CUMHURİYETİMİZİ GERİ İSTİYORUZ - Nihat Genç
'Son altmış yılın sağ zihniyeti Türkiye’yi emperyalizmin bütün taktik ve stratejilerinin oynandığı bir av partisine dönüştürdü.'

Hiç dikkat ettiniz mi onlarca yıldır ülkeleri ve bayraklarını ya da milli sınırları gösteren bir dünya haritası yapılamıyor. Dağları nehirleri gösteren coğrafik haritalar var, turistik bölgeleri gösteren haritalar var, yağışları gösteren meteorolojik haritalar da var, ancak, ‘milli ülke sınırlarını’ gösteren bir harita yapılamıyor. Sebebi, mesela Balkanlar ve Kafkasya.

 

Bugün Kafkasya’da Abazya ve Osetya sınırları ‘ihtilaflı’dır, en cüretkâr haritalar bu bölgeleri silik çizgilerle çizgi çizgi gösterir. Son yirmi yıldır Balkan haritası hiç çizilemedi, Kosova ve Karadağ’ın bağımsızlığından sonra nihayet bir ‘harita’ ortaya çıktı, ancak, siyasi haritacılar ölünceye kadar çözemeyecekleri bir ‘karışıklıkla’ karşı karşıya, o da Bosna haritası.

Dayton Antlaşması öyle çetrefilli mahalli düzenlemeler getirdi ki bu bölgelerin hangisi Sırp hangisi Boşnak bilemezsiniz, çünkü ‘dönüşümlü’ bölgeler de var.


Harita yapılamayışın sebebi ‘ırk’ yani ‘etnik’ savaşların son otuz yılda hızlanması. Bu topraklarda etnik siyasetler sözle anlatılması mümkün olmayan korkunç soykırımlara ve iç savaşlara dönüştü. Allah’a şükür bizim Lozan’dan bugüne bir haritamız var, bir Hatay değişikliği oldu.


Bugün Ortadoğu, doğu ve Orta Afrika ülkelerine siyasetleri ve tarihleri hakkında hiçbir şey bilmeden cahil cahil gidin, bölgelerin etnik ve dini kökenli olarak ayrıldıklarını göreceksiniz. Milyonlarca yıl ‘soykırım’ bilmeyen Afrika son elli yıldır Ruanda’dan Sudan’a birbirini yiyor. Otuz yıl önce Nijerya’da sekiz-on etnik köken biliniyor, çatışıyordu. Bugün aynı Nijerya’da etnik çeşitlilik kırkın üstünde ve hepsi ‘siyasi arenada’ güç gösterisinde bulunuyor.


Hiçbir şey bilmeden bu ülkelere gittiğinizde buralarda siyasetin etnik ve dini kökenli çatışmalarla şekillendiğini cahilde olsanız ezberden bilirsiniz artık, emperyalizmin kemirdiğini.


TARİHİN İNSAN YİYEN EN KARANLIK SAYFALARI


Ülkelerin gelişmişlik düzeylerini siyaset bilimci olmadan kafadan bilmeniz çok kolay. Eğer bir ülke petrol ve maden zenginiyse ya da havzalara geçiş yolundaysa, o ülkenin siyaseti etnik ve dini bölünmelerle iç savaşlarla kaynıyor demektir. İstisnası yok.

Modern çağla geleneklerin çökmesi ve mecburi istikamet batıya yüzlerini dönmeleri tarihin insan yiyen en karanlık sayfalarını oluşturdu.
İşte ‘şehirleşmemiş ve demokrasi inşa edememiş coğrafyaların’ siyasetleri: aşiret kökenli, mezhep kökenli, dini kökenli, etnik kökenli. Bu etnik kökenli siyasetler ‘antropoloji’nin alanına girer. Ve bu çatışmalar sonucu büyük göçler ortaya çıkınca, bu siyasetlere ilave olarak bir de ‘muhacir kökenli’ siyaseti ekleyin. Soylarında genlerinde kültürlerinde olmayan bilmedikleri tanımadıkları soykırım katliam oyunlarının kurbanları oldular.


Batı ülkelerinin siyasetini ise başka kavramlarla tanımlıyoruz, mesela sanayileşmeyle… İşçiler, köylüler, tüccarlar, varoşlar, gibi… Bunlar ise Sosyoloji’nin alanına girer, yani ülke çeşitliliğini ırk, din, mezhep’le değil, insanların ‘gelir durumları’ ya da ‘meslekleri’ yani sosyal konumlarıyla. Batılı ülkeler, II. Dünya Savaşı’nda milyonlarca ölü verdikten sonra anladı ‘etnik’ ve ‘mezhep’ kökenli siyasetin asla yapılamayacağını.


