ki de­vir­le­rin, uyul­ma­sı farz ha­le ge­ti­ril­miş mez­hep ki­tap­la­rı­na dik­kat çek­miş gi­bi­dir. Çün­kü bu ki­tap­lar, za­man içinde kit­le­yi Kur'an ve ger­çek sün­net­ten uzak­laş­tır­mış­tır. Ne ya­zık ki bu­gün de du­rum ay­nı­dır. Bu ki­tap­la­rı farz­laş­tı­ran­lar için­de şerîat fa­kül­te­le­rin­den çı­kan­lar, dok­to­ra yap­mış ki­şi­ler bi­le var­dır. Bun­lar, ta­rih bo­yun­ca bu mez­hep ki­tap­la­rı­nı din­leş­tir­di, hal­kın bun­la­rı iz­le­me­si­ni din em­ri ha­li­ne ge­tir­di­ler. On­la­rın ‘ule­ma’ ta­kı­mı­nın en bü­yük­le­rin­den bi­ri olan Ebul Ha­san el-Kerhî el-Ha­ne­fi (ölm. 340/951) ün­lü sö­zün­de ba­kın ne di­yor: 'Mez­hep imam­la­rı­mı­zın gö­rüş­le­ri­ne zıt­lık be­lir­ten tüm Kur'an ayet­le­ri ya te­vil edi­lir ya­hut da neshedil­miş (hü­kümden dü­şü­rül­müş) sa­yı­lır. Ha­dis­ler­de de du­rum ay­nı­dır."

"Bu zih­ni­ye­te sa­hip olan­lar, mez­he­bi asıl, Kur'an'ı ona uyan ikin­cil kay­nak du­ru­mu­na ge­tir­di­ler. İş­te bu, kuş­ku­suz ve tar­tış­ma­sız bir miş­na­cı­lık­tır."

"Miş­na­la­rın sadece Be­ni­is­ra­il ri­va­yet­le­rin­den iba­ret ol­du­ğu­nu söy­le­mek ha­di­sin be­ya­nı­na ta­ma­men ay­kı­rı­dır. Miş­na­cı­lık, kı­ya­met alâmetlerinden bi­ri­dir. Böy­le bir alâmetin, Hz. Pey­gam­ber'den ön­ceki Ya­hu­di­le­rin yap­tı­ğıy­la il­gi­si ola­maz..."

An­la­şı­lan o ki, he­sa­bı­na gö­re kut­sal­laş­tır­dı­ğı bir­çok ki­ta­bı tar­tış­ma üs­tü ilan eden miş­na­cı zih­ni­ye­tin mas­ke­si­ni ilk dü­şü­ren, Kur'an'ın teb­liğ­ci­si Hz. Mu­ham­med'dir.

 


 

Riyakârlık, Takıyye ve ötesi

“Neysen o ol!” Veya: “Özde ne isen, görünüşte de öyle ol!” diyor Hint Vedaları...

Dinlerin, daha geniş bir deyişle, insanoğluna aydınlık getirmek isteyen tüm sistemlerin bu ortak kabullerini, İslam adına ifadeye koyan Konyalı Mevlâna Celaleddin (ölm. 1273) şöyle konuşuyor:

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”

Takıyyecilik de denen riya, yüzde görünenle özde olanın farklılığıdır. Din dilinde daha çok, ‘Allah için iş yapmak’ görüntüsü altında nefsi ve çıkarı için davranmaktır.

Yaratıcı, günahı olanlara değil, riyakârlara öfkelenmektedir. Tanrı, günahkârları affetmek için bahaneler ararken, riyakârları mahvetmek için bahane arar. Bunun içindir ki, olduğu gibi görünüp günah işlemek, riya bulaştırılmış ibadetten yeğdir.

Kur’an, hayata ve insana böyle yaklaşır.

Olduğu gibi görünmemek yahut göründüğü gibi olmamak, riya denen illeti ortaya çıkarıyor. Siyaset dilinde buna takıyye deniyor. Ve bu illet, İslam Peygamberi tarafından, insanlık adına ‘en korkutucu musibet’ olarak kaydediliyor. Çünkü riya, yine İslam Peygamberi’nin ifadesiyle, ‘şirk-i hafî’ yani ‘gizli putperestlik’tir.

Ve şirk, Kur’an’ın temel düşmanıdır.

Kur’an’ı ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed’i tanıyanlar bilirler ki, açık putperestliği tarih sahnesinden silen İslam’ın tedirgin olduğu amansız düşman riya, felaketlerin en acımasızı olarak, Kur’an bağlılarının tarih boyunca uykularını kaçırmıştır. Görünmez düşmandır riya. Sinsi, namert, kahpe düşmandır. Hep arkadan vurur. Hep kuzu postu içinde saklar zehirli dişlerini.

