|
Yaşar Nuri Öztürk Kur’andan alarak kullandığımız bu başlığı, yine Kur’an’ın verileri ışığında şu anlamlarda değerlendirmeliyiz: Allah ile aldatanların hegemonyası. Yedek ilahlar hegemonyası. Allah’ın yetkilerini kullanmaya kalkanların hegemonyası. İnsanları din diye parçalayıp bölenlerin hegemonyası. Allah ile aldatmak üzere Allah’ın vekili gibi iş görmeye kalkanların veya o mevkie yükseltilenlerin hegemonyası. Hangisini alırsanız alın, özü ve amacı itibariyle tamamen Kur’ansal bir tespit üzerindeyiz. Daha doğrusu, Kur’an’ın dikkat çektiği bir büyük yıkımın, bir büyük belanın değişik adlarıyla karşı karşıyayız. “Fırkalar yaratmak üzere rableştirilmiş kişiler...” deyimi Kur’an’ındır. (Yusuf Suresi, 39) Kur’an, bu ayetiyle, şirkin yani din adı altında örtülü putperestliğin temel iki görünümünü bir kelam mucizesiyle birkaç sözcükte vermiştir: 1. İnsanları rableştirme, 2. Din adına fırkalar, klikler oluşturma. Yani din adı altında bölücülük yapmak. Gelelim ayrıntılara: Rab, Esmâül Hüsna'dan yani Allah'ın isim-sıfatlarından biridir. Bir varlığı, belirlediği hedefe aşama aşama götürmek için koruyup gözeten, besleyip doyuran, yönlendiren kudret demektir. Kur'an, birçok ayetinde Allah'ı "Âlemlerin Rabbi" diye tanıtarak, varlık ve oluşun Cenabı Hak tarafından şuurlu ve ısrarlı bir biçimde gözetlenip denetlendiğine dikkat çeker. Yaratıcı faaliyetin rab olarak işleyişine ‘rubûbiyet’ denmektedir. Kur'an, rab kavramını ısrarla gündeme getirmekle bir gerçeğin daha altını çizmiş oluyor: Allah ve din meselesinde rubûbiyet son derece önemlidir. Nitekim insanın şirke giden yola girmesi, sahte ilahların öncelikle rab sıfatını yozlaştırmalarıyla olmaktadır. Kur'an, örtülü şirkin, yani din patenti altında sergilenen kılık değiştirmiş putçuluğun, gerçek Rab yanına bir takım sahte rablerin eklenmesiyle vücut bulduğunu gösteriyor. Bu noktada, rab kelimesinin çoğulu olan erbâb kullanılmaktadır. Erbâb, gerçek Rabb'e karşı veya onun yanına-yöresine eklenen bir tür sahte ilahlar kadrosu demek. Bu ilave rablerle bir şirk panteonu oluşturulmaktadır. Şirk, esasında böyle bir panteonun kotardığı dinin adıdır. Şirk, Arap Emevî kodamanlarının tevhidi yozlaştırmak amacıyla tanıttıkları gibi dinsizlik, Allahsızlık falan değildir. Şirk, bir dindir ama tek Tanrı’nın değil de bir ilahlar panteonun egemen olduğu dindir. Tanrılaştırılmış, dokunulmaz-eleştirilmez kılınmış kişiler işte bu ilahlar panteonun üyeleridir. Kur’andan öğreniyoruz ki, Allah'a ortak koşmak ya şüreka (ortaklar) ya endâd (karşı ilahlar) ya da erbâb (rabler) hegemonyası kurmakla oluyor. Bu hegemonyanın belirgin niteliği, Allah'a ortaklık tavrı içine girilmesidir. Bunun açık veya örtülü, iyi veya kötü niyetle yapılmış olması hiçbir fark yaratmaz. Allah'ın Allahlığına müdahalenin haklı gerekçesi olabileceğini düşünmek de şirktir. Hem de en sinsi ve en yıkıcı şirk. Dinin şemsiyesine sığınarak rabler hegemonyası kurup, kutsala hürmet adı altında örtülü şirke gidilmesi Kur'an'ın dikkat çektiği en büyük tehlikedir. Ve Kur'an bize gösteriyor ki, bu günahın failleri daima din temsilcileri olmuştur. Tanrısal kitap, yüzlerce ayetinde, doğrudan veya dolaylı, bu din temsilcilerinden, üzerine basa basa yakınır. Rabler hegemonyasıyla içinden çürütülmüş ve faturası Allah'a kesilen din, bazı devir ve zeminlerde şeytana ve karanlığa hizmet eden bir tahrip kurumu haline getirilebilmiştir. Rabler hegemonyasının ilk adımı, melekleri; ikinci adımı da peygamberleri rabler haline getirmekle atılıyor. Kur’an’ı dinleyelim: "Allah size, meleklerle peygamberleri rabler edinmenizi emretmiyor. O size, Müslüman adını almanızdan sonra küfür mü emrediyor!?" (Âli İmran, 80) Demek oluyor ki, rabler hegemonyası, dine karşı olanlar tarafından değil, dinin içindeki unsurlar tarafından oluşturuluyor. Bunun içindir ki biz, rabler hegemonyasının ortaya çıkardığı şirki, ‘kutsalı şirk aracı yapmak’ veya ‘hürmet putperestliği’ diye anıyoruz. Vahyin verilerine dayanmayan bir hürmet gösterisi, örtülü şirkin habercisi olarak görülmelidir. ‘Kur'an'daki İslam’ adlı eserimizde açıklandığı gibi, hurafe ve uydurmalardan dini temizlemek için didinen birçok İslam bilgini, bid'atları (dine sonradan sokulan şeyler) savunmayı, dış gerekçesi ne olursa olsun, şirk saymışlardır. Bu konuda, muhteşem bir örnek olarak 13. yüzyıl fıkıh bilginlerinden Ebu Şâme'yi saygıyla anmalıyız. Rabler hegemonyasında en çok işleyen yol, din temsilcisi sayılan kişilerin (haham, rahip, sahabî, imam, şeyh, mürşit, üstad, efendi, ahunt, seyyid vs.) rabler haline getirilmesidir. Kur'an, tam bu noktada, tevhidi şirk bataklığına çeken Ehlikitap kitleleri örnek göstererek insanlığı dikkatli olmaya çağırıyor: "Hahamlarını ve rahiplerini Allah'ın yanına-yöresine konan rabler edindiler. Meryem’in Oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, biricik Tanrı olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti." (Tevbe, 31) Geleneksel aldatmacı zihniyetler bu ayette korkunç bir anlam kaydırması yaparak şöyle bir meal yaratmaktalar: “Allah’ı bırakıp da.....rabler edindiler...” Böyle bir çeviri tam bir saptırma ve tahriftir. Kur’an asla böyle söylemiyor. Müşrikler Allah’ı asla bırakmadılar, O’nu asla inkâr etmediler. Yaptıkları, Allah’ı tepeye oturtup O’nun altına yedek ilahlardan bir panteon yerleştirmektir. Ve işin bam teli de buradadır. Şirkin zulüm ve yıkımı buradan kaynaklanmaktadır. Din adına istismar ve aldatmaların omurgasında da bu vardır. Bu böyle olduğu içindir ki, Kur’an’ın din anlayışı adına şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Açık ve katıksız bir ateizm veya dinsizlik, şirke bulaşmış sahte bir dinden daha iyidir, daha az tehlikelidir. Çünkü: 1. Din adına kimseyi aldatmak gibi bir namertliği yoktur, 2. Gerçek dine dönüş ümidini yok etmemektedir. Kur'an, din temsilcilerinin rabler edinilmesindeki hesapçılığın maskesini düşürmekle kalmamış, bu hesapçılığın ‘Allah ve cennet’ yazılı pankartının sakladığı egoizmi de ortaya çıkarmıştır. Nihayet Kur'an, din ve dindarlık adına söz söyleyen tüm kitleleri, örtülü bir şirkin pençesine düşmemeleri için saf ve berrak tevhide çağırıyor. Çağrının temel hedeflerinden biri de ‘insanın insanı rab edinmesinin önlenmesi’dir. İnsanlığa on beş asır önce iletilen şu birlik çağrısına bakın: "Ey Yahudiler ve Hıristiyanlar! Bizim ve sizin aranızda aynı olan bir gerçeğe gelin: Yalnız Allah'a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah'ın berisinden rabler edinmeyelim..." (Âli İmran, 64) Bu ayetin inişi üzerine, Peygamberimize, "İnsanları Rabler edinmek nasıl olur?" diye sormuşlardı. Cevap, üzerinde olduğumuz konu bakımından ürperticidir. Şöyle diyor Hz. Peygamber: "İnsanları rab edinmek, din adamlarının sözlerini Allah'ın sözleri gibi kabul etmekle vücut bulur." Peygamberimize göre, din adamlarını rab edinmek onlara ‘rab’ deme şartına bağlı değildir. Onların haram dediğine haram, helal dediğine helal demek onları ilah edinmiş olmak için yeterlidir. (bk. Elmalılı Hamdi Yazır; Tefsir, 4/2512-2513) İslam dünyası, Hz. Peygamber’den hemen sonra başlayan ve günümüzde doruk noktalarına doğru tırmanan bir rabler hegemonyasının kahrı altındadır. Çeşitli boyutlardaki görünümünü ve seyrini ‘Kur'an'daki İslam’ kitabımızda genişçe ele aldığımız bu hegemonyanın burada sadece temel belirişlerine değineceğiz. Anılan hegemonya, bütün hayatını putçuluğa karşı mücadele vermekle geçiren Hz. Muhammed’in, Musevî ve Hıristiyan mitolojisinden aktarılan hurafelerle övülmesi süreciyle başladı. "Beni, Hıristiyanların Hz. İsa'yı övdükleri gibi övmeyin; bana, 'Allah'ın kulu ve elçisi' deyin." (Buharî, enbiya, 