Avrasya Ülkelerinin Ortak Savunması İçin Öneriler / Prof. Oktay Sinanoğlu
Pazartesi, 28 Temmuz 2008 11:11
21. Yüzyıl'ın Avrasya gerçeği üzerine kafa yormanın ülkemiz açısından son derece önemli işlevler taşıdığını düşünüyoruz...

Konu hem dünya ve hem de ülkemiz için her geçen gün daha da büyük bir önem kazanıyor. Dolayısıyla da konu, ister istemez dergimizin önemli gündem maddeleri arasında yer almaya başlıyor.

Bu sayımızda sizlere, Prof. OKTAY SİNANOĞLU hocamızın katıldığı "AVRASYA SEÇENEĞİ TOPLANTISI"nda yapmış olduğu konuşmayı sunuyoruz:

Önce,  Avrasya'nın çeşitli ülkelerinden gelen değerli arkadaşları içten selamlar, hoş geldiniz derim. Burada ortak dertlerimizi ortaya serip ortak çareler bulacağımızdan eminim.

Amerika Birleşik Devletlerinde Bşk. Reagan döneminin sonuydu. Başkanları Reagan kalkmış;  Sovyetler Birliği'ni çökerttiklerini övünerek anlatıyordu. Yalnız, söylemediği bir şey daha vardı:  O da, ABD'nin de içinden çöktüğü idi. Nedense, buradaki basına pek yansımıyor ama özellikle Vietnam'daki kanamadan sonra ABD'nin parası bitmiştir. Bugün ABD iç ve dış borçları en yüksek olan ülkelerden biridir. Daha da önemlisi, toplumu içinden çürümüştür. İş ahlâkı, aile hayatı, gençliğinin devingenliği kalmamıştır. Kimse etrafına faydalı bir iş yapmak istemiyor, yoktan bol para kazanmak istiyor. Hâlbuki biliyorsunuz bu, tabiatın, fiziğin temel yasalarına, ısıldevingenliğin (termodinamik), erkenin sakınımı ilkesine aykırıdır. Erke(enerji) sarfetmeden hiçbir şey yoktan var edilemez. Dolayısıyla bu ters anlayış eninde sonunda insanları ve toplumu yoksulluğa, en sonunda da çalışan, üreten ve yaratan ülkelerin köleliğine iter. Son yıllarda öyle görülüyor ki, bu "yoktan köşeyi dönme" zihniyet ve hastalığı Türkiye'ye de bulaştırılmıştır. Bu zihniyetle birlikte köleleşme süreci de son derece hızlandırılmıştır.

Çocukken "Gençliğe Hitabe"yi okur, Atatürk'ün ilerde başımıza gelebileceğini söylediği felaketlere şaşar, "artık Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinde bunlar nasıl olabilir ?" derdim. Fakat heyhat! Meğer ne kadar yanılmışım. Ne bilecektim ki 40-50 yıl sonra Atatürk'ün tasvir ettiğinden de korkunç durumlara gelecekmişiz.

Dönelim şu Amerika hikâyesine:

Amerika'nın içindeki çürümeyle birlikte birçok dalda üretimi de hemen hemen durmuştur. Ne mal alsan Çin'den, Kore'den, Malezya'dan... Yani çoğu Asya'dan. Amerika şimdi başlıca iki şey üretiyor:  Biri silah, öbürü "fillim".( Bunu kasten "film" diye yazıyorum. Türkçe'de öyle söylenir öyle yazılır. Türkçe'de aynı hecede yan yana iki sessiz harf olmaz. Yakınlarda buna "film" demeye başlayanlar züppelik ve aşağıda belirteceğimiz gibi, bilinçaltı ya da üstünden Anglosaksonlaştıklarını belirtip itibar görmek için bunu yapıyorlar. Yoksa illa da tek tük bir yabancı sözcük kullanılacaksa herkes onu kendi imlasına göre yazar, söyler.)

Şimdi "film" derken sinema, TV, bilgisayar CD'si, çizgi-resim kitapçıkları gibi insanların beynini ve gönlünü hedef alan etkinliklerin tümünü kastediyorum.

Denilebilir ki, ABD içinden bu kadar zayıfladığı halde nasıl oluyor da birçok Avrasya ülkesi üzerindeki egemenliğini hâlâ sürdürebiliyor? Bunun yanıtı işte şu "film" meselesinde. Biri silah, biri film dedik ama asıl önemli silah bu ikincisi; kafalara yönelik silah. Önce kafaları köleleştirirsen iktisadi, siyasi kölelik hemen arkasından gelir.

Daha da derin filmcilik bir ülkenin eğitimine el atmak, onu yabancılaştırmakla olur. Osmanlı Devleti'nin son döneminde "iktisadi kapitülasyon"larla birlikte "eğitim kapitülasyonu" da almış yürümüştü. Yabancı sözcük, özellikle İngilizce'den geleni kullanmamalıyız; bu "kapitülasyon" lafını kasten ve tırnak içinde kullandım, çünkü bu laf biz küçükken bize iyice ezberletilmiş, Atatürk'ün bunlardan bizi nasıl kurtardığı iyice anlatılmıştı. Şimdi ise iki çeşidi de daha artarak geri gelmiş bulunuyor. "Eğitim Kapitülasyonları"nın adını geçenlerde ben koydum. İlginç ki, "kapitülasyon"  Latince'de "kafayı teslim etmek",  yani "kelleyi vermek" demek oluyor. Gerçekten yabancı eğitimle bugün gittikçe artarak Türkiye'de kelle gidiyor, insanlar adeta ameliyatla beyinleri alınmış hale getiriliyorlar. Kelle gidince tabii arkadan gövde de gider. Düşünemez sorgulayamaz hale getirilmiş insanlardan bu yabancı eğitimle ancak acenta kafalar,  toplumuna yabancılaşanlar, sanayini, tarımını, dış ve iç siyasetini, hatta toprağını ve de gençliğinin eğitim kurumlarını, dolayısıyla ülkesinin geleceğini üç paralık aracılık çıkarları için, hiç çekinmeden, hatta büyük bir iştah ve özenti gururuyla sömürgeci ülkelere teslim edenler yetişir.

 Bugün Türkiye'de İngiliz okullarının düpedüz şubeleri açılıyor, anaokulundan, ilkokula, liseye kadar İngiltere'den öğretmenler getiriliyor, çocuklara İngiltere'den direk ithal İngiliz kitaplarından ( sadece buradan İngiltere'ye giden parayı hesaplayın!) çeşitli dersler İngilizce olarak veriliyor, beyinleri Hıristiyanlık hurafeleri ve İngiliz hayranlığı ile yıkanıyor. Şu hale bakın ki, bunun için özel okullara tonla para veren özenti veliler, "Türk öğretmen istemeyiz, daha çok İngiliz hoca getirin" diye baskı yapıyorlar. Bu gelen İngiliz de kim? Burada uyuşturuculuk, cinsi sapıklık yapan birtakım zıpırlar! Beyler! İşte Türkiye 1954'te ilk atılan İngiliz tohumuyla ve bacayı saran yardakçı takımıyla bu hale getirilmiştir. Bunun için mi Avrasya'ya örnek olan bağımsızlık savaşı verdik?  Onun için mi Atatürk kapatabildiği misyoner okullarını kapattı? Son on yılında en çok eğitimle uğraştı? Birkaç gün önceki gazete haberi:  Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Işık İlkokuluna gelmiş, öğrenciler kendisini İngilizce pankartlarla karşılamışlar.  Gazetede yorum yok, sadece haber. Ben Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin bir cumhurbaşkanının bu durumda tepki göstermeyeceğine inanmıyorum. Olamaz. Eğer olsaydı, gerçek solcusu, gerçek milliyetçisi, gerçek Atatürkçüsü "İngiltere Kraliçesi Afrika'da bir İngiliz sömürgesini mi ziyaret ediyor ki, çocuklar ellerinde çiçekler, Welcome Our Beloved Queen diye onu karşılıyorlar?" derlerdi.

Bir taraftan da bu İngilizce eğitimle, söylenmeyen ama uygulanan "herkes 250 kelimelik Tarzanca İngilizcesi öğrensin, başka hiçbir şey öğrenmesin" siyasetiyle kafaları köleleştirip, dükkân, gazete, dergi ve hastane adları İngilizce olur, son kalan yerli ürünlerin bile adları, yazıları İngilizce yazılıp yabancı mallara heves yaratılır, Türkiye tam bir sömürge pazarı haline getirilirken, İngiliz bundan bol bol para kazanıyor. İstanbul'da her yıl İngiliz eğitim fuarı açılıyor, kendi evrenkentlerimize para verilmezken dışarıda 48,320 öğrenci milyarlarca dolara okutuluyor, rasgele okullarda rasgele konularda.

İngiltere'nin en büyük dış ticaret kazancı işte bu Avrasya paraları. Bütün bunlar bizimki gibi ülkelerde şu Anglosakson propagandasıyla oldu:

a) Dünya dili İngilizce olmuşmuş,

b) Bilim yalnız İngilizce ile olurmuş! Bunlar kasıtlı olarak üretilmiş yalanlardır. Amerika, İngiltere zayıfladıkça İngilizcenin önemi azalmakta, çeşitli dillerin önemi artmaktadır.  Üstelik İngilizce bilim dili için hiç de uygun bir dil değil. Zaten sadece 300 yıllık, beş dilin kırması, terim türetme kuralları, matematiksel yapısı olmayan, okunması, yazılması birbirini tutmayan berbat bir dil. Matematiğin, kuramsal fiziğin şahı koskoca Rusya Rusça bilim yapar, koca Çin Çince, teknikte ABD'yi geçen Japonya başından beri tümüyle Japonca, bütün Güney Amerika ülkeleri İspanyolca, Portekizce...  O iki Anglosakson safsatasını son 45 yılda en çok yutan, çok köklü ve son derece matematiksel yapıya sahip türetgen bir dili olan Türkiye'de üretilen sömürge kafalılar olmuştur. Ama diğer Avrasya ülkeleri için de tehlike var. Kimse gevşemesin. Doğu bloğundaki son gelişmelerden sonra hemen Amerikan yardımseverleri (!) Macaristan'a, Rusya'ya, eski Sovyet Cumhuriyetlerine geldiler, size Amerikan "Kolej"leri açalım dediler. "Kolej" bu bağlamda misyoner okulu: İngiliz taşeronunun, sömürgeci mallarının pazarlamacılarını satıcısını yetiştiren okul demek.

 Yanlış anlayacak kalmasın: Elbette yabancı dilleri öğrenmek( mesleğine göre hangisi ve ne kadar gerekiyorsa) faydalı ve zevklidir. Ama kimse kendi dilini kaldırıp atmasın, yerine yabancı eğitimle sömürgecinin dilini koydurmasın. Dil gidince ne beyin kalır, ne ciğer, ne kişilik, ne bağımsızlık.

Kültürel Çevrecilik("Ekoloji")

Dil sorunu üzerinde durmanın, yukarıdaki nedenlerden gayrı, bir nedeni de şu:

Çevreciler haklı olarak diyorlar ki: Tabiatta her tür bitkinin, her bir canlının önemli bir işlevi vardır. Bunların arasında ( matematiksel kurama da dökülmüş) nazik bir denge bulunur. Bir tür yok olsa zincirleme ile birçok canlı türünü, sonuçta insanı da etkiler. Onun için, doğayı,  doğadaki her yaratığı korumalıyız; haşaratla uğraşırken bile dengelerin nasıl bozulacağını, dengenin yerine gelip gelemeyeceğini çok iyi hesaplamalıyız. Dünyada pek çok çeşit türün oluşu tüm tabiatın, dolayısıyla insan yaşamının zenginliğidir. Şimdi bunlar tamam ve çok güzel. Peki, bu konuda hassaslaşmış Batı ülkeleri nasıl oluyor da çeşitli insan topluluklarının, topluluk türlerinin en bariz ayracı olan çeşitli dil ve kültürlerin de tüm insanlığın zenginliği olduğunu düşünmüyorlar. Düşünmek şöyle dursun, her gittikleri yerde değişik dil ve kültürleri yok etmeye, yani kültürel soykırıma yükleniyorlar?

"Kültürel çevrecilik" lafı ve kavramı 1970'lerin başlarında aklıma geldi. Şimdi bunu tüm dünya ulusları için yeniden bir ilke olarak ortaya koyalım:

İnsanların Kültürel Hakları Beyannamesi için öneri:

1.- Çeşitli diller ve kültürler tüm insanlığın zenginliğidir. Her birinin yaşatılması, korunması, geliştirilmesi için tedbirler alınacaktır.

2.- Hiçbir ülke başka bir ülkenin dilini, kültürünü yok etmeye çalışmayacaktır. Çalışırsa, insanlık camiası tarafından "Kültürel Soykırım"la suçlanacaktır. Bir ülke başka bir ülkenin eğitim dilini gizli veya açık yöntemlerle değiştirmeye çalışırsa bu en korkunç bir sömürgecilik oyunu ve kesin bir kültürel soykırım etkinliği sayılacaktır.

Kültürel soykırımla uğraşanlar çoğu kez genel anlamında soykırım suçu da işlemişlerdir. İşte bakınız Roma İmparatorluğunun, sonra İspanyol İmparatorluğunun, daha da yakınlarda İngiltere'nin, Amerika'nın tarihine. Şu anda bu suçu en çok işleyenler İngiltere-Amerika, Kuzey Afrika'da ise Fransa'dır. Şu anda en yoğun biçimde İngiltere, Amerika Türkiye'ye kültürel(dil, eğitim...) soykırım uygulamaktadır. Bu insanlık suçunu işleyenler mazlum ülkeye gelip de "insan hakları"ndan bahsetmesinler, bu lafları sömürgeci emelleri için örtenek olarak kullanmasınlar. Onlara "insan hakları" dersi verilmelidir.

Kültürel soykırım, sömürgeciliğin ve hatta işgalciliğin en büyük silahıdır. Avrasya ülkeleri insanlığa öncülük etmeli,  bu silah susturulmalıdır. Avrasya ülkeleri bu konularda hep birlikte halklarını bilinçlendirmeli, içlerinde sömürgecilerin kurduğu çoğu görünmez kültürel soykırım teşkilatlarını, yetiştirilmiş iç düşmanları çok iyi tanımalı, açığa çıkartmalı, onları sinsi etkinliklerini yürütemez hale getirmelidir.

"Küreselleşme, Özelleştirme" Edebiyatı ve Kültürel Soykırım, yani Mazlum Ülkelere Önce Beyin Ameliyatı

 Küreselleşme, özelleştirme edebiyatı önce, bir iki yıl, Amerika'da üretildi. Avrupa'ya sonra da basın-yayın ve yabancı eğitim yoluyla Avrasya Ülkelerinin içindeki sömürgeci taşeronlarına taşındı. Böylece önce mazlum ülkelere beyin (ve ciğer) ameliyatı yapıldı; arkasından o ülkelerin bütün maddi kaynaklarına, KİT'lerine, iletişim, ulaştırma, erke(enerji) üretim merkezlerine el konuldu, konulmakta. Geç kalınıyor; yaygın bilinçlenme bir an önce başlamalıdır.

Dil, Matematik ve Eğitim

Gerçek bilim dili matematiktir. Bu bilim dili aynı zamanda uluslararası niteliktedir.

Gençliğe, seçecekleri meslek ne olursa olsun, yüksek matematik öğretilmelidir. Bu suretle her konuda açık seçik düşünebilen, sorgulayabilen, kendine güvenen, yaratıcı insanlar yetişecektir.

 Bir dil ne kadar bir matematiksel yapıya sahipse, ne derece yeni terim türetme kurallarına, yeteneklerine sahipse o derece bilim dili olabilir. Ancak böylesi diller uluslar arası bilim dili olmaya adaydırlar. Rusça, Türkçe, Latince böyle dillerdir. Bilime ve bilgisayar- yazılım teknik bilimine en uygun olmayan dil ise İngilizcedir. Düzgün ve kurallı bir yazılış sistemi olmayışı da bu uygunsuzluğu kat be kat artmaktadır.

Avrasya ülkeleri eğitim kaynaklarının önemli bir kısmının ve gençliklerinin zaman ve erkelerinin İngilizce hazırlık sınıfı gibi sömürgeci uygulamalarla heba edilmesini önlemelidirler. Eğitimleri kendi dillerinde olmalıdır. Zaten bu en verimli, en iktisadi eğitim yoludur. Ayrıca yabancı dil uzmanlık yüksek okulları açılmalı, buralarda çeşitli meslekler için tercümanlar yetiştirilmelidir. Ülkeler çeşitli dallarda telif ve tercüme eserleri desteklemelidirler.

Avrasya ülkeleri birbirlerinin dillerini öğrenmelidirler. Birbirlerini üçüncü elden, sömürgeci ülke kanalıyla değil, doğrudan ve dolaysız tanımalıdırlar.

Avrasya Ortak Haber Ajansları

Avrasya ülkeleri birbirleri ile ilgili haberleri sömürgeci ülkelerin haber ajansı tekellerinden almaktadırlar. Bu suretle çoğu kez birbirlerine düşman edilmektedirler. Ben buna şahsen 1976'da Hindistan'da şahit oldum. O sırada bir de baktım ki Hint basınında Türklerin Hindistan'a Karşı Tutumu diye yalan bir haber çıkmış. Aynı anda Türkiye'de de Hindistan'ın düşmanca tavrı diye gene yalan bir haber daha çıkmış. Hâlbuki tam o sıralarda Hindistan ve Türkiye'nin birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerekiyordu. Bayan Gandi de başbakandı. Dedi ki:

Bunlar kasıtlı yalanlardır. Avrasya ülkeleri aralarında ortak ve sömürgecilerden bağımsız haber ajansları kursunlar. İşte şimdi de bu öneriyi tekrarlıyorum.

Ayrıca "film" ile beyin yıkamada kullanılan bir sömürgeci taktiği Avrasya ülkelerinin sinema, TV, basın kuruluşlarını ele geçirmek, onların bağımsızlık ve yaratıcılıklarını baltalamak, yerine yalnızca sömürgeci ülke filim, TV dizileri, kitapları, dergileri bırakmaktadır. Ülkelerimizde basın-yayın için en önemli unsur olan dağıtım şirketlerini tekelleştiriyor ve güdümlerine alıyorlar. Bu suretle yerli ve bağımsız gazete, dergi ve kitaplar basılsa bile dağıtılamıyor, halkın eline geçemiyor. Onun için ikinci önerimiz şu:

Bağımsız Basın-Yayın ve Dağıtım Şirketleri

Avrasya ülkeleri tek tek ve de ortaklaşa bağımsız ve etkin basın-yayın ürünleri dağıtım şirketleri kurmalıdır. Halklarına kendilerinin ve birbirlerinin kültür, fikir ve sanatlarını tanıtmalı, bu suretle onları sömürgeci pop-top ve tüketici kültürsüzlüğü istilasından da korumalıdırlar.

Avrasya Bilgisayarlı İletişim Örütbağı Kurulmalıdır

Bilgisayarlarla bilgilere erişmek ve iletişim için örütbağ  ("internet"e Türkçe karşılık olarak "örütbağ"ı önermiştim; kullanıyorum) gelişmektedir. Avrasya ülkelerinin kendi örütbağ düğümlerini kurmaları, kendi bilgilerini içeren dosyalar geliştirmeleri, Avrasya dillerinden ve yazılarından iletişim kurmaları, dilleri birbirine çeviren bilgisayar yazılımları geliştirmeleri gerekmektedir. Bunlar da üçüncü önerimiz.

Avrasya ülkelerinin tüm bağımsızlık ve onurluluk aşığı şerefli insanlarına tekrar sesleniyor, ortak bağımsızlık savaşımızda başarıdan başarıya koşmalarını diliyorum.

BİLİM, BİLİM POLİTİKASI ve ÜNİVERSİTELER

Günaydın; Sayın Rektörler, değerli eğitimci ve araştırmacı arkadaşlar,

Üniversitenin görevi eğitim ve araştırma yapmaktır. Yalnız burada değil, birçok ülkede zaman zaman üniversitede eğitim öğretim mi daha ağırlıklı olmalı, araştırma olmalı mı,   niye olmalı

Tartışmaları yapılır. Hâlbuki eğitim ve öğretimle araştırma iç içe ve birbirine tamamlayıcı olmalıdır. Çünkü en iyi öğrenme bir işi yaparak öğrenmektir. Birisi dinleyerek ne kadar allame-i cihan birisi anlatsa bir hocayı dinleyerek fazla bir şey öğrenilmez. O ancak bazı yollar gösterir, asıl öğrenme ondan sonra, insan kendisini sorular sorarak, konunun can alıcı noktalarını görerek, kafasını o konuda çalıştırarak, meseleleri çözerek o konuyu kendi beyninin içine maletmekle olur. Bu, araştırmanın başlangıcıdır. Araştırma yapmayan yaptırmayan bir öğretim üyesi sonunda bir CD (eskiden olsa gramofon plağı diyecektik) haline gelir, kendini yenileyemez ve heyecanı kalmaz. Heyecan olması için yeni bilgi üretmek, onun heyecanını duymak lazımdır ki o heyecanı gençlere de aşılayabilsin.

Bu araştırma nedir? Biz şimdi tereciye tere satacağız. Araştırma... Herkes araştırmacı. Türkiye'de araştırma 1962 yılından beri TÜBİTAK'ın kuruluşundan beri,  araştırma yapılıyor. Birileri doktora için yahut doktora üstü, dışarı bir ülkeye gider. Niye gider?  Ne konuyu öğrenecek? Gelip onunla Türkiye'ye ne faydası olacak? O hiç düşünülmez. Rasgele nereden kabul kâğıdı bulabilirse oraya gider. Gittiği yer hakkında kendisine hiç malumat verilmemiştir. O ülkeyi de tanımaz, gittiği yeri de tanımaz. O daldaki önemli kişileri yahut faydalı, yeni işler yapanları da bilmez. O üniversiteye gider ve orada, onu yanına kim kabul ederse,  lütfen onun yanında bir araştırmaya başlar. Yani başkasının araştırmasına yardımcılık eder. Tesadüfen bir konuda, işte bir iki yayın yapar, bir doktora vesaire alır ve Türkiye'ye döner. Şimdi Türkiye'ye döndüğü zaman gördüğüm, birçok arkadaşlarda, çeşitli üniversitelerde, yıllardır Türkiye'de gördüğüm, ilk gelenler önce bir ahu vah ile işe başlarlar. Efendim biz burada nasıl araştırma yapalım, işte şu yok bu yok, şu da yok bu da yok falan. E, niye yok? Bir kere onun yapmak istediği, dışarıda tesadüfen yaptığı o araştırmanın ucunun ucunu Türkiye'de devam ettirme gayreti. Yani bu, Türkiye'de şimdi niye yapılacak, ne olacak, öyle bir mesele yok. Dolayısıyla, bunların bir kısmı birkaç sene direndikten sonra ya dışarı kaçar yahut da kaçamayan bir müddet sonra sisteme uyar, işte öyle idare eder. Şimdi bakıyoruz hakikaten Türk üniversitelerinde araştırma yapmak öyle her babayiğidin harcı değil, çünkü bir kere diyoruz kaç saat ders veriyorsunuz, işte ne bileyim 40 saat falan... Yahu hayret nasıl olur, Yani lisede bu kadar yok. Diyorlar ki, vallahi işte çok ders verirsek çok para alıyoruz ne yapalım, geçim dünyası. Peki, araştırma yapan? Araştırma yapan fazla teşvik edilmiyor. Yani öyle anlaşılıyor ki, tabii oraları pek bilemiyorum, zaman zaman gelip gittiğim için bazı arada kopukluklar oluyor, Türkiye'de aslında 70'lerde başlamış olan bir araştırma geleneği, bazı üniversitelerde, o da zayıflamış ve adeta üniversiteler birer lise haline getirilmiş yahut getirilmek istenmiş. Buna rağmen, her şeye rağmen, içinde o bilim heyecanının duymuş veya duymakta olan kişiler olduğu için, onlar insanüstü gayretlerle araştırma yapmaya devam ediyorlar. Ben de Yıldız Üniversitesi'nde çeşitli bölümlerde bu gibi arkadaşları tanıdım, çok memnun oldum ve asıl onları kutlamak gerekir. Çünkü dışarıda, bir laboratuara, her imkân verilip, konmuş birisi araştırma yaparsa, eh, yapar ama bu şartlar içinde bu gibi araştırma yapan insanları gerçekten takdir etmek gerekiyor.

Şimdi, bu araştırma da, işte araştırma yapıyoruz, birkaç yayın yapıyoruz, işte dolayısıyla doçentlik tezi oluyor vesaire gibi, sadece bunun için araştırma yapılmaması gerekir. Şimdi, dünyada araştırılacak çok konu var, bütün insanlık dünyanın bütün nüfusu, her ferdi yüzde yüz seferber olsa, bütün kaynaklar araştırmaya ayrılsa ve yüz sene uğraşsalar, daha tabiatın sırlarının ne kadarını çözebilirler? Araştırılacak çok konu var. Hiçbir ülkenin gücü hepsini araştırmaya yetmez. O halde seçim çok önemli; seçmek.

Neler araştırılacak,  ne için araştırılacak? Bunun içinde her ülkenin bir bilim politikası, bir araştırma politikası vardır. Bu da kopuk, kendi başına bir iş değildir. Bu politika bilim ve teknoloji, araştırma politikası, eğitim politikası, iktisadi politika ve dış politika, bütün bunlar iç içe birbirine bağlıdır. Bunların hiçbiri olmazsa araştırma politikası da olmaz. Sorarım size, Türkiye'nin bir dış politikası var mıdır elli yıldır?  Türkiye'nin dış politikası Avrupa ve Amerika'ya yalvarmaktan ibarettir,  başka bir dış politika göremiyorum. İktisadi politika,  işte burasını tamamıyla bir pazaryeri haline getirmekten ibaret kalmıştır. Maalesef gittikçe öyle oluyor, görünüyor. Yani şimdi, Mc Donalds ve Pizza Hut'dan geçilmiyor ortalık. Yani yabancı sermaye yatırımı bu muydu? Bununla mı kalkınacağız? Dolayısıyla, bunların hepsi birbirine bağlı. Şimdi bu şartlarda araştırma görevlilerinin işi hakikaten zor. Ama işler zor olmasa o işin tadı da olmaz, kolay işten ne olacak? Buraya, mesela dışarıda biraz araştırma yapıp gelip de bana yakınan, işte o yok bu yok, nasıl yapalım diyenler, hep şöyle diyorum; önemli olan bu şartlar içinde ne yapabilirsek yapmamız lazım ve bunu yaparken de ne için yaptığımızı düşünmemiz lazım. Eğer devletimiz bunu düşünmüyorsa, bari biz düşünelim. Ne yapalım, başka çaremiz yok. Yapılan araştırmanın tabii bu ülkeye bir faydası olması lazım. Dışarıya beşbin tane öğrenci, doktora öğrencisi vesaire gönderilip, milyarlarca dolar harcanıyor. YÖK'müş, Milli Eğitim Bakanlığıymış, çeşitli kuruluşlarmış, özel kişilermiş, dışarıya giden dolarların bir hesabı daha hâlâ yapılmamıştır. Fakat şöyle tahminen bir düşünseniz, milyarları buluyor dolar olarak ve bu ara bu miktarlar, kafanızda şöyle kabataslak bir hesap yaparsanız göreceksiniz ki, Türkiye'deki bütün üniversitelerin tüm bütçesinden fazladır. Böyle eğitim sistemi olur mu? Bundan beklenen gaye nedir? Ben size söyleyeyim, söylenmeyen bir gaye vardır bunda, yani biraz dikkat etmek lazım. Bence bundan beklenen, söylenmeyen gaye, bu gidenlerin sadece dışarıda dışarıların kafalarına uygun, Türkçe'den daha çok İngilizce'yi bilen, onu seven, burada gelip Türk gençlerine Türkçe değil, İngilizce olarak ders vermekten başka marifeti olmayan kopuk insanlar yetiştirmektir. Bununla Türkiye'ye bir fayda gelmez. Evet, dışarıya belli sayıda insan gönderilir, bizde olmayan becerileri, bilgileri edinmek için; ama bunlar Japonların yaptığı gibi belirli amaçlarla, herkese belirli görevler vererek, bir temel politikanın parçaları olarak vazifeye gönderilir, o vazifeyi yapmadan dönmezler. Böyle bir durum yok tabii. Rasgele gidilir, bütün gaye işte gelsinler burada İngilizce olarak ders anlatsınlar ayrıca o konuyu da, hep anlatıyoruz, ayrıca eğitim dilini toptan kaldırıp atıp, dilini tamamıyla İngilizce yapmaya çalışan bugün dünyada başka ülke bulamazsınız. Sömürgelerde bile, yani resmen sömürge olanlarda, bir de resmen sömürge olmuş olan veya hâlâ öyle olan ülkelerde bile bunu tersine, kendi dilleriyle eğitim yapmak, kendi dillerini, kültürlerini kalkındırma gayreti ve politikası bugün son derece, daha da artmıştır. Bütün bunların yanında Türkiye'ye baktığımız zaman topyekün olarak bir benlik, kişilik ve kimlik intiharına kalkışmış bir toplum daha göremezsiniz. Ve milletimiz maalesef bunu, işte zaman zaman bizim gibi Don Kişot'lardan duyuyorsa da, hâlâ bunun vahametini hissedebilmiş değildir. Nereye gittiğimizin farkında değiliz.

Bütün bunlarda, bu genç araştırma görevlisi arkadaşların şimdi ve ileride oynayacakları çok büyük roller var. Evet, çok çetin şartlar olacak, şimdi ve ileride de. Ama onlar olmadan zaten bu işin zevki olmaz. Aslında böyle çetin şartlarda, bu kadar büyük güçlüklerle uğraşmak bizim gibi insanlara ve bu genç araştırma görevlilerine büyük bir lütuf ve nimettir. Her şeyin oturduğu bir toplumda çalışan insanlar, tıkır tıkır sabah akşam işte normal vazifesini gören insanlar, böyle uğraşırlar, duyulacak heyecanları duyamazlar ve o kadar mutlu olamazlar. Onun için, hep beraber bu toplumun layık olduğu eğitim düzeyine, araştırma kafasına, yapıcı, soruları kendi sorucu, ondan bundan cevap dilenmeyen, danışma dilenmeyen kafada insanların yetişmesine çalışmak için inşallah seferber olalım.

Sağolun.

Prf. Oktay Sinanoğlu 

DNM-Ler /7



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_005.jpg

En Son Yorumlar