Demokrasi diye ülkünüz ve ısrarınız varsa, siyaset alanında insanları ‘yurttaş’ olarak tanımlamak zorundasınız. Siyaset bilimi ve tarihi bize, insanlarını ‘etnik ve din’ kökenli tanımlayanların hiç birisinde ‘iç savaşın’ ya da ‘diktatörlüklerin’ tek bir istisna olmadan yaşayamadığını gösterdi.

 

Şayet Fransız İhtilali’nden bugüne son iki yüz yıldan siyasal bilimi açısından birkaç kelimelik sonuç çıkartmak gerekirse bu sonuç dünyanın tüm ülkelerinde ve akademilerinde acı dersler alınarak onaylanmış iki kelimeyle özetlenir: etnik ve din kökenli ‘siyaset’ insanlığın ruhuna kumaşına asla uymadı.


ETNİK SİYASET ÜLKEYİ HAYVANAT BAHÇESİNE ÇEVİRİR


Eğer insanlarını burunları, kaşları, yani genetik özellikleriyle, yani kelebek türüymüş et tırnaklı, memeli gibi yani biyolojik olarak ‘tasnif’ ederseniz, sizin yapacağınız siyaset ülkenizi çok kısa zaman içinde bir ‘hayvanat bahçesine’ çevirir. Kafkasya ve Balkan haritası bir ‘hayvanat bahçesine’ çoktan dönüşmüştür. Tilkiler şu kafeste, ayılar bu kafeste, aslanlar diğer kafeste otursun deyip haritaları demir kafeslerle tayin edersiniz. Bu demir kafeslerle bölünerek milli sınırlar çizmek, insanlığın milyonlarca çağdır büyüttüğü insanlık, dostluk, kültür, ahlak, medeniyet değerlerini ‘sıfırlayıp’ hepimizi ilkel vahşi bir karanlık çağa sokmuştur.


Mesela Berlin siyasi olarak bölünmüştü ve Sovyetler’in çökmesiyle sağ ve sol siyaset ya da Amerika ve Sovyet anlaşmazlığı ortadan kalkınca Duvar’ın yıkılması bir saatlik bir işti.


Ancak siyaseten değil ‘ırk ya da din’ merkezli bölünen şehirleri ‘bir saatte’ yeniden yan yana getirmek mümkün olmadı, örnek mi, Lefkoşa, Bosna, Beyrut, ve kapıda bölünmüş yeni şehirler Bağdat ve Kerkük bekliyor. Ortadan ikiye ayrılmış bu şehirler ‘dini ve etnik’ ayrışma sonucu ortadan bir duvarla ya da Beyrut’ta olduğu gibi ‘hayali bir duvarla’ bölünmüş durumda. Mesela Beyrut’ta Maruniler’in hiç gitmediği geçmediği ya da Müslümanların hiç uğramadığı ve geçmediği semtler Müslüman ve Hıristiyan mahalleler olarak bölünmüştür.

Lefkoşe’nin ve Bosna’nın bölünmüşlüğü resmileşmiştir. Bağdat’ta Sünniler Şiilerle bölünme gittikçe derinleşmekte ve aynı bölünme Kerkük’te iç savaş tehlikesini hala taşımaktadır.


Düşünün, binlerce on binlerce yıldır aynı şehirde yan yana oturan insanlar ortadan ikiye bölünüyor, insanlık oturup konuşmayacak evlenmeyecek bölüşmeyecek ortak halaylar horonlar danslar yapmayacak ve ortak şarkılar söylemeyecekse, insanlar içinde niçin yaşayalım, bu hayvanlık.
Düşünmeyen insanlar, tetikte ve saldırıya geçer.. Düşünün ‘şehirler’ medeniyetin büyük karmaşık ve karışık evleriydi, işte bu ‘şehirler’ yıkılıyor yerine ‘kafesler’ inşa ediliyor.


Bilim adamları, ülkeler, gazeteciler, tüm dünya, hiç sağa sola çabalamasın, ‘yurttaşlık’tan başka çözüm yoktur.