48) emrini veren ve kendisi için ayağa kalkanlara: "Benim için kıyama durmayın; kıyam yalnız Allah için olur." (İbn Sa'd, Tabakaat, 1/387; Tirmizî, Şemâil, 159) sözleriyle engel olan bir peygamber, hürmet putperestliğinin uydurmalarıyla çehre değişikliğine uğratılarak örnek alınabilecek bir ‘insan peygamber’ olmaktan çıkarılıp göklere, bulutların ötesine gönderilmiştir. Tıpkı Hz. İsa’ya yapıldığı gibi. Tüm bunlar, Allah’ın elçisi olan Hz. Peygamber’in Allah'ın bir tür ortağı konumuna getirilmesi ve tebliğ ettiği kitabın buyruklarıyla çelişen bir yığın uydurma sözün sahibi gibi gösterilmesi pahasına yapıldı. Bu günahın faturasını elbette ki insanlık ödeyecekti. Ve Kur'an'la arasına sokulan duvarlara başını vura vura ödemektedir. Kur'an, peygamberlerin sorumluluklarını da onurlarını da iki kelimede toplamıştır: Abd, resul. Abd, Allah için iş yapan, değer üreten insan demek. Bu sözcüğün ‘kul’ diye çevrilmesi de Kur’an’ın vermek istediğini tam karşılamıyor. Resul ise Tanrı elçisi demek. Kur'an, Peygamberler için ‘nebi’ sıfatını da kullanır ki o da Allah'tan haber getiren Hak elçisi demektir. Farsça'dan dilimize geçen Peygamber (bir başka telaffuzla peyamber) de nebi ile aynı anlamdadır. Şimdi, Kur'an'la birlikte şunu soracağız: Hak elçilerine, bizzat habercisi oldukları Allah tarafından verilmiş Allah’ın kulu ve elçisi unvanları, hangi mantık ve gerekçeyle yetersiz bulunuyor? Kim kimin malını bölüştürüyor? Bütün hayatlarını, habercisi oldukları Allah'ın dinini tebliğe adamış peygamberlere unvan vermede dinin sahibi olan Allah yetersiz mi kalıyor? Kur'an, insanlığın ayağını iyiden iyiye kaydıran ‘peygamber putlaştırma’ hastalığına tutulanları, bu hastalık yüzünden şirke bulaşmış toplumları hatırlatarak uyarırken şu mucize sözü üflüyor kulağımıza: "Ne İsa Allah'a kul olmaktan çekinir ne de yücelmiş bulunan melekler." (Nisa, 172) Dikkat edilirse, örnek olarak, Allah'ın oğlu diye övülen, fakat bu övülmeyle şirk aracına dönüştürülen bir peygamber, Hz. İsa seçilmiştir. Gösterilmiştir ki, Allah'ın layık gördüğü unvanı az bulanların yüceltmeleri, ne övülene hayır getirir ne de övenlere. Bir peygamber için en büyük ve en şerefli unvan Allah'ın elçisi olmaktır. O ilahî elçilik aracılığıyladır ki Allah, Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı indirmiştir. O elçilik görevini beğenmeyerek, "Uzeyir Allah'ın oğludur, İsa da Allah'ın oğludur" diyenler resullere en büyük saygısızlığı yaptılar ve peygamberleri yüceltiyoruz derken küfre battılar. Değerlendirmeyi, elçileri gönderen kudretten dinleyelim: "Yahudiler, 'Uzeyir, Allah'ın oğludur’ dediler; Hıristiyanlar da 'Mesih Allah'ın oğludur' dediler. Bu, onların ağızlarının ürettiği bir sözdür. Bu sözler, onlardan önce küfre batanların sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin, nasıl da ters yöne döndürülüyorlar!!!" (Tevbe Suresi, 30) Peygamberleri şirk aracı haline getirmeyi hürmet niyetiyle yapmış olmak hiç kimseye mazeret olmayacaktır. Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu ilan edenler kötü niyetli miydiler? Hayır. Ama şirke bulaştılar. Demek oluyor ki, iyi niyet ne tevhidi yozlaştırmanın gerekçesi yapılabilir ne de dine hüküm eklemenin. O halde şunu duyurmalıyız: Rabler hegemonyasında devreye sokulan ikinci unsur, sahabîler yani Peygamberimizin arkadaşları olmuştur. Bugün, ‘sahabîye hürmet’ adı altında İslam'ın buyruğu gibi ortaya sürülen kabullerin tamamı, Kur'an'a aykırıdır. Yarı paganist bir tabular manzarası arz eden bu kabuller, Müslüman kuşakların beynini ve ruhunu prangalayarak Kur'an'a, gerçek İslam’a ulaşmamızı engellemektedir. Bugün, ‘sahabeye hürmet’ adı altında ileri sürülen niteliklerin birçoğunu Kur'an, Hz. Peygamberlere bile vermemektedir. Mısırlı düşünür Ahmet Emin (ölm.1954) gerçeği çok açık söylüyor: "Sahabîler, rabler haline getirilmiştir." Olay şudur: Tanrı Elçisi’ne yalan isnat etmenin en geçerli yolu onun arkadaşlarını kullanmaktı. Bu yol çok verimli bir biçimde kullanıldı. Önce, sahabîye hürmet adı altında bu insanlar dokunulmaz, tenkit edilmez ilan edildi, ardından da Peygamberimize mal edilecek yalanlar, bir sahabînin adına iğnelenerek kitlenin önüne çıkarıldı. Oysaki söylenenlerin büyük çoğunluğundan sahabîlerin haberi bile yoktur. (Sahabîlerin rableştirilmesiyle ilgili ayrıntlar için bizim ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı’ adlı eserimizin Sahabîler bölümüne bakılabilir.) Rabler hegemonyasına eklenen üçüncü, fakat en ağırlıklı unsur, ilahlaştırılan din büyükleri oldu. Din büyüklerini ilahlaştırmada bir numaralı sömürü ocağı olarak tasavvuf ve onun yozlaştırılmış bir görünümü olan tarikatlar kullanıldı. İslam tarihine hayranlık verici bir miras bırakan tasavvuf kurumunun bugün en büyük kamburu, bu ilahlaştırma illetidir. Bu gönül ve sevgi ocağını, Kur'an çizgisinde yol alır bir konuma getirmek için, ona musallat olan insan ilahlaştırma marazının Kur'an laboratuvarında tedavi edilmesi kaçınılmazdır. İslam'ın yüzyılımızdaki en büyük düşünürü sayılan Muhammed İkbal, bu marazı, ‘şeyhperestlik’ (şeyhe tapıcılık) veya ‘pîrizm’ (şeyh dinciliği) olarak anıyor. Mezhep imamları (daha geniş bir ifadeyle ulema) da rabler hegemonyasında önemli bir konuma getirilmiştir. Tasavvuf büyükleri dokunulmaz-tenkit edilmez ilan edilerek nasıl putlaştırılmışsa mezhep imamları da zaman üstü ilan edilerek ilahlaştırılmıştır. Bugün birçok insan için bir konuda "Kur'an diyor ki" sözüyle "Falan mezhep imamı diyor ki" sözü arasında fazla bir fark yoktur. Hatta bazı kesimlerde "Kur'an diyor ki" sözü insanları rahatsız etmekte ve "Ben Kur'an'ı falan bilmem, benim mezhep imamım diyor ki…" veya "Şeyhimiz diyor ki" şeklinde çıkışlarla karşılaşılabilmektedir. Bu tavır, Kur'an açısından bakıldığında, katıksız şirktir. İslam, Kur'an dışında tenkit üstü kitap, Peygamber dışında tenkit üstü kişi tanımaz. Rabler hegemonyasında, Kur'an'ın tâğut diye andığı zalim ve baskıcı liderlerin, hanedan despotizmlerinin, krallıkların yerleri de oldukça önemlidir. Esasen, hiçbir rabler hegemonyası tâğut desteği olmadan yaşayamaz. Emevîlerin kurduğu rabler hegemonyasına, Emevî tâğutizmi destek veriyordu. Hz. Hasan’ı bu tâğutizm zehirledi, Hz. Hüseyin’i bu tağutizm hançerledi. Tâğutîler hemen her ülkede boy gösterirler. Süslü kılıflara sarılmış mushafları öpüp alınlarına koyarken çektirdikleri resimleri afiş haline getirerek masum ve saf kitlelere, din koruyucusu olduklarını propaganda ederler. Aslında dinin en büyük problemi bu mushaf tacirleridir. Bu kurnazlıklarını; ruhunu katlettikleri Kur'an'ın parşömenlerini mızrak uçlarına takarak: "İşte biz, bu kitabı hakem yapmak istiyoruz." diyen Emevî siyasetçilerinden devralmış gibidirler. Şöyle veya böyle, bunların Kur'an bahsinde sloganı daima şudur: "Hükümleri ayak altına, kağıtları baş üstüne..." Özetleyelim: Bugün ‘İslam inanç sistemi’ veya ‘resmî akîde’ diye kitlenin önüne çıkarılan kabuller listesi, Kur'an dışılıklarla doludur. Çünkü, bu sistem, ‘Âlemlerin Rabbi’ olan Allah'ın dini yanında rabler hegemonyasının ürünlerini de taşıyor. Bu resmî akide, Kur'an açısından baktığımızda, bozuktur. O halde, Kur'an dininin inanç sistemi, Kur’an esas alınarak yeniden belirlenmelidir. Allah bir olduğu gibi din de birdir. Ve din bir olduğu gibi onun temel kaynağı da birdir. O biricik kaynak Kur'an'dır. Oysaki, rabler hegemonyasının halka sunduğu ‘uydurulmuş din’de hüküm ve söz sahibi, birkaç başlı bir şirkettir: Allah, Peygamber, sahabîler, mezhep imamları, tarikat şeyhleri, efendiler, üstadlar, halifeler, sultanlar... Böyle bir anonim şirket, din konusunda hükmü Allah dışında hiçbir kuvvete