Riyakârlığın insan hayatına bir ur gibi musallat ettiği tip, onursuz, güvenilmez insan tipidir. Bir gülücüğün, bir tutam sakalın, iki rekât namazın, beş kuruşluk sadakanın arkasında kâinat dolusu rezilliği saklayabilir riya.

Kur’an terminolojisinde riyanın kurumsal adı nifak, bunun temsilcisi de münafıktır. Münafık, Allah ile aldatmayı sanat haline getirmiş dincilik bezirgânlarının iddia ettikleri gibi, ‘Müslüman olduğunu söylediği halde ibadet yapmamak, günah işlemek’ değildir. İbadetsizliği veya günahkârlığı münafıklık olarak tanıtmak, din adına söylenecek yalanların en büyüğüdür.

Dinci yalancıların söylediklerinin tam tersine, münafıklık, görünürde ibadet ve taat içinde olduğu halde, dinin temel ahlak ve paylaşım buyruklarına aykırı davranmaktır. Münafıklık bir ‘günah zaafı’ değildir; münafıklık bir ahlak çöküşüdür. Böyle olduğu içindir ki, Allah ile aldatma tezgâhçıları, ibadetleriyle öne çıktıkları halde ahlaklarıyla çöküş içindedirler. Bu onlara Tanrı’nın bir ‘riyakârlık’ cezasıdır.

Tanrısal Kitap, daha ilk ayetlerinden itibaren, nifak ve münafıkların ruh hallerini, tahriplerini, arz ettikleri tehlikeleri gözler önüne serer. Ve Kur’an gösterir ki, inkâr ve ihanet sergileyen tavırların en kötüsü, ikiyüzlülüktür. Yani, riyakârlık. Riya, bir kişilik yozlaşması, bir şuur altı illetidir.  Bütün sömürücü, bedavacı, mirasyedi psikolojilerin mayası riyadır. Bir ruhsal doyumsuzluk belirtisidir riya. Bu yüzden, riya batağına saplanmış bireyler ve toplumlar kalıcı, erdirici, hayat verici hiçbir şey üretemezler. Çünkü riya, yaratıcılık riskine giden yolları tıkar ve insanın, üstün değerlerle kucaklaşmasını engeller.

Görüntü olarak en ileri hayrı da sergilese, riya ile lekelenmiş davranış, Allah katında hiçbir değer taşımıyor. (Kur’an; Nisa, 38,142; Bakara, 264; Enfâl, 47) Bu Kur’ansal ilkeyi insan hayatına egemen kılmak için didinen sonsuzluk erleri şu kuralı bize armağan ettiler:

Samimiyet, hür irade ve serbest seçimin ürünü olan günahlar, riyakârlığın ürünü olan ibadetlere tercih edilmelidir.

Neden? Gerekçeyi de gösteriyorlar: Böylesi  günahlar, insana, gerçekte ne olduğunu ve eksiklerini belletir. Eksiğini fark eden benlik, olgunluğu arar ve Tanrı önünde boynunu büker. Bu boynu büküklükse tanrısal rahmet ve bağıştan nasiplenmenin en emin yollarından biridir. Oysaki, riyakârlığın insanı iteceği çukur, tanrısal rahmetle aramıza aşılmaz engeller koyar.  Her şeyi hallettim sanan takıyyeci riyakâr hiçliğe ve hüsrana yenik düşer.

Tanrı Elçisi Hz. Muhammed’in savaşı şirke karşı verildi. Şirkin bir çeşidi de riyakârlık olduğuna göre, Son Peygamberi, hayatını, riyanın saltanatını yıkmaya adamış bir evrensel ruh olarak tanıtmak gerekir. Gerçekten de, onun, riya saltanatını yıkmaya yönelik tavır ve sözleri burada sıralanamayacak kadar çoktur. Bir tanesini verelim:

“İçinizde, insanları hayret ve takdire sevk edecek kadar ibadet edenler olur. Bunların kendileri de kendilerine hayret ve takdir hissi duyar. Ama bunlar bu hallerine rağmen, okun yaydan fırlayıp çıktığı gibi dinden çıkarlar.” (Nâsıruddin Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, 4/519)
 
Riyakârlığın, din bahsinde en yıkıcı görünümü, ibadetler alanındadır. Yaratıcı’nın rızası dışında maddî ve manevî herhangi bir hesap veya çıkarı ibadetlerin amacı haline getirmek, insanın bütün gayretlerini sonuçsuz bırakır. Hz. Peygamber bu noktada şu evrensel ilkeyi koymuştur:

“İbadetlerinde Tanrı rızası dışında bir gaye gözetenin bekleyeceği hiçbir karşılık olamaz.”(İbn Mübârek, Kitabu’z-Zühd, 49)

Kısacası, riyanın kuşattığı benliklerin temsil ettikleri tüm değerler hayal kırıklığından öte bir şey getirmez. Riyakârların doldurduğu mâbetten Allah’a yükseliş beklemek, aldanmaktır.

Riyakârlık ve takıyyecilik, dini kin aracı yapar  ve nefs putunun beslediği egoizmin tezgâhtarlığı haline getirir. Bu egoizme gönül kapılarını aralamış kitleler, secdenin yüzlere dolduracağı tanrısal aydınlık yerine öfke ve doymazlığın musallat edeceği karanlığı seyretmek bahtsızlığıyla karşı karşıya kalırlar. İbadet, böyleleri için, ruhun yükselişi olmaktan çıkar, başkalarına üstünlük taslama ve ruhsal despotizm aracı haline gelir.

Gerçek namaz, secde edenle secde edileni kucaklaştırır ve Âlemlerin Rabbi’nden bir rahmet nefesi halinde varlığa yayılır. Riyanın karıştığı secde ise secde edeni, riyasında hedef seçtiği sahte ilahıyla kucaklaştırır ve bundan varlığa karanlık yayılır. Karanlık üreten mâbetler, adları ’cami’ veya ‘mescit’ olsa da, gerçekte ruhsal tatminsizliklerin, gırtlak sesleriyle giderilmeye çalışıldığı mekânlar durumundadır. Bu mekânlarda, gönül erlerinin rahmetinden kaynaklanan güzellikler yerine, o mekân dışında kalanlara kin tutmayı ödev sayan hırslar ve saplantılar filizlenir.

Kutsarız o günahı ki, riyanın karanlık perdelerini yırtar ve Yüce Tanrı önünde bize gözyaşı döktürür. Yakınırız o ibadetten ki, gönülleri riyanın yapay ilahlarıyla doldurup insanı şeytanın oyuncağı haline getirir.

 

"ALLAH'A DİN Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 Soruyu ben değil, Kur’an soruyor, sevgili okuyucularım.

Kur'an ,Hucurât Suresi 16. ayet, vahyin tebliğcisi Hz. Peygamber'e şu emri veriyor:

"Onlara şöyle de: Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? O Allah ki göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi en iyi bilendir."

İnsanoğlu bu serzenişin muhatabı olacak kadar düşebilmiş, küstahlaşabilmiştir.

İnsan; kendisine iyiyi ve güzeli öğreten peygamberlere din dersi, takva dersi vermeye kalkmakla kalmamış, dinin sahibi olan kudrete de din öğretmeye yeltenmiştir. İnsanın tüm erdirici kanallarını kirleten bu büyük küstahlık, Kur'an'ın birçok ayetinde gündeme getirilmiştir.      
 Şu serzenişlere bakın:

 "Allah'a  örnekler vermeye kalkmayın; Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl, 74)

"Yoksa Allah'a yeryüzünde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?" (Ra'd, 33)

 "Siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı?" (Bakara, 140)

Dinin faturası hep Allah'a çıkarılmış, ama kotarıcısı hep Allah adına hegemonya kuranlar olmuştur! Kur'an bu hegemonyacılara şürekâ (Allah'a ortak koşulanlar, Allah yerine iş görmeye kalkanlar) diyor:

"Yoksa onların şürekâsı mı var da onlara, dinden, Allah'ın izin vermediği şeyi şeriatleştiriyorlar?" (Şûra, 21)

Dinden ilham almak Allah için iş görmeye bağlı iken Allah ile aldatan din tüccarları, Allah yerine iş görme çığırını açmışlar. Ve bu ikiyüzlülük bizim mahvımıza sebep olmuştur. Bir yandan ‘Allah’ diye kıyametler koparıp beş bakanlık bütçesi kadar parayı ‘ibadet’ edilsin diye maaş olarak dağıttığımız, okul sayısının birkaç katı cami yaptığımız halde sürünen ülkelerden biri haline gelmiş olmamız başka nasıl izah edilebilir?

Dinin sahibi, koyucusu ve koruyucusu olan kudret, dinde şürekâ üretimine gerekçe yapılacak bahaneleri de en iyi bilendir. Nitekim Kur’an’da bu bahanelere sık sık değinmiş ve şürekâ odaklarına verilecek cevapları insanlığın önüne koymuştur.

 

Yaşar Nuri Öztürk 10/06/2008 - 20/06/2008 Hurriyet.com.tr




Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_022.jpg

En Son Yorumlar