|
RADİKAL'in sayfalarında geçenlerde bir bilim-din tartışması sürdü. Katılanlar fenle ilgili kimseler değildi. Ben de konuyu fen açısından ele almak istiyorum. Önce şunu hatırlatayım, "doğa yasaları" mutlak düşünce ürünü olmayıp, doğadan okunabilenlerden süzülen "yanlışlanabilmeye açık" özetlerdir. Modern fen bilimi anlayışı, kuramların/yasaların doğruluğundan değil, geçerliliğinden söz eder. Kuram doğaya uygunluk gösterdiği çerçevede geçerlidir. Yeni bir olayın gözlenmesi, kuramın/yasanın geçersizliğini göstermişse artık geçerlilik sınırı belirlenmiştir. Daha kapsamlı, bu yeni olayı da açıklayabilecek, gözlenmemiş yenilerini de önsöyebilecek bir kuramın geliştirilmesi ile bir adım daha atılır. Eğer önsöyümler deneylerle gerçeklenirse Nobel ödülü gelebilir; yok gerçeklenemezse çöpe. Bunlar kimi zaman hemen kimi zaman da sonraları yararlı –ya da zararlı– uygulanma alanı bulurlar; bu ise geçerliliği perçinler. Din ise mutlak ve kesin doğruları zorlar ve tam evrensellik gerektirir; tek dayanağı inançtır (ve belki bir de ölüm). Din hükümlerinin yanlışlanabileceğinin düşünülmesi bile hezeyandır. Fen doğanın neden öyle olduğunu merakla araştırırken bir çok olguya matematikle ifade edilecek yanıtlar buldu; bu yanıtların tümünü tek bir temel sebebe henüz bağlayamadı; ama bağlayabildikleri, varılabileceğine kuvvetli umut. Varılırsa buna "Tanrı" denilebilir. Ama artık temel sorun da ortak: Bu tek temel sebep neden öyle?/Tanrı neden var, nasıl vāroldu? Temel sebep bulunduğunda eğer kendi varlığını da açıklayabilecekse belki buna Tanrı denilebilir. Tanrı'nın nasıl vārolabildiğine ilişkin, "inanç" dışında bir dayanak ve nesnel kanıt göremiyorum. Bunu aşağıdaki sözler çok güzel ifade ediyor: (Richard Feynman (Nobel-Fizik, 1964), The Pleasure of Finding Things Out.) . . . Bir fen bilimci olarak size yeni kanıtlarımın, devrimcil verilerimin, dengeyi şu ya da bu yöne doğru bozacak, doğaya yönelik nefes kesici bir sezgimin olduğunu söyleyemem; ama inançlı bir kimseye söyleyeceğim şeyler var: evrim biyolojisi en geleneksel anlamda bile çoğunlukla inanıldığı gibi bir engel değildir. Evrim pek çok bakımdan Tanrı'yla olan ilişkimizi anlamanın bir anahtarıdır. [B]irinci sınıf öğrencilerine evrim biyolojisi dersi verdiğimde dersleri genellikle evrim kuramının ekonomiden dine kadar diğer alanlara olan etkisi üzerine birkaç sözle bitiririm. Bu sırada da gerektiği gibi anlaşıldığında evrimin ne dine ne de maneviyata karşı olduğunu anlatmanın bir yolunu bulurum. Öğrencilerin çoğu bu duygularımdan etkilenmiş görünürler. . . . Her zaman birkaç öğrenci beni sıkıştırmak için dersten sonra dosdoğru sorar: "Tanrı'ya inanıyor musunuz?" Ben de "Evet!" derim. "Peki, nasıl bir Tanrı'ya?" Yıllar içinde bu soruya tam bir yanıt bulmak için çok çabaladım. Ama en sonunda buldum: "Darwin'in Tanrısına!" >> K. Miller (Biyoloji Profesörü) Finding Darwin's God/Darwin'in Tanrısı, Çeviri: Çağdaş Fizik e-Dergisi, 24, 2004. www.tps.org.tr/dergiler/ ...Doğada keşfedebileceğimiz, bize Tanrı'nın becerilerine ilişkin özel bir seziş verebilecek bir şeyler olsaydı bunlar doğanın ötesi olmayan yasaları olurdu. Bu yasaları bilince de yıldızları taşları ve başka herşeyi yöneten kurallar kitabı elimizde olacaktır. Dolayısıyla