vermeyen Kur'an'ın dini olamaz. Burada, oynanmış büyük aldatma oyunları vardır. Allah'ın dinine müdahale edilmiştir. Bu müdahalelerin kalıntılarını Kur'an denetiminde temizleme gayretinde olanları ‘reformcu görüşleriyle tanınanlar’ vs. gibi laflarla etkisiz kılmaya çalışanlar, rabler hegemonyasının şerefsiz uşaklarıdır. Bunlar, Kur'an'dan rahatsız olmaktadırlar. İslam’a bulaştırılmış yalan ve uydurmaları Kur’an denetiminde temizlemek için çalışan ilim ve fikir adamlarını bir zamanlar ‘reformist’ diye karalayıp saf dışı etmek için akıl almaz oyunlar tezgâhlayan bu din tüccarı onursuz güruh, ikibinli yıllara gelinip BOP projesi Ortadoğu’ya dayıtılmaya başlandığında, Vatikan ve ABD’den rağbet görsünler diye Papa’ya arz-ı ubûdiyet, ABD’ye de uşaklık etmeye başladılar. Ne İslam bıraktılar ne Kur’an ne Muhammed. Kur’an’ı İncilleştirmeyi, Ilımlı İslam adı altında ve ABD denetiminde bir sömürge dini yaratmayı çağdaşlık, özgürlük, teröre karşı çıkmak diye yutturma alçaklığına tevessül ettiler. Tarih böyle bir namussuzluğa rastlamış değildir. Sözün özü şudur: Rabler hegemonyası uğruna İslam’ın Kur’ansal ve akılcı yapısını tahrip edenler, Kur'an'ın sorduğu şu soruya cevap bulmak zorundadırlar: “Fırkalara bölünüp parçalanmış rabler mi hayırlıdır, yoksa biricik ve Kahhâr olan Allah mı?” (Yusuf, 39) KUR’AN-I KERİM VE MİŞNACILIK (20 Haziran 2008) Önce şunu bilelim: Kur’an, getirdiği dinin, bazı fırkalar tarafından yazılıp üretilmiş ve din kaynağı haline getirilmiş mezhep ve tarikat kitaplarıyla (Kur’an bunlara zübür diyor) saf dışı bırakılacağını, dinin bu şekilde parça parça edileceğini daha ilk günden gündeme getirip gerçek müminleri uyarmıştır. Ayrıntılarını, ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı’ kitabımızın ‘Şirk’ bahsinde verdiğimiz bu ‘şirk belirtisi’ne Kur’an’ın nasıl parmak bastığını görelim: “Dinlerini parça parça edip fırkalara/hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” (En’am, 159) “Onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli zübürlere/kutsallaştırılmış hizip kitaplarına ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.” (Müminûn, 52-54) “İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de Rabbinizim. O halde bana ibadet edin. İşlerini aralarında parçaladılar. Hepsi bize dönecekler.” (Enbiya, 92-93) “O'a yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın. Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.” (Rum, 31-32) Allah ile aldatanlar, bugün, bu uyarıdan nasiplenmemiş kitleleri aldatmakta, soymakta, saptırmakta, felakete götürmektedir. Bizzat Peygamberimiz bu sinsi ve şeytanî aldatma illetine ‘mişnacılık’ adını vermektedir. Nedir bu mişnacılık illeti ve nedir mişna? Mişna; dinin, peygambere vahyedilen temel kaynağının yerine geçirilmek üzere, kutsal ilan edilen kitaplara denir. İbranca olan bu kelime, ilkin, Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapça'da mişnayı karşılamak üzere, ‘mesnât’ sözcüğü kullanılır. İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kur'an dışındaki tartışma üstü ilan edilen tüm kitaplar mişna cümlesindendir. Kur’an’ın koyduğu temel ölçü şudur: Allah'ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah'ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Allah ile aldatanların mişnacı gürültülerine teslim olmadan baktığımızda şunu hemen görürüz: Kitap başka, ‘tartışma üstü kitap’ başka. İkincisi sadece Kur'an'dır. Kitap çoktur ama ‘tartışma üstü kitap’ bir tanedir. Ve o da Kur’an’dır. Kur’an, tartışılmaz ama yorumlanır. Yorumlanmasını bizzat kendisi istiyor. Kur’an’ın bile yoruma açık olduğu bir dinde mezhep ve tarikat liderlerinin mişnalarını yoruma açmayanların iman ve idraklerine güvenebilir miyiz?! Mişna kelimesini, ‘Kur'andaki İslam’ kitabımda, içine binlerce uydurmanın karıştırıldığı