YURTTAŞLIKTAN BAŞKA ÇÖZÜM YOK


Yurttaşlık nedir? Etnik köken dini köken ayrımı yapmadan, siyasette, eğitimde her şeyde ülke insanlarının eşit haklara sahip olmasıdır. Ayrım gayrım demeden, bölge, mezhep, kaşı gözü demeden hukukta siyasette her alanda insanlar ‘eşittir’. İnsanlığın kendine bulduğu tek sığınaktır: yurttaşlık. Soykırım iç savaş ve katliam fırtınalarının tek panzehiri.


Siyasi partilerin amacı yurttaşlarını eğitimde sağlıkta sigortalarıyla fırsat eşitliğiyle haksızlık ve adaletsizliklere karşı korumak. Burjuvanın kırk tane avukatı ve yüksek makamlarda adamları olabilir, sıradan insan yalnız ve sahipsizdir, partiler, kimsesi olmayanları altta kalanları çaresizleri yoksulları örgütler güç haline getirir ve savunur.


Siyasi partiler ve yazarlar insanların sülaleleriyle soylarıyla dedeleriyle nerden geldikleriyle asla ilgilenmez, bunlar siyasetin değil ‘kültürel çeşitlik ve zenginliğin’ folklorük konusudur.


Yurttaşlık, Fransız İhtilali’nin dünyaya hediyesidir, Fransız İhtilali’nden sonraki iki yüzyılda Latin Amerika’da Afrika’da ve Asya’da yüzlerce yeni ülke Fransız İhtilali’nin kavramlarıyla bağımsızlıklarını kazandı ve ‘uluslaştılar’. Ancak bu ‘ulusların’ yüzde doksan dokuzu ‘ulusal birliklerini’ ayakta tutamadı, çünkü hepsi ‘etnik ve dini’ kökenli çatışmaların kurbanı olup dağıldılar bölündüler ve dağılma iç savaş ve bölünmeler bugün hala hızla sürüyor. Çünkü etnik ve din kökenli siyasetler ‘kanser hücresi’ gibi coğrafyaları yiyor milyonların kanını emiyor..

Etnik ve din kökenli siyaset, tüm kıtalarda ve tüm tarih boyunca insanlığın en korktuğu ‘siyaset’ olmuştur.
Emperyalizmin yüzyılımızdaki en büyük gücü işte bu etnik ve dini kökenli siyasetlere gaz vermesi, silah vermesi…
Emperyalizm, soygun, sömürme, zayıf ülkelere tahakküm kurmasının ötesinde ‘ulus icad etme’ teorisidir. Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve dahası ‘icad edildi’.
Ulus icad edebilmek için önce bir ‘dil’ inşa edeceksin. Sonra bir büyük ‘düşman’ göstereceksin ve tarih boyu bu düşmanın sizi yok etmeye çalıştığını tarih kitaplarında anlatan ‘milli bir tarih’ projesi oluşturacaksın. Mesela komşularımızın hepsi ‘uluslaşırken’ milli düşman olarak bizi göstermiştir.
Şüphesiz 19. asırda arkeolojik kazılar ‘ulusların’ ‘köken arayışları’ ve ‘siyasal birliklerini’ kökleştirmek için ‘siyasal’ anlam taşıyordu. Ve yine biyolojik genetik çalışmalar ‘ulusların’ aynı türden ‘ırksal’ birliklerini kemiğe ve kana dayandırmada ‘siyasal’ bir anlam taşıdı.

Ve antropolojik ve arkeolojik çalışmalar ‘etnisite’lerin kelebek ya da ot türleri gibi ayrışması ve çoğalmasına hizmet etti.


EFENDİ KÜLTÜRÜ


Ermenistan, Maruniler, Gürcüler, Bulgaristan, Yunanistan, Ukrayna’nın dinlerine yani ‘Hristiyanlığı’ siyasal olarak ulus projelerinin en tepesine en kutsal şemsiye olarak yerleştirirken, bir daha söyleyelim, Türkiye, tam tersini yapmış, etnik ve dini kökeni terk edip ‘yurttaşlık’ üzerinden ‘uluslaşma’ sürecini başlatmıştır.


Ve bugün Lübnan’da Maruniler’i ziyaret edin, ya da Gürcistan’ı ziyaret edin, ya da Ermenistan’ı ya da Bulgaristan’ı… Size tekrar tekrar söyleyecekleri ezber şudur: biz, laik, sosyal, çağdaş batı değerlerine bağlıyız (bu cümleleri hatırladınız mı?)
Batı değerlerine mi bağlısınız? Batı’nın hangi değerlerine? Batı’nın büyük şemsiyesi Hrstiyanlık’a mı, yoksa herkesi eşitleyen ‘yurttaşlık’a mı?


Batı kendi hastalığı bu ‘kandırmacayı’ ‘ikiyüzlülük’ü’ aşamamıştır. Ruhunda üstün ırk ya da bir efendi olma hastalığı var, bir zaman ‘üstün ırkım’ dedi bir zaman ‘efendiyim’ dedi ve her dönem ‘hristiyanlık’ dininin bu ‘üstün efendi’ kültürünün merkez kaynağı olarak gördü.
Böyle değil, aslında batı, sonsuz bir egemen güç olmak istiyor, bir yüzyıl arkeoloji gelişiyor onun diliyle üstünlük kuruyor, bir zaman antropoloji gelişiyor, onun diliyle üstünlük kuruyor, bir dönem siyasal kültür demokrasi inşa ediliyor, onun diliyle konuşuyor. Ve batının ağzına bakanlar yanıldıkça şaşırıyor ve soykırımlarla saçmalıyor. Bu yüzden, batının ‘değişmezlerine’ bakmalıyız, yani, ‘Hıristiyanlığına’ ve ‘Efendi kültüründeki’ zorbaca inadına. Yani, sömürüsünü dünya değiştikçe değişmeyen yeni politik araçlarla sürdürmesine…


Batı medyasının bir örneğiyle anlatayım: Diyelim Bağdat’ta beş yaşında bir çocuk öldürüldü. Batı medyası Bağdat’ın bölünmesine ‘mezhep farklılığı’ hizmet ettiği için, öldürülen çocuğun kimliğini tarifte, sünniydi ya da şiiydi der, Araptı, Türk’tü, Kürttü, demez.


Aynı çocuk Kerkük’te öldürüldüğünde, Kerkük’ün bölünmesine ‘etnik’ köken hizmet edeceği için, çocuğun kimliğine ‘Türk’tü ya da Kürt’tü’ der..


Oysa hepsinden öte daha büyük bir ‘insanlık duygusu’ vardır, o çocuk, bir çocuktur, insandır, Sünni, Şii, Kürt oluşu değil ‘insan oluşu’ önemlidir.


Demokrasiden ve batılı değerlerden durmaksızın söz eden bu Avrupalı gazeteciler bu ‘kimlik tarifleri’ olmadan çocuğun ölüm haberini duyurmazlar. Demokrasi ve özgürlük değerlerinin en büyük düşmanları, işte bu ‘kimlikçi’ ‘tasnifçi’ ‘bölücü’ batılıların ta kendileridir.


Nükleer bombalar icat etmiş Ay’a Mars’a yolculuk yapmışlar ancak komşularıyla birer eşit yurttaş gibi konuşmayı binlerce yıldır henüz başarmamışlardır. İşte size Avrupa’yı kıskançlıktan çatlatacak bir şehir: Hatay. Bin çeşit insan binlerce yıl iç içe ve batı edebiyatı ve sinemasının bilmediği kardeşlikle yan yana.


Batı siyasetinin bilemediği çözemediği ‘kardeşlik’ insanlığın oluşturduğu en büyük manevi hazdır. Ve siyaset araçlarıyla değil, bizatihi insanların tek tek kendi başlarına sosyal saygılarıyla oluşturdukları, insanlığın en yüksek değerli şehri.

 

KÜRTLER’DEN ESKİMOLULAR GİBİ BAHSEDENLER DAHİ VAR


Bu laflar sürer bu yazı bitmez. Ben, coğrafyamızda bizi kardeşleyen ‘Müslümanlığın’ ‘etnik çatışmaları’ önleyici kutsal bir panzehir olduğunu biliyor ve bizi çağlar önce birbirimize karıştıran tarihi büyüklerime dualar ediyorum. Çok ama çok, dünya coğrafyasında en çok karışan kültürün çocukları olduğumuz için ‘yurttaşlık’ın çok daha kolay yapıştırıcı ve eşitleyici olabildiğini Anadolu’nun nüfus hareketleri ve sosyal göçleriyle çok aşikâr görmüş, insanlık umudum bu yüzden bu topraklarda fazlasıyla coşmuştur.


Ve bu karmaşık coğrafyada dünyayı anlamaya öğrenmeye ve yaşamaya çalışan Cumhuriyet’in, ‘yurttaşlık’ değerlerini en üstün siyasal değer olarak hayata geçirmek isteği bu toprakların en mutlu siyasi kavgası olmuştur. Ancak son elli yılın sağcı partiler ve cemaatleriyle bu ‘değerlerin’ çoktan yıpratılıp bugünkü etnik ve dini kökenli çatışmaların içine sürülmemiz yeniden hepimize ülkemizi paniğe sokmuştur.


Son altmış yılın sağ zihniyeti Türkiye’yi emperyalizmin bütün taktik ve stratejilerinin oynandığı bir av partisine dönüştürdü. Yüzlerce yazar on binlerce makalesinde milyonlarca kez ‘din’ ve ‘etnik’ kökenli tartışmaları hırsla vahşice sürdürdü, annemiz babamız olan binlerce yıldır tek aile olduğumuz Kürtlerden, Hollandalılar, Eskimolular gibi bahsedenler dahi var.


12 Eylül sonrası birçok yazar için ‘etnik ve dini’ tartışma bir oyuncak arayışı, bir siyasal gevezelik ya da ilginç post-modern bir bahis gibiydi, ama bu ‘oyuncak’ artık ‘soykırım’ ve ‘iç savaş’ tehlikelerini kapımıza kadar taşıdı.


Allah göstermesin ülkemiz büyük bir felakete sürülürse tekrar geri döneceğimiz yer yine ‘yurttaşlık’ değerleri olacaktır. Yurttaşlık bize Cumhuriyet’in hediyesidir.

Etnik ve Din kökenli siyaset yapan gazeteciler oduncu baltalarını her gün köşelerinde sallıyorlar ve bunun adına bir de utanmaksızın ‘demokrasi’ ‘açılım’ diyorlar. Belki Avrupalı birkaç eski solcu maceraperestin oyununa geldiler, belki yazarlık yalnızlıklarını ideolojik militanların övgüleriyle doyurarak kudurdular, ama artık bu yazarların psikolojik kompleksleri hepimizi cehennemin kapısına doğru sürüklemeye başladı.


Son elli yılın sağ zihniyetleri darbeleri yolsuzlukları sadece ülkeyi mahvetmekle kalmadı, bu geçmişin işkenceleri darbeleri yolsuzlukları bizlere ruhları sakat, bozuk ve her an satışa gelebilen yüzlerce duygusuz sevgisiz intikam peşinde kalpleri sakatatlaşmış yazarlar hediye etti.


Biz partiler ve yazarlar bu topraklarda doğmuş herkesi mutlu ve eşit insanlar yapabilmek için varız.
Cumhuriyet Türkiye’sinde bu kadar yoğun ve dangalakça etnik ve dini köken tartışmanın getirdiği karışıklık ülkemiz insanının siyasal psikolojisine çözülmez düğümler atıyor. Ve bu ‘karışıklık’ sadece etnik ve dini kökenli siyasilerin işine yarıyor.

Bu ‘karışıklığı’ çözecek tek mucize: yine yurttaşlıktır. Bir yazarın da komplekslerini ve psikolojik sıkıntılarını çözecek tek şey yine ‘yurttaş sadeliğidir’.
Bakın etnik ve dini kökenli siyaset yapanlar bu kompleksli yazarları bazen maşa bazen mayın eşeği diye öne sürerken kullandıkları tek araç: kahramanlık, onları ‘özgürlük kahramanları’ gibi takdim edip ağırlıyorlar, bu daha ürkütücü bir şeydir.

Çünkü istediğiniz anayasa istediğiniz zenginlik istediğiniz eşitliğe sahip olun bu ‘kahraman’ heveslisi bozuk adamlar oldukça sorun etnik ve dini olmaz ama bir şekilde sizi başka bir cehennemin kıyısına götürürler.
Debdebeli maaşlar alıyorlar, debdebeli gazetelerde yazıyorlar ve devletin çok derin emniyet odalarında gizli görüşmelerle ağırlanıyorlar ve bu toprakta kaldırılmış on binlerce şehitten tek birinin cenazesine bir kez katılmamış bu insanlar, hala bizi sindirmek bizi içeri atmak için ekranlarda polislerden savcılardan daha hızlı hareket edip birbirleriyle yarışıyorlar.


Ve şimdi görüyorsunuz halimizi. Bu toprağın tertemiz çocukları, aylığı maaşıyla kıt kanaat yaşayan ve en ağır davalarda tarafsızca onuruyla duran Kars’ın dağında Artvin’in köylerinde büyümüş hâkimlerimiz ve avukatlarımızın sayısı gittikçe azalıyor. Yerlerine ‘cemaat’ adına çalışanlar geldi.
Cumhuriyet liseleri çöplüğe ve enkaza döndü, hayatları boyu bir küçük mütevazi maaşla öğrenci yetiştiren öğretmenlerimiz gitti ve binlercesi havalı ve zengin dersanelere ya da vakıf üniversitelerine kaçtı.


Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk elli yılının hâkimleri öğretmenleri lastik ayakkabı ve mumla okumuş ve hepsi kilometrelerce uzaklıktaki okullarına karda kışta çamurda koşarak marş söyleyen heyecanlarla gitmişti. Nerede yoksul kasabalarımızın köylerimizin yetiştirdiği bu idealist tertemiz insanlar, otuz yıllık mesaisini bir takım elbiseyi ters yüz edip giyerek çoluk çocuklarına zırnık haram koklatmayan bu güzel Anadolu çocukları nerdeler? Bir gazoz içmeyi dahi hâkimlik mesleklerine ‘lüks’ gören bu memleket çocukları nerdeler?


HÂKİMLERİMİZ, ÖĞRETMENLERİMİZ, POLİSLERİMİZ NEREYE GİTTİLER?


Bu ülkenin ‘yurttaşlarını’ ayrım gayrım demeden yargılayacak eşitleyecek koruyacak bu toprağın bin yoksullukla büyümüş tertemiz onurlu çocukları nerdeler?
Hangi tarikatın hangi cemaatin hangi etnik kökenin hangi dini dalaşın tertiplerine girdiler?
Daktilomu kucağıma alıp ben yazar olacağım dediğim 32 yıldan bugüne ülkem bir çok büyük felaket gördü, 12 eylüller, banka soygunları, Susurluklar..


Ama şimdi daha da büyük bir felaketle karşı karşıyayız.. Anadolu’nun hakimleri savcıları öğretmenleri nerde? Biri etnik diğeri dini diğeri cemaat adına ‘tezgahlanmış’ projelerin içinde.


Nerede Cumhuriyet’in hâkimleri?
Nerede Cumhuriyet’in öğretmenleri?
Nerede Cumhuriyet’in polisi memuru işçisi madencisi köylüsü.


Evet, mumla arıyoruz, ağlaya ağlaya arıyoruz, evet ekranlara toplantılara gazetelerin içine içine bakıp bakıp arıyoruz, şurada mı burada mı neredeler?
Dükkânlarımıza, balkonlarımıza, partilerimize, dergilerimize, bulunduğumuz yaşadığımız yürüdüğümüz her yere tek bir cümle yazacağız:


Hâkimlerimizi geri istiyoruz.
Yazarlarımızı geri istiyoruz.
Öğretmenlerimizi geri istiyoruz.
CUMHURİYETİMİZİ GERİ İSTİYORUZ.


Son altmış yılın sağ partileri sağ zihniyeti gazeteleri TV’leri, usul usul, yavaş yavaş bit gibi güve gibi kemire kemire Lozan’ı tartışa tartışa, Ermenisine, Rumuna, Avrupasına taviz vere vere, dini etnik çatışmanın militanlarını sabahlara kadar ekranlarda kustura kustura kudurtarak konuştura konuştura, CUMHURİYET’imizi büyük bir felaketin önüne getirip koydular.
Onlar Avrupa’nın Amerika’nın Soros’un Cemaat’in tezgâhında maaşlandılar, tertiplendiler, projelendiler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sökümüne yıkımına vahşice saldırıya geçtiler.
Unuttukları bir şey var: Bu toprakların bereketi, bu topraklarda kurulmuş Türkiye Cumhuriyet’inin yetiştirdiği öğretmenler var. Hâkimler var. Yazarlar var.


Kimsenin adamı olmadılar. Etnik ve dini köken diye bugüne kadar tek satır ayrım gayrım yapmadılar. Maaşları yoktu.


Ama beyinlerinde ve kalplerinde bir büyük tad vardı: onları Cumhuriyet yetiştirmişti. Şu anda ‘cemaatten’ para almamış sadece onlar. Şu anda ‘cemaatten ve etnik terörden’ para, destek, imkân almamış sadece onlar ve bu yüzden çoğu içerde.
Eksiğiyle, gediğiyle, yanlışıyla, zorluğuyla, yokluğuyla, yetiştiler. Dini ve etnik kavgaların çapraz ateşinde kaldılar, ama hala ayaktalar…


Onların onurlu duruşundan aldığımız umutla coşkuyla bağırıyoruz:
CUMHURİYETİMİZİ GERİ İSTİYORUZ.

 

Nihat Genç



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_015.jpg

En Son Yorumlar