S. Hawking'in doğa yasalarına "Tanrı'nın zihni" demesi çok doğal. Bir diğer fizikçi, C. Misner aynı dili fizik ve kimyanın bakış biçemlerini karşılaştırırken kullanmıştı: "Organik kimyacı 'neden doksaniki element vardır ve bunlar ne zaman oluşmuştur?' sorusuna 'Komşu ofisteki kişi bunu biliyor.' diyebilir. Ama bir fizikçi, 'neden evren belli fizik yasalarına uyuyor da başkalarına değil?' sorusu sorulduğunda 'Tanrı bilir' diye yanıtlayabilir." Einstein bir keresinde asistanı E. Strauss'a "Bana asıl ilginç gelen şey ālemi yaratırken Tanrı'nın başka tercihi olup olmamasıdır." demişti. Bir başka seferinde ise, fizik etkinliklerindeki ereği "yalnızca doğanın nasıl olduğunu ve işlemlerinin nasıl yürütüldüğünü bilmek değil, aynı zamanda neden doğanın böyle olup da başka türlü olmadığını bilmek gibi ütopik ve görünüşe göre iddialı bir ereğin olabildiğince yakınına erişmek olarak betimlemişti. . . . Böylelikle insan, Tanrı'nın kendisinin bu bağlantıları gerçekte varolandan hiç bir şekilde farklı olarak düzenleyemeyeceğini, söz gelişi deneyimleriyle anlar.... Bu, bilimsel deneyimlerin Prometeusçul ögesidir.... Benim için, bilimsel çabaların özel büyüsü buradadır." Einstein'ın dîni öylesine muğlâktı ki sanırım bunu "söz gelişi" deyimiyle bir mecaz olarak îmā ediyor. Hiç kuşkusuz, fizik çok temel olduğu için bu mecaz fizikçiler için doğaldır. Teolog P. Tillich bir keresinde bilim kişileri arasında yalnızca fizikçilerin "Tanrı" kelimesini utanç duymadan kullandıklarının üstünde durmuştu. Kişinin dîni ne olursa olsun ya da olmasın doğanın ötesi olmayan yasalarından Tanrı'nın zihni olarak söz etmek karşı koyulamaz bir benzetimdir. ... Bu hava içinde bana öyle geliyor ki "Tanrı" sözünün bir yararı olacaksa bu bir ilgi gösteren, gözeten Tanrı; yaratıcı ve yasa verici, yalnızca doğanın ve evrenin yasalarını değil aynı zamanda iyinin ve kötünün de ölçütlerini ortaya koyan, eylemlerimizi gözeten, kısacası tapınmamıza uygun bir şey olmalı. . . . Bilim kişileri ve başkaları kimi zaman "Tanrı" sözünü öyle soyut ve ilişkilenmemiş şekilde kullanır ki O artık doğa yasalarından pek ayrılamaz. Einstein bir keresinde "Kendisini varlığın düzenli uyumluluğunda gösteren, Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum, insanların eylem ve yazgılarını gözeten bir Tanrı'ya değil." demişti. ...Yaşam da gizemsizleştirildi.... [Bu], dinsel duyarlılıklar üzerinde fen bilimlerindeki herhangi bir keşiften çok daha fazla etki yapıyor. En uzlaşmaz itirāzları doğurmayı, fizikteki ve astronomideki keşiflerin değil de biyolojideki indirgemecilikle evrim kuramının sürdürmesi şaşırtıcı değil. ...Modern evrim kuramı ile bir gözeten Tanrı'ya inanış arasındaki bağdaşmazlık bana pek mantık işi olarak görünmüyor –insane, Tanrı'nın yasaları ortaya koyup evrim mekanizmasını harekete geçirdiğini hayāl edebilir– ama yaratılışın dengesinde gerçek bir bağdaşmazlık var. Ne de olsa din sonsuz derecede önbilinik ilk sebepler üzerinde kurmaca yapan erkek ve kadınların zihinlerinde değil, bir gözeten Tanrı'nın sürgit müdāhalelerini özleyenlerin yüreklerinde doğdu. ...Doğada hālâ, açıklayamadığımız sayısız şey var, ama onların işleyişini yöneten ilkeleri bildiğimizi sanıyoruz. Günümüzde gerçek bir gizem bulmak için kozmolojiye ve elemanter parçacıklar fiziğine bakmak gerekir. Bilimle din arasında bir uyuşmazlık görmeyenler bilmeli ki bilimin yerleştiği topraklardan dînin geri çekilişi neredeyse tamamlanmış durumda. Bu tārihsel deneyimden hükmederek tahmînim, doğanın son yasalarında güzellik bulacağımız halde sanırım yaşam ya da akıllılık için özel bir konum bulamayacağız. Daha da kuvvetli olarak değer ya da ahlâk için hiç bir ölçüt bulamayacağız. Böylece, bu gibi şeyleri gözeten bir Tanrı için hiç bir ipucu da bulamayacağız. Bunları başka yerlerde bulabiliriz, ama doğa yasalarında değil. ...J. Wheeler şu olgudan etkilenmişti: kuantum mekaniğinin standart Kopenhag yorumuna göre bir fiziksel sistemin konum, enerji ya da momentum gibi niceliklerinin kesin değerleri olduğu, bu nicelikler bir gözlemcinin düzeneğinde ölçülene dek söylenemez.... [F]izikçiler kuantum mekaniğine bir diğer bakışı, yâni laboratuar ve gözlemcileri de -atomlar ve moleküller gibi ve hiç bir gözlemci olup olmamasına ciddî olarak dayanmayan yasaların güttüğü- bir dalga fonksiyonu cinsinden betimleyen gerçekçi bakışı yeğliyor. ...Tabii ki çoğu kişinin Tanrı hakkında bilgi edinme beklentileri her halde bilimdeki keşiflerden değil.... Kendi dînî deneyimleri olduğunu sananlar bu deneyimlerinin niteliğini kendileri tartmalıdır. Ama dünyadaki dinlere bağlı olanların büyük çoğunluğu kendi dînî deneyimlerine değil başkalarının deneyimi olduğu sanılan vahiylere dayanıyor. Bunun, bir kuram fizikçisinin, başkalarının yaptığı deneylere dayanmasıyla aynı şey olduğu düşünülebilir ama çok önemli bir ayrım var. Binlerce fizikçinin sezgileri, fiziksel gerçekliğin ortaklaşa anlaşılmasına doyurucu (ama tamamlanmamış) bir şekilde yakınsarken, Tanrıya ya da dînî vahiylerden türemiş başka her şeye ilişkin savlar ise olabildiğince farklı yönlere uzanırlar. Binlerce yıllık ilâhiyāt analizlerinden sonra dînî vahiylerin derslerinin ortaklaşa anlaşılmasına şimdi daha yakın değiliz.... Yaklaşık birbuçuk yüzyıl önce M. Arnold kıyılardan suların çekilmesini dînî inancın geri çekilmesine benzetmiş[ti]. Doğanın yasalarında bir gözeten yaratıcı tarafından hazırlanmış, içinde insanların bir özel rol oynadığı bir plan bulmak harikulâde olurdu. ...Akıl ve hoşgörü Batının lâik devletlerinde bile güvende değil. Tārihçi H. Trevor-Roper, Avrupada büyücü yakılmasını sona erdirenin, bilim ruhunun 17. ve 18. yüzyıllarda yayılması olduğunu söylemişti. Aklı başında bir dünyayı sakınmak için gene bilimin etkililiğine dayanmak zorunda kalabiliriz. Role uyum sağlayan ise bilimsel bilginin kesinliği değil kesinsizliğidir. Fencilerinin, doğrudan laboratuar deneyleriyle incelenebilen olgulara ilişkin olarak tekrar tekrar fikir değiştirdiklerini görünce insan dinsel geleneğin ya da kutsal yazıların, insan deneyiminin ötesine geçen bilgilerine ilişkin savlarını nasıl ciddîye alabilir? S. Weinberg (Nobel 1979), Dreams of a Final Theory'nin How About God?/Peki ya Tanrı? adlı bölümünden. Kitabın, TÜBİTAK'ın bana ısmarladığı çevirisinin ('Bir Ötesi Olmayan Kuram' Düşleri) basılmasından sanırım buradaki sözlerden dolayı vaz geçildi. R. Ömür Akyüz, Fizik Profesörü, Yeditepe ve Boğaziçi Üniv. ve Eğitim Fak. Dekanı, Yeditepe Üniv.
|
link:
ne yazsam çıkmıyor çok sıkıcı...