hadis kitaplarını nitelemede de kullandığım için, Kur'an dışı dincilikten çekmediğim kalmadı. Oysaki, mişna kelimesini, aynen benim kullandığım anlamda ve ağır şikâyetlere rağmen ilk kullanan insan, Hz. Ömer'dir. Mişnacılıkla ilgili bir sözünü, İbn Sa'd (ölm. 230/844) gibi tartışmasız bir kaynaktan kitabıma aktarmıştım. Bir kez daha söyleyeyim: Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin toplanıp imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kur'an'ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta "Allah'ın kitabı" ile irtibatın kesilme noktasına geleceğini söylerken, şöyle konuşmuştur: “Allah'ın kitabı yerine, İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum." Hz. Peygamber’in en yakın arkadaşı Hz. Ömer bu kaygıyı duyacak da ben mi duymayacağım, biz mi duymayacağız? ‘Kur'andaki İslam’ın yayınından beri süren çalışmalarım sırasında gördüm ki, mişna (mesnât) kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat Hz. Peygamber'dir. Ve bu söylediklerimize aforozlarla karşı çıkan din bezirgânı ve Allah ile aldatma simsarlarının bu gerçekleri ya hiç bilmediklerini veya bilip de üstlerini örtmek gibi bir günaha düştüklerini de gördüm. Şimdi ben aradan çıkıyor, ‘Yüzyılımızın Hadis Allâmesi’ diye anılan tartışmasız otorite Nâsıruddin el-Elbanî'nin şaheseri ‘Silsiletü'l-Ahâdis’in, ‘es-Sahîha’ kısmının 6. cildinden (s. 774-776) konuyla ilgili birkaç satırı çeviriyorum: "Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: 'Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerir ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.' Sahabîler sordular: 'Mişna (mesnât) nedir ey Allah'ın Elçisi?' Resul cevap verdi: 'Allah'ın kitabı dışında din adına tüm yazılanlar." Hadis bilgini Elbanî, bu hadisi verdikten sonra şu açıklamayı ekliyor: "Bu hadis, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah'ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Resul bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kur'an ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şerîat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ‘ulema’ takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el-Kerhî el-Hanefi (ölm. 340/951) ünlü sözünde bakın ne diyor: 'Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kur'an ayetleri ya tevil edilir yahut da neshedilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır." "Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kur'an'ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır." "Mişnaların sadece Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alâmetlerinden biridir. Böyle bir alâmetin, Hz. Peygamber'den önceki Yahudilerin yaptığıyla ilgisi olamaz..." Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'dir.
Riyakârlık, Takıyye ve ötesi “Neysen o ol!” Veya: “Özde ne isen, görünüşte de öyle ol!” diyor Hint Vedaları... Dinlerin, daha geniş bir deyişle, insanoğluna aydınlık getirmek isteyen tüm sistemlerin bu ortak kabullerini, İslam adına ifadeye koyan Konyalı Mevlâna Celaleddin (ölm. 1273) şöyle konuşuyor: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” Takıyyecilik de denen riya, yüzde görünenle özde olanın farklılığıdır. Din dilinde daha çok, ‘Allah için iş yapmak’ görüntüsü altında nefsi ve çıkarı için davranmaktır. Yaratıcı, günahı olanlara değil, riyakârlara öfkelenmektedir. Tanrı, günahkârları affetmek için bahaneler ararken, riyakârları mahvetmek için bahane arar. Bunun içindir ki, olduğu gibi görünüp günah işlemek, riya bulaştırılmış ibadetten yeğdir. Kur’an, hayata ve insana böyle yaklaşır. Olduğu gibi görünmemek yahut göründüğü gibi olmamak, riya denen illeti ortaya çıkarıyor. Siyaset dilinde buna takıyye deniyor. Ve bu illet, İslam Peygamberi tarafından, insanlık adına ‘en korkutucu musibet’ olarak kaydediliyor. Çünkü riya, yine İslam Peygamberi’nin ifadesiyle, ‘şirk-i hafî’ yani ‘gizli putperestlik’tir. Ve şirk, Kur’an’ın temel düşmanıdır. Kur’an’ı ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed’i tanıyanlar bilirler ki, açık putperestliği tarih sahnesinden silen İslam’ın tedirgin olduğu amansız düşman riya, felaketlerin en acımasızı olarak, Kur’an bağlılarının tarih boyunca uykularını kaçırmıştır. Görünmez düşmandır riya. Sinsi, namert, kahpe düşmandır. Hep arkadan vurur. Hep kuzu postu içinde saklar zehirli dişlerini. Riyakârlığın insan hayatına bir ur gibi musallat ettiği tip, onursuz, güvenilmez insan tipidir. Bir gülücüğün, bir tutam sakalın, iki rekât namazın, beş kuruşluk sadakanın arkasında kâinat dolusu rezilliği saklayabilir riya. Kur’an terminolojisinde riyanın kurumsal adı nifak, bunun temsilcisi de münafıktır. Münafık, Allah ile aldatmayı sanat haline getirmiş dincilik bezirgânlarının iddia ettikleri gibi, ‘Müslüman olduğunu söylediği halde ibadet yapmamak, günah işlemek’ değildir. İbadetsizliği veya günahkârlığı münafıklık olarak tanıtmak, din adına söylenecek yalanların en büyüğüdür. Dinci yalancıların söylediklerinin tam tersine, münafıklık, görünürde ibadet ve taat içinde olduğu halde, dinin temel ahlak ve paylaşım buyruklarına aykırı davranmaktır. Münafıklık bir ‘günah zaafı’ değildir; münafıklık bir ahlak çöküşüdür. Böyle olduğu içindir ki, Allah ile aldatma tezgâhçıları, ibadetleriyle öne çıktıkları halde ahlaklarıyla çöküş içindedirler. Bu onlara Tanrı’nın bir ‘riyakârlık’ cezasıdır. Tanrısal Kitap, daha ilk ayetlerinden itibaren, nifak ve münafıkların ruh hallerini, tahriplerini, arz ettikleri tehlikeleri gözler önüne serer. Ve Kur’an gösterir ki, inkâr ve ihanet sergileyen tavırların en kötüsü, ikiyüzlülüktür. Yani, riyakârlık. Riya, bir kişilik yozlaşması, bir şuur altı illetidir. Bütün sömürücü, bedavacı, mirasyedi psikolojilerin mayası riyadır. Bir ruhsal doyumsuzluk belirtisidir riya. Bu yüzden, riya batağına saplanmış bireyler ve toplumlar kalıcı, erdirici, hayat verici hiçbir şey üretemezler. Çünkü riya, yaratıcılık riskine giden yolları tıkar ve insanın, üstün değerlerle kucaklaşmasını engeller. Görüntü olarak en ileri hayrı da sergilese, riya ile lekelenmiş davranış, Allah katında hiçbir değer taşımıyor. (Kur’an; Nisa, 38,142; Bakara, 264; Enfâl, 47) Bu Kur’ansal ilkeyi insan hayatına egemen kılmak için didinen sonsuzluk erleri şu kuralı bize armağan ettiler: Samimiyet, hür irade ve serbest seçimin ürünü olan günahlar, riyakârlığın ürünü olan ibadetlere tercih edilmelidir. Neden? Gerekçeyi de gösteriyorlar: Böylesi günahlar, insana, gerçekte ne olduğunu ve eksiklerini belletir. Eksiğini fark eden benlik, olgunluğu arar ve Tanrı önünde boynunu büker. Bu boynu büküklükse tanrısal rahmet ve bağıştan nasiplenmenin en emin yollarından biridir. Oysaki, riyakârlığın insanı iteceği çukur, tanrısal rahmetle aramıza aşılmaz engeller koyar. Her şeyi hallettim sanan takıyyeci riyakâr hiçliğe ve hüsrana yenik düşer. Tanrı Elçisi Hz. Muhammed’in savaşı şirke karşı verildi. Şirkin bir çeşidi de riyakârlık olduğuna göre, Son Peygamberi, hayatını, riyanın saltanatını yıkmaya adamış bir evrensel ruh olarak tanıtmak gerekir. Gerçekten de, onun, riya saltanatını yıkmaya yönelik tavır ve sözleri burada sıralanamayacak kadar çoktur. Bir tanesini verelim: “İçinizde, insanları hayret ve takdire sevk edecek kadar ibadet edenler olur. Bunların kendileri de kendilerine hayret ve takdir hissi duyar. Ama bunlar bu hallerine rağmen, okun yaydan fırlayıp çıktığı gibi dinden çıkarlar.” (Nâsıruddin Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, 4/519) Riyakârlığın, din bahsinde en yıkıcı görünümü, ibadetler alanındadır. Yaratıcı’nın rızası dışında maddî ve manevî herhangi bir hesap veya çıkarı ibadetlerin amacı haline getirmek, insanın bütün gayretlerini sonuçsuz bırakır. Hz. Peygamber bu noktada şu evrensel ilkeyi koymuştur: “İbadetlerinde Tanrı rızası dışında bir gaye gözetenin bekleyeceği hiçbir karşılık olamaz.”(İbn Mübârek, Kitabu’z-Zühd, 49) Kısacası, riyanın kuşattığı benliklerin temsil ettikleri tüm değerler hayal kırıklığından öte bir şey getirmez. Riyakârların doldurduğu mâbetten Allah’a yükseliş beklemek, aldanmaktır. Riyakârlık ve takıyyecilik, dini kin aracı yapar ve nefs putunun beslediği egoizmin tezgâhtarlığı haline getirir. Bu egoizme gönül kapılarını aralamış kitleler, secdenin yüzlere dolduracağı tanrısal aydınlık yerine öfke ve doymazlığın musallat edeceği karanlığı seyretmek bahtsızlığıyla karşı karşıya kalırlar. İbadet, böyleleri için, ruhun yükselişi olmaktan çıkar, başkalarına üstünlük taslama ve ruhsal despotizm aracı haline gelir. Gerçek namaz, secde edenle secde edileni kucaklaştırır ve Âlemlerin Rabbi’nden bir rahmet nefesi halinde varlığa yayılır. Riyanın karıştığı secde ise secde edeni, riyasında hedef seçtiği sahte ilahıyla kucaklaştırır ve bundan varlığa karanlık yayılır. Karanlık üreten mâbetler, adları ’cami’ veya ‘mescit’ olsa da, gerçekte ruhsal tatminsizliklerin, gırtlak sesleriyle giderilmeye çalışıldığı mekânlar durumundadır. Bu mekânlarda, gönül erlerinin rahmetinden kaynaklanan güzellikler yerine, o mekân dışında kalanlara kin tutmayı ödev sayan hırslar ve saplantılar filizlenir. Kutsarız o günahı ki, riyanın karanlık perdelerini yırtar ve Yüce Tanrı önünde bize gözyaşı döktürür. Yakınırız o ibadetten ki, gönülleri riyanın yapay ilahlarıyla doldurup insanı şeytanın oyuncağı haline getirir. "ALLAH'A DİN Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?" Soruyu ben değil, Kur’an soruyor, sevgili okuyucularım. Kur'an ,Hucurât Suresi 16. ayet, vahyin tebliğcisi Hz. Peygamber'e şu emri veriyor: "Onlara şöyle de: Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? O Allah ki göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi en iyi bilendir." İnsanoğlu bu serzenişin muhatabı olacak kadar düşebilmiş, küstahlaşabilmiştir. İnsan; kendisine iyiyi ve güzeli öğreten peygamberlere din dersi, takva dersi vermeye kalkmakla kalmamış, dinin sahibi olan kudrete de din öğretmeye yeltenmiştir. İnsanın tüm erdirici kanallarını kirleten bu büyük küstahlık, Kur'an'ın birçok ayetinde gündeme getirilmiştir. Şu serzenişlere bakın: "Allah'a örnekler vermeye kalkmayın; Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl, 74) "Yoksa Allah'a yeryüzünde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?" (Ra'd, 33) "Siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı?" (Bakara, 140) Dinin faturası hep Allah'a çıkarılmış, ama kotarıcısı hep Allah adına hegemonya kuranlar olmuştur! Kur'an bu hegemonyacılara şürekâ (Allah'a ortak koşulanlar, Allah yerine iş görmeye kalkanlar) diyor: "Yoksa onların şürekâsı mı var da onlara, dinden, Allah'ın izin vermediği şeyi şeriatleştiriyorlar?" (Şûra, 21) Dinden ilham almak Allah için iş görmeye bağlı iken Allah ile aldatan din tüccarları, Allah yerine iş görme çığırını açmışlar. Ve bu ikiyüzlülük bizim mahvımıza sebep olmuştur. Bir yandan ‘Allah’ diye kıyametler koparıp beş bakanlık bütçesi kadar parayı ‘ibadet’ edilsin diye maaş olarak dağıttığımız, okul sayısının birkaç katı cami yaptığımız halde sürünen ülkelerden biri haline gelmiş olmamız başka nasıl izah edilebilir? Dinin sahibi, koyucusu ve koruyucusu olan kudret, dinde şürekâ üretimine gerekçe yapılacak bahaneleri de en iyi bilendir. Nitekim Kur’an’da bu bahanelere sık sık değinmiş ve şürekâ odaklarına verilecek cevapları insanlığın önüne koymuştur. Yaşar Nuri Öztürk 10/06/2008 - 20/06/2008 Hurriyet.com.tr
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne