|
1960’lı ve 70’li yıllar… Türkiye’de planlı kalkınma dönemleri… 1950’li yıllarda liberal kalkınmaya heves edilmiş, “plana ne gerek var, bütçe plandır” anlayışı hâkim. Sonuç ekonomik kriz… Ardından askerî müdahale… Geçmişin bu deneyimleri sonra gelen hükümeti planlı kalkınma uygulamasına itmiş.
O sıralar ben önce SBF Maliye bölümünde öğrenciyim. Mezun olunca askere gidiyor, vatanî görevimi Van 22.Seyyar Jandarma Alayı’nda tamamlıyorum. Askerlik dönüşü önce SSK Genel Müdürlüğü’nde aktüer yardımcısıyım, sonra ver elini Fransa… Doktoramı tamamlayarak 1975’de vatanıma dönüyorum. O yılların Türkiye’si her şeye rağmen şahsiyet sahibi, onuruna toz kondurmayan bir ülke… Öyle Amerikalının, Hollandalının yolgeçen hanına dönmemiş. Önüne gelenin tehdit savurduğu, emirler yağdırdığı bir ülke değil. Yabancı etkisi bugün olduğu gibi çığırından çıkmamış. Örneğin IMF yok muydu, vardı; ancak yolladığı sözde uzmanlar öyle ortada gezemez, gizlice gelir, gizlice defolup giderlerdi. Hele basın önüne çıkıp beyanat verecek olsunlar, kıyamet kopardı. Dedim ya, Türkiye o yıllarda bugün olduğu gibi teslim alınmamış, “mankurt”laştırılmamıştı. Oldukça bağımsız bir iktisat politikası izleyebiliyordu. Başımızda Avrupa Birliği belası, küreselleşme dayatması yoktu. Ancak hiç mi kusurlu değildik? Elbette kusurluyduk, önemliydi de kusurumuz… Açıklayayım ne olduğunu: O yıllarda ekonomide devlet müdahalesi esastı. Karma ekonomi vardı, planlı kalkınma anlayışı geçerliydi. Çıkıp biri “devleti küçültelim” dese, ona deli gözüyle bakılırdı. Bu işin doğru olan tarafıydı, şimdi yanlış olan tarafa geliyorum. Planlı Kalkınma felsefesinin özü şuydu: Olabildiğince yatırım yapalım, ne kadar fazla yatırım yaparsak, o kadar çok kalkınırız. Yatırımdan da esas itibariyle “makine teçhizat” yatırımı anlaşılırdı. Demek ki kalkınma için makine-teçhizat gerekliydi, ancak o da yurt içinde yoktu. Çünkü Türkiye’nin makine-teçhizat üreten sanayileri gelişmemişti. Tek çıkar yol kalıyordu o da bu ürünlerin yurt dışından sağlanmasıydı, başka bir deyişle Batı’nın sanayileşmiş ülkelerinden ithal edilmeleri gerekiyordu. Türkiye için en uygun olduğu düşünülen gelişme politikası genel olarak buydu işte. Ancak bu politika bizim yöneticilerimizin olduğu kadar Batı’nın da işine geliyordu. Batı her zaman olduğu gibi bu sefer de dört ayağının üzerine düşmüş bulunuyordu. Çünkü Batı, yani Almanya, İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkeler sanayileşmelerini tamamlamış ülkelerdi; çoktan kurmuşlardı makine üreten sanayilerini. Diğer ülkelerin yanı sıra Türkiye’ye de yapacakları ihracatla, bol miktarda ürettikleri yatırım malları için pazar bulmuş oluyorlardı. Fabrikalarını bu sayede tam kapasite çalıştırıyor, insanlarına iş buluyor, yeni iş alanları açıyorlar; bir yandan da daha fazla zenginleşiyorlardı. I) OSMANLI’NIN GÖREMEDİĞİ O yıllarda Türkiye gibi az gelişmiş ülkeler için sanayileşme modeli deyince anlaşılan, genel olarak buydu. Zamanın gözde olan büyüme teorileri de aynı anlayışa dayanıyordu. İktisatçılar, karar verici ve uygulayıcılar kalkınmanın ancak bu şekilde sağlanabileceği hususunda hemfikirdi. Hemen hepimiz de buna inandırılmıştık. Tıpkı 100 yıl önceki Osmanlı dedelerimiz gibi. Onların da savaş meydanlarında Avrupa ile başı dertteydi. Nasıl gelmişlerdi bu noktaya? Önceleri, savaş güçleriyle Avrupa’yı tir tir titretmişlerdi. Balkanları işgal etmiş, Avrupa içlerine kadar ilerlemiş, Belgrad’ı almış, Viyana kapılarına dayanmışlardı. Ancak Viyana son nokta oldu, daha öteye geçemediler. İşlerin önce yavaş yavaş, ardından hızlanarak tersine dönmeye başladığını gördüler: Avrupa’nın orduları karşısında yeniliyorlardı artık. Ancak bu böyle süremezdi, buna bir çare bulmak gerekiyordu, Osmanlı yöneticiler -kuşkusuz- oturup uzun uzun tartıştılar aralarında ve sonunda kusuru eskimiş savaş teknolojilerinde buldular. O zaman yapılacak iş basitti: Avrupa’yı savaş teknolojisi bakımından yakalamak yeterliydi; Avrupa’dan yeni silahlar, savaş usulleri alınır, bu sayede eski güçlerine yeniden kavuşabilirlerdi. Öyle de yaptılar. Fransa’dan, İngiltere’den, daha sonra Almanya’dan modern silahlar aldılar, orduyu modernleştirmeye koyuldular; hattâ uzmanlar bile getirdiler. Ne var ki hatâlıydı buldukları çözüm… Çünkü asıl önemli olan şeyi ihmal etmişlerdi: Silahları bizzat kendileri üretmeyi, modernleşmeyi bizzat kendileri kafa yorarak gerçekleştirmeyi hiç akıllarına getirmemişlerdi. Memnundular yaptıklarından, ancak asıl memnun olan başkasıydı: Avrupa!... Evet, bu işten asıl kârlı çıkan yine Avrupa oldu; İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler oldu. Osmanlı’nın silah ve diğer savaş malzemesi talebi ve bunun giderek artması sayesinde, batılı ülkelerin silah fabrikaları tam kapasite çalışmaya başladı, üretimleri arttı, iş alanları arttı (tabiî Osmanlı’nın yanı sıra ona benzer başka ülkelere de silah ve harp malzemesi satışı yapıyorlardı). Osmanlıya ve diğer ülkelere yüksek kârlarla silah satarak daha da zenginleştiler. Tasarruflarını yeni silah fabrikaları kurmak, harp teknolojisini geliştirmek için kullandılar. Artanını söz konusu ülkelere borç vererek, fazladan faiz geliri de elde etmeye başladılar. Onların yeni bir teknoloji buldukları her defasında, Osmanlı’nın daha önce Avrupalıdan aldığı silahlar demode duruma düşüyordu. O zaman sonuç değişmiyor, daima ileri teknolojili olan Avrupa orduları karşısında Osmanlılar yenilmeye devam ediyordu. Bu sefer yeni silah satın almak için tekrar harekete geçiyorlar, bir bölümü âşar yoluyla bir bölümü borç harç topladıkları paraları yine Avrupalıların kasalarına yatırıyorlardı. Bir kısır döngü böyle sürüp gidiyordu. Bu ticarette Osmanlı nerede yanılıyordu acaba? Osmanlı’nın gözü hep sonuçtaydı; o sonuç, yani üstün teknolojiye sahip silah ve malzeme nasıl elde edilmişti, nasıl ortaya çıkmıştı ona baktığı yoktu. Oysa bütün sorun oradaydı, bütün hikmet insanda idi, o teknolojileri bulan, sonra ondan daha ilerisini keşfeden insandaydı; o insanın beyninde, bilgisinde, yeteneğindeydi, bilimsel zihniyette idi. Ancak tarih acı bir şekilde ortaya koyuyor ki Osmanlı dedelerimiz bu “determinizm”den habersizdi ya da biliyorlardı da işin içinden nasıl çıkacaklarını bilmiyorlardı. Belki de o sebep-sonuç zincirinin gerektirdiği büyük çabaları, zahmetleri ve fedakârlıkları göze alamıyorlardı. Bir güçlü olasılık da bazı çıkar çevreleri, Osmanlı’nın doğru yolu bulmasını engelliyordu; çünkü kurulu düzen lehlerine işliyordu, öyleyse mevcut durum değişmemeli, bozulmamalıydı. II) HATÂ DEVAM EDİYOR Şimdi tekrar çağımıza, benim yukarda sözünü ettiğim, idealist bir genç olarak eğitimimi tamamlamaya çalıştığım 1960’lı, 70’li yıllara dönelim. Yukarda, o dönemin geçerli gelişme modelinin ne kadar basit bir anlayışa dayandığını özellikle vurguladım: Olabildiğince makine ithal et, makine yatırımı yap ve kalkın. Ancak önemli bir nokta daha vardı, onu şimdi söylüyorum, hemen herkesin, bütün aydınların ağzından sürekli olarak şu söz duyuluyordu: Efendim, bütün sorun eğitimde, bilgide, insanları eğiteceksin, cehaletten kurtulacaksın, yoksa kalkınamayız. Böyle demekle birlikte bilim adamının, daha doğrusu iktisatçının aklına bu çok önemli faktörü, yani eğitimi, onun ürünü olan bilgiyi o basit, “makine merkezli” gelişme modeline dâhil etmek gelmiyordu. Neden acaba? Yanıtımı okuyunca işin püf noktasının nerede olduğunu göreceksiniz: Çünkü yetişmiş insanımız, aydınımız, iktisatçımız Batı karşısında aşağılık duygusu içindeydi, her şeyiyle ve tamamen ona ayarlıydı. Onun âdeta arkasından tin tin gelen gölgesiydi, onun iflah olmaz bir taklitçisiydi. Batı, bizim okumuşlara “senin gelişme modelin budur” demişti ya, orada durmalı, bir ayet gibi ezberlemeliydi dediğini; haddine miydi hiç aksini düşünmek ya da o modelde bir değişiklik yapmak! Batı kıpırdamadıkça, bizimkiler de parmağını oynatmıyordu. Derken, Batı iktisat biliminde sonunda bir kıpırdanma oldu. Dokunulmaz görünen model nihayet değiştiriliyordu: Önce “bilgi toplumu” kavramı atıldı ortaya, ardından büyüme-gelişme hakkında yeni teoriler, adı içsel büyüme teorileri… Bunların önceki anlayıştan farkı, büyüme modellerine -başka faktörlerin yanı sıra- “bilgi”yi bir bağımsız değişken olarak katmalarıydı. Oysa bu etkenin önemi Türkiye’de -sistemsiz olmakla birlikte- eskiden beri biliniyordu. Ancak bilim alanında ilk adımı atan yine batılı iktisatçılar oldu. Şimdi tahmin edin bakalım bu değişiklik karşısında bizim iktisatçılar ne yaptı? Ne yapacaklar, her zaman olduğu gibi yine taklide, yine aktarmacılığa yöneldiler: O teorileri de olduğu gibi Amerika’dan alıp, olduğu gibi Türkiye’de pazarlamaya koyuldular. Şimdi bizim genç iktisatçılarımız da bilginin belirleyici olduğu modeller kurup, makaleler yazıyor; bunlarla doktoralarını yapıyor, ya da doçentlik unvanlarını alıyorlar. Onlara o icazetleri verenler de bugünün profesörü, bir kuşak önceki aktarmacılar!... SONUÇ -Önce Osmanlılar… -Ve bizden önceki kuşak… -Ardından, artık 60’lı yaşlarda olan bizler… -Ve bizden sonra gelenler… Ne fark var aramızda, söyleyin! Silah, makine ve bilim yine Batı’dan gelmiyor mu? Yine aktarmacılık yapılmıyor mu? Batı karşılıksız mı veriyor bilimi bize? Hiç olur mu, hiç onda o göz var mı? Sineğin yağını çıkarır o. Beşyüz yıldır kazanıp zıkkımlanan hep o olmadı mı? -Osmanlı’ya silah sattı, kazandı. -Bize de, bizden öncekilere de hem silah hem -kalkınacaksınız yutturmacasıyla- makine sattı, kazandı. -Ya şu sırada 30’lu yaşları süren kuşak? Bakıyorum, durum öncekinden de ağır: Batı yine silah ve makine satmaya devam ediyor, -serbest ticaret mavalıyla- şimdi tüketim malı da satıyor; fazlası da var: “haydi bilgi toplumuna geçiyoruz” diye kandırıp bilgi makineleri de satıyor! Kazanan kim? Yine Çirkin Batı, hem de kat kat fazlasıyla! Peki ya biz? Biz hiç baş koyduğumuz yoldan döner miyiz, kaybetmeye devam tabiî! Acaba Osmanlı dedelerimiz başarının, silahtan önce, o teknolojiyi bulan insan kafasında olduğunu görebilseler ve ona göre hareket etselerdi o zaman ne olurdu, ya yakın tarihimiz nasıl olurdu? Acaba bizim o 1960’lı ve 70’li yıllardaki iktisatçılarımız, karar alıcılarımız; özgüven sahibi olup da bilgi faktörünü büyüme modellerine katmayı daha o zaman, batılı iktisatçılardan önce denemeyi göze alsalar ve başarsalardı bugün ne olurdu? Neler olmazdı ki!Özgüvensizlik, teslimiyetçilik, hazırcılık ve tembellik yalnız tek tek her birimizi değil, milletimizi de böyle süründürüyor. İşin en korkunç tarafı ise asla uyanmayışımız, bu gafletin kuşaklar boyu sürmesi ve daha sürecekmiş gibi görünmesi! Ve ben inanıyorum ki işte bu temel eksikliğimizden dolayıdır ki biz kalkınamıyoruz. Oysa Atatürk kalkınmanın anahtarını tutuşturmuştu elimize: Türk! Öğün, çalış, güven! Nerde o anahtarı kullanabilen nesiller? Daha neler demişti: -Tek eksiğimiz var: Çalışmak. -Dünyanın her türlü biliminden, keşiflerinden, ilerlemelerinden istifade edelim. Ancak asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız. Dinledik mi O’nu? Ne gezer…, aslında hiçbir öğüdüne uymadık. Kimimiz anlamadık, kimimiz saldırdık. Tabii Yasa da değişmedi: Çirkin Batı’nın yemi olmaya devam ediyoruz. Prof.Dr. Cihan Dura http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=243&Itemid=1
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne