|
Ocak 2008
KEMAL ATATÜRK ve ÇAÄžDAÅž TÜRKİYE V.Bölüm JOHANNES GLASNECK Çeviren: ARİF GELEN  BARIŞÇI BİR DIÅž POLİTİKA  Avrupalılar yüzyıllar boyunca ''Türk'' sözcüğünü, kana susamış bir fetihçi kavramı ile bağıntılı görmüşlerdir. Türkler, Viyana önlerinden çoktandır uzaklaÅŸtıkları, hatta birbiri ardından durmadan yenilgilere uÄŸradıkları zaman bile bu efsane onları çevreliyordu. Özellikle 19. yüzyılda kin besledikleri Osmanlı boyunduruÄŸundan kurtulmuÅŸ olan Balkan halkları, BoÄŸaziçi'nde olup bitenleri kuÅŸku ile izliyordu. Bu Mustafa Kemal, padiÅŸahların izinden gidecek ve Balkanları yeniden yakıp yıkacak mıydı? Ancak Kemal'in daha 1920-1922 yıllarında yaptığı birçok açıklamalar, anti-emperyalist savaşım içinde doÄŸan yeni Türkiye'nin Osmanlıların kötülüklerle dolu mirasından bu noktada da kurtulmak istediÄŸini gösteriyordu. Mustafa Kemal, her ulusun özgür ve bağımsız yaÅŸama, bu hakkı elinde silahla savunma ya da ele geçirmeye hakkı olduÄŸunu kabul ediyordu. 1922'de bütün dünyaya ÅŸu sözleri yöneltiyordu: ''Biz, ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaÅŸamaktan baÅŸka bir ÅŸey istemiyoruz. Haklarımızı çiÄŸnememesini Avrupa'dan istiyoruz. Bizim dış politikamızda hangi devlete karşı olursa olsun, saldırganca bir niyet yoktur. Ama haklarımızı ve onurumuzu savunuyoruz, her zaman da savunacağız. Meclisimiz ve Meclisimizin hükümeti, savaşçı ya da serüven düşkünü olmaktan çok uzaktır. Bunun dışında, onlar, insancıllık ve uygarlık düşüncelerinin yerleÅŸebilmesi için coÅŸku ile savaÅŸmaktadırlar. Bu ilkeler çerçevesinde sürekli olarak, gerek Batı dünyası ile gerekse DoÄŸu dünyası ile iyi iliÅŸkilerin ve dostluk baÄŸlarının kurulmasına çalışıyorlar. Ama baÅŸka bir ulus benim ulusumu egemenliÄŸi altına sokmak isterse, kendisi bu çabasından uzaklaşıncaya kadar ben onun amansız düşmanıyım.''(174). Dolayısıyla, onun için savaÅŸ, ancak eÄŸer Türk ulusunun yaÅŸama haklarının savunulmasına hizmet ediyorsa, haklı bir ÅŸeydir. Bu kararlı anti-emperyalist tutum, gericiliÄŸin yamağı olarak ve kiÅŸisel iktidar tutkusu yüzünden ülkelerini emperyalistlerin eline teslim eden politikacı asker türünden de Kemal Atatürk'ü ayırıyordu ve ayırmaktadır. Latin Amerika ile siyah Afrika'nın en yakın tarihi bununla ilgili bazı örnekler gösterir. Kemal Atatürk, bir devletin dış politikasının onun iç yapısına baÄŸlı olduÄŸu görüşündeydi. Bu görüşü ile kemal Atatürk, kendisi bunun bilincine varmamış olsa da, iç politikanın önceliÄŸine iliÅŸkin Marksist - Leninist teori ile uyuÅŸum halindeydi. Osmanlı çokuluslu devletinin dış politikasını, halk düşmanı küçük padiÅŸah kliÄŸinin politikası olduÄŸu için, hanedancı olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasını da, Türk halkının çıkarına yürütüldüğü için, ulusal politika olarak niteliyordu. Daha önce de gördüğümüz gibi, Türkiye Cumhuriyeti, kapsamlı bir reform programına giriÅŸmiÅŸti. Bunu gerçekleÅŸtirebilmek için barış, yaÅŸam kadar önemliydi. Kemal, ''Yapacağımız çok ÅŸey var ve bütün bunlar ancak barış zamanında yapılabilir.'' diyordu (175). BaÅŸka bir iliÅŸki dolayısıyla Devlet BaÅŸkanı düşüncelerini somut bir görünüme büründürmüştü: Yalnız kılıçla zafere ulaÅŸabileceÄŸine inanan kimse, sonunda yenilgiye uÄŸrayacaktır. Asıl zafer, sabanla kazanılabilendir. Saban, her zaman kılıcı yenmiÅŸtir. Onun bu yalın sözleri, Kemal Atatürk'ün devlet adamı olarak büyüklüğünü gün ışığına çıkarır. Savaşın bitiminde sonra bir daha üniforma giymemesi de, bu davranışına iliÅŸkin küçük bir dış görünüş belirtisi olarak kabul edilebilir. O günlerde çekilmiÅŸ fotoÄŸraflar, Türkiye'nin ilk Devlet BaÅŸkanı'nı çoÄŸunlukla sade ve şık bir siyasi elbise içinde bize gösterir. Ama Küçük Asya'da ezilen İtalyan emperyalizminin sahneye koyucusu Mussolini'ye, bir gün, asker çizmelerini gene çok çabuk giyebileceÄŸini söylemesi de, onun bu görünüşünü tamamlar. Ancak Türk ulusal kurtuluÅŸ hareketinin burjuva bir nitelik taşıdığını da hiçbir zaman unutamayız. Gerçi bu hareket birinci planda İtilaf emperyalistlerinin boyunduruk altına alma planlarına karşı yönelmiÅŸti, ama emperyalistlerle uyuÅŸmalara girme eÄŸilimleri kadar, milliyetçi ve hatta ÅŸoven özellikler de ona yabancı deÄŸildi. Mustafa Kemal'in, Büyük Millet Meclisi hükümetinin kurulmasından hemen sonra Rusya'ya karşı Jön Türklerin yürüttüğü pantürkist ele geçirme politikasından kendini ayırdığını daha önce söz konusu etmiÅŸtik. İtilaf Devletlerinin Yunanlı yardakçılarına karşı kazanılan zaferden sonra da bu görüşünü doÄŸruladı: ''Büyük Millet Meclisi hükümeti, milliyetçilik ruhu ile doludur. Bu hükümet gerçekçidir. Ulusu kayalara çarpan, bataklıklara gömen ve sonunda onu hayalci ülküler peÅŸindeki çabalarla kurban ederek yok eden türden cinayetlerden kendini uzak tutan bir hükümettir.''(176). Bununla birlikte ulusal öncü güçler içinde Turancılık çok daha yaygındı ve Mustafa Kemal, pantürkizmden uzaklaÅŸmanın zorunlu olarak ortaya koyduÄŸu iç politika sonuçlarına varmayı baÅŸarıncaya kadar büyük güçlükleri yenmek zorunda kalmıştı. Ancak 1931'de, Azerbaycanlı, Tatar, Türkmen, Özbek vb. diye tanımlanan, göç etmiÅŸ beyaz muhafız ''Rusya Türklerinin'' siyasal önderleri, Türkiye'den çıkarıldı ve yayınladıkları basın organları yasaklandı. 1973'te BaÅŸbakan İsmet İnönü artık ÅŸu açıklamayı yaptı: ''Pantürkizmi olduÄŸu gibi Panislamizmi de politikamızdan tamamen silkip attık.''(177). Böylece Türkiye, aynı zamanda 16 Mart 1921 tarihli Sovyet - Türk dostluk ve kardeÅŸlik anlaÅŸmasının bir gereÄŸini yerine getirmiÅŸ oldu. Kemal Atatürk'ün ve Türk halkının büyük çoÄŸunluÄŸunun isteÄŸi gereÄŸince, Kuzeydeki büyük komÅŸu Sovyetler BirliÄŸi ile olan dostluk, denebilir ki, Türk dış politikasının köşe taşı haline geldi. Emperyalist devletlerin zincirini kıran ve böylece Türk halkına baÅŸarılı bir ulusal kurtuluÅŸ savaşı yapma yolunda elveriÅŸli olanaklar saÄŸlayan, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi olmuÅŸtu. Sovyet hükümeti, Türk ulusal kurtuluÅŸ hareketine kardeÅŸ elini uzatmış, onu dünya emperyalizmine karşı savaÅŸta doÄŸal bir müttefik olarak görmüştü. Sovyet Rusya, Türkiye'yi eÅŸit niteliklere sahip bir ülke olarak tanıyan ilk devlet olmuÅŸ ve Çarlık zamanından kalma küçük düşürücü anlaÅŸmaları kökten ortadan kaldırmıştı. 1919-1922 yıllarında dış müdahaleye karşı Kızıl Ordu'nun baÅŸarılı savaşı, İtilaf emperyalistlerinin Türkiye'ye karşı güttükleri yaÄŸmacılık isteklerinin yerine getirilmesini büyük ölçüde güçleÅŸtirdi. Daha sonraları öne sürülen, NATO tarafından da ustaca uydurulan tarihsel yalanın ortadan silemediÄŸi sarsılmaz bir gerçek vardı: 1919-1923 yıllarında yeni Türk devletinin meydana gelmesinde ilk işçi ve köylü devleti ile yapılan ittifak baÅŸta gelen önemli bir koÅŸuldu. Türk halkı, dünyanın ilk sosyalist devletinin yeni Türkiye'ye var olma yolunda savaÅŸ verdiÄŸi anda her türlü diplomatik, askeri ve parasal yardımda bulunduÄŸunu hiç bir zaman unutmadı. Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4. kogresinde geçmiÅŸe bakarak 1935 yılında şöyle diyordu: ''Sovyetlerle dostluÄŸumuz her zamanki gibi sürekli ve içtenlikli oldu. Tarihimizin karanlık günlerinde doÄŸan bu dostluk, Türk halkı için her zaman deÄŸerli ve unutulmaz bir anı olarak kalacaktır.'' Atatürk açıklamasını yaparken, geleceÄŸin Türk kuÅŸaklarına sanki bir vasiyet bırakıyordu: ''Türk - Sovyet dostluÄŸu, bugüne kadar dünya barışı davası için yalnız iyilik ve yarar getirmiÅŸtir. Bundan böyle de yalnızca yararlı ve iyilikçi olacaktır.'' (178). Sovyetler BirliÄŸi ile Türkiye deÄŸiÅŸik toplumsal yapıda devletler olduÄŸu için, bunlar arasındaki iliÅŸkilerde geçici sarsıntılar da ortaya çıktı. Üstelik yurt içinde kaba, anti-komünist bir baskı politikası izleyen ulusal öncü tabakanın burjuva sınıf görüşü, sık sık ve özellikle Atatürk'ün ömrünün son yıllarında karşılıklı anlaÅŸmayı bulandırıyordu. Ama Kemal Atatürk'ün gerçekçiliÄŸi ve uzak görüşlülüğü, yaÅŸadığı günlerde Sovyetler BirliÄŸi ile genel olarak dostluk iliÅŸkisinin ayakta kalmasını güvence altına aldı. Atatürk, bir temel ilkeye baÄŸlı kaldı: Yalnız çok yanlı dostluk ve Sovyetler BirliÄŸi'nin yardımı, emperyalistlerin çeÅŸitli yayılma isteklerine karşı direnme olanağını, DoÄŸulu devletler için olanaklı duruma getirebilir. Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Çiçerin de Türk politikacılarının davranışını bu anlamda yorumluyordu. Onun kanısına göre bu politikacılar, ''yalnız Sovyetler BirliÄŸi'nin, Batılı sermayenin, en baÅŸta İngiliz sermayesinin baskısına karşı savaşımda gerçekten saÄŸlam destek ve yardım saÄŸlayacağını göz önünde tutmalıdırlar. Türkiye'de bu görüşün pekiÅŸmesinde her bakımdan göstermekle yetinmediÄŸimiz Türkiye ile olan iliÅŸkilerde pratik olarak da girdiÄŸimiz dostluk çizgisi büyük ölçüde yardımcı oluyor.'' (179). Türk hükümeti, 1925 yılında, yurt ayaklanmasından ve İngiltere ile olan Musul anlaÅŸmazlığından dolayı zor durumda kaldığı zaman, Sovyet yardımının deÄŸeri çok belirgin olarak kendini gösterdi. Ankara'daki Sovyet Büyükelçisi Y.Z. Zuris, Sovyetler BirliÄŸi'nin 1921 antlaÅŸmasını daha da geniÅŸletmek istediÄŸini Türk hükümetine bildirdi. Yeni antlaÅŸma, taraflardan birine karşı yönelmiÅŸ her türlü saldırılara, ortaklıklara ve düşmanca eylemlere katılmayı yasaklayacaktı. Sovyet diplomasisi, Türkiye ile İran arasındaki dostluÄŸun daha da pekiÅŸtirilmesinde de yardımcı oldu. İngiliz tarafı, çözümlenmemiÅŸ sınır sorunları dolayısıyla aralarında ufak tefek görüş ayrılıkları bulunan bu iki ülkeyi birbirine düşürmeye çalışıyordu. Batı Avrupa'nın burjuva basını, oluÅŸma halindeki Türk-Sovyet iÅŸbirliÄŸini baltalamak için, Türkiye'ye karşı sözde Sovyet saldırıları hazırlanıyormuÅŸ yolunda söylentiler yayıyordu. Bu söylentiler Sovyetler BirliÄŸi tarafından derhal yalanlandı. Türkiye DışiÅŸleri Bakanı, AÄŸustos 1925'te, Büyükelçi Zuris'e, Sovyetler BirliÄŸi ile anlaÅŸma imzalamaya hükümetinin hazır olduÄŸunu bildirdikten sonra, Londra yeni bir manevra ile bunu önleme çabasına giriÅŸti. Yunan aracılığı ile Türkiye'ye ve öteki Balkan devletlerine, Locarno AntlaÅŸması'na katılmaları önerildi. Ama Türkiye bunu kabul etmedi. 16 Ekim 1925'te, İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında imzalanan bu antlaÅŸmanın Sovyet düşmanlığına yönelik amaçlarını görmüştü: 21 Kasım 1925'te Moskova'daki Türkiye Büyükelçisi, Sovyet hükümetine, ''Türk hükümeti, Sovyetler BirliÄŸi ile Türkiye'nin politikasının bu olay karşısında aynı olması gerektiÄŸi görüşündedir.'' (180) diye bildiride bulundu. Böylelikle öngörülen antlaÅŸma yönünde artık bir engel kalmamıştı. 17 Aralık 1925'te iki ülke arasında saldırmazlık ve tarafsızlık antlaÅŸması imzalandı. AntlaÅŸma ÅŸunları öngörüyordu: ''Madde 1: Taraflardan birine karşı bir ya da birkaç baÅŸka devlet tarafından askeri bir saldırıya geçilmesi halinde, antlaÅŸmadaki öteki taraf, antlaÅŸmanın birinci tarafı karşısında tarafsız kalmayı kabul eder. ...Madde 2: Taraflardan her biri, karşı tarafa karşı her türlü saldırıdan kaçınmayı kabul eder; bunun gibi, baÅŸka bir ya da birkaç devletle, antlaÅŸmayı imzalayan tarafa yönelmiÅŸ bir ittifaka ya da siyasal nitelikteki sözleÅŸmeye katılmamayı yükümlenir. ...Ayrıca tarafların her biri, baÅŸka bir ya da birkaç devletin taraflardan birine karşı yönelmiÅŸ düşmanca bir eylemine katılmamayı da yükümlenir.'' (181). AntlaÅŸma, Türkiye'nin uluslararası durumunu ve saygınlığını, Musul anlaÅŸmazlığı ile ilgili olarak özellikle İngiliz ve İtalyanların savaÅŸ korkutmaları karşısında güçlendirdi. Londra ve Roma basını, antlaÅŸma konusundaki öfkesini ve düş kırıklığını gizlemedi. Bir ''Asya tehlikesi'' umacısı uydurmak ve ''Sovyetler'in koruyuculuÄŸu altında bir Asya birliÄŸi'' kehanetinde bulunmak çabasına girdi. Sovyetler BirliÄŸi ile Türkiye, bu suç uydurmalarına aldırmayarak, iliÅŸkilerinin geliÅŸtirilmesini sürdürdü. 17 Aralık 1929'da iki ülke, antlaÅŸmayı, taraflardan birine karşı tarafın komÅŸu ülkelerinden hiçbiri ile, onun bu konudaki onayını almadan siyasal bir anlaÅŸma yapmama hükmünü katarak geniÅŸletti. Daha sonraları iki taraf da bu anlamda davranış gösterdi. Türkiye ile Sovyetler BirliÄŸi arasında geliÅŸmekte olan güvenin baÅŸka bir kanıtı, 7 Mart 1931 tarihli ek protokoldür. Bununla Karadeniz'de ve Akdeniz'de iki tarafın donanma birliklerinden meydana gelen güçlenmelerden karşılıklı olarak birbirini haberli yapma konusunda anlaÅŸmaya varıldı. İyi kazanımların elde edilmesi sonucu olarak taraflar, 7 Kasım 1935'te, anlaÅŸmanın geçerlik süresini on yıl daha uzattılar. İki devlet arasındaki sıkı iÅŸbirliÄŸi, uluslararası politikanın çeÅŸitli sorunlarında tarafların aynı görüşü benimsemesi ile kendini gösterdi. Bu konuya baÅŸka bir yerde ayrıca deÄŸinilecektir. Önde gelen devlet adamlarının karşılıklı ziyaretleri yoluyla, bu kiÅŸiler arasında sıkı bir kiÅŸisel iliÅŸki de meydana geldi. Ekonomik baÄŸlar da bunun gibi baÅŸarılı geliÅŸmeler gösterdi. Sovyet hükümeti, Türk iÅŸadamlarına önce bazı malların lisans aranmadan Sovyetler BirliÄŸi'nin ihraç hakkını verdi. Bazı Sovyet malları da bu yoldan Sovyetler BirliÄŸi'ne ithal edilebiliyordu. İstanbul'da bulunan Rus-Türk ortak derneÄŸi, karşılıklı ticaretin yürütülmesi ile uÄŸraşıyordu. 1925'te Sovyetler BirliÄŸi Dış Ticaret Bankası İstanbul'da bir ÅŸube açtı. Bu banka ÅŸubesi bunalımlı 1929 yılında Türkiye'nin parasal iflasa sürüklenmekten korunmasında yardımcı oldu. 1927'den bu yana iki yanlı ticaret, bir ticaret ve gemicilik anlaÅŸması çerçevesinde yürüyordu. Bu, Sovyetler BirliÄŸi'nin, bir YakındoÄŸu ve UzakdoÄŸu ülkesiyle yaptığı bu tür ilk anlaÅŸmaydı. KuÅŸkusuz, iki ülke arasındaki ekonomik iÅŸbirliÄŸi, Sovyetler BirliÄŸi'nin, Türkiye'nin devletçe sanayi kalkınması yolunda yaptığı ve baÅŸka bir yerde daha önce üzerinde durulan parasal ve teknik yardımı ile en yüksek noktaya eriÅŸti (182). Ağır Sanayi Halk KomiserliÄŸi, Kayseri ve Nazilli tekstil kombinalarını kuran ve bu amaçla 160 Sovyet uzmanını çalıştıran ''Turkostroy'' adlı tröstü kurdu. Kayseri kombinası 13 ay gibi rekor sayılan bir süre içinde kuruldu. ''Turkostroy'', Türk işçileri için yetiÅŸtirme kursları düzenledi ve işçiler bu kurslarda Sovyetler BirliÄŸi'nde giriÅŸilen sosyalist sanayileÅŸmenin büyük baÅŸarıları konusunda bilgi sahibi oldular. İsmet İnönü, Kayseri kombinasını hem ''Sovyet-Türk dostluÄŸunun bir anıtı'', hem de ''Sovyet sanayiinin durumunu anlatan parlak bir örnek'' olarak tanıladı (183). Sovyetler BirliÄŸi, Türkiye'ye, tekstil makineleri vb. verdikten baÅŸka, Türkiye'nin belli tarımsal ürünlerinin sürekli alıcısı olarak da büyük bir önem taşıyordu. Sovyet dış ticaret organları, çok sayıda canlı küçük baÅŸ hayvan, yün ve tiftik satın alıyordu. DoÄŸu illerinde bu ve baÅŸka malların yüzde yüzü Sovyetler BirliÄŸi'ne ihraç ediliyordu. Böylesi alımlar Türkiye'nin iç piyasasını canlandırdı ve tarımsal ihraç mallarının fiyat düzeyi yükseldi, bunun sonucu olarak Türkiye'nin kapitalist dış ticaret ortakları da daha yüksek fiyat önerileri yapmak zorunluluÄŸunu duydular. Daha yirminci yıllarda her iki ülke arasında bilimsel ve kültürel baÄŸlarda kurulmuÅŸtu. V.V. Barthold, P.M. Jukovski ve N.R. Mar gibi tanınmış Sovyet Bilim adamları, Türk tarih ve dil kongrelerinin ve kurumlarının çalışmalarına katıldılar. Ayrıca üniversite ve yüksek okullarda birçok konferans verdiler. Sovyet hekimleri, ana ve çocuk saÄŸlığının korunması ve genel saÄŸlık korunması alanında deneyimlerini Türk meslektaÅŸlarına aktardılar. Verem, sıtma, doÄŸuda çok yaygın olan ve körlük yapan göz hastalığına karşı savaşımda onlara yardım ettiler. 1934 yılında tüm uluslar yazarları 1. kongresine tanınmış Türk yazarı Yakup Kadri de katıldı. Gene aynı günlerde, çaÄŸdaÅŸ Türk tiyatrosunun öncüsü rejisör ErtuÄŸrul Muhsin, Stanislavski'nin dramaturg alanındaki deneyimlerini tanıdı. Moskova'da Türk müzikçilerinin konserleri, Ankara ve İstanbul'da Sovyet sanat sergileri, bu ve buna benzer olaylar sürüp gitti. Çok çeÅŸitli nedenlerle çok yanlı gidiÅŸgeliÅŸ akımı, Türk bilim adamları ile sanatçılarının Sovyet bilim adamları ve sanatçıları ile baÄŸlar kurmasını saÄŸladı. İki ülkenin insanları, yirminci ve otuzuncu yıllarda birbirini daha iyi tanımak için birçok olanaklara sahiptiler. BaÅŸka ülkelere karşı Türkiye'nin güttüğü politikanın iki hedefi vardı. Birincisi, Lozan Barış Konferansı'nda çözümlenememiÅŸ olan sorunların aydınlığa kavuÅŸması gerekliydi. Bunun dışında Ankara hükümeti, yabancı devletlerle kendine özgü yeni bir anlaÅŸmalar sistemi meydana getirme konusunda çaba gösteriyordu.Bu anlaÅŸmalar, Türkiye Cumhuriyeti'nin, onun egemenliÄŸinin ve bağımsızlığının bir çeÅŸit tanınması anlamına gelmeliydi. Bunlar, eski kapitülasyonları ve eÅŸit olmayan anlaÅŸmaları ansıtan hiçbir düşünce taşımıyor, sımsıkı karşılıklılık ve eÅŸitlik temeline dayanıyordu. En güç olan ÅŸeyin, emperyalist Batı devletleriyle iliÅŸkilerin normal duruma getirilmesi olduÄŸu sonradan anlaşıldı. Londra, Paris ve Roma, Lozan AntlaÅŸması'nın altına iyi ya da kötü imzalarını koymak zorunda kalmışlardı. Çünkü Küçük Asya'yı İtilaf Devletlerinin YakındoÄŸu sömürge imparatorluÄŸuna katma planı, Türk halkının direniÅŸi karşısında baÅŸarısızlığa uÄŸramıştı. Bunun ardından daha da kötüsü geldi: Türkiye'nin millileÅŸtirme politikası yabancı finans-kapitalin Türkiye'de uzun yıllardır sahip olduÄŸu durumu sallantıya sokmuÅŸtu. Bundan dolayı İngiliz ve Fransız ekonomi çevreleri, Türk tarafının ticaret baÄŸları kurma giriÅŸimlerine karşı buz gibi soÄŸuk bir tavırla tepki gösterdi. Özellikle İngiliz sömürge beyleri, Kemal Atatürk'ün reform politikasını önce kuÅŸku ve soÄŸuklukla karşıladılar. Türk ulusunun herhangi bir yoldan yeniden canlanacağını mümkün görmüyorlardı. ''BoÄŸaziçi'ndeki hasta adam'' emperyalist YakındoÄŸu politikasının çıkarına, iyileÅŸmemeliydi. Londra'nın iÅŸ merkezinde ve Downing Street'te, Türk toplumunun ve devletinin yeniden kurulduÄŸuna iliÅŸkin haberlerin ciddiye alınması ve Ankara karşısındaki taktiÄŸin yeniden gözden geçirilmesi de pek yavaÅŸ baÅŸladı. Lozan Konferansı, zengin petrol bölgesi Musul konusunda verilecek kararı ertelemiÅŸti. 1924 yılında İngiliz-Türk görüşmeleri sonuç vermeden kapandığı için konu Milletler Cemiyeti Konseyi'ne ve daha sonra da Lahey Yüksek Adalet Divanı'na havale edildi. İngiltere, Musul'u askeri bakımdan iÅŸgal altında tuttuÄŸundan dolayı iÅŸin başından bu yana daha güçlü durumdaydı. Her iki uluslararası kuruluÅŸ Musul bölgesinin İngiliz koruyuculuÄŸu altındaki Irak'a verilmesi gerektiÄŸini kararlaÅŸtırdı. Ankara hükümeti, önce her iki kararı da kabul etmedi. Bölgede halkın çoÄŸunluÄŸunun Müslüman Kürtlerden meydana geldiÄŸini ve Kürt halkının büyük çoÄŸunluÄŸunun da DoÄŸu Anadolu'da yaÅŸadığını ileri sürerek buranın kendisinin olmasını istedi. Sınırda bazı çarpışmalar oldu. İngiliz uçakları sık sık Kürt köylerini bombaladılar. ''Intelligence Service'' ajanları, Åžeyh Sait İsyanı'nda rol oynadılar. Anadolu'da yayılma hedeflerine ulaÅŸamamış olan İtalyan emperyalistleri, bu gergin durumdan yararlanmaya giriÅŸtiler. Türkiye'nin ana topraklarına bir akında bulunmak üzere oniki adalarda çok sayıda asker yığınağı yaptılar. Ama Ankara hükümeti zamanında uyarıldı ve Türk ordusunu seferberlik durumuna soktu. Bu durumda iken 17 Aralık 1925 tarihli Sovyet-Türk anlaÅŸması Türkiye için deÄŸerli bir moral destek oldu. Daha sonraki İngiliz-Türk görüşmeleri, 5 Haziran 1926'da, bir anlaÅŸmanın imzalanması ile sonuçlandı. anlaÅŸma Musul bölgesini kesinlikle Irak'a bırakıyor. Türkiye'ye de 20 yıl süreli olarak petrol kaynaklarının iÅŸletilmesinden yüzde on oranında kazanç payı ile 500.000 İngiliz Lirası tutarında zarar ödentisi verilmesini kabul ediyordu. Fransa ile olan iliÅŸkiler de uzun yıllar boyunca iyi deÄŸildi. Parisli pay sahipleri, Osmanlı devlet borçlarının ödenmesi için baskıda bulunuyorlardı. Türk-Suriye sınırında, sınır anlaÅŸmazlıkları yüzünden sürekli olarak çatışma vardı. 1928 ve 1929'da bu sorunlar anlaÅŸmalarla saÄŸlama baÄŸlandı. Ankara o yıllarda birçok devletle ticaret, tarafsızlık, dostluk ve hakemlik anlaÅŸmaları imzaladı. Almanya ile 1927'de, İtalya ile 1928'de bu tür anlaÅŸmalar imzalandı. Lozan AntlaÅŸması'nı imzalamamış olan ABD ile de 1927'de diplomatik iliÅŸkiler kuruldu. Son olarak, 1930'da, Yunanistan'la da iliÅŸkiler normale döndürülebildi. Türk-Yunan göçmen deÄŸiÅŸ-tokuÅŸu sırasında ortaya çıkan bütün sorunlara çözümler bulundu. 26 Ekim 1930'da Yunanistan BaÅŸbakanı Venizelos bir dostluk ziyaretinde bulunmak üzere İstanbul'a geldi. Bir yıl sonra da İsmet İnönü bunun karşılığında bir ziyaret yaptı. Türk ve Yunan halkı arasındaki iliÅŸkilerin geniÅŸ ölçüde düzelmesi, Kemal Atatürk'ün en büyük hizmetlerinden biri sayılır. Her iki ulus, Osmanlıların yabancı ülkelerdeki egemenliÄŸi ve daha sonra da emperyalist DoÄŸu politikası dolayısıyla Batı dünyasının gözünde ''kanlı bıçaklı düşmanlar'' diye damgalanmıştı. Küçük bir olay, Kemal Atatürk'ün bu konu ile ilgili tutumunu çok iyi aydınlatabilir. 1932 yılında Amerikan Büyükelçisi Charles H. Sherrill, Anadolu'daki meydan savaşı bölgelerini kendisiyle birlikte gezmek istediÄŸini açıklayınca, Kemal, ona, Türkiye'nin Yunanistan'la iliÅŸkilerinin içtenlikli bir dostluk niteliÄŸi almasından sonra eski zaferlerini anımsamak istemediÄŸini bildirdi. Kemal, son savaşın iki ulus arasında uzun zaman için acı duygular bırakacağını öne süren büyükelçiye karşı çıkarak şöyle dedi: ''Savaşın nedenlerini ortadan kaldırın, savaşın yaraları da iyileÅŸecektir.'' (184). Türkiye, İran ve Afganistan arasında sıkı dostluÄŸa dayanan bir iliÅŸki geliÅŸti. Ekonomik-toplumsal ve kültürel geriliÄŸi aÅŸma yolundaki reform politikası, İngiliz emperyalistlerinin entrikalarına karşı alınan ortak tavır ve Sovyetler BirliÄŸi ile iyi komÅŸuluk politikası, bu üç ülkeyi birbirine baÄŸladı. Åžah Rıza Pehlevi ve Afganistan Kralı Emanullah, Kemal Atatürk'ü ziyaret ettiler. İmzalanan birçok antlaÅŸma, üç ülkeyi birbirine baÄŸladı. Çok sayıda Türk subayı, ekonomi uzmanı ve öğretmen Afganistan'a gitti, orada HindukuÅŸ DaÄŸları'nın eteklerindeki ülkenin OrtaçaÄŸ'dan çıkarak 20. yüzyıla götüren yola girmesinde yardımcı oldular. Türkiye, 18 Temmuz 1932'de, Milletler Cemiyeti'ne girerek Batılı devletlerle iliÅŸkisini daha da normal duruma soktu. Ancak bu adımı atmadan önce, Türkiye'nin görüşüne göre ayrıca çözümlenmesi gereken iki güçlük üzerinde duruldu. Birincisi Türkiye, Milletler Cemiyeti Konseyi'nde bir üyelik istiyordu. 1934'te bu üyeliÄŸi de aldı. İkincisi, Milletler Cemiyeti'nin daha etkili bir barış aracı haline getirilmesi olanağını saÄŸlamak üzere saldırganın tanımlanmasının yapılmamış olmasını eleÅŸtirdi. Türk hükümeti bu sırada Sovyet hükümetine baÅŸvurdu ve Milletler Cemiyeti'ne girmesinin Sovyetler BirliÄŸi ile olan dostluk iliÅŸkisinde herhangi bir deÄŸiÅŸiklik anlamına gelmediÄŸini bildirdi. Kemal Atatürk, yaÅŸamının son yıllarında dünya politikasının ufuklarında toplanan ve gölgesini Türkiye'nin de üzerine sarkıtan korkutucu bulutlardan dolayı durmadan artan kuÅŸkular gösteriyordu. 18 Eylül 1931'de Japon militaristleri Mançurya'ya saldırdılar ve dünyanın emperyalist çerçevede yeniden bölüşülmesi yolunda açık bir savaşıma baÅŸladılar. İkinci savaÅŸ kazanı, Almanya'da iktidarın Nazilere geçmesiyle birlikte Orta Avrupa'da kaynamaya baÅŸladı. Alman finans-kapitalinin yaÄŸmacı çevreleri, Hitler faÅŸistlerini hükümete soktu. Bunlar, ''doÄŸuya açılma'' denilen kötülük dolu bir politikayı, Weimar Cumhuriyeti'nde ve Wilhelm İmparatorluÄŸu zamanındaki öncülerinden daha sert yöntemlerle ve araçlarla gerçekleÅŸtirmek istiyorlardı. Bu politika, sürekli olarak GüneydoÄŸu'ya doÄŸru ilerleme ile de baÄŸlantılıydı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonucundan hoÅŸnut kalmayan İtalyan emperyalistleri, bu uluslararası geliÅŸmeden cesaret alarak, Akdeniz'i bir ''mare nostrum'', bir ''İtalyan denizi'' yapma hazırlığına giriÅŸtiler. İngiltere ve Fransa, bu üç savaÅŸ kazanı yüzünden durumlarının tehlike altına girdiÄŸini görüyordu. Gene de bu ülkelerin önde gelen hükümet adamları, geniÅŸ halk yığınlarının ve burjuvazisinin gerçekçi düşünen çevrelerinin isteklerini hesaba katmayarak, faÅŸist saldırganların cephesinden kendilerine doÄŸru da gelen tehlikeyi küçümsediler. Berlin-Roma-Tokyo mihverine ödünler vererek onu yatıştırabileceklerini umdular. Bu türlü ödünler, özellikle Alman ve Japon emperyalistlerini, Batı devletlerinin çıkar bölgelerinden vazgeçip Sovyetler BirliÄŸi ile bir çatışmaya sürüklenme yoluna itti. Oysa barışı bozanları duvarları arasına itmek için etkili olacak bir tek araç vardı: Sovyetler BirliÄŸi ile dünyadaki bütün barışsever güçler tarafından istenen kolektif güvenlik sistemi. Halkı için barışı korumak isteyen Kemal Atatürk, Sovyetler'in çabalarını destekledi. 1929'da Türkiye, Sovyetler BirliÄŸi ile öteki bazı devletler arasındaki Briand-Kellogg AntlaÅŸması'nın yürürlüğe girmesine iliÅŸkin Moskova protokolünü imzaladı. Saldırganlık savaşını yeren antlaÅŸma, AÄŸustos 1928'de Paris'te imzalanmış, ama yıl sonuna kadar onaylanmamıştı. Cenevre'de Milletler Cemiyeti'nin silahsızlanma konferansında da Sovyetler BirliÄŸi ile Türkiye birlikte davrandılar. Silahlanmanın adım adım azaltılmasına iliÅŸkin Åžubat 1932 tarihli Sovyet önerisini destekleyen konferans üyesi tek ülke Türkiye olmuÅŸtu. Türkiye, 3 Temmuz 1933'te, Sovyetler BirliÄŸi tarafından sunulan saldırganın tanımlanmasına iliÅŸkin sözleÅŸmeyi de imzaladı. Kemal Atatürk, savaÅŸ korkutmaları ve küçük uluslara karşı zor kullanmalarla dolu bir dünyada uyarıcı sesini duyurdu. Barışın çiÄŸnenmesi karşısında ilgisiz kalmayı zararlı buluyordu: ''İnsan, kendi ulusunun varlığına ve mutluluÄŸuna nasıl dikkat ediyorsa, dünyanın bütün uluslarının rahatını ve mutluluÄŸunu da aynı biçimde düşünmek zorundadır. Kendi ulusunun iyiliÄŸine nasıl deÄŸer veriyorsa, bütün ulusların iyiliÄŸine yararlı olmak için de elinden gelen her ÅŸeyi yapmak zorundadır... Çok uzaklarda olup bittiÄŸini sandığımız bir olayın günün birinde bizim başımıza da gelip gelmeyeceÄŸini bilemeyiz. Bu yüzden insanlığın tümünü tek bir bedenmiÅŸ gibi görmeli ve ulusu onun içinde bulunan bir organ olarak kabul etmelidir.''(185). Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Litvinov tarafından oluÅŸturulan ''barışın bölünmezliÄŸi'' kavramına uygun bu düşünceleri, Kemal Atatürk, bir tek sözde özetliyordu: ''Yurtta barış, dünyada barış.'' (186). Ekim 1931'de ikinci Balkan Konferansı'nın delegelerini selamlarken Kemal, Japon militaristlerinin Çin topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmesine ve bu topraklarda aklın almayacağı kanlı eylemlerde bulunmasına izin verdiÄŸi için tüm emperyalist sistemi gözler önüne serdi. Şöyle konuÅŸtu: ''İnsanları baÅŸka birini mutlu yapmak özrü altında birbirini boÄŸmasına götüren bir sistem, insanlık-dışıdır ve son derece istenmeyen bir ÅŸeydir. İnsanlar, ancak, birbirlerine yakınlık duymaya, karşılıklı saygı ve sevgiye, onların maddi ve manevi gereksinmelerinin çok yanlı olarak karşılanmasına yönetilmiÅŸ enerji dolu bir etkinlik yoluyla mutlu edilebilir.'' Atatürk, bu sözlerden ortaya çıkan alabildiÄŸine insancıl tutumuna, eylem için öne sürdüğü istemini ekledi: ''Bütün dünyayı kaplayan bir barış içinde insanlığın gerçek mutluluÄŸu, ancak, bu yüce ülkü için savaÅŸanların sayısı yükselince olanaklı duruma gelecektir.'' (187). 1919 ile 1923 arasında geçen yıllar, Kemal Atatürk'e, emperyalist sömürge politikasına yalnızca halkın silahlı gücü ile karşı konabileceÄŸini öğretmiÅŸti. Bundan dolayı, her zaman Türkiye'nin her saldırıya karşı ekonomik ve askeri bakımdan güçlü duruma gelmesini üzerine basarak istiyordu. KurtuluÅŸ Savaşı'nı anımsarken ve acı da duyarak, Büyük Millet Meclisi'nin üyelerine şöyle diyordu: ''Herkesçe bilinen, haktan önce güç gelir yollu gerçek, bizi de kuralının dışında tutmadı. Ulusal güç, gerçek ve kesin zaferine ulaÅŸmadığı sürece, dünya barışı bize kollarını açmaz.'' (188). İktidarın nazilere verilmesinden yalnız birkaç ay sonra, Alman emperyalistlerinin yayılma tutkuları ile karşı karşıya bulunduÄŸunu Türkiye de gördü. Hitler'in Ekonomi Bakanı Hugenberg, 16 Haziran 1933'te Londra Ekonomi Konferansı'nda, yalnızca Afrika'da bir Alman sömürge imparatorluÄŸu deÄŸil, DoÄŸu Avrupa'da da ''yeri olmayan halk'' için yerleÅŸme bölgeleri istedi ve bu arada Sovyetler BirliÄŸi'ndeki sosyalist toplum düzenine karşı sert saldırılarda bulundu. MüsteÅŸarı Dr. Posse de, aynı konferansta, az geliÅŸmiÅŸ ülkelerin sanayi kurmalarına karşı çıktı. Bir ''iÅŸ bölümü'' önerdi. Buna göre, Türkiye gibi ülkeler hammadde ihraç eden ülkeler olarak bulundukları durumu koruyacaklardı. İstanbul ve Ankara basını gibi Londra'daki Türk heyeti de, Türkiye'nin sanayileÅŸme politikasına yapılan bu saldırıyı etkili biçimde geri püskürttü. Hitler Almanların yayılma hedeflerini zamanından önce aÄŸzından kaçıran Hugenberg'den biçimsel olarak kendini ayrı göstermiÅŸse de, Sovyetler BirliÄŸi ile birlikte bütün dünya kamuoyu alarma geçti. Türkiye DışiÅŸleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), 13 Temmuz 1933'te, İtalya'daki Alman Büyükelçisine'ne, Hugenberg'in görevden çekilmesine karşın, ''bir Alman bakanının DoÄŸuya doÄŸru ekonomik yayılmadan söz etmiÅŸ bulunmasının bir gerçek olduÄŸunu ... bunun, ilgililer arasında ancak güvensizlik ve direnme meydana getirebilecek bir saldırı'' sayıldığını açıkladı (189). Türk Devlet adamları için Hugenberg ile Posse'nin çıkışları dünya, ekonomik bunalımının kapıyı çalması ile birlikte Tuna bölgesine ve Balkanlar'a Aman tekellerinin ihracatı hızla yükseltmesinden sonra daha da kuÅŸku verici olmalıydı. Öte yandan tekeller, bu ülkelerden büyük çokluklar halinde hammadde satın alıyordu. Güney Avrupa devletleri giderek Hitler Almanyası'nın ekonomik bağımlılığı içine giriyordu. Türkiye piyasasında da Almanya birinci sıraya sıçradı. 1933'te Türkiye'nin ihracatında Almanya'nın payı yüzde 19 ve ithalatındaki payı da yüzde 25.5 idi. 1938 yılına kadar bu oranlar yüzde 42.9 ve 47'ye çıktı (190). Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin Dış Politika Dairesi Müdürü Alfred Rosenberg ile 1934 ve 1938 yılları arasında Viyana'da Alman Büyükelçisi olan Fransız von Papen'in açıklamalarından anlaşıldığına göre, Alman emperyalistlerinin hedefi, GüneydoÄŸu üzerinde ''Alman ekonomik ve siyasal denetimini'' kurmaktı. Arnavutluk'u kendi etkinliÄŸi altına almış olan, aynı ÅŸeyleri Macaristan ve Bulgaristan'da uygulayan Mussolini İtalyası'nın çabaları da bu yoldaydı. Türk diplomasisi, bu eÄŸilimlere karşı engeller kurmaya çalışıyordu. Bölgesel bir güvenlik antlaÅŸması, ''Balkan itilafı'' bu amaca hizmet edecekti. Ama Türk hükümeti, bütün Balkan ülkelerini bir araya getirmeyi baÅŸaramadı. 9 Åžubat 1934'te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan AntlaÅŸması'nı imzaladı. Bulgaristan ve Arnavutluk bunun dışında kaldı. AntlaÅŸma, imzacı devletler arasında statükoyu güvence altına alıyor ve taraflardan birinin baÅŸka bir Balkan devleti tarafından ''Balkanlı olmayan bir devletle'' ittifak çerçevesinde saldırıya uÄŸraması halinde, karşılıklı yardımda bulunma yükümlülüğünü içeriyordu. Böylece antlaÅŸma, ilk planda, Yugoslav, Yunan ve Romen toprakları ile ilgili olarak Bulgaristan'ın öne sürdüğü düzeltme isteklerine karşı yöneliyordu. Bu istekler, İtalya ve Hitler Almanyası tarafından destekleniyordu. Çünkü söz konusu istekler, bu iki devletin Balkanlarda yayılma politikasını destekleyici özellik taşıyordu. Balkan AntlaÅŸması, Yugoslavya ve Romanya yoluyla, Fransa'nın koruyuculuÄŸu altında bulunan ''küçük itilaf''a baÄŸlanıyordu.  Ama 1941 yılına kadar olan geliÅŸmelerin de gösterdiÄŸi gibi, bu iki ittifak sistemi, Balkanların peyk devletlerin avı durumuna düşmesine engel olacak güçte deÄŸildi. Bunun baÅŸlıca nedenlerinden biri, DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Avrupa için önemli bir barış etkeni olan Sovyetler BirliÄŸi'nin bu sistemin dışında bırakılmasıydı. Türkiye, Balkan AntlaÅŸması'nın imzalanmasından birkaç hafta sonra saldırgan devletlerin yayılma hedeflerinin ön haberine bir kez daha tanık oldu. 18 Mart 1934'te Mussolini, Roma imparatorlarının ardılı biçimine bürünerek şöyle dedi: ''İtalya'nın tarihsel hedeflerinin iki adı vardır: Asya ve Afrika... Güney ve DoÄŸu, İtalyanların baÅŸlıca çıkar alanlarıdır.''(191). Roma'daki Türkiye Büyükelçisi derhal müdahalede bulundu. Mussolini, Türkiye'nin uyanıklığını yatıştırmaya çalıştı: Aslında bir Avrupa devleti olarak gördüğü Türkiye'yi konuÅŸmasının tek hecesinde bile aklına getirmediÄŸini söyledi. Ama Ankara'nın güvensizliÄŸini bu yoldan gideremedi. Türkiye daha çok bir Asya ülkesiydi ve yalnız Avrupa ile İtalyan emperyalistlerinin iÅŸtahı dinmiyordu. Bu yüzden Türk hükümeti savunma giderlerini arttırdı ve On iki Ada'da bulunan İtalyan deniz ve hava üslerinin burnuna kadar yaklaÅŸan Ege kıyılarının bir kısmında gösteri niteliÄŸi taşıyan manevralar düzenledi. Bir yıl sonra, Japonya'nın yanında Avrupalı saldırgan devletlerin de, zora baÅŸvurarak dünyanın yeniden bölüşülmesine baÅŸlamaya hazır durumda bekledikleri daha iyi anlaşıldı. Almanya, Versaille Barış AntlaÅŸması'nın askeri hükümlerini yırtıp atmıştı ve silahlanma yarışını daha çok zorluyordu. İtalya, HabeÅŸistan'a karşı, bu ülkeyi kendi sömürge imparatorluÄŸuna katmaya doÄŸru yönelik istekler öne sürmeye baÅŸladı. İtalyanların sömürge asker sürüsünün askeri kışkırtmaları gündeme gelmiÅŸti. Gerek Alman ve gerekse İtalyan emperyalistleri gerçek niyetlerini saklamaya çalışıyorlardı. Onların sözüne inanılırsa, güttükleri politika, yalnızca kendi halklarının özgürlük, eÅŸitlik ve yaÅŸama alanı yolundaki ulusal çıkarlarına hizmet etme amacına yönelikti. FaÅŸist diktatörler tarafından ulusal düşüncenin asıl bu yoldan kötüye kullanılmasına ve ikinci bir korkunç dünya çatışmasının ateÅŸi ile oynanmasına karşı Kemal Atatürk susamazdı. 21 Haziran 1935 tarihli bir basın demecinde bu konuda şöyle dedi: ''Savaşın ciddiyetini dikkate almayan bazı içtenliksiz önderler, kendilerini saldırının ajanları durumuna soktular. Egemen oldukları halkları, ulusal düşünceleri ve gelenekleri küçük düşürmek ve kötüye kullanmak yoluyla aldattılar. Bu nazik zamanda anarÅŸiye karşı koymak üzere, halk yığınları için, karar verme yetkisini bizzat ele almak, sorumluluk yerlerini, saÄŸlam karakter, yüksek moral gücü ve vicdana sahip insanlara teslim etmek anı gelmiÅŸtir.''(192). Kemal Atatürk bu durum üzerinde fazla kötümser bir yargıda bulunmamıştı. 3 Ekim 1935'te faÅŸist İtalya, HabeÅŸistan üzerine saldırdı. Bir yıl sonra İspanya'da Alman - İtalyan müdahalesi bunu izledi. Akdeniz artık İtalyan faÅŸistlerinin ''mare nostrum''u olmuÅŸ muydu? Türkiye'nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü bakımından durum nasıldı? Türkiye için tehlikeler görmezlikten gelinecek gibi deÄŸildi. Atatürk, küçük halkların haklarını ayakları ile çiÄŸneyen Mussolini'ye karşı duyduÄŸu tiksintiyi hiç de saklamıyordu. Yabancı gazetecilerin karşısında şöyle dedi: ''Bu kendini beÄŸenmiÅŸlik dağının, masum HabeÅŸ ''yabanlarını'' bir an bile duraksamadan yok edebilen, asker çizmesi giymiÅŸ bu sırtlanın dünyasında yaÅŸamak zornuda kalmam üzücü deÄŸil midir?... Ben halkım için savaÅŸtım, ama her ÅŸeyden önce bu masum ''yabanlar'' için de savaÅŸtım.''(193). Büyüyen İtalyan tehlikesi karşısında Türkiye'nin güvenliÄŸini güçlendirmek için Ankara hükümeti ÅŸimdi hangi giriÅŸimde bulunuyordu? Önce Milletler Cemiyeti'nin İtalya'ya karşı koyduÄŸu -pek zayıf olmakla birlikte- ekonomik yaptırımlara katıldı. Sonra da özellikle böyle bir zamanda eskisine göre gerçekleÅŸtirilmesi umudu daha çok olan bir isteme el attı: BoÄŸazlar gibi önemli bir su yolu kıyılarının askerden arınmasını saptamış olan Lozan BoÄŸazlar statüsünün deÄŸiÅŸtirilmesi istemi. Türkiye, 16 Nisan 1936'da, Lozan Konferansı'na katılanları, yeni bir BoÄŸazlar statüsü üzerinde görüşmelere çağırdı. Önce Sovyetler BirliÄŸi öneriyi kabul etti, sonra öteki devletler de bunu izledi. Yalnız italya, Türkiye'nin yaptırımları dolayısıyla görüşmelere katılmayı kabul etmedi. BoÄŸazlar Konferansı 22 Haziran ile 20 Temmuz 1936 günleri arasında Montreux'de toplandı. Çanakkale ve İstanbul boÄŸazları bölgesinde Türk egemenliÄŸinin tam olarak yeniden saÄŸlanması konusunda kısa zamanda görüş birliÄŸine varıldı. Türkiye artık yeniden BoÄŸazlar bölgesinde asker bulundurabilecek ve kıyıların savunma için pekiÅŸtirilmesini yapabilecekti. İtalyanların yayılma politikası karşısında bu, zorlayıcı bir gereklilikti. Sovyetler BirliÄŸi, Türkiye'nin ve Karadeniz kıyısında bulunan bütün devletlerin güvenliÄŸinin saÄŸlam bir savunucusu olduÄŸunu bir kez daha ortaya koydu. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin savaÅŸ gemileri için geçiÅŸin sınırlandırılmasını istedi. Buna karşılık İngiltere, eski Lozan statüsü hükümlerinin elden geldiÄŸi kadar geniÅŸ ölçüde aynen bırakılmasına çalıştı ve Karadeniz'in bir ''açık deniz'' olarak kabul edilmesini istedi. Türk heyeti, Türkiye ile Sovyetler BirliÄŸi arasındaki eski güven iliÅŸkisinin tersine, birçok noktalarda İngiliz tutumunu destekledi. Sovyetler BirliÄŸi, sonunda, Karadeniz devletlerinin güvenliÄŸini, henüz tam olarak güvence altına almamakla birlikte, artıran bir anlaÅŸmanın meydana gelmesini büyük güçlükle kabul ettirdi. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin savaÅŸa gemilerinin geçiÅŸ hakkı, barış zamanı çerçevesinde sınırlandırıldı. Bir savaÅŸ tehlikesi halinde Türkiye BoÄŸazları kapatabilecekti. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin Karadeniz'de bulunan tüm savaÅŸ gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu geçemeyecekti. Bu gemiler, Karadeniz'de 21 günden fazla kalamayacaklardı. Bunun dışında Sovyet heyeti, Karadeniz devletlerinin savaÅŸ gemilerinin barış zamanlarında istanbul ve Çanakkale boÄŸazlarından Akdeniz'e tamamıyla serbestçe geçebilmeleri hükmünü de kabul ettirdi. İngiliz emperyalistleri daha önce böyle bir düzenlemeye sürekli olarak karşı çıkmışlardı. Ama İtalyan politikası, Akdeniz bölgesinde ve YakındoÄŸu'da özellikle onların durumunu tehlikeye soktuÄŸu için, İngiliz diplomasisi Sovyetler BirliÄŸi'nin tutumuna karşı ilgisiz kalamadı ve bu yüzden söz konusu ödünü vermeye razı oldu. Yakın ve OrtadoÄŸu'da Türkiye'nin ittifak politikası, İtalya'nın KuzeydoÄŸu Afrika'daki saldırganlık eylemine bir tepki oluyordu. Türkiye, Balkan antlaÅŸması sistemini DoÄŸu'ya doÄŸru geniÅŸletmeye çalıştı. İran ve Afganistan'la olan dostluk iliÅŸkilerini daha da pekiÅŸtirdi. Bu üç devletin hükümetleriyle Irak hükümeti, İtalya'nın HabeÅŸistan'a saldırısı dolayısıyla Cenevre'de Milletler Cemiyeti'ne ortak bir protesto notası verdi. Türkiye, Arap ülkelerine karşı eskisinden daha geniÅŸ ölçüde yeniden yöneldi. Bu, İskenderun sancağı konusundaki Türk - Fransız anlaÅŸmazlığının Türk - Arap iliÅŸkilerini de etkilemesi bakımından gerekliydi. 1936'da Suriye - Fransa anlaÅŸması, Suriye üzerindeki Fransız koruyuculuÄŸunun kaldırıldığını ilan edince, Ankara hükümeti, Türklerin daha çok bulunduÄŸu İskenderun bölgesinin Arap Suriye'den ayrılmasını ve özerk bir Türk yönetimine verilmesini istedi. Bu konuda 10 Ekim 1921 tarihli Franklin-Bouillon sözleÅŸmesi ile Lozan AntlaÅŸması'na dayanılıyordu. Fransa, bu sözleÅŸme ile, daha çok Türk memurlardan meydana gelen bir özel yönetimin İskenderun bölgesinde kurulmasını ve burada Türkçenin eÅŸit nitelikte resmi dil olarak kabul edilmesini yükümlenmiÅŸti. Türkiye daha ileri bir hedef olarak, ''misakımilli'' sınırları içinde bulunduÄŸunu kabul ettiÄŸi bu bölgeyi kendi topraklarına katmayı göz önünde tutuyordu. 1939 yılında bu hedefe de ulaÅŸtı. En sonunda Milletler Cemiyeti'nin de el attığı bu anlaÅŸmazlık süresi boyunca, İskenderun bölgesinde Türklerle Araplar arasında çarpışmalar oldu. DışiÅŸleri Bakanı Aras ve Türk basını, Arap dünyasından bunun izlerini silmek ve İtalya karşısında YakındoÄŸu ülkelerinin elden geldiÄŸince aynı tutuma girmesini saÄŸlamak için, Arap ulusal hareketine karşı sık sık yakınlık gösterme çabasında bulundu. BaÅŸbakan İsmet İnönü, 12 Ocak 1937'de, Türkiye'nin Irak, Yemen ve Suudi Arabistan ile en dostça iliÅŸkiler kurmak istediÄŸini açıkladı. Türkiye 7 Nisan 1937'de Mısır'la bir dostluk antlaÅŸması imzaladı. Türkiye'nin bütün bu giriÅŸimlerinin en yukarı noktası, 8 Temmuz 1937'de Tahran yakınındaki Saadabad Sarayı'nda Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında imzalanan antlaÅŸma, imzacı devletlerin birbirlerinin iç iÅŸlerine karışmamasını, ortak sınırlarına saygı göstermesini ve uluslararası anlaÅŸmazlıklarda birbirleri arasında danışmalarda bulunmalarını öngörüyordu. Ayrıca saldırganlık da yeriliyordu. Böylece dışarıya karşı Türkiye'nin uluslararası durumu saygı uyandırıcı bir etki yaptı. Çünkü Türkiye, Pamir Yaylası'ndan Tuna'ya kadar uzanan iki ittifak sisteminin ortasında bulunuyordu. Balkan AntlaÅŸması'nın zayıf yanlarından daha önce söz etmiÅŸtik. Saadabad Paktı da, içsel karşıtlıklardan dolayı parçalandığı için etkili olamadı. Irak, İngiliz İmparatorluÄŸu'nun kâhyası rolünü oynuyor ve bu yoldan İngiltere, paktı, kendi etkisi altına sokmak istiyordu. Buna karşılık Afganistan, tam bir tarafsızlık politikasına ve Sovyetler BirliÄŸi ile olan dostluÄŸuna sımsıkı baÄŸlı kalıyordu. Türkiye bu iki kutbun arasında bulunuyordu. Otuzuncu yılların ortasından sonra, örneÄŸin Afganistan'ın izlediÄŸi yoldan belirgin biçimde uzaklaÅŸtı ve Batılı devletlere daha çok yanaÅŸmaya çalıştı. öte yandan da bağımsızlığından ve Sovyetler BirliÄŸi ile olan anlaÅŸmalarından vazgeçmek istemiyordu. Türkiye'nin Montreux'de takındığı tavra daha önce deÄŸinilmiÅŸti. Türkiye, daha Aralık 1935'te, İngiltere'nin bir sorusuna yolladığı karşılıkta, İtalyan donanmasının İngilizlerin Akdeniz'deki silahlı kuvvetlerine saldırması halinde İngiltere'ye yardım etmeye, Milletler Cemiyeti tüzükleri çerçevesinde hazır olduÄŸunu bildirdi. Ankara, böylelikle İtalya'nın Akdeniz politikası karşısında durumunu güçlendirmek istiyordu. Türk hükümeti, ayrıca, Batı ile daha sıkı ekonomik ve siyasal baÄŸlar kurarak, ekonomik alanda durmadan yükselen Alman etkisine karşı koyabilmeyi umut ediyordu. Böyle bir yönelme içinde Türkiye, saldırganlar karşısında İngiltere'nin uyguladığı yatıştırma politikasının yedeÄŸine sürüklendi. Bu yüzden İngiltere'nin peÅŸinden giderek İspanya içsavaşında ''ademi merkeziyet'' (hiçbir ÅŸeye karışmama) politikasına katıldı. İtalya, İngiltere'nin Akdeniz'deki bütün ödünlerine karşın, Arnavutluk ve Korfu için hazırladığı ele geçirme planlarından ve Türkiye'ye karşı düşmanca tutumundan vazgeçmedi. Ankara hükümeti, durumun ciddileÅŸmesi halinde İngiltere ile bir ittifak kurmayı düşünüyordu. DışiÅŸleri Bakanı Aras, 21 Temmuz 1938'de, basına, Türkiye'nin hiç bir zaman İngiltere'ye düşman olan bir blokta bulunmayacağını açıkladı. Ona göre İngiltere belki bir çarpışmayı yitirebilirdi, ama bir savaşı asla yitirmezdi. Aynı sonucu vaktiyle Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı'nın gidiÅŸinden çıkarmıştı. O sıralarda Türkiye'nin dış politikasından sorumlu olan yöneticilerin, DışiÅŸleri Bakanı Rüştü Aras ile MüsteÅŸar Numan MenemencioÄŸlu'nun, yoÄŸun ekonomik iliÅŸkiler dolayısıyla, Almanya ile dostluk baÄŸlarını geliÅŸtirme yoluna kaydığı anlaşılıyor. Ama Almanya ile bir ittifak kurmayı, Kemal Atatürk de, ulusal güçlerin büyük çoÄŸunluÄŸu da kabul etmiyorlardı. Birçok Türk subayı Prusya'nın ve imparatorluk Almanyası'nın askeri baÅŸarılarına büyük deÄŸer veriyordu. Ama bunların çoÄŸunluÄŸu, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile olan ittifakın Türklerin yalnız kurban vermesine ve onur kırıklığına uÄŸramasına neden olduÄŸunu unutuyordu. Kemal Atatürk, yaÅŸamı boyunca bu acı deneyimleri hiç unutmadı ve gençliÄŸinde bu dersleri hatırdan çıkarmaması için çaba gösterdi. FaÅŸist EÄŸitim Bakanlığı'nın memurları, İstanbul'daki ''Alman okulu''nun da okutmak zorunda olduÄŸu Türk tarih kitaplarını inceledikleri zaman büyük bir öfke ile ÅŸunu saptadılar: ''Bir Alman-Türk silah arkadaÅŸlığından ya da Gelibolu'daki çetin savaÅŸlarda Almanların komuta ettiÄŸinden hiçbir yerde söz edilmiyor...'' ÖrneÄŸin ilkokul 4. sınıf tarih kitabında, Birinci Dünya Savaşı'nın ''Almanların Türkiye'nin bütün iÅŸlerine karıştığı ve Türklere zulüm ettikleri'' yazılıydı (194). Kemal Atatürk, kendisine karşı yaltaklanmaktan geri durmayan Hitler'in hedefleri konusunda hiçbir zaman hayalci olmadı. Dostlarının yanında, Alman ve İtalyan tekelci sermayesinin en saldırgan çevrelerini temsil eden Hitler ile Mussolini konusunda görüşlerini sık sık açıklıyordu: ''Bu büyük deliler karşısında dikkatli olmalı! Bunlar, kiÅŸisel tutkularını doyurmak için hiçbir ÅŸeyden gözlerini kırpmazlar. Bu arada dünyanın her tarafı gibi kendi ülkeleri de yerle bir olsa bile, onlar buna aldırmazlar.'' (195). Emperyalist Almanya da, İngiliz ve Fransız rakipleri gibi, Türkiye'yi, önemli bir stratejik kale ve belirtilerini gösteren yeni dünya çatışması için yedek bir hammadde deposu olarak görüyordu. Bu yüzden, bütün bu devletler, Türkiye'yi kendi siyasal oyunlarının içine sokmaya çalışıyordu. Burada, Aras ve Numan tarafından izlenen bloklar arasında dolambaçlar yapma politikasının bu konuda Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumaya yeterli olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor. Sorumlu Türk politikacıları, otuzuncu yılların sonuna doÄŸru Sovyetler BirliÄŸi ile dostluÄŸu geliÅŸtirmekten çok, dikkatlerini bu eyyamcı politikaya yönelttiler. Bu yüzden 1937'de karşılıklı bir yardım anlaÅŸmasının imzalanması konusunda Sovyetler BirliÄŸi'nin yaptığı öneriyi kabul etmediler ve bu öneriden, hem İngiltere'yi, hem de Almanya'yı haberdar ettiler. O halde ülkeyi o güne kadar izlenen kolektif güvenlik politikası yolundan ayırmak isteyen büyük güçler iÅŸe koyulmuÅŸtu. Atatürk'ün 1935'te söylediÄŸi ÅŸu sözler unutulmuÅŸa benziyordu: ''SavaÅŸ bir bomba gibi ansızın patlak verince, halklar bütün silahlı güçlerini ve parasal olanaklarını saldırıya karşı birleÅŸtirmekten geri duramazlar. En ivedi ve en etkili önlemler, güçlü saldırgana saldırısından hiçbir yarar elde edemeyeceÄŸini açıkça anlatacak uluslararası bir örgütün meydana getirilmesi çabalarıdır.'' (196). 1937 yılında Kemal Atatürk'ün saÄŸlık durumu hızla kötüleÅŸti. Hekimlerin karşı çıkmalarına karşın, gene dostlarıyla ve yabancı diplomatlarla gecelerini hep içki sofrası başında geçiriyordu. Gündüzleri de ÅŸaşılacak kadar çok sigara ve kahve içiyordu. Eskiden kendisini böbrek ve kalp sızıları yataÄŸa düşürdüğü halde, ÅŸimdi bir karaciÄŸer iltihabı haftalarca, hatta aylarca iÅŸinin başından uzak bulunmasına neden oluyordu. Ama iÅŸte bu sıralarda ulusal burjuvazinin gerici çevrelerinin dış politika üzerindeki etkisi büyüdü. Büyük ticaret ve bankacılık çevreleri kendini duyurmaya baÅŸladı. Türkiye'nin siyasal bakımdan gereksinmesi dolayısıyla, yabancı sermayenin Türkiye'ye karşı ekonomik ve parasal boykotunu gevÅŸetmeye baÅŸlaması karşısında, ülkenin ulusal burjuvazisi aynı ölçüde emperyalist devletlerle baÄŸlarını güçlendirdi. 1937 yılı güzünde İnönü'nün yerine baÅŸbakan olan Celal Bayar, bu akımın temsilcisiydi. Bayar'ın gerici iç politikasının nereye kadar vardığını, daha önce mahkûm edilen cumhuriyet düşmanları için -komünistlerin dışında- bir genel af çıkarması ve Turancı propagandaya yeniden izin vermesi gösterir. Atatürk'ün hastalığı bu geliÅŸmeye elveriÅŸli bir ortam hazırladı. Kendisi ara sıra henüz çalışabiliyor ve ülke içinde yorucu gezilere çıkıyordu. Ama yakın çevresi onda büyük deÄŸiÅŸmelerin meydana geldiÄŸini anlıyordu. Eskiden çok güçlü olan belleÄŸi zayıflamıştı, çalışma gücü düşmüştü. Buna karşın, gene de Türk dış politikasını yöneten kiÅŸileri, özellikle Sovyetler BirliÄŸi ile olan dostluÄŸa zarar getirebilecek temelli yön deÄŸiÅŸtirmelerden alıkoyabilecek durumdaydı. Hasta yatağında bile hükümet üyelerinden bu dostluÄŸa önem verilmesini ve savaÅŸ baÅŸlayacağı için ekonomik kalkınmanın çabuklaÅŸtırılmasını istedi. Kemal Atatürk'ün barış politikası iki dünya savaşı arasında Türkiye'ye uluslararası alanda büyük saygınlık kazandırmıştı. Kemal Atatürk'ün dış politikasının kendinden sonra dünyaya bıraktığı baÅŸlıca öğretiler, ulusal bağımsızlığın ve dünya barışının güvenceye alınması, Sovyetler BirliÄŸi ile dostluk olmuÅŸtur. Bununla birlikte emperyalizm karşısında sınıf durumundan ileri gelen çeliÅŸki, ulusal Türk burjuvazisinin doÄŸasında bulunan bir ÅŸeydi. Bu çeliÅŸki, özellikle otuzuncu yılların sonuna doÄŸru çeÅŸitli dış politika eylemlerinde kendini gösterdi. Aynı ÅŸey, Alman ve İtalyan faÅŸizminin siyasal tehlikesini çok iyi görmekle birlikte, Almanların ekonomik sızmasına karşı gerekli dikkati göstermeyen Atatürk'ün kendi düşüncesinde de vardır. Bundan baÅŸka Atatürk, İkinci Dünya Savaşı arifesinde saÄŸlam bir barış etkeni olarak gördüğü İngiliz politikasının niteliÄŸi konusunda da hayalci olmuÅŸtu.  KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ VE VASİYETİ  Ölüm, Kemal Atatürk'ü, yaklaÅŸmakta olduÄŸunu gördüğü ikinci bir toplu öldürmeyi yaÅŸamak zorunda kalmaktan korudu. Güçlü beden yapısı, kaçınılmaz sonuca karşı uzun süre dayanmasını saÄŸladı. 1938 ilk yazının baÅŸlarında bir grip yüzünden yataÄŸa düştü. Mayıs sonunda ülkenin güneyine bir gezi yapmak için gerektiÄŸi kadar güçlü duydu gene kendini. Hekimlerin ve dostlarının söylediklerini dinlemeyip bu yorucu geziye çıktı ve yüzlerce kilometre uzayan bozuk, delik deÅŸik yollardan geçti. Gülümsemesi artık yalnız bir gösteriÅŸti. Eskisinden daha dermansız durumdaydı. Ama görüşme masasında İskenderun sancağı için savaşım yapıldığı nazik bir anda, ulusa ve dünyaya kendini göstermek istiyordu. Fransız gazeteleri onu durmadan ''iÅŸi tamamıyla bitmiÅŸ'' diye niteliyodu. 26 Mayıs'ta geziden döndükten sonra derhal Ankara'dan, BoÄŸaziçi'ndeki Dolmabahçe Sarayı'na götürüldü. Yabancı ve Türk hekimler onu kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar. Ama karaciÄŸer hastalığı artık durdurulacak gibi deÄŸildi. Hasta Kemal Atatürk yaz mevsimini Savarona yatında geçirdi. Bir pazar günü BoÄŸaz'da bir sandal gezintisi yapacak kadar güçlü olduÄŸunu sandı. Plajlarda serinlenen binlerce insan, kayığı ve beyaz pantolonlu, mavi denizci ceketli devlet baÅŸkanını tanıdı. Ona el salladılar ve sevinçle peÅŸinden haykırdılar. Ama sandaldan doÄŸrularak kendisini alkışlayanları selamladığı zaman yüzü solgun ve zayıftı. Bu, onun halk arasında son kez görünmesi oldu. Temmuz sonunda durumu öylesine kötüleÅŸti ki, tekrar Dolmabahçe Sarayı'na götürülmesi zorunlu oldu. 5 Eylül 1938'de noteri yanına çağırdı ve vasiyetnamesini yazdırdı. KızkardeÅŸini, kız evlatlıklarını -bağımsızlık savaşında ölenlerin yetimleri- ve İsmet İnönü'nün çocuklarını düşündükten sonra, varlığının büyük kısmını eÅŸit olarak Türk Tarih Kurumu'na ve Türk Dil Kurumu'na bıraktı. 16 Ekim'de ağır bir buhran geldi. Bilincini yitirdi. Günlük hekim bültenleri baÅŸkanın durumu konusunda halka bilgi veriyordu. Bir kez daha kendine geldi ve Cumhuriyetin 15. kuruluÅŸ gününü de farketti. ne bu yıldönümünde, ne de Büyük Millet Meclisi'nin yeni çalışma döneminin açılışında konuÅŸabildi. Kamuoyunun korkuları arttı. 10 Kasım 1938'de, sabah saat 9'u 5 geçe Kemal Atatürk, 57 yaşında iken dünyaya gözlerini kapadı. Atatürk'ün ölümünden sonra yayımlanan ilk hükümet bildirisinde, ''Türk vatanı büyük mimarını, Türk ulusu büyük önderini ve insanlık büyük bir evladını kaybetmiÅŸtir'' (197) deniyordu. Türk halkı üzüntü ve acılarla doluydu. Atatürk'ün ardından, onun acıklı toplumsal durumlarını düzeltmediÄŸi milyonlarca insan da aÄŸladı. Kendisi, onlar için de, yabancı boyunduruÄŸundan kurtaran insan ve daha iyi bir geleceÄŸin umut belirtisiydi. Ölüm haberi açıklandıktan sonra Türkiye'de caddelerin tüm görüntüsünü, gözyaÅŸları, ağıtlar, umutsuzluÄŸa gömülmüş insanlar meydana getiriyordu. Üç gün üç gece ölünün bulunduÄŸu katafalkın önünden durmadan insanlar geçti. Sonra on iki general Türk bayrağına sarılı tabutu bir top arabasına taşıdı. Atatürk, ılık ve güneÅŸli bir sonbahar günü, birçok acılı deneyimlerden geçtiÄŸi bir kente, ama en çok sevdiÄŸi bir kente, İstanbul'a veda etti. Cenaze alayı eski saraya doÄŸru yürüdü, orada tabut ''Yavuz'' zırhlısına kondu. Türk savaÅŸ gemileriyle, aralarında Sovyet zırhlısı ''Moska''nın da bulunduÄŸu yabancı savaÅŸ gemilerinin eÅŸliÄŸinde Yavuz, Asya kıyısındaki İzmit'e geldi. Özel bir tren Kemal Atatürk'ün ölümlü kalıntısını, yeni Türkiye'nin baÅŸkenti, Atatürk'ün çabasının asıl simgesi olan Ankara'ya getirdi. Tabutun bulunduÄŸu top arabasının geçtiÄŸi yolun çevresinde İstanbul'da olduÄŸu gibi sonu görülemeyen bir insan kalabalığı toplanmıştı. Cenaze alayı Chopin'in cenaze marşının melodilerine göre etkileyici bir sessizlik içinde Etnografya Müzise'ne geldi. Ölü için burada geçici bir dinlenme yeri hazırlanmıştı. Cenazeye eÅŸlik eden askeri birlikler, yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her çeÅŸit kolundan gelmiÅŸ askerler deÄŸildi. Hemen bütün Avrupa devletleri, büyük devlet adamına ve ordu komutanına son saygı görevini yerine getirmek için cenaze heyetleri ve askeri birlikler yollamışlardı. Bunların arasında vaktiyle hükümetleri Mustafa Kemal'e ''haydut'' ve ''haydut başı'' diye bağıran ülkelerin heyetleri de vardı. Tabutun ardından kızkardeÅŸi Makbule ile yeni devlet baÅŸkanı, bağımsızlık savaşı sırasında ve yeni Türkiye'nin kalkınmasında en yakın çalışma arkadaşı İsmet İnönü de yürüyordu. Türk tarihinde yeni bir bölüm baÅŸlıyordu. Atatürk'le birlikte, Türkiye'nin burjuva-ulusal kurtuluÅŸ hareketinin kahramanlık ve ilerilik dönemi de mezara gömüldü. İnönü ve 1950-1960 arasında Bayar, Atatürk'ün adına sığındılar, ama onun kalıtını ve vasiyetini karnı doymuÅŸ büyük Türk burjuvazisinin bu temsilcileri deÄŸil, işçilerin, köylülerin, aydınların ve küçük-burjuvanın demokratik hareketi yaÅŸadığımız günlere kadar getirdi. Kemal Atatürk'ün dünya tarihinin büyük kiÅŸilikleri arasında sayılması elbette bir abartma olamaz. Ama onun büyüklüğü ''tarihi yapan insanlardır'' anlamında deÄŸil, yüzyılımızın ilk üçte-birinde dünyanın tarihsel geliÅŸiminin gereklerini Asya ve Afrika'nın burjuva-ulusal kurtuluÅŸ hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır. Bu yönden kendisi, büyük Çin devrimcisi Sun Yat-sen'in demokratik ve toplumsal düşüncelerinden daha geride olsa da, anti-emperyalist ve anti-feodal Çin kurtuluÅŸ hareketinin bu öncüsü ile karşılaÅŸtırılabilir. Kemal Atatürk, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin damgasını bastığı çağın eÅŸiÄŸindedir. Rus işçilerinin ve köylülerinin baÅŸarısının sömürgecilik altında ezilen halklara da yeni bir yol açtığını bu devrimin onlara ulusal kurtuluÅŸları için baÅŸarılı bir savaşı yürütmelerinde kolaylık saÄŸladığını görmüştü. Kendisi için bundan, söz konusu ilk sosyalist devrimin devlet gücü ile, Sovyet hükümeti ile sıkı dostluk iliÅŸkileri kurmak ve onun gibi dünya barışının korunması yolunda çalışmak sonucu çıkıyordu. Kemal Atatürk, tarihsel bir kiÅŸilik olabildi ve böylece kiÅŸiÄŸiyle tarihin çarkını ileri doÄŸru çevirmeyi baÅŸardı, çünkü Türk halkının emperyalist egemenlikten kurtuluÅŸ, feodal-mutlakiyetçi padiÅŸahlık rejiminden kurtuluÅŸ yolundaki çabasına kendini verme gereÄŸini duydu. Halkın bu çabasını bir program olarak ortaya koydu ve emperyalizmin DoÄŸu politikasına karşı direnmeyi örgütledi. Askerlik alanındaki üstün yetenekleri, silahlı bir kurtuluÅŸ savaşında İtilaf Devletlerinin çok iyi silahlandırılmış Yunanlı yardım birliklerine karşı Türk halkını zafere götürmesini kolaylaÅŸtırdı. Bununla, emperyalizme karşı askeri bir çıkışta bulunmanın kural olarak baÅŸarıya götüremeyeeÄŸini kabul eden ve yalnızca zora baÅŸvurmaksızın direnme yolunu tutan bütün ulusal kurtuluÅŸ teoricilerini de yalanlamış oldu. Atatürk'ün yapıtı, ulusal egemenliÄŸin saÄŸlam temellere dayandırılması isteniyorsa, emperyalizmin hegemonyası ile birlikte yabancı sermayenin en güvenilir ajanı olan yerli egemen feodal kliÄŸinde ortadan kaldırılması gerektiÄŸini daha sonraki kuÅŸaklara öğretti. Onun devletçilik politikası, yani sanayide bir devlet sektörünün kurulması, çetin bir savaşımla elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomik alan açısından güvenceye alınmasının yolunu gösterdi. Kemal Atatürk'ün temel insancıl tutumu, Türk halkını içinde bulunduÄŸu, İslam din adamlarının darkafalılığının ve yobazlığının yüzyıllardır onu hapis ettiÄŸi bilisizlikten kurtarmak istemesinde, halka dünya kültürünün ve uygarlığının hazinelerini tanıtmaya çalışmasında kendini gösterdi. Atatürk'ün kiÅŸiliÄŸinin ve çalışmasının sınırları, kendisinin burjuva bir milliyetçi olmasıyla ve Türkiye'de egemen olan sınıfsal güçler durumuna bağımlı bulunmasıyla belirlenir. Güçlü bir işçi sınıfının ve devrimci bir proleter-köylü yığın partisinin bulunmayışı, ayrıca yirminci ve otuzuncu yıllardaki genel dünya durumu, Türkiye'de burjuva-demokratik devrimin yarım kalmasına neden olmuÅŸtur. Türkiye'deki özel koÅŸullar dolayısıyla kurtuluÅŸ savaşında olduÄŸu gibi yeni bir Türk devletinin kurulmasında da öncülüğü yüklenmesi gereken, ulusal bilinçli çoÄŸu asker olan aydınlar topluluÄŸu, gittikçe geniÅŸ ölçüde büyük toprak sahiplerinin ve oluÅŸmakta bulunan ulusal Türk burjuvazisinin çıkarlarının temsilcisi oldu. Bu koÅŸullar yüzünden köklü toplumsal-ekonomik deÄŸiÅŸiklikler ve eski Osmanlı devlet örgütünün demokratik bir yenileÅŸtirilmesi gerçekleÅŸmedi. Buna karşılık bağımsızlık savaşımının bitiminden sonra halkın her demokratik özgür giriÅŸimi bastırıldı ve anti-komünizm, bir devlet öğretisi düzeyine getirildi. EgemenliÄŸi elde eden ulusal burjuva, emperyalizmle uyuÅŸmalara girme eÄŸilimi gösterdi. Bu tür uyuÅŸmalar, 1947'den sonraki dönemin de tanıtıldığı gibi, Kemal Atatürk yönetiminde ulaşılan ulusal bağımsızlığı ve egemenliÄŸi yeniden tehlikeye soktu. Bu bakımdan 1923'ten sonraki Türk tarihi, kapitalist yönde bir geliÅŸmenin genç bir ulusal devletin gittiÄŸi yolu nasıl engellediÄŸini ve güçlüklere soktuÄŸunu gösteren uyarıcı bir örnektir. Genç general Mustafa Kemal PaÅŸa, birçok üstün yeteneklere ve karakter özelliklerine sahipti. Ancak nesnel toplumsal gereklilikler böyle bir kiÅŸiliÄŸi istemeseydi, onun bu yetenekleri ve özellikleri hiçbir zaman gün ışığına çıkmayacak ve yeni Türkiye'nin tarihine asla onun bireysel damgasını vuramayacaktı. İtilaf Devletlerinin haince bölüşme ve boyunduruk altına alma planlarına karşı ortaya çıkan Türk halk hareketi, bir önder ve örgütleyici gereksiyordu. Bu örnekte de Friedrich Engels'in yazdığı gibi oldu: ''GerekliliÄŸi ortaya çıkar çıkmaz, adam da hemen bulunmuÅŸtur.'' (198). Bu adamın da Mustafa Kemal olması aynı yeri alabilme olanağına gerçekten sahip bulunan birçok baÅŸka kiÅŸilerden daha güçlü bir isteÄŸi ve daha büyük bir uzak görüşlülüğü kendinde toplamasından ileri geldi. Mustafa Kemal'in en çok göze çarpan karakter özelliÄŸi, son derece soÄŸukkanlılıkla her ÅŸeyi ölçüp biçen bir gerçekçiliÄŸi, karar verme isteÄŸiyle birlikte kendinde birleÅŸtirmesi, bu arada çok sert, diktatörce yöntemleri kullanmaktan çekinmemesindedir. Bu özelliÄŸi ile baÅŸarılı bir komutan ve ustaca taktikler kullanan bir politikacı olmak için üstün bir uygunluÄŸa sahipti. Bazı yaÅŸamöyküsü yazarları, kahramanlarının bu niteliÄŸini soyutlaÅŸtırmışlar ve onun gerçek büyüklüğünü, hedeflerini sınırlamasında görmüşlerdir. Oysa onun güce olan sarsılmaz inancını, Türk halkının erdemlerini ve geleceÄŸini, Atatürk'ün kiÅŸisel bütünlüğünü ve özverisini, insanlığın sürekli ilerlemesi konusundaki inancını da daha öncekilere eklersek ancak o zaman ona karşı haksızlık etmemiÅŸ oluruz. Halkı ile olan iliÅŸkiside Kemal Atatürk'ün tanımlanması çerçevesine girer. Kendisi küçük burjuva kökenli olduÄŸu halde Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun üst tabakasına yükselmiÅŸtir. Ona verilen adlar arasında, general ve paÅŸa vardı. Halka da bu açıdan bakıyordu. Halka bakarken aÅŸağıya doÄŸru eÄŸiliyordu. Genç askere ve yaÅŸlı köylüye bir ÅŸey anlatabilmek için onlarla sabırla ve yorulmadan konuÅŸabiliyordu. Her zaman için kendisini halkın ''babası'' sayıyordu. Büyük Millet Meclisi ona Atatürk, ''Türklerin babası'' soyadını verdiÄŸi zaman onun bu görüşüne uygun biçimde davranmıştı. Asya ve Afrika halklarının emperyalist sömürge egemenliÄŸine karşı savaşımı, bütün biçimleriyle, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile baÅŸlayan ve kapitalizmin yerine sosyalizmin konulmasını içeren, bütün dünyayı çevreleyen devrimci bir sürecin bir parçasıydı ve bir parçası olmaktadır. Komünist enternasyonalin 5. Kongresi'nde Türk delegesi Faruk, ''Mustfa Kemal''i ve ''burjuvazinin ya da feodal sistemin öteki temsilcilerini, aynı zamanda dünya proletaryasının düşmanı olan dünya kapitalizmine karşı savaşımda ezilen YakındoÄŸu'nun öncüleri'' olarak nitelediÄŸi zaman bu iliÅŸkiye dikkati çekmiÅŸti (199). Günümüzde bu savaşım, eskiden sömürge ve yarı sömürge olan bölgelerin çoÄŸunda bağımsız, genç ulusal devletlerin kurulması sonucuna götürmüştür. Sovyetler BirliÄŸi'nin önderliÄŸinde sosyalist bir dünya sisteminin varlığı, bu baÅŸarı için en önemli koÅŸuldu. Bugün için söz konusu devletlerin birçoÄŸu, karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunları da geniÅŸ halk yığınlarının çıkarına çözecek olan ulusal demokratik bir devrim yoluna girmektedir. Kemal Atatürk'ün Asya ve Afrika halklarının ulusal bağımsızlık yolundaki savaşımına verdiÄŸi dürtüler, 1947 ile 1964 yılları arasında ''üçüncü dünya''nın sözcüsü olarak tanınmış Jawaharlal Nehru'nun yapıtlarında çok açık olarak görülür. Uzun yıllar Hindistan baÅŸbakanlığı yapan Nehru, 1933 yılında kızı İndira'ya yazdığı mektuplarda Mustafa Kemal'in, 1919'da İngiliz emperyalistlerine karşı umutsuz gibi görünen bir savaÅŸa giriÅŸmiÅŸ ve bu savaşı Sovyetler BirliÄŸi'nin yardımı ile baÅŸarıyla sonuçlandırmış ''yürekli topluluÄŸundan'' hayranlıkla söz eder. Nehru, sözlerini şöyle sürdürür: ''Ama bu topluluk, her ÅŸeyden önce zaferini demir gibi kararlılığına ve özgür olma isteÄŸine, ayrıca da Türk köylülerinin ve askerlerinin gerçekten çok üstün olan savaşçılık yeteneklerine borçluydu.'' (200). Nehru, AÄŸustos 1922'de Kemal'in Yunanlı iÅŸgalcilere karşı kazandığı zafer haberinin ona ve öteki Hint milliyetçi önderlerine nasıl ulaÅŸtığını da anımsar: ''O sıralarda çoÄŸumuz Lucknow bölge hapisanesinde bulunuyorduk. Türklerin zaferini, hapishane barakamızı ele geçirebildiÄŸimiz çeÅŸitli bez ve kâğıt parçaları ile süsleyerek kutladık ve hatta akÅŸam bir bayram donanması için ufak bir giriÅŸimde bile bulunuldu.'' (201). Nehru, 1944'te gene İngiliz hapishanesinde ''Hindistan'ın KeÅŸfi'' adlı kitabını yazarken, Kemal Atatürk'ün Hint ulusal hareketi üzerindeki etkisine dikkatini bir daha yöneltti: ''Kemal PaÅŸa, Hindistan'da şüphesiz Müslümanlar tarafından olduÄŸu gibi Hindular tarafından da sevilirdi. O, yalnız Türkiye'yi yabancı egemenliÄŸinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere'nin oyunlarını da boÅŸa çıkarmıştı. Bunun ardından gelen din adamlarının hedef alındığı reform politikası kör inançlı Müslümanların gözünde Kemal'in sevilirliÄŸini azaltmıştı, ama asıl bu politika onu genç kuÅŸaklara, gerek Hindulara ve gerekse Müslümanlara daha çok sevdirmiÅŸti.'' (202). Nehru da bu genç kuÅŸaklardandı ve kendi hükümet politikasında birçok alanlarda, hem bir devlet sektörünün kurulmasında ve planlı ekonomide, hem de karabilisizliÄŸe karşı savaşımda ve barış politikasında Atatürk'ü örnek almıştı. Nehru da Hindistan'ın koÅŸullarını deÄŸiÅŸtirirken burjuva çerçevenin dışına çıkmamış olmakla birlikte, Atatürk'ün reformlarının ''ülkenin ekonomik yaÅŸamına hiç dokunmadığını'' ve ''tabanda hiçbir deÄŸiÅŸme olmadığını'' anlamıştı (203). Kemal Atatürk'ün ekimine yardım ettiÄŸi tohum, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uzun süre birçok ülkede yeÅŸeriyor ve ürün veriyor gibiydi. Ama Türkiye'nin kendisinde bu tohum kurudu gitti. 1947'de Türk hükümeti Truman'ın önce 100 milyon dolar tutarındaki ''askeri yardımı''nı aldı 1952'de NATO'ya girdi ve 1955'te daha sonra CENTO olan BaÄŸdat Paktı'nın kurucularından oldu. Bu yıllarda Türkiye, Amerikan emperyalistleri tarafından kurulan askeri blokların bir orta direÄŸi haline dönüştü. Ülkenin egemen sınıfları yabancı sermayeye bütün kapıları açtılar. Amerikan tekelleri yanında Batı Alman tekelleri de ülkeye yerleÅŸti ve böylece Alman emperyalizminin YakındoÄŸu geniÅŸlemesini sürdürdüler. ABD'nin Türkiye'de 100'den fazla üssü vardır. Bunların 18'i askeri hava alanıdır. EÅŸit olmayan anlaÅŸmalar, Amerikan komutanlıklarına, belli durumlarda ''iç karışıklıklar'' dolayısıyla Amerikan birliklerini kullanma hakkını verir. ABD'ye ve NATO'ya tek yanlı yöneliÅŸ, ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarından hiçbirini ortadan kaldırmamıştır. Tersine, bunlar, Türkiye'yi, büyük silahlanma giderlerine, örneÄŸin askeri tesisler kurmaya ve ABD'den silah satın almaya zorlamıştır. Tarım sorununa çözüm bulunamamıştır, Türk işçileri yerli ÅŸirketlerin yanında Amerikan ÅŸirketlerinin de sömürüsüne katlanmak zorunda kalmışlardır. Dış borçlar 1.7 milyor dolara çıkmıştır. Ellinci yıllarda egemen olan Menderes kliÄŸi, her ÅŸeyi ile ABD emperyalizmine satıldığı halde, Türk halkı Atatürk'ün kalıtını korudu. Onun gelecekten haber veren sözlerini unutmadı. Bu sözlerini Ekim 1927'de altı gün süren söylevinin sonunda Türk gençliÄŸine yöneltti: ''Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri ÅŸahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istiklalinin evladı! İşte bu ahval ve ÅŸeriat içinde dahi vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır.'' (204). Menderes kliÄŸini ortadan silip atan, ama Türk halkının baÅŸlıca umutlarını yerine getirmeyen 1960 hükümet darbesinden bu yana, işçi sınıfı, ülkenin siyasal ve toplumsal yaÅŸamında önemli bir rol oynamaya baÅŸladı. Silahlanma ve ABD tekelleri ile yerli tekeller tarafından sömürülme politikasının yükünü ilk planda, gerçek ücretleri durmadan düşen emekçiler taşıyacaktı. Buna bir de süreÄŸen iÅŸsizlik eklendi. Bu yüzden yüzbinlerce Türk işçisi iÅŸgücünü Batı Avrupalı giriÅŸimciye satmak zorunda kaldı. Bütün bunlar işçi sınıfının bilincinin güçlenmesine yardım etti. 3 milyon Türk işçisinden 800 bininin üyesi olduÄŸu sendikalar siyasal bir güç haline geldi.  Gittikçe geniÅŸ ölçülere varan işçi eylemleri, eskiden işçi sınıfının varlığını bile kabul etmeyen burjuvaziyi, grev ve toplu sözleÅŸmeler yapma hakkını vermeye zorladı. Yasal Türkiye İşçi Partisi de kuruldu. Bu parti seçimlerde baÅŸarı saÄŸladı ve 15 milletvekili ile parlamentoda temsil edildi. Son yıllarda ve aylarda Türkiye'de sınıf çatışmaları sertliÄŸini gittikçe arttırdı. İşçiler daha geniÅŸ ölçüde köylülerin sorunları için de savaşımda bulunuyor, gençlik ve öğrenci kuruluÅŸları ile iÅŸbirliÄŸi yapıyorlar. Birçok köyde toprak reformu istemek için büyük kentlere yürüyüşler düzenleniyor. Hükümetin grev hakkını kısıtlama niyetine karşı 16 Haziran 1970'te yüzbinlerce Türk işçisi İstanbul'un ve öteki kentlerin caddelerinde protesto gösterileri yaptı. Hükümet, polisi ve orduyu harekete geçirdi, göstericilerin üzerine ateÅŸ açtırdı. Sonuç: 3 ölü ve 200'dan fazla yaralı. İşçilerle birlikte öğrencilerin, aydınların, küçük burjuvazinin ve hatta ulusal burjuvazinin bazı kısımlarının katıldığı savaşımın baÅŸka bir ağırlık noktasıda, ABD emperyalizmine ve Türkiye'nin NATO üyeliÄŸine karşı giriÅŸilen boykotlar ve gösterilerdir. Bugün Türk öğrencileri ve genç işçiler, Türkiye'nin NATO'dan çıkması, Türk - Amerikan anlaÅŸmalarının kaldırılması ve 6. Filo'nun Türk limanlarına girmesinin yasaklanması için gösteriler yapınca, çoÄŸu zaman bu gösteriler Atatürk'ün heykellerine konulan çelenklerle sona erer. Halkın ''NATO'ya Hayır'' sloganı altında kampanyalar düzenlemesi, öğrenci temsilcilerinin ''Amerika'ya karşıyız, çünkü ülkemizin zenginliklerini sömürüyor'' diye haykırması, (205) Atatürk'ün politikasına uygundur. Atatürk tarafından kurulmuÅŸ bir ordunun gelenekleri ile övünen birçok genç, ulusal düşünüşlü subay da, bu ordunun hâlâ daha NATO stratejisinin aracı olarak ve göstericilere karşı kullanılmasına karşı çıkıyor. Kısa bir süre önce Türk Deniz Harp Akademisi'nin öğretim üyeleri bile, Amerikan emperyalizmine ve NATO'ya karşı yönelmiÅŸ, coÅŸku uyandırıcı bir bildiri kaleme aldılar. Bu bildiriyi yazanlar en baÅŸta Kemal Atatürk'ün ÅŸu sözlerine baÅŸvuruyorlar: ''EÄŸer ulusun yaÅŸamı tehlikede deÄŸilse, savaÅŸ bir cinayettir. Türk ordusu, saldırı savaÅŸları yapmak ve imparatorluklar kurmak için meydana gelmemiÅŸtir. Ordu yabancı çıkarların hizmetinde bir araç da olamaz.''(206). Bugün Türkiye'de ciddiye alınacak hiç kimse, ülkenin sözde bir Sovyet saldırısına uÄŸrayabileceÄŸi konusunda ''soÄŸuk savaÅŸ'' günlerinde yayılan Amerikan masalına artık inanmıyor. Buna karşılık, NATO üslerinin Türkiye'nin güvenliÄŸini tehlikeye soktuÄŸu ve egemenlik haklarını zedelediÄŸi konusundaki kuÅŸkular gittikçe yaygınlaşıyor. Menderes kliÄŸinin devrilmesinden sonra NATO'ya karşı ve Sovyetler BirliÄŸi ile dostluk ve iyi komÅŸuluk politikasından yana olan halk hareketi büyük bir güçle geliÅŸti, Ankara'nın egemen çevreleri üzerinde de etkisini gösterdi. Bu yöndeki akımları boÅŸa çıkarmak ve dış politikada daha geniÅŸ bir hareket alanı saÄŸlamak için Demirel hükümeti, ABD ve NATO ile olan baÄŸları eskisi kadar açıkça belli etmemek ve öte yandan da Sovyetler BirliÄŸi ile olan iliÅŸkilerde bir iyileÅŸmeye doÄŸru yönelmek çabasına girdi. Bu yüzden ABD, Türkiye'deki üslerde bulunan Amerikan birliklerinin sayısını 23 binden 6.000 kiÅŸiye indirmek zorunda kaldı. Son yıllarda Türkiye ile Sovyetler BirliÄŸi arasındaki iliÅŸkilerin Lenin ile Atatürk tarafından meydana getirilen dostluk baÄŸlarının ruhu içinde sürekli olarak daha sıkı ve daha çok güvene dayanır biçimde oluÅŸmasını, NATO baÅŸkentleri, ÅŸaşı gözle seyretmek zorunda kaldılar. Her iki devlet, dünya politikasına iliÅŸkin bazı genel sorunlarda görüş birliÄŸine varmakla kalmayıp, İsrail ve Vietnam sorunlarının çözümü bakımından da aynı görüşleri paylaşıyorlar. 25 Mart 1967'de Türkiye'nin yeni beÅŸ yıllık planına Sovyetler BirliÄŸi'nin katkıda bulunmasını öngören bir Sovyet - Türk ekonomik anlaÅŸması imzalandı. Buna göre Sovyetler BirliÄŸi yedi önemli projeyi gerçekleÅŸtiriyor. Bunlar arasında bir petrol rafinerisi, bir alüminyum fabrikası ve üçüncü Türk çelik tesisleri var. Sovyetler BirliÄŸi ve öteki sosyalist ülkelerle daha güçlü bir iÅŸbirliÄŸi, birçok alanlarda Türkiye'ye, ekonomik yönden olduÄŸu kadar siyasal yönden de ABD'ye daha az bağımlı olma olanağını saÄŸlıyor. Devlet BaÅŸkanı Cevdet Sunay, yeni Türk - Sovyet ekonomik anlaÅŸmasına ÅŸu sözlerle deÄŸindi: ''Atatürk'ün zamanında Sovyet yardımı ile yapılmış olan Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları bugün de çalışıyor. Yeni giriÅŸimlerin de böyle olacağını görmekten mutluluk duyuyoruz.''(207). Tarihin akışı Türkiye'ye de atlamadan geçmiyor. ''SoÄŸuk savaÅŸ''ın dondurucu rüzgârı burada da yumuÅŸamaya baÅŸlıyor. Vaktiyle Kemal Atatürk'ün ektiÄŸi tohum, onun kendi vatanında da yeÅŸerecek ve büyüyecek. Bugün Türkiye'de durum 50 yıl öncesinden baÅŸka türlüdür. Ama kemal Atatürk'ün ancak bir parçasını tamamlayabildiÄŸi yapıtı ulusal demokrat güçlerin geliÅŸtireceÄŸine ve mutlu bir sonuca götüreceÄŸine güvenebiliriz.  GÜNLEME 1876-1909 Sultan Abdülhamid II. 1881 Mustafa Kemal'in Selanik'te doÄŸumu. ''Osmanlı Düyunu Umumiyesi''nin kurulması. 1888 Deutsche Bank tarafından Anadolu demiryolunun yapımına baÅŸlanması. 1889 İlk gizli örgüt ''İttihat ve Terakki''nin kuruluÅŸu. 1893 Mustafa'nın Selanik askeri okuluna giriÅŸi. Kemal ikinci adını alması. 13.3.1899 İstanbul Harp Akademisi'nde öğrenci 11.1.1905 Yüzbaşılığa yükselmesi. 1905 Rusya'da burjuva demokratik devrim. 1906 Mustafa Kemal'in öncülüğünde ''Vatan ve Hürriyet'' adlı gizli örgütün kurulması. 1907 Makedonya'da Kemal'in grubunun da katıldığı yeni ''İttihat ve Terakki'' komitesinin kurulması. 1908-1909 Burjuva Jön Türkler Devrimi. 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe konması. Nisan 1909 İstanbul'da ayaklanan karşıdevrimcilere karşı ''Hareket Ordusu''nun giriÅŸtiÄŸi yürüyüşe Mustafa Kemal'in kurmay baÅŸkanı olarak katılması. PadiÅŸah Abdülhamid II'nin tahttan indirilmesi. 1909-1918 Sultan Mehmet V. 13.9.1911 Mustafa Kemal Binbaşı oluyor. 1911-1912 İtalyan -Türk savaşı. Mustafa Kemal'in Trablusgarp savaÅŸlarına katılması. 1912-1913 1. ve 2. Balkan Savaşı. Mustafa Kemal, Bolayır'da kolordu kurmay baÅŸkanı. 27.10.1913- 1.2.1915 Sofya'da askeri ataÅŸe. 1.3.1914 Yarbaylığa yükselme. 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı. 2.8.1914 Alman - Türk gizli ittifakı. 2.11.1914 Türkiye merkezi devletler yanında savaÅŸa giriyor. 2.2.1915 Mustafa Kemal Gelibolu Yarımadası'nda 19. Piyade Tümeni Komutanı (1.6.1915'te albaylığa yükseliyor). 18.3.1915 Zaferin kazanılması halinde İstanbul'un Çarlık Rusyası'na verilmesini kabul eden İngiliz - Fransız - Rus gizli anlaÅŸması. 25.4.1915 Çanakkale BoÄŸazı'nda İngiliz - Fransız çıkartma harekâtının baÅŸlaması. Mustafa Kemal'in tümeninin savunma baÅŸarıları. 8.8.1915 ''Anafartalar Grubu'' komutanlığına atanması. Müttefik çıkartma birliklerine karşı zafer (Müttefikler 9.1.1916'da son köprübaÅŸlarını boÅŸaltıyorlar). Ocak 1916- Temmuz 1917 16. Kolordu Komutanı ve daha sonra Kafkas 2. Ordu Komutanı. 1.4.1916 GeneralliÄŸe yükselme ve paÅŸa olma. 9. - 15.5.1916 Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun Arap bölgelerinin ve Anadolu'nun bazı yerlerinin Fransa ile İngiltere arasında paylaşılmasına iliÅŸkin gizli Sykes-Picot AnlaÅŸması (19.4.1917'de Güneybatı Anadolu'nun birçok yeri de İtalyanlara söz veriliyor). 5.6.1916 Türk ordusuna karşı Arap ayaklanması baÅŸlıyor. 5.7.1917 Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanı; kendisinin üstü olan, ''Yıldırım'' ordular grubunun komutanı Alman Generali von Falkenhayn ile anlaÅŸmazlık. 20.9.1917 Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun acıklı durumu konusunda Mustafa Kemal'in Enver PaÅŸa'ya raporu. 7.11.1917 Rusya'da Büyük Sosyalist Ekim Devrimi. 3.12.1917 Halk Komiserleri Konseyi'nin ''Rusya'nın ve DoÄŸu'nun bütün emekçi Müslümanlarına'' çaÄŸrısı. 15.12.1917 Mustafa Kemal'in Veliaht Vahdettin'le birlikte Spaa'da Alman genel karargâhına gezisi. 3.3.1918 Sovyet Rusya ile merkezi devletler arasında Brest-Litovsk Barışı. 3.7.1918- 1.1.1922 Sultan Mehmet VI, Vahdettin. 7.8.1918 Mustafa Kemal, Filistin'de bulunan 7. Ordu'nun Komutanlığı'na tekrar getiriliyor. 19.8.1918 Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Mondros ateÅŸkesi. 13.11.1918 Mustafa Kemal'in İstanbul'a dönüşü. İngiliz donanmasının İstanbul'a giriÅŸi. 29.3.1919 İtalyan askerlerinin Antalya'ya çıkışı. 15.5.1919 Yunan ordusunun İzmir'e çıkışı. İşgalcilere karşı Türk çete savaşının baÅŸlaması. 19.5.1919 Ordu müfettiÅŸliÄŸine atanan Mustafa Kemal, Samsun'a çıkıyor ve Türk halkının Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nın başına geçiyor. 23.7. - 7.8.1919 Sıvas Kongresi, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin kuruluÅŸu. 27.12.1919 Temsil Komitesi Ankara'ya taşınıyor. Ocak 1920 Kilikya'da Fransız iÅŸgaline karşı halkın ayaklanması. 12.1.1920 İstanbul'da son Osmanlı Meclisi'nin toplanması. 28.1.1920 Meclisin ''Misakımilli''yi kabul etmesi. 16.3.1920 İstanbul'un İtilaf birlikleri tarafından iÅŸgali. 150 ulusal politikacı ve milletvekilinin tutuklanması. Meclis'in dağıtılması. 19.3.1920 Mustafa Kemal'in yeni bir millet meclisi için seçimleri ilan etmesi. 23.4.1920 Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin açılışı. Mustafa Kemal'in Meclis BaÅŸkanlığı'na seçilmesi. 26.4.1920 Mustafa Kemal'in Lenin'e mektubu. 3.5.1920 Ankara'da Mustafa Kemal'in baÅŸkanlığında Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin kurulması. Mayıs 1920 küçük burjuva demokratik ''YeÅŸil Ordu'' örgütünün kurulması. 11.5.1920 PadiÅŸah hükümeti, Mustafa Kemal'i ölüme mahkûm ediyor ve ulusal hareketi yok etmek için ''Halife Ordusu''nu yolluyor. Temmuz 1920: Yunan birliklerinin Anadolu'nun içlerine yürümesi ve Trakya'yı iÅŸgali. 14.7.1920: Türkiye Komünist Partisi'nin kurulması. 10.8.1920: PadiÅŸah hükümeti ile İtilaf arasında Sèvres Barış AntlaÅŸması'nın imzalanması. 1-9.9.1920: Bakû'de DoÄŸu Halkları Kongresi. 10.9.1920: Türkiye Komünist Partisi'nin 1. Kongresi. Eylül 1920: ''YeÅŸil Ordu''nun kendini dağıtmaya zorlanması. 22.9.1920: Türkiye'ye ilk Sovyet silahlarının gelmesi. 28.9.1920: 2.12.1920: Türk-Ermeni savaşı. 8.11.1920: Çete birliklerinin dağıtılmasına iliÅŸkin yasa. Düzenli ulusal ordunun kurulması. 10.1.1921: Ulusal Türk ordusunun İnönü'de Yunanlılara karşı ilk zaferi. 20.1.1921: Büyük Millet Meclisi'nin ilk anayasayı kabulü. 28-29.1.1921: Türkiye Komünist Partisi BaÅŸkanı Mustafa Suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi. 16.3.1921: Sovyet-Türk dostluk ve kardeÅŸlik anlaÅŸmasının imzalanması. 1.4.1921: İnönü'de Türklerin ikinci zaferi. 9.7.1921: Ankara'ya doÄŸru Yunan saldırısının baÅŸlaması. 5.8.1921: Mustafa Kemal'in geniÅŸ yetkilerle baÅŸkomutanlığa atanması. 23.8-13.9.1921: Sakarya Meydan Savaşı ve Yunanlı iÅŸgalcilere karşı Türklerin zaferi. 19.9.1921: Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e ''Gazi'' unvanını veriyor. 13.10.1921: Türkiye ile Kafkas Sovyet cumhuriyetleri arasında dostluk anlaÅŸması. 20.10.1921: Fransız askerlerinin Kilikya'dan çekilmesi konusunda Türk-Fransız Franklin-Bouillon AntlaÅŸması. 2.1.1922: Türkiye ile Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasında dostluk ve kardeÅŸlik antlaÅŸması. 12.7.1922: Türkiye Komünist Partisi'nin kapatılması. 26.8.1922: Yunan birliklerine karşı Türk genel saldırısının baÅŸlaması. 30.8.1922: Dumlupınar'da Yunanlılara karşı büyük zafer. 9.9.1922: İzmir'in kurtuluÅŸu. 11.10.1922: Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Mudanya ateÅŸkes antlaÅŸması. 1.11.1922: Büyük Millet Meclisi, padiÅŸahlıkla halifeliÄŸin ayrılmasına ve padiÅŸahlığın kaldırılmasına karar veriyor. 17.11.1922: Sultan Mehmet VI'nın İngiliz savaÅŸ gemisi ''Malaya'' ile kaçışı. 20.11.1922: Lozan Barış Konferansı'nın açılışı. 24.7.1923: Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Lozan Barış AntlaÅŸması. 9.8.1923: Mustafa Kemal tarafından (Cumhuriyet) Halk Partisi'nin kurulması. 13.10.1923: Ankara'nın, Türkiye'nin baÅŸkenti oluÅŸu. 29.10.1923: Türkiye Cumhuriyet oluyor. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk baÅŸkanı seçiliyor. 1.3.1924: Kemalist hükümet tarafından demiryollarının yapımına baÅŸlanması. 3.3.1924: HalifeliÄŸin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurtdışı edilmesi. 20.4.1924: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın kabulü. 17.11.1924: Cumhuriyetçi Terakki Partisi'nin kurulması. 11.2.1925: Gerici Kürt ayaklanmasının baÅŸlaması. 17.2.1925: Feodal ''aÅŸar'' vergisinin kaldırılması. 4.3.1925: Hükümete geniÅŸ yetkiler veren düzeni koruma yasasının kabulü. 3.6.1925: Cumhuriyetçi Terakki Partisi'nin kapatılması. Gerici politikacıların sürülmesi. 29.6.1925: Kürt ayaklanmasının 46 önderinin idam edilmesi. 2.9.1925: Tekkelerin kapatılması. 25.11.1925: Fesin yasaklanması. 17.12.1925: Türkiye ile Sovyetler BirliÄŸi arasında saldırmazlık ve tarafsızlık atlaÅŸması. 17.2.1926: (İsviçre) Medeni Kanunu'nun kabulü (1.3.'te Ceza Kanunu, 29.5.'te Ticaret Kanunu). 5.6.1926 Türkiye ile İngiltere arasında Musul sorunu üzerine anlaÅŸmaya varılması. 5.6.1927: Sanayi TeÅŸviki Kanunu. 15-20.10.1927: Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı konusunda Mustafa Kemal'in söylevi. 10.4.1928: Müslümanlık devlet dini olmaktan çıkıyor. Devletle dinin ayrılışı kesinleÅŸiyor. 13.6.1928: Osmanlı devlet borçlarının ödenmesi biçimi üzerinde Türkiye ile alacaklılar arasında anlaÅŸmaya varılıyor. 9.8.1928: Latin yazısının kabulünün gerekliliÄŸi konusunda Mustafa Kemal'in söylevi. 3.11.1928: Latin alfebesinin kabulüne iliÅŸkin yasa. 23.8.1929: Türk sanayi ürünlerini koruyan yeni gümrük tarifesinin kabulü. 10.6.1930: İki ülke arasında henüz çözümlenmemiÅŸ bulunan sorunlar konusunda Türk-Yunan anlaÅŸması. 12.8.1930: Serbest Fırka'nın kuruluÅŸu (17.11.'de kapatılıyor). 23.3.1931: Mustafa Kemal tarafından devletçilik ilkesinin ilan edilmesi. 25.6.1931: Basın Kanunu. 8.5.1932: Türkiye için Sovyet ekonomik kredisi verileceÄŸinin açıklanması. 18.7.1932: Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne giriÅŸi. 3.7.1933: Türkiye tarafından saldırganın tanımlanması anlaÅŸmasının imzalanması. 9.1.1934: Ulusal sanayiin kurulması için birinci Türk BeÅŸ Yıllık Planı'nın açıklanması. 9.2.1934: Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Paktı'nın imzalanması. 28.6.1934: Soyadı yasasının kabulü. 24.11.1934: Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e, ''Atatürk'' soyadını veriyor. 8.12.1934: Büyük Millet Meclisi seçimleri için kadınlara oy hakkı veriliyor. 16.9.1935: Sovyet yardımı ile yapılan Kayseri tekstil kombinasının açılışı. 7.11.1935: 1925 tarihli Türk-Sovyet AntlaÅŸması'nın on yıl için uzatılması. 20.7.1936: Montreux BoÄŸazlar AntlaÅŸması'nın imzalanması. 9.9.1936: KoruculuÄŸun kaldırılması konusunda Suriye-Fransa AntlaÅŸması'nın onaylanması. İskenderun sancağı uÄŸrunda Türk-Fransız anlaÅŸmazlığının baÅŸlangıcı. 29.9.1936: Karabük Demir-Çelik tesislerinin kurulması için İngiliz H.A. Brassert firması ile anlaÅŸma. 8.7.1937: Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında Saadabad Paktı'nın imzalanması. 25.10.1937: 1925 yılından bu yana baÅŸkanlık yapan İsmet İnönü'nün çekilmesi. Celal Bayar'ın hükümet kurması. 4.7.1938: Türk-Fransız dostluk antlaÅŸması ve İskenderun sancağının geleceÄŸi konusunda anlaÅŸmaya varılması (5.7.'de Türk askerleri İskenderun'a giriyor). 10.11.1938: Kemal Atatürk'ün ölümü. 11.11.1938: İsmet İnönü Devlet BaÅŸkanlığı'na seçiliyor. 1.9.1939: İkinci Dünya Savaşı'nın baÅŸlangıcı. 1.9.1939: Karabük Demir-Çelik Tesisleri iÅŸletmeye açılıyor. 19.10.1939: İngiliz-Fransız-Türk Yardım AntlaÅŸması'nın imzalanması. 27.12.1939: Erzincan zelzelgesi 33.000 kiÅŸinin canına mal oluyor. 8.1.1940: İngiltere ve Fransa ile geniÅŸ çaplı bir ekonomik ve parasal antlaÅŸma imzalanıyor. Her iki devlet, 1942 yılı sonuna kadar tüm Türk krom ürününü satın alma hakkını elde ediyor. 18.1.1940: Hükümete olaÄŸanüstü yetkiler tanıyan ulusal savunma yasası. 30.5.1940: EreÄŸli kömür madenlerinin devletleÅŸtirilmesi. 12.6.1940: İngiltere ve Fransa'nın yanında İtalya'ya karşı savaÅŸa girmeme konusunda Türk hükümeti karar alıyor. 24.3.1941: Türk-Sovyet tarafsızlık bildirisi. 18.6.1941: Türk-Alman dostluk AntlaÅŸması. 22.6.1941: Hitler Almanyası Sovyetler BirliÄŸi'ne saldırıyor. 9.10.1941: Türk-Alman Mal ve Ödeme AntlaÅŸması, 1.1.1943'ten sonra Alman silah gereçleri karşılığında Türk kromunun verilmesi. 3.12.1941: Türkiye'nin ABD ödünç verme ve kiralama programına alınması. 1941/42: Aşırı saÄŸcı turancı çevreler, Sovyetler BirliÄŸi'nin parçalanmasına ve yenilmesine katılma amacı ile Hitler Almanyası ile iliÅŸki kuruyor. 1942 yazı: Türk ordusu, 26 tümeni, Sovyet Kafkas sınırına yığıyor. 11.11.1942: SeferberliÄŸin yükünü, Türk olmayan tüccarlara ve iÅŸadamlarına yükleyen Varlık Vergisi Kanunu. 31.12.1942: Türkiye'ye 100 milyon RM deÄŸerinde savaÅŸ gereci verilmesini öngören Türk-Alman Kredi AntlaÅŸması. 4-6.12.1943: Kahire'de Roosevelt ve Churchill'in İnönü ile görüşmeleri. Türkiye, Hitler'e karşı savaÅŸa girmeyi kabul etmiyor. 21.4.1944: Müttefiklerin baskısı üzerine Almanya'ya krom gönderilmesi durduruluyor. 2.8.1944: Hitler Almanyası ile diplomatik iliÅŸkilerin kesilmesi. 23.2.1945: Türkiye'nin Almanya ve Japonya'ya savaÅŸ ilanı. BirleÅŸmiÅŸ Milletlere girmesi. 19.3.1945: Sovyetler BirliÄŸi, Türkiye'nin büyük savaÅŸ sırasındaki tutumu yüzünden 1925 tarihli Sovyet-Türk Saldırmazlık ve Tarafsızlık AntlaÅŸması'nı feshediyor.  29.3.1945: 23 Turancı mahkûm ediliyor, Ekim 1945'te mahkûmiyet yeniden kaldırılıyor. 7.1.1946: C.Bayar ile A.Menderes tarafından, egemen çevrelerin ABD sermayesi ile iÅŸbirliÄŸi yapan bölümünün bir araya geldiÄŸi Demokrat Parti'nin kurulması. Mayıs 1946: Türkiye Reformcu Sosyalist Partisi'nin kurulması. 20.6.1946: Türkiye Sosyalist İşçi ve Köylü Partisi'nin kurulması. 16.12.1946: Her iki işçi partisinin kapatılması ve önde gelen yöneticilerinin tutuklanması. 12.3.1947: Türkiye için 100 milyon dolar tutarında ABD askeri ''yardımı''nın kararlaÅŸtırılması (Truman doktrini). 4.7.1948: Marshall planı çerçevesinde ABD ile Ekonomik İşbirliÄŸi AntlaÅŸması'nın imzalanması. 14.5.1950: Demokrat Parti'nin seçim zaferi. 22.5.1950: Celal Bayar devlet baÅŸkanlığına seçiliyor. Hükümet Adnan Menderes tarafından kuruluyor. On yıl süren gerici, anti-demokratik ve ABD uydusu diktatörlük. 1950-1953: Köylülerin silahlı ayaklanmaları, büyük toprak sahiplerinin arazilerinin iÅŸgali. 25.7.1950: Kore'deki Amerikan müdahalesini desteklemek üzere 4.500 askerin gönderilmesi. 31.12.1950: Batı Almanya tekelleri, Türkiye'nin dış ticaretinde yeniden birinci sırayı alıyorlar. (1951'de savaÅŸ öncesi antlaÅŸmalar yeniden yürürlüğe giriyor ve geniÅŸ çapta Batı Alman sermaye ihracı baÅŸlıyor). 1.8.1951: Türkiye Komünist Partisi üyeleri için ölüm cezası kabul ediliyor. 18.2.1952: Türkiye NATO'ya giriyor. 24.2.1955: Önce Irak, daha sonra İngiltere, İran ve Pakistan'ın katılmasıyla BaÄŸdat Paktı imzalanıyor. Haziran 1956: Muhalif basının, demokratik ve muhalif güçlerin toplantılarının yasaklanması. Mart 1957: Batı Almanya Savunma Bakanı F.J. Strauss Türkiye'yi ziyaret ediyor. NATO çerçevesinde geniÅŸ bir askeri iÅŸbirliÄŸi baÅŸlıyor. 19.2.1959: Londra Kıbrıs AntlaÅŸması'nın imzalanması. 5.3.1959: ABD ile askeri anlaÅŸma. Türkiye'ye Amerikan atom füzelerinin yerleÅŸtirilmesi. 20.8.1959: Irak'ın ayrılmasından sonra BaÄŸdat Paktı'nın adı CENTO'ya çevriliyor. ABD'nin etkisi artıyor ve CENTO genel karargâhı Ankara'ya taşınıyor. 1960 ilkyazı: Proleter grev hareketinin ve NATO konseyinin Ankara toplantısı dolayısıyla öğrenci gösterilerinin yayılması. 13.5.1960:Türk topraklarının, Sovyetler BirliÄŸi'ne karşı casusluk uçuÅŸları için kullandırılmasına karşı Sovyetler BirliÄŸi'nin protestosu. 27.5.1960: General Cemal Gürsel öncülüğünde bir subay cuntası (Milli Birlik Komitesi) tarafından Menderes rejiminin devrilmesi. Menderes kliÄŸinin tutuklanması ve Demokrat Parti'nin kapatılması. Yeni burjuva partilerin ve bağımsız sendikaların kurulması. 13.11.1960: İç politikanın ve dış politika iliÅŸkilerinin köklü biçimde deÄŸiÅŸtirilmesi için çaba gösteren 14 üyenin Milli Birlik Komitesi'nden çıkarılması. Åžubat 1961: Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluÅŸu. 9.7.1961: Halkoyu ile yeni bir anayasanın kabul edilmesi. 15.9.1961: Menderes için ölüm cezası (17.9.'da yerine getiriliyor), Celal Bayar için ömürboyu hapis cezası ve Demokrat Parti'nin eski önde gelen kiÅŸileri için de uzun hapis cezaları veriliyor (20.7.1966'da bunlar için af çıkıyor). 26.10.1961: Cemal Gürsel devlet baÅŸkanlığına seçiliyor. 19.11.1961: İsmet İnönü hükümeti kuruyor, Cumhuriyet Halk Partisi seçimlerden en güçlü parti olarak çıkıyor. 31.12.1961: İş kanunu, grev hakkı ve emperyalist devletlerle baÄŸların koparılması için İstanbul'da işçi gösterileri oluyor. Temmuz 1963: Gittikçe büyüyen bir halk hareketinin baskısı altında Büyük Millet Meclisi, sendikalara grev hakkı ve toplu sözleÅŸmeler yapma hakkı tanıyan bir yasayı kabul ediyor. 12.9.1963: Ortak Pazar'la Türkiye arasında bir ortaklık antlaÅŸmasının imzalanması. 5.11.1964: Moskova'da Türk-Sovyet Kültür AntlaÅŸması'nın imzalanması. 1964/65: Kıbrıs anlaÅŸmazlığı konusundaki tutumları dolayısıyla Türkiye ile NATO mütefikleri ABD ve İngiltere arasında derin görüş ayrılıkları beliriyor. Ocak 1965: N.V. Podgorni baÅŸkanlığında Sovyetler BirliÄŸi Yüksek Sovyeti'nden bir heyetin Türkiye'yi ziyareti. 5.2.1965: Türkiye'nin dış politikasında yeni bir yönelmenin ortaya konması. Bu politikanın ağırlık noktasını, Sovyetler BirliÄŸi, Balkan ülkeleri ve Arap devletleri ile iliÅŸkilerin iyileÅŸtirilmesi meydana getiriyor. Mayıs 1965: Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Gromiko'nun Türkiye'yi ziyareti. 16.5.1965: EreÄŸli demir-çelik fabrikalarının açılışı. AÄŸustos 1965: Türkiye baÅŸbakanı Sovyetler BirliÄŸi hükümetinin çaÄŸrılısı olarak Moskova'yı ziyaret ediyor. 10.10.1965: Parlamento seçimlerinde, İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi, bir süredir baÅŸbakan olan Süleyman Demirel'in Adalet Partisi tarafından yenilgiye uÄŸratılıyor. Türkiye İşçi Partisi 15 sandalye kazanıyor. 26.3.1966: Her türlü komünist etkinliÄŸe karşı yeni bir yasa kabul ediliyor. 28.3.1966: Cevdet Sunay, Türkiye'nin devlet baÅŸkanlığına seçiliyor. 21.4.1966: Türkiye, ABD ile ikili anlaÅŸmaların gözden geçirilmesini istiyor. 26.5.1966: Güney Kore'de bulunan son Türk birliÄŸi de geri çekiliyor. Temmuz 1966: Bir Türk parlamento heyeti. Sovyetler BirliÄŸi'ni ziyaret ediyor. Aralık 1966: Sovyetler BirliÄŸi BaÅŸbakanı Kosigin Türkiye'yi ziyaret ediyor. 17.1.1967: 400.000 üyeli 17 örgütün üyesi olduÄŸu ''Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu''nun kuruluÅŸu. 22.6.1967: Türkiye DışiÅŸleri Bakanı, BM Genel Kurulu'nda İsrail birliklerinin iÅŸgal altındaki Arap topraklarından derhal çekilmesini istiyor. 22.6.1967: Amerikan 6. filosunun gemilerine karşı İstanbul'da büyük Amerikan aleyhtarı öğrenci gösterileri. Eylül 1967: BaÅŸbakan Demirel'in Moskova'yı ziyareti. 23.11.1967: Ankara'da L.B. Johnson'un özel temsilcisine karşı gösteriler. 27.12.1967: Türkiye İşçi Partisi'nin, NATO'dan çıkılması için Türk halkını bir kampanyaya çağırışı. Mayıs-Eylül 1968: Türkiye'de demokratik güçlerin ''NATO'ya Hayır!'' sloganı altında gösterileri. 3.5.1968: Sovyet uzmanları tarafından bir metalurji kombinasının yapımına iliÅŸkin Türk-Sovyet anlaÅŸması. 30.6.1968: Türkiye'nin dış borçları 1.4 milyar dolar (döviz olarak ödenmesi gereken) ve 3.2 milyar Türk Lirası'na (Türk parası olarak ödenmesi gereken) ulaşıyor. Mayıs 1969: Batı Almanya DışiÅŸleri Bakanı Willy Brandt'ın Türkiye'yi ziyareti. 1.5 milyar DM Batı Alman sermaye ''yardımı''nın Türkiye'yi NATO'ya daha sıkı biçimde baÄŸlamaması karşısında tekelci basının düş kırıklığı. Kasım 1969: Türkiye Devlet BaÅŸkanı Sunay'ın, Sovyetler BirliÄŸi'ni ziyareti. Åžubat 1970: İstanbul BoÄŸazı üzerinde bir köprü yapımına baÅŸlanması. 14.2.1970: Adalet Partisi'nde aşırı saÄŸ ve tutucu kanadın BaÅŸbakan Demirel'i düşürme denemesinin baÅŸarısızlığa uÄŸraması. Nisan 1970: Gediz bölgesinde ağır bir deprem 2.000 kiÅŸinin ölmesine neden oluyor. 16.6.1970: Yüz binlerce Türk işçisinin Demirel hükümetinin sendika düşmanı politikasına karşı protesto gösterisi. Polis üç göstericiyi öldürüyor. KAYNAKÇA Barthel, Günter, ''Kemal Atatürk und die türkische Industrialisierungs-politik'', Zeitschrift für Geschichtswissenschaft 10/1968. Internationale Beratung der kommunistischen und Arbeiterparteien, Moskau 1969, Berlin 1969. Deutschland im ersten Weltkrieg, Bd. 1 u. 2, Berlin 1968. Geschichte der sowjetischen Aussenpolitik, Bd. !, 1917-1945, Berlin 1969. Geschichte der internationalen Beziehungen 1917-1939, yayınlayan: W. G. Truchanowski, Berlin 1963. Glasneck, Johannes, Methoden der deutsch-faschistischen Propagandätatigkeit in der Türkei vor und wahrend des zweiten Weltkrieges, Halle (saale) 1966. Glasneck, Johannes/Kircheisen, Inge, Türkei und Afghanistan - Brenenpunkte der Orientpolitik im zweiten Weltkrieg, Berlin 1968. Kolonialismus und Neokolonialismus in Nordafrika und Nahost, Berlin 1964. Rathmann, Lothar, Araber stehen auf, Berlin 1960. Rathmann, Lothar, Stossrichtung Nahost 1914-1918, Berlin 1963. Rathmann, Lothar, Neue Aspekte des Arabi-Aufstandes 1879-1882 in Ägypten, Berlin 1968. Tillmann, Heinz, Deutschlands Araberpolitik im zweiten Weltkrieg, Berlin 1965. Weltgeschichte, Bd. 7, 8, 9, Berlin 1965. Werner, Ernst, Die Geburt einer Grossmacht - Die Osmanen (1300-1481), Berlin 1966. Werner, ernst, ''Wesen und Formen des türkischen Nationalismus'', Zeitschrift für Geschichtswissenschaft, 10/1968. Werner, Ernst, ''Die Türkei am Vorabend des ersten Weltkrieges im Spannungsfeld der Grossmächte'', aynı yerde, 12/1968.  Â
|
|
KEMAL ATATÜRK ve ÇAÄžDAÅž TÜRKİYE IV.Bölüm JOHANNES GLASNECK Çeviren:  ARİF GELEN  TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İLK BAÅžKANI  TÜRKİYE ÇEHRESİNİ DEĞİŞTİRİYOR  Lozan'da henüz görüşmeler sürdürülürken, ülkenin bundan sonraki geleceÄŸi konusunda Türkiye'de tartışmalar baÅŸlamıştı. Mustafa Kemal, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' yerine ÅŸimdi bir siyasal parti, ''Halk Partisini'' kurdu. Haziran 1923'te yeni seçimler yapıldı. İkinci Millet Meclisi'nin 286 milletvekilinin tümü, Kemal'in ''Halk Partisi''ndendi. Ama feodal-dinci gericilik henüz teslim olmamıştı. Gerçi artık padiÅŸahlık yoktu, ama her cuma günü Halife Abdülmecit, eskiden atalarının yaptığı gibi cuma namazını kılmak ''selamlık'' için İstanbul'da arabasını sürüyordu. Görevi hiçbir siyasal gereÄŸi yerine getirmesini öngörmüyordu. Ama Mustafa Kemal'in tuttuÄŸu yoldan hoÅŸnut olmayanların hepsi gözlerini halifeye çevirmiÅŸlerdi: İstanbul'un padiÅŸaha baÄŸlı memurları, yabancı sermaye ile baÄŸlantılı olan kompradorlar, büyük toprak sahipleri, Anadolu'nun doÄŸusundaki aÅŸiret reisleri ve özellikle Müslüman din adamları, hocalar ve ulema ordusu. Türkiye'nin gelecekteki devlet biçimi konusunda daha hâlâ bir açıklık yoktu. İstanbul gazeteleri, halifenin devlet baÅŸkanı olacağı anayasal bir monarÅŸinin propagandasını yapıyorlardı. ''Halk Partisi''nde büyük etkiye sahip bulunan Rauf Bey ile yandaÅŸları da bu görüşü temsil ediyordu. Mustafa Kemal'in devlet adamlığı, zamanın nesnel gerekliliklerini anlamasından ileri geliyordu. Bu, anti-emperyalist halk hareketinin İtilaf emperyalistleri ile bunların Yunanlı müttefiklerine karşı zafer kazanması olanağını saÄŸlamıştı. Ama zaferle, ulusal egemenlik ve bağımsızlık henüz tam olarak güvence altına alınmamıştı. Ülkenin az sayıdaki önemli üretim alanlarını elinde bulunduran yabancı sermaye, geniÅŸ halk tabakalarını henüz bilgisizliÄŸin ve OrtaçaÄŸ geriliÄŸinin çemberi içinde tutan feodal dinci - gericilik, genç ulusal Türk devleti için sürekli bir tehlike olarak ayakta duruyordu. Türk tarihinin bu yeni döneminin başında da tarihin gündeme koyduÄŸu görevleri kavramada Mustafa Kemal'in sahip olduÄŸu, açıklık gerçekten etkileyicidir. Mustafa Kemal'in o zaman kurmaya baÅŸladığı yapıt, Türk halkının barış, demokrasi ve toplumsal ilerleme uÄŸrunda bugün yaptığı savaşım ve ayrıca günümüzün tüm ulusal kurtuluÅŸ hareketi için deÄŸerli bir kalıt olarak ortadadır. Bundan 50 yıl önce söz konusu olan, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin dolaysız etkisi altında, ulusal bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla pekiÅŸtirmek için ulusal, anti-emperyalist bir hareketti. Hareketin programında, ulusal bir sanayiin kurulması ve emperyalist devletlerin üstün durumu karşısında geriliÄŸi ortadan kaldıracak toplumsal reformlar bulunuyordu. Bu Kemalist programın bugün için bile ne kadar güncel olduÄŸunu, 1969'da yapılan komünist ve işçi partileri Moskova danışma toplantısı kanıtlar. Toplantı, ulusal kurtuluÅŸ hareketi için ÅŸu ana görevi saptadı: ''Birçok bağımsız Asya ve Afrika devletinde siyasal bağımsızlığı ve egemenliÄŸi pekiÅŸtirmek ve savunmak görevi yanında, ekonomik geriliÄŸin aşılması, ulusal bir sanayii de içine alan bağımsız bir ulusal ekonominin kurulması ve halkın yaÅŸama düzeyinin yükseltilmesi, toplumsal geliÅŸmenin baÅŸlıca sorunları haline gelmiÅŸtir.''(125) Bundan dolayı, Türkiye'de, işçi sınıfını, aydınların ilerici tabakalarını ve köylüleri kapsayan bugünkü demokratik hareketin her zaman için Kemalizmin öz düşüncelerine sarılması yerinde bir eÄŸilimdir. 50 yıl önce ulusal hareketin başında bulunan yurtsever subayların ele aldıkları şey, burjuva-demokratik devrimin görevlerini yerine getirmekten baÅŸka hiçbir ÅŸey deÄŸildi. Bu önderlik grubu, görevini yaparken, yeni filizlenmekte olan ulusal Türk burjuvasının ve liberal toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Gerçi Lenin, sömürge ve bağımlı ülkelerde, burjuvaziyi, onurlu, mert ve dürüst, demokrasiyi temsil etmeye yetkin görüyordu. Ama burjuvanın siyasal istikrarsızlığını ve gericilikle anlaÅŸmaya varması olanağını da belirtmiÅŸti. Kemal'in ve Kemalist hareket içindeki öncü güçlerin eylemlerini bu temel teorik belirleme açısından deÄŸerlendirmelidir. Tamamen burjuva bir önderliÄŸin, kapitalizmden sosyalizme geçiÅŸ demek olan çağımızda ulusal, anti-emperyalist bir hareketi hangi noktaya kadar ileri götürmeye yetenekli olduÄŸu sorusunu aÅŸağıda yanıtlandıracağız. 6 Ekim 1923'te Türk birlikleri tekrar İstanbul'a girdikten sonra, Millet Meclisi, ülkenin yeni baÅŸkentinin Ankara mı olacağı, yoksa BoÄŸaz kıyısındaki eski baÅŸkentte mi kalınacağı konusunda karar verme durumundaydı. Meclisin çoÄŸunluÄŸu Ankara için ve bununla birlikte de ulusal, anti-feodal devrim için olumlu olan kararı vermiÅŸti. Ankara, Anadolu'nun merkezinde bulunuyordu ve bir dış saldırıya karşı İstanbul'dan daha iyi korunabilir durumdaydı. Ayrıca İstanbul geçmiÅŸle çok sıkı baÄŸlantı halindeydi ve bu bakımdan yeni Türkiye'nin baÅŸkenti olarak pek söz konusu olamazdı. Büyük padiÅŸahların parlak günlerinden kalma solgun yüzlü ruhlar, henüz eski Türk İstanbul'un saraylarında, camilerinde ve medreselerinde dolaşıyordu. Oysa yeni devlet bir aile soyuna ya da inanca deÄŸil, Türk ulusuna dayanmalıydı. Bundan dolayı onun baÅŸkenti de Türk vatanının kalbinde olmalıydı. PadiÅŸahlığın kaldırılmasından sonra, 13 Ekim 1923'te Ankara'nın Türkiye'nin baÅŸkenti ilan edilmesi, Osmanlı geçmiÅŸi ile bir bağın daha kesilmesi demek oluyordu. Gene o günlerde gazeteler, ''Halk Partisi''nin ve Mustafa Kemal'in cumhuriyeti ilan etmek istediÄŸini bildiriyorlardı. 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa bile, cumhuriyetçi bir nitelik taşıyordu. Ama padiÅŸahın tahttan indirilmesinden sonra bile Kemalistler, feodal-dinci gericiliÄŸin güçlü durumu karşısında, son sonuca da varmaya ve yeni rejime uygun bir ad vermeye cesaret edememiÅŸlerdi. Bu arada cumhuriyet düşüncesi İslam dünyasında geniÅŸ bir ün kazanmış ve özellikle Fransızların koruyuculuk bölgeleri Suriye ve Lübnan'da Arap milliyetçileri tarafından savunulur olmuÅŸtu. Kafkasya ve Orta Asya'da Sovyet cumhuriyetlerinin kurulması da örnek olma yönünde etkisini gösteriyordu. Mustafa Kemal artık karar verme zamanının geldiÄŸi kanısına vardı. Lozan barışı, ona ve ''Halk Partisi'' içindeki ilerici güçlere yeni güç katmıştı. Bugünkü bulanık durum hep böyle sürüp gidemezdi. Rauf, Refet, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir İstanbul'da oturuyorlar, halifeyi anayasal monarÅŸinin hükümdarı olarak getirmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal taşın yuvarlanmasını baÅŸlatmak için ekim ayı sonunda, AÄŸustos 1923'ten bu yana görevde bulunan Fethi Bey'le Kabinesinin görevden çekilmesi konusunda anlaÅŸmaya vardı. Henüz yürürlükte olan Anayasaya göre bizzat kendileri bakan önerebilen milletvekilleri, bütün Meclis'in kabul edebileceÄŸi bir bakanlar listesi üzerinde birleÅŸemiyorlardı. Bu yüzden Mustafa Kemal'den öğüt dileÄŸinde bulundular. 29 Ekim 1923 gününün öğle saatlerinde Mustafa Kemal'in onların önüne sürdüğü ise, hükümetin yeniden kuruluÅŸuna iliÅŸkin bir öneri deÄŸil, bir Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸiydi:''Türk devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir... Türkiye Cumhuriyeti'nin baÅŸkanı, Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından üyeleri arasından ve dört yıllık bir yasama dönemi için seçilir... Cumhuriyetin baÅŸkanı devletin de baÅŸkanıdır... BaÅŸbakan, devlet baÅŸkanı tarafından milletvekilleri arasından seçilir...''(126). BaÅŸbakan da bakanları seçer. Bundan sonra da tüm kabinenin Meclis tarafından onaylanması gerekir. Bunun ardından yapılan Meclis görüşmelerinde, Türk devletinin biçiminin gerçekten en kısa zamanda açığa kavuÅŸması gerektiÄŸi düşüncesi ağırlık kazandı. Milletvekilleri büyük bir çoÄŸunluk yasaya olumlu oy verdiler ve hemen ardından da Mustafa Kemal'i Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk baÅŸkanı seçtiler. Mustafa Kemal, İsmet'i baÅŸbakan atadı. Aynı günün akÅŸamı 100 top atımı ile Türkiye'nin bir cumhuriyet olduÄŸu ilan edildi. Top sesleri, halifeyi, Osmanlı niÅŸanları taşıyan kiÅŸileri ve Rauf Bey'in çevresindeki generalleri, kendi planlarını hazırladıkları bir sırada korkuttu. Bütün DoÄŸu'da gerici Müslüman din adamları kendi kendilerine sordular: Başında bir devlet baÅŸkanının bulunduÄŸu bir cumhuriyette halifelik gibi bir kurumun yeri ne olacaktı? Artık halifeliÄŸin günleri de sayılı mıydı? Halife dostu İstanbul basını, Türk ulusal bilincini halifeliÄŸin çıkarı uÄŸrunda hazırlamaya çalışıyordu. ÖrneÄŸin Tanin gazetesi, halifeliÄŸin olmadığı bir Türk devletinin İslam dünyasında artık hiçbir ağırlığa sahip olamayacağını yazıyordu. Oysa bu, bilerek söylenmiÅŸ bir yalandı. Artık halifeliÄŸin, Türkiye'de bütün gerici güçlerin toplandığı noktayı meydana getirmekten ve devletin bağımsızlığını tehlikeye atmaktan baÅŸka bir anlamı yoktu. İsmet ile Mustafa Kemal, halifenin ''kutsal savaÅŸ'' için yaptığı çaÄŸrıya karşın Arap ve Hint Müslümanlarının 1914 ile 1918 arasında İngiliz ordusunun saflarında Türklere karşı savaÅŸtıklarını, 1920 yılında Türkiye'yi kanlı bir iç savaÅŸa sürükleyen ÅŸeyin, halifenin fetvası olduÄŸunu anımsattılar. Mustafa Kemal, halifeliÄŸi salt ''tarihsel bir anı'', Türk halkını kötülüklerle dolu geçmiÅŸe baÄŸlayan bir zincir olarak niteledi. Hukukun, eÄŸitimin ve toplumsal yaÅŸamın geniÅŸ alanlarının yenileÅŸtirilmesi isteniyorsa, halifelik yıkılması zorunlu olan önemli bir kale sayılırdı. Dışardan gelen müdahaleler, halifeliÄŸin ölüm-kalım savaşımını hızlandırdı. 24 Kasım 1923'te üç İstanbul gazetesi, AÄŸa Han'ın Türk hükümetine yazdığı bir mektubu yayımladı. AÄŸa Han, bu mektubunda, İslam dünyasının dinsel önderliÄŸinin iktidar yetkilerini elinde tutması gerektiÄŸini ve halifenin dünyasal devlet gücüne eÅŸit tutulmasını istiyordu. Mektup, Milli Meclis'i ayaÄŸa kaldırdı. Çünkü bununla bir İngiliz uyruklusu, Türkiye'nin iç iÅŸlerine karışıyordu, Mustafa Kemal, AÄŸa Han'ı, halifeyi Türkiye'de ulusal harekete karşı kullanmak ve böylece onu zayıflatmak için halifeden yararlanmak isteyen bir İngiliz ajanı olarak niteledi. AÄŸa Han'ın kiÅŸiliÄŸine iliÅŸkin bilgilerin yardımı ile milletvekillerini savlarının doÄŸruluÄŸu konusunda inandırmak Mustafa Kemal için kolay bir iÅŸti: Bir Hintli prens ailesinden gelen AÄŸa Han, Müslüman İsmailiye mezhebinin başı olarak halkının sıkıntılarından çok uzakta, İngiltere'de ya da Riviera'da yaşıyor, İngiliz politikacıları ile sıkı iliÅŸki halinde bulunuyordu. Bombay Limanı'na girdiÄŸi zaman, 9 top atımı ile selamlanıyordu. Mustafa Kemal, 1924 yılının baÅŸlarında bir manevra sırasında İsmet'le ve önde gelen askerlerle halifeliÄŸin kaldırılması için nasıl davranılacağı konusunda görüşmelerde bulundu. 1 Mart 1924'te Meclis'in yeni çalışma dönemi açıldığı sırada, milletvekillerinin dikkatini üç ödeve çekti: Cumhuriyet yerine oturmalı, dinsel ve laik diye bölünmüş olan eÄŸitim sistemine bütünlük kazandırılmalı ve İslam dini siyasal bir araç olma durumundan kurtarılmalıydı. 3 Mart günü çeÅŸitli milletvekilleri üç yasa önerisinde bulundular. Öneriler uzun ve sert bir görüşmeden sonra kabul edildi. Birinci yasa, halifelik makamını kaldırdı ve Osmanlı soyunun bütün insanlarını yurtdışına sürdü. İkinci yasa, din iÅŸlerini ve dinsel tesisleri yöneten bakanlıkları kaldırdı. Bu, Müslüman din adamları sınıfının topraklarının, mallarının ve her türlü kuruluÅŸlarının devletleÅŸtirilmesi anlamına geliyordu. Üçüncü yasa da, tüm eÄŸitim iÅŸlerini ve kuruluÅŸlarını EÄŸitim Bakanlığı'na baÄŸlıyordu. Bundan böyle hiçbir din okulu bulunmayacak, yalnız laik okullar olacaktı. Devletin laikleÅŸtirilmesinin ve dinden ayrılmasının temeli böylece atılmıştı. Bazı milletvekilleri, Mustafa Kemal'e, son anda, bizzat kendisinin halifelik rütbesini almasını önermiÅŸlerdi. İslam dünyasının çeÅŸitli çevrelerinden de buna benzer öneriler gelmiÅŸti. Mustafa Kemal, böyle gerçeÄŸe aykırı bir tasarıyı ancak alay ederek bir kenara itebilirdi. Şöyle soruyordu: ÖrneÄŸin kendisi İran ve Afganistan halklarını, onların hükümdarlarını, kendi buyruklarına uymaya nasıl yöneltebilirdi? ''Ne anlamı, ne de varlık gerekçesi olan böyle hayal üstüne kurulu bir role girmeyi gülünç'' olarak niteledi (127). Mustafa Kemal'in bunda ne kadar haklı olduÄŸunu, daha sonraki yıllarda yeni bir halifeliÄŸin diriltilmesi için gösterilen baÅŸarısız giriÅŸimler tanıtladı. Halifelik, doÄŸunun ortaçaÄŸ feodal sisteminden bir parçaydı ve bu sistemle birlikte tarihe karıştı. 3 Mart 1924 tarihli yasalar, Türk devletine her konuda en yüksek yetkiyi getirdi, bunun yanında da ulusal egemenliÄŸi güçlendirdi ve Türk halkını halifeliÄŸin devletüstü görevlerinin yükünden kurtardı. Gerici bir dönüşüm tehlikesi ÅŸimdilik atlatılmış ve ilerici reformların yolu açılmıştı. Devletin hukuksal geliÅŸimi, daha önceki bütün yasama kazanımlarını bir araya getiren 20 Nisan 1924 tarihli anayasanın ilan edilmesiyle tamamlandı. Bu anayasa, bazı deÄŸiÅŸikliklerle, 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti, parlamenter bir demokrasiydi. Dolaylı seçim hakkı çerçevesinde seçimler yapılıyordu. Seçmen için servet bildirimi kalkmıştı, ama kadınlara seçme hakkı verilmedi. Hükümet uygulaması, her burjuva cumhuriyette olduÄŸu gibi burada da halk yığınlarının büyük çoÄŸunluÄŸu üzerinde burjuva azınlığın diktatörlüğünün söz konusu olduÄŸunu yıldan yıla daha açıkça ortaya koydu. Bu genel yasallık Türkiye'de, 1924'te adını ''Cumhuriyet Halk Partisi''ne çeviren Halk Partisi'nin 1924-25 ile 1930 arasındaki kısa dönem dışında tek başına iktidar olmasında kendini göstermiÅŸti. Sendikalar çok sıkı bir hükümet denetimi altına sokulmuÅŸtu. Kemal Atatürk'ün böyle bir egemenlik sistemi için ortaya koyduÄŸu gerekçede, ulusal ve antiemperyalist öğeler henüz önemli bir rol oynuyordu. Kendisi, Türkiye'nin önünde bulunan büyük görevlerin yerine getirilebilmesi için bütün ulusal güçlerin bir araya getirilmesini istiyordu. Bu amaçla Cumhuriyet Halk Partisi, hedefinin ''sınıf savaşımı yerine, toplumsal düzeni ve birlik ruhunu koymak, çeÅŸitli çıkarları ahenkli biçimde dengeleÅŸtirmek'' olduÄŸunu ilan etti (128). Mustafa Kemal de, halkın kendi kendini yönetmeye henüz yetenekli olmadığına inanmıştı. Kendini, halkının babası, eÄŸiticisi olarak görüyordu. Halkın yaratıcı gücünü bilgisizliÄŸin ve karanlığın zincirlerinden kurtarmak istiyordu. Bu yüzden çaÄŸdaÅŸları onu bazen de ''istemeyerek diktatör'' olmuÅŸ kiÅŸi diye adlandırıyordu. ÖrneÄŸin Büyük Millet Meclisi seçimleri için aday listelerini kendisi hazırlıyordu. Gazi tarafından saptanan milletvekillerine itirazda bulunmaya hiç kimse cesaret edemezdi. Mustafa Kemal'in büyük erkesinin ve geniÅŸ halk yığınları tarafından sevilmesinin hangi temele dayandığını, DışiÅŸleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) 1929 yılında kendisi ile yapılan bir konuÅŸmada şöyle yorumladı: ''Seçmenler için Gazi, iÅŸgal birliklerini kovan barış isteyen ve Anadolu köylü çocuklarının Arabistan, Yemen ya da Makedonya için ölmesine artık izin vermeyen bir kurtarıcıdır.'' (129). Türk işçileri arasında komünist bir hareketin kıpırdanışları, sendikaların çalışmaları ve aynı zamanda çete birliklerinin siyasal etkinliÄŸi daha KurtuluÅŸ Savaşı sırasında göstermiÅŸtir ki, Türk halkının büyük bölükleri, sürekli olarak politika yapmaya tamamıyla yeteneklidir. Ancak Kemal, kendi toplumsal durumu -1916'dan bu yana hep paÅŸa rütbesini taşıyordu- ve kendi ''Halk Partisi''nin temsil ettiÄŸi sınıf çıkarları dolayısıyla bu türlü demokratik ve toplumsal akımlara her zaman yabancıydı, onlara düşmandı ve onları ezdiriyordu. Bu yüzden, anayasada yer almış burjuva özgürlükleri uygulamada geniÅŸ ölçüde sınırlandırılmıştı. 1931 tarihli basın yasası yalnız padiÅŸahlık ve halifelik, komünizm ve ''yabancı devlet görüşleri'' için propagandayı deÄŸil, hükümet için yapılacak her ciddi eleÅŸtiriyi de cezaya baÄŸlıyordu. Kemal Atatürk yönetimindeki yeni Türkiye'ye iliÅŸkin burjuva kökenli açıklamalarda, bu rejimin çok çeÅŸitli yorumları vardır. Bu yorumlar, ''parlamenter demokrasi''den, ''faÅŸizm''den, ''Türkleri Batı örneÄŸine göre çaÄŸdaÅŸ bir halk yapmaya giriÅŸmiÅŸ DoÄŸulu despotizm''e kadar bir dizi yakıştırmalara varır. Ancak yalnızca ÅŸu ya da bu görünüşü ön plana iten bu türlü tanımlamalarla konunun özüne inme olanağı yoktur. Mustafa Kemal'in çevresindeki ulusal önderlik tabakası, gerçekten de diktatörlük yöntemlerini uyguluyordu. Önce bu yöntemlerin ağırlık merkezi, yeni burjuva-ulusal düzenin düşmanlarına, içerde feodal-dinci gericiliÄŸe ve yabancı sermayeye karşı yöneltilmiÅŸti. Bunlar ulusal bağımsızlığı korumalı ve güçlendirmeliydi. Bu yönden genç Türkiye Cumhuriyeti nesnel olarak çeÅŸitli ülkelerde tedhişçi ve faÅŸist rejim kuran uluslararası finans-kapitale ters düşüyordu. FaÅŸizm, Sovyetler BirliÄŸi'ne karşı ele geçirme ve yok etme seferi, küçük ve iyi geliÅŸmemiÅŸ devletlerin egemenlik altına alınmasını hazırlamak ve yürütebilmek için finans-kapitalin saldırgan çevrelerine hizmet ediyordu. O halde Atatürk Türkiyesi'nin ''faÅŸizm'' etiketi ile donatılması söz konusu olamaz. Mustafa Kemal, Halk Partisi için çaÄŸdaÅŸ Türkiye'nin niteliÄŸini belirleyen altı ilke koymuÅŸtu. Bunlar arasında milliyetçilik, tamamıyla Ziya Gökalp anlamında, birinci sırayı alıyordu. Bu ilkenin iki yanı vardı: Birincisi ulusal Türk devletinin bağımsızlık ve egemenliÄŸi, sonra da sınıf çeliÅŸkileriyle hiçbir bakımdan parçalanmamış Türk ulusuna iliÅŸkin ütopik bir görüş. Bu ilkenin pratik siyasal deyimlenmesi, tek parti sistemiydi. Bu sistemin yardımı ile askerlerden ve memurlardan meydana gelme küçük bir tabaka hükümet ediyordu. Cumhuriyetçilik ilkesi ile her türlü feodal-mutlakiyetçi yeniden dirilme çabalarına karşı konulacaktı. Devrimcilik kavramının ardında, dünya kültürünün ve uygarlığın edinimlerinden Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu. Halkçılık, hem halkla birlikte olmak, hem de Türk halkının kendi kültürüne ve tarihine yönelme anlamına geliyordu. Devletçilik, devletçe ekonominin desteklenmesi, laiklik de din ile devletin ayrılışını ilan ediyordu. Bu ilkelerin ne ölçüde gerçekleÅŸtirildiÄŸi bir yana, Kemal Atatürk'ün yaptığı hizmet, bunları ortaya koymasıydı. Bunlar, ortaçaÄŸ Osmanlı geçmiÅŸinden sıyrılarak 20. yüzyılın dünyasına kendi güçleriyle sıçrama yapması için Türk halkına yapılan bir çaÄŸrı anlamına geliyordu. Burjuva-demokratik devrimin, anayasada ve bu ilkelerde somut olarak deyimlendiÄŸi programı, Türkiye'nin bundan sonraki geliÅŸmesi için çok önemli olan ve üzüntü kaynağı meydana getiren bir eksikliÄŸini de ortaya koyuyordu. GeniÅŸ halk yığınlarının her demokratik hareketinin sınırlandırılması ve bastırılması. Hangi gerekçeye dayandırılırsa dayandırılsın, bu sınırlandırma, genç Türk cumhuriyetinin emperyalizm karşısında durumunu zayıflatacaktı. Aynı zamanda Kemalistlerin kapitalist bir kalkınma yoluna girdiÄŸini açıkça gösteren bir iÅŸaretti. Kemalizmi geriye doÄŸru bakarak gözden geçirince, bu olumsuz yanının bugün bile gözden kaçması olanaksızdır ve gözden kaçırılmaması zorunludur. Ancak geniÅŸ halk yığınlarının eylemci duruma getirilmesi, bugün için az geliÅŸmiÅŸ ülkelere toplumsal ilerleme ve emperyalist vuruÅŸlara karşı baÅŸarılı biçimde korunma yolunu açabilir. Böyle bir geliÅŸmenin kaynağı, o zamanın Türkiyesi'ndeki daha önce belirtilen sınıfsal güçler iliÅŸkisinde bulunuyordu. Bu iliÅŸki, proleteryaya ve onun devrimci partisine, burjuva-demokratik devrimin baÅŸarı ile tamamlanması için gerekli hegemonyayı yüklenme olanağı vermiyordu. Günümüzde ise yirmi yıllarıyla karşılaÅŸtırıldığı zaman dünya sosyalizminin eÅŸsiz biçimde büyüyen ağırlığı, Asya ve Afrika'nın çeÅŸitli ülkelerinde devrimci-demokratik öncü güçlerin aynı toplumsal koÅŸullar altında tam anlamıyla ilerici önlemleri geniÅŸ halk tabakalarının yardımı ile ve onların çıkarına gerçekleÅŸtirmeye yardımcı olmaktadır. Yalnız bu aradaki olayların önüne geçmiÅŸ olduk. Halife Abdülmecit ile geri kalan Osmanlı prensleri ve prensesleri, DoÄŸu ekspresi ile tahtından indirilmiÅŸ hükümdarlar sürüsüne katıldıkları İsviçre'ye posta edilmiÅŸti. Ama ülkedeki gerici muhalefet henüz ayaktaydı. Ekonomik durumun bozukluÄŸu, halkın bazı tabakalarında hoÅŸnutsuzluÄŸu arttırdı. Karşı devrimciler Rauf Bey'in yönetimi altında bir araya gelmeye baÅŸladılar. Rauf ile Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Halide Edip'in kocası Dr. Adnan (Adıvar) gibi düşünce arkadaÅŸları, Mustafa Kemal tarafından kendilerini köşeye sıkıştırılmış sayıyorlardı. Bunların, Kemal'in muhalifleri durumuna gelmesinde kiÅŸisel nedenler arasında, iktidara bizzat katılma isteÄŸi önemli bir rol oynuyordu. Bunun yanında köklü bir siyasal ayrılık da söz konusuydu: Kemal'in tersine, Rauf, Lozan barışı ile ulusal devrimin tamamlandığı kanısındaydı. ''SaÄŸlam ölçütlere'' yeniden dönülmesini istiyor, Kemal'in tasarladığı reformları hiçe sayıyordu. Bu grubun kışkırtmaları, 1924 yılı yazında ve güzünde Halk Partisi'nin parçalanması sonucunu doÄŸurdu. 17 Kasım 1924'te, ''Cumhuriyetçi Terakki Partisi'' meydana geldi. Kâzım Karabekir, partinin baÅŸkanı, Ali Fuat da genel sekreteri oldu. Her ikisi de daha önce askeri komutanlıklardan çekilmiÅŸlerdi. Millet Meclisi'nin 25 milletvekili yeni partiye katıldı. Partinin programı, ''bazı kiÅŸilerin despotça eÄŸilimlerini'' yeriyordu. KuÅŸkusuz bununla Mustafa Kemal'in kendisi kastedilmiÅŸti. Parti, cumhuriyeti, demokrasiyi ve liberalizmi benimsiyordu. Bunlarla parti, her ÅŸeyden önce İslam dininin müdahalesinden ve onunla laiklik politikasından korunmasını anlıyordu. Mustafa Kemal'le ulusal kurtuluÅŸ hareketine birlikte baÅŸlamış olan tüm eski paÅŸalar bölüğü, devrimi durdurmak amacıyla ÅŸimdi açıkça onun karşısına geçiyorlardı. Söz konusu olan gerçekten buydu; muhalefet partisinin eylemlerinde ''terakki'' ile ilgili hiçbir ÅŸey sezilmiyordu. Ülkenin bütün gerici güçleri bu partinin saflarında toplandılar: İstanbul kompradorları, iÅŸi bitmiÅŸ padiÅŸah memurları, yobaz derviÅŸler ve ulema, ayrıca feodal büyük toprak sahipleri ve aÅŸiret reisleri, Jön Türklerin ''İttihat ve Terakki'' Partisi'nin yandaÅŸları da yeniden canlandılar ve Kâzım Karabekir'in partisinin saflarına akın ettiler. Parti, yüzyıllardan bu yana karşıdevrimcilerin yaptığı gibi, ''dinsel görüşlere ve inanç mezheplerine saygı'' sloganı altında taburlarını meydana sürdü. Partinin halifeliÄŸin yeniden kurulması yolunda çaba gösterdiÄŸi açık bir sırdı. Millet Meclisi'nde milletvekilleri İsmet hükümetine saldırıyordu. 21 Kasım 1924'te hükümeti çekilmeye zorladılar. Mustafa Kemal, baÅŸkanlığı Fethi Bey'e verdi. Kendisi ''ılımlı'' biliniyordu. Muhalefet ÅŸimdi daha büyük bir hareket özgürlüğüne kavuÅŸtu. İsmet'in çekilmesini Halk Partisi'nin zayıflığının bir belirtisi saydı ve bu yüzden daha yürekli hale geldi. İstanbul basını, Kemal'in reform programına karşı zehir dolu yazılar yayınlıyordu. Hocalar köylerde, tanrısız Ankara hükümetine karşı ayaklanma öğüdü veriyorlardı. Mustafa Kemal, bu sıralarda ağır bir kiÅŸisel bunalım geçiriyordu. Ağır hasta yatan eski sevgilisi Fikriye'nin Ankara'da kendini öldürdüğü haberini aldı. Yakın akrabalarını bu arada baÅŸkente getirmiÅŸ olan karısı ile iliÅŸkisi gittikçe kötüleÅŸiyordu. Latife durmadan dikleniyor ve onun siyasal görüşlerine karşı çıkıyordu. AÄŸustos 1925'te Latife'den ayrıldı. Eskisinden daha çok alkole, oyuna ve şüpheli kadınların arkadaÅŸlığına kendini verdi. Günlük hükümet iÅŸleriyle pek az ilgileniyordu. Ama bunun yerine tasarladığı reformları hazırlıyordu. Tarih, iktisat, tarım ve eÄŸitim konusunda çok sayıda kitap okuyor, yabancı gazeteleri sürekli olarak izliyordu. 11 Åžubat 1925, Mustafa Kemal'i içinde bulunduÄŸu sanılan hareketsizlikten çekip aldı. DoÄŸuda Kürt aÅŸiretleri, Åžeyh Sait'in öncülüğünde ayaklanmışlardı. Harput, Bitlis ve MaraÅŸ'tan, Türk garnizonlarını kaçırmışlar, Diyarbakır'ı baskı altına almışlardı. Kürtlerin bir kısmı göçebe, bir kısmı da demiryolunun, karayolunun ve sanayiin bulunmadığı DoÄŸu Anadolu'nun yaban daÄŸlarında çiftçi olarak yaşıyordu. Babadan oÄŸula geçen feodal soylu sınıfı ÅŸeyhlerin egemenliÄŸi altında bulunuyordu. Bu sınıf, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda yüzyıllar boyunca belli bir özerklik saÄŸlamıştı. Ama cumuhriyet yönetimi altında bunun sonu gelmiÅŸti. Yeni devlet gücü, özel haklar kabul etmiyordu ve bunların hepsini kendi egemenliÄŸine aldı. Hükümet, Kürtlerin, mahkeme karşısında ve resmi makamlar önünde Türk dilini kullanmasını istiyordu. Kürt çobanlarının ve çiftçilerin de içinde bulunduÄŸu kötü iktisadi durum ve ulusal isteklerinin dikkate alınmaması, feodal ÅŸeyhlere bu kiÅŸileri kendi gerici seferleri için kullanma olanağı verdi. Yaban atlı sürüleri, ''Kahrolsun Ankara'nın cumhuriyetçi dinsizleri! YaÅŸasın padiÅŸah! yaÅŸasın halife'' yollu savaÅŸ haykırışları ile Kürdistan vadilerinden fırladılar. Diyarbakır'ın kale duvarlarına, Abdülhamid'in oÄŸlu Selim'in padiÅŸah ve halife yapılmasını isteyen afiÅŸler yapıştırıldı. Mustafa Kemal tehlikeyi gördü: Ayaklanma yayılırsa, karşıdevrimin zaferi ile sonuçlanabilirdi. Belki de bu iÅŸte muhalefetin parmağı vardı. Hükümet, ayaklanmanın bütün Türk topraklarına yayılmasını önlemek için, feodal ''aÅŸar'' vergisini kaldırmaya karar verdi. Bu atılım baÅŸarılı oldu, hareket yerel çerçevede kaldı. Ancak Fethi Bey, çok daha atılımlı önlemlere itilebilecek biri deÄŸildi. Bu yüzden Mustafa Kemal, 3 Mart 1925'te, İsmet PaÅŸa'yı yeniden baÅŸbakanlığa getirdi. Hemen ertesi gün Büyük Millet Meclisi ''Düzeni Koruma Yasasını'' kabul etti. Bu yasa, ''isyancıların, gericilerin ve yıkıcı öğelerin'' hesabını görmek üzere hükümete olaÄŸanüstü yetkiler tanıdı. Kürtlere karşı yedi tümen harekete geçti. 63 gün süren kanlı bir savaÅŸtan sonra ayaklanma bastırıldı. Bu ceza seferinden sonra, geriye, yanan köyler, dümdüz edilen tarlalar ve sayısız ölü kaldı. Ayaklanmanın, aralarında Åžeyh Sait'in de bulunduÄŸu en önemli önderleri saklandıkları yerlerde ele geçirildiler. Askerlerin ardından istiklal mahkemeleri kuruldu ve bunlar isyancılar için çok sayıda ölüm kararı verdi. 25 Haziran 1925 günü Diyarbakır'ın üzerine gecenin karanlığı çökerken Kürt ayaklanmasının korkunç sonu yaÅŸandı. Cami önündeki büyük meydanda daraÄŸaçları kararmakta olan gökyüzüne doÄŸru uzanıyordu. O gece isyancıların 46 önderi asıldı. Mahkemenin yaptığı incelemelerde, İsyancı Kürt ÅŸeyhlerinin ''Terakki Partisi'ne'' büyük umutlar baÄŸladıklarını gösteren belgeler ortaya çıktı. Bu durum, hükümete, feodal-dinci gericiliÄŸin bu örgütünü yok etme fırsatını saÄŸladı. 3 Haziran 1925'te hükümet partiyi yasakladı ve partinin önde gelenlerinin milletvekilliklerini kaldırdı. 150 kiÅŸi yurtdışı edildi. Dr. Adnan ile Halide Ebip de Türkiye'yi terk ettiler. İstanbul'da çok sayıda muhalif gazete kapatıldı. İstiklal mahkemeleri, gazeteciler içinde büyük cezalar verdi. Daha önce kısmen baÅŸlamış olan reformların engel görmeden gerçekleÅŸmesi için artık yol açıktı. 4 Mart 1925'te ilan edilen sert önlemlerin ana atılımı saÄŸdan gelen düşmanlara yöneltilmiÅŸ olmakla birlikte, iktidarda bulunan ''Halk Partisi'', Kürt ayaklanmasını kötüye kullanarak aynı zamanda işçi hareketine karşı iÅŸlemlere giriÅŸti. 1923-1925 yıllarında Türkiye Komünist Partisi devletin kovuÅŸturma önlemlerinin kısa bir süre için gevÅŸemesini, örgütünü yeniden kurma ve dünya gibi gazeteleri yayınlama yolunda kullandı. Komünistler özellikle sendikalarda baÅŸarılı çalışmalar yaptılar. Sendikalar, güçlü grevler yoluyla hükümeti, maden işçilerinden sonra baÅŸka meslek gruplarına da haftada bir günlük tatili -pazar gününün dinlenme ile geçirilmesi Türkiye'de bilinmeyen bir ÅŸeydi- kabul etmeye zorladılar. 1925'te, Komünist Partisi, ikinci kongresini yaptı. Ama bunun hemen ardından, AÄŸustos 1925'te hükümet, düzeni koruma yasasını, Komünist Partisi'ne karşı da uyguladı. Komünist gazeteler kapatıldı ve birçok parti yöneticisi hapse atıldı. Küçük gruplar halinde dağılan, sürekli olarak tutuklanma tehlikesi karşısında bulunan Türk komünistleri ise savaşımlarını yeraltında da sürdürdüler. 1937-38'de parti, kısmen yeniden örgütlenmeyi baÅŸardı. Türk komünistleri bir halk cephesi programı ile kamuoyunun karşısına çıktılar, ama gene tutuklandılar ve uzun hapis cezalarına çarptırıldılar. Bunların arasında tanınmış ozan Nâzım Hikmet de vardı. Türk komünistleri, burjuva-demokratik devrimi, işçilerin ve köylülerin yararına, Kemalistlerin ona verdiÄŸi çerçevenin dışına çıkarmak için çaba gösterdiler. Buna karşılık, karşıdevrim, bu devrimi durdurmak ya da yeniden geçersiz hale getirmek için çalışıyordu. Bu amaçla, Kürt ayaklanmasından sonra dikkate deÄŸer iki giriÅŸimde daha bulunuldu. Bunların birincisi, karşıdevrimin ''Terakki Partisi''nin kapatılmasından sonra fesatçılık yöntemlerine baÅŸvurması oldu. Mustafa Kemal'in çevresindeki muhaliflerle eski Jön Türkler komitesinin üyeleri arasında baÄŸlar kuruldu. Mustafa Kemal'in öldürülmesinden söz ediliyordu. Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Refet gibi generaller ve Rauf, bu görüşe katılmadılar. Ama kapatılan ''Terakki Partisi''nin etkin bir üyesi, Ziya HurÅŸid adlı eski bir milletvekili, bu planı geliÅŸtirdi. Bağımsızlık savaşı günlerinde Mustafa Kemal'in en güvendiÄŸi arkadaşı Albay Mehmet Arif de kendisini destekledi. Ziya HurÅŸid, adamlarından ikisini silahlar ve bombalarla, Mustafa Kemal'in 16 Haziran 1926 günü ziyaret edeceÄŸi İzmir'e yolladı. Bunlar, Gazi'nin İzmir'e girince önünden geçmesi gereken bir otele yerleÅŸtiler. İşin tamamlanmasından sonra suikastçıları motoru ile bir Yunan adasına götürecek olan kayıkçı kuÅŸkulandı ve ÅŸikâyette bulundu. Polis, Kemal'in varışından önceki gece suikaste hazırlanan kiÅŸileri tutukladı. Yapılan soruÅŸturma, çok yaygın bir suikast giriÅŸimini gün ışığına çıkardı. Terakki Partisi'nin bütün önde gelen kiÅŸileri tutuklandı. Yalnız Rauf Bey, vakit geçmeden yurtdışına kaçabildi. Ayrıca, Jön Türkler döneminde sorumluluk yerlerinde bulunmuÅŸ bütün kiÅŸiler de, mahkemeye verildi. Mustafa Kemal, artık aynı zamanda ilericiliÄŸin düşmanları olan siyasal muhalifleriyle kesinlikle hesaplaÅŸmaya iyice kararlıydı. Jön Türklerin eski Maliye Nazırı ve Enver, Talat ve Cemal'den sonra en güçlü adamı Cavit Bey'in bağışlanmasını saÄŸlamak için çok sayıda Fransız, Amerikan ve İngiliz bankası üstüne doÄŸru yürüyünce, bu niyeti daha da güçlendi. Yabancı sermayenin, Türk gericilerinin yardımı ile ülkede eski etkisini korumak ya da yeniden kazanmak istediÄŸini gösteren bundan daha açık bir kanıt gerekli miydi? Haziran 1925'te, İzmir'de, önce suikaste doÄŸrudan doÄŸruya katılanlarla Terakki Partisi'nin şüpheli önderleri İstiklal Mahkemesi'nin karşısına çıkarıldılar. Mahkeme, 15 kiÅŸiye ölüm cezası verdi. Bunların arasında Ziya HurÅŸid, Albay Arif ve Jön Türklerin üç eski nazırı da vardı. Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Cafer gibi generallerin suçsuzluÄŸuna karar verildi; suikastten suçlu oldukları konusunda kanıtlar ortaya konamamıştı. Ayrıca Mustafa Kemal, tanınmış ve hâlâ daha sevilen generallerin mahkûm edilmesinin orduda huzursuzluk yaratabileceÄŸinden çekiniyordu. Ama bu dört paÅŸa suçsuz bulunmalarına karşın, dava yüzünden lekeli duruma düştüler ve politikadan çekildiler. İkinci dava Ankara'da görüldü ve özellikle ''İttihat ve Terakki'' komitesine karşı yöneltildi. Mahkeme sırasında, önce Türkiye'yi savaÅŸa ve yıkılışa sürüklemiÅŸ olan, sonra ise sorumluluktan kaçan ve iktidarı ele geçirmek üzere yeniden fırsat çıkması için bekleyen Jön Türkler kliÄŸinin tüm serüvenciliÄŸi gözler önüne serildi, Cavid Bey ile üç Jön Türkler politikacısına daha ölüm cezası verildi. Rauf Bey, yokluÄŸunda on yıl kale hapsi cezasına çarptırıldı. Karşıdevrimin ikinci, ama daha zayıf çıkışı, 12 AÄŸustos ile 17 Kasım 1930 arasında varlığını sürdüren ''Serbest Fırka''nın çalışmaları çerçevesinde gerçekleÅŸti. Fethi Bey, partiyi Mustafa Kemal ile anlaÅŸarak kurmuÅŸtu. Bu giriÅŸimle ilgili olarak söz konusu olan, parlamenter demokrasi konusunda bir deneme yapmaktan çok, Türk ticaret burjuvazisinin iktisadi hayata, devletin el atmasından dolayı duyduÄŸu hoÅŸnutsuzluÄŸu önleme çabasıydı. Bu yüzden Fethi Bey de özellikle İsmet'in iktisat politikasını eleÅŸtiriyor ve özel giriÅŸim için daha geniÅŸ etkinlik alanı istiyordu. Fethi'nin partisi çok büyük ilgi gördü. Ülkede onun konuÅŸtuÄŸu her yere binlerce insan akın akın geliyordu. Gelenlerin arasına havada bir ÅŸeylerin kokusunu sezen koyu inançlı din adamları da katıldı. Bunlar, gazete bürolarına ve polis karakollarına halkın saldırılarda bulunması için kışkırtmalar yaptılar. Kanlı çatışmalar oldu. ''Serbest Fırka'', kendinden önceki ''Terakki Partisi'' gibi bütün gericilerin toplandığı bir kazan haline geldi. Bundan dolayı Fethi Bey partiyi dağıttı. Aynı günlerde hükümet 1930 yazında Edirne'de kurulmuÅŸ olan ''İşçi ve Köylü Partisi''ni de komünist hedefler güttüğü için yasakladı. Åžimdi Kemal Atatürk'ün reform çalışmalarına dönelim. 1925 yazında eskiyi diriltme deneyimi yok edildikten sonra, Kemalistler, ulusal burjuva-demokratik devrimi sürdürme olanağı buldular. Bu çalışmalar, toplumsal yaÅŸamın en önemli deÄŸilse bile bazı önemli alanlarında ve yıllar geçtikçe büyüyen ve güçlenen bir yoÄŸunluk içinde yapıldı. Komünist Enternasyonal'in 5. Kongresi'nde Türkiye Komünist Partisi'nin temsilcisi Temmuz 1924'te Türk devriminin bu oluÅŸumunu şöyle belirledi: ''Milliyetçi devrimin sınırlarına henüz ulaşılmamıştır, ama bu sınırlar görülebilmektedir ve en radikal burjuvazi bile bundan ötesine gidemez.'' (130). ÇaÄŸdaÅŸ bilimin ve tekniÄŸin kaynaklarını Türk halkına açmak için, Müslüman din adamlarının eÄŸitim ve hukuk üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak gerekliydi. 3 Mart 1924'te din okulları kaldırılmıştı. Bundan sonraki yumruk, dinsel tekkelere yöneltildi. ÇeÅŸitli derviÅŸ tarikatları, bunlar arasında uzun ve siyah cübbelere, yeÅŸil ya da beyaz sarıklara bürünmüş ''uluyan'' ve ''oynayan'' derviÅŸler, ülkenin çeÅŸitli bölgelerinde halk üzerinde büyük etki sahibiydiler. Yoktan haber verme, büyücülük ve ölülerle konuÅŸma gibi yollarla, bilimsel olguların etkisinden uzak kalmış halka ''doÄŸru yolu'' gösteriyorlardı. Bu tarikatların ÅŸeyhleri ve onların müridleri de Ankara hükümetinin zararına öğütlerde bulunmuÅŸlar ve halkı halifelik için ayaklanmaya sürüklemeye çalışmışlardı. Bunlar feodal-dinci karşıdevrimin öncü birliÄŸi sayılırdı. Mustafa Kemal -bütün Türk aydınları gibi- burjuva aydınlanmanın görüşlerini benimsemiÅŸti ve bu OrtaçaÄŸ kalıntısına bir son vermek istiyordu. 30 AÄŸustos 1925'te, çok tutucu olarak tanınmış Kastamonu halkı önünde bir konuÅŸma yaptı. BoÅŸinanı yerdi ve kutsal kiÅŸilerin mucizelerine ve türbelerin doÄŸaüstü gücüne inanmanın ne kadar akla aykırı olduÄŸunu anlattı: ''Günümüzde türlü görünümleriyle bilim, eÄŸitim ve uygarlık karşısında, bedensel ve ruhsal iyileÅŸmeyi ÅŸu ya da bu ÅŸeyhin elinde gören insanların uygar Türk toplumu içinde bulunabileceÄŸini açığa vurmaktan doÄŸrusu çekiniyorum. Sizler ve bütün ulus bilmelidir ki, ... Türkiye Cumhuriyeti, ÅŸeyhlerin, derviÅŸlerin, müritlerin ve tarikatçıların ülkesi olamaz.'' (131). Kastamonu halkı Gazi'yi alkışladı. Mustafa Kemal, Ankara'ya döner dönmez hükümetle birlikte iÅŸe koyuldu. Eylül 1925'te hükümet, tekkelerin kaldırılmasına ve mallarının devletleÅŸtirilmesine, tarikatların da dağıtılmasına ve yasaklanmasına karar verdi. Cübbe ile sarığı bundan böyle yalnız camilerde vaaz veren, nikâh kıyan ve mezar başında dua eden İslam din adamları giyebilecekti. 1935'te de bir yasa, dinsel kıyafetin yalnızca camilerin içinde giyilebileceÄŸini saptadı. Tahtlarından indirilen derviÅŸler, ancak birkaç yerde yeni önlemlere karşı küçük karışıklıklar çıkarmayı baÅŸarabildiler. Hiç kuÅŸkusuz, Kemal Atatürk tanrıtanımazdı. Hükümet uygulaması politikasında ise, İslam inancının Anadolu köylüsünde bulunan derin köklerini dikkate alıyordu. Politikasının hedefi, açıkça, Müslümanlığın elinden her türlü siyasal, hukuksal ve toplumsal görevi almak ve toplumsal alanda devletin egemenlik üstünlüğünü eksiksiz kurmaktı. 10 Nisan 1928'de Müslümanlık, devlet dini olma niteliÄŸini de yitirdi. Bundan sonra atılan adım, Müslüman din adamlarının baÅŸbakanlığa baÄŸlı özel bir dairenin yönetimi altına verilmesi ve aylığa baÄŸlanmasıydı. Aynı zamanda, hükümet Türk aydınlarından ve din adamlarından, Müslümanlığı bizzat yenileÅŸtirmek ve özellikle ''TürkleÅŸtirmek'' isteyenlerin çabalarını da destekliyordu. Türk milliyetçiliÄŸinin teorisyeni Ziya Gökalp de bunun düşünü kurmuÅŸtu. Millet Meclisi, Kuran'ın Türkçeye çevriltilmesi için 4.000 Türk Lirası para ayırdı. Bu yapıt Atatürk'ün yaÅŸadığı sıralarda tamamlanmadı. Öte yandan 30 Ocak 1932'de Ayasofya minaresinden müezzinin sesi ilk kez olarak Kuran'ın dilinde çınlamıyordu. Artık ''Tanrı uludur'' diye Türkçe bir ses duyuluyordu. Birçok kulaklar buna alışık deÄŸildi, yabancıydı. Böyle bir deÄŸiÅŸiklik, bireyin yaÅŸamına, halifeliÄŸin kaldırılmasından daha etkili biçimde giriyordu. Aynı etki, Mustafa Kemal, daha önce sözü edilen konuÅŸması için Kastamonu'da başı açık, elinde bir panama ÅŸapkası ile göründüğü zaman da olmuÅŸtu. Dine inanmış, Müslüman Türkler için ÅŸaÅŸkınlık verici bir ÅŸeydi bu. Onların başına giydiÄŸi ÅŸey festi. Fes, onları ''inanmayanlardan'' ayırıyor, İslam kurallarının saptadığı gibi dua ederken alnın yere deÄŸmesine olanak veriyordu. Ama sade Türk'ün bilmediÄŸi ÅŸey, fesin daha önceki tarihiydi. Daha 100 yıl önce Sultan Mahmut, Yunanlılara özgü bu baÅŸ giyimini, din adamlarının öfkeli direnmesini hesaba katmayarak, sarığın yerine orduda ve memurlar için kabul etmiÅŸti. Bunun hemen ardından aynı örümcek kafalılar fesi gerçek inancın iÅŸareti olarak kabul ediyorlardı. Jön Türkler zamanında moda olan Tatarların kürklü ÅŸapkası kalpağı da, dinsel yasa ile baÄŸdaÅŸmaz kabul ediyorlardı. Kalpağı KurtuluÅŸ Savaşı sırasında Mustafa Kemal ile Türk milliyetçileri giyiyorlardı. O halde İslam din adamları için ÅŸu ya da bu giyim eÅŸyası önemli deÄŸildi; onlar yalnızca her türlü yeniliÄŸe karşı çıkıyorlardı. 1925 yılı ilkyazında, Savunma Bakanlığı, askerlerin güneÅŸten korunması için onların giyeceÄŸi bir siperlikli kasket kabul ettiÄŸi zaman, baÅŸ örtüsü ile ilgili tartışma yeniden baÅŸlamıştı. Ama Muhammed Peygamber, ''Savaşırken yüzün güneÅŸe dönük olmasını'' istememiÅŸ miydi? Atatürk'ün yaÅŸam öyküsünü kaleme alan yazarlardan İrfan Orga, kendisinin ve öteki genç subayların, o vakitler yeni ÅŸapkayı giyince utanç duyduÄŸunu anlatır. Ailelerinin yanına eve giderken, siperin arka tarafı göstermesi için ÅŸapkalarını ters çeviriyorlarmış. Çok eski bir önyargı böylesine derine yerleÅŸmiÅŸti. Bu durumda, Mustafa Kemal'in fese karşı savaÅŸ açması hiç de yanlış bir ÅŸey deÄŸildi. Ekim 1927'deki büyük söylevinde bu konuda şöyle diyordu: ''Kafalarımızın üzerinde bilgisizliÄŸin, yobazlığın, ileriliÄŸe ve uygarlığa karşı kinin bir iÅŸareti gibi duran fesi ortadan kaldırmak ve bunun yerine bütün uygar dünyanın baÅŸ örtüsü olarak kullandığı ÅŸapkayı koymak, Türk ulusu ile uygarlığın büyük ailesi arasında düşünce bakımından ayrılık bulunmadığını bu yoldan da göstermek gerekliydi.'' (132). Mustafa Kemal, ülkede yaptığı gezi sırasında halka bu düşünceyi her yerde anlatmaya çalıştı. Kastamonu'da kalabalık arasında bir adamı gösterdi ve dinleyenlere onun kıyafetinin çirkinliÄŸini anlattı: BaÅŸta kırmızı fes, onun etrafına sarılmış yeÅŸil sarık, bedende ayaklara kadar uzanan uzun ve bol bir mintan, bunun üzerinde de Avrupa biçiminde bir ceket. İnebolu'da belediye binasında zanaatçıların temsilcileriyle görüştü. Onlara, Türk halkının kurtulmak zorunda kaldığı savaÅŸ ve baskı yıkımının, Türklerin ve öteki Müslüman devletlerin geliÅŸmelerinde geri kalmalarından, ilerlemeye ve insanlık kültürüne uymayı baÅŸaramadıklarından ileri geldiÄŸini anlattı. Artık yabancı müdahalecilere karşı zafer kazanıldıktan sonra savaşım gene sürdürülmeliydi. BaÅŸka çare yoktu. Uygarlık, kenarda kalan herkesi yiyip bitiren korkunç bir ateÅŸti. Mustafa Kemal, ertesi gün gene Panama ÅŸapkası elinde, İnebolu sokaklarında çevresine toplanan büyük bir insan kalabalığının önünde konuÅŸtu. Bütün Anadolu'da olduÄŸu gibi burada da herkes fes fiyiyordu. Ama birçoÄŸu bunun yanında Avrupa biçimi elbiseler, bir kısmı da DoÄŸulu kılığı ile Avrupa kılığının bir karışımını giymiÅŸti. Mustafa Kemal, uygar olmak isteyen bir halkın bunu dış görünüşünde de göstermesi gerektiÄŸini söyledi. Sonra topluluÄŸa iki soru yöneltti: ''Kılığımız ulusal mıdır? (Hayır! sesleri) Kılığımız uygar ve uluslararası mıdır? (Hayır, hayır! sesler) Ben de size katılıyorum. Bu garip karışım ne ulusaldır, ne de uluslararası... ArkadaÅŸlar, Turan kılığının peÅŸinden koÅŸmak ve onu yeniden canlandırmaya çalışmak boÅŸunadır. Uygar, uluslararası bir giyim bizim ulusumuz için de yerinde ve uygundur. Biz de onu giyeceÄŸiz. Ayaklarda çizme ya da ayakkabı, bunun üstünde pantolon, gömlek, kravat, ceket ve yelek - ve bütün bunların tamamlanması için kenarlı bir baÅŸlık. Çok açık olarak söyleyeceÄŸim: Bu baÅŸ örtüsünün adı 'ÅŸapka'dır.'' (133). Mustafa Kemal bunları söylerken oradakilere ÅŸapkasını gösterdi ve başına koydu. Hayranlık ve ÅŸaÅŸkınlık büyüktü. Ama karşı çıkan olmadı. Mustafa Kemal, insanların güvenini kazanacak ve onları bir konuda inandırabilecek gibi konuÅŸma yeteneÄŸine sahipti. Kısa bir zaman sonra memurların ÅŸapka giymesi zorunlu kılındı. 25 Kasım 1925 tarihli bir yasa, bütün Türk erkeklerinin ÅŸapka giymesini buyuruyordu. Bundan böyle fes giyen cezalandırılacaktı. Direnme gösterenler de çıktı. Polis, fesi çıkarmak istemeyen birkaç yüz kiÅŸiyi tutukladı. İslam dünyasında tanınmış sözü geçen kiÅŸiler, direnmeyi güçlendirdiler. Hepsi de ÅŸapka giyen Müslümanların inançsız olduklarını ilan ettiler. Bazı yerlerde de düpedüz ÅŸapka bulunmuyordu. Çok garip baÅŸlıklar ortaya çıktı. ÖrneÄŸin bir yerde bütün erkekler hep birden Avrupa'nın kadın ÅŸapkalarını, açıkgöz bir tüccarın herkese dağıttığı modası geçmiÅŸ eski ÅŸapkaları giydiler. Türkiye'de ve YakındoÄŸu'nun bütün bölgelerinde bugün için ÅŸapka ve Avrupa tipi giyim olaÄŸan bir ÅŸey haline gelmiÅŸtir. Ancak Mustafa Kemal Kastamonu'da verdiÄŸi uzun söylevde yalnız fese deÄŸil, peçeye ve onunla birlikte kadınların toplumsal baskı altında tutulmasına da karşı çıktı. Kadının kurtuluÅŸu ve erkekle hukuksal bakımdan eÅŸit tutulması, tüm Türk hukukunun reformundan ayrı deÄŸildir. Hukuk, Türkiye'de de meydana gelen toplumsal deÄŸiÅŸmelere uyma durumundan çoktandır çıkmıştı. İslam hukuku denilen ÅŸeriat, 9. yüzyılda ortaya konmuÅŸtu. Kuran'a ve İslam geleneÄŸine dayanıyordu. KoyduÄŸu hükümler kısmen gökten inmiÅŸ nitelikte ve bu yüzden de dokunulmaz sayılıyordu. Bunlar ne tartışılabilir, ne de deÄŸiÅŸtirilebilirdi. Tüm devlet ve toplum yaÅŸamı, bu hükümlere baÄŸlıydı. 19. yüzyılın yetmiÅŸinci yıllarında 1851 maddeyi içeren bir medeni kanun yapılmıştı. Ancak bu, yalnız biçim bakımından çaÄŸdaÅŸtı ve Fransız ''code civil''ine benziyordu. İçeriÄŸi bin yıl öncekinin aynıydı. 8 Nisan 1924'te, bütün yargılama gücü, laik mahkemelerin eline verildi. Ama eskisi gibi dinsel yasa geçerlikteydi. Mustafa Kemal, 5 Kasım 1925'te, Ankara'da yeni hukuk okulunu açarken, feodal-mutlakiyetçi rejime ve onun eskimiÅŸ hukuk ölçütlerine baÄŸlı kalmanın ne kadar büyük kötülükler getirdiÄŸini bir örnekle canlandırdı: ''Dünya tarihinin 1453'te İstanbul'un Türkler tarafından fethi zaferi gibi bir olayını anımsayalım. Bütün bir dünyaya karşın, İstanbul'u her zaman için Türk halkının malı haline getiren aynı güç, hukuk bilimcilerinin sert direncini kırmaya ve yine o sıralarda bulunmuÅŸ olan basımevini Türkiye'ye sokmaya yetmemiÅŸti. Eski yasaların ve onların bekçilerinin, basımcılığın ülkeye girmesine izin vermesinden önce üçyüz yıl süreyle incelemeler yapıldı, karşı çıkmalar oldu, olumlu ve olumsuz tartışmalarla güç ve enerji tüketildi.'' KonuÅŸmacı bundan ÅŸu sonucu çıkardı: ''Devrimcilerin en güçlü, en fesatçı ve en tehlikeli düşmanları köhnemiÅŸ yasalarla onların eskimiÅŸ savunucularıdır.'' Mustafa Kemal'in konuÅŸması ÅŸu sözlerle en yüce noktasına ulaÅŸtı: ''Biz tamamıyla yeni yasalar çıkaracağız ve eski hukuk ölçütlerini kökten yok edeceÄŸiz.'' (134). Hukuk reformu olaÄŸanüstü bir yüreklilikle ele alındı. Babıâli'nin eski hukuk danışmanı Kont Leon Ostorog, genç ve hareketli adalet bakanının kendisine, bazı yasa maddelerinin deÄŸiÅŸtirilmesi konusunda yıllarca danışmalarda bulunmak yerine Türkiye için bir Avrupa yasasının kabul edileceÄŸini söyleyince ne kadar ÅŸaÅŸtığını anlatır. Sonunda, 1907 yılından kalma ve geliÅŸmiÅŸ bir burjuva-kapitalist toplumun istemlerine uyan İsviçre Medeni Kanunu seçildi. 26 hukukçudan meydana gelen bir komisyon, İsviçre Yasası'nı hazırladı ve Türkçe'ye çevirdi. 17 Åžubat 1926'da Büyük Millet Meclisi bu yasayı kabul etti. Aynı yılın 4 Ekim günü de yasa yürürlüğe girdi. 1930 yılına kadar Türkiye, ayrıca, yeni ceza, ticaret, borçlar ve deniz hukuku yasaları ile yeni usul yasaları kabul etti. Bunun için Alman, İtalyan ve Fransız yasaları örnek olarak alındı. HalifeliÄŸin kaldırılması ile devletin en üst düzeyinde baÅŸlayan ÅŸey, artık toplumsal yaÅŸamın bütün alanlarına kadar götürüldü: İslamlığın devlet ve toplum alanlarının dışında bırakılması. Aynı zamanda, ulusal ve dinsel azınlıkların hukuk alanında ayrı iÅŸlem görmesine de son verildi. Åžeriat, yalnız Müslümanları hedef aldığı halde, yeni yasalar bütün yurttaÅŸlar için geçerliydi. Daha önce ''Müslüman olmayanlar'' kendi yaÅŸamını, topluluklarının, Ermeni, Rum-ortodoks ya da Yahudi kiliselerinin kurallarına göre düzenliyordu. Hukuk reformu böylece yeni ulusal Türk devletini saÄŸlama baÄŸladı. Medeni Kanun en etkili biçimde bireyin özel alanına etkili oldu ve aile yaÅŸamında devrim meydana getirdi. Osmanlı hukuku ''inananlar'' ile ''inanmayanlar'' arasında eÅŸitlik tanımadığı gibi, erkek ile kadın da aynı haklara sahip deÄŸildi. Gerçi Kuran kadın eÅŸlere de mülkiyet hakları tanıyordu, ama kadınların yanında erkeklere açıkça ''öncelik'' veriyordu. Kadınların kocalarına boyun eÄŸmesi gerekliydi. Yalnız Müslümanlar arasında yapılabilen evlilik, gerçekte erkek kadını ''satın aldığı'' için, bir çeÅŸit üstü örtülü ticarete benziyordu. Muhammed'in koyduÄŸu kurallara karşın, boÅŸanma da tek yanlı, kadının zararına olan bir hukuk iÅŸlemiydi. Gerçekte boÅŸanma deyimi konunun içeriÄŸine de uymuyordu. Çünkü erkeÄŸin kadını istememesi yeterliydi. ErkeÄŸin eÅŸine, ''Evimi terket'' ya da ''Artık seni görmek istemiyorum!'' (anlamında ''boÅŸ ol'') demesiyle evlilik bozulmuÅŸ sayılıyordu. DoÄŸu'nun herkesçe bilinen çok kadınla evlenme sistemi, Türk kadınının hukuksal ve toplumsal durumunu daha da kötüleÅŸtiriyordu: ''HoÅŸunuza giden kadınları, iki, üç ya da dört olsun, alıverin''(135) deniyordu Kuran'da. Avrupa kültürüne açılmış olan Türk burjuva ve aydın çevrelerinde çok kadınla evlilik çoktandır moda olmaktan çıkmıştı. Yoksul Türk köylüsü ile işçisinin de çoÄŸunlukla tek karısı vardı. Çünkü bir ikinci, üçüncü ya da dördüncü kadınla evlenmek için parası yoktu. Kentlerdeki orta tabaka insanları ile varlıklı köylüler için durum baÅŸkaydı: Birden fazla kadınla evlenen, bu yoldan ucuz ve ek iÅŸgücü saÄŸlamış oluyordu. Bununla birlikte, yükselen geçim giderleri, genel olarak, çok kadınla evlilik sayısını azaltmıştı. Yeni Medeni Kanun, uygar evliliÄŸi ve mahkeme yoluyla boÅŸanmayı getirdi. Bu arada her iki cins eÅŸit duruma getirildi ve çok kadınla evlenme yasaklandı. Artık bir Müslüman kadın, ''inanmayan'' biri ile de evlenebiliyordu. Kadının hukuksal kurtuluÅŸu ise henüz gerçekleÅŸmemiÅŸti. Geleneksel Müslüman adetine göre kadın, en yakın akrabaları dışında hiçbir erkek topluluÄŸuna yaklaÅŸamazdı. Özellikle bu kurallar, bazı yerlerde yirminci yıllara kadar çok sıkı biçimde uygulanıyordu. Bir kadın evinden ayrılınca -bu da ancak gündüzün olabilirdi- neredeyse polis gözetimi altında bulunuyordu. ÇarÅŸaf denilen bir çeÅŸit örtüye sarınmak ve yüzünü de peÅŸe ile kapatmak zorundaydı. Yolda giderken kadının yanında bir erkek bulunmadığı gibi, kadın bir erkekle de konuÅŸamazdı. Bunu yaparsa, ya da peçesi fazla saydamsa ve çarÅŸafı bedenini fazlasıyla sıkı sarmışsa, baÄŸnazlar tarafından hakaret edilmesi ve üstüne tükürülmesi her zaman için söz konusu olabilirdi. Kendini zamanında saklayamazsa, ''düzen koruyucular''ından birinin hemen gelip kendisini bir polis karakoluna sürüklediÄŸi olurdu. Mustafa Kemal, Türk kadınlarını, DoÄŸu âdetinin baÄŸladığı bu zinciri bizzat gösterdiÄŸi bir örnekle kırdı. Latife ile evlenirken yapılan düğünde her türlü alıkanlıkların tersine kadınları da konuk olarak çağırmıştı. Caddelerde ve lokantalarda, peçesiz ve Avrupa biçimi giyinen karısı ile sık sık birlikte görünürdü. 1923 yılı ilkyazında, onunla bir yurt gezisi yapmıştı. ÇoÄŸu zaman Latife de seyircilerin ÅŸaÅŸkın bakışları altında konuÅŸmak için kürsüye çıkardı. Bu birlikte yapılan gezi, çaÄŸdaÅŸları olan insanlar üzerinde büyük etki yaptı. Mustafa Kemal, daha o zaman, kadının aÅŸağı plandaki durumdan kurtarılması bakımından kendisi için neyin söz konusu olduÄŸunu açıklıyordu: ''EÄŸer bir toplum iki cinsin yalnız biri için çaÄŸdaÅŸ gereksinmelerin karşılanması ile yetinirse, bu toplumun yarısından fazlası zayıflatılmış demektir. ... Zamanımızın gereklerinden biri, kadının durumunu bütün alanlarda düzeltmektir. Bunun sonucu olarak kadınlar da, erkekler gibi bilim ve teknik adamı olacaklar ve aynı eÄŸitim düzeyine ulaÅŸacaklardır. Bundan sonra, toplumda aynı safta yürüyen kadınlar ve erkekler birbirlerinin destekçisi olacaklardır.''(136). Mustafa Kemal, toplumsal ilerlemenin güvence altına alınması için erkekle kadının aynı hakları ve görevleri yerine getirdiÄŸi bir aile yaÅŸamını kaçınılmaz bir koÅŸul olarak görüyordu. Hükümet fese karşı yasal yollarla harekete geçti. Aynı ÅŸeyi peçe için yapmadı. Ama kadının hukuksal bakımdan eÅŸit tutulması ve Kemalistler tarafından yürütülen propaganda, peçe ile çarÅŸafı, kentlerin sokak görünüşlerinden kısa zamanda silip attı. Çok sayıda kız ve kadın kendilerine tanınan olanakları kullandı. Artık bürolarda, ticaret yerlerinde, saÄŸlık ve okul iÅŸlerinde, yeni kurulan fabrikalarda çalışıyorlardı. Varlıklı tabakaların kızlarına üniversitenin kapıları da açıldı. 1931'de İstanbul Üniversitesi'nden 33 kadın mezun oldu. ortaokullarla liselerde kız öğrencilerin sayısı 1924'te 773 iken 1932 yılında 9.231'e yükseldi. 1930'da kadınlar, yerel seçimler için seçme ve seçilme hakkını elde ettiler. 1934'te aynı hak, Büyük Millet Meclisi seçimleri için de kabul edildi. O yıl 17 kadın, bir DoÄŸulu devletin parlamentosuna ilk kez üye olarak girdi. Eylül 1925'te İzmir Valisi bir kabul töreni düzenledi. Mustafa Kemal orkestraya bir iÅŸaret verdikten sonra valinin yaverinin kızını bir fokstrot oynamaya çağırdığı zaman, zamanın Türk toplumu için ÅŸaÅŸkınlık verici bir olay meydana gelmiÅŸti. Daha sonraki günlerde kendisi de çok sayıda balo düzenledi ve böylece memurların, subayların, aydınların ve tüccarların eÅŸlerini eÄŸlenceli bir çaÄŸdaÅŸ yaÅŸama alıştırdı. Köylerde ağır tarla iÅŸleri altında ezilmekte olan Türk kadınlarının büyük çoÄŸunluÄŸu için önce hiçbir ÅŸey deÄŸiÅŸmedi. Yoksul köylü, büyük toprak sahipleri ile kentlerdeki tefecilerin insafına bağımlı olduÄŸu, mülkiyet iliÅŸkileri onun yararına deÄŸiÅŸtirilmediÄŸi sürece, köyün kadınları da reformlardan yararlanamazdı. Köylerde ve küçük kentlerde peçe daha uzun süre kalkmadı. Yeni Medeni Kanun'a karşı, kadın, yüzyıllar öncesinde olduÄŸu gibi, erkeÄŸin çalışma kölesi olarak kaldı. Pek az sayıda kız ve kadın, eÅŸlerine, babalarına ve erkek kardeÅŸlerine karşı dikelerek kendi haklarını istemek cesaretinde bulunabildi. Daha aydınlık bir geleceÄŸin kapısı Türk kadını için gene de açılmış sayılırdı. Mustafa Kemal'in en büyük hizmetlerinden biri, Türk kadınlarına, 20. yüzyılın yolunu göstermiÅŸ olmasıdır. Kemal Atatürk'ün halkının mutluluÄŸu için savaşırken gösterdiÄŸi çaba ve kiÅŸisel giriÅŸim gücü daha yaÅŸadığı günlerde onu bütün dünyanın sevilen kiÅŸiliÄŸi durumuna getirdi. SavaÅŸ meydanlarında yaÅŸamını ortaya koymaktan geri durmamıştı; sarık ile fesin gericilik cephesine, ÅŸapkası ile karşı çıkmış insandı. Türk halkına, yeni bir yazı öğretmek için karatahta önünde tebeÅŸiri eline alan kiÅŸi de gene oydu. Halifelikle ÅŸeriat ortadan kalktıktan sonra geri kalmış toplumsal-ekonomik koÅŸullar yanında Türkiye'yi İslam-Osmanlı geçmiÅŸine baÄŸlayan güçlü bir baÄŸ olarak Arap alfabesi henüz duruyordu. Daha 1923 ve 1924 yıllarında, Millet Meclisi'nde Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin alınması önerilmiÅŸti. Sesli harfi bulunmayan Arap alfabesi, sesli harf bakımından zengin olan Türk dilinin yansıtılmasına asla elveriÅŸli olmayan bir araçtı. Bu yüzden yazmayı öğrenmek her Türk için uzun zaman çaba gösterilmesini gerektiren bir iÅŸti. Mustafa Kemal, Türkiye'de okur-yazar olmayanların sayısının yüksek oluÅŸunu, halkın aÅŸağı yukarı yüzde 90'ının okuma yazma bilmemesini, kısmen yazının öğrenilmesinde karşılaşılan büyük zorluklara baÄŸlıyordu. 1927'de iç durumun duruluÄŸa kavuÅŸmasından sonra yazı reformunu yeniden gündeme koyduÄŸu zaman, bununla birçok amaç güdüyordu: Bunu, gerek kötülüklerle dolu bir geçmiÅŸe, gerekse bilgisizliÄŸe karşı bir savaÅŸ kabul ediyordu. Aynı zamanda, bu yoldan uluslararası kültür ve bilim düzeyi ile baÄŸlantı kurmak istiyordu. Ayrıca bu reform, Türk dilini Arap alfabesinin, bunun dışında da birçok Arapça ve Farsça yabancı sözcüklerin ve dilbilgisi öğelerinin çemberinden kurtarma konusunda duyulan derin bir ulusal isteÄŸi de anlatıyordu. 1927 yılı, uzmanların geniÅŸ araÅŸtırmaları ile geçti. Mustafa Kemal, sekiz yıldan bu yana ilk kez 15 Temmuz 1927'de; saÄŸlık nedenleri yüzünden yaz aylarını Dolmabahçe Sarayı'nda geçirmek üzere İstanbul'a gitti. Bir yıl sonra, burada, ''Latin harflerinin kabul edilme olanağını ve biçimini incelemek için'' bir komisyon topladı. Tartışmaları bizzat kendisi yönetti. Komisyonun altı hafta içinde yeni Türk alfabesini hazırlaması daha çok onun bir hizmetiydi. Alfabe, Latin harflerini içine alıyordu, ama Türk dilinin ses hazinesine de uydurulmuÅŸtu. Alfabenin kapsamı bu yüzden 32 harfti. Bunların 21'i sessiz, 11'i sesli harfti. 9 AÄŸustos 1928 günü akÅŸamı Gazi, milletvekillerini, bakanları, memurları, gazetecileri, eÄŸitimcileri, tarihçileri ve diplomatları sarayın önünde bulunan parkta bir şölen yemeÄŸine çağırdı. Saat 23'te kendisi şölen yerinde göründü. Yeni yazı ile birkaç satırı not defterinin bir sayfasına yazdı ve genç bir adamdan okumasını rica etti. Ama genç adam bunu okuyamadı. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayaÄŸa kalktı ve konuklara doÄŸru döndü. Kendilerinden yeni yazıyı en kısa zamanda öğrenmelerini istedi. ''ArkadaÅŸlar'', dedi, ''zengin ve ahenkli dilimiz, ÅŸimdi yeni Türk harflerinin yardımı ile gerçek deÄŸerini gösterecektir. Yüzyıllar boyunca kafalarımızı demir bir çemberin içinde hapis tutan ve kendimizin bile çözemediÄŸi bu anlaşılmaz iÅŸaretlerden kurtulmak zorundayız. .. Yeni Türk alfabesini çok çabuk öğrenmek zorundasınız. Onu her yurttaşımıza, erkekler gibi kadınlara, hamallara ve kayıkçılara kadar herkese öğretin. Bunu bir yurtseverlik görevi, ulusal bir görev olarak bilin!'' (137). Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı'nı bir okul haline getirdi. Orada, günlerce, önce 9 AÄŸustos akÅŸamı çevresine toplanmış olan kiÅŸilere olmak üzere yazı öğretti. Kendisi tahtada harfleri açıkladıktan ve bunlarla ilgili örnekler yazdıktan sonra, orada bulunanların her biri, BaÅŸbakan İsmet'ten son yavere kadar tahtanın önüne geçip yeni harflerle adını yazmak zorundaydı. Sonra bir duvar tahtası ile tebeÅŸiri kuÅŸanarak ülkede bir geziye çıktı. Köy meydanlarında, kahvelerde ve belediyelerde tahtayı kurdu, yeni yazıyı öğretti ve bu yazıda herkesi sınavdan geçirdi. BaÅŸbakan ve öteki hükümet memurları onu örnek aldılar. 45 yaşına kadar her Türk için yeni yazıyı öğrenme zorunluluÄŸu kondu. Basımevleri yeni alfabeyi çok sayıda bastı ve gazeteler bunu yaydılar. Büyük Millet Meclisi, 3 Kasım 1928'de, yeni Türk yazısını kabul eden ve Türk dili için Arap yazısının kullanılmasını yıl sonundan baÅŸlayarak yasaklayan bir yasa kabul etti. Yeni yazı, aynı zamanda, bir dil reformunun da baÅŸlangıcı oldu. 1932'de devlet baÅŸkanının buyruÄŸu üzerine Türk Dil Kurumu kuruldu. Bu kurum, Türk dilini birçok Arapça ve Farsça sözcükten temizledi. Eski metinleri, lehçeleri ve baÅŸka Türk dillerini, yabancı sözcüklerin yerine bunlardan sözcükler almak amacıyla incelendi. Milliyetçi arıdilcilerden bazıları asıl hedefin dışına çıktı. Bununla ilgili olarak, 17. yüzyılda kurulan ve aşırılıklara gitmekten kendini alıkoyamayan Alman dil derneklerini düşünelim. Ama kurum, asıl amacına eriÅŸti: Yazı dili gerçekten konuÅŸulan Türkçeye uyduruldu, sadeleÅŸtirildi ve böylece teknikle bilimin çaÄŸdaÅŸ istemlerine yeterli bir araç durumuna getirildi. Bugün bir Türk öğrenci elli yıl önce yazılmış bir kitabı -yeni yazıya aktarılmış olarak- okurken, bizim orta yüksek Almancayı okurken karşılaÅŸtığımız güçlüklerle karşılaşır. Yazı ve dil reformu, tüm Türk eÄŸitimine yeni atılımlar kazandırdı. Daha önce belirtildiÄŸi gibi, Mustafa Kemal, her zaman için kendini halkının eÄŸitimcisi olarak görüyordu. Halkın eline yüzyıllarca eski geriliÄŸi yenmek için gerekli araçları vermek istiyordu. Bu tutumu ile, gençliÄŸinde yapıtlarını okuduÄŸu 18. yüzyıldaki Avrupa'nın burjuva aydınlanma döneminin gerçek bir evladıydı. Her gün yeni bir okul açmanın Atatürk'ün tutkusu olduÄŸu ileri sürülür. KuÅŸkusuz bu sav, bir abartmadır. Ülkenin ekonomik gizil güçlerinin azlığı ve reformların oluÅŸtuÄŸu burjuva sınıfsal sınırlar, böyle bir tasarıyı olanaksız yapmıştı. Buna karşın, Kemal Atatürk'ün yaÅŸamının son yıllarında, okul alanında yapılmış olan iÅŸler gerçekten ÅŸaşırtıcıdır. Öğretmen yetiÅŸtirme kurumları, teknik ve tarımsal okulların meydana getirdiÄŸi bir sistem, ilkokullar ve ekonomik kadroların yetiÅŸtirilmesine yardım etti. Eskiden bir tek tarım okulunun bulunduÄŸu Ankara'da bir lise, kızlar için ayrı bir okul, bir ticaret yüksek okulu, bir tıp fakültesi, bir hukuk fakültesi ile bir tarih-dil fakültesi, bir hijyen merkez enstitüsü, bir konservatuvar, bir mimarlık ve ÅŸehircilik yüksek okulu açıldı. İstanbul Üniversitesi temelden çaÄŸdaÅŸ hale getirildi. Hükümet, çok sayıda yabancı bilim adamını ülkeye getirdi. 1933'te Almanya'da kültür barbarlığı baÅŸladığı zaman, Kemal Atatürk yurdunu terk eden birçok Alman profesörüne Türkiye'de çalışma alanı saÄŸladı. Türkiye'ye gelen yeni ruhun simgesi olarak, İstanbul'da, ünlü Ayasofya Camisi'nin müze haline getirildiÄŸini ve daha sonra da ''bilimin tapınağı'' diye adlandırıldığını belirtmek gerekir. PadiÅŸahların sarayları da yerli ve yabancı ziyaretçilere açıldı ya da çeÅŸitli eÄŸitim kurumlarının barınma yeri oldu. Halk eÄŸitimi alanında da çalışmalar oldu. Osmanlılar çağına göre bu alanda belirgin bir ilerleme görüldü. Öğrenci sayısı 1923'te 350 bin iken, İkinci Dünya Savaşı'nın başında 800 bine çıktı. ''Halkevleri'' ile kentlerde ve köylerde açılan okuma salonları eÄŸitim sistemini tamamladı. Yabancı okullar sıkı bir denetim altına sokuldu. CoÄŸrafya, tarih ve yurttaÅŸlık bilgisi derslerinin Türkçe verilmesi zorunluluÄŸu kondu. Türk dilini yalnız Türk öğretmenler okutabiliyordu. Ancak burada verilen sayılar, 14 milyonluk nüfus ile karşılaÅŸtırılınca, Kemal Atatürk tarafından ortaya atılan konuların gerçekten henüz ne kadar uzak olduÄŸu anlaşılır. Gerçi yasalara göre genel ve parasız okul zorunluluÄŸu vardı, ama 1939'da okul çağında bulunan çocukların ancak yüzde 50'si devlet ilkokullarına gidiyordu. 1927'de okur-yazar olmayanların oranı erkeklerde yüzde 87, kadınlarda yüzde 96 idi. 1935'te aynı oranlar erkeklerde yüzde 76.7, kadınlarda yüzde 91.8 dolayında bulunuyordu (138). 800.000 öğrenci yanında yuvarlak olarak yetiÅŸkinlerin ancak 1.3 milyonu okuyup yazabiliyordu. Demek ki, devlet baÅŸkanının ve öteki devlet ileri gelenlerinin yeni yazının propaganda edilmesi için yaptığı baÅŸdöndürücü geziler, yetiÅŸkinler arasında karabilgisizliÄŸin geniÅŸ ölçüde azalmasını saÄŸlayamamıştı. Yeni Türk okulculuÄŸunun eÄŸitim hedefi, ülkenin siyasal, kültürel ve ekonomik yaÅŸamına baÅŸarılı biçimde katılabilmek için gerekli pratik bilgilere sahip, ulusal bilinçte, cumhuriyetçi yurttaÅŸlar yetiÅŸtirmekti. Atatürk'ün koruyuculuÄŸu altında kurulan ''Türk Tarih Kurumu'', yurtseverlik, Anadolu yurdu üzerine gurur duyma yolundaki eÄŸitimi destekliyordu. Mustafa Kemal, 1932'de, Birinci Türk Tarih Kongresi'nde bir konuÅŸma yaptı. Bu konuÅŸması ile, bundan böyle Türk tarihçilerinin çıkış noktası yapacakları ana savı ortaya koydu: Türk halkının tarihi, Müslümanlığın kabul edilmesiyle ve Osmanlı hükümdar soyunun iktidara geçmesiyle baÅŸlamaz, bundan daha eskidir. Kendi halkının kökenlerini araÅŸtırmak ve böylelikle Osmanlı-İslam geleneÄŸinden sıyrılmış, kendine özgü bir Türk ulusal bilinci saÄŸlamak yerinde ve deÄŸerli bir ÅŸeydi. Ama bu çaba ile ilgili olarak birçok Türk tarihçisi ÅŸovenist bir yola saptı. Akla-aykırı, faÅŸist ırk teorilerine benzer, Türklerin dünyanın asıl kültür halkı oldukları ve Orta Asya'dan dağılarak, Çin'e, Hindistan'a, YakındoÄŸu'ya ve Afrika'nın en uzak köşelerine uygarlık götürdükleri yollu savlar ortaya attılar. Sümerler ve Hititlerin Türk toplulukları olduÄŸuna bir ÅŸey denemezdi. Bilim ve sanatın bütün öteki alanlarında da reformlar yapıldı. ÖrneÄŸin besteciler, eski Türk folkloruna, klasik ve çaÄŸdaÅŸ Avrupa müziÄŸine yöneldiler. İslamlık, sanatçıların insan bedeninin resmini yapmasını yasaklamıştı. Artık bu önyargı da ortadan kalktı. Bunun gözle görünür kanıtları, halka sanatta yeni yolu tanıtmak için Gazi'nin yaÅŸadığı günlerde yapılmış birçok at sırtındaki heykelidir. Bu sayılanlarla reformlar hiç de bitmiÅŸ deÄŸildir. Metrik sistemin, Gregoryan takviminin kabul edilmesi, yer adlarının TürkleÅŸtirilmesi ve en son olarak da 28 Haziran 1934 tarihli yasanın belirtilmesi gerekir. Bu yasa, efendi, bey ve paÅŸa gibi bütün Osmanlı rütbelerini kaldırdı, 1 Ocak 1935'e kadar her Türkün bir aile adı bulması zorunluluÄŸunu getirdi. KiÅŸi adlarında o güne kadar görülen karmaÅŸa çaÄŸdaÅŸ bir toplumsal örgütlenme için altından kalkılması olanaksız bir ÅŸeydi. Evlilik durumu kayıtlarının saÄŸlanması, posta dağıtımında yanlışlıkların önlenmesi, ya da herkesin babasının özadına bile benzemeyen rastgele bir adı kendi özadının yanına koyması halinde, bir aileden gelen üyelerin saptanması nasıl yapılabilirdi? Gazeteler ve radyo spikerleri altı ay süreyle soyadları için uzun öneri listeleri ilan ettiler. Mustafa Kemal de paÅŸa ve gazi rütbelerini terketti. Büyük Millet Meclisi, ona, ''Türklerin babası'' anlamına gelen Atatürk adını verdi. Türkiye'nin hareketli çaÄŸdaÅŸlaÅŸma politikası, Asya ve Afrika'ınn sömürge ve yarı-sömürge ülkelerindeki bütün ulusal bilinçte güçlerin, İslam ülkelerinin gözünde Kemal Atatürk'ün ve Türkiye'nin saygınlığını daha da yükseltti. Bu ülkelerdeki ulusal kurtuluÅŸ hareketi, Orta Asya Sovyet cumhuriyetleri yanında Türkiye'de de yeni bir örnek ve aynı zamanda yalnız emperyalist efendileri yenmenin deÄŸil, onlarla birlik halinde olan feodal-dinci gericiliÄŸi yenmenin de olanaklı olduÄŸu konusunda kanıt bulmuÅŸtu. İran ile Afganistan, artık birçok noktada, Türkiye'yi öykünmeye deÄŸer bir örnek olarak gördüler. Arap ülkelerinde kültürel, toplumsal ve ekonomik koÅŸullar biraz baÅŸka türlüydü. Ama buralarda da Kemalist politikanın ilkeleri, ulusal kurtuluÅŸ güçleri üzerinde verimli etkiler yaptı. Bununla birlikte, yabancı bir gözlemci için Kemal Atatürk'ün reformlarının da sınırları görülür durumdaydı. KuÅŸkusuz burjuva Türk milliyetçileri, Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki koÅŸullara göre önemli bir ilerleme saÄŸlamışlardı. Ama kendilerine kalan toplumsal yapıda hiçbir ÅŸey deÄŸiÅŸtirmediler. Ne bir tarım reformu, ne de ilerici çalışma yasaları yapıldı. Demokratik ve sosyalist hareket baskı altında tutuldu. Türk halkının büyük yığını köylüler, eskiden olduÄŸu gibi yoksulluk ve gericilik içinde sürüklenip gittiler. Bu yüzden Türk örneÄŸi, geliÅŸmesi zayıf ülkelerin halkları arasında demokrasi ve sosyalizm düşüncelerinin yer ettiÄŸi ölçüde çekici gücünü yitirecekti. Ancak son bir yargıda bulunma olanağına eriÅŸmek için Kemalist programın önemli bölümlerini, bu arada ekonomi ve dış politika alanlarını da incelemek gerekiyor. İKTİSADİ BAÄžIMSIZLIK İÇİN  Türklerin ulusal kurtuluÅŸ hareketinin ulaÅŸtığı zafer, Anadolu'yu İtilaf emperyalistlerinin yarı-sömürgesi olmaktan korumuÅŸtu. Lozan'da İngiltere, Fransa ve İtalya gibi büyük devletler, bu zaferi siyasal bakımdan da tanımak zorunda kalmışlardı. Ama genç Türkiye Cumhuriyeti'nin, emperyalist devletlerin gerek dünya piyasasında ve gerek bizzat Türkiye'de sahip bulundukları güçlü ekonomik yığılmalar karşısında nasıl ayakta kalmak istediÄŸi sorusu henüz yanıtlanmadı. Kapitalist dünya ekonomisinde, Türkiye, son derece zayıf bir duruma sahipti. Ekonomik bakımdan az geliÅŸmiÅŸ bir ülkeydi. El zanaatları iÅŸletmeciliÄŸi önde geliyordu. Türkiye'ye yatırılmış olan yabancı sermaye, Lozan AntlaÅŸması'na göre, 63.4 milyon İngiliz lirasını buluyordu. Bu yatırımların dağılımı, emperyalistlerin, yalnızca, Türkiye'nin hammaddelerini kolayca ülkeden dışarı çıkarma olanağını kendilerine veren ekonomi dalları geliÅŸtirdiklerini tanıtlar. Toplam yabancı yatırımlarının yüzde 62'si demiryolu ÅŸirketlerinin, yüzde 21'i bankalarla ticari giriÅŸimlerin, yüzde 8'i belediye iÅŸletmelerinin ve yüzde 5'i de madenciliÄŸin payına düşer. Sermayenin yalnız yüzde 4'ü sanayi kesimine yatırılmışıtır (139). Bu kesim de, birkaç tekstil, deri, yaprak sigara ve sigara, kereste iÅŸleme ve yiyecek maddesi giriÅŸimlerinden meydana geliyordu. İç ve dış ticaret, yabancı tekellerle iÅŸbirliÄŸi yapan Ermeni, Rum ve Yahudi tüccarların elindeydi. Belirgin biçimde bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin 1923 yılında ABD, Sovyetler BirliÄŸi, Romanya ve Bulgaristan'dan 3 milyon İngiliz Lirası tutarında ekmeklik buÄŸday ithal etmek zorunda kalması gerçeÄŸi, savaşın yıkıntıya çevirdiÄŸi tarımın durumunu tanımlar. Kemal Atatürk, henüz bağımsızlık savaşı yapılırken, ülkenin tam bağımsızlığı ve özgürlüğü için siyasal ve askeri bağımsızlık yanında, adalet, ekonomi ve maliye bağımsızlığının da gerekli olduÄŸunu belirtmiÅŸti. ''Bu sayılan alanların birinde ülkenin ve ulusun bağımsızlığının baÅŸkası tarafından ele geçirilmiÅŸ olması, onların bağımsız olmadığı anlamına gelir.'' (140). O halde anti-emperyalist savaşım, askeri zaferden sonra, en baÅŸta ekonomik alan üzerinde yoÄŸunlaÅŸmalıydı. Tüm ulusun olduÄŸu kadar, geliÅŸmekte olan Türk burjuvasının çıkarları da bunu böyle gerektiriyordu. Ulusal ekonomi politikasının temel çizgilerini, 17 Åžubat ile 4 Mart 1923 günleri arasında İzmir'de toplanan ''Türkiye Genel İktisat Kongresi'' hazırladı. Mustafa Kemal, kongreyi açış konuÅŸmasında şöyle dedi: ''Askeri zaferlerimiz ne olursa olsun, ekonomi alanındaki zaferlerle tamamlanmadığı takdirde, sürekli olamazlar, parlaklığını ve önemini kısa zamanda yitirirler. Bundan dolayı, kesin sonuçlar alabilmek için... ülkenin ekonomik bağımsızlığını saÄŸlamak üzere ekonomimizi geliÅŸtirmek ve güçlendirmek gereklidir.'' (141). Böylece İzmir Kongresi, yıkılan ülke ekonomisini yeniden kurmak, var olan hammaddelere dayalı ve ülkeye özgü ulusal bir sanayi meydana getirmek ve bunun için gerekli sermayeyi bulmak, yabancı sermayeyi atmak, bir demiryolu ve karayolu ağının yapımı ile ülkeyi geliÅŸtirmek, tarım gelirlerini yükseltmek gibi konularla uÄŸraÅŸtı. Özel sermayenin bulunmadığı yerde, doÄŸrudan doÄŸruya devlet, ekonomi ve ulaÅŸtırma kalkınmasına el atacaktı. Ancak Mustafa Kemal, bununla ilgili olarak, kendi kanısınca Türk ulusunun birbiriyle savaÅŸan sınıflardan meydana gelemeyeceÄŸini, köylülerin, zanaatçıların, tüccarların ve işçilerin ulusal bir birlik meydana getirmesi gerektiÄŸini yineledi. Böylece halkın demokratik etkinliÄŸi sanayileÅŸme programının gerçekleÅŸtirilmesi sırasında yasaklanmış oluyordu. Bu nokta, kongrede bulunan işçi heyetinin ortaya koyduÄŸu dileklerin dikkate alınmaması ile de deyimlenmiÅŸti. Öncü durumundaki subaylar ve memurlar tabakasına egemen olan burjuva ideoloji, var olan mülkiyet iliÅŸkilerine etkili biçimde el atılmasını kabul etmiyordu. Dünya ekonomik bunalımının baÅŸlangıcına kadar ülke, savaşın kendisine açtığı yaraları pek yavaÅŸ iyileÅŸtirdi. Bu süre içinde hükümet, çeÅŸitli önlemlerle var olan ve özel giriÅŸimciler tarafından yeni kurulan fabrikalarda yerli malların yapımını özendirmek, ulaÅŸtırma ağını geliÅŸtirmek ve yabancı tekellerin elinde bulunan imtiyazları satın almakla yetindi. Bu politikanın göz önünde bulundurduÄŸu baÅŸlıca nokta yabancı yardımına karşı temelden olumsuz bir tavır alınmadığı halde, tek bir kez bile Osmanlılar zamanında olduÄŸu gibi geniÅŸ çapta borçlanmalara gidilerek yabancı sermayeye bağımlı duruma gelmemekti. Bu yüzden Türk devleti, sanayi giriÅŸimlerini hemen yalnızca son derece dar olan bütçesinden ve iç borçlanmalardan finanse ediyordu. uluslararası para dünyası Ankara'nın anti-emperyalist politikasını büyük bir kuÅŸku içinde izliyordu ve bundan dolayı da Türkiye'de -ÅŸimdi çok daha elveriÅŸsiz olan koÅŸullar altında- yeniden sermaye yatırımı yapmaya kendi açısından pek az eÄŸilimliydi. Hükümet çok sıkı tutumluluk önlemleri ile 1925 yılından sonra sürekli olarak bütçe fazlası saÄŸlıyordu. Özel sanayi için gerekli kredileri saÄŸlamak üzere 1924'te Türkiye İş Bankası kuruldu. Bu projeyi, Kemal bizzat destekledi ve kendi varlığını bu bankanın paylarına yatırdı. Bankanın ilk müdürü sonradan iktisat bakanı, baÅŸbakan ve 1950 ile 1960 arasında devlet baÅŸkanı olan milletvekili Celal Bey (Bayar) idi. İş Bankası ile, o güne kadar Türkiye'nin ekonomik yaÅŸamına engel olan yabancı bankalar cephesinde ilk yarık açılmış oldu. Bir yıl sonra devletin ''Türkiye Sanayii ve Madenler Bankası'' kurulunca bu yarık daha da geniÅŸledi. Bu banka, Osmanlı devletinin mülkiyetinden devir alınan iÅŸletmeleri yönetmek, finanse etmek ve yeni iÅŸletmeler kurmak amacıyla kuruldu. Böylece Ankara hükümet çevreleri, özel iÅŸletmeler yanında, devlet iÅŸletmeleri de kurmak niyetinde olduklarını belirtmiÅŸ oluyorlardı. Banka, en baÅŸta devletin büyük pay sahibi olarak, yabancı ÅŸirketlerin paylarını satın alıyor ve böylece, özellikle madencilik alanındaki bu ÅŸirketler karma ÅŸirketler haline dönüşüyordu. Birkaç çimento, ÅŸeker ve tekstil fabrikası, Türkiye'de sanayileÅŸmenin bu ilk döneminde kuruldu. Bu sırada devletin sermaye yatırımlarının toplamı gene de ancak 6.6 milyon Türk Lirası tutarındaydı. Buna karşılık devlet, 1927 yılında kabul edilen ve 1942 yılına kadar yürürlükte kalan ''Sanayi TeÅŸvik Kanunu'' ile özel Türk giriÅŸimcilerini destekliyordu. Bu yasanın yardımı ile özel giriÅŸimciler devletin arsalarını ve binalarını parasız elde edebiliyor, vergi bağışıklıkları kazanıyor, indirimli taşıt ücretleri ödüyor ve gümrük kolaylıkları görüyorlardı. Yasa, devlet makamlarını, yabancı mallarından yüzde 10 oranında daha pahalı olsalar bile satın almada yerli ürünlere öncelik vermek yükümlülüğü altında bulunduruyordu. Devletin bu yoldan desteklediÄŸi iÅŸletmelerin sayısı 1927'de 342 iken, 1933'te 1.473'e yükseldi (142). Devlet en baÅŸta orta ve büyük çaptaki iÅŸletmeleri dikkate alıyordu. Ancak yüzde 88'inin elektrik tesisinin bulunuÅŸu, bu giriÅŸimlerin geliÅŸme düzeyini tanımlamış olur. Bunların yüzde 70'i de tarımsal hammadde iÅŸliyordu (143). Sanayi TeÅŸvik Kanunu, ulusal Türk burjuvasına baÅŸka yollardan da yeni hareket alanları açtı. Söz konusu fabrikalarda yalnız Türk uyruklu kiÅŸilerin yönetici görevlerde bulunabileceÄŸi saptanıyordu. Ticaret ve esnaflık alanlarında Rum egemenliÄŸi, daha önce Lozan AntlaÅŸması'nda kabul edilen göçmen deÄŸiÅŸ-tokuÅŸu ile kırılmıştı. 1.3 milyon Rum, Küçük Asya'yı terk etti. Buna karşılık 600.000 kadar Türk, Yunan Makedonyası'ndan Anadolu'ya göç etti. İstanbul'da gene de 80.000 Rum ile 45.000 Ermeni'nin meydana getirdiÄŸi güçlü bir azınlık kaldı. Rum tüccarlar, köylülere zorla düşük fiyat kabul ettirip onlara verdikleri sanayi mallarını tefeci fiyatına satarak, Türklerin tütün, incir, kuru üzüm, fındık vb. gibi baÅŸlıca ihraç maddelerini satın alma sonucu sürekli olarak zenginleÅŸmiÅŸlerdi. Bu Rum aracıların yerini, bu kez Türk öğeler aldı. ulusal azınlıkların elinde kalan ticaret yerleriyle öteki giriÅŸimlere de, bir dizi yasalar yoluyla sürekli olarak artan oranda Türk yönetici ve memur kullanma zorunluluÄŸu getirildi. Bazı meslekler, örneÄŸin belli zanaatlar yabancılara yasak edildi. Türkiye, ekonomik kalkınmanın bu ilk döneminde, en çok göze çarpıcı baÅŸarılara demiryolları yapımı alanında ulaÅŸtı. Daha 1924'te, savaÅŸta hemen tamamen kullanılmaz duruma gelen demiryollarının yenileÅŸtirilmesine ve yeni yolların yapımına baÅŸlanmıştı. Böylece ülkenin doÄŸusuna kadar uzanan bir demiryolu ağı meydana geldi. O güne kadar birbirinden kopuk biçimde var olan ekonomi alanları artık bir baÄŸlantıya kavuÅŸtu ve böylece ilk kez sanayi ve tarım ürünleri için ulusal bir pazar meydana geldi. Demiryolu yapımı, yürütülmesini yerli ve yabancı inÅŸaat firmalarına veren devletin tekeli altında gerçekleÅŸti. Yabancı firmalar arasında bir Belçika, bir İsveç - Danimarka konsorsiyumu ve Alman Julius Berger - Bau - Union firması vardı. Ancak bu firmalar, Abdülhamid zamanındaki gibi demiryollarından mülkiyet hakları elde edemiyor, yalnız yaptıkları iÅŸ için Türk devlet bankalarının ödediÄŸi parayı alıyordu. Mülkiyet sahibi, Türk devletiydi. 1923 ile 1940 yılları arasında 3.624 km. demiryolu yapıldı. Bundan baÅŸka 1923'te var olan 3.220 km. demiryolu da Türk devleti tarafından yabancı firmalardan satın alındı (144). Bu iÅŸlemler, 1928'de ''Anadolu Demiryolu Åžirketi''nin ve bunun alt şirketlerinin satın alınması ile baÅŸladı. Bu ÅŸirketin pay senetleri daha çok Deutsche Bank'ın elinde bulunuyordu. Daha sonra, otuzuncu yıllarda, İngiliz ve Fransız hatları satın alındı. Bunlar arasında BaÄŸdat demiryolunun savaÅŸtan sonra Fransız mülkiyetine geçen kısmı da vardı. Kemal Atatürk'ün zamanında Türkiye'yi ziyaret eden bir yabancıyı, demiryolu ve karayolu yapımı yanında özellikle birçok yeni hükümet binaları, okullar, yüksek okullar, hastaneler, tiyatrolar vb. etkiliyordu. Ankara birkaç yıl içinde çaÄŸdaÅŸ bir büyük kent haline geldi. Bu iÅŸler için Atatürk, tanınmış Avusturyalı ve Alman ÅŸehir plancıları ve mimarlar getirtti. Demiryolu ÅŸirketleriyle baÅŸlayan devletleÅŸtirme dalgası, uzun yıllardır yabancı sermayenin egemenliÄŸi altında bulunan ekonomik yaÅŸamın öteki alanlarına da atladı. UlaÅŸtırma alanında Alman sermayesi ön sırada geliyor, madencilik alanı ise, ana üssünü Zonguldak kömür madenlerinde kurmuÅŸ olan Fransız ve İtalyan tekellerinin egemenliÄŸi altında bulunuyordu. Kentlerin elektrik iÅŸletmeleri daha çok Belçika ÅŸirketlerinin elindeydi. Sanayi giriÅŸimlerinde İngiliz firmaları, bankacılık alanında Fransız sermayesi yanında Alman sermayesi üstünlük saÄŸlamıştı. Türkiye'nin ticaretinde İngiliz ÅŸirketleriyle Amerikan ve Fransız ÅŸirketleri söz sahibiydiler. 1923 ile 1933 arasındaki dönemde millileÅŸtirme yoluyla 142 milyon İngiliz Liralık yabancı sermaye yatırımları toplamı 26 milyona indirilerek yüzde 84 oranında azaltıldı (145). Ama Türk hükümetinin satın almaları kırkıncı yılların başına kadar sürdü. ÖrneÄŸin 30 Mayıs 1940 tarihli yasa ile tüm kömür madenleri devletin sahipliÄŸine geçti. Yabancıların elinde yalnızca bir kısım ticaret ÅŸirketleriyle banka ÅŸubeleri kaldı. Yeni kurulan Türk bankaları ve yabancı varlığın devletleÅŸtirilmesi, yabancı banka ÅŸubelerinin etkisini de daralttı. 1863'te Fransız bankerleri tarafından kurulan ve bir Türk devlet bankası rolünü oynamış olan ''Osmanlı Bankası'', 1933'te banknot çıkarma hakkını ''Türkiye Merkez Bankası'na'' bıraktı ve Maliye Bakanlığı'nın denetimi altına sokuldu. ÇeÅŸitli yabancı banka kuruluÅŸları, artık eskisi gibi hesaba geçirecek para bulamadıkları için Türkiye'den ayrıldı. 1923'teki yirmi yabancı banka ÅŸubesinden 1938'de ancak yedi tane kaldı. Kemalist hükümet, bu bankaların çalışmasını, Türkiye ile kendi ülkeleri arasında yapılan dış ticarette aracılık görevi yapma çerçevesinde sınırladı. Fransız ve İngiliz finans-kapitali, Türkiye'nin davranışlarına, otuzuncu yılların ortasına kadar kendini duyuran, amaca yönelik bir boykotla karşılık verdi. ÇeÅŸitli tekeller, Türkiye'den ayrıldılar. Bir kısmı da, örneÄŸin Zonguldak kömür madenlerine sahip bulunan Fransız - İtalyan ÅŸirketi, giriÅŸimlerinde hiçbir yatırımda bulunmadılar, tersine bunları devletleÅŸtirilinceye kadar sömürürcesine hoyratça iÅŸlettiler. İngiliz - Fransız etkisinin ortadan kalkması ile meydana gelen ''boÅŸluÄŸa'' oturmaya bir yandan hazır bulunan Alman tekelleri arasında bile, öte yandan Ankara hükümetinin tutumundan dolayı kırgınlık görülüyordu. 1929'da Reichsbank BaÅŸkanı Schacht, hazırladığı bir raporda Türk hükümeti için tasarlanan ulusal bir bankanın kurulmasını kabul etmedi. Deutsche Bank temsilcileri, Avrupa çıkarlarının hâlâ sürüp giden devletleÅŸtirilmesinde gösterilen ivedilikten yakınıyorlardı. Türk hükümeti, büyük Alman ÅŸirketlerinin, Deutcshe Bank'ın Ergani bakır madenlerinin iÅŸletmeye açılmasında saÄŸladığı olanak gibi, belli projelere sermaye yatırarak katılmasına izin vermekle birlikte, bu ÅŸirketler, kısa ya da uzun bir dönemde, paylarının Türkler tarafından satın alınacağını göz önünde bulundurmak zorundaydılar. IG-Farben ÅŸirketi bu yüzden öteki tekellere ÅŸu öğüdü vermek gereÄŸini duydu: ''Sözü edilen alanlarda yabancı sermaye sahiplerinin yeniden çıkarlar elde etmesi gelecekte söz konusu olmayacaktır. Halen elde bulunan imtiyazların kullanılması da devlet etkisinin artması karşısında salık verilemez.''(146). Ancak otuzuncu yılların sonunda, yabancı tekeller, Türkiye'nin sanayi kalkınmasını önlemeye yetmediÄŸi için, koydukları boykotu kaldırmak zorunluluÄŸunu duydular. Atatürk'ün politikası, 1914'ten önce olduÄŸu gibi kapitülasyonlar, parasal denetim ve imtiyazlar yoluyla Türkiye'yi siyasal bakımdan da bağımlı yapmak yolunu tekellere kapadığından, bunlar da yeni ve daha az göze çarpan yöntemlere baÅŸvurduler, ama bu yöntemlerle de gene aynı hedefe ulaÅŸmaya çalışıyorlardı. Bu yöntemler, bugün ''yeni sömürgecilik'' diye tanımladığımız ÅŸeye çok benzer. Özellikle Alman ve İngiliz tekelleriyle hükümet çevreleri bu yeni taktiÄŸi uyguladılar. Yeni taktiÄŸin ağırlık noktasını, kaçınılmaz olduÄŸu anlaşılan sanayileÅŸme sürecine karışmak meydana getiriyordu. Yabancı tekellerle bunların hükümetleri, Türkiye'nin devlet olarak bağımsızlığına özenle saygı gösteriyor, ama ekonominin dolaylı yolu üzerinden ülkeyi yeniden kendi emperyalist iktidar alanlarına sokmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Türkiye'nin birinci beÅŸ yıllık planı (1934-1939) için uzmanlar yolladılar ve sanayi tesisleri verdiler. IG-Farben dosyalarında tekellerin bu taktikleri konusunda ilginç bilgiler vardır. IG-Farben Direktörü İlgner, 31 Aralık 1936'da bir Türk kimya sanayiinin kurulmasına IG-Farben'in katılması konusunda şöyle yazıyordu: ''Türkiye er geç bizzat üretime geçeceÄŸi için, baÅŸka ülkelerin sanayi geliÅŸmesine katılma konusundaki düşüncelerimiz... Türk hükümetinin sürekli olarak hizmetine hazır görünmekle birlikte ÅŸu yada bu fabrikanın yapımını yüklenebilecek durumda olup olmadığımızı, her konuya göre ayrı ayrı incelemeyi amaçlıyor.'' Türk hükümetinin güvenini bu yoldan kazandıktan sonra, ''daha sonraları belli bir etki sahibi olma olanağı ortaya çıkabilir. ...Bu olanak, özellikle, Türkiye tarafından, yalnız bizim için de ekonomik açıdan akla-uygun görünen projelerin uygulanması bakımından saÄŸlanabilir.'' (147). Alman tekelleri için ekonomik açıdan akla-uygun görünme demek, ancak Almanların hazır mallarının Türkiye piyasasında satışına engel olmayan ve onlar için rakip sayılmayacak sanayi kollarının kurulması demekti. Oysa Türkiye, kapitalist sanayi ülkelerinden üretim araçları satınalma gereksinmesi içindeydi ve bu gereksinme, bugün Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin sanayide çok geliÅŸmiÅŸ sosyalist blok karşısında duyduÄŸu gereksinmeden çok daha fazlaydı. Bu olgu, nesnel biçimde karşılaşılan dünya piyasa durumunun da sonucu olarak yirminci ve otuzuncu yıllarda Türkiye için ekonomide ve politikada kendine özgü, ulusal çıkarlara yarayan bir yol tutmanın ve bu yolda direnmenin ne kadar güç olduÄŸunu gösterir. Öte yandan, yabancı devletlerin ekonomik çıkarlarının 1914'ten önce olduÄŸu gibi siyasal egemenliÄŸe götürmesini önlemek isteyen Kemalist hükümet, kapitalist dünya piyasası ile baÄŸlarını kopartmamaya da çalışıyordu. Bu yüzden yabancı imtiyaz sahiplerinin hepsine tazminat ödedi. Türk hükümeti yalnızca devletleÅŸtirilen demiryolları için 350 milyon İsviçre Frangı ödedi. Böylece devlet bütçesi ağır bir yük altına girdi ve halkın üzerinde vergilerin ağırlığı sürekli olarak arttı. BaÅŸka bir yük de Osmanlı devletinin borçlarıydı. Türkiye'nin bu borçlardan ödeyeceÄŸi kısım 1928'de 84 milyon Türk Lirası tutarında altın olarak saptandı. Dünya ekonomik bunalımından sonra uluslararası finans-kapital, borç tutarının geniÅŸ ölçüde azaltılmasına razı olmak zorunda kaldı. Türkiye'nin bütçesi 1956 yılına kadar hep bu borçların yükü altında kaldı. Böylece sanayi kalkınmasının finansmanı da, belli sınırlar içinde kaldı. Ancak sanayi kalkınması, geçmiÅŸin baÅŸka bir kalıntısının daha etkisi altındaydı. Türk heyeti, Lozan'da, 1929 yılına kadar eski gümrük tarifelerini uygulamayı kabul etmiÅŸti. Bu tarifeler çok düşüktü ve dışardan akan ucuz yabancı ürünlere karşı yerli malların korunmasını saÄŸlamıyordu. Gümrük oranlarının üretim ve Türk sanayi ürünlerinin ihracatı üzerinde nasıl engelleyici bir etki yaptığına iliÅŸkin belirgin bir örnek, Türk dış ticaret istatistikleridir. İhracat, deÄŸer olarak 85 milyon Türk Lirası'ndan (1923) 155 milyon liraya (1929) yükseldiÄŸi halde, ithalat her zaman için ihracattan yuvarlak olarak 70 milyon Türk Lirası fazlaydı. Ancak 1929 yılında yeni bir gümrük korunma sisteminin kabul edilmesinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti olumlu bir ticaret bilançosuna kavuÅŸtu (148). Bununla birlikte, Türkiye'nin ekonomik ve sosyal politikasının asıl sorununu, halkın yüzde 85'inin çalışmakta olduÄŸu tarıma yeni atılımlar saÄŸlamak meydana getiriyordu. Ancak köylünün yarı-feodal zincirlerden kurtulması halinde, sınai alım gücü olan bir iç piyasaya kavuÅŸabilir ve bu da onun geliÅŸmesini hızlandırabilirdi. Bununla, aynı zamanda, köylü, yüzyıllardır süregelen uyuÅŸukluktan ve gerilikten kurtulabilir, en kaba bir sömürünün hedefi olmaktan çıkarak Türk halkı için mutlu bir geleceÄŸin oluÅŸumuna katkıda bulunacak duruma gelirdi. Daha bağımsızlık savaşı sırasında yalnız Türk komünistleri deÄŸil, küçük burjuva-demokratik ''YeÅŸil Ordu''da mülkiyet iliÅŸkilerinin küçük ve topraksız köylülerin çıkarına kökten deÄŸiÅŸtirilmesini istemiÅŸti. Osmanlı döneminde büyük toprak sahipliÄŸi önde geliyordu. Serbest çitfçilik için ayrılan topraklar illere göre önemli deÄŸiÅŸmeler çerçevesinde, ekilebilen tüm alanların ancak yüzde 15-50'sini meydana getiriyordu. Köylü iÅŸletmelerinin çoÄŸunluÄŸu, beÅŸ-altı üyeden meydana gelen her aile başına 2-3 hektar topraÄŸa sahipti. Bu topraklar, çoÄŸunlukla aÄŸaç sabanla olmak üzere, en yoÄŸun biçimde iÅŸleniyordu. Ancak Adana, Mersin ve EskiÅŸehir çevreleri gibi verimli bölgelerde bir köylü iÅŸletmesinin ortalama büyüklüğü 4, hatta bazen 10 hektar oluyordu (149). Bu yüzden köylüler, büyük toprak sahiplerinin arazilerinde çalışmak zorunda kalıyordu. Bu da çoÄŸunlukla yarı-kiracılık biçiminde oluyordu. Buna göre büyük toprak sahibi, kiracıdan ürünün yarısını alıyordu. Buna, bir de köylünün devlete vermek zorunda olduÄŸu aÅŸar ekleniyordu. AÅŸar, köylüleri hoyratça yaÄŸmadan geçiren vergi mültezimleri tarafından toplanıyordu. Kemal Atatürk'ün çevresinde toplanan ulusal-burjuva yönetici tabaka, bu soruna eÄŸilmeye nasıl ve ne ölçüde istek göstermiÅŸ ve eÄŸilmeyi baÅŸarmıştı? Kemal'in niyetleri konusunda, 1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuÅŸma belge olabilir. Bu konuÅŸmasında, milletvekillerine, Türkiye'nin asıl efendisinin kim olduÄŸu sorusunu soruyor ve buna karşılık da ÅŸu yanıtı veriyordu: ''Türkiye'nin asıl sahibi, asıl efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. Bundan dolayı köylü, refahı, mutluluÄŸu ve zenginliÄŸi herkesten önce hak eder. O halde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ekonomi politikası, bu yüce hedefin gerçekleÅŸmesine yönelik olmalıdır. Denebilir ki, arkadaÅŸlar, ÅŸu andaki mutsuzluÄŸumuzun ve yoksulluÄŸumuzun tek nedeni, bu gerçeÄŸi göz önünde tutmamış olmamızdır. Yedi yüz yıldır kanını emdiÄŸimiz, dünyanın her köşesine yolladığımız, kemikleri oralarda yabancı toprak altında çürüyen, çabalarını ve iyiliklerini yedi yüzyıldır boÅŸuna harcadığımız, fedakârlıklarını nankörlükle, arsızlıkla ve zorbalıkla karşıladığımız, bir uÅŸak düzeyine indirmek istediÄŸimiz bu soylu sahip karşısında bugün saygı ile eÄŸilelim.'' (150). Kemal Atatürk, çok zaman acılarını köylülerin kendilerinden de dinliyor, bu acıları hafifletmek için ötede beride konulara el attığı oluyordu. Köylü, Kemalist devrimle Atatürk'ün sözlerine göre ona tanınan düzeye gerçekten yükseltildi mi? Gerçeklere baÄŸlı kalalım. KuÅŸkusuz, 17 Åžubat 1925'te aÅŸarın kaldırılması, köylü için büyük bir rahatlama olmuÅŸtu. Böylece bütçede köylülerin vergi payı yüzde 40'tan yüzde 10'a indi. Buna karşılık devlet, arazi vergisini, özellikle de tütün, alkol, kibrit vb. gibi ürünlere konan dolaylı vergiyi yükseltti. Çok sayıda tarım okulları açıldı, orduda tarım dersi verildi, köylüler için kredi kolaylıkları saÄŸlandı, örnek çiftlikler ve sulama tesisleri yapıldı. Bütün bu önlemler, tarımda hektar başına düşen ürünün yükselmesine ve ekim alanlarının büyümesine yardımcı olacaktı. Kısa zamanda baÅŸarılar da saÄŸlandı. Türkiye, hububat ithal eden bir ülke olmaktan çıkarak hububat ihraç eden ülke durumuna girdi. Pamuk ekimi, nitelik ve nicelik bakımından önemli yükselmeler gösterdi. Ayrıca tütün, üzüm ve zeytin gibi öteki ihraç maddelerinde, merinos koyunu yetiÅŸtirme alanında, önemli bir geliÅŸme saÄŸlandı. Ama yoksul ve topraksız köylüler, bu geliÅŸmeden bir pay almamışlardı. Büyük Millet Meclisi'nin çıkardığı yasalar, çoÄŸu zaman yalnızca, iÅŸletmelerini büyütebilen sermayece güçlü köylülerin yararına oluyor ve böylece Kemalist politikanın akışı içinde burjuva zengin köylüler tabakası meydana geliyordu. Bu durum, özellikle ihraç maddelerinin yetiÅŸtirildiÄŸi bölgelerde söz konusuydu. Köyde kapitalist özel mülkiyet iyice saÄŸlamlaÅŸtı. Devlet toprağını kalıt yoluyla kiralamış olan kiÅŸiler bu toprakların tam sahibi oldular. Oysa köylüler, yirmi kat kira bedeli ödeme karşılığında eski Müslüman din kurumlarının topraklarından bir kısmını elde edebiliyorlardı. Rumların terk ettiÄŸi topraklar da satışa hazır tutuluyordu. 1938 yılına kadar dağıtılan 1.047.000 hektar devlet ve vakıf topraklarından ancak 210.000 hektarını küçük çiftçiler aldılar. (151). Halk Partisi içindeki ilerici güçler, radikal bir toprak reformu yapılması için yıllarca çaba gösterdiler. Ama partide ve hükümette bulunan büyük toprak sahiplerinin gücü karşısında baÅŸarısızlığa uÄŸradılar. Ancak 1937'de yapılan bir anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi, çiftlik sahiplerinin topraklarının ödeme karşılığında köylülere verilmesini öngörüyordu. Bu sınırlı reform da gerçekleÅŸmedi. Daha sonra savaÅŸ, Halk Partisi içindeki gerici güçler için, konuyu tüm olarak gündemden çıkarma konusunda bulunmaz bir fırsat saÄŸladı. Büyük köylü yığınının yaÅŸam koÅŸullarının otuzuncu yılların sonunda, 1923'ten önceki döneme göre, hiç deÄŸiÅŸmediÄŸi konusunda bütün gözlemciler görüş birliÄŸi içindedirler. Bunun şüphe götürmeyen tanığı BaÅŸbakan İsmet İnönü'dür. Kendisi, Aralık 1936'da, Halk Partisi'nin parlamento grubunda şöyle bir açıklama yapmıştı: ''EÄŸer toprak onu iÅŸleyen kimsenin malı deÄŸilse, ondan iyi ürün beklememelidir. En zengin bölgelerde bile, köylülerin nerdeyse yarısı toprak sahibi deÄŸildir ve baÅŸkasını malı olan topraklar üzerinde en ağır koÅŸullar altında çalışmak zorundadır.'' (152). 1945'te Türk gazeteleri, köylü iÅŸletmelerinin ancak yüzde yedisinin yeteri kadar toprak sahibi olduÄŸunu, ekilebilen alanların yüzde 35'inin 33.000 büyük toprak sahibinin elinde bulunduÄŸunu yazıyordu. O halde Kemal Atatürk'ün sözleri ve vardığı sonuçlarla bunların gerçekleÅŸmesi arasında geniÅŸ bir uçurum vardır. Bu olguyu, onun öteki reformları ile ilgili olarak daha önce de saptama olanağı bulmuÅŸtuk. Burada yalnız karabilisizliÄŸe karşı yapılan savaşımı anımsatalım. Bunun nedenleri, yalnızca, yıllar geçtikçe Kemal Atatürk'ün hükümet iÅŸleri üzerindeki etkisinin hastalığının sonucu olarak azalmasında aranamaz. Türkiye'nin ilk devlet baÅŸkanının siyasal uzak görüşlülüğü, bir yandan kökeni eski asker ve memur tabakasına dayanan ve öte yandan da liberal çiftlik sahipleriyle henüz oluÅŸmakta bulunan büyük Türk burjuvazisine en sıkı baÄŸlarla baÄŸlı olan egemen subay ve memur tabakasından kopamadığı için, çoÄŸunlukla gerçekleÅŸme durumuna gelememiÅŸtir. Bu sınıflar, ulusal devrimden yararlanıyordu. Çünkü devrim, o zamana kadar egemen olan yabancı sermaye karşısında onların durumunu güçlendirmiÅŸti. Gene de köklü bir toprak reformundan, hem kendi gelirleri bakımından korkuyorlar, hem de onu, kendilerinin siyasal egemenliÄŸini devirebilecek geniÅŸ bir halk hareketi tehlikesini doÄŸuracağı için istemiyorlardı. Bu yüzden, çeÅŸitli alanlarda baÅŸlayan reformların sonuna kadar götürülmesi onları hiç ilgilendirmiyordu. Bu tabakalar, otuzuncu yıllarda ilerici geliÅŸmeyi artık tamamen ortadan kaldırmak amacıyla onu engelleme çabalarına giriÅŸtiler. Bu nesnel etkenlere karşı, Kemal Atatürk gibi üstün bir kiÅŸilik de güçsüz kalmıştı. Aslında onun burjuva-milliyetçi fikir dünyası da, işçilerle köylülerden çok ulusal burjuva ve büyük toprak sahipleri sınıfına daha yakındı. Åžimdi bir kez daha Türkiye'nin sanayileÅŸmesi konusuna dönelim. Yirminci yıllarda hükümetin bütün çabalarına karşın, sanayileÅŸme çok yavaÅŸ yürüdü. Türk ticaret sermayesinin sanayi alanında deneyimi pek azdı. Türlü özendirmelere karşın, bu ekonomi dalına istemeyerek para yatırıyordu. Ayrıca, örneÄŸin baÅŸlangıçta yüksek kâr veremeyen ağır sanayi alanında yatırımlara giriÅŸmek için sermaye de yoktu. Köylerde iç piyasayı daraltan feodal kalıntılar ve yetiÅŸmiÅŸ iÅŸgücünün eksikliÄŸi de yeni engelleyici öğeler oluyordu. Dünya ekonomi bunalımının baÅŸ göstermesiyle durum daha da kötüleÅŸti. Türkiye, baÅŸlıca sanayi ülkelerinin, bunalımın yükünü omuzlarına yüklemeye çalıştığı, geliÅŸmesi zayıf kalmış ülkeler arasındaydı. Türk tarımının ihraç ürünlerinin fiyatları sürekli olarak düşüyordu. 1928'de bunların fiyat endeksi 1.077 iken, 1932'de 548'e düşmüştü. İthal edilen sanayi mallarının endeksi ise ancak 1.198'e düştü (153). Sanayi ürünleriyle tarım ürünleri arasındaki bu fiyat farkı, Türkiye'nin ödeme bilançosu üzerinde ağır bir yüktü. Türk aydınları arasında güçlü bir anti-kapitalist akım yayıldı. Az geliÅŸmiÅŸ ülkelere karşı uluslararası finans-kapitalin uyguladığı yaÄŸmacılık politikası, gene Osmanlı borçları yönetiminin ve kapitülasyonların anısını canlandırıyordu. 1930 yılında Serbest Fırka'nın uygun gördüğü serbest giriÅŸimcilik kalkınması, çeÅŸitli basın organlarının kanısınca, ancak ülkenin ekonomisi üzerinde yabancı denetimini yeniden kurabilirdi. Sovyetler BirliÄŸi'nin sosyalist planlı ekonomi yardımı ile izlediÄŸi baÅŸarılı sanayileÅŸme politikasına şöyle bir bakınca, bunalımların sarstığı kapitalist dünya ekonomisi yanında yeni bir seçeneÄŸin kesinlikle bulunduÄŸu tanıtlanıyordu. Kemalistler, ülkenin ekonomik geliÅŸmesini ve bağımsızlığını güvenceye almak, kapitalist sanayileÅŸmenin acılarla dolu tipik yolunu kısaltmak için, ''devletçilik'' adını verdikleri bir devlet sanayileÅŸme programı kabul ettiler. Bunu da, eÅŸi olmayan ve Türklere özgü bir önlem olarak görüyorlardı. Devlet, ülkede çok bol olarak bulunan hammadde kaynaklarına, özellikle maden yataklarına ve pamuk ürününe dayanarak, kendi malı olan iÅŸletmeler kuracaktı. Bu iÅŸletmelerle sanayide ve madencilikte yalnız devlete özgü bir sektör meydana gelecekti. Avrupa ülkelerinde bu türlü devlet kapitalizmi uygulamaları yeni bir ÅŸey deÄŸildi. Ancak burada yeni olan, az geliÅŸmiÅŸ bir ülkenin, geriliÄŸi ve emperyalist yabancı vasiliÄŸini yenmek için devletçi bir sanayi kalkınma yolunu seçmiÅŸ olmasıydı. O halde devletçilik, geri kalmış bir ülkenin kendi ulusal sanayiini kurmak için alınan ve anti-emperyalist öğeler taşıyan bir devlet önlemleri sistemi demekti. Kemal Atatürk ve Türk milliyetçileri, bu programla ve bununla saÄŸlanan baÅŸarılarla, böylesi sorunlarla ancak ellinci ve altmışıncı yıllarda karşılaÅŸan Asya ve Afrika'nın birçok genç ulusal devletlerine çok öncesinden örneklik yapmış oluyorlardı. Ama bu programı yerine getirebilmek için Türkiye'nin kendi güçleri yeterli deÄŸildi. Bir Amerikan uzmanlar grubunun gönderdiÄŸi teknik yardımı, Ankara hükümeti geri çevirdi. Bunun yerine parasal ve teknik yardım için Sovyetler BirliÄŸi'ne yönünü çevirdi. O sıralarda Sovyetler BirliÄŸi'nin ekonomik ve teknik güçleri ABD ile öteki kapitalist ülkelerin çok daha gerisinde olduÄŸu halde, Sovyetler BirliÄŸi kapitalist dünyadan farklı olarak, bunalımlardan etkilenmeyen ve sürekli olarak ileriye doÄŸru geliÅŸen bir halk ekonomisine sahipti. Ayrıca Sovyetler BirliÄŸi, baÅŸarılı bir siyasal-askeri kurtuluÅŸ savaşımından sonra ekonomik bakımdan da emperyalizmin boÄŸucu yumruÄŸundan kurtulmaya çalışan bir devlete, olanakları çerçevesinde yardım etmeyi kendisi için uluslararası bir yükümlülük kabul ediyordu. Bu yüzden, Sovyet hükümeti, Türkiye'nin dileÄŸini kabul etti. İnönü'nün Moskova'ya yaptığı ziyaret sırasında iki taraf 8 Mayıs 1932'de bir anlaÅŸma yapmayı kararlaÅŸtırdı. AnlaÅŸma gereÄŸince Türkiye, 8 milyon dolar tutarında bir Sovyet kredisi alacak ve bu kredi 1935'te 10 milyon dolara çıkarılacaktı. 21 Ocak 1934 tarihli Sovyet-Türk kredi anlaÅŸmasına göre Sovyetler BirliÄŸi bu para karşılığında dört yıllık bir süre içinde makine ve teçhizat verdi. Türkiye, kredinin karşılığını 20 yıl içinde geleneksel Türk ihraç ürünleri olarak faizsiz ödeyecekti. Böylece Sovyetler BirliÄŸi, Türkiye'ye, herhangi bir emperyalist devletten alınan kredilere göre daha elveriÅŸli kredi koÅŸulları saÄŸladı. Sovyet planlı ekonomisinin Türkiye'nin sanayi planlaması üzerindeki etkisi de çok belirgindir. Türkiye'nin ilk beÅŸ yıllık planının hazırlanması ile ilgili görüşmelere Sovyetler BirliÄŸi Devlet Plan Komisyonu BaÅŸkanı G.M. Krjijanovski de katıldı. Kendisi Ekim-Kasım 1933'te VoroÅŸilov'un baÅŸkanlığındaki bir hükümet heyeti ile Türkiye'yi ziyaret etmiÅŸti (154). Bununla birlikte Kemal Atatürk'ün çevresindeki ulusal öncü güçlerin sınıfsal durumu bakımından, bunların, Türkiye'nin artık ''Moskova'' örneÄŸini izleyeceÄŸi konusunda basın tarafından ileri sürülen türlü tahminleri kabul etmemek için gösterdikleri aşırı çaba tanımlayıcı bir örnektir. Bütün resmi açıklamalarda ve konuÅŸmalarda, devletçi sanayileÅŸmenin kapitalist toplum düzeni çerçevesinde gerçekleÅŸtirilmesi gerektiÄŸi sık sık belirtiliyordu. ÖrneÄŸin Cumhuriyet Halk Partisi'nin 20 Nisan 1931'de ilan edilen ''altı ilkesi''nde şöyle deniyordu: ''Özel çalışmayı ve etkinliÄŸi temel kabul etmemize karşın, baÅŸlıca ilkelerimizden biri, ulusu ve ülkeyi elden geldiÄŸi kadar kısa zamanda refaha götürmek için, ulusun genel ve en önemli çıkarlarının söz konusu olduÄŸu yerde devletin her iÅŸle etkin olarak ilgilenmesidir...'' (155). İktisat Bakanı Celal Bayar, devlete doÄŸrudan doÄŸruya sermaye birikimini hızlandırma görevini yüklüyordu. Devlet, ''sermaye yığılımını çeÅŸitli biçimlerde desteklemeli'' ve ''bireyin çalışmasının ya da sermayesinin yetiÅŸmediÄŸi yerde'' müdahalede bulunmalıydı (156). Ayrıca Kemal de, Türk devletçiliÄŸini her türlü sosyalist eÄŸilimden kesin sınırlarla ayırdı: ''Devletçilik, 19. yüzyıldan bu yana sosyalizm teoricilerinin ortaya koyduÄŸu düşüncelerin aktarılması deÄŸildir (157). Bu devletçiliÄŸi, Türklere özgü bir ÅŸey olarak tanımladı. Ancak daha sonra, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doÄŸru, Sovyet ordularının üstün zaferleri ile ilgili olarak, Türk hükümet çevrelerinden biraz baÅŸka renkte sesler duyuldu. Zamanın BaÅŸbakanı Şükrü SaraçoÄŸlu, devletçiliÄŸi ''sosyalizmin çaÄŸdaÅŸ bir tipi'' olarak niteledi. Sosyalizmin çekici gücünün nasıl arttığı, bugün sömürge boyunduruÄŸundan kurtulmuÅŸ olan Asya ve Afrika devletleri önderlerinin, vaktiyle Kemalistlerin yaptığı gibi, kendi devletçi sanayi kalkınmaları ile sosyalizm arasındaki benzerlikleri geri çevirme yolunu tutmamaları bir yana, bilinçli olarak böyle benzerlikler bulmakta olmalarından da anlaşılabiliyor. Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin çoÄŸunun, altmışıncı yıllarda, bağımsızlıklarını güçlendirmek için ekonomide bir devlet sektörü yaratmaları, otuzuncu yıllarda Türk Kemalizminin saÄŸladığı deneyimler ile bağıntılı olduÄŸu kabul edilebilir. Ama aralarında, Cezayir'in, Mısır'ın, Suriye ve Burma'nın da bulunduÄŸu bu ülkelerin bir kısmı, devrimci-demokratik güçlerin öncülüğü altında, bu devletçi ekonomi sektörü temeli üzerinde tamamen yeni bir politikaya, kapitalist olmayan geliÅŸme yoluna girdiler. Leonid Brejnev, Moskova danışma toplantısında, ''Bu, çağımızda sömürge boyunduruÄŸundan kurtulan halkların, kapitalizmi aÅŸarak toplumsal ilerleme yoluna girebildiklerine iliÅŸkin Lenin savının yeni ve pratik bir doÄŸrulanmasıdır'' dedi (158). 1969 yılındaki Moskova danışma toplantısının ana belgesinde, bu yolun genç devletlere ''sömürge geçmiÅŸinden devir alınan geriliÄŸi aÅŸma ve sosyalist bir geliÅŸmeye geçme koÅŸullarını saÄŸlama'' olanağını verdiÄŸine iÅŸaret edilir (159). O halde, ''devletçilik'' politikası otuzuncu yıllarda Türk halkına da bu olanakları getirebilirdi. Ama ulusal öncü güçlerin burjuva sınıfsal durumu, devletçiliÄŸi yabancı sermayeden koruma ve yerli sermayeyi destekleme sınırları içine hapsetti. Türkiye'nin bu sanayileÅŸme programının bilançosu, böyle bir açıdan bakılarak çıkarılmalıdır. Türkiye'nin 1934'te ilan edilen birinci beÅŸ yıllık planı, üçte-biri Sovyet kredisi ile finanse edilen 43.9 milyon Türk Lirası deÄŸerinde yatırımları öngörüyordu (160). Bununla güdülen amaç, yığınsal gereksinme malları ithalatının sınırlanması ve böylece ticaret bilançosunun istikrara kavuÅŸturulmasıydı. Plan, özellikle tekstil sanayii alanında giriÅŸimlerin gerçekleÅŸtirilmesini öngörüyordu. Bu arada Sovyetler BirliÄŸi'nin teknik yardımı ile Kayseri ve Nazilli tekstil kombinaları, pamuk ve yün ipliÄŸi fabrikaları ve dokuma fabrikaları kuruldu. Ayrıca kâğıt, cam, porselen, çimento ve kükürt üretimi için fabrikalar ve ağır sanayi tesisleri yapıldı. Türk hükümeti, 1936'da, İngiliz, H.A. Brassert and Co. firması ile, Krupp firması ile yapılan görüşmeler baÅŸarısızlığa uÄŸradıktan sonra, 27 milyon Türk lirası deÄŸerinde bir demir ve çelik fabrikasının satın alınması için anlaÅŸma imzaladı. Fabrika, yabancı uzmanların görüşlerinin tersine, stratejik nedenlerden dolayı, Karadeniz kıyısında deÄŸil de, ülkenin iç taraflarında Karabük'te, Zonguldak kömür havzasından 110 km uzaÄŸa kuruldu. 1939'da üretime baÅŸladı ve 1941'de tam kapasitesine ulaÅŸtı. Fabrikanın kapsamı iki yüksek fırın, birer haddehane, çelik çekme, boru çekme tesisi, enerji tesisi ile, kömür ve kok yan ürünleri için bir tesisti. Fabrika çok çeÅŸitli türde ham demir, ÅŸekilli demir ve hazır demir yanında, demiryolu rayı, vagon demir parçaları vb. üretir. Hükümet henüz beÅŸ yıllık plan dönemi bitmeden yeni tasarılar hazırladı. Bunlar arasında limanların, ticaret gemiciliÄŸinin, enerji santrallarının yapımı ve geniÅŸletilmesi ile özellikle zengin maden yataklarının geniÅŸ ölçüde iÅŸletilmesi vardı. İkinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemin son yıllarında, taÅŸkömürü üretiminin artırılması, Divrik'te yeni maden cevheri, Guleman'da büyük krom yataklarının iÅŸletmeye açılması ve Ergani'de bakır üretiminin yoÄŸunlaÅŸtırılması baÅŸarıldı. 1933 ile 1939 arasındaki dönemde devlet iÅŸletmelerinin sayısı 36'dan 111'e çıktı (161). Bunların içinde, kuÅŸkusuz devletleÅŸtirilen giriÅŸimler de var. Gerek yenilerinin ve gerekse eskiden beri var olan devlet iÅŸletmelerinin yönetimi ve finansmanı için iki yeni banka kuruldu. Sanayi ve Madencilik Bankası'nın da birleÅŸtirilmesiyle 1933'te kurulan Sümerbank, sanayi giriÅŸimlerini yönetiyordu. 1935'te kurulan Etibank, madencilik ve enerji ekonomisinden sorumluydu. Ülkenin en büyük özel bankası olan İş Bankası da, devlet iÅŸletmeleri için kredi veriyordu. Böylece Sümerbank ile İş Bankası, ortaklaÅŸa tekstil, ÅŸeker ve cam sanayiini finanse ettiler. Sümerbank, ayrıca çeÅŸitli özel iÅŸletmelere sermayesi ile geniÅŸ ölçüde ortak oluyordu. Madencilik sektöründe çok küçük üretim kapasitesine sahip pek az özel iÅŸletme vardı. Yeni yatırımlar yalnız devlet eliyle Etibank tarafından yapılıyordu. Sümerbank, Atatürk'ün ölüm yılı olan 1938'de toplam sermayesi 46.474 milyon Türk lirası olan (1933'te bu rakam 9.02 milyondu) fabrikalara sahipti. 13.643 milyon Türk lirası deÄŸerinde fabrika da yapım döneminde bulunuyordu (162). Tümü ile devlet sektörü 1954'te Türkiye'nin sanayi kapasitesinin yüzde 32'sini kapsıyordu (163). Kemal Atatürk'ün ekonomi politikası bazı baÅŸarılardan yoksun kalmamıştı. 1933 ile 1938 yılları arasında ülke ileriye doÄŸru önemli bir adım atmıştı. Devletçi sanayi kalkınması, çeÅŸitli alanlarda yeni üretim olanakları getirdi ve dışarıya ekonomik bağımlılığı azalttı. AÅŸağıdaki tablo, Kemal Atatürk'ün yaÅŸamının son yıllarında, Türkiye'nin ekonomik geliÅŸmesi konusunda bir bilgi verebilir:  ÜRETİM (164) (TON OLARAK) (Sanayi Kesimleri)        1993    1938/39 Pamuk 760      1.639 Pamuklu mallar 3.805   10.200 Çimento          11.900 239.600 Åžeker   65.068 94.000 TaÅŸ kömürü     154.000           216.000 Bakır   -          561.000 Cam    -          419.000 Kâğıt   -          745  Türk sanayii 1939'da ÅŸeker, çimento, kereste, kauçuk ve deri ürünleri bakımından yerli gereksinmeyi tam olarak karşılıyordu. Yerli gereksinme, pamuklu kumaÅŸlarda yüzde 42, yünlü kumaÅŸlarda yüzde 83, kâğıt ve mukavvada yüzde 32, kükürtte yüzde 70 ve cam eÅŸyada yüzde 63 oranında karşılanıyordu (165). Ayrıca Türkiye'nin bakır ve bakır bileÅŸiklerini de artık ithal etmesi gerekli deÄŸildi. Hatta bu döviz getiren cevherin ihracatına bile baÅŸlamıştı. Krom üretimi daha da baÅŸarılı olarak geliÅŸti. Türkiye, kapitalist dünyada, krom üreticisi ve ihracatçısı olarak Güney Rodezya'dan sonra ikinci sıraya geçti. Bu baÅŸarılar, Türkiye'nin dış ticaret istatistiklerinde de yansıyordu. Dış ticaret açığı kapanmıştı ve Türkiye, 1938 yılı bir yana, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar sürekli olarak önemli ölçüde ihracat fazlası saÄŸladı. Böylelikle de yabancı alacaklılarla ve mallarına el konan imtiyaz sahipleri ile kesin hesaplaÅŸma yapma olanağı gerçekleÅŸti. SanayileÅŸme ile birlikte ithalatın yapısı da deÄŸiÅŸti. Üretim araçlarının ithalatı yükseldi, buna karşılık tüketim araçları ithalatı önemini yitirdi. İşte birkaç örnek: 1933'te makine, madeni mallar ve ulaÅŸtırma araçları ithalatı tüm ithalatın yüzde 28'ini, 1938'de ise yüzde 48'ini meydana getiriyordu. Tekstil ithalatının oranı da aynı dönemde yüzde 36'dan 22'ye düştü (166). Ekonomik ve politik yönden önemli olan bu deneyimde yanlışlıklar da yok deÄŸildi. Bunlar, ÅŸurada ya da burada elveriÅŸli olmayan bir yerin seçilmesi, yanlış hesaplamaların yapılması ya da bürokrasi örgütünün çok sayıda uydurma engeller çıkarması gibi noktalar olabilir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerikan ekonomi uzmanları Türk hükümetine verdikleri bir raporda bu yanlışlıkları iyice abartırken, güttükleri niyet apaçıktı: Devletçi sanayileÅŸme, Amerikan finans-kapitalinin Türkiye'ye elini kolunu sallayarak girmesine karşı güçlü bir kale olarak duruyordu ve bundan dolayı da kötülenmeliydi. 1950'de Devlet BaÅŸkanı Bayar'ın verdiÄŸi görev üzerine Türk ekonomisini inceleyen ''International Bank for Reconstruction and Development''ın bir heyeti, 1938'de dış kredi almadığı için Türkiye'yi sert biçimde eleÅŸtirdi. ''Twentieth Century Fund''ın Max Weston Thornburg baÅŸkanlığında aynı amaçla kurulan bir grubu da, Atatürk'ün sanayileÅŸme yolunda, sözü edilen eksiklerden dolayı hiç de iyi ÅŸeyler söylemez: ''Türkiye'de gördüğümüz ÅŸey, planlı bir ekonomi deÄŸil, sermayenin çoÄŸunun, rasgele, hükümet tarafından saÄŸlandığı, kötü yönetilmiÅŸ bir kapitalist ekonomiden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.'' (167). Oysa gerçekten önemli olan eksikler tamamen bambaÅŸka bir alandadır. Bunlar iki küme halinde özetlenebilir. Birincisi, köklü bir toprak reformunun yapılmaması ve sanayi kalkınmasında emekçilerin demokratik yoldan kararlara katılmasının saÄŸlanmaması, ikincisi de ulusal Türk burjuvasının Atatürk'ün ilkelerinden sapmasıdır.  Köy halkının büyük çoÄŸunluÄŸu eski geri kalmış koÅŸullardan sıyrılamamıştı, sanayi gittikçe büyüyen bir talebin dürtücü öğesinden yoksundu. Köylerde geniÅŸ halk yığınlarının durumunun nasıl bir geliÅŸme gösterdiÄŸini, yaÅŸam düzeyine iliÅŸkin birkaç rakam kanıtlar. 1934 ile 1938 yılları arasında günlük kalori tüketimi yuvarlak olarak 2.560, 1947/48'de ise ancak 2.170 dolayındaydı (168). Ellinci yılların başında kiÅŸi başına düşen ulusal gelir 125 dolardı. O yıllarda aynı rakam İtalya'da 343, Fransa'da 684 dolar dolayındaydı (169). Söz konusu ülkelerin hektar başına düşen verimi de karşılaÅŸtırılınca buna benzer bir oran ortaya çıkar. BaÅŸka bir büyük engel de, burjuva-ulusal devlet iktidarının anti-demokratik politikasıydı. Bu devlet iktidarı, en baÅŸta padiÅŸahlık zamanından kalma eski memur takımından yararlanıyordu. Bu memur takımı, öteden beri en belirgin olan özelliklerini yeni çaÄŸa beraberinde aktarmıştı: rüşvet ve halk yığınlarını bir uçurumun dibindeymiÅŸ gibi küçük görmek. ÇoÄŸunlukla bağımsızlık savaşında gerçekten hizmetleri görülmüş kiÅŸilerden, subaylardan ve aydınlardan çıkmış olan en yüksek devlet görevlileri de, halkı, yönetilecek ve güdülecek hareketsiz bir yığın olarak görüyordu. Sanayi kalkınmasında işçi, gerçi iÅŸgücünü ortaya koymuÅŸtu. Ama sorumlulara göre iÅŸletmelerin yönetiminde ve geliÅŸtirilmesinde işçinin yaratıcı giriÅŸimini uyandırmak demokrasi ile yapılacak çok tehlikeli bir deneyim olarak görülüyordu. Haftalık çalışmayı 48 saat olarak saptayan, aynı zamanda grevi de cezaya baÄŸlayan 1937 yılının iÅŸ yasasına karşın, işçiler gene bu yüzden siyasal ve toplumsal haklarına bir türlü kavuÅŸamadılar, özel giriÅŸimlerde olduÄŸu kadar devlet iÅŸletmelerinde de sömürüldüler. İş kazalarından korunma, sosyal sigorta ve iÅŸsizlik sigortası, 1946 yılına kadar tümden savsaklandı. Özel giriÅŸimcilerin devletin ekonomi politikasına karşı gittikçe artan eleÅŸtirileri, halk yığınlarının yakınmalarından daha baÅŸka nedenlere dayanıyordu. Kentte ve köyde çok sayıda burjuva öğeler, devlet iÅŸletmelerinden dolaysız biçimde yararlanıyordu. Bunlar, yapı giriÅŸimcileri, devlet iÅŸletmelerine pamuk, yün, ÅŸeker pancarı ve tütün gibi hammaddeleri veren büyük toprak sahipleri ile büyük çiftçiler, devlet tarafından üretilen yarı-iÅŸlenmiÅŸ malları yeniden iÅŸleyen küçük ve orta çapta giriÅŸimcilerdi. Bu arada Türk olmayan azınlıkların yerine, tüm dış ve iç ticareti ele geçirmiÅŸ olan Türk ticaret ve banka burjuvası da, ekonomik geliÅŸme, dış ticaretin yararına olduÄŸu için, kârlarını yükseltebiliyordu. ÖrneÄŸin 1926 ile 1936 yıllarında siyasal nedenlerden dolayı mesleÄŸinde çalışma olanağı bulamayan tanınmış Türk gazetecisi Ahmet Emin Yalman, kardeÅŸi ile birlikte bir ticarethane kurduÄŸunu ve sermayesini üç katına çıkardığını anlatır. Böyle bir baÅŸarı göstermesinin baÅŸlıca nedeni de, Amerikan firmalarından kredi alması ve Amerikan mallarının ithalatının büyük ölçüde artmasıydı. Buna benzer ve daha da büyük ticaret iÅŸlerini Alman piyasası  ile baÄŸlantılı ticarethaneler elde ettiler. Çok sayıda özel pay sahibi, İş Bankası yoluyla, bu özel bankanın finansmanına katıldığı devlet iÅŸletmelerinden temettü çekti. Yıllar geçtikçe eski İstanbul ve İzmir komprador burjuvazisi ile Anadolu ulusal burjuvazisi arasındaki farklar silinmeye baÅŸladı. Azınlıkların dışta bırakılmasından baÅŸlayarak devletçiliÄŸe kadar uzayan tüm kemalist ekonomi politikası, otuzuncu yılların sonuna doÄŸru kendi Türk burjuvasının meydana gelmesi ile sonuçlandı. Bu burjuvanın ağırlığı eskiden olduÄŸu gibi gene ticaret alanında bulunuyordu, ama bu arada bankacılığa iyice yerleÅŸmiÅŸti ve sanayie de girmeye baÅŸlamıştı. İkinci Dünya Savaşı bu iki tabakaya yeni kâr olanakları getirdi. Çünkü savaÅŸa giren iki taraf da, tarafsız Türkiye'nin stratejik bakımdan önemli hammaddeleri uÄŸrunda çetin rekabet savaşımları ile birbirlerine karşı çıkıyordu. Türkiye'de sermaye birikiminin bu sürecini özel banka biriktirme hesapları açıkça gösterir. 1924'te bu hesaplarda toplam olarak ancak 13 milyon Türk Lirası varken, bu sayı 1938'te 227 milyona çıktı ve 1945'te 528 milyona ulaÅŸtı (170). Türkiye'nin bu yeni ticaret ve finans burjuvazisi, gücünü ve bilincini yüselttikçe, aynı ölçüde devletin genel politikasını da etkilemeye baÅŸladı. Onun için bağımsızlık savaşı ile baÅŸlamış olan ulusal devrim bitmiÅŸti. Artık gittikçe daha güçlü ölçüde kendi dar sınıf hedeflerini tüm ulusal çıkarların üzerine çıkarıyordu. DevletçiliÄŸi pek öyle ulusal bağımsızlığı koruma aracı olarak deÄŸil, daha önce deÄŸinildiÄŸi gibi, bir kâr kaynağı ya da sert eleÅŸtiri için hedef olarak görüyordu. Yeni burjuvazi, bir kez ayaklarının üstüne kalkıp dikildikten sonra, devletçi ekonomi politikasına neler borçlu olduÄŸunu çok çabuk unutu. ÖrneÄŸin sanayi burjuvazisi için, kendisinin devletçe desteklenen giriÅŸimlerinin üretim deÄŸerinin 1933 ile 1937 arasında 154 milyondan 259 milyon Türk Lirası'na yükselmesi yeterli gelmedi (171). Bundan sonraki kâr çabaları için, devletin sanayi sektörünü ve ekonomik yaÅŸamın devlet eliyle yönetilmesini bir sınırlama olarak görüyordu. Bundan dolayı özel giriÅŸim için daha büyük olanaklar ve yabancı sermaye için bir ''açık kapı'' istiyordu.  Bu türlü görüşler hükümet çevrelerine gittikçe büyük ölçüde girmeye baÅŸlamıştı. 1937-38 yıllarında baÅŸbakanlık yapan ve banka sermayesinin küçük, ama etkili grubunun güvenilir adamı olan Celal Bayar, özel giriÅŸime devlet yardımı ile belli bir geliÅŸme düzeyine eriÅŸmiÅŸ olan bütün alanlarda daha geniÅŸ olanaklar saÄŸlayan bir yasa çıkarttı. 1939 yılı yazında Halk Partisi'nin organı Ulus, devletin ağırlığının daha fazla oluÅŸuna karşı, burjuva çevrelerin duyduÄŸu hoÅŸnutsuzluÄŸu gidermeye çalışıyordu. Gazete, devletçiliÄŸin bir tanımlamasını yapıyordu. Ama bunda, Kemal Atatürk'ün kabul ettiÄŸi ulusal çıkarlar hemen hiç söz konusu deÄŸildi. Buna karşılık, devletçiliÄŸin tek hedefi, kapitalist birikim sürecinin çabuklaÅŸtırıcısı olarak yorumlanıyordu: Devletin ekonomik etkinliÄŸinin ''anlamı -Ulus'a göre-, devletin çeÅŸitli sınırlamalarla özel giriÅŸimin olanaklarını daraltması ve bu olanakları kendi etkinliÄŸi için saklaması demek deÄŸildir. Devlet, özel giriÅŸimin yapamadığı iÅŸleri yerine getirmeli ve böylece özel giriÅŸimin her türlü geliÅŸmesi için gerekli temeli saÄŸlamalıdır.'' Bu program daha sonra devletçiliÄŸin siyasal-toplumsal hedefleri konusunda burjuvayı yatıştırıyor ve bunda Atatürk'ten daha da ileri giderek, apaçık tutucu bir yöne giriyor: Devletin hedefi, ''yaÅŸamın bütün alanlarında uygulanacak bir çeÅŸit sosyalist devlet ekonomisi deÄŸildi. Türk devletçiliÄŸinin toplum biçimini deÄŸiÅŸtirmeyi hedef aldığını hiç kimse ileri süremez.'' Sonunda da özel sermaye için iyimser bir görünüş ortaya çıkıyor: ''Özel giriÅŸimin bugünkü durumu ... geliÅŸmiÅŸ ülkelerle karşılaÅŸtırıldığı zaman henüz çok geridir. Ama bizim ekonomimizde özel giriÅŸimin büyük bir geleceÄŸi vardır.'' (172). Kapitalist geliÅŸme yönünün bu açık ve kesin onayı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle 1950'de Bayar'ın ''Demokrat Parti''sinin iktidara geçmesinden sonra yoÄŸun biçimlere büründü. Devlet sektörü, aydınların ve küçük-burjuvanın yurtsever çevrelerinin direnmesine karşın, bir daha geniÅŸletilmedi. Demokrat Parti'nin programı, bu sektörü, taşımacılık, enerji üretimi, su enerjisinin düzenlenmesi ve madencilik alanları çerçevesinde sınırlamayı hedef alıyordu. ABD ile NATO bundan sonrasını tamamladılar. Ekonomik baskının bütün araçlarını kullanarak, devlet iÅŸletmelerinin özelleÅŸtirilmesini zorladılar. ABD emperyalizminin gönüllü bir yardımcısı olan ve Bayar'ın baÅŸbakanlığını yapan Adnan Menderes, ellinci yıllarda yabancı sermayenin her dediÄŸini yaptı ve çok sayıda devlet iÅŸletmesini sattı. Bayar'ın baÅŸbakanlığı sırasında, 1938'de, ilk kez kapitalist ülkelerden geniÅŸ ölçüde kredilerin alınması kabul edilince, yabancılara olan borçlanmalar birden tekrar yükseldi. Burada söz konusu olan, 16 milyon İngiliz Lirası tutarında bir İngiliz kredisi ile 150 milyon RM'lik bir Alman kredisiydi, Alman emperyalistleri ile baÄŸlantısı yapılan ticaret iÅŸi, 1939 yılındaki siyasi olaylar yüzünden onaylanmadı. Ama 1942'de bu iÅŸ, Türkiye'nin Hitler Almanyası'ndan savaÅŸ gereçleri satın alması için verilen 100 milyon RM kredi ile yeniden canlandı. İkinci Dünya Savaşı'nda, Türkiye, yeni İngiliz kredileri daha aldı. En sonunda bu durum, 1947'de Ankara'nın egemen çevrelerinin Kemal Atatürk'ün ilkelerinden kesinlikle vazgeçmesine ve Truman doktrini çerçevesinde Amerikan sermayesine bütün kapılarını açmasına kadar vardı. Kemal Atatürk'ün giriÅŸtiÄŸi, ulusal bağımsızlığın ve egemenliÄŸin güvencesi hedefini güden sanayileÅŸme programının umut dolu baÅŸlangıçları böylece daha ileriye götürülmemiÅŸ oldu. Yirminci ve otuzuncu yıllarda geliÅŸip serpilen Türkiye'nin büyük burjuvazisi, kendi kazanç çabasını ulusal çıkarların üzerinde tutuyordu. Bu yüzden ellinci yılların sonuna kadar Kemal Atatürk'ün programının hedeflerine de ulaşılamadı. Gördüğümüz gibi, hafif sanayiin birkaç dalında dış ithalata bağımlılık ortadan kaldırıldı. Bununla birlikte, zengin maden yatakları dolayısıyla Türkiye'de kesinlikle olanağı bulunan güçlü bir ağır sanayinin kurulması yoluna, Amerikalı ''uzmanların'' öğütlerine dayanılarak gidilmedi. Böylece ellinci yılların sonuna doÄŸru Türkiye'nin makine sanayii yurt gereksinmesinin ancak yüzde beÅŸini karşılayabiliyordu. Türkiye az geliÅŸmiÅŸ bir tarım ülkesi ve bununla birlikte de ileri düzeyde sanayileÅŸmiÅŸ emperyalist devletlere bağımlı olarak kaldı. 1957'de tarım, ulusal gelirin beÅŸte-dördünü saÄŸlıyor ve ihracata da aynı oranda katılmış oluyordu (173). Burjuva - demokratik devrimi sonuna kadar tamamlamak ve Türkiye'yi daha İkinci Dünya Savaşı'ndan önce ilerici, demokrasi ve sosyalizm fikirlerine dönük bir ulusal devlet haline getirme konusundaki büyük tarihsel fırsat, yukarıda anlatılan sınıfsal güçler durumu dolayısıyla kullanılamadı. Devletçilik politikası, büyük Türk burjuvazisinin meydana gelmesinde önemli bir geliÅŸme basamağı oldu. Özellikle Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra büyük burjuvazi diktatörlüğünü, geniÅŸ halk yığınları üzerinde sistematik biçimde kurdu. Ama Kemal Atatürk ile taraftarlarının, ekonomik bakımdan zayıf geliÅŸme göstermiÅŸ ülkelere, emperyalist egemenliÄŸinden kurtulmak istedikleri takdirde, tutabilecekleri yolu gösteren bir örneÄŸi de devletçilikle aynı zamanda ortaya koymuÅŸ olmaları, ortada bir hizmet olarak durmaktadır. Bu arada Kemalist ekonomi politikasının kaçırdıkları ve eksikleri de, günümüzün ulusal kurtuluÅŸ hareketinin deneyimler hazinesine katılmış bulunuyor.  Â
|
|
 KEMAL ATATÜRK ve ÇAÄžDAÅž TÜRKİYE III.Bölüm JOHANNES GLASNECK Çeviren: ARİF GELEN   TÜRK-SOVYET DOSTLUÄžU YOLUNDA  Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nda Türk halkının yardımına koÅŸması, Rusya'daki ilk işçi ve köylü devletinin dış politika ilkelerine uygun düşüyordu. Sıvas Kongresi'nden hemen sonra, 13 Eylül 1919'da, Sovyet hükümeti, ''güçlük ve sorumluluk dolu bir anda ağır bir sınav içinde bulunan siz Türkiye'nin tüm işçileri ve köylülerinin, ortak bir güçle Avrupalı haydutları kovmak ve yok etmek, ülkede mutluluÄŸunu sizin mutsuzluÄŸunuzun üstüne kurmaya alışmış olan kimseleri güçsüz hale getirmek için kardeÅŸlik elinizi bize uzatacağınızı umut ederek'' çaÄŸrısı ile Türk emekçilerine baÅŸvurdu(90). Mustafa Kemal, bir anti-emperyalist ve anti-feodal ittifak kurma yolundaki bu çaÄŸrıya, BolÅŸeviklerle baÄŸlantı kuracak olan elçilerini yolladığını bildirerek karşılık verdi. İki Türk subayı Kırım'da Denikin'in askerleri tarafından yakalandı. Buna karşılık, Kemal'in Ekim 1919'da yolladığı Halil PaÅŸa, beyaz muhafızların ve müdahaleci birliklerin kordonunu geçerek 1920 ilkyazında Moskova'ya ulaÅŸtı. Halil PaÅŸa Sovyet hükümetine, Sovyet Rusya ile bir dostluk ve ittifak antlaÅŸması yapmaya hazır bir ulusal hükümetin Anadolu'da kurulmakta olduÄŸunu bildirdi. Osmanlı PadiÅŸahlığı ile Rus Çarlığı arasında 200 yıl süren savaÅŸlardan sonra bu karar, son derece devrimci nitelik taşıyordu. Bu karar, Kızıl Ekim'den bu yana, halkların yaÅŸamında hangi büyük deÄŸiÅŸikliklerin meydana geldiÄŸini gösteriyordu. Lenin'e ilk resmi mesaj, 26 Nisan 1920'de, yeni kurulmuÅŸ olan Büyük Millet Meclisi hükümeti adına Mustafa Kemal tarafından kaleme alındı. Mustafa Kemal, mesajında, Erzurum ve Sıvas kararlarının ortaya koyduÄŸu biçimde Türkiye'nin dış politikasının ilkelerini açıkladı. ''Türkiye'nin, emperyalist hükümetlere karşı Sovyet Rusya ile birlikte savaÅŸmayı yükümlülük saydığını ve emperyalist düşmanların Türkiye'ye karşı giriÅŸtiÄŸi saldırılar dolayısıyla yapılan savaÅŸta Sovyet Rusya'nın yardımını umduÄŸunu'' belirtti (91). Bu mesaj, dünyanın ilk sosyalist işçi ve köylü devleti tarafından, dünya emperyalizmine karşı bütün devrimci güçlerin birlikte gitmesine iliÅŸkin olarak ilan edilen politikaya ulusal devrimci Türkiye'nin yanıtını meydana getirmiÅŸ oluyordu. Bundan dolayı, Sovyet hükümetinin ''Rusya'nın ve DoÄŸu'nun 'bütün emekçi Müslümanlarına'' yaptığı 3 Aralık 1917 tarihli çaÄŸrının 11 Mayıs 1920'de Büyük Millet Meclisi'nde okunmasına ÅŸaşılmazdı. Milletvekilleri çaÄŸrıyı coÅŸkun alkışlarla onayladılar. İki ülke arasında diplomatik iliÅŸkiler ve dostça iÅŸbirliÄŸi konusunda görüşmelere baÅŸlayacak bir heyeti Moskova'ya yollamaya karar verdiler. DışiÅŸleri Bakanı Bekir Sami Bey baÅŸkanlığındaki bu heyet, 19 Temmuz 1920'de Moskova'ya geldi. Bundan önce Büyük Millet Meclisi Hükümeti, 26 Nisan tarihli mesajına Lenin'in verdiÄŸi yanıtı almıştı. Bunda şöyle deniyordu: ''Sovyet hükümeti, Türk halkının bağımsızlık ve egemenlik yolunda verdiÄŸi kahramanca savaşı canlı bir ilgiyle izliyor ve Türkiye'nin zor günler yaÅŸadığı ÅŸu sıralarda, Türk ve Rus halkını birleÅŸtirecek anlaÅŸmanın dayanıklı bir temelini atmaktan dolayı mutluluk duyuyor.''(92). Sovyet Rusya, Büyük Millet Meclisi hükümetini hukuksal olarak tanıyan ilk devlet oldu ve kapitülasyonları, parasal denetimi ve çarlığın uyguladığı biçimde Türkiye'nin içiÅŸlerine karışma politikasını kabul etmediÄŸini ilan etti. 24 AÄŸustos 1920'de her iki ülkenin delegeleri bir Sovyet-Türk dostluk anlaÅŸmasının metnini Moskova'da parafe etmiÅŸler, Sovyet Rusya'nın Türkiye'ye silah, cephane ve altın vermesini öngören bir sözleÅŸme imzalamışlardı. 22 Eylül'den sonra Sovyet silahı getiren gemiler sürekli olarak Trabzon'a geliyordu. Erzurum'da Türk hükümeti temsilcilerine 200 kilo külçe altın teslim edildi. Bu Sovyet yardımının deÄŸeri, o sıralarda Kızıl Ordu'nun Polonyalı müdahalecilere karşı yaptığı çetin savunma savaşı içinde bulunması karşısında çok daha yüksek sayılabilir. Ancak yaptığı giriÅŸimde Mustafa Kemal'i salt maddi yardımdan daha çok ilgilendiren bir ÅŸey vardı. Onun siyasal eylemleri gibi konuÅŸmaları da, burjuva-milliyetçi bir politikacı için ÅŸaşılacak kadar derin ve kapsamlı olan tarihsel bir gerçekten hareket ederek eylemde bulunduÄŸunu tanıtlar. Kendisi, az geliÅŸmiÅŸ ülkelerdeki proleter devrim ile emperyalist sömürgecilik boyunduruÄŸuna karşı ortaya çıkan ulusal kurtuluÅŸ hareketi arasındaki nesnel bağıntının bilincindeydi. Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde 14 AÄŸustos 1920'de yaptığı bir konuÅŸmada, Rus Ekim Devrimi'nin emperyalist sisteme büyük bir yumruk vurduÄŸunu ve böylece DoÄŸu'nun halkları için kurtuluÅŸa giden yolun aşılmasını kolaylaÅŸtırdığını belirtmiÅŸtir. Kendisi aynen şöyle diyordu: ''Devrim (Rusya'da -J.G.), bütün insanlığı emperyalizmin ve kapitalist sistemin zalim baskısından ve zorlamasından kurtarmayı kendine görev yapmıştı. ... Batılı emperyalistler, onlara (yani BolÅŸeviklere -J.G.) karşı bütün olanaklarını ve bütün araçlarını kullandıkları halde, Ruslar, bugün devrimin kazandırdıklarını baÅŸarı ile savunuyorlar. BolÅŸeviklerin birbirini izleyen zaferleri, özellikle son olarak Polonya'da kazandıkları zafer, yaptıkları devrimin gerçekten mutlu, görkemli ve son derece önemli meyveleridir. BolÅŸevizm ... ÅŸimdi de bizim varlığımıza yumruk vuran ortak düşmanlara karşı zaferler elde ediyor. Bu zaferler bizim de minnet borcumuzu hak ediyor.'' KonuÅŸmasının baÅŸka bir yerinde de ''BolÅŸevik Hükümetini'', ''bize elini uzatan ve halkımızla bir ittifak kuran'' hükümet olarak övüyor.(93) Bu görüşlerden çıkan pratik bir vargı, Mustafa Kemal'in, Bakû'de, 1-9 Eylül 1920'de toplanan DoÄŸu Halkları Birinci Kongresi'ne Türk ulusal hareketi temsilcilerinin resmi olmayan katılmasını onaylamasında kendini gösterdi. Kemalist heyetin baÅŸkanı İbrahim Tali Bey (Öngören), kongre sırasında, Türk hükümetinin ''Anadolu'nun yürekten gelen içtenlikle uzattığı eli, Sovyet Rusya'nın aynı içtenlikle tutmasından mutluluk duyduÄŸunu'' söyledi(94). Kongre, bağımsızlığı için Türk halkının yaptığı anti-emperyalist savaÅŸa yürekten katıldığını bildirdi, ama zaferin işçilerin ve köylülerin her türlü sömürüden kurtulması anlamına gelmeyeceÄŸine iÅŸaret etti. Güttükleri iç politikanın da gösterdiÄŸi gibi, Kemalistler, asla komünist deÄŸildiler. Politikalarında, anti-demokratik ve anti-komünist eÄŸilimler kendini açıkça gösteriyordu. Bununla birlikte, Sovyet hükümeti, deÄŸiÅŸik toplum ve devlet düzenine sahip devletlerin birbirleriyle barışçı iliÅŸkilerde bulunmasını ve -önde gelen emperyalist dünya devletlerine karşı yapılan savaşımın yüksek çıkarı uÄŸruna- bu devletlerin gerek siyasal ve gerekse askeri bakımdan sıkı iÅŸbirliÄŸi içinde çalışabilmelerini olanaklı ve gerekli kabul ediyordu. Mustafa Kemal de, burjuva kökenli Türk milliyetçilerinin Rus proleter devrimcileriyle yan yana olabildikleri ölçüde, bunu açıklama çabası içindeydi. Bu konuda şöyle diyordu: ''Bizim ... ilkelerimiz, herkes tarafından bilinmektedir. Bunlar BolÅŸevik ilkeleri deÄŸildir. Bizim ortak kanımız odur ki, ulusumuzun yaÅŸamı ve kalkınması bu anlayışların konularını gösterir. ... Bu ilke, BolÅŸevik ilkesinin karşıtıdır. Haklı olarak kendimize milliyetçi diyoruz. Ama bizler, bütün uluslara saygı duyan, onları onurlu kabul eden ve onlarla iÅŸbirliÄŸi yapan milliyetçileriz. Biz, bütün ulusların istemlerini yerinde görüyoruz. Her ÅŸeye karşın, bizim milliyetçiliÄŸimiz, bencil, kibirli bir milliyetçilik deÄŸildir.'' Bu ilerici, anti-emperyalist milliyetçilik görüşü açısından, her iki hareketi birbirine baÄŸlayan ÅŸeyi gösteriyordu: ''BolÅŸevizm, ulus çerçevesinde, dikkatini ezilen sınıfa yöneltir. Bizim ulusumuz da ezmenin ve köleleÅŸtirmenin hedefi olmuÅŸtur. Ulusumuzun, insanlığın kurtuluÅŸundan yana olan güçlerden yardım görmesinin nedeni de budur.''(95). Türkiye'de bağımsız bir Komünist Partisi'nin bulunmasının kabul edilmeyiÅŸinin gerekçesini, ülkenin ancak saÄŸlam bir siyasal birliÄŸin var olması halinde kurtarılabileceÄŸine baÄŸlıyordu. Bununla, Mustafa Kemal, Ziya Gökalp'in görüşlerini siyasal programına almış oluyordu. Bu görüşlere göre, sınıf savaşımından vazgeçilmeli ve halkın bütün üyeleri güçlü bir dayanışma duygusu ile birleÅŸmeliydi. Bu savlara bugün için de Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin önder gruplarında sık sık rastlarız ve bunlar çoÄŸu zaman halkın bütün güçlerinin, ağır siyasal ve ekonomik görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan yaygın ve baÅŸarılı oluÅŸumunu engeller. Türk-Sovyet AntlaÅŸması'nın ana çizgileri, daha 24 AÄŸustos 1920'de hazırlanmış olduÄŸu halde, antlaÅŸmanın imzalanabilmesi için Mart 1921'e kadar beklemek gereÄŸi ortaya çıktı. Bunun da suçlusu Kafkasya'daki durum oldu. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'da karşı-devrimci güçler, 1918 güzünde burada karaya çıkarılan İtilaf Devletleri birliklerinin yardımı ile Sovyet iktidarını tekrar devirmiÅŸlerdi. Kafkasya, Sovyet Rusya'ya karşı yapılan müdahaleler için arka desteÄŸi saÄŸlamak bakımından iÅŸe yarıyordu. Ancak 1920 ilkyazında Kızıl Ordu, Kuzey Kafkasya'da Denikin'in silahlı kuvvetlerini yok ettikten sonra durum deÄŸiÅŸmeye baÅŸladı. Bu baÅŸarılar Kafkasya'nın öte yanındaki devrimci hareket için de elveriÅŸli ortam meydana getirdi. 28 Nisan 1920'de Bakû proletaryası silahlı bir ayaklanma sırasında Müsavatçılar Partisi'nin karşı-devrimci hükümetini devirdi ve Azerbaycan'da Sovyet iktidarını yeniden kurdu. Müsavatçılara karşı yapılan savaÅŸa, Kasım 1918'de Türk birliklerinin çekilmesinden sonra Azerbaycan'da kalan ve daha sonra Kemalist harekete katılan bir grup Türk subayı da katılmıştı. Mustafa Kemal, Azerbaycan'da Sovyet iktidarının kurulmasına karşı ilgi gösteriyordu. 6 Åžubat1920'de Kâzım Karabekir'e Sovyet Rusya ile birlikte DoÄŸu'ya doÄŸru kapıları açmak için Kafkas barajı projesini boÅŸa çıkarmak gerektiÄŸini yazdı. Büyük Millet Meclisi hükümeti, Sovyet hükümetine yolladığı 26 Nisan 1920 tarihli yazıda, Azerbaycan'ın Sovyet cumhuriyetleri çevresine girmesini önermeye hazır olduÄŸunu bildirdi. Türkiye ile Ermenistan arasındaki iliÅŸkiler daha karmaşık biçimde oluÅŸtu. Gerçi 7 Temmuz 1920'de İngiliz birlikleri Kafkasya'yı terk etmiÅŸti. Ama burjuva-milliyetçi ''TaÅŸnak'' Partisi'nin egemenliÄŸi altında bulunan Ermenistan, gene İtilaf emperyalistlerinin ÅŸubesi olarak kışkırtmalarda bulunuyor, bu güçlerden siyasal ve parasal yardım da görüyordu. Bununla birlikte, Erivan'ın İtilaf Devletleri'nin askeri yardımına ne kadar güvenebileceÄŸi, öteden beri şüpheliydi. Mayıs 1920'de, TaÅŸnak hükümetinin halk düşmanı politikasına karşı, Ermeni işçi ve köylüleri çeÅŸitli yerlerde devrim komiteleri meydana getirdiler. Devrimciler, bir kez daha yumruk yediler ve Ermenistan'da beyaz tedhiÅŸ her yeri kasıp kavurdu. Erivan hükümeti ülkeyi dış politika serüvenlerine de sürükledi. 24 Eylül 1920'de, Sèvres barışı ile kendisine vaat edilen Türk topraklarını ele geçirmek için Türkiye'ye karşı savaÅŸa girdi. Daha önce de Ermenilerle Türkler arasında silahlı çatışmalar olmuÅŸtu. Türk tarafı, en iyi düzenli birliklerini, 69 topu ve 200 makineli tüfeÄŸi bulunan Kâzım Karabekir komutasındaki dört tümeni DoÄŸu sınırına yığmıştı. Osmanlıların milliyetler politikasının en ağır kalıtı da burada bulunuyordu. Türklerle Ermeniler arasında uzun yıllar körüklenmiÅŸ olan kin, ikide-bir durmadan alevleniyordu. Karabekir gibi, Türk askerleri de, Ermenileri, yok edilmesi gereken eski düşmanlar olarak görüyorlardı. Sovyet hükümeti, birkaç kez, silaha baÅŸvurulmamasını Ankara'dan istedi ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkına uygun biçimde saptanması konusunda aracılık yapma önerisinde bulundu. Sovyet hükümetinin bu giriÅŸimi, kendi hükümetlerinin de çıkmasına neden olduÄŸu ulusal bir yıkımın kurbanı olmak yolunda bulunan Ermeni işçi ve köylülerinin çıkarınaydı. Mustafa Kemal, AÄŸustos 1920'de, Büyük Millet Meclisi'nde konuÅŸurken, ''Sovyet hükümeti, bizim Ermenistan'da daha fazla ilerlememizi, istenmeyen ve amaca uygun düşmeyen bir durum olarak görüyor.''(96) dedi. Gerçekten de yaz ayları sırasında savaÅŸ hareketleri durduruldu. Ama 28 Eylül'de, Türklerin DoÄŸu ordusu, yeniden ilerlemeye baÅŸlayan Ermeni birliklerine karşı saldırıya geçti. Bu sefer sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri, Brest-Litovsk barışının Batum'la birlikte Türkiye'ye bıraktığı Kars ve Ardahan bölgesini ele geçirdiler. Oysa Sovyet hükümeti bu barışı uzun zaman önce geçersiz saymıştı. 8 Kasımda TaÅŸnak hükümeti, İtilaf Devletleri'nin askeri yardımda bulunacağı yolundaki bütün umutları boÅŸa çıktığı için, bir ateÅŸkes antlaÅŸması yapmak zorunda kaldı ve 2 Aralıkta da Aleksandropol Barış AntlaÅŸması'nı imzaladı. Aleksandropol -Türklerin Gümrü dedikleri yer- barışı, büyük dünya olaylarının yanında yalnızca bir ayrıntı olarak kaldı. TaÅŸnak hükümeti antlaÅŸmayı imzaladığı gün, ülkesi bulunmayan bir hükümet durumuna gelmiÅŸti. Ermeni halkının, BolÅŸeviklerin öncülüğü altında, 29 Kasım'da baÅŸlamış olan yeni bir silahlı ayaklanması bu kez baÅŸarıya ulaÅŸtı. Ermeni Devrim Komitesi, Lenin'den yardım dileÄŸinde bulundu ve 2 Aralıkta 11. Kızıl Ordu birliklerinin yardımı ile devrimciler Erivan'ı ele geçirdiler. Hükümet dağıldı ve komutasındaki birlikler Sovyet iktidarının tarafına geçti. Lenin, bu 2 Aralık 1920 günü, Ermenistan Devrimci Askeri Komite BaÅŸkanı'na ÅŸu telgrafı yolladı: ''Emperyalizmin boyunduruÄŸundan kurtulan emekçi Sovyet Ermenistan'ını sizin kiÅŸiliÄŸinizde selamlarım. Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan emekçileri arasında kardeÅŸlik dayanışmasını kuracağınızdan hiç kuÅŸku duymuyorum.''(97). Sovyet hükümeti, Türkiye ile görüşmelerini de bu telgrafın ruhu içinde sürdürdü. Türk tarafı Aleksandropol barışı üzerinde direnme gösterdiÄŸi ve Sovyet Ermenistan'ının kendisi tarafından iÅŸgal edilmiÅŸ çeÅŸitli bölgelerini boÅŸaltmak istemediÄŸi için görüşmeler önce güçlükler içinde geçti. Bunun dışında, Türkiye, Batum konusunda da hak iddia etti. Buna karşılık Sovyet hükümeti, bu önemli liman kentinin Gürcistan'ın bir parçası olduÄŸunu sık sık belirtti. Ancak Ankara hükümeti, Kafkasya'da İtilaf Devletleri'yle birlikte Sovyetler'e karşı bir blok meydana getirmek için çalıştığını öne süren Batı Avrupa basınının bütün söylentilerini yalanladıktan sonra, bu sorunlar da zararsız duruma geldi. Söylentilerin tersine Türk hükümeti, İtilaf Devletleri'nin İstanbul'un aracılığı ile ortaya çıkan barış yoklamaları konusunda Sovyet hükümetine bilgi verdi. Bir ticaret anlaÅŸması yapılması ile ilgili olarak baÅŸlamış bulunan Sovyet-İngiliz görüşlerinde İngiltere'nin öne sürdüğü siyasal koÅŸullar konusunda da Türkiye'ye bir Sovyet notası ile bilgi verildi. Londra, Sovyet Rusya'nın Asya devletleriyle iliÅŸkilerini kesmesini istiyordu. Sovyet tarafı bu yakışıksız isteÄŸi kabul etmedi. Henüz giderilmeyen görüş ayrılıklarına karşın, ortak anti-emperyalist savaşımın nesnel temeli üzerinde, Türklerle Sovyetler arasında güvene dayanan iliÅŸkiler meydana gelmiÅŸti. Böylece, tasarlanan antlaÅŸmanın imzalanması iki hükümet için de olanaklı görünüyordu. Bu yüzden Ocak 1921'de bir Türk heyeti Moskova'ya geldi. Heyetin başında İktisat Bakanı Yusuf Kemal (TengirÅŸek) bulunuyordu. Sovyet heyetine ise DışiÅŸleri Halk Komiseri G. V. Çiçerin baÅŸkanlık ediyordu. 26 Åžubat 1921'de resmi görüşmeler baÅŸlamadan önce iki heyet, anlaÅŸmanın nasıl bir biçim alması gerektiÄŸini inceledi. Türk görüşmeciler bir askeri ittifak önerdiler. Türkiye'de çok sayıda sade insan, ancak zafer kazanmış Kızıl Ordu'nun kendi ülkesini sayısız düşmanlarından kurtarabileceÄŸi kanısındaydı. Ama Sovyet Rusya, bu dönemde, böyle bir ittifaka giremezdi. Çünkü tam o sıralarda ülke, İngiltere ve öteki kapitalist devletlerle ticaret anlaÅŸmaları imzalamak için görüşmeler yapıyordu. Böylece Sovyet hükümeti, savaşın, karşı-devrimin ve dış müdahalenin sonucu olarak Orta Rusya'da binlerce insanı kasıp kavuran açlığı önlemek istiyordu ve önlemek zorundaydı. Sovyet Rusya'nın Türkiye'ye karşı anlaÅŸmaya dayanan yardım yükümlülüklerine girmesi, tasarlanan ticaret anlaÅŸmasını yeniden boÅŸa çıkarma konusunda Londra için sözde bir neden ortaya çıkarmış olacaktı. Bu yüzden Sovyet tarafı, 22 Åžubat'ta, yalnızca bir dostluk ve kardeÅŸlik antlaÅŸması yapabileceÄŸini resmen açıkladı. Bununla birlikte, Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nı artık para ve silahla desteklemeye hazırdı. Moskova'da üç Türk-Sovyet komisyonu antlaÅŸma metni üzerinde çalıştıkları sırada, Londra'da DışiÅŸleri Bakanı Bekir Sami Bey, İtilaf Devletleri'nin temsilcileri Lloyd George, Briand ve Sforza, ayrıca Japonya ve Yunanistan'ın birer delegesi ile karış karşıya oturuyordu. İtalyan DışiÅŸleri Bakanı Kont Sforza, Lloyd George'u, Sèvres Barış AntlaÅŸması'nın koÅŸullarını bir kez daha tartışmak üzere harekete geçirmeyi baÅŸarmıştı. Yunan ve Türk delegeleri de bu tartışmada hazır bulunacaklardı. Mustafa Kemal, padiÅŸahın heyeti gibi resmen çaÄŸrılmadığı takdirde Ankara'nın temsilci yollamasını kabul etmedi. Lloyd George, bu isteÄŸi diÅŸlerini gıcırdatarak kabul etmek zorunda kaldı. Böylece ulusal hükümet artık İtilaf Devletleri tarafından resmen tanınmış oldu. 21 Åžubat'ta Londra Konferansı çalışmalarına baÅŸladığı zaman Türkiye'deki gerçek iktidar durumu ortaya çıkmıştı. Sadrazam ayaÄŸa kalktı ve Ankara Büyük Millet Meclisi heyetinin bütün Türk ulusunu temsil ettiÄŸini açıklamak zorunda kaldı. Londra gazeteleri, İngiliz diplomatlarının Sèvres AntlaÅŸması'nın ''deÄŸiÅŸtirilmesi'' niyetinde olduklarını hiçbir kuÅŸkuya yer bırakmadan bildiriyordu. Yusuf Kemal'in Moskova'da görüşmeler yaptığı günlerde, Londra basınının, Moskova, Petrograd ve Rusya'nın baÅŸka yerlerinde silahlı ayaklanmalar çıktığı konusunda sürekli olarak uydurma haberler yayımlaması garip deÄŸil miydi? Sovyet hükümeti, bir nota ile, İtilaf Devletleri'nin Moskova ile Ankara arasında ayrılıklar çıkarmak amacıyla açıkça manevralar çevirmek istediÄŸine Ankara'nın dikkatini çekti. Ancak o sırada Londra'da Türkiye'ye tanınmak istenen ÅŸeyler son derece de önemsizdi: Müttefikler, BoÄŸazlar'da silahsızlandırılan bölgenin biraz küçültülmesine, BoÄŸazlar Komisyonu'na iki Türk üyenin alınmasına, silahlı kuvvetlerin sayısının 35 binden 75 bine çıkarılmasına ve İzmir bölgesinde müttefik subaylarının yöneteceÄŸi bir jandarma gücünün kurulmasına hazır olduklarını bildirdiler. Yunan iÅŸgali de yalnız İzmir kenti çerçevesinde olmak üzere sınırlandırılacaktı. Türkiye onların isteÄŸine boyun eÄŸerse, Milletler Cemiyeti'ne alınmasını da müttefikler kabul ediyordu. Ermeni ve Kürt sorununda da -Kafkasya'da Sovyet iktidarı kurulduktan sonra İtilaf Devletleri'nin bu konularda artık bir etkisi yoktu- ödünler vermeye hazırdılar. Bu öneriler, Trakya ve İzmir'i sınırları içine almıyor, İstanbul'un iÅŸgalini bundan böyle de müttefiklerin keyfine bırakıyor ve ekonomik ve parasal denetimi eskisi gibi sımsıkı sürdürüyordu. Bunları kabul etmek ''Misakımilli''ye ihanet anlamına gelirdi. Türk heyeti, müttefiklerin önerilerini Ankara hükümetine vermek üzere yurda hareket etti. Ama Mustafa Kemal'in yanıt vermesine meydan kalmadan, Yunan birlikleri, 23 Mart 1921'de, bütün cephe boyunca saldırıya geçti. Atina heyeti, Londra'da Sèvres AntlaÅŸması'na iliÅŸkin her deÄŸiÅŸikliÄŸi geri çevirmiÅŸ ve Yunanistan'ın Türkiye'ye barış koÅŸullarını silah gücü ile kabul ettirecek kadar güçlü olduÄŸunu öne sürmüştü. Oysa Foch, Wilson ve Townsend gibi müttefik askeri uzmanlar, bunu olanaksız görüyorlardı. Suriye Yüksek Komiseri Fransız Generali Gouraud, deneyimlerine dayanarak Yunanlılara karşı çıktı. Kilikya'da Antep kentini (9 Åžubat 1921'de) teslim olmaya zorlamak için altı aylık bir zaman gerekmiÅŸti. Fransızlar büyük bir yüreklilikle savaÅŸan Türkleri, silahları ile birlikte serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. Büyük Millet Meclisi, kente zafer kazanmış anlamına gelen ''Gazi'' adını verdi. Gouraud, tüm Anadolu'yu iÅŸgal edebilmek için böyle yüzlerce, binlerce ''Antep''in ele geçirilmesi gerektiÄŸini söyledi. Bunun için de milyonluk bir ordu gerekliydi. Böyle bir ordu da yoktu. Fransız BaÅŸbakanı Briand, Gouraud'u destekledi: Mustafa Kemal'in askerleri, dünya savaşındaki padiÅŸah askerlerinden çok baÅŸka türlüydü. Ama Yunanlı delegeler bütün bu sözlere aldırmadılar. Ankara'daki ''haydut yüzbaşı'' ile hesaplaÅŸacak kadar güce sahip olduklarına hâlâ inanıyorlardı. Mustafa Kemal'le ilgili bu sözün asıl sahibi İngiliz DışiÅŸleri Bakanı Lord Curzon'du. Kendisi ile BaÅŸbakanı -Yunanlılar konferans sırasında bunu yeterince açıklıkla görmüşlerdi- eskisi gibi Yunanistan'ı İngiltere'nin BoÄŸazlar'daki emperyalist çıkarlarının en iyi kâhyası sayıyorlardı. Londra Konferansı'nın yuvarlak masasında Müttefikler bir baÅŸarısızlığa uÄŸramışlardı ve bununla Moskova görüşmelerini engelleyemediler. Ancak kulislerin ardında olup bitenler daha tehlikeliydi. Bekir Sami Bey, Türklerin ulusal çıkarlarını iyi temsil edemediÄŸini burada gösterdi. Bir kuzey Kafkasya prens ailesinden gelme Bekir Sami Bey'i, 1920 yazında Moskova'da geçirdiÄŸi günler, işçi ve köylülerin yeni devlet ve toplum düzeni ile karşı karşıya getirmiÅŸ, böylece onu Sovyet iktidarının korkunç bir düşmanı durumuna sokmuÅŸtu. Kendisi Kafkas halklarının, Kızıl Ordu'nun yardımı ile, çiftlik sahiplerinin ve kapitalistlerin rejmini bir daha dirilmemek üzere ortadan kaldırmakta olduÄŸunu görmüştü. Mustafa Kemal'in Sovyet Rusya ile olan dostluk politikası bu süreci desteklemekten baÅŸka bir ÅŸey yapmıyordu. Böylece Bekir Sami, Batılı devletlerle Sovyetler'e karşı bir blok meydana getirme yolunu açmak amacı ile Mustafa Kemal'in söylediklerinin tersine, ''Misakımilli''nin ilkelerinden uzaklaÅŸmaya baÅŸladı. Bu tutum, aynı zamanda, İngiltere'nin DoÄŸu politikası karşısında giriÅŸtiÄŸi rekabetten dolayı Ankara ile Sovyetler'e karşı böyle bir blok uÄŸrunda anlaÅŸmaya hazır olan Fransız BaÅŸbakanı Briand'ın niyetlerine çok uygun düşüyordu. 11 Mart 1921'de Briad ile Bekir Sami bir sözleÅŸme imzaladılar. Buna göre Kilikya'da düşmanlıklara son verilecek ve Fransız birlikleri geri çekilecekti. Buna karşılık Bekir Sami, 10 AÄŸustos 1920 tarihli üçlü antlaÅŸmanın Fransa için öngördüğü etkinlik bölgesinde Fransız emperyalistlerine ekonomik ayrıcalıklar tanıdı. Bununla ilgili olarak Ergani bakır madenlerinin iÅŸletme imtiyazı, bir Fransız finans grubuna veriliyordu. Fransız subayları, Türk jandarmasını eÄŸitecekti. Bir gün sonra Kont Sforza ile varılan sözleÅŸme de buna benziyordu: Bekir Sami, bu kez İtalya'da kendiliÄŸinden üçlü antlaÅŸmanın ayrıcalıklarını tanıdı. İtalya kendi etkinlik bölgesinde ekonomik öncelik elde ederek, İtalyan finans-kapitali, EreÄŸli kömür madenlerinin iÅŸletilmesine katılabilecekti. Buna karşılık İtalyan hükümeti, İzmir ile Trakya'nın geri verilmesi yolundaki Türk isteÄŸini desteklemeye hazırdı. Bekir Sami'nin Sovyet düşmanlığı, onu, halkının çıkarlarına ihanet eden biri yapmıştı. Bu nokta, Lloyd George ile yaptığı görüşmede de kendini gösterdi. İngiliz DışiÅŸleri Bakanlığı'nın bu görüşme için hazırlayarak ona yolladığı tutanağı, hiçbir zaman Mustafa Kemal'e göstermemiÅŸ olması dikkati çeker. Bu tutanak, sonradan Türkiye DışiÅŸleri Bakanlığı'nın dosyaları arasında da bulunamamıştır. Türkçe'ye çevrilmesi için tutanağı bakanlığın resmi çevirmenlerine deÄŸil, Halide Edip'e vermiÅŸtir. Halide Edip tutanağın içeriÄŸini bize anlatıyor (98). Bekir Sami, Yunanlıların savaşı sona erdirmesini ve Anadolu'yu boÅŸaltmasını saÄŸlaması yolunda Lloyd George'u uzun zaman boÅŸ yere sıkıştırdıktan sonra -Halide Edip'in sözlerine göre- ''ÅŸaşılacak bir öneride'' bulundu. Kafkas halklarının Türkiye'ye baÄŸlı bir tampon devlet meydana getirmek üzere birleÅŸmesini önerdi. Gerekirse, bütün bu halkları, Türklerin öncülüğünde bolÅŸevizme karşı savaÅŸ için seferber duruma getirme olanağı vardı. Türkiye bütün kalbi ve ruhu ile ''batılı ülkeler'' için savaÅŸacaktı. Bunun için kendisi İngiliz yardımını istiyordu. Lloyd George, bütün Kafkasya'yı Türkiye'nin koruyuculuÄŸu altına sokacağına söz verdi. Bu önerisi ile Moskova'da yapılmakta olan Türk-Sovyet görüşmelerini baltalamak amacı güdüyordu. Söz konusu görüşme ile ilgili bazı noktalar dünya basınına yansıdı ve şöyle bir sorunun ortaya atılması sonucunu doÄŸurdu: Türk politikasının gerçek yüzü hangisidir. Londra'da gösterilen mi, yoksa Moskova'daki mi? DışiÅŸleri Bakanı Çiçerin, Moskova'da bulunan Türk heyetine bu soruyu yöneltti. Heyet, Sovyet Rusya ile bir anlaÅŸma imzalamak konusunda Mustafa Kemal'in çabalarının dürüstlüğünü belirtti. Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami'nin Briand ve Sforza ile yaptığı sözleÅŸmeleri kabul etmedi. Bütün ülkede yurtsever güçler Bekir Sami'nin politikasına karşı çıkmışlardı. DışiÅŸleri Bakanı'nı ''her ÅŸeye karşın, barış yanlısı'' diye niteleyen Mustafa Kemal, onun görevden çekilmesini saÄŸladı. Moskova'da delege olarak bulunan Yusuf Kemal, DışiÅŸleri Bakanı oldu. Moskova'da, Londra'da olduÄŸu gibi Türk toprakları ve Türkiye'nin toprak zenginlikleri üzerinde görüşmeler yapılmamıştı. Sovyet baÅŸkentinde karşı karşıya oturanlar, iki eski rakip olan Rusya ile Türkiye arasında yeni bir iyi komÅŸuluk iliÅŸkisi kurmaya çalışan eÅŸit taraflardı. Lenin her akÅŸam görüşmelerin gidiÅŸi konusunda telefonla Çiçerin'den bilgi alıyor ve çoÄŸu zaman da ortaya çıkan güçlükleri hemen gidermek için iÅŸe el atıyordu. Lenin, Sovyet Rusya ile Kemalist Türkiye arasında yakınlaÅŸmanın temeli olarak, ''her iki halkın son yıllarda emperyalist devletler yüzünden anlatılamayacak kadar çok acı çektikleri'' olgusunu belirtiyordu. Ayrıca 28 Åžubat 1921'de işçi ve köylü delegelerin Moskova Sovyet'i önünde yaptığı konuÅŸmada, ÅŸu noktalara dikkati çekti: ''Bugünkü halkların soygun politikasına gösterdiÄŸi direnmenin beklenen bir ÅŸey olduÄŸunun, emperyalist hükümetlerin Türkiye'yi mahkûm ettiÄŸi soygunun, en güçlü emperyalist devletleri oradan elini çekmeye zorladığının, Türk işçilerine ve köylülerine anlatılması iÅŸi baÅŸarılmıştır. Bu, Türk hükümeti ile yapılmakta olan görüşmeleri çok büyük bir kazanım olarak kabul etmeye bizi götürüyor.'' (99) 16 Mart 1921'de Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Çiçerin ile Türk heyeti BaÅŸkanı Yusuf Kemal, iki ülke arasındaki dostluk ve kardeÅŸlik antlaÅŸmasını imzaladı (100). ''KardeÅŸlik'' sözcüğü, bu antlaÅŸmanın savaÅŸ içinde, kardeÅŸin kardeÅŸ yanında olduÄŸu ve aynı düşmana karşı direndiÄŸi bir savaÅŸta doÄŸduÄŸunu belirtir. AntlaÅŸmanın giriÅŸinde ortaya konduÄŸu gibi, taraflardan birinin üstesinden gelmesi gereken güçlükler ölçüsünde, öteki tarafın da ortak anti-emperyalist savaÅŸ içinde kötüleÅŸir. Bundan dolayı dostça bir iÅŸbirliÄŸine büyük gereklilik vardır. Bu sıralarda Sovyet hükümeti tarafından yapılan öteki antlaÅŸmalar gibi bu da, uluslararası iliÅŸkilerin yeni bir tipini canlandırır. Burada toprak bölüşmeleri, parasal ve maddi deÄŸerler, etkinlik bölgeleri, baÅŸka ülkelere saldırma ile ilgili askeri sözleÅŸmeler vb. söz konusu deÄŸildir. 1917'den önce, diplomatik sahnede yalnız emperyalistlerin egemen olduÄŸu sıralarda olaÄŸan sayılan bunlardı. Sovyet iktidarının ortaya çıkışı sahneyi deÄŸiÅŸtirdi: Emperyalist toprak katmalarından ve zarar ödentilerinden arınmış barış, baÅŸka halkları boyunduruk altında tutanlara karşı dostluk ve iÅŸbirliÄŸi -Sovyet barış politikasının ilkeleri daha baÅŸtan bu yana böyleydi. Bu politika, Türkiye ile yapılan antlaÅŸmada da ifadesini buldu. Her iki devlet önce kötülüklerle dolu geçmiÅŸi ortadan sildiler. Türkiye'nin doÄŸu sınırlarını, 1918'e kadar Rusya'nın elinde bulunan Kars, Ardahan ve Artvin bölgelerinin Türk topraklarına katılmasını saÄŸlayacak biçimde saptadılar. Türkiye'de, Batum üzerinde Gürcistan egemenliÄŸini tanıdı ve daha öne buraya girmiÅŸ olan birliklerini tekrar geri çekti. Böylece Sovyet hükümeti, iki ülke arasındaki dostluk iliÅŸkilerini ve Kafkasya'daki gerçek durumu dikkate almış oldu. Ayrıca Türkiye'yi çarlık döneminin bütün parasal yükümlülüklerinden kurtardı. Daha önceki eÅŸitliÄŸe dayanmayan Rusya-Türk antlaÅŸmaları ile kapitülasyon rejimi kaldırıldı ve hâlâ Sovyet Rusya'da bulunan Türk savaÅŸ tutsakları ile sivillerin geri dönmesi konusunda sözleÅŸmeler yapıldı. Her iki devlet, gelecekteki iliÅŸkileri konusunda ÅŸu noktaları saptadı: BaÅŸka birisine iradesi dışında zorla kabul ettirilen hiç bir barış antlaÅŸması kabul edilmez. Sovyet hükümeti, Türkiye ile ilgili, Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından bizzat kabul edilmemiÅŸ hiç bir uluslararası sözleÅŸmeyi dikkate almamayı yükümlendi. AntlaÅŸmanın 4. maddesi, sömürge boyunduruÄŸuna karşı yapılan kurtuluÅŸ savaşı için köklü bir siyasal önem taşıyordu. Bu maddeyi burada aynen vermek yerinde olur: ''DoÄŸu halklarının ulusal kurtuluÅŸ hareketi ile, yeni bir toplumsal düzen için çalışan Rusya emekçilerinin savaşımı arasında bir bağıntı bulunduÄŸunu saptayan taraflar, bu halkların özgürlük ve bağımsızlık hakkı ile, kendileri için isteklerine uygun bir hükümet biçimi seçme hakkını tanırlar.'' (101). İki taraf, iyi komÅŸuluk iliÅŸkileri kurmak için, kendi toprakları üzerinde öteki devletin hükümeti imiÅŸ gibi davranan ve ona karşı savaÅŸmak isteyen hiç bir örgütün varlığını kabul etmemekte anlaÅŸmışlardı. Bu hüküm, özellikle, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nin kanatları altında yerleÅŸen Beyaz Rusya sığıntı topluluÄŸuna karşı yönelmiÅŸti. AntlaÅŸma gereÄŸince yakın gelecekte çözümlenmesi gereken öteki konular da iki devlet arasında güvenceli ve serbest ulaşım baÄŸlantılarının kurulması, konsolosluk antlaÅŸmaları ile ekonomik ve parasal sorunlarla ilgili sözleÅŸmelerdi. AntlaÅŸma, BoÄŸazlar konusunda yalnızca, bu sorunun Karadeniz'de kıyısı olan bütün devletlerin bir konferansında çözümleneceÄŸini söylüyordu. Ancak bununla ilgili olarak ne Türk egemenliÄŸine, ne de İstanbul'un güvenliÄŸine bir zarar gelmemeliydi. Her iki heyet aynı gün, Türkiye'ye bundan sonrası için yapılacak karşılıksız para yardımı ile askeri yardımın çerçevesi konusunda anlaÅŸtılar (102). Kan akıtan, savaÅŸ yüzünden son derece bitkin duruma düşen Türk halkı, kendisine, çıkar gözetmeden, yalnızca Sovyet iktidarının yardım ettiÄŸini açıkça gördü. Öküz arabaları, eÅŸekler ve develer, üzerinde Rusça yazılar bulunan balyaları ve sandıkları Karadeniz limanlarından ülkenin içlerine doÄŸru aralıksız taşıdı. Yalnız 1921 yılında bu yoldan 33.273 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 20.000 gaz maskesi ve çok sayıda cephane cepheye ulaÅŸtı. Ankara hükümeti, baÅŸka ülkelerden daha baÅŸka savaÅŸ gereci satın almak için kullanmak üzere 10 milyon altın ruble aldı. 3 Ekim 1921'de Trabzon Limanı'nda Türk denizcileri ayyıldızlı bayrağı, Sovyet BaÅŸkomutanlığı tarafından Türk deniz kuvvetlerine verilmiÅŸ olan iki torpidobota çektiler. Moskova AntlaÅŸması, Türk halkına, yaptığı KurtuluÅŸ Savaşı içinde hem siyasal-moral, hem de maddi yardım saÄŸladı. Türkiye'nin kuzey sınırını güvenlik altına aldı ve Türk BaÅŸkomutanlığı'na, doÄŸuda bulunan birliklerini de Yunanlı iÅŸgalcilere karşı savaÅŸa sokma olanağını verdi. Demek oluyor ki, genellikle antlaÅŸma, Türkiye'nin siyasal ve askeri durumunun düzeltilmesine geniÅŸ ölçüde yardım etti. Bu konuda Mustafa Kemal şöyle diyordu: ''İki devlet arasında yapılan antlaÅŸma ile, emperyalizmin saldırısına karşı savaÅŸta doÄŸal bir ittifak olarak görünen bir dayanışma meydana geldi.'' (103). Ama gerek Büyük Millet Meclisi'nde, gerekse yüksek rütbeli Türk subayları arasında, Türkiye'nin Sovyet Rusya ile sıkı bir baÄŸ kurmasına karşı olanlar bulunuyordu. Bunlar, tüm Türk-Sovyet antlaÅŸmasını baltalamak için Türk birliklerinin Sovyet Ermenistanı'ndan çekilmesini önlemeye çalıştılar. Ancak 11. Kızıl Ordu Komutanlığı'nın sert bir ültimatomu üzerine, Kâzım Karabekir, Gümrü'yü boÅŸaltmaya razı oldu. Bu güçlüklerin ortadan kaldırılmasından ve Büyük Millet Meclisi'nin 22 Temmuz 1921'de Moskova AntlaÅŸması'nı onaylamasından sonra, Sovyet-Türk iliÅŸkileri hızlı bir geliÅŸme gösterdi. AntlaÅŸmanın 14. maddesi, Sovyet Rusya'nın, Kafkasya cumhuriyetlerinin de antlaÅŸmayı kabul etmesi için gerekli giriÅŸimlerde bulunacağını saptamıştı. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan, Türkiye ile görüşmeler yapmaya hazır olduklarını açıkladılar. Sovyet Ermenistan hükümetinin, Ankara'ya yolladığı bir notada, Ermeni ve Türk halkı arasında ulusal barışı ve dostluÄŸu kurmayı, kötülük dolu ÅŸovenizme kesinlikle son vermeyi hedef aldığını bildirdi. 26 Eylül 1921'de, Kars'ta, Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu, Rus Sovyeti temsilcisinin de katıldığı bir Kafkas -Türk konferansı toplandı. Bunun sonucu olarak Türkiye ile üç Kafkasya Cumhuriyeti arasında 13 Ekim 1921 tarihli dostluk antlaÅŸması imzalandı. Genellikle bu, Moskova AntlaÅŸması'na uygun düşüyor, bunun dışında Kafkasya bölgesinde halkların birlikte yaÅŸamasına iliÅŸkin birçok sorunu da çözüme baÄŸlıyordu. Kafkasya halklarına karşı Mustafa Kemal'in ulusal politikası, gerek Jön Türklerin Ermenilere karşı uyguladığı ÅŸovenist yok etme politikasının, gerekse Azerbaycan'ın Türkiye'ye katılması hedefini güden Pantürkizm politikasının sona erdirilmesini ilke kabul ediyordu. Kemal'in Pantürkizmi kabul etmemesi politikası, yalnızca böyle bir ÅŸeyin biçimsel olarak ilan edilmesi olarak kalmadı, Azerbaycan konusunda pratik olarak da uygulandı. Daha önce Lenin'e yolladığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubunda, Azerbaycan'ın Sovyet cumhuriyetleri çevresi içine girmesi için çalışacağını üzerine aldığını görmüştük. Mustafa Kemal, Azerbaycan'ın Türk halkının, yüzyıllar boyunca, Osmanlı Türklerinden ayrı bir ulusal geliÅŸmeden geçmiÅŸ olduÄŸunu anlıyordu. Türkiye ile birleÅŸme, tarihselliÄŸe aykırı, gerici bir yanlış görüştü. İki ulusun emperyalist sisteme karşı ortak savaşımı, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi tarafından gündeme konulmuÅŸtu. Bu yüzden Mustafa Kemal, 14 Ekim 1921'de, güven yazısını kendisine veren Sovyet Azerbaycanı elçisine şöyle karşılık verdi: ''Azeri Türklerinin derdi bizim kendi derdimiz ve onların sevinci bizim sevincimiz olduÄŸu için, onların isteklerine eriÅŸmiÅŸ olmaları, özgür ve bağımsız yaÅŸamaları, bizi çok sevindiren bir durumdur. Azerbaycan Türklerinin de Türkün mutluluÄŸu ve ezilenlerin kurtuluÅŸu için kan dökmeye hazır olduÄŸunu söylemeniz, Türkün ve ezilenlerin gücünü arttıran çok deÄŸerli bir sözdür. Bana inanın ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti, iki kardeÅŸ ulus arasındaki baÄŸları güçlendirmek için bütün gücü ile çaba gösterecektir...'' (104). Ukrayna Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti de Ankara ile görüşmelere giriÅŸti. AÄŸustos 1921'de Kızıl Ordu'nun önde gelen ordu komutanı M.W Frunze'yi olaÄŸanüstü büyükelçi olarak Türkiye'ye göndereceÄŸini bildirdi. Yalnızca bu açıklama bile Türk kamuoyunu etkiledi: Bu açıklama, çok yakına kadar gelen üstün Yunan gücüne karşı kesin meydan savaşının Ankara'nın yakınlarında yapıldığı bir sırada duyulmuÅŸtu. Bu durumda en tanınmış Sovyet kiÅŸiliklerinden birinin Türkiye'de olaÄŸanüstü büyükelçi olması, birinci derecede siyasal bir gösteri olarak deÄŸerlendirilebilirdi. Çünkü Frunze'nin Ankara'ya yaptığı yolculuk, ancak Sakarya Meydan Savaşı ile ilgili olarak kabul edilebilirdi.  SAKARYA'DA DÖNÜM NOKTASI  Londra Konferansı, Türkiye'nin geleceÄŸini, en ince diplomasinin bile açıklığa kavuÅŸturamayacağını tanıtlamıştı. Türkiye'nin geleceÄŸi, yeniden asker üniforması kuÅŸanan Türk köylü ve işçilerinin elindeydi. onların önderi Kemal Atatürk'ün elindeydi. Müttefikler yeÅŸil konferans masasında Türkiye'nin bağımsız ulusal geleceÄŸine razı olmadan önce, Türklerin kendisi ''BoÄŸaziçi'nin hasta adamı'' efsanesini kesinlikle yıkmak, vatanın topraklarını Yunanlı iÅŸgalcilerden korumak zorundaydılar. Atina da, bu sıralarda, silahlarının kesin zaferi için hazırlık yapıyordu. Savaşın yönünü belirleyen 1921-22 yıllarının kanlı askeri oyunu, üç perde halinde oluÅŸtu. 23 Mart 1921'de Yunan ordusu General Papulas komutasında Bursa ile UÅŸak arasındaki cephede saldırıya baÅŸladığı zaman birinci perde açıldı. Hedef, gene, Ankara'yı BaÄŸdat demiryoluna baÄŸlayan önemli demiryolu birleÅŸme noktası EskiÅŸehir ile bunun 140 km. güneyinde bulunan Afyonkarahisar'dı. Yunanlıların kuzey grubunun baÅŸlangıçtaki ilk baÅŸarılarından sonra, General İsmet, bunları, İnönü'de durdurdu. 31 Mart'ta karşı saldırıya geçti ve 1 Nisan'a baÄŸlanan gece düşmanı çıkış mevzilerine geri çekilmeye zorladı. Yunan birlikleri güneyde Afyonkarahisar'ı almayı ve güneye doÄŸru biraz daha ilerlemeyi baÅŸardılar. Yunanlıların sol kanadı tehlikeli biçimde geniÅŸliyordu. Mustafa Kemal, bu yüzden, İnönü yakınında serbest kalan beÅŸ tümenin güneye gönderilmesi buyruÄŸunu verdi. Güney cephesi komutanı Refet PaÅŸa, bu birliklerle düşmanın kanadına yüklenecek ve onun Afyon ile arkasını kesecekti. Önce Refet PaÅŸa'nın karşısında yalnız bir Yunan alayı vardı. Refet PaÅŸa görevini baÅŸaracak güçte olmadığını gösterdi. Saldırıyı gereÄŸi kadar enerjik biçimde yürütemedi ve bu yüzden Yunan alayı takviye kuvvetleri gelinceye kadar dayanabildi. Böylelikle Afyon'u almış olan birliklerin kuÅŸatmadan kurtulması ve Dumlupınar'da -Afyon'un batısında- saÄŸlam mevzi alarak Refet'in birliklerinin bütün saldırılarını ağır kayıplar verdirerek püskürtmesi olanağını saÄŸladı. Bundan dolayı Refet, askerlerin ve Türk kamuoyunun güvenini yitirdi. Bunun üzerine hemen görevden alındı ve bütün Batı Cephesi İsmet'in komutasına verildi. Ufak tefek, sevimli ve ağır iÅŸitmesi yüzünden biraz ürkek olduÄŸu izlenimini veren İsmet PaÅŸa, Mustafa Kemal gibi bir halk kahramanı olmak için gerekli üstün yeteneklere sahip deÄŸildi. Ama askerlik mesleÄŸini çok iyi biliyordu; savaÅŸta kavrayış gücünü kolayca yitirmezdi, dürüst ve güvenilir bir çalışması vardı. Askeri konularda, daha sonra da siyasal konularda Mustafa Kemal için vazgeçilmez bir dayanak olmuÅŸtu. Aynı adı taşıyan yerde iki zafer kazandığı için 1934 yılında Millet Meclisi ona ''İnönü'' soyadını verdi. Yunanlıların Mart saldırısı hedefine ulaÅŸmamıştı. Ama Türk birlikleri de, düşmanı kovalayacak ve kesin yumruÄŸu indirebilecek güçte deÄŸildi, bitkin düşmüştü. İkinci İnönü Meydan Savaşı'nın siyasal etkisi, sınırlı askeri baÅŸarısından daha büyük oldu. Türk ulusal ordusu kadar bütün Türk halkı da kendi gücü konusunda güven kazandı. Bekir Sami gibi her ÅŸeye karşın barış yapmak isteyenlerin sesi eskisine göre daha çok zayıfladı. Bu arada Yunan BaÅŸkomutanlığı ikinci büyük vuruÅŸu hazırlıyordu. 18 ile 45 yaÅŸ arasında bulunan bütün erkekler seferber edildi. Trakya ve Batı Anadolu'daki Rum azınlığından bile -devletler hukukuna tamamıyla aykırı olarak- asker toplandı. Atina hükümeti, Yunan halkını ''Elenizm'' ve ''Avrupa'' sloganları ile bir haç seferi coÅŸkusuna sokmaya çalıştı. Böylece, büyük bir yoksulluk içinde yaÅŸayan Yunan işçi ve köylülerinin ekmek ve toprak isteyen haykırışları boÄŸulmak isteniyordu. General Papulas, temmuz ayında Yunanistan'ın hazırlığını tamamladı. Elindeki silahlı güçler, 97.000 asker, 5.600 makineli tüfek ve 345 toptan meydana geliyordu. Buna karşılık, Türk tarafının 55.000 askeri, 440 makineli tüfeÄŸi ve 162 topu vardı. Silah tekniÄŸi üstünlüğüne, bir de taşımacılık üstünlüğü ekleniyordu. Türkler ikmal iÅŸini daha çok iki tekerlekli öküz arabaları ile yerine getirmek zorunda kaldığı halde, Yunanlılarda 500 kamyon, 3.000 at arabası ve 2.000 deve vardı. Bu, geniÅŸ çaptaki İngiliz gereç yardımının bir sonucuydu. 9 Temmuz 1921'de genel olarak Ankara yönünde yürüyüş baÅŸladığı zaman, Kral Konstantin cepheye bizzat gitti. Asya güneÅŸinin yakıcılığı ve kuraklığı içinde saldırgan, uzun kuzey-güney demiryolu önünde iyi pekiÅŸtirilmiÅŸ Türk siperleri üzerine ilerledi. Türk askerleri, birkaç gün, inatla savundular, sonra geri çekilmek zorunda kaldılar: 12 Temmuz'da Afyonkarahisar, 17 Temmuz'da Kütahya düştü. İsmet, EskiÅŸehir üzerin yapılan saldırılara karşı birlikleriyle hâlâ dayanıyordu. Ama Mustafa Kemal, onun karargâhına koÅŸtu. Neye mal olursa olsun, stratejik bakımdan önemli bir noktayı tutmaktan ve orduyu kurtarmaktan daha önemli bir ÅŸey var mıydı? EÄŸer bu önemli tutamak yeri demiryolu ile birlikte elden çıkarsa, bunun moral sarsıntısı büyük olacaktı. Bu yol iki yıl boyunca ordunun candamarı, savunmanın belkemiÄŸi olarak deÄŸerini ortaya koymuÅŸ ve bugüne dek hep baÅŸarı ile savunulmuÅŸtu. Ama Mustafa Kemal her zaman olduÄŸu gibi yalnız soÄŸukkanlı hesaplamalarla karar veriyordu. Nazik durumlarda onun güçlü yanı buydu ve hep böyle oldu. DoÄŸuya doÄŸru, Sakarya ırmağının arkasına çekilme buyruÄŸunu verdi. Düşmandan kopuÅŸma baÅŸarılabilince, orduyu daha doÄŸuda yeniden düzenleme olanağı doÄŸdu ve Yunan birlikleri, çıplak ve daÄŸlık yüksek yaylada bir kez daha yeni yerleÅŸme hatları kurmaya zorlandı. Bir dizi sert süvari saldırıları ile Yunanlılar ÅŸaÅŸkınlığa uÄŸratıldı ve ordu da geri çekilme durumuna geçebildi. Anadolu'nun çıplak ve kayalık toprakları üzerinde yorgun ve umutsuz asker dizileri akıp gidiyordu. Çok sayıda ölü ve elden giden deÄŸerli gereç yanında 6.000 kiÅŸi düşmanın eline tutsak düştü. Askerlerin yürüyüş kolları yanında ve onlarla birlikte halk da, çabucak sarıp sarmaladığı birkaç ev eÅŸyası ile yüklü arabalar ve kaÄŸnılardan meydana gelme sonsuz kervanlar halinde ayaklanmıştı. Kentlerde ve köylerde insanlar Yunanlılardan kaçıyordu. EskiÅŸehir'den ayrılan son trenlerden birinde Mustafa Kemal vardı. Ankara'da kendisini neler bekliyordu? Cephe hattı ÅŸimdi Ankara'nın 50 km. uzağından geçiyordu. Bazı resmi makamlar baÅŸka yere göç etmeye hazırlanıyorlardı bile. Halk bir panik havasına girmek üzereydi. Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi'ne girdiÄŸi zaman, toplantı salonu gerginlikten çatırdıyor gibiydi. Muhalefet, ÅŸimdi sıranın kendisine geldiÄŸini gördü: Mustafa Kemal askeri bakımdan yenilince, siyasal bakımdan da iÅŸi bitik demekti. İşte artık padiÅŸahla ve Müttefiklerle bir anlaÅŸmaya varılabilirdi. Ancak bunu saÄŸlayabilmek için askeri harekâtın yönetiminden doÄŸrudan doÄŸruya Mustafa Kemal'i sorumlu tutmak gerekiyordu. Åžimdiye kadar bu sorumluluk yalnız Batı Cephesi Komutanı İsmet'in, yeni anayasa gereÄŸince hükümet baÅŸkanlığı görevini yüklenmiÅŸ olan, aynı zamanda da Genelkurmay BaÅŸkanı ve Savunma Bakanı olarak görev yapan Fevzi'nin üzerindeydi. Bu yüzden çeÅŸitli konuÅŸmacılar kürsüye çıkarak üstü kapalı belirtmelerle kendini gösterme yarışı yaptılar: ''Ordu nereye gidiyor? Ulus nereye götürülüyor? Bu olayların elbette bir sorumlusu vardır. Bu nerededir? Onu göremiyoruz. Bugün içinde bulunduÄŸumuz üzücü durumun, korkunç halin gerçek sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik.'' (105). Çok geçmeden, konuÅŸmacılardan biri, komutayı yüklenmesini Mustafa Kemal'den doÄŸrudan doÄŸruya istedi. Kendisinin çoÄŸunluÄŸu meydana getiren yandaÅŸları da söz aldı ve aynı istekte bulundu. Yalnız arada önemli bir fark vardı; kendi yandaÅŸları, bir güven duygusundan hareket ederek ordu baÅŸkomutanlığının ona verilmesini istiyorlardı. 4 AÄŸustos 1921'de Millet Meclisi'nin gizli bir oturumunda, Mustafa Kemal, aÅŸağıdaki önergeyi vererek, kendisine yapılan öneriyi yanıtladı: ''Meclis yüce üyelerinin, genel olarak beliren dilek ve istekleri üzerine baÅŸkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi kiÅŸisel olarak üzerime almaktan doÄŸacak yararı hızla elde edebilmek için ve ordunun maddi ve manevi gücünü alabildiÄŸine hızla çoÄŸaltmak, tamamlamak ve yönetimini bir kat daha pekiÅŸtirmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduÄŸu yetkiyi, fiili olarak kullanmak koÅŸulu ile üzerime alıyorum. YaÅŸantım boyunca, ulusal egemenliÄŸin en baÄŸlı bir hizmetlisi olduÄŸumu, ulusun gözü önünde bir kez daha doÄŸrulamak için bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle kısıtlanmasını ayrıca öneriyorum.'' (106). Oysa muhalefet bunu istememiÅŸti. Bu geniÅŸ yetkilere karşı çıkmaya baÅŸladı. Ama buna karşılık eski Osmanlı rütbesi ve makamı olan ''baÅŸkomutan vekilliÄŸi''ni önerdi. Böylece Mustafa Kemal'in karşıtları içyüzlerini iyice ortaya koydular: Onlar saÄŸlam bir savaÅŸ yönetimi deÄŸil, yalnızca yenilgiye uÄŸrasın diye ona bu sorumluluÄŸu yüklemek istiyorlardı. Mustafa Kemal, kendisini üç ay süreyle baÅŸkomutanlığa atayan bir yasanın kabulü için meclis çoÄŸunluÄŸunun oyunu saÄŸlamayı baÅŸardı. Åžimdi buyrukları yasa gücündeydi. Mustafa Kemal bu diktatörce yetkileri ne yolda kullanacaktı? Eskiye baÄŸlılıktan kurtulamayanlar, onun padiÅŸah olmak istediÄŸinden baÅŸka bir ÅŸeye inanmıyorlardı. YaÅŸam öyküsünü yazanların bazıları da, Kemal Atatürk'ü, yalnızca iktidara susamış bir diktatör olarak gördüler. Onun kiÅŸiliÄŸindeki bir bilinçlilik ve egemen olma düşkünlüğü çizgisi böyle bir sanıya götürebiliyordu. Ama böyle bir bakış biçimi, onun için kiÅŸisel bir iktidarın söz konusu olmadığını tamamıyla gözden kaçırır. Ulusal hareketin, hükümetin, ordunun ve en sonunda da devletin başına geçerken, her zaman için bunu, yalnız, bu yoldan halkına ve ülkesine en iyi biçimde hizmet edeceÄŸi inancında olduÄŸu için yapıyordu. Onun bu inancının kaynağı burjuva bir düşünceler dünyasıydı ve bundan dolayı da zorunlu olarak sınırlıydı. Ama bu inanç içtenlikliydi ve tüm yaÅŸamı boyunca yaptıkları bunun belgesi sayılır. Artık kırk yaşına gelmiÅŸ olan Mustafa Kemal'i siyasal çalışması yanında bedensel zayıflıkları ve aile anlaÅŸmazlıkları yıpratıyordu. Öteden beri çektiÄŸi böbrek aÄŸrılarına bir de sıtma eklenmiÅŸti. Sık sık hastalanarak yataÄŸa düşüyordu. Hekimlerin söylediklerinin tersine, çalışmaktan yorgun düşen sinirlerini içki ve sigara ile yatıştırıyordu. Uykuyu hiç gördüğü yoktu. Her gece Ankara'da ''sergerdeler'' diye adlandırılan bir grup yakın arkadaşı ile içki sofrasında oturuyor ve oyun oynuyordu. Sabahları tanyeri aÄŸarırken yaptığı at gezintisinden sonra gene devlet iÅŸlerinin başına oturacak kadar dinçti. En yakın politika ve askerlik arkadaÅŸları bu eÄŸlencelere katılmıyor ve bunları uygun görmüyorlardı. Mustafa Kemal'in kendisi de, ''sergerdeler''in politikaya karışmasına izin vermiyordu. Bunlardan biri politikaya karışmaya kalkışınca, yaptığının cezasını ölümle ödemiÅŸti. ÇoÄŸu zaman evindeki gürültüden kaçmak için bu çevrede bulunuyordu. Uzak bir akrabası olan sevgili Fikriye, Çankaya'da günlerin elden geldiÄŸi kadar iyi geçmesini saÄŸlamak için onun uÄŸrunda elinden geleni yapmıştı. Ama annesi İstanbul'dan gelerek yanına yerleÅŸtikten sonra evde her gün gene kavga vardı. Annesi, Mustafa Kemal'e çok baÄŸlı olan kızla uyuÅŸma yoluna gitmiyordu. Kız yoksul olduÄŸu için anne onu oÄŸluna ''uygun bir eÅŸ'' olarak görmüyordu. Ama evdeki bu sıkıntılar artık gene unutulmuÅŸtu. BaÅŸkomutan, Çankaya'daki köşkünü bırakarak, cepheye hareket edeceÄŸi güne kadar Ankara istasyon binasına yerleÅŸti. Çelikten bir güçle kendini iÅŸe verdi. Tek bir hedef tanıyordu: çok önemli olan Yunan saldırısını geri püskürtmek için ulusun bütün güçlerini bir araya getirmek. 7 ve 8 AÄŸustos'ta ''savaÅŸ gereksinmelerine iliÅŸkin on buyruk'' çıkardı. Buna göre ülkede her ev, bir takım, çamaşır, bir çift çorap ve bir çift ayakkabıyı askerler için hazırlamak ve ulusal savaÅŸ gereksinmeleri komisyonlarına teslim etmekle yükümlüydü. Bu komisyonlar, tüccarların ya da halkın depolarında bulunan tekstil, deri ve saraççılık mallarının, yiyecek maddelerinin, motorlu taşıt aracı ile bunlara iliÅŸkin parçaların, telefon hatlarının ve stratejik bakımdan önemli baÅŸka maddelerin yüzde-kırkına el koyabiliyorlardı. Ayrıca çekim ve yük hayvanları ile dört ve iki tekerlekli arabaların yüzde-yirmisi de bunlara ekleniyordu. Halk ayda bir kez, elinde kalmış bulunan taşıt araçları ve yük hayvanları ile askeri yük taşımak zorundaydı. Askeri bakımdan iÅŸe yarayan silahlarla cephane üç gün içinde teslim edilmek zorundaydı. Ordunun giyimi ve bakımına yarayan sahipsiz mallara el kondu, silah ve taşıt aracı yapabilen bütün iÅŸyerlerinin bir listesi hazırlandı. ''İstiklal mahkemeleri'', bu buyrukların yerine getirilmesini denetim altında bulunduruyordu. Eldeki bütün birlikler, doÄŸudan ve güneyden, artık Anadolu'nun kalbinden geçen Batı cephesine kaydırıldı. 18 ile 55 yaÅŸ arasında bütün erkekler zorunlu askerlik hizmetine alındı. Bu buyruklar, yoksul köylülerle küçük zanaatçılar için ağır bir yük meydana getiriyordu. Ama ülkenin bağımsızlığı konusunda karşılaşılan tehlikenin üstesinden gelmek ve iÅŸgalcileri kovmak için baÅŸka çare yoktu. Türk halkı, bu hedefe ulaÅŸmak için varını yoÄŸunu veriyordu. Gece gündüz yollarda öküz arabalarının aÄŸaç tekerleklerinin gıcırtısı duyuluyordu. ÇoÄŸunlukla yiyecek maddesi ve cephane yüklü araçlar -bu arada Sovyet Rusya'dan gelen yükler- yüzlerce kilometre yol alıyordu. Tarla iÅŸleri gibi cepheye yapılan taşıma iÅŸleri de hemen yalnızca kadınların elinde bulunuyordu. Kadınlar öküz arabalarını savaÅŸ hattına kadar sürüyorlardı. Sonra ağır top mermilerini birer birer omuzlarına alarak topçu siperlerine kadar taşıyorlardı. ÇoÄŸu zaman top mermisi ile birlikte en küçük çocuklarını da sırtlarına sımsıkı baÄŸlıyorlardı. Mustafa Kemal, 12 AÄŸustos'ta, askeri harekâtın yönetimini yüklenmek üzere genel karargâhına hareket etti. Sırtında hiç bir rütbe iÅŸareti taşımayan, sade askerin giydiÄŸi boz renkli talim üniforması vardı. Yalnızca Büyük Millet Meclisi'nin BaÅŸkanı olarak kısa süre için baÅŸkomutanlığı üzerine almıştı. Cepheye doÄŸru atını sürerken, yere düştü ve kaburga kemiklerinden üç tanesi kırıldı. Yaraları acele sarıldıktan sonra, gene genel karargâha gitti: 23 AÄŸustos'ta Büyük Yunan saldırısı baÅŸlamıştı. Yakın tarihin en uzun ve en kanlılarından olan yirmi iki günlük Sakarya Meydan Savaşı'nı yönetti. İnsan ve gereç yönünden daha üstün olan, Kral Konstantin tarafından bizzat komuta edilen Yunan ordusu, 100 km uzunluÄŸunda bir cephede yürüyüşe geçti. Bu akın nasıl durdurulabilirdi? Mustafa Kemal, Türk köylüsünün inatla ve metinlikle kendini savunabileceÄŸini biliyordu. Vatanın var olması ya da yok olmasının söz konusu olduÄŸunu, zaferin kazanılmasından sonra kendilerinin yoksul yaÅŸamının iyileÅŸmesini umut edebileceklerini, askerlere, sık sık, gereÄŸi gibi anlatmıştı. BaÅŸkomutan taktiÄŸini buna dayandırıyordu. Genel karargâhta -alçak tavanlı bir köylü kulübesinde- toplanan komutanlara, herhangi bir savunma hattını tutmanın söz konusu olmadğını anlattı. ''Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır ve bu satıh bütün vatandır (bir savunma hattı yoktur, bir savunma yüzeyi vardır ve bu yüzey bütün vatandır). YurttaÅŸlarımızın kanı ile sulanmamış bir karış toprak feda edilemez. Her küçük ya da büyük birlik, siperinden atılabilir. Ama her büyük ya da küçük birlik, tutunabildiÄŸi ilk yerde düşman karşısında cephesini yeniden kurar ve savaşı sürdürür'' dedi (107). Mustafa Kemal, burada, ulusal-devrimci bir kurtuluÅŸ savaşının taktiÄŸini geliÅŸtirdi. General Papulas'ın savaÅŸ planı, Türklerin zayıf olan sol kanadını aÅŸarak Ankara'ya doÄŸru yürümekti. Saldırganlar Sakarya Irmağı'nı geçtiler, birçok yerde Türk hatlarını yardılar ve çarpışma halinde tepeden tepeye geçerek Ankara'ya gittikçe yaklaÅŸtılar. Bu arada 21 uçak kendilerini destekliyordu. Türklerin ise bir tek uçağı vardı. Sakarya'nın doÄŸusundaki arazi üzerinde çok sayıda tepe zincirleri vardır. Gerçi Türk birlikleri Mustafa Kemal'in buyruÄŸu gereÄŸince gerilediler, ama her defasında daha sonra gelen tepelerde yeniden siper aldılar. Yunanlılar ve Türkler kızgın bir yaz güneÅŸininin altındaydı. Su hemen hiç yoktu ve çok güçlükle uzaklardan saÄŸlanıyordu. Askerlerin yiyeceÄŸi çoÄŸu zaman bir avuç mısır tanesinden meydana geliyordu. Türk tarafı için durum günden güne daha nazikleÅŸti. BaÅŸlangıçta batıya yönelen Türk cephesi güneye doÄŸru döndü. Çünkü düşman sürekli olarak Türklerin saÄŸ kanadını dolanmaya ve yarmaya çalışıyordu. Artık düşman Ankara'ya, saÄŸ kanattaki Türk birliklerinin büyük bölümünden daha yakındı. Ankara'da oturanlar top seslerini gittikçe daha iyi iÅŸitiyorlardı. Türk askerleri, savunma-çekilme-karşı-saldırının öldürücü gidiÅŸ-geliÅŸine daha ne kadar dayanabileceklerdi? Kan döken birliklerin sürekli olarak pekiÅŸtirilmesi için kullanılan yedek birlikler ne zaman bitecekti? Yunanlıların gücü, saldırılarını sürdürmek için daha ne kadar yetecekti? Korkunç didiÅŸmenin on beÅŸinci gecesi, 7 Eylül 1921 günü akÅŸamı, genel karargâha öldürücü bir suskunluk çökmüştü. Bir gün önce üstünlük saÄŸlayan bir tepe elden gitmiÅŸti. Meydan savaşının sonu belli olmuÅŸ ve çekilme buyruÄŸunu verme zamanı gelmiÅŸ miydi? Mustafa Kemal, sigarasını birbiri ardından içerek, yarı-karanlık odada rahatsızlık içinde bir aÅŸağı bir yukarı dolaşıyordu. Ara sıra haritaya bir göz atıyor ve ikiz kardeÅŸmişçesine kendisine benzeyen Albay Arif ile durumu görüşüyordu. Sabaha karşı saat ikide bir ses, subayları ve nöbetçileri tavÅŸan uykusundan uyandırdı. Söylenenler, BaÅŸkomutana yöneltilmiÅŸti: ''Fevzi PaÅŸa sizi telefona rica ediyor.'' Mustafa Kemal bitiÅŸik odaya koÅŸtu. Orada bulunanlar açık duran kapıdan Mustafa Kemal'in sesini duyuyorlardı: ''Ben Mustafa Kemal, siz misiniz paÅŸam? Ne var? Günün bizim iyiliÄŸimize mi sonuçlandığını söylüyorsunuz? Duyduklarım doÄŸru mu? ...Yunanlıların gücü sona mı erdi? Ne? Yunanlılar geri çekilmeye mi baÅŸlıyor?'' (108). Mustafa Kemal, yanlış iÅŸitmemiÅŸti. Türk askerlerinin üstün savaÅŸ morali ve dayanıklılığı karşısında, sayı bakımından daha güçlü olan Yunan birliklerinin saldırı gücü kırılmıştı. Tutsak edilen bir Yunan askeri şöyle dedi: ''Bize Ankara'nın saldırdığımız dağın ardında olduÄŸunu söylediler. Oysa 16 gün geçti, henüz Ankara görünmüyordu.'' (109). Meydan savaşının bu dönüm noktasına kadar Yunanlılar 18.000 ölü vermiÅŸlerdi. Türklerin ölü sayısı 13 bindi. Mustafa Kemal karşı-saldırı buyruÄŸunu verdi; önce cephenin saÄŸ kanadından.. Kısa bir topçu hazırlığından sonra Türk birlikleri ileri atıldılar. Bununla birlikte, ancak günlerce sonra düşmanı dize getirmek olanağı saÄŸlandı. General Papulas, Türklerin sol kanatta yarık açmaları halinde kendi ordusunun tümünü bekleyen tehlikeyi zamanında anladı. Bu yüzden geri çekilme buyruÄŸunu verdi. 13 Eylül'de Sakarya'nın doÄŸusunda tek bir Yunan askeri kalmamıştı. ÇoÄŸu eski çetelerden olan Türk süvarisi düşmanın arkasına kadar sokuldu, demiryollarını, cephane ambarlarını ve petrol depolarını havaya uçurdu. Düşman geride çok sayıda savaÅŸ malzemesi bıraktı. Az kalsın bir Türk devriyesi Kral Konstantin'i tutsak ediyordu. Bu korkulu durumdan sonra kral, güvenlik kaygısı içinde İzmir'e çekildi ve vapurla Atina'ya döndü. Orduları da geri çekilirken Türk köylerini yaktılar ve yok ettiler. Halide Edip, tamamıyla yıkılmış bir köyde yaÅŸlı bir kadınla konuÅŸurken, ''Bana ters gelen bir ÅŸey var, kızım'', dedi kadın ''eskiden derdik ki, Allahın bize yolladığı tek dert jandarmalardır. Sonraları bizim nasıl ezildiÄŸimizi padiÅŸah bilmez ki derdik. Ezilmek mi? Åžu gördüklerimizle karşılaÅŸtırılınca, eskiden cennet varmış. Ey Allahım, Yunanlılara yalvardım, geri kalanlara bir dam bıraksınlar diye. Güldüler ve bütün bunları yapmaları için onları buraya Avrupa'nın yolladığını, bizi artık hiç bir vakit rahat bırakmayacaklarını söylediler. Bu Avrupa denilen adama söylemeli, kızım, biz zavallı köylüleri rahat bıraksın. Ona ne yaptık ki?''(110). Yenik Yunan ordusu EskiÅŸehir-Afyonkarahisar'ın doÄŸusunda siperlere yerleÅŸti. Türk birlikleri de çok bitkindi, düşmanı daha fazla kovalayamazdı. BaÅŸarı yeteri kadar büyüktü: Ankara kurtulmuÅŸ, daha da önemlisi, stratejik öncelik düşmanın elinden koparılıp alınmıştı. Artık bir saldırıya geçmek için siperlerini asla terk edemezdi. Mustafa Kemal'in Ankara'ya dönüşü bir zafer alayına benzedi. Her ÅŸeyden önce feodal-dinci muhalefetin eleÅŸtiricileri susmuÅŸlardı. Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e 'mareÅŸal' rütbesini ve eski Osmanlılardan kalma, bir bakıma ''zafer kazanmış'' anlamına gelen ''Gazi'' adını verdi. Sakarya Meydan Savaşı, Anadolu'da emperyalist devletlerin toprak alma politikasına karşı önemli bir vuruÅŸtu. DoÄŸu'nun halkları Gazi'yi sömürge boyunduruÄŸuna karşı bir ön savaşçı olarak görüyorlardı. Onun zaferleri kurtuluÅŸ umuduna ve çabasına güç kattı. Asya ve Afrika'dan gelen sayısız kutlama yazıları, Kemal'in masasında yığın haline geldi. Bunlar arasında anti-emperyalist kurtuluÅŸ hareketinin ünlü adları bulunuyordu: Hint Ulusal Kongresi'nin önderi Gandi, Mısır'da Vaft Partisi'nin kurucusu ve önderi Said Zaglul, Faslı Rif boylarının Fransız ve İspanyol sömürgecilerine karşı yaptığı savaşın önderi Abdülkerim, İngiliz egemenliÄŸine karşı çıkan İran Åžahı Rıza Pehlevi ile Afganistan Kralı Emanullah. Sakarya zaferi sömürge devletlerin emperyalizme karşı savaÅŸ cephesini güçlendirdiÄŸi gibi, Türkiye sorununda İtilaf Devletleri'nin kurduÄŸu ittifakı da kesinlikle dağıttı. Roma, Antalya bölgesinden İtalyan birliklerini temmuz sonunda tam bir sessizlik içinde çektikten sonra, 20 Ekim'de, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon, Ankara hükümeti ile bir antlaÅŸma imzaladı. Bu antlaÅŸma, Fransa ile Türkiye arasında ülkenin güneydoÄŸusunda barışı yeniden saÄŸlıyordu. Bouillon ile görüşmeler haziran ayından beri uzayıp gidiyordu. Ancak Sakarya zaferinden sonra Fransız hükümeti, Türkiye'yi, eÅŸit haklara sahip görüşme taraflısı olarak tanımaya hazırdı. Türk-Fransız anlaÅŸması, Kilikya'da Fransız birliklerinin çekilmesini, Türkiye'ye 200 milyon frank savaÅŸ zararı ödentisi verilmesini, Suriye-Türk sınırının saptanmasını ve Suriye'nin İskenderun sancağındaki Türk halkı için özel haklar tanınmasını öngörüyordu. Bununla Fransa, gerek Sèvres Barış AntlaÅŸması'ndan, gerekse Türkiye'de etkinlik bölgeleri kurulmasına iliÅŸkin üçlü anlaÅŸmadan vazgeçmiÅŸ oluyordu. Türk tarafı yalnızc Fransızların bazı ekonomik isteklerinin dikkate alınacağına söz veriyor, ama bu konuda bir yükümlülüğe girmiyordu. AnlaÅŸma, Fransız-İngiliz karşıtlıklarını derinleÅŸtirdi ve Londra ile Paris arasında sert notaların alınıp verilmesine neden oldu. Franklin Bouillon antlaÅŸması ile Fransız emperyalistleri, İngiliz rakiplerine, savaÅŸ sırasında söz verdikleri Musul petrol bölgesini gözlerinin önünde aşırdıklarından ve yenik Almanya karşısında onların isteklerini yeteri kadar desteklemediklerinden dolayı bir çeÅŸit fatura sunuyorlardı. Ankara hükümeti için anlaÅŸma, henüz diplomatik bakımdan tanınmış sayılmamakla birlikte, gene de uluslararası ağırlığının geniÅŸ ölçüde artması anlamına geliyordu. Bunun dışında, silah ve asker de batı cephesindeki savaÅŸ için serbest duruma geliyordu. Sakarya zaferinde Sovyet Rusya'nın yaptığı siyasal, parasal ve askeri teknik yardım da önemli bir rol oynamıştı. Mustafa Kemal, zafer dolayısıyla Millet Meclisi'nde 19 Eylül 1921'de yaptığı uzun bir konuÅŸmada, Sovyet halkının bugün, yarın ve her zaman Türkiye'nin dostluÄŸuna güvenebileceÄŸini özellikle belirtti. Aralık 1921 ile Ocak 1922 arasında Frunze'nin Türkiye'ye yaptığı ziyaret bu dostluÄŸun etkileyici bir gösterisi oldu. Halk ve resmi makamlar, onun için sıcak bir karşılama hazırlığı yaptılar. Frunze, Büyük Millet Meclisi'nde bir konuÅŸma yapmak ve cepheyi ziyaret etmek üzere çaÄŸrılıydı. Frunze Meclis'te yaptığı konuÅŸmada, Sakarya Meydan Savaşı'na bir kez daha deÄŸindi. Sovyet insanlarının Yunan ilerlemesinden dolayı üzüntü duyduklarını, ama Türk ordusunun günün birinde düşmana öldürücü yumruÄŸu indireceÄŸinden hiçbir zaman kuÅŸku duymadıklarını söyledi. Sakarya Meydan Savaşı'nın, bu umudun gerçek bir temele dayandığını ÅŸaşılacak kadar çabuk kanıtladığını belirtti. Frunze, daha sonra Anadolu ordusunun kahraman askerlerini, subaylarını ve komutanlarını zaferlerinden dolayı kutladı. Cepheye yaptığı gezide, Türk BaÅŸkomutanlığı, kendisine birliklerin durumu, donanım ve silahlanma durumu konusunda bilgi verdi. Frunze, Türkiye'nin Sovyet yardımı olmadan iÅŸgalcilere karşı kesin zafere ulaÅŸamayacağını saptadı. Bundan dolayı Türk tarafının kendisine bildirdiÄŸi yeni savaÅŸ gereçleri isteklerini hükümetine olumlu görüşü ile birlikte ulaÅŸtırdı ve Türk hükümetine 1.1 milyon altın ruble verildi. Ziyaret, 2 Ocak 1922'de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ile Türkiye arasında Moskova AntlaÅŸması örneÄŸine uygun bir dostluk ve kardeÅŸlik antlaÅŸmasının imzalanması ile sona erdi. Frunze'nin ziyareti, iç politika çatışmalarının sertleÅŸtiÄŸi bir zamana rastlamıştı. Mustafa Kemal, daha önce, 10 Mayıs 1921'de hükümet çalışmalarının desteklenmesi için, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu'' adını alan ve 151 milletvekilini kapsayan bir meclis grubu meydana getirmiÅŸti. Grubun amacı, ''misakımilli''yi gerçekleÅŸtirmek ve yeni anayasa çerçevesinde devletin bundan sonraki kuruluÅŸu konusunda çalışmaktı. Cumhuriyet istemini üstü kapalı biçimde içeren bu ikinci amaca karşı çıkan bir grup milletvekili ile ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin birkaç yerel örgütü vardı. Bir muhalefet partisinin oluÅŸtuÄŸu açıkça anlaşılıyordu. Daha sonra bunlara ''İkinci Grup'' adı verildi bu grup, ülkede feodal-dinci çevrelerin çıkarlarını temsil ediyordu. Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra İngilizler tarafından Malta'da enterne edilen kiÅŸiler serbest bırakılınca, muhalefet yeni güçler kazandı. Bunların önde gelen ikisi, Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey, Bakanlar Kurulu'na seçildiler. Gerçi bunlar önce Kemal'in ''Birinci Grup'una'' katıldılar, ama gerçekte ''İkinci Grup''la birlikte çalışıyorlardı. ''Maltalılar'', önce, ''Misakımilli''nin hedeflerine askeri bir zaferle ulaÅŸmanın olanaklı olup olmadığı sorusunu ortaya attılar. Onlara göre, Türk ordusu gerçi baÅŸarılı savunma yapabilmiÅŸti, ama düşmanı vatanın topraklarından kovamamıştı. Öyleyse bu hedefe İtilaf Devletleri'yle diplomatik görüşmeler yapma yolundan yaklaÅŸmak gerekliydi. AÄŸustos 1921'den bu yana Savunma Bakanlığı iÅŸini yürüten Refet PaÅŸa da aynı görüşü savunuyordu. Mustafa Kemal ise, zaferin artık görünürde olduÄŸu bir zamanda ülkenin alınyazısını diplomatik bir hayvan pazarlığına bırakmanın, halkın yaptığı tarifsiz özverilere ihanet anlamına geleceÄŸi görüşündeydi. Bu yüzden, böyle bir konunun Bakanlar Kurulu'nda ve meclis grubunda görüşülmesine bile izin vermeyi kabul etmedi. Bundan dolayı da Rauf ile Refet, Ocak 1922'de görevlerinden çekildi. Bunun üzerine muhalefet taktiÄŸini deÄŸiÅŸtirdi. Mecliste bazı milletvekilleri, Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra aylar geçtiÄŸi halde neden hâlâ ordunun saldırıya geçmediÄŸini sordu. Ordunun saldırı gücünün anlaşılabilmesi için hiç deÄŸilse belli bir kesimde ilerlemek zorunda olduÄŸunu öne sürdüler. Ülkenin her yerinde yapılan bu tür bir propaganda orduya kadar ulaÅŸtı. Bunun ardında devrimci sabırsızlığa benzeyen bir ÅŸey deÄŸil, böyle kısmi bir saldırının ordunun eksik olan saldırı gücünü ortaya koyacağı kanısı yatıyordu. Ama Kemalistler böyle bir kışkırtmaya kendilerini kaptırmadılar. Sakarya Meydan Savaşı, ordunun saldırıda da baÅŸarılı olabilmesi için onu gerektiÄŸi gibi donatmak ve yetiÅŸtirmek iÅŸinin çok geniÅŸ kapsamlı ve uzun süren hazırlıklar istediÄŸini göstermiÅŸti. Mustafa Kemal'in görüşüne göre, ancak bu koÅŸullar saÄŸlandıktan sonra bir saldırıya geçmi riski göze alınabilirdi. Ancak onun görüşlerine bakılırsa, bu, bir sınırlı giriÅŸim deÄŸil, Yunanlı iÅŸgalcileri yok etmek ve ülkeyi kesinlikle kurtarmak amacını güden genel bir saldırı olarak yürütülmeliydi. Millet Meclisi'nin 4 Mart 1922'de yaptığı gizli oturumda Mustafa Kemal, bu görüşlerini ortaya koydu. Bu arada özellikle düşman karşısında kötümser, kararsız ve uyuÅŸmaya yanaÅŸma durumunun söz konusu yapılmasını asla kabul etmedi. Ulaşılmak istenen hedefe eriÅŸmenin, hem ulusun hem de özellikle Meclis'in bütünleÅŸmiÅŸ iradesine ve yürekliliÄŸine baÄŸlı bulunduÄŸunu belirtti. Onun için en önemli olan ''içerdeki cephe'' idi: ''Bu, bütün ülkenin ve bütün ulusun meydana getirdiÄŸi cephedir. Gözle görülebilir cephe, doÄŸrudan doÄŸruya düşmanla karşı karşıya bulunan ordunun silahlı cephesidir. Bu cephe sallanabilir. deÄŸiÅŸmelere uÄŸrayabilir, yarılabilir. Ama böyle bir olanak, asla bir ülkenin, bir ulusun yok olmasına neden olamaz. Asıl önemli olan, ülkeyi temellerine kadar çöküşe götürebilen ve ulusu köleliÄŸe sokabilecek iç cephenin yıkılışıdır. Bu gerçeÄŸi bizden daha iyi tanıyan düşmanlar, yüzyıllardır ve ÅŸimdi bu cepheyi yıkmak için çalışıyorlar. Bu konuda ÅŸu güne kadar baÅŸarı elde etmiÅŸlerdir... Kesinlikle öne sürüyorum ki, '' - bu sözlerle bir kez daha teslim olmak isteyenler topluluÄŸuna saldırıyordu- ''istemeyerek de olsa düşmanlara bu konuda en küçük bir umut bile verilirse, ulusal davanın zaferi bu yüzden gecikmeye uÄŸrayacaktır.'' (111).  ZAFER VE BARIÅž  Genel saldırı hazırlığını yapmak anlatılamayacak kadar güçtü. Ülke, bazı kısa aralıklar bir yana, on bir yıldır savaÅŸ içinde bulunuyordu. Toplanabilecek pek az ÅŸey varsa, savaÅŸ gereçleri toplama yasaları ne iÅŸe yarardı? Yalnız Batı Anadolu'da 27 kent ve 1.400 köy yok edilmiÅŸti. Verimli bölgeler düşmanın elinde bulunuyordu. Tarım için iÅŸgücü, alet ve tohumluk yetersizdi. Toprakların yüzde-ellisi iÅŸleniyordu. ÇoÄŸunlukla Fransızların ya da İngilizlerin elinde bulunan kömür ve maden iÅŸletmelerine, demiryolu iÅŸliklerine, tekstil fabrikalarına ve belediye kuruluÅŸlarına hükümet el koydu ve bunları ordunun silahlanması için iÅŸletmeye baÅŸladı. Ama bu iÅŸletmelerin sayısı son derece azdı. Bunun yanında gerekli yedek parça ve teknik personel de yoktu. Anadolu'nun ticaret sermayesi, resmi makamların tanıdığı birçok ayrıcalıklara karşın, sanayi iÅŸletmeleri kurma eÄŸilimini pek göstermiyordu. Bu yüzden devletin baÅŸlıca gelir kaynağı gene köylülerin verdiÄŸi vergilerdi. İktisat Bakanlığı'nın belgelerine göre, köylünün ödediÄŸi vergiler, iÅŸ adamları ile tüccarların ödediÄŸi vergilerin on beÅŸ katıydı. Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı sırasında, geniÅŸ halk yığınlarının durumu iyileÅŸme göstermedi. Büyük Millet Meclisi Hükümeti, sınıfsal durumuna uygun olarak, yoksul köylülerin yararına gerekli mülkiyet deÄŸiÅŸikliklerine giriÅŸmeye istekli deÄŸildi. Bu durumda küçük çiftçilerin elinde 3-5 hektarlık arazi, bir çift öküz ve birkaç küçükbaÅŸ hayvan vardı. Köylüler kendi toprakları olmadığı için büyük çiftçilerden ya da büyük toprak sahiplerinden kiraladıkları toprak parçalarını iÅŸliyorlardı. Peki, erkekler cephede savaşırken, yaÅŸlı kimselerle kadınlar, toprak kirasını ödeyebilecek ölçüde tarlaları nasıl iÅŸlesinlerdi? Bunun sonucu olarak birçok köy insanı toprağını yitirdi. Sonra da kentlere gittiler ve orada dilenci ordusunun çoÄŸalmasına yardım ettiler. Savaşın yükünü en çok küçük ve orta çiftçiler çekti. SavaÅŸ gereci toplama komisyonlarından geri kalanı da vergiler alıp götürdü. Ürünün yüzde-yirmisini ''aÅŸar'' olarak, feodal ondalık olarak, devlete ayni olarak teslim etmek zorundaydılar. Mustafa Kemal, köylünün, Anadolu'nun efendisi olduÄŸunu gerçi sık sık söylüyordu. Ama hükümet uygulamasına bu ilke hiç girmedi. Hükümetin 1921'de çıkardığı ve köylülere baÅŸka ÅŸeyler yanında kredi, kurtarılmış bölgeler için tohumluk ve iÅŸlenmemiÅŸ araziyi kullanma hakkı sözünü veren yasalar, daha çok büyük çiftçilere yaradı. Büyük çiftçiler, savaÅŸ sırasında ulusal, Kemalist hareketin baÅŸlıca toplumsal dayanakları haline geldi. Büyük toprak sahiplerinin önemli bir kısmı da, Ankara hükümetini destekledi ve etkiledi. Destek saÄŸlayanlar, 19. yüzyılda saray memurluÄŸundan gelerek büyük toprak sahibi olanlardı. Buna karşılık, çeÅŸitli göçebe boylarının soylu takımının da aralarında bulunduÄŸu, ülkenin doÄŸusundaki feodal toprak aÄŸaları, padiÅŸahın çevresinde toplanan feodal-dinci gericiliÄŸin dayanakları olarak kaldı. Günde 12 ile 16 saat çalışarak ordu için elbise, deri eÅŸya ve cephane üreten, silahları ve taşıt araçlarını onaran işçilerle zanaatçılar, küçücük gündeliklerinden yüzde 6 oranında ek savaÅŸ vergisi vermek zorundaydı. 1921-22 yıllarında Türk sendikacılık hareketi büyük bir geliÅŸme gösterdi. Tek tek gruplar birleÅŸerek bütünleÅŸmiÅŸ bir ''Türkiye İşçiler BirliÄŸi'' meydana getirdi. Eylül 1921'de Büyük Millet Meclisi madencilik iÅŸ yasasını kabul ettiÄŸi zaman, bu onların ilk baÅŸarısı oldu. Bu yasa, maden işçilerine sekiz saatlik iÅŸgünü ve haftada bir günlük tatil tanıyordu. Aynı ay içinde, 29 Eylül'de, hükümet, hapisteki Türk komünistleri için af çıkardı. Komünist Partisi tekrar yasal durumuna döndü. İstanbul'da iÅŸgalcilerin çekilmesi için emekçi gösterileri düzenlendi, Anadolu'da işçiler daha yüksek ücret ve siyasal haklar istediler. 1922 yazında Anadolu'da toplumsal hareket öylesine bir çerçeveye ulaÅŸtı ki, Ankara hükümeti yeniden teröre baÅŸvurdu ve 12 Temmuz 1922'de Türkiye Komünist Partisi'ni tekrar yasakladı. AÄŸustos ayında, parti, kongresini gizli olarak yapmak zorunda kaldı. Bu türlü toplumsal koÅŸulların ve çatışmaların tabanı üstünde Mustafa Kemal'in yönettiÄŸi ulusal, anti-emperyalist kurtuluÅŸ savaşı, sonuca götüren son aÅŸamasına girdi. Türk ordusu hızla yeniden düzenlendi, yeni silahlar ve yeni birlikler, özellikle süvari birlikleri cepheyi pekiÅŸtirdi. Ancak Mustafa Kemal'i, bir kez daha silaha sarılmanın gerçekten gerekli olup olmadığı sorusu uzun süre uÄŸraÅŸtırmıştı. Önce DışiÅŸleri Bakanı Yusuf Kemal'i sondaj görüşmelerinde bulunmak üzere Paris ve Londra'ya yolladı. Barışa her ÅŸeye karşın ulaÅŸmak isteyenler grubunun tersine, Mustafa Kemal, ''Misakımilli''nin biçimlendirdiÄŸi gibi, barışın ülkeye tam özgürlük ve bağımsızlık getirmesi gerektiÄŸi görüşüne sımsıkı baÄŸlıydı. Türkiye sorununda İngiliz emperyalistlerinin biraz daha yumuÅŸaması umutları belirmiÅŸ bulunuyordu. Hint Ulusal Kongresi 27 Aralık 1921'de, İngiltere'nin Türkiye'ye yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaması halinde Hindistan'ın bağımsızlığını ilan etme korkutmasında bulunduÄŸu bir karar kabul etmiÅŸti. Yeni Delhi'deki İngiliz Kral Vekili, bu uyarının ciddiliÄŸi konusunda Lloyd George'un dikkatini çekti. BaÅŸbakan, artık bu Hint görüşünü -aynı biçimde İngiliz sömürge imparatorluÄŸunun baÅŸka bölümlerinde de ortaya konan bu görüşü- görmezlikten gelemeyeceÄŸine inanıyordu. Mart 1922'de, Paris'te toplanan İtilaf Devletleri DışiÅŸleri Bakanları Konferansı, bir ateÅŸkes anlaÅŸması ve ilerideki bir barış anlaÅŸması için Ankara ve Atina'ya yeni koÅŸullar önerdi. İngiltere de artık Anadolu topraklarından Yunanlıların çekilmesinden yana olduÄŸunu açıklıyor, ama öte yandan, DoÄŸu Trakya ve Çanakkale BoÄŸazı üzerinde Yunan egemenliÄŸine gene baÄŸlı kalıyordu. Barış görüşmelerine baÅŸlayabilmek için bir ateÅŸkes öngörülüyordu. AteÅŸkes, iki tarafın birliklerinin pekiÅŸtirilmesini ya da yer deÄŸiÅŸtirmesini yasaklıyor, birlikleri bir denetim komisyonunun gözetimi altına sokuyordu. Bu önerilerin amacı gerektiÄŸinden de açıktı; Sakarya'da yenilen Yunan ordusu bir soluk almalı ve Türk ordusunun iÅŸgalcileri zorla kovmasına engel olunmalıydı. Mustafa Kemal'in önerisi üzerine Ankara hükümeti ateÅŸkes önerisini ilke olarak kabul etti, ama kendisi de önemli bir koÅŸul öne sürdü: AteÅŸkesin yürürlüğe girmesiyle aynı zamanda Yunanlılar Anadolu'nun boÅŸaltılmasına baÅŸlamalı ve bu iÅŸ dört ay içinde tamamlanmalıydı. Ankara, bu koÅŸullar altında barış anlaÅŸması üzerinde görüşmelere hazır olduÄŸunu bildirdi. Ancak Yunan tarafı bunu kabul etmeye hazır deÄŸildi. Bu yüzden 1922 ilkyazında yapılan bu temaslar, belirgin bir sonuç vermedi. Bununla birlikte, Kemalistlerin politikası, bir artı puan daha saÄŸlamayı baÅŸarmıştı: Önce dünya kamuoyunun gözünde barışseverliklerini tanıtlamışlar, öte yanda da metinlikleriyle İtilaf Devletleri'ni Sèvres AntlaÅŸması'ndan daha çok uzaklaÅŸmaya doÄŸru götürmüşlerdi. Düşmana aynı zamanda birlik halindeki bir iç cephe ile karşı çıkma konusunda Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi üyelerine yaptığı çaÄŸrı, önce hiç bir etki yapmadı. 5 Mayıs 1922'de BaÅŸkomutan'ın yetkilerinin üçüncü kez olarak üç ay daha uzatılması oya konduÄŸu zaman, milletvekillerinin çoÄŸunluÄŸu buna karşı çıktı. Böylece ordu baÅŸsız kalmıştı. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla oturuma katılamamıştı. Oylamadan sonra hükümet çekilmek istiyordu. Böylece ağır bir içi politika bunalımı baÅŸgösterebilirdi. 6 Mayıs'ta, Mustafa Kemal, muhalefetin savlarını boÅŸa çıkarmak için meclis kürsüsüne çıktı. Son olarak padiÅŸah ve İtilaf Devletleri'yle bir uyuÅŸma saÄŸlamaya çalışan ''İkinci Grup'' milletvekilleri, baÅŸkomutanlığın uzatılmasına iliÅŸkin yeni bir yasanın gereksiz olduÄŸunu söylemiÅŸlerdi. Mustafa Kemal'i, Meclis'in haklarını saymamakla suçladılar. Ordunun saldırıya geçmesinin olanaksız bulunduÄŸunu, ordunun gösterdiÄŸi duraksamanın da bunun en iyi kanıtı olduÄŸunu yeniden öne sürdüler. Mustafa Kemal, eleÅŸtiricilerin herbirine sert ve anlaşılmaması olanaksız yanıtlar verdi. Bu arada, Millet Meclisi'nin kurulmasında, bizzat kendisinin geniÅŸ ölçüde çalıştığını ve bundan dolayı da onun onurunu küçültmeye kendisinin razı olmadığını, tersine, bu onuru daha da yüceltmek istediÄŸini söyledi. Ordu saldırıya geçecekti, ama bunun için gerekli tamlık derecesine henüz ulaÅŸmamıştı. Bir konuÅŸmacının, asıl görevinin politika yapmak olduÄŸu yolundaki savına da şöyle yanıt verdi: ''Bütün ülkenin, bütün ulusun olduÄŸu gibi, bizim de biricik görevimiz, yurdumuzda bulunan düşmanı süngümüzün gücü ile kovmaktır. Bu hedefe eriÅŸmediÄŸimiz sürece, politika boÅŸ bir laftan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.'' (112). Mustafa Kemal'in, ordu yönetiminde bir bunalımın kışkırtmacılığı yapılırsa, önüne geçilemeyecek bir yakımın meydana gelebileceÄŸini söylemesi, amacına ulaÅŸtı. 177 milletvekili, baÅŸkomutanlıkla ilgili yasanın uzatılmasından yana oy kullandı, on bir tanesi muhalefette kalmakta direndi ve 15'i de çekimser kaldı. Böylece askeri harekâtın sürdürülmesi güvenceye alınmış oldu. ''İkinci Grup'' içinde bir araya gelmiÅŸ olan İstanbul komprador çevrelerinin ve feodal-dinci gericiliÄŸin etkisi, gene de ağır basıyordu. Bunlar, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanı ve bakanların meclis tarafından gizli oylama ile doÄŸrudan doÄŸruya seçilmesi koÅŸulunu getiren bir yasayı, 8 Temmuz 1922'de geçirdikleri zaman dikkate deÄŸer bir baÅŸarı elde ettiler. Böylece Millet Meclisi BaÅŸkanı önerme hakkını yitiriyordu. Ama bu yeni yasadan sonra da yürütme ile yasama birliÄŸi gene ayakta kaldı. Mustafa Kemal, Meclis BaÅŸkanı olarak onayını bildirmediÄŸi sürece, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanı'nın kararları uygulanamıyordu. Meclis, 12 Temmuz'da, Rauf Bey'i baÅŸbakanlığa seçti. Rauf Bey, bu görevi, 4 AÄŸustos 1923'e kadar üzerinde bulundurdu. Kendisi Mustafa Kemal'in ''Birinci Grubu''ndan olmakla birlikte, zaman geçtikçe Meclis'te gerici öğelerin güvenilir adamı durumuna geldi. Onun bu göreve getirilmesi, Türk devletinin gelecekteki siyasal oluÅŸması üzerindeki sert sınıf çatışmalarının çıkacağı konusunda bir ön iÅŸaret oluyordu. Haziran 1922 ortasında, BaÅŸkomutan, saldırı planını hazırlamak bakımından ordunun istenilen duruma geldiÄŸi tanısına vardı. Bunu bilenler, dört kiÅŸilik bir çevrede sınırlı kaldı. Her ÅŸeyden önemli olan, düşmanı gerek stratejik ve gerekse taktik yönden baskına uÄŸratmaktı. Bu yüzden Mustafa Kemal, bir ara İçiÅŸleri Bakanlığı'na yükselen, Sofya'da geçirdiÄŸi günlerden bu yana eski arkadaşı Fethi Bey'i, Fransız ve İngiliz diplomatları ile yeniden görüşmeler yapmak üzere Paris ve Londra'ya yolladı. Yunan hükümet çevreleri, bu olay karşısında sinirlendiler. Anlaşıldığına göre, ÅŸimdi Paris'ten baÅŸka Londra da Atina'yı atlayarak Ankara ile anlaÅŸma yoluna gitmek istiyordu. Bu sinirlilik, Yunan ÅŸovenistlerini, yaptıkları yardımların karşılığının ödenmesini isteme amacı güden eylemlere götürdü. ''Averof'' zırhlısını Karadeniz'e yolladılar ve gemi burada 7 Haziran 1922'de hiçbir korunması olmayan Samsun kentini bombardımana tuttu. Temmuz sonunda İzmir'deki Yunan yüksek komiseri, Batı Anadolu'da bağımsız bir ''İyonya'' devleti kurmak için Atina'dan direktif aldı. Bundan birkaç gün sonra Yunan hükümeti, İstanbul'a doÄŸru yollamak amacıyla Trakya'ya birliklerini yığdı. Bununla, kentin, Kemalistlere müttefikler tarafından geri verilmesi önlenmek isteniyordu. Ama İtilaf, buna karşı çıktı. Ege bölgesinde güçler iliÅŸkisini Atina'dan daha gerçekçi biçimde deÄŸerlendirdi. Ancak Lloyd George, 4 AÄŸustos 1922'de, Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuÅŸmada Yunan tarafına gene moral destek vermeyi, amacına uygun gördü. Yunanlıların Küçük Asya'da gösterdiÄŸi becerikliliÄŸi övdü ve bu küçük ülkeyi çaresizlik içinde bırakmayacağına söz verdi. Ama bu canlandırıcı sözler de, Yunan ordusunun savaÅŸ gücünü düzeltmeye elveriÅŸli deÄŸildi. Yunan halkı, İtilaf yanlısı politikası ile hükümetin onları nereye götürdüğünü ÅŸimdi çok açıkça görüyordu. Ülke ekonomik bir çöküntünün kenarına gelmiÅŸti. Yunanistan'ın her yerinde savaÅŸa karşı gösteriler gittikçe yaygınlaşıyordu. Birçok asker, cepheye gitmekten kaçınıyor, ya da ordudan kaçıyordu. İşgal altındaki Batı Anadolu caddelerinde buyrukları uygulamadıkları için zincirle baÄŸlanan askerleri jandarmaların götürdükleri sık sık görülüyordu. Yunan subayları, Türk nüfusunun varının yoÄŸunun yaÄŸma edilmesi ve onlara eziyette bulunulması için kendi askerlerini ayartıyorlardı. Bunun sonucu olarak, iÅŸgal kuvvetleri, çevrelerinde aşılmaz bir düşmanlık duvarı ördü. Bu arada Yunan komuta subayları da siyasal entrikalar içinde birbirlerini yiyordu: Kral Konstantin yanlıları ile eski BaÅŸbakan Venizelos yanlıları birbirleriyle kavga halindeydiler. BaÅŸkomutan Hacı Anesti, korkusundan İzmir'den dışarı çıkamıyordu. Kendisinin cinnet geçirdiÄŸi söylentileri dolaşıyordu. Günün birinde organlarının camdan olduÄŸu, kalkınca kırılacağı kuruntusuna kapıldığı için yataktan çıkmamakta diretti. Buna karşılık Türk ordusunun durumu 1922 yılı yazında, gerek Yunanlılarla, gerekse geçmiÅŸ yıllarla karşılaÅŸtırıldığı zaman, çok daha iyi görünüyordu. İki tarafın birliklerinin güçler durumu ÅŸimdi aÅŸağı yukarı terazinin kefelerini dengeliyordu. Bununla birlikte savaÅŸ gereçleri yönünden daha önceki gibi gene Yunanistan'ın üstünlüğü sürüyordu. Ancak Türk tarafı da daha güçlü süvari birliklerine sahipti. Gene de önemli olan, moral üstünlüktü. Komünistlerden tutun da Mustafa Kemal'in çevresindeki burjuva-milliyetçi önderlik grubuna kadar Türk ulusal hareketi içindeki bütün siyasal akımlar, ülkenin bağımsız ve egemen olması isteniyorsa, düşmanın Türk topraklarından kovulmasının zorunlu olduÄŸu noktasında birleÅŸiyorlardı. Türk askeri, Türkiye'nin ulusal varlığı uÄŸrunda anti-emperyalist bir kurtuluÅŸ savaşı yapıyordu. Yunanlılarda kendi müttefikleri tarafından terk edilmiÅŸ olma duygusu yaygınlaÅŸtığı halde, Türk askerleri kendilerini DoÄŸu'nun bütün ezilen uluslarının öncüsü olarak görüyorlardı. Ankara hükümeti, Sovyet Rusya'nın dostluÄŸu yanında Afganistan'ın anlaÅŸma ile saptanmış desteÄŸini kazanmıştı. Hindistan'ın ve bütün YakındoÄŸu'nun Müslümanlarından maddi ve manevi yardım görüyordu. Avrupa devletlerinin ilerici güçleri de ondan yana çıkıyordu. Fethi Bey, Londra ve Paris'te, İngiliz ve Fransız memurları ile tartışırken, Mustafa Kemal Ankara'dan ayrıldı. Gazeteler, iki ordu futbol takımının maçında bulunmak istediÄŸini yazdılar. Bu futbol maçı, 28 Temmuz'da yapılmıştı. Ancak seyirciler arasında Mustafa Kemal ile İsmet PaÅŸa'nın yanında ordu ve kolordu komutanları bulunuyordu. Ertesi gece BaÅŸkomutan, kendileriyle planlanan saldırının ayrıntılarını görüştü. Türk ordusunun ana güçleri, Afyonkarahisar bölgesinde bir baskın saldırısı ile düşmanın güney gruplarını yok edecek, sonra da tüm düşman cephesini çökertmek amacıyla kuzeybatıya yönelecekti. Mustafa Kemal Ankara'da yeniden iÅŸinin başında bulunduÄŸu sırada, birlikler hazır durumda olmaları gereken yerlere kaydırıldılar. Yürüyüş kolları ve taşıt araçları yalnız geceleyin hareket halinde bulunuyordu. Gündüzün aÄŸaçların altına ya da köy evlerinin avlularına saklanıyorlardı. Yunan keÅŸif uçakları Türklerin tarafından şüpheli bir hareket haberi veremiyordu. Gerçekte ise çok sayıda birlik cephenin kuzey bölümlerinden Afyonkarahisar bölgesine getirilmiÅŸti. 20 AÄŸustos'ta Mustafa Kemal otomobille Konya üzerinden AkÅŸehir'e genel karargâha geldi. Onun Ankara'dan ayrıldığını bilen ancak birkaç kiÅŸi vardı. Gazeteler ise, Gazi'nin 21 AÄŸustos'ta Çankaya'daki köşkünde bir çay verdiÄŸini yazdılar. Öğleden sonra çay verilirken çaÄŸrılı olanların hepsi, ev sahibinin bitiÅŸik bir odada çalışmakta olduÄŸu kanısı içinde bulunduruldular. Kendisi ise bu sırada genel karargâhı cepheye doÄŸru iyice kaydırdı ve saldırı gününü saptadı. 26 AÄŸustos 1922'de sabaha karşı Türk bataryaları, Afyonkarahisar'ın güneybatısında, Dumlupınar'ın iki yanında bulunan, pekiÅŸtirilmiÅŸ ve tepelerde bulunan, Yunan mevzilerine ateÅŸ açtı. Bunun ardından on iki Türk piyade ve süvari tümeni ileriye atıldı. Baskın baÅŸarılı olmuÅŸtu. İki gün içinde düşmanın Afyon'un güneyinde 50 km ve doÄŸusunda 20 km'lik bir alana yayılan pekiÅŸtirilmiÅŸ cephesi çökertildi. Kuzeye doÄŸru çekilen Yunanlılar, kendilerini kovalayan Türklerle baÄŸlantıyı yitirdiler. Türk birlikleri ise, Yunan ordusunun İzmir'de bulunan tabanı ile baÄŸlantısını kesmek üzere cephenin yarılmasından sonra kuzeybatı yönünde ilerledi. Yunan BaÅŸkomutanlığı durumu kavradığı zaman vakit çok geçti: Yunanlıların ana birlikleri üç yandan kuÅŸatıldıklarını gördüler: 12.000 kiÅŸi teslim oldu. Aralarında yeni atanmış Anadolu BaÅŸkomutanı General Trikopis de vardı. İşgal ordusunun öteki kalıntıları 300-400 km uzaktaki Akdeniz'e doÄŸru kaçıyordu. Kaçanları adım adım peÅŸinden izleyen Türk süvarisi, Yunanlılar arasında tam bir panik meydana getirdi. Zafer gününde güneÅŸ batarken, BaÅŸkomutan yolun kenarında durmuÅŸ, çenesini eline dayamış, önünden geçen sonsuz tutsak kollarını gözlüyordu. Yüzünde zafer kazanmış kiÅŸinin gülümsemesi deÄŸil, yorgunluk ve ezginlik okunuyordu. Fevzi PaÅŸa'nın sonradan anlattığına göre, Kemal'in acılı yüz anlatımı ve uzun suskunluÄŸu, yanında bulunan subaylar için dayanılacak gibi deÄŸildi. Sonunda olduÄŸu yerde doÄŸruldu ve duygularını anlatmak için uygun sözler aradı: O sırada önünden geçen ve savaşın neden olduÄŸu kurbanlar, ona, insancıllığın ve barışın barbarlık ve fetih tutkusu üzerinde zafer kazanacağı güne kadar daha yapılacak ne kadar çok ÅŸeyin bulunduÄŸunu göstermesi bakımından korkunç bir simge olarak görünüyordu. Mustafa Kemal'in, Dumlupınar Meydan Savaşı'ndan sonra, 1 Eylül 1922'de çıkardığı bir günlük buyruk, ÅŸu sözlerle sona eriyordu: ''Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!'' (113). Türk ordusunun ilerleyiÅŸinin bir yerde zayıflayıp duracağı konusunda Yunan BaÅŸkomutanlığı'nın umudu boÅŸunaydı. Yunan birlikleri AlaÅŸehir'de ilerlemekte olan Türklerin önünü bir kez daha kesmek istediklerinde yıkım tamamlanmış oldu: Bu meydan savaşı Yunanlıların 14.000 tutsak daha vermesine neden oldu. Normal birlikler olarak deÄŸil, ancak kaçaklar yığını halinde Yunanlılar İzmir limanında bulunan gemilere eriÅŸtiler. Türk süvari birlikleri Akdeniz'e uzanan büyük yolu dokuz gün içinde aÅŸmışlardı. 6 Eylül'de Bursa'yı, 9 Eylül'de İzmir'i aldılar ve 18 Eylül'de Anadolu toprağında artık tek bir Yunan askeri bulunmuyordu. Mustafa Kemal İzmir'e yaklaÅŸtığı sırada, Müttefik konsoloslarının mesajını aldı. Konsoloslar, kenti ona ''teslim etmeye'' hazır olduklarını bildirdiler ve Hıristiyan halka insanca davranılmasını istediler. BaÅŸkomutan öfkelendi ve yumruÄŸu ile masaya vurdu: Bu konsolosların, bir Türk kentini Türk ordusuna teslim etmeye ne hakları vardı? İlk Türk atlıları İzmir'in rıhtım duvarları önünde atlarını durdurdukları zaman, dikkate deÄŸer bir İngiliz-Fransız savaÅŸ filosunun limanda demir atmış durumda bulunduÄŸunu gördüler. Ama görkemli Türk zaferi onları haraketsizliÄŸe mahkûm etmiÅŸti. Bölük komutanı TeÄŸmen Åžerafeddin, bir Fransız amiralinin kendisine doÄŸru geldiÄŸini gördü. Amiral uzun bir konuÅŸma yaptı. Türk teÄŸmenin bundan anlayabildiÄŸi, Hıristiyan Rum ve Ermeni halkı koruması gerektiÄŸiydi. Amiral sözlerini bitirir bitirmez, rıhtım üzerine tüfek mermileri yaÄŸmaya baÅŸladı. Çevredeki evlerden Ermeniler ateÅŸ açmıştı. Ertesi gün Yunanlılar tarafından çıkarıldığı sanılan bir yangın oldu. Üç gün süren yangın eski liman kentinin büyük bır kısmını kül haline getirdi. Halk kurtarabildiÄŸi eÅŸyası ile rıhtıma sığınmaya çalıştı. Türklerle Yunanlılar arasındaki kin böylece bir kez daha korkunç bir noktaya ulaÅŸtı. Müttefiklerin insancıl sözleri salt ikiyüzlülüktü. Onların kendisi, emperyalist bir DoÄŸu politikası ile Yunanlılarla Türkler arasında öylesine bir düşmanlığı körüklemiÅŸlerdi ki, sonucu böylesine kanlı taÅŸkınlıklarla kapanacaktı. Mustafa Kemal, İzmir'de geçirdiÄŸi ilk günlerde çevresinde gördüğü ÅŸaÅŸkınlık ve korku görünümleri yanında, hoÅŸ bir olayla da karşılaÅŸtı. 10 Eylül'de, İzmir'e varışından kısa bir süre sonra, genç, iyi giyimli ve bakımlı bir kadın kendisiyle görüşmek istediÄŸini bildirdi. Önce çalışırken kendisini rahatsız ettiÄŸi için onu geri çevirecekti. Ama kadın diretti. Sessiz ve güzel bir kenar semt olan Bornova'da genel karargâhı ile birlikte kendisinin konuÄŸu olması dileÄŸinde bulundu. Zengin bir tüccar ve armatör olan babası orada oturuyordu. Kadının adı Latife idi; Fransa'da hukuk öğrenimi yapmıştı ve kısa bir süre önce oradan dönmüştü. Milyonlarca Türk gibi o da vatanın kurtarıcısı ''Gazi''ye büyük saygı duyuyordu. Ona içinde kendisinin resmi bulunan, boynunda taşıdığı bir madalyon gösterdi. Birkaç gün sonra Mustafa Kemal, Latife'nin yangınlardan uzak köşküne taşındı. Genç kadın hem güzel ve akıllı, hem de belirgin siyasal görüşlere sahip biriydi. Her ÅŸeyden önce Türk kadınının hak etmediÄŸi kötü toplumsal durumdan kurtulmasında etkili olmak istiyordu. Mustafa Kemal, Ankara'ya döndükten sonra annesini İzmir'e yolladı. Latife, Ocak 1923'te öldüğü güne kadar ona baktı. Bundan kısa bir zaman sonra, 29 Ocak 1923'te Mustafa Kemal, Latife ile evlendi. Sevgilisi Fikriye'yi, tutulduÄŸu akciÄŸer tüberkülozu yüzünden 1922 güzünde bir Alman sanatoryumuna yollamak zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal'in evlenme haberi onun ruhsal ve bedensel çöküşünü tamamladı. Yunan yenilgisi, İngiliz OrtadoÄŸu İmparatorluÄŸu'nu Küçük Asya'ya kadar yaymak konusunda Lloyd George'un yaptığı giriÅŸimin kesin fiyaskosu anlamına geliyordu. Ama Londra'da henüz bunu anlamak isteyen yoktu. Türk birlikleri, iki koldan Çanakkale BoÄŸazı'na ve İzmit Yarımadası'na doÄŸru ilerliyordu. Halkın güçlü gösterilerle iÅŸgalcilerin çekilmesini istediÄŸi İstanbul ile Trakya'yı da kurtarma amacı güdülüyordu. Paris ile Londra'nın ÅŸimdi gene önerdiÄŸi yeni barış görüşmelerinin önkoÅŸulu olarak Mustafa Kemal, Türkiye'nin Avrupa'daki toprağı Trakya'dan da Yunan birliklerinin çekilmesini istedi. İngiliz emperyalistleri BoÄŸazlardaki durumları için korku duyduklarından dolayı Mustafa Kemal'den, 1920'de Müttefiklerle padiÅŸah hükümeti arasında Çanakkal BoÄŸazı ile İstanbul BoÄŸazı'nın iki yanında topraklar için kabul edilen tarafsız bölgenin mutlaka Türk ordusu tarafından dikkate alınmasını istediler. Bunun üzerine Türk BaÅŸkomutanı, kendi hükümeti ile böyle bir bölge konusunda anlaÅŸma yapılamadığı için tarafsız bölgeyi tanıyamayacağını bildirdi. İtilaf Devletleri'nin önde gelen politikacıları ve askerleri, Türklerin ilerlemesine nasıl karşı koyulacağı konusunda görüş birliÄŸinde deÄŸildiler. İngiliz ve Fransız savaÅŸ bakanlıkları, Çanakkale BoÄŸazı boyunca uzanan tarafsız bölge gibi dar bir alanda, Türklere karşı baÅŸarı ile direnme gösterilebileceÄŸini olanaksız görüyorlardı. Savunma durumu almak için gerekli derinlik yoktu. Ayrıca, eldeki on iki tabur, böyle bir ödevin yerine getirilmesi bakımından sayıca gerektiÄŸi kadar güçlü görünmüyordu. İngiliz Kabinesi'nin 15 Eylül 1922'de yaptığı toplantıda gene de Lloyd George gibi kışkırtıcılar ve savaÅŸ elebaşıları etkili oldular. Sovyetler'e karşı militan bir müdahale politikasının öncülüğünü yapan Winston Churchill, Avrupa'nın yeniden bir Türk yayılmasına uÄŸrayacağı korkusunu yaymaya çalıştı: ''Türklerin Avrupa'da ellerinden henüz çaresiz Hıristiyan topluluklarının kanı silinmemiÅŸ, başıboÅŸ ve yola gelmez istilacılar olarak yeniden ortaya çıkması, savaÅŸta geçen bütün bu olaylardan sonra, Müttefikler için en ağır bir utanç kaynağı demekti. Hiçbir yerde zafer Türkiye'ye karşı olduÄŸu kadar tamlıkla kazanılmamış, hiçbir yerde zafer sahiplerinin gücüne karşı Türkiye'de olduÄŸu kadar kibirlilikle kafa tutulmamıştı.'' (114). İngiliz sömürge beylerinin, gözlerinde en çok köleler olarak acınabilecek, küçük görülen Türklerin uyanışı karşısında duyduÄŸu öfke, bundan daha açık biçimde anlatılamazdı. Lord Curzon bile, bu sesleri fazla sert buldu ve daha yumuÅŸak olunmasını salık verdi. Ama Lloyd Geroge ile Churchill, sözlerini kabul ettirdiler. Kabine, Türklerin tarafsız bölgeye girme konusundaki her giriÅŸimine sert biçimde karşı konulmasına, bütün Akdeniz Filosu'nun BoÄŸazlar'a gönderilmesine, zayıf duruma düşen Asya kıyısına derhal asker ve gereç takviyeleri çıkarılmasına karar verdi. Fransa, İtalya, İngiliz dominyonları, Romanya ve Yugoslavya'dan da bu harekete katılmaları istendi. İngilizlerin bu çaÄŸrısını, dünya basını, ''Call of war'' - ''savaÅŸa çaÄŸrı'' - diye adlandırdı. Küçük Türk birlikleri Çanakkale tarafsız bölgesine girdiÄŸi zaman durum iyice gerginleÅŸti. İngiliz birlikleri henüz ateÅŸ açma buyruÄŸu almamışlardı, ama Türkler onlara ateÅŸ açmak için küçük bir olanak bile vermedi. Türk birlikleri, barışçı niyetlerini göstermek için tüfeklerin namlularını aÅŸağıya doÄŸru çevirmiÅŸlerdi. İngilizler bu taktik karşısında öyle ÅŸaşırmışlardı ki, Türklerin kendi siperleri önünden geçmelerine göz yumdular. Bununla Türk tarafı, müttefik tarafsız bölgesini tanımadığını göstermiÅŸti. 15 Eylül'den birkaç gün sonra İngiliz emperyalistleri, savaşçı tutumlarını terk etmek zorunluluÄŸunu duydular. Yaptıkları ''Call of war'' yalnız Avustralya ve Yeni Zelanda'da olumlu bir yankı bulmuÅŸtu. Kanada ve Güney Afrika, yanıt vermekte duraksama gösterdiler. İşin en güç yanı da, Fransız emperyalistlerinin, İngiliz çıkarları uÄŸruna yeni bir DoÄŸu savaşına sürüklenmeye istekli çıkmamaları oldu. BaÅŸbakan Poincaré o sıralarda Fransız yüksek finans çevreleri adına, Almanya'yı zor önlemleri ile -örneÄŸin Ruhr bölgesinin iÅŸgali yoluyla- savaÅŸ ödentilerini vermeye zorlama planını uyguluyordu. Fransa bütün siyasal ve askeri araçlarını bu hedef üzerine yoÄŸunlaÅŸtırmıştı. İngiliz notasına verdiÄŸi yanıt, Fransız birliklerinin tarafsız bölgeden çekildiÄŸi noktasında toplanıyordu. Onları da İtalyanlar izledi. Fransız Yüksek Komiseri Pelle ve onun ardından Franklin Bouillon, görüşmeler yapmak üzere İzmir'e Mustafa Kemal'e koÅŸtular. Yugoslavya ve Romanya, Fransa'ya uyarak İngiltere ve Yunanistan uÄŸrunda askeri bir müdahaleye katılmayı kabul etmediler. Sovyet hükümeti de konuya el attı. VerdiÄŸi bir nota ile Lloyd George hükümetine, baÅŸlıca ilgililerle uyuÅŸma halinde bunalımı barışçı yoldan çözme uyarısı yaptı. Sovyet hükümeti, Türk halkının savaşını bir var olma ve bağımsızlık savaşı, Türkiye'nin siyasal ve ekonomik özgürlüklerini yok edecek, onun egemenliÄŸini bazı Avrupa devletlerinin egemenliÄŸi altına sokacak olan Sèvres AntlaÅŸması'na karşı bir savaÅŸ olarak görüyordu. Rus halkının bütün gönlü, bu savaÅŸta Türklerden yanaydı. Türklerin zaferi, bu ulusun bir diktaya boyun eÄŸdirilmeyeceÄŸini, onunla eÅŸit haklara sahip bir devlet olarak barış konusunda görüşmeler yapmak gerektiÄŸini tanıtlamıştı. Bu dış politika biçimleÅŸmesi İngiliz kabinesi üzerinde soÄŸuk bir etki yaptı. 1920 yazının anısı da buna eklendi. O zaman İngiliz işçi sınıfı, atikçe bir karşı koymada bulunarak, İngiliz emperyalistlerinin ülkeyi Polonyalı beyaz muhafızların yanında Sovyet Rusya'ya karşı bir savaÅŸ serüvenine sürüklemesine engel olmuÅŸtu. 6.5 milyon İngiliz sendikalı işçisinin ÅŸimdi de hükümetin karşısına çıkarak, yeni bir DoÄŸu savaşı çıkarmasına engel olmaya çalışması beklenen bir ÅŸeydi. Bir İngiliz-Türk savaşının İngiltere'nin Asya topraklarındaki Müslümanlar arasında uyandıracağı sert tepkileri de hesaba katma zorunluluÄŸu vardı. Derken Lord Curzon, Poincaré ve Sforza ile görüşmek üzere Paris'e gitti. Artık Türkiye'ye zorla kabul ettirilecek bir savaÅŸtan söz edilemezdi. İngiltere, artık Trakya'yı Türkiye'ye geri vermeyi amaçlayan Fransız ve İtalyan görüşü yönünde eÄŸilim gösteriyordu. 23 Eylül 1922'de İtilaf Devletleri bir barış konferansı için çaÄŸrıda bulundular ve Mudanya'da bir Türk-Yunan ateÅŸkes antlaÅŸması için görüşmeler yapılmasını önerdiler. Trakya'nın Türk makamlarına verilmesi koÅŸulu, Türk birliklerinin barış konferansının sonuna kadar BoÄŸazları geçemeyeceÄŸi hükmünü içine alıyordu. Mustafa Kemal, önemli bir karar alma durumundaydı. Eylül ortasında toplam gücü ancak 12.000 kiÅŸi olan İngiliz birliklerini Çanakkale BoÄŸazı'ndan ve İstanbul'dan kovmak, askeri yönden tamamıyla olanaklı görünüyordu. Daha sonra Türk askerleri, ''misakımilli''nin gereÄŸini tam olarak yerine getirmek üzere Yunanlılara karşı Trakya'da zafer kazanıncaya kadar savaşı sürdürmek zorundaydı. Kemal'in çevresindeki subayların çoÄŸu, zaferi tamamlamanın ateÅŸine tutulmuÅŸlardı. Ama BaÅŸkomutan, olumlu ve olumsuz yanları tarttı. Çok kimse savaşın sürdürülmesinden yana çıktı: İngilizlerin zayıf askeri durumu, müttefikler arasındaki anlaÅŸmazlıklar, dünyadaki ilerici güçlerin Türkiye'ye moral destek saÄŸlaması gibi noktalar vardı. Öte yandan Mustafa Kemal, Türk halkının, anlaÅŸmazlıkla ilgili öteki halklar gibi beslediÄŸi barış özlemini dikkate aldı. Yeteri kadar insan öldürülmemiÅŸ miydi? Kesin zaferden sonra, ulusal istemlere barış yoluyla ulaÅŸma olanağı yok muydu? İngiliz aslanını kana susayıncaya kadar kızdırmalı mıydı, yoksa ona ''onurlu bir çekilme'' fırsatı vermek siyasal bakımdan daha akıllıca olmaz mıydı? İngiltere ile olan iliÅŸki, Mustafa Kemal için üstün bir rol oynuyordu. Türkiye'nin, emperyalist devletler oyununda, İngiltere'nin karşıtları tarafına asla geçemeyeceÄŸi inancına Birinci Dünya Savaşı'nda varmıştı. YaÅŸamının sonuna kadar bu görüşe baÄŸlı kaldı. Bununla birlikte, Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı, Sovyet Rusya ile doÄŸal olarak anti-emperyalist yönde bir ittifak meydana getirmiÅŸti. İngiliz emperyalistleri buna karşılık Yunanlı istilacıların ardında destekçi olmuÅŸtu. 12 Eylül'de Halide Edip'e kendi iÄŸneleyici üslubu içinde şöyle dedi: ''SaÄŸlam insan kavrayışı adına bana söyleyiniz, İngiliz hükümetinin güçlü yardımı ve isteÄŸi olmasaydı, Yunanlılar İzmir'e nasıl çıkabilirlerdi? Onların açık isteÄŸi olmadan YakındoÄŸu'da herhangi bir ÅŸey olabilir miydi. Bizim Yunanlılara karşı deÄŸil, İngilizlere karşı savaÅŸtığımız bin kez doÄŸrudur.'' (115). Siyasal akıllılık ve onun burjuva sınıfsal durumundan gelen, emperyalistlerle uyuÅŸmalara gitme eÄŸilimi, İngiliz emperyalizmi ile herhangi bir biçimde doÄŸrudan doÄŸruya karşı karşıya gelmekten onu alıkoymuÅŸtur. Bu yüzden aynı 12 Eylül 1922 günü İzmir'de, İngiliz temsilcisine, Ankara hükümetinin kendisini İngiltere ile savaÅŸ halinde görmediÄŸini bildirdi. Bütün bu öğeler, Mustafa Kemal'i, 29 Eylül'de Müttefiklerin görüşme önerisini kabul etmeye ve Marmara Denizi kıyısındaki Mudanya'ya İsmet PaÅŸa'yı ateÅŸkes görüşmeleri için Türk temsilcisi olarak yollamaya götürdü. Dört yıl önce Mondros'ta olduÄŸu gibi ÅŸimdi de bir Türk temsilcisi Müttefik generallerinin karşısına oturmuÅŸtu. Ama zaman deÄŸiÅŸmiÅŸti. O vakitler padiÅŸahın Bahriye Nazırı olan Rauf Bey Mondros'ta galip devletlerin koÅŸullarını kabul etmekten baÅŸka bir ÅŸey yapacak durumda deÄŸildi. Mudanya'da ise istemleri öne süren yeni Türkiye'nin temsilcisi İsmet idi: Meriç kıyısında Türk sınırına kadar Trakya üzerinde Türk egemenliÄŸinin yeniden kurulması ve Yunan birliklerinin derhal çekilmesi. Ancak İngiliz temsilcisi General Harrington, Trakya'nın yalnız Türk sivil yönetimine verilmesine razıydı. Barış yapılıncaya kadar ülke müttefiklerin iÅŸgali altında kalacaktı. Bunun üzerine İsmet, Türk birliklerinin 6 Ekimde yeniden ileri yürüyüşe geçecekleri korkutmasını yaptı. Paris'te yeniden yapılan Fransız-İngiliz görüşmelerinden sonra İngiliz temsilcileri, Trakya'nın Yunanlılar tarafından boÅŸaltılmasını da kabul ettiklerini açıkladılar. 11 Ekim 1922'de İsmet, General Harrington, Fransız ve İtalyan temsilcileri ateÅŸkes belgesini imzaladılar. Müttefik generalleri, ''Carysfort'' zırhlısında görüşmeleri uzaktan izleyen Yunan heyetini daha önce çağırmışlardı. Yunanlılar baÅŸlangıçta antlaÅŸmayı imzalamaktan kaçındılar, ama antlaÅŸmaya uymak zorundaydılar. Bu da, DoÄŸu anlaÅŸmazlığının asıl oyuncularının Yunan milliyetçileri deÄŸil, müttefikler olduÄŸunun baÅŸka bir kanıtıydı. Mudanya AntlaÅŸması, Yunanlılar'ın 14 gün içinde birliklerini Meriç Irmağı'nın, yani sınırın arkasına çekmelerini ve Aralık 1922 başına kadar Trakya'nın Türk yönetimine verilmesi gerektiÄŸini saptıyordu. Gerçi Türkiye barış yapılıncaya kadar burada birlik bulunduramayacaktı ama, 8.000 kiÅŸilik jandarma birliÄŸi yerleÅŸtirebilecekti. Müttefikler, Gelibolu Yarımadası'nı ve İstanbul çevresindeki bölgeyi barış yapılıncaya kadar iÅŸgal altında bulundurdular. Bu arada ÅŸunu da belirtmelidir ki, Lloyd George, Türkiye politikası fiyaskosunu baÅŸbakanlık koltuÄŸunu yitirmekle ve Kral Konstantin de ''Büyük Yunanistan düşünün sonunu tahtını yitirmekle ödedi. YakındoÄŸu'da silahlar sustu. Türk halkının yaÅŸama isteÄŸi, Küçük Asya'yı köleleÅŸtirme yolunda emperyalistlerin kurduÄŸu kaba planlardan daha güçlü olduÄŸunu ortaya koymuÅŸtu. Komünist Enternasyonalin IV. Kongresi, Türkiye'nin zafer kazanmış halkını kutladı: ''3. Enternasyonalin IV. Kongresi... Batılı emperyalistlere karşı kahramanlık dolu bağımsızlık savaşındaki baÅŸarısından dolayı Türkiye'nin işçi ve köylü sınıfına en candan selamlarını yollar. Türk arkadaÅŸlar! KöleleÅŸtirilmiÅŸ tüm DoÄŸu'ya ve bütün sömürge ülkelere devrimci bir bağımsızlık hareketinin canlı örneÄŸini göstermiÅŸ olanlar sizlersiniz (116). Yabancı emperyalistlerin yenilgisini yerli-feodal gericiliÄŸin yenilgisi izledi. Bunlar önce, padiÅŸaha yeniden soydan gelen hakların verileceÄŸi zamanın geldiÄŸini sandıar. Sadrazam Tevfik PaÅŸa, ancak köle ruhlu bir padiÅŸah uÅŸağının gösterebileceÄŸi dar kafalılıkla, 17 Ekim 1922'de Mustafa Kemal'e yolladığı telgrafta, kazanılan zaferin İstanbul ile Ankara arasındaki her türlü anlaÅŸmazlığı ve ikiliÄŸi ortadan kaldıracağını ve ortak bir barış heyeti kurulması gerektiÄŸini bildirdi. Ankara'da Millet Meclisi'ndeki ''İkinci Grup'' da, ''ulusal birliÄŸi'' bu taban üzerinde kurmak ve padiÅŸahı anayasal monarÅŸinin başında görmek istiyordu. Mustafa Kemal, eski savaÅŸ arkadaÅŸları, üç yıl önce Türkiye'nin bağımsızlığının korunması yolunda ortak savaşım için Amasya'da ant içmiÅŸ olan çevre ile danışmalarda bulundu: Rauf Bey, Refet PaÅŸa ve Ali Fuat PaÅŸa. Ama ÅŸimdi bunların görüşleri birbirinden ne kadar çok uzaklaÅŸmıştı! Mustafa Kemal monarÅŸinin artık sonunu hazırlamak istediÄŸi halde, Rauf şöyle konuÅŸtu: ''Ben bütün kalbimle ve ruhumla tahta ve halifeye baÄŸlıyım. Çünkü babam padiÅŸahın iyiliklerini çok görmüştür ve kendisi Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun niÅŸanlarını taşıyan kiÅŸilerdendi. Bu iyiliklerin anısı benim kanımda dolaÅŸmaktadır. Ben bir nankör deÄŸilim ve olmak da istemem. PadiÅŸaha baÄŸlı kalmak benim için bir yükümlülüktür.'' Refet de ona katıldı: ''Bizim için gerçekten padiÅŸahlığın ve halifeliÄŸin dışında baÅŸka bir hükümet biçimi söz konusu olamaz.'' (117). Halk paÅŸalardan çok baÅŸka türlü düşünüyordu. Refet, 19 Ekim'de, Ankara hükümetinin temsilcisi olarak Trakya'nın yönetimini üzerine almak için İstanbul'a vardığı zaman buna inanmak fırsatını buldu. Sokaklar ulusal davanın zaferini ve Mudanya AteÅŸkes AntlaÅŸması'nı kutlayan insanlarla dolup taşıyordu. Her yerde zaferin onuruna kurban edilecek koyunların korkulu melemeleri duyuluyordu. Gösterilerin sonu gelmiyordu. Gösteriler sırasında ikide bir ÅŸu haykırış çınlıyordu: ''PadiÅŸaha ölüm! YaÅŸasın Mustafa Kemal!'' PadiÅŸah kliÄŸinin ihanetlerine karşı halkın yıllardır birikmiÅŸ öfkesi birden boÅŸanmıştı. Kalabalık, Mehmet VI'nın tanınmış yandaÅŸlarını zorla sokaÄŸa çıkarıyor ve dövüyordu. Ulusal hareketin amansız düşmanı, eski Dahiliye Nazırı Ali Kemal, kalabalık tarafından taÅŸlandı. Müttefiklerin askeri polisine, seyirci kalmaktan baÅŸka bir iÅŸ düşmüyordu. PadiÅŸah ile sadrazam, ıssız kalan Yıldız Sarayı'nda korkudan titriyorlardı. General Harrington'a, sarayı bekleyen İngiliz birliklerinin çoÄŸaltılması için yalvarırcasına ricalarda bulundular. İstanbul'da olduÄŸu gibi bütün Türkiye'de halk böyle düşünüyordu: PadiÅŸahlık tahtında bulunan hainin zamanının dolduÄŸu kabul ediliyordu. Mustafa Kemal, halkın iradesine dayanarak, uzun zamandır güttüğü son hedefe, burjuva-cumhuriyetçi bir devletin kurulmasına doÄŸru önemli bir adım daha atmayı baÅŸardı. Bu fırsatı, ona Müttefikler saÄŸladılar. Müttefikler, 28 Ekim 1922'de, hem Büyük Millet Meclisi hükümetini, hem de padiÅŸahın kabinesini barış konferansı için Lozan'a çağırdılar. İngiliz emperyalistleri, padiÅŸahı düşürmeye henüz razı deÄŸildiler. PadiÅŸah onlara BoÄŸazlar üzerinde İngiliz koruyuculuÄŸunun kurulmasında yardım etmek olanağını bulamazsa bile, bu yoldan Lozan'da tek bir ulusal Türk hükümetinin karşısında kalınmış gibi hareket ederek daha güçlü bir durumdan çıkış yapma olanağı vardı. İngiliz sömürge politikasının eski ''böl ve egemen ol!'' ilkesi burada da uygulama alanına sokuldu. Mustafa Kemal, Millet Meclisi'ndeki güçlü dinci grubun nasıl silahsız duruma getirilebileceÄŸini düşünüyordu. Bununla ilgili olarak Avrupa burjuva devrimcilerinin eski bir kuralına baÅŸvurdu. Buna göre, din ile devlet birbirinden ayrılmalıydı. Bu uyuÅŸma yolu ile Rauf Bey'i de kendi görüşünden  yana kazanmayı baÅŸardı. Mustafa Kemal ona şöyle dedi: ''Halifelikle padiÅŸahlığı birbirinden ayıracağız ve padiÅŸahlığı kaldıracağız. Siz meclis kürsüsünde, bu önlemin onaylanması yolunda açıklamalar yapacaksınız.'' (118). 30 Ekim 1922'de Rauf, Millet Meclisi'ne bu öneriyi getirdi. Bunun ardından sert bir tartışma baÅŸladı. GeniÅŸ halk yığınlarının isteklerini dile getiren Kemalist grubun birçok konuÅŸmacısı, padiÅŸah hükümetinin ulusal davaya ihanetten dolayı mahkeme önüne çıkarılmasını istediler. Muhalefetin iki sözcüsü, padiÅŸahlığın kaldırılması önerisini açıkça geri çevirdiler. ''Birinci Grup''un aralarında Mustafa Kemal'in de bulunduÄŸu 80 milletvekili, sonunda bir önerge verdiler. Önerge, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun yıkıldığını ve yeni bir Türk devletinin doÄŸduÄŸunu belirtiyor, Anayasa gereÄŸince egemenlik haklarının ulusun olduÄŸunu onaylıyordu. Daha sonra oturum ertelendi. Mustafa Kemal, uzun zamandır İslam tarihini yoÄŸun biçimde inceliyordu. Topladığı bilgileri daha sonra 1 Kasım 1922'de padiÅŸahlık ve halifelik konusunda yaptığı belli amaca yönelik uzun bir konuÅŸmasında deÄŸerlendirdi. Dinci öğeler, İslam hukukunun dinsel ve layık gücün bölünmesini kabul etmediÄŸini öne sürüyorlardı. Muhammed'in ardından gelen ilk halifeleri, Osmanlı padiÅŸahları gibi layık ve dinsel egemenliÄŸi bir tek kiÅŸide temsil ettiklerini söylüyorlardı. Mustafa Kemal, yalnızca kendilerine özgü bir alanda çok bilmiÅŸ hocalarla yarışa girmekten çekinmedi. İslamlıkta layık ve dinsel gücün birbirinden kolaylıkla ayrılabileceÄŸi konusundaki tarihsel açıklamasını yaptı. MoÄŸol hükümdarı Hülagu, 1258'de, Abbasi soyundan son halifeyi BaÄŸdat'ta öldürmüştü. 1517'de Mısır'ı ele geçiren Türk padiÅŸahı Sultan Selim II, her türlü layık güçten sıyrılmış olan, Kahire'de Memlûk sultanlarının sarayında bir emekli gibi ömrünü doldurmakta bulunan Abbasi torunlarından birinden bu rütbeyi alıp, kendine mal etmeseydi, halifelik bir daha layık güçle donanmış halde bulunmayacaktı. Halifelikle padiÅŸahlığın ayrılması ve padiÅŸahlığın kaldırılması önergesi aynı gün görüşülmek üzere, anayasa, hukuk ve din iÅŸleri komisyonu temsilcilerinden meydana gelen bir komisyona gönderildi. Mustafa Kemal, bir köşeye oturdu ve tartışmaları izledi. Kendi tarihsel savlarının dar kafalı dincileri inandıramadığını gördü. Tartışma, geniÅŸ ölçüde temsil edilen hocaların, halifelik gibi yüce bir durumun zedelenemeyeceÄŸini tanıtlayan türlü ince buluÅŸlu savları arasında uzayıp gitti. Konunun sonu gelmeyen bir tartışma içinde dağılıp gitmemesi için Kemal iÅŸe karışmak zorunda kaldı. Bir sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle konuÅŸmaya baÅŸladı: ''Efendiler, egemenlik ve padiÅŸahlık bilimsel bir tartışma sonunda hiç kimse tarafından hiç kimseye verilebilecek bir ÅŸey deÄŸildir. Egemenlik, padiÅŸahlık, güçle elde edilir, iktidar yoluyla ve zor yoluyla, Osmanlılar zor yoluyla Türk halkının egemenliÄŸini ve padiÅŸahlığı ele geçirmiÅŸlerdir. Bu egemenlik altı yüzyıl sürmüştür. Ama ÅŸimdi Türk ulusu ayaklanmıştır, egemenliÄŸi zorla ele geçirenleri duvarlarının içine kapamıştır, egemenliÄŸi ve padiÅŸahlığı bizzat eline almıştır. Bu artık olup bitmiÅŸ bir ÅŸeydir. Artık söz konusu olan, egemenliÄŸi ve padiÅŸahlığı ulusun elinde bırakmak isteyip istemediÄŸimizi öğrenmek deÄŸildir. ... Buraya toplanmış olanlar, Meclis ve herkes, sorunu tamamen doÄŸal kabul etselerdi, sanıyorum bu amaca daha uygun düşerdi. Aksi halde gerçek nasıl olsa kendisini gösterecek, ama bu durumda belki de bazı kafalar kesilecektir.'' (119). Böylece Mustafa Kemal, ülkedeki gerçek iktidar koÅŸullarını feodal gericiliÄŸe açıkça anlatmıştı. Komisyon baÅŸkanı, uyarıcı sözleri çok iyi anlıyordu. Karşılık verdi: ''Bağışlayınız, biz konuya baÅŸka bir açıdan bakıyorduk. Åžimdi aydınlandık.'' (120). Yasa tasarısı çabucak hazırlandı ve Millet Meclisi'nin gece oturumunda kabul edildi. Yasaya göre, tek kiÅŸinin egemenliÄŸine dayanan İstanbul hükümeti, 16 Mart 1920 gününden sonra -İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından iÅŸgal edildiÄŸi gün- varlığını yitirmiÅŸti. İkinci madde dinci muhalefete verilen bir ödünü içeriyordu: Halifelik varlığını sürdürecekti. Ancak Millet Meclisi'nin, Osmanlı soyundan gelen, ''eÄŸitim ve karakter bakımından'' en uygun birini ''Müslümanların halifeliÄŸine'' seçme yetkisi vardı. Türkiye, bununla, gerçekten bir cumhuriyet olmuÅŸtu ama henüz böyle bir adla nitelenmiyordu. Türk ulusal kurtuluÅŸ devrimi, feodal düzenin en güçlü kalesi sayılan ve son yıllarda yabancı emperyalizminin ajanlığını yapmış bulunan altı yüzyıllık padiÅŸahlığı ortadan kaldırdı. Son PadiÅŸah Mehmet VI Vahdettin'in sonu, hiç iyi olmayan bir biçimde ve çabucak gerçekleÅŸti. 4 Kasım'da Tevfik PaÅŸa Kabinesi dağıldı ve ulusal hükümet BoÄŸaz kıyılarındaki eski baÅŸkentin yönetimini üzerine aldı. Mehmet VI'nın, Millet Meclisi kendisini halifelik makamı için uygun bulur mu bulmaz mı diye daha fazla beklemesinin gereÄŸi kalmamıştı. 16 Kasım'da Meclis, Vahdettin'i vatana ihanet suçundan mahkemeye vermeyi kararlaÅŸtırdı. Vahdettin daha fazla vakit kaybetmedi. Daha o gece Sultan Selim'in saf altından meydana gelen Hazine dairesinde ne varsa hepsini birkaç bavula koydurdu ve İngiltere'nin, onun deÄŸerli kiÅŸiliÄŸinin korunması iÅŸini üstüne almasını General Harrington'dan rica etti. İstanbul üzerinde henüz gecenin karanlığı dururken, on kiÅŸilik küçük bir grup -padiÅŸah, oÄŸlu, bir doktor, bir berber ve birkaç haremaÄŸası- bir yan kapıdan Yıldız Sarayı'nı terk etti. Dışarda iki İngiliz saÄŸlık arabası ve içinde askeri bir eÅŸlik grubunun bulunduÄŸu üçüncü bir otomobil bekliyordu. Bir İngiliz askeri, padiÅŸahı, ambulansın içine itti. Sonra limana gittiler. 17 Kasım 1922 günüydü ve son Osmanlı padiÅŸahı ''Malaya'' adlı İngiliz savaÅŸ gemisi ile bir daha dönmemek üzere Türklerin yurdunu terk etti. Ertesi gün Millet Meclisi Ankara'da, Vahdettin'i yerinden uzaklaÅŸtırdı ve yeÄŸeni Abdülmecid'i bütün Müslümanların dinsel başı olarak seçti. Ancak bu ''Kemalist'' halifenin alınyazısı, Türk tarihinin ayrı bir bölümünü daha meydana getirir. Mustafa Kemal'in çevresindeki asker aydınların elinde bulunan Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı önderliÄŸi, aynı günlerde, zaferin meyvelerinden halk yığınlarını uzak tutma çabası içindeydi. Ekim ayında önde gelen komünistleri ve sendika yöneticilerini tutuklattı, kötü iÅŸlemlere uÄŸrattı ve mahkeme önüne çıkardı. İşçilerin siyasal ve sendikal örgütlerini dağıttı. Komünist Enternasyonal bu duruma karşı ''Türkiye'nin işçi yığınlarına yaptığı çaÄŸrıda'' ÅŸu tutumu takındı: ''Türkiye Komünist Partisi, emekçi yığınların emperyalizme karşı savaşında ulusal burjuva hükümetini desteklemiÅŸtir. Hatta ortak düşman karşısında kendi programını ve ülküsünü geçici olarak feda etmeye hazır olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Türk hükümetinin Komünist Partisi karşısındaki tutumu, işçi ve köylü sınıfının, yardımımızı elde etme amacıyla bize söz verdiÄŸi reformları isteyecek sınıf bilincine varmış temsilcilerini etkisiz hale getirmek ve aynı zamanda Lozan Konferansı'nda gerçek bir burjuva hükümeti olarak ortaya çıkmak istemesiyle kendini gösteriyor.'' (121). 9 Kasım 1922 günü saat 12.30'da Simplon Ekspresi tam zamanında İstanbul'dan ayrıldı. Bu trenle Türk barış heyeti Lozan'a hareket etti. Heyetin başında, Mustafa Kemal'in Türkiye'yi Lozan'da temsil etmeye en uygun bulduÄŸu İsmet PaÅŸa bulunuyordu. Kendisi Mudanya'da da bu iÅŸi baÅŸarı ile yapmıştı. Ancak bunun sonucu olarak Rauf Bey'le olan anlaÅŸmazlık daha da derinleÅŸti. Rauf Bey, Lozan'a kendisi gitmek ve İsmet'i de yalnızca danışman olarak götürmek istemiÅŸti. Türk heyeti, Lozan'da toplanan yabancı gazetecilerin çok ilgisini çekti. Daha açılış günü olan 20 Kasım'da Türk heyeti onlara ilk coÅŸkulu haberi saÄŸladı. İsmet, Türk heyeti için ayrılan yerlere oturmayı kabul etmedi. Öteki delegeler için hazırlanan koltukların aynısını istedi. Önce, aceleyle ancak böylesi yerlerin hazırlanabildiÄŸi söylendi. Bunun üzerine İsmet, gerekli koltuklar getirildikten sonra, tekrar geleceÄŸini söyleyince, eksik koltuklar çabucak bulundu. İtilâf diplomatları, görüşmeler için Lozan'da geçirecekleri altı ay boyunca, Türk Heyeti baÅŸkanının bu sertliÄŸini ve inatçılığını sık sık anlamak ve görmek fırsatını bulacaklardı. Müttefikler, burada Sèvres AntlaÅŸması'nın yeniden gözden geçirilmesinin söz konusu olduÄŸu varsayımını sürdürme konusunda boÅŸuna çaba gösterdiler. İsmet, ağır iÅŸitme özelliÄŸini yerine göre kullanıyor ve bu türlü oluÅŸturmaları duymazlıktan geliyordu. Buna karşılık, kendisi, Türkiye'nin yalnız Mudanya AteÅŸkes AntlaÅŸması'nı görüşmelerin çıkış noktası olarak kabul ettiÄŸini ve burada yapılacak ÅŸeyin yalnız barışı yeniden getirmek deÄŸil, aynı zamanda yüzyılların hesabını da temizlemek, yani Türklerin bağımsızlığını ve egemenliÄŸini sınırlayan her ÅŸeyin ortadan kaldırılması olduÄŸunu açıkladı. Türk ulusal kurtuluÅŸ hareketinin programı -milli misak- ve bununla birlikte yeni ulusal Türk devletinin sınırları, devletler hukuku açısından tanınmalıydı. Türkiye ile müttefikler arasındaki anlaÅŸmazlığın ana noktası buydu. Müttefikler, Küçük Asya'yı doÄŸrudan doÄŸruya kendi sömürge egemenlikleri altına sokmaya iliÅŸkin ana hedeflerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı, ama yeni Türkiye'yi, gene büyük devletlerin ayrılmaz siyasal, ekonomik ve parasal bağımlılığı içine sokulmuÅŸ ve küçültülmüş bir Osmanlı İmparatorluÄŸu olarak görmekten baÅŸka bir ÅŸey istemiyorlardı. Verilmesi gereken toprak ödünlerini, Türkiye'nin bağımsızlığının feda edilmesi ile ödetmek istiyorlardı. Ancak bunu saÄŸlayabilmek için yeniden silahlara baÅŸvurmak gereÄŸi vardı. Çünkü söz konusu olan bölgeler artık Türklerin elinde bulunuyordu. Bu planın baÅŸka bir zayıf yanı da, İngiliz emperyalistlerinin artık Fransız rakipleri kadar, kapitülasyonlar, parasal gözetim ve azınlıkların çıkarına içiÅŸleri karışma hakkı yoluyla Türkiye'nin sistematik bir denetim altında bulundurulmasına karşı ilgi göstermemesiydi. İngiliz politikası Lozan'da baÅŸlıca iki hedef güdüyordu: İngiliz filosu için BoÄŸazların açık olmasını saÄŸlamak ve petrol bakımından zengin Musul bölgesini Irak'taki İngiliz koruyuculuk bölgesine katmak. Mustafa Kemal ile İsmet, kendi görüşme taktiklerini İtilâf Devletleri'nin bu türlü görüş ayrılıkları üzerine kurdular. Böyle bir davranış biçimi ne kadar yerinde olursa olsun, İngiliz isteklerine karşı geniÅŸ ölçüde olumlu davranarak, ''Misakımilli''nin gereklerinden önemli bir tanesini gündemden çıkardıklarını ve Sovyet heyetine -kendi ulusal dileklerinin kabul ettirilmesi için bu heyetin desteÄŸine her zaman güvenebilirlerdi- güçlük gösterdiklerini gözden uzak tutmamalıdır. Lord Curzon, Lozan'da BoÄŸazların silahsızlandırılmasını, barış ve savaÅŸ zamanlarında ticaret ve savaÅŸ gemilerine açık tutulmasını istedi. Yalnızca BoÄŸazlar Komisyonu'nun çalışmalarına katılan Sovyet heyeti, Çanakkale ve İstanbul BoÄŸazları bölgesinde de Türk egemenliÄŸinin eksiksiz olarak korunmasını savundu. Ticaret gemilerinin BoÄŸazlardan serbestçe geçmesini savundu, ama Türklerin olmayan bütün savaÅŸ gemilerine kapalı tutulmasını istedi. Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Çiçerin, hükümetinin görüşünü, Sovyet Cumhuriyetlerinin güvenliÄŸinin, Mondros AteÅŸkesi'nin (1918) İtilâf Devletlerine savaÅŸ gemilerini Karadeniz'e yollama izni vermesinden bu yana sürekli olarak tehlike karşısında bulunmasına dayandırdı. İtilâf Devletleri, bu yoldan, Denikin ve Wrangel'e yardım etmiÅŸ, İtilâf birlikleri böylece Odesa, Nikolayev, Åžerson, Sıvastopol ve Batum'u iÅŸgal etmiÅŸlerdi. Türk heyeti ise Çiçerin'den habersiz Lord Curzon ile görüşmeler yaptı. İngiliz planında birkaç deÄŸiÅŸiklik yapılmasını saÄŸladı, ama ilke olarak onu kabul etti. Lozan'da kabul edilen BoÄŸazlar SözleÅŸmesi şöyle oluyordu: Her ülke, Karadeniz'e, belli zamanda en güçlü olan Karadeniz devletinin sahip bulunduÄŸu güçte bir savaÅŸ filosunu gönderebiliyor, bununla birlikte her biri 10.000 tondan daha ağır üç büyük savaÅŸ gemisinden fazlası Karedeniz'e giremiyordu. BoÄŸazların kıyıları 15 ile 20 km derinliÄŸinde bir çizgiye kadar silahsızlandırılıyordu. Ancak Türkiye, İstanbul'da, 12.000 kiÅŸilik bir garnizon bulundurabiliyordu. Sovyet hükümeti, BoÄŸazlar AnlaÅŸması'nı imzalamadı; çünkü bununla emperyalist devletlerin saldırganca niyetlerinin yeniden deyimlendiÄŸini ve Türk halkının egemenlik haklarının zedelendiÄŸini kabul ediyordu. İngilizlerin ikinci önemli isteÄŸi olan Musul sorunu üzerinde İsmet ile Lord Curzon arasında sert söz çarpışmaları oldu. Sonunda sorunun görüşme-dışı bırakılması gerçekleÅŸti. Musul, gene İngiliz iÅŸgali altında kaldı, geleceÄŸinin kesinlikle saptanması daha sonraki bir uyuÅŸmaya bırakıldı. Bu konuda İngiltere'nin durumu daha güçlüydü, çünkü askerleri Musul'da bulunuyordu. Ocak 1923'te ilk görüşme döneminin sonuna doÄŸru, görüşmelerin ağırlık merkezi, Fransız emperyalistlerinin en çok ilgi gösterdiÄŸi sorunlar üzerinde toplandı. Türk heyeti, İngiltere karşısında yumuÅŸamıştı, ama Fransa karşısında bunu gerekli görmedi. Uluslararası durum, Türkiye'nin davranışı bakımından elveriÅŸliydi. Poincaré hükümeti Ruhr bölgesi serüvenine baÅŸlamış ve bu yüzden İngiltere'nin hoÅŸnutsuzluÄŸunu kazanmıştı. O halde İsmet, bu nedenle, Lord Curzon'un Fransız isteklerini biraz gönülsüzce destekleyeceÄŸini hesaba katabilirdi. Böylece Yunanlıların yenilgisine karşın, İngiliz emperyalistleri Lozan Konferansı'nda önemli baÅŸarılar elde edebilmiÅŸlerse de, Fransızlar bu iÅŸte asıl kaybeden taraf olmuÅŸtu. Poincaré hükümeti, İsmet PaÅŸa'nın, 20 Ekim 1921 tarihli Franklin-Bouillon anlaÅŸması ile Paris'in baÅŸlattığı Türklere karşı dostluk politikasını onurlandırmasını boÅŸuna bekledi. Bu umudun ardında Fransız finanskapitali bulunuyordu. Daha önce baÅŸka bir yerde de deÄŸinildiÄŸi gibi, (122) Fransız finans kapitali, Türkiye'de yapılan tüm yabancı yatırımlarının yüzde 60'ını elinde bulunduruyordu ve Osmanlı hükümetinin de baÅŸ alacaklısıydı. Ancak, Türk tarafı hiçbir eÄŸilme göstermedi. Hiçbir koÅŸula baÄŸlı olmayan parasal özerklik istedi, Osmanlı Düyunu Umumiyesi'nin eski haklarının yeniden verilmesini kabul etmedi, kapitülasyon rejimi ile buna baÄŸlı olarak yabancı devletlerin ekonomik önceliklerinin tamamen kaldırılması üzerinde direndi. Türkiye, yeni imtiyaz anlaÅŸmaları ile iktisat politikasında ellerini baÄŸlatmaya razı deÄŸildi. Emperyalist devletlerin -bu alanda özellikle Fransa'nın- Osmanlı devletinin içiÅŸleri konusunda hakem rolü oynamasını saÄŸlayan her türlü özel azınlık hakkını da kabul etmedi. İsmet, ayrıca, antlaÅŸmasının imzalanmasından sonra müttefik birliklerinin derhal çekilmesini de istedi. Lozan Konferansı, 4 Åžubat 1923'te, bu türlü görüş ayrılıkları yüzünden çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Türk Millet Meclisi'nde, muhalefet, İsmet PaÅŸa'nın geri dönüşünü fırsat bilerek, kendisinin görüşmeleri yürütme biçimine karşı sert saldırılara geçti. Heyet, müttefikler tarafından öne sürülen anlaÅŸma tasarısını kabul etmediÄŸi için suçlanıyordu. Meclis görüşmeleri 6 Mart'a kadar sürdü. Sonunda, Türkiye'nin ulusal isteklerinin en geniÅŸ ölçüde karşılanmasını dileyen Mustafa Kemal taraftarları üstün çıktılar ve müttefiklerin anlaÅŸma tasarısı geri çevrildi. Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde, 6 Mart 1923'te yaptığı konuÅŸmada, Türkiye'nin isteÄŸini genel olarak, ''kapsamlı ve güvenlikli biçimde ulusun ve ülkenin bağımsızlığının ve haklarının her türlü yönetimsel, siyasal, ekonomik, parasal ve baÅŸka konularda tanınmasını saÄŸlamak, geri alınan bölgelerin tamamen boÅŸaltılmasını gerçekleÅŸtirmek'' diye tanımladı (123). Batılı ülkelerin, görüşme masasına dönmekten baÅŸka yapacak bir ÅŸeyi yoktu. Fransız finanskapitalinin Türkiye'deki güvenliÄŸi için yeni bir savaÅŸ serüvenine sürüklenmeye, ne İngiltere, ne de Lozan konferansının öteki üyeleri herhangi bir istek gösterdiler. Üstelik arka planda yeni bir rakip daha ortaya çıkmıştı: Amerikan tekelci sermayesi. 1922'de ''Standart Oil Company of New Jersey'', Musul petrol kaynaklarının yüzde 25 payını ele geçirdi. Türk hükümeti, YakındoÄŸu'daki bu yeni emperyalist çeliÅŸkisinden de kendi hesabına yararlanmaya çalıştı. Bu amaçla, 9 Nisan 1923'te, Amiral Chester tarafından yönetilen Ottoman-American Development Company adlı ÅŸirkete, 4.500 km demiryolu yapma imtiyazı ile demiryolunun her iki yanındaki 20 km'lik alan içinde bulunan madenlerin iÅŸletilmesi hakkını verdi. Bu haber, Batı Avrupa finans çevrelerinin, zararına da olsa, Türkiye ile anlaÅŸmayı çabuklaÅŸtırmasını saÄŸladı. Anlaşılan, taktik manevra olarak Chester imtiyazı etkisini göstermiÅŸti. Ancak Türkiye'nin ulusal bağımsızlığı açısından bu imtiyaz bir riziko meydana getiriyor ve BoÄŸazlar sorunundaki uyuÅŸma gibi, Kemalistlerin anti-emperyalist politikasındaki çeliÅŸkileri bir kez daha gösteriyordu. Ülkedeki ilerici güçlerin sert eleÅŸtirilerine uÄŸrayan Chester imtiyazı, 1923 yılı sonunda geçersiz ilan edildi. 23 Nisan 1923'te, Lozan Konferansı yeniden toplandı. Görüşler birbiriyle bir kez daha sert biçimde çatıştı, ama müttefikler artık gerileme durumunda bulunuyorlardı. 24 Temmuz'da, İsmet, anlaÅŸma belgesinin altına imzasını koymayı baÅŸardı. AnlaÅŸmada, ayrıca, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya, Belçika ve Portekiz'in de imzaları vardı. Genel olarak anlaÅŸma, Türkiye'nin egemen, bağımsız devlet olarak devletler hukuku açısından tanınması anlamına geliyordu. Yunanistan ve Bulgaristan karşısında savaÅŸ-öncesi sınır yeniden kabul edildi. Asya sınırları Sovyet Rusya ve Fransa ile 1921'de anlaşıldığı gibi bırakıldı. Yalnızca Musul sorunu gene açık bırakıldı. Türkiye'nin savunma özerkliÄŸi ile ilgili her türlü sınırlama -BoÄŸazların askersiz hale getirilmesiyle Yunanistan ve Bulgaristan sınırında 30 km geniÅŸliÄŸindeki bir alanın askersizleÅŸtirilmesi dışında- ve Türk ordusunun gücünün sınırlandırılmasına iliÅŸkin koÅŸullar kaldırıldı. Kapitülasyon rejimi ile yabancıların parasal denetimi ve özel azınlık hakları da kalktı. Azınlıklarla ilgili hükümler, devletler hukukunun baÄŸlayıcı genel ölçülerine uygun duruma getirildi. Anadolu'daki Yunan azınlığı, Yunanistan'ın Türk halkı ile deÄŸiÅŸ-tokuÅŸ edilerek Yunanistan'a yerleÅŸtirilecekti. Bununla birlikte demiryolu imtiyazları ile baÅŸka birkaç yabancı giriÅŸim eskisi gibi kalacaktı. Yalnız bunlar için normal çalışma koÅŸulları kabul edildi. Türkiye'nin, henüz gerçekleÅŸtirilmemiÅŸ imtiyazları yeniden geçersiz sayması hakkı da tanındı. Türkiye, Osmanlı devlet borçlarının bir kısmını (140 milyon Türk Lirası) üzerine almayı ve çoÄŸu Batı Avrupa bankaları olan alacaklılarla ödeme biçimi üzerine anlaÅŸmayı kabul etti. Ancak Fransanın istediÄŸi, altın olarak ödemede bulunma koÅŸuluna razı olmadı. Yabancı iÅŸgal birlikleri, Türk topraklarını terk edecekti. 6 Ekim 1923'te Türk ordusu yeniden İstanbul'a girdi. Türk ulusal hareketi, emperyalist egemenlikten kurtulmaya iliÅŸkin ana hedefine temelde ulaÅŸmıştı. Ama BoÄŸazlar statüsü ve Osmanlı borçlarının kabul edilmesi, emperyalistlere verilen ödünler demekti. Türk hükümeti, konferansta uyguladığı zikzaklı yola karşın, Sovyetler BirliÄŸi'nin siyasal ve moral desteÄŸini her zaman gördü. Mustafa Kemal'in adı, Türk halkının baÅŸarılı KurtuluÅŸ Savaşı ile ayrılmaz bir bütünlük meydana getirdi. Kemal'in karakteri için belirleyici olan nokta, Lozan görüşmelerinin yapıldığı aylarda bir tek düşünceye baÄŸlı kalmasıydı: Türk ulusu kendine mutlu bir gelecek kurabilmek için barışı gereksiyor. Lozan'da görüşmelere ara verildiÄŸi zaman, Türk ÅŸovenistleri onu Musul ve BaÄŸdat üzerine bir sefer için ayartmak istediler. Yugoslav Kralı ona, Selanik'i ve Batı Trakya'yı Yugoslavya ve Türkiye arasında paylaÅŸmak için Yunanistan üzerine birlikte saldırmayı önerdi. Kendisinin eski muhalifi Enver PaÅŸa, böyle kulak fıslamalarına kuÅŸkusuz boyun eÄŸerdi. Oysa Mustafa kemal, serüven adamı deÄŸildi. Savaşımı sürdürmek istiyordu, ama askeri bir fatih olarak deÄŸil. 16 Ekim 1922'de gelecekteki barış için programını Bursa'da taslak olarak çizmiÅŸti: ''Üçbuçuk yıl süren bu kavgadan sonra, savaşımımızı bilimsel alanda, eÄŸitim ve iktisat alanında sürdüreceÄŸiz. Bunda baÅŸarıya ulaÅŸacağımıza da inanıyorum. Esnaf olacağız, zanaatçı olacağız. Bu göreve bundan böyle saÄŸduyumuzun bütün güçleriyle kendimizi vereceÄŸiz.'' (124). Â
|
|
 KEMAL ATATÜRK ve ÇAÄžDAÅž TÜRKİYE II.Bölüm JOHANNES GLASNECK Çeviren:  ARİF GELEN  ULUSAL KURTULUÅž SAVAÅžI'NDA ÖNDER  İSTANBUL'DAN ERZURUM'A  8 Åžubat 1919 günü İstanbullular garip bir oyun seyrettiler. General Franchet d'Espèrey, Fransız birliklerinin başında kente zafer yürüyüşü ile girdi. Gerçi İngilizler ondan haftalarca önce gelmiÅŸlerdi ama, bunun geliÅŸinde olaÄŸanüstü bir ÅŸey göze çarpıyordu. İstanbul'a girerek Bizans İmparatorluÄŸu'na son veren Sultan Mehmet II'nin 1453'te yaptığı gibi, bir kır atın üzerinde halı döşeli caddelerden Ayasofya'ya doÄŸru yürüyordu. Kentin BeyoÄŸlu tarafında oturan Rumlar, Fransız generaline bu atı armaÄŸan etmiÅŸlerdi. Bu, alınyazının terse döndüğünü Türklere göstermeliydi: İngiliz, Fransız ve İtalyan subayları ile Rum ve Ermeni tüccarlar, ÅŸimdi kendilerini İstanbul'un efendileri olarak görüyorlardı. Türkler onların buyruklarına uyacaklardı. İstanbul'un Türk halkı, korkulu ve ürkek haldeydi. Vaktiyle görkemli ve zengin olan kent, yabancı iÅŸgal birliklerinin ganimeti olmuÅŸtu. Caddelerde devriyelerin ayak sesleri çınlıyordu. BoÄŸaz'dan yana İngiliz donanmasının top namluları korkutucu oluyordu. Müttefiklerin yüksek komiserleri kente yerleÅŸtiler. Mondros ateÅŸkes antlaÅŸmasının yerine getirilmesi için ne yapması gerektiÄŸini Osmanlı hükümetine buyuruyorlardı. PadiÅŸah, 11 Kasım 1918'de Ahmet Tevfik PaÅŸa'yı sadrazam yapmıştı. SavaÅŸtan önce Londra'da Türkiye Büyükelçisi olarak bulunduÄŸu için Babıâli'ye İngiltere'nin yakınlığını saÄŸlayacağını umut ediyordu. Bu ulusal bilinçsizlik ruhu, istanbul aydınlarının, burjuvazinin ve saray memurlarının geniÅŸ çevrelerini de sarmıştı. Çok sayıda yeni siyasal parti ve dernek kuruldu. Jön Türkler ise İttihat ve Terakki Partisi'ni dağıtmak zorunda kaldılar. Alman militaristleri ile yaptıkları iÅŸbirliÄŸi ve teslim oluÅŸ onları iyice lekelemiÅŸti. Ancak ÅŸimdi onların yerine geçen politikacılar, Alman hegemonyasını, hemen İngiliz ya da Amerikan hegemonyası ile deÄŸiÅŸtirmekten baÅŸka bir ÅŸey düşünmüyorlardı. Sultan Mehmet VI'nın eniÅŸtesi ve ''Hürriyet ve İtilaf'' partisinin önderi Damat Ferit PaÅŸa, İngiliz koruyuculuÄŸunun düşünü görüyor, bunun yardımı ile Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun varlığını sürdürmeyi umut ediyordu. PadiÅŸahın çevresindeki feodal-dinci çevrelerde de ''İngiliz Muhipleri DerneÄŸi'' kök saldı. Bu derneÄŸin  baÅŸlıca temsilcilerinden biri Dahiliye Nazırı, Abdülhamid II'nin eski bir hafiyesi Ali Kemal'di. Türkiye'nin kendi kendini yönetemeyeceÄŸini, iÅŸgal orduları ile birlikte uygarlığın gelmekte olduÄŸunu söylemekten yorulmuyordu. Öteki partiler, örneÄŸin ulusal liberaller, Osmanlı Demokratik Partisi ve sosyal-demokratlar, Türkiye'nin bağımsızlığını koruma çabalarına giriÅŸtiler. Onlar, bunun barışçı yoldan saÄŸlanabileceÄŸine inanıyorlar ve Wilson'un 8 Ocak 1918 tarihli ''14 maddesine'' güveniyorlardı. Wilson, bu maddelerde, ''Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun Türk bölümlerinin sürekli egemenliÄŸinin güvencesinden'' söz etmiÅŸti(45). Hatta Aralık 1918'de kurulan ''Wilson BirliÄŸi'', Türkiye için Amerikan mandası yalvarmalarında bulunuyordu. İstanbul'da bulunan Rum azınlığı örgütleri de çok etkin davranıyordu. ÖrneÄŸin ''Trabzon Bölgesinin Ayrılması DerneÄŸi'' adının ortaya koyduÄŸu gibi, Rumlar, iÅŸgal altındaki ülkeyi Müttefiklerin tasarladığından da daha çok parçalamak için çaba gösteriyordu. Bu türlü siyasal derneklerin ardında önemli ekonomik çıkarlar saklıydı. Ülkenin tüm dış ticaretini elinde bulunduran İstanbul komprador burjuvazisinin çeÅŸitli grupları, öncelik kazanma kavgası içindeydi. Türk olmayan kompradorlar, Ermeni, Rum ve Yahudi tüccarlar, Türkiye'nin tamamen parçalanmasından baÅŸka bir ÅŸey istemiyorlardı. Türk kompradorları, imparatorluÄŸun ayakta kalabilmesi için yabancı mandası uÄŸrunda çalışan partileri destekliyorlardı. SavaÅŸtan önce İngiliz ve Fransız piyasası ile baÄŸlantılı olarak büyük ticaret kuruluÅŸları, bu devletlere yönelmiÅŸlerdi. Oysa Türk kompradorların büyük kısmı, savaÅŸtan önce ve savaÅŸ sırasında Alman ve Avusturya-Macaristan ile büyük iÅŸler yapmışlardı. Ama bu devletler artık onları ''koruyamıyordu''. O halde Amerikan mandası için çalışmaktan daha iyisi var mıydı? Siyasal partilerin programlarını ve tasarılarını Mustafa Kemal de inceledi. SavaÅŸ sonrasının ilk kışında İstanbul'un sessiz kenar semti ÅžiÅŸli'de bir ev kiralamıştı. Eski böbrek aÄŸrısı onu ikidebir yataÄŸa düşürüyordu. Sonra gene canlandı. Birçok geceler konyak ve sigara içerken eski savaÅŸ arkadaÅŸları ile uzun uzun konuÅŸuyordu. Cepheden döndükten kısa bir zaman sonra gene politikaya dalmıştı. İzzet PaÅŸa'dan sonra sadrazamlığa getirilen Tevfik PaÅŸa'ya güvenoyu vermemeleri için parlamenterleri hazırlamak istedi. Ulusal bir politikayı sarsılmaz ve atikçe yürütecek bir kabine kurulmasına çalışmaları için onlardan ricalarda bulundu. Bu arada İzzet PaÅŸa'nın yeniden sadrazam olmasını ve kendisinin de Harbiye Nazırı olmasını aklından geçiriyordu. Sonunda meclise bizzat gitti. Birkaç arkadaşının yardımı ile milletvekillerinin çoÄŸunu çevresine topladı. ve onlara görüşünü anlattı. Bazıları, Tevfik PaÅŸa'ya güvenoyu verilmezse padiÅŸahın meclisi dağıtacağını söyledi, bir kısmı da Mustafa Kemal'in dediÄŸi gibi davranacaklarını bildirdiler. Ama Mustafa Kemal, resmi oylamayı görünce bir kez daha düşkırıklığına uÄŸradı. Bunun üzerine bir kez daha padiÅŸahla görüşmek istedi. 22 Kasım 1918'de selamlıktan sonra Vahdettin kendisini kabul etti ve açıklamalarını dinledi, ama bunları hem onaylamadığını, hem de uygun görmediÄŸini söyledi. Sonra ordunun gerek ÅŸimdi ve gerekse gelecek için ona baÄŸlı olup olmadığını sordu. General, kocamış tilkinin bir ÅŸey planladığını çok iyi anladı. Ancak bu konuda, padiÅŸah, ordunun kendisine karşı çıkabileceÄŸinden korkuyordu. Mustafa Kemal kendisini yatıştırdı. Onu kuÅŸkulandırmanın ne yararı olabilirdi? PadiÅŸah aynı gün eski Bahriye Nazırı Rauf Bey ile de görüştü. Deniz subayı olan Rauf (Orbay) Bey,(46) Mustafa Kemal'in orduda gördüğü saygı gibi donanmada saygı görüyordu. Kemal'le yaptığı görüşmeden kısa bir zaman sonra padiÅŸah, meclisi dağıttı ve yeniden kardeÅŸi Abdülhamid'in mutlakiyetçi yolunu tuttu. Bu darbe ile ordu ve donanmanın kendisine baÄŸlılığı konusunda kesin güven bulmak istiyordu. Gerçi Mustafa Kemal, Enver PaÅŸa'nın eski yandaÅŸlarından meydana gelen meclisin deÄŸeri konusunda da fazla umut beslemiyordu. Ama 17 Kasım 1918'de, Vakit gazetesine verdiÄŸi bir demeçte, hükümetin barış antlaÅŸmasını hazırlarken Mebusan Meclisi'ne dayanmasının gerekliliÄŸi üzerinde durmuÅŸtu. Bu haftalar içinde, ulusal bağımsızlığın korunması için saraydan hiçbir yardım beklenemeyeceÄŸi inancına vardı. Yabancı desteÄŸini umut ettikleri için baÅŸkentin çeÅŸitli siyasal gruplarından da uzak durdu. Derken ÅŸu sonuca vardı: ''Gereken gücün yalnız ulus olabileceÄŸi kanısına kesinlikle vardım. ... Böylece yapılabilecek tek ÅŸeyin kenti terk etmek, halkın sinesine gidip orada çalışmak olduÄŸuna karar verdim.''(47). Bu karar, Mustafa Kemal'i gerçekten büyük tarihsel bir kiÅŸilik yapacaktır. Halk olmadan kendisinin bir ÅŸey olmadığını ve hiçbir ÅŸey yapamayacağını çok iyi seziyordu. Ancak geniÅŸ bir halk hareketi, ona, yeteneklerini ve becerilerini Türk ulusunun yararına geliÅŸtirme olanağı verebilirdi. 1918-19 kış aylarında Anadolu'nun çeÅŸitli yerlerinden sık sık haberler aldı. Bunlar, bu türlü, İtilaf emperyalistlerinin ele geçirme isteklerine karşı yönelmiÅŸ bir halk hareketinin oluÅŸtuÄŸunu gösteriyordu. Mustafa Kemal'in iliÅŸki halinde olduÄŸu öteki yurtsever düşüncede subaylar da, bu haberlerle etkileniyor ve coÅŸku duyuyorlardı. Böylece, Ankara'da bulunan 20. Kolordunun Komutanı Ali Fuad PaÅŸa (Cebesoy) ile daha 20 Aralık 1918'de, ordunun dağıtılmasını durdurma, genç ve yetenekli subayları Anadolu'ya yollama ve ulusal direnme yandaÅŸlarını orada görevlerinde bırakma konusunda anlaÅŸtı. Kâzım Karabekir PaÅŸa, komutasında bulunan Erzurum'daki 15. Kolordu'ya hareket etmeden önce, birliklerini ulusal kurtuluÅŸ savaşına vermeye hazır olduÄŸunu bildirdi. Halk, her yerde yabancı askerlerin ortaya çıkması sonucu, Türkiye için durumun ne kadar ciddi olduÄŸunu anladı. Yalnız İstanbul boÄŸazının iki yakasında ve Çanakkale BoÄŸazı'nda 35.000 İngiliz, 28.000 Fransız ve 4.000 İtalyan askeri vardı. İngilizler ayrıca Samsun'u ve İstanbul-Konya tren yolunu iÅŸgal etmiÅŸlerdi. Kasım ve aralık aylarında Suriye'den kuzeye doÄŸru kaydılar ve MaraÅŸ, Antep ve Urfa'yı iÅŸgal ettiler. Ocak 1913'te Paris'te barış konferansı baÅŸladı. İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalistleri, yenik düşen rakiplerine emperyalist bir barışı zorla kabul ettirmek istiyorlardı. KuÅŸkusuz görüşmelerin ağırlık noktası, İtilafın baÅŸ düşmanı olan emperyalist Almanya ile yapılacak barıştı. Bu arada özellikle İngiliz ve Fransız çıkarları birbiriyle çatışıyordu. İngiliz emperyalistleri, Alman donanmasını teslim alma ve Alman sömürgelerinin büyük kısmını elde etme yoluyla savaÅŸ hedeflerinin en önemlilerine eriÅŸmiÅŸlerdi ve Avrupa'da Fransa'nın hegemonya çabalarına karşı bir denge olmak üzerine güçlü bir Almanya'yı ayakta tutmak istiyorlardı. Buna karşılık Fransa, Almanya'nın parçalanması, Ren sınırı ve savaÅŸ ödemeleri uÄŸrunda çaba gösteriyordu. Bununla birlikte, barış konferansı ile saÄŸlanacak düzenin Rusya'daki genç Sovyet devletine karşı müdahale için bir temel olması konusunda görüş birliÄŸindeydiler. Türkiye konusu bu durum karşısında henüz ikinci derecede rol oynuyordu. Ancak ''üç büyükler'', Wilson, Lloyd George ve Clemenceau, konuyu aralarında daha inceden inceye görüşmüşlerdi. İngiltere, Arap bölgelerinin çoÄŸunu ele geçirmiÅŸti. YakındoÄŸu'daki askeri gücüne dayanarak, Fransa ve İtalya ile, 1916 ve 1917 yıllarında yapılan gizli bölüşme antlaÅŸmalarında, bu devletlere sözü verilen bazı ÅŸeyleri yeniden pazarlık konusu yapmaya kararlıydı. Özellikle Lloyd George, Fransa ve İtalya'nın asıl Türk yurdunda (Anadolu) etkinlik kazanmasını önlemek istiyordu. Bu yüzden İngiliz diplomasisi Wilson'un, BoÄŸazlar bölgesinde uluslararası bir devlet kurma ve Ermenistan'ı Karadeniz'den Akdeniz'e kadar geniÅŸletme önerisini destekliyordu. Lloyd George, ayrıca Amerikan delegasyonuna, ABD'nin bu bölgeler üzerinde manda kabul etmesini önerdi. Böylece Sovyet Rusya'ya karşı bir müdahaleye ABD'nin daha fazla katkıda bulunmasına çalışıyordu. Lloyd George, İtalyanların isteklerini daraltmak için, Trakya'nın ve İzmir'in Yunanistan'a verilmesi konusunda Åžubat 1919'da BaÅŸbakan Venizelos'un öne sürdüğü istekleri elveriÅŸli buluyordu. İtalyan emperyalistleri, savaÅŸ sırasında sözünü aldıkları ganimetin hiç deÄŸilse bir kısmını güvenceye almak için 29 Nisan 1919'da askerlerini Antalya'ya çıkardılar ve Konya'ya doÄŸru yürüyüşe geçtiler. Almanya sorununun ve Sovyet Rusya'ya müdahale planlarının önceliÄŸi yüzünden Türkiye'nin alınyazısını çizme iÅŸi, Paris Barış Konferansı'nda daha bir süre sallantıda kaldı. Bununla birlikte, İtilafın yüksek konseyi, İzmir'in Yunanlılar tarafından iÅŸgalini onayladı. Bunun, Mondros AntlaÅŸması'nın 7. maddesine dayandırılması dünya kamuoyunu aldatma çabasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Sonradan müttefiklerarası bir araÅŸtırma komisyonunun saptadığı gibi, ne müttefiklerin, ne de İzmir ve çevresindeki Hıristiyan Rumların güvenliÄŸi tehlikeye girmiÅŸti. 15 Mayıs 1919 sabahı Yunan deniz piyadeleri, İngiliz, Fransız ve Amerikan gemilerinin koruyuculuÄŸu altında, İzmir rıhtımına çıktılar. Rum halk, limana akın etti. Birlikler ''YaÅŸasın Venizelos!'' sesleriyle karşılandı. Atina ÅŸovenistlerinin ''Büyük Yunanistan'' düşünü gerçekleÅŸtirebilecekleri gün gelmiÅŸ miydi? Her ÅŸeye karşın, Türkler için, o gün, uzun bir acılar ve kovuÅŸturmalar dönemi baÅŸlıyordu. Kentin garnizonu İstanbul'dan gelen bir buyruk üzerine kışladan çıkmadı ve sessizce bekledi. Oysa Yunan deniz piyadesi kışlaya ateÅŸ açtı ve kışlayı teslim etmek üzere kapıya çıkan Türk komutanını da öldürdü. Türk askerlerinin çoÄŸu ulusal bakımdan kışkırtılmış Rumların kurbanı oldular. En sonra Rumlar caddelerde Türk hemÅŸerilerine karşı büyük taÅŸkınlıklar yaptılar. Türkler 300 ölü ve 200 yaralı verdi. Aralarında vali de olmak üzere 200.000 tutsak Yunanistan'a götürüldü. Türkiye'de bir korku ve öfke haykırışı her yeri kapladı. Bunun ardından ulusal kurtuluÅŸ hareketi ilk yüce noktasına ulaÅŸtı. Ancak hareketin baÅŸlangıcı çok daha gerilerdedir; Ekim Devrimi'nin Türk işçileri ve köylüleri üzerindeki etkilerinden de ayrı deÄŸildir. PadiÅŸah hükümeti, Rus devrimi konusundaki gerçeÄŸin halktan saklanması için her ÅŸeyi yapmış olması yanında, bu gerçeÄŸin, Osmanlıların halk zindanına ulaÅŸması için yeteri kadar yol vardı. SavaÅŸ sırasında Rus Kafkas ordusunun iÅŸgalinde bulunan DoÄŸu Anadolu'nun Türk halkı Ekim Devrimi'ni bizzat yaÅŸamıştı. Rus askerleri toplantılar düzenleyerek Türk köylülerine, Petrograd'da iktidarın işçilerle köylüler tarafından alındığını, barış ve toprakla ilgili tarihsel kararları anlatıyorlardı. Askerler birer propagandacı olmuÅŸlardı. Trabzon'un caddelerinde ve evlerinde birçok asker halkla Türkçe olarak ''özgürlük'' ve ''devrim'' üzerinde konuÅŸuyorlardı. Brest-Litovsk barışından sonra yüzbinlerce Türk savaÅŸ tutsağı ve sivil, Sovyet Rusya'dan yurtlarına döndü. Kasım 1918'de sığınıklıktan dönen ilerici aydınlar ve savaÅŸ sırasında Almanya'nın ve Avusturya-Macaristan'ın fabrikalarında çalışmış işçiler bunları izledi. Bunlardan çoÄŸu, Rusya'daki Ekim Devrimi ve Alman Kasım Devrimi konusundaki haberleri yaydılar. Barış ve topraÄŸa iliÅŸkin kararları, ''Rusya'nın ve DoÄŸu'nun bütün emekçi Müslümanlarına'' çaÄŸrısını Türkçe'ye çevirdiler, böylece bunların yayılmasında yardımcı oldular, Åžubat 1918'de, Türkiye Komünist Partisi'nin örgütçüsü Mustafa Suphi, Türk işçilerine Marksizm-Leninizmin görüşlerini ilk kez tanıtan komünist Yeni Dünya gazetesini kurdu. 14 emperyalist devletin müdahalesine karşı Sovyet Rusya'nın kahramanca savaşımı büyük ilgi ve derin bir yakınlık gördü. Çünkü bunlar, Türkiye'yi de boyunduruk altına sokmaya çalışan devletlerdi. Mayıs 1919'da İstanbul'dan Yalta'ya gelen Türk denizcileri şöyle dediler: ''Türkiye'de BolÅŸevizm, halkın büyük ilgisini görüyor. BolÅŸeviklerin her yeni zaferi Türk proletaryasının sevincini artırıyor.''(48). SavaÅŸ tutsaklığından yurduna dönen Türk deniz askerleri, İstanbul Deniz Harbokulu'nda arkadaÅŸlarına sosyalizm ile ulusal kurtuluÅŸ savaşı arasındaki bağıntıyı en açık biçimde açıklıyorlardı. Şöyle diyorlardı: ''Rusya'da sade insanların hakkı için savaÅŸan büyük bir adam var. Biz de bu yola gidersek, Türkiye'yi iÅŸgalcilerden kurtaracağız.''(49). Savaşın acıları Türk halkını umutsuzluÄŸun kenarına kadar getirmiÅŸti. Ama büyük komÅŸu ülkede olup bitenler, Türk köylüsüne ve işçisine yeniden umut ve bir cesaret verdi. Eski ve yeni ezicilere karşı ayaklanma gücünü buldular. İstanbul'daki müttefik yüksek komiserleri, Anadolu'da henüz biçimsel bir mezarlık sessizliÄŸi buluyorlardı. DoÄŸadaki yaÅŸam gibi, 1918-19 kışında ülkenin geniÅŸ yaylalarında ve daÄŸlarında insanların yaÅŸamı da donmuÅŸ görünüyordu. Ama bu sessizlik, yanıltıcıydı. Orada burada insanlar, karanlığın koruyuculuÄŸunda bir araya geliyorlar, görüşüyorlar, baÅŸka köylere haberciler yolluyorlardı. SavaÅŸta asker kaçaklarının özenle sakladığı tüfekler yeniden ortaya çıkarıldı. Ordunun gizli silah depolarından köylüler, İtilaf devletlerinin elkoymak istediÄŸi savaÅŸ araçlarını alıp getiriyorlardı. Denetleme subaylarının kolu, geniÅŸ ülkenin her köşesine kadar uzanamadı. Serüvencilerin tipinde kıyafetlere bürünmüş insanlar daÄŸlarda saklandıkları köşelerden çıktılar. Bunlar, uzun yıllardır çiftlik sahiplerine, zengin tüccarlara, padiÅŸahın memurlarına ve jandarmaya karşı küçük bir çapta savaÅŸ yürüten çetelerdi. Dünya savaşında kaçaklarla sayıları çok büyümüştü. Yoksul köylüler onları iyi karşılıyor, gereksindikleri ÅŸeyleri ve haberleri onlara ulaÅŸtırıyorlardı. 1919 yılı başında Anadolu köylülerinin bu yeraltı çalışmasının belirtileri, Osmanlı hükümetinin ve yüksek komiserlerin bilgisine kadar ulaÅŸtı. Çiftlik sahiplerine ve vergi memurlarına yapılan baskılar çoÄŸaldı. Toros daÄŸlarında ilk kurÅŸunlar çınladı ve iÅŸgalcileri dikkatli olmaya zorladı. Trakya ve DoÄŸu Anadolu'da, halkların kendi durumlarını bizzat saptama temeli üzerinde adaletli bir barış isteyen direnme komitelerinin haberleri geldi. Çete birlikleri, bu hakkın gerekirse zorla savunulacağını gösteriyordu. Yunanlılar, İzmir'den ülkenin içlerine doÄŸru ilerlemek istediklerinde, köylü direniÅŸinin bütün ağırlığını herkesten önce duydular. Ayvalık'tan, Bergama, ÖdemiÅŸ, Nazilli ve Aydın'a kadar 40.000 kiÅŸilik çeteler cephesi yerden biter gibi doÄŸdu. Yunanlıların ilk saldırısını bunlar duyurdu. Çünkü bu bölgedeki normal Türk birlikleri, birkaç yüz kiÅŸiyi geçmiyordu. Çok sayıda yurtsever subay çetecilerin yardımına koÅŸtu, cepheye biraz da top ve makineli tüfek getirdiler. Savaşçı ve danışman olarak bu subaylar büyük ilgi gördü. Ama öncü olarak deÄŸil, Halkta subaylara karşı güvensizlik ve nefret derinlere kök salmıştı. Ne de olsa, savaşın kötülüklerinin Türkler üzerine gelmesinden ve milyonlarca Türk köylüsünün canını yitirmesinden onlar da sorumluydular. Bu yüzden çeteci birlikleri, önderlerini halktan gelen kiÅŸilerden seçtiler. Onların kahramanlıkları ağızdan ağıza yayıldı. Halk, onlara, cesur anlamına gelen "efe" adını verdi. Bunların en baÅŸarılı olanı Demirci Mehmet Efe'ydi. Dağınık çeteci topluluklarından bir tümen meydana getirdi ve böylece Aydın cephesini kurdu. Demirci Efe, Nazilli'nin bir köyünde demircilik yapıyordu. SavaÅŸta ordudan kaçtı, daÄŸlarda bir direniÅŸ grubu örgütledi ve Jön Türklerin rejimine karşı üç yıl baÅŸarılı bir küçük savaÅŸ verdi.  Ancak bu yaygın ve dağınık köylü hareketini kim yönetmeliydi? Rusya'da bunu işçi sınıfı ve onun öncüsü BolÅŸevikler yerine getirmiÅŸti. Türk işçileri de cepheye koÅŸtular, protesto toplantıları düzenlediler, geceleyin ve siste İstanbul'daki depolardan silah kaçırdılar. Demiryolcular, sonra bu silahları müttefiklerin denetiminden aşırarak Anadolu yaylasına taşıdılar. Ama Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda sanayi gibi işçi sayısı da azdı: 13 milyonluk nüfusun ancak 150 bini. Ayrıca bütün bunlar küçük iÅŸletmelerde dağınık durumdaydılar ve bir partileri yoktu. Müttefikler ile Yunanlılar, İstanbul, İzmir ve Adana gibi Türk sanayi merkezlerini de iÅŸgal ettiler. Türk proletaryasının yüzde 70'i buralarda toplanmıştı ve bu yüzden dolaysız silahlı kurtuluÅŸ savaşına giremiyordu. Proletaryanın olduÄŸu gibi, köylülerin de kurtuluÅŸ savaşında yönetimi bizzat yüklenecek bir örgütü yoktu. Anadolu'nun iç taraflarında ulusal Türk burjuvazisi de pek az geliÅŸmiÅŸti. Hafif sanayi alanında birkaç küçük iÅŸletme vardı. Bunun dışında el zanaatları ile ticaret yaygındı. Bunların çıkarlarını aydınlar, memurlar ve askerler, yani yüzyıllarca eski bir geleneÄŸe göre varlıklı Türklerin girebildiÄŸi mesleklerin insanları temsil ediyordu. Bu tabakaların ulusal amacı, İstanbul ve İzmir komprador burjuvazisinin ve onların yabancı destekçilerinin ekonomik üstünlüğünden kurtulmaktı. İtilaf askerlerinin varlığı, onlara, yabancı sermayenin iÅŸtahının savaÅŸ dolayısıyla daha da arttığını açıkça gösterdi. Her yerde, özellikle İtilaf devletlerinin toprak istekleri ile karşılaşılan kentlerde ''hakları savunma dernekleri'' meydana geldi. Kasım 1918'de ''Trakya Müdafaai Hukuk Cemiyeti'', İzmir, Adana cemiyetleri ve son olarak da Mart 1919'da Erzurum'da ''DoÄŸu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' kuruldu. Buralarda bir araya gelen kimseler, birçok toplumsal tabakayı ve siyasal görüşü temsil ediyorlardı. Bir kenarda Avrupa giyimli avukat, doktor ve tüccar, onların yanında sarıklı din adamı, hoca, bir kenarda Kürt ÅŸeyhinin yanıbaşında liberal bir çiftlik sahibi ve subay -hatta bazen komuta sahibi bir general- oturuyordu. Batı-burjuva örneÄŸine göre yenileÅŸmiÅŸ Türkiye'nin temsilcileri, dar kafalı dincilerle ve sınırsız padiÅŸahlık egemenliÄŸi yandaÅŸları ile çatışıyordu. Ama bir noktada görüşleri birleÅŸiyordu ve bu, onları, birbiriyle kaynaÅŸtırıyordu: Vatanın bağımsızlığını ve dokunulmazlığını korumak istiyorlardı. Önceleri yalnız toplantılarla, bildirilerle ve galip devletlerin temsilcilerine verdikleri sunuÅŸlarla bu yolda çalıştılar. Ancak iÅŸgal devletlerinin zora dayalı eylemleri, Wilson'un ''adaletli'' barışından gerçekte ne beklenebileceÄŸini onlara kısa zamanda öğretti. Bazı dernekler artık ulusal silahlı güçleri destekliyordu. Bu dernekler ve çeteler birbirlerinden ayrı, az çok kendi kafalarına göre çalışıyor ve savaşıyordu. Yönetici bir merkez yoktu. Anlatılan sınıfsal durum dolayısıyla, subayların yurtsever fikirli kesimine ve aynı zamanda Mustafa Kemal'e böyle bir merkez olma olanağı doÄŸdu. Daha önceden bildiÄŸimiz gibi, Mustafa Kemal, Anadolu'ya ulaÅŸmak için bir yol arıyordu. Ancak bunu da hükümetin geniÅŸ yetkisi ile donanmış halde yapma olanağı çerçevesinde istiyordu. Bu yüzden bir süre İstanbul'da kaldı. Bu sırada hükümette ve özellikle Harbiye Nezaretinde bulunan arkadaÅŸları da bu yönde çalışıyordu. Emekli bir general, Mustafa Kemal'in, Jön Türklerden yana olmadığı konusunda Dahiliye Nazırı'nı inandırdı. Nazır da ona, bir fırsat çıkar çıkmaz genç generali tekrar kullanmaya söz verdi. Müttefik denetim subayları DoÄŸu Anadolu'daki ''karışıklıklar''dan yakınıyorlardı. Sonunda İngiliz Yüksek Komiseri, Babıâli'ye bu konuda bir nota verdi. 4 Mart 1919'dan bu yana sadrazam olan Damat Ferit, hemen Dahiliye Nazırı'nı çağırdı: ''AsayiÅŸ derhal saÄŸlanmalıdır. Yoksa İtilaf devletleri iÅŸe karışır, bunun da ağır sonuçları olabilir. Ne diyorsunuz?'' Nazır söz konusu yere yetenekli bir kiÅŸi yollamayı önerdi. Bunun üzerine Damat Ferit sordu: ''Acaba kimi önerirsiniz?'' Cevap: ''Aklıma Mustafa Kemal geliyor.''(50) Damat Ferit, önerilen aday üzerinde soruÅŸturma yapmak ve kendisini görmek istedi, Genelkurmay BaÅŸkanı Fevzi PaÅŸa (Çakmak), Mustafa Kemal'in Almanların ve Enver PaÅŸa'nın mu halifi olduÄŸunu daha önce İngiliz irtibat subaylarına söylemiÅŸti. Damat Ferit de, Bahriye Nezareti'nden aynı bilgiyi aldı. Mustafa Kemal ile ''Cercle d'Orient'' kulübünde yemek yedikten sonra iyice rahatlamıştı. Kemal'in yanıtları onda güven uyandırdı ve sadrazam, Mustafa Kemal'in DoÄŸu Anadolu'daki olayları incelemekle görevlendirilmesi için Harbiye Nazırı'na buyruk verdi. O anda Kemal'in bir dostu daha, Genelkurmay BaÅŸkan Yardımcısı eyleme geçti. Mustafa Kemal'in 9. Ordu MüfettiÅŸliÄŸi'ne getirilmesini Harbiye Nazırı'na önerdi. 30 Nisan'da padiÅŸahın bu konudaki buyruÄŸu çıktı. Damat Ferit tarafından da imzalanan yazıda, Mustafa Kemal'e, denetleme bölgesinde ''asayiÅŸi ve düzeni'' yeniden kurması, bütün savaÅŸ gereçlerini özel depolara en kısa zamanda toplaması ve bunları iyi gözettirmesi buyuruluyordu. Her ÅŸeyden önce de bazı yerlerde meydana gelen, silahlı gönüllü birlikleri kuran ve ordudan da resmi olmayan bir destek gören kurulları yasaklamalı ve dağıtmalıydı. Bunları yerine getirmek için yetkilere gereklilik duyuyordu. Mustafa Kemal, bunları Genelkurmay İkinci BaÅŸkanı'na yazdırdı. İkinci BaÅŸkan bunları yazarken sarardı ve Harbiye Nazırı'nın mühürünü de güçlükle koydurabildi. Mustafa Kemal, gerçekte, bütün Anadolu'nun genel müfettiÅŸliÄŸine atanmış oluyordu. Denetleme bölgesindeki askeri ve sivil makamlara buyruk vermekle kalmayacak, bunlara komÅŸu illerde de aynı ÅŸeyi yapabilecekti. Bütün Anadolu'nun kolorduları ve valileriyle yazışmada bulunabilecekti. İstanbul'daki en yüksek makamlarla da yazışma yetkisi vardı. Hareketinden bir gün önce padiÅŸah, yeni atanan ordu müfettiÅŸini kabul etti. Kendisi de henüz ona tam olarak güveniyordu. Mehmet VI, Enver'e karşı duydukları ortak nefreti, biraz inatçı ve anlaşılmaz olan generali padiÅŸahın kiÅŸiliÄŸine baÄŸlayabilecek kadar güçlü bir zincir sayıyordu. Yıldız Sarayı'nda geçen görüşme sırasında padiÅŸah, sarayın penceresinden görülen İngiliz gemilerini göstererek, ülkenin ve ulusun nasıl kurtarılabileceÄŸi konusunda herhangi bir yol göremediÄŸini çekingenlikle söyledi. Müttefiklere karşı Türk ordusunun ya da halkın sabotajına ve zora baÅŸvurmalarına izin verilmemesi konusunda Mustafa Kemal'e sıkı tembihlerde bulundu. Mustafa Kemal, Yıldız Sarayı'ndan Genelkurmay'a gitti. Burada Fevzi ile öteki subaylar, Anadolu kurtuluÅŸ hareketinin desteklenmesi konusunu görüşmüşlerdi. Müttefiklere artık hiç bir silahın teslim edilmemesini saÄŸlamak istiyorlardı. Toplanan silahlarla ulusal silahlı kuvvetlerin donatılmasını gerekli görüyorlardı. Bu kuvvetler iÅŸgal devletlerinin yapabilecekleri yeni müdahaleler karşısında karşı-saldırıya geçebilirlerdi. Mustafa Kemal, oraya gelir gelmez subayların görüşmesine canlı biçimde katıldı. Onlarla gizli bir telgraf ÅŸifresi üzerinde de anlaÅŸtı. Anadolu'da bir ''ulusal yönetimin'' nasıl meydana getirilebileceÄŸi konusu tartışılırken Mustafa Kemal şöyle dedi: ''Ben, bunu gerçekleÅŸtirmek için Anadolu'ya gidiyorum. Buradan verilen buyrukları yerine getirmeyeceÄŸim'' (51) 16 Mayıs 1919 günü akÅŸamı ordu müfettiÅŸi, 23 subaylık kurmayı ile küçük ''Bandırma'' vapuruna bindi. Herkesin yüzü ciddi ve düşünceliydi. Birkaç saat önce Yunanlıların İzmir'i iÅŸgal ettiÄŸi haberi gelmiÅŸti. Yanında bulunanlardan bazıları sordu: PaÅŸa ÅŸimdi ne yapacak? PadiÅŸahın buyruklarına mı, yoksa ulusal vicdanına mı uyacak? ''Bandırma'' vapuru Türkiye'nin Karadeniz kıyısı boyunca üç gün yol aldı. Derken 19 Mayıs 1919'da Samsun Limanı'nda demirledi. Mustafa Kemal Anadolu toprağına ayak bastı. BekleyiÅŸler ve acı verici belirsizlik sona ermiÅŸti. Bütün gücü ile iÅŸine giriÅŸti. Varışından hemen sonra telgraflar iÅŸlemeye baÅŸladı. Mustafa Kemal önce Anadolu ve Trakya'da bulunan altı kolordunun hepsi ile baÄŸlantıya geçti. Birliklerin karargâhları henüz duruyordu, ama askerler dağıtılmıştı. Her birliÄŸin çok az sayıda askeri vardı. Yalnızca Erzurum'da Karabekir'in 15. Kolordusu ile, Sıvas'ta onun komutasında bulunan 2. Kolordunun bir ölçüde güçlü dört tümeni vardı. Daha ilk telgraflar, aldığı buyruÄŸun biçimine ve özüne aykırı düşüyordu. Mustafa Kemal, İzmir bölgesinde durumu soruÅŸturdu, birlikleri güçlendirmek için ne gibi olanaklar gördüklerini kolordu komutanlarına sordu ve gönüllü birliklerinin kurulmasını teÅŸvik etti. 29 Mayıs'ta kolordu komutanlarına gerilla savaşına hazırlanmalarını açıkça buyurdu. Meslek subayı olarak düzensiz birliklerden fazla bir ÅŸey beklemiyordu, ama bir ordunun yeniden kurulması olanaksız bulunduÄŸu için baÅŸka bir çare görmüyordu. Samsun'da yerel ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' Mustafa Kemal'le bizzat iliÅŸki kurdu. Mustafa Kemal, yerel askeri ve sivil makamlara, her yerde böyle ulusal örgütler kurulması buyruÄŸunu verdi. Ancak, Samsun'da İngiliz birlikleri bulunduÄŸu için Mustafa Kemal burada yalnız bir hafta kaldı. Sonra genel karargâhını içerilere doÄŸru, önce Havza'ya, daha sonra da Amasya'ya kaydırdı. Oradan 18 Haziran 1919'da Trakya'da bulunan kolordu komutanına ve yerel ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti''ne ÅŸu ÅŸifreli telgrafı yolladı: ''Ulusal bağımsızlığımızı boÄŸan ve vatanımızın parçalanması için zemin hazırlayan İtilaf Devletlerinin yaptıklarını, merkez hükümetinin düşük ve vurdumduymaz davranışını biliyorsunuz. Bir ulusun alınyazısını bu karakterde bir hükümete emanet etmek, kendini yıkılışa terk etmek anlamına gelir.'' Bu bile, padiÅŸaha ve halifeye karşı baÅŸkaldırmak demekti. Sıvas'ta bir kongre yapılacağını, bu kongrenin Trakya ve Anadolu'daki ulusal örgütleri birleÅŸtireceÄŸini bildirince, bu durum daha açıkça belirdi. Telgraf ÅŸu sözlerle sona eriyordu: ''Tam bağımsızlığımızı elde edeceÄŸimiz güne kadar ulusla birlik halinde bütün gücümle çalışacağıma, kutsal bildiÄŸim her ÅŸey üzerine and içtim.'' (52) Birkaç gün sonra kolordu komutanları ve valiler Mustafa Kemal'den, İzmir'in iÅŸgaline karşı büyük ve etkili gösteriler hazırlama, İtilaf Devletlerine ve Babıâli'ye protesto telgrafları yollama buyruÄŸu aldılar. Kemal'in çalışmaları gerici valilerde ve generallerde güvensizlik uyandırdı. İstanbul'dan bu konuda önlemler alınmasını istediler ya da görevlerinden çekildiler. İstanbul hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiseri, Mustafa Kemal'i karışıklıklar içinde olan Anadolu'ya yollamakla yanlış bir ÅŸey yaptıklarını üç hafta sonra anladılar. Kendisi ulusal örgütleri bastıracağına, yenilerini kurmak için devlet örgütünü kullanıyordu. Orduyu silahsızlandıracağı yerde ordunun dağıtılmasını durduruyor ve gönüllü birlikleri kuruyordu. 5 Haziran 1919'da Mustafa Kemal, İstanbul'a dönmesi için Harbiye Nezareti'nin ilk istemini aldı. Ordu müfettiÅŸi, ivedi iÅŸleri dolayısıyla bundan bağışlanmasını istedi. Harbiye Nazırı ve padiÅŸahla telgraflaÅŸmayı haftalarca sürdürdü, hareketini durmadan erteledi. Ama yeni Dahiliye Nazırı Ali Kemal, bütün valilerden, Mustafa Kemal'den artık hiç bir buyruk almamalarını isteyince durum gerginleÅŸti. Zaman sıkıştırıyordu. Paris'te Türkiye'nin geleceÄŸi görüşülüyordu. Ulusal örgütler, kurtuluÅŸ savaşını düzenlemek için birleÅŸmeliydiler. Mustafa Kemal 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da, Sıvas'ta tüm örgütlerin genel kongresi ve Erzurum'da doÄŸu illerinin bir kongresi için delegeler yollanmasını isteyen bir genelge hazırladı. Böylece, 30 Mayıs 1919'da bir kongre toplanması kararını alan ''DoÄŸu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti'ni desteklemiÅŸ oluyordu. Kemal'in o gece yaverine yazdırdıkları, askeri bir buyruktan daha öte bir ÅŸeydi. Birçok yerel derneklerin daha önce ilan ettiÄŸi, halkın geniÅŸ tabakalarının istediÄŸi ÅŸeyleri bir program halinde yeniden düzenliyordu. Amasya Genelgesi'nin ilk dört maddesi ÅŸunlardı: ''1. Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. ''2. İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluÄŸun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, ulusumuzu yok olmuÅŸ gibi gösteriyor. ''3. Ulusun bağımsızlığını, gene ulusun kesin kararı ve direniÅŸi kurtaracaktır. ''4. Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuÅŸ ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.'' (53). Erzurum'da Karabekir PaÅŸa, Mustafa Kemal ile sürekli iliÅŸki halindeydi, genelgeyi onayladı ve Erzurum Kongresi için 23 Temmuz 1919'da delegeleri çağırma iÅŸini üzerine aldı. Telgrafçılara verilmeden önce Kemal yanında bulunan bazı yüksek rütbeli askerlere de genelgeyi gösterdi. Ankara'daki 20. Kolordu'nun Komutanı Ali Fuat PaÅŸa genelgeyi imzaladı. Savunma iÅŸlerini düzenlemek için 23 Mayıs'ta İzmir'den bu bölgeye koÅŸan Rauf Bey de oradaydı. O da imzaladı. 3. Kolordu Komutanı Refet PaÅŸa (Bele) güçlük çıkardı. Bu şık giyimli, her zaman eleÅŸtirici ve kendini üstün gören süvari subayı, söz konusu dört maddede ulusal savunmaya çaÄŸrıdan daha baÅŸka ÅŸeyler de bulunduÄŸunu anlayacak kadar zekiydi. Kemal'e, söz konusu olan ÅŸeyin, ülkenin savunmasını düzenlemek mi, yoksa yeni bir hükümet kurmak mı olduÄŸunu sordu. Ali Fuat, hiç olmazsa belgenin altını parafe etmeye onu razı etti. Bu olay, direnmenin yönetici kiÅŸilerinin deÄŸiÅŸik siyasal görüşlerde olduÄŸunu daha ÅŸimdiden gösteriyor. Bunların çoÄŸu, Mustafa Kemal'in tersine, efendileri padiÅŸahı dokunulamayacak ve yerinden oynatılamayacak bir güç olarak görüyorlardı. Ancak ÅŸimdilik bunun önemi yoktu: Mustafa Kemal, önce, ordu ileri gelenlerini bundan sonra atacağı adımlar için kazanmıştı. Asker aydınlar tarafından düzenlenmesi ve yürütülmesi, bu kiÅŸilerin de henüz zayıf olan ulusal burjuvazinin çıkarlarını temsil etmesi, Türk kurtuluÅŸ devriminin tipik bir özelliÄŸi olmuÅŸtur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra birçok Asya ve Afrika ülkesinde de olaylar böyle geçmiÅŸtir. Damat Ferit PaÅŸa'nın, 12 Haziran 1919'da, Paris'te, galip devletlerin forumu karşısına çıkması, Mustafa Kemal'in, padiÅŸahlık rejiminin Türk halkının ulusal çıkarlarını temsil edecek yetenekte olmadığı görüşünü pekiÅŸtirdi. Ferit PaÅŸa'nın İstanbul'dan hareketinden önce toplanan bir ''saray konseyi'', Türkiye'nin büyük bir devletin koruyuculuÄŸu altına girmesine karar verdi. Sadrazam bu ''koruyuculuk'' altında Osmanlı İmparatorluÄŸu'nu kurtarmak istiyordu. Böylece imparatorluÄŸun savaÅŸ öncesi ''toprakları'' konusunda güvence, hatta Batı Trakya ve Ege adaları ile bu toprakları büyültmek bile istedi. Yalnız Arap topraklarına özerklik vermeye hazırdı. Ferit PaÅŸa bu sözleriyle, Fransız BaÅŸbakanı Clemenceau'nun gülümsemelerinden ve alaylarından baÅŸka bir ÅŸey saÄŸlayamadı. Mustafa Kemal ise, Türk halkının, böyle gerçek-dışı amaçlar için ayaklanmadığını biliyordu. Yedi yıl sonra, o zamandaki düşüncelerini şöyle anlattı: ''Gerçekte o sıralarda Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun temelleri sarsılmıştı. Varlığının sona ermesi tehlikesi vardı. Bütün Osmanlı toprakları parçalanmıştı. Bir avuç Türk'ün korunabileceÄŸi birkaç merkez bölge elde kalmıştı. ... Bu koÅŸullar altında verilecek tek bir karar vardı, o da yeni bir Türk devleti kurmaktı. Bu devlet, ulusal egemenliÄŸe dayanacak, her türlü koÅŸulun dışında ve hiç bir sınırlaması olmayan bir bağımsızlığa sahip olacaktı.'' (54). Bu planın uygulanması ancak birçok aÅŸama halinde olacaktı. Daha baÅŸlangıçta bütün istemleri ilan etmek, ona göre, amaca pek uygun deÄŸildi. Subayların çoÄŸunun ve İslam geleneklerinin bağından henüz kurtulamamış geniÅŸ halk tabakalarının padiÅŸaha baÄŸlılık tutumu içinde bulunması karşısında, örneÄŸin ''cumhuriyet'' sözünü bu dönemde yalnız söylemesi bile olanaklı deÄŸildi. Kemal Atatürk'ün büyük devlet adamlığı yeteneklerinden biri de, bu gerçekleri bilmesinde kendini gösterir. Burjuva sınıfının birçok öteki temsilcilerinden daha ileri görüşlü olduÄŸu için, anti-emperyalist halk hareketinin gücünü anladı ve ondan yararlandı, ama her zaman için o anda gerçekleÅŸtirilebilen kısmi hedeflere doÄŸru yürüdü. Mustafa Kemal, 26 Haziran 1919'da gün aÄŸarırken Amasya'da, arkadaÅŸları ile birlikte Erzurum Kongresi'ne gitmek üzere otomobile bindi. Her ÅŸey çok gizli yürütüldü, hareket konusunda bir sonraki yerlere hiç bir haber gönderilmedi. Atlı bir küçük birlik, otomobil kervanını koruyordu. Mustafa Kemal, merkez hükümetinin kendisini zararsız hale getirmek istediÄŸini çeÅŸitli belirtilerden dolayı biliyordu. Kendisinin görevden alınmasını İngiliz Yüksek Komiseri istemiÅŸti. Dahiliye Nazırı Ali Kemal, baÅŸkaldıran generalle ilgilerini kesmesi için çok sayıda memuru yola getirmiÅŸti. Mustafa Kemal'in yolculuk sırasında uÄŸrayacağı Sıvas'ta, kendisini ''isyancı ve hain'' diye gösteren afiÅŸler duvarlara yapıştırılmıştı. Sıvas'ta bulunan ve onu tutuklamak isteyen Elazığ Valisi Ali Galip'in darbesinden güçlükle kurtulmuÅŸtu. öteki memurların duraksaması ve ünlü paÅŸayı alkışlayan kalabalığın sevinç haykırışları, onu bundan alıkoymuÅŸtu. Otomobil kervanı 2 Temmuz'da Erzincan'dan geçerken otomobilde ona padiÅŸahın bir telgrafını uzattılar. PadiÅŸah, müttefiklerin yaptığı çıkış dolayısıyla görevini derhal terketmesini ve İstanbul'a dönmesini istiyordu. Ertesi gün Erzurum'a vardığında onu bir telgraf daha bekliyordu. Bu kez de Harbiye Nazırı kendisini geri çağırıyordu. DoÄŸu illeri kongresi için delegelerin hepsi henüz seçilmemiÅŸti. BirçoÄŸunun padiÅŸaha baÄŸlı memurların gözü önünde gizlenmesi güçtü ve gizli yollardan Erzurum'a ulaÅŸmaya çalışıyorlardı. Mustafa Kemal, kongre yerinin saldırılardan korunabilmesi için çevredeki önemli stratejik noktaları askerlere tutturdu. Sürekli olarak iÅŸini bırakmak ve telgrafhaneye gitmek zorunda kalıyordu: İstanbul'dan birbiri ardına gelen telgraflar mors iÅŸaretleri olarak kâğıtlara dökülüyordu: ''İstanbul'a geliniz!'' - Harbiye Nazırı; ''izin alınız!'' - PadiÅŸah; ''Anadolu'nun herhangi bir yerinde kalınız, ama yerinizden kıpırdamayınız.'' VerdiÄŸi yanıtlar hep aynı idi: ''Gelemem. Ulusumuz bağımsızlığına kavuÅŸuncaya kadar Anadolu'da kalacağım.'' Mustafa Kemal, gülünçlü oyunu ordu müfettiÅŸliÄŸi ile daha fazla sürdüremeyeceÄŸini anladı. ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin Erzurum bölümünü, Kâzım Karabekir ve Rauf gibi arkadaÅŸlarını yanına topladı ve onlara, ÅŸu açıklamada bulundu: ''Göze aldığımız görev, resmi makamların ve üniformanın koruyuculuÄŸu altında gizlice yürütülebilecek görevlerden deÄŸildir. Bu yöntemi belli bir noktaya kadar izlemek olanağı vardır, ama artık zaman geçmiÅŸtir. Açık meydanlara gitmek, ulusun hakları adına sesi yükseltmek ve ulusu böyle bir çaÄŸrı için tamamen kazanmak zorunluluÄŸu vardır.''(55). Orada hazır bulunanlara, bundan böyle kendisiyle birlikte olmanın taşıdığı tehlikeyi belirtti. Ama hepsi kendisine güvendiklerini söylediler. Mustafa Kemal 8-9 Temmuz 1919 gecesi, görevinin resmen sona erdiÄŸi haberini aldığında, Harbiye Nazırı'na ve padiÅŸaha, görevinden çekildiÄŸini ve aynı zamanda ordudan da ayrıldığını telgrafla bildirdi. İki telgraf yolda karşılaÅŸmıştı. Mustafa Kemal, aynı gece, içinde yetiÅŸip büyüdüğü üniformayı çıkardı. Onu bir daha hiç giymeyecekti. Erzurum Valisi ona sivil elbise ve siyah bir kürklü kalpak buldu. Mustafa Kemal, padiÅŸahın koruyuculuÄŸunu feda edebildi ve etmeliydi; ama çok yakında halkın koruyuculuÄŸuna kavuÅŸacağına inanıyordu.  ULUSAL DEVRİMİN BAÅžLANGICI  23 Temmuz 1919'da DoÄŸu illeri delegeleri Erzurum'da kongre için toplandılar. Sayıları -35- kadar, toplantı yeri de gösteriÅŸsizdi: Bir okulun dersanesi. Delegeler, Mustafa Kemal'i kongre baÅŸkanlığına seçtiler. Açış konuÅŸması için söz aldı. KonuÅŸmasında İtilaf emperyalistlerinin paylaÅŸma planlarını yerdi ve Türk halkını galip devletlerin yumruÄŸuna karşı, hakkını, kendi geleceÄŸini ulusal temelde saptama yoluyla savunmaya ve öne sürmeye çağırdı. İstanbul'un isyancı diye ilan ettiÄŸi generalin ilk önemli konuÅŸmasıydı bu. Bundan böyle ulusal dava için sözlerinin inandırma gücünü sürekli olarak, gittikçe daha güçlü ve daha ustalıkla kullanacaktı. Mustafa Kemal, bu konuÅŸmasında, Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nın dünya tarihinin hangi koÅŸulları altında geçtiÄŸini anlamaya baÅŸladığını tanıtladı. Türklerin ayaklanmasını bütün ezilen ulusların aynı andaki hareketinin bir parçası olarak niteledi ve bu arada, Mısır, Hindistan, Afganistan ve Irak gibi ülkelerin adını andı. Rus halkının müdahaleci birliklere karşı verdiÄŸi baÅŸarılı savaşımı belirtti ve Ekim Devrimi'nin düşüncelerinin saldırgan devletlerde bile yayıldığını söyledi. Halkının kurtuluÅŸ savaşını destekleyen etkenleri bu gerçeklerde görüyordu. Kongre, 7 AÄŸustos 1919'a kadar, ''DoÄŸu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti''ndeki bütün DoÄŸu Türkiye yurtsever örgütlerini içine alan bir yönetmelik hazırladı. Bir de ''temsilciler kurulu'' seçti. Kurulun baÅŸkanlığını gene Mustafa Kemal yüklendi. Hukuksal niteliÄŸini belirtmek için de dernekler yasası gereÄŸince 24 AÄŸustos 1919'da kurulun kaydını Erzurum il makamlarına yaptırdı. Erzurum Kongresi bir bildiri ile Türk topraklarının bölünmezliÄŸini ve dokunulmazlığını ilan etti, İtilaf Devletlerinden ''30 Ekim 1918''de, ateÅŸkesin imzalandığı gün sınırlarımız içinde kalan ülkenin bölüşülmesi planından tamamen vazgeçilmesini'' istedi(56). Bununla, kongre Osmanlı geçmiÅŸinin altına ayırıcı bir çizgi çekti ve Arap toprakları üzerindeki egemenliÄŸi istemediÄŸini gösterdi. Çünkü ateÅŸkesin çektiÄŸi çizgi aÅŸağı yukarı etnik sınıra da uygun düşüyordu. Ancak ''savunma ve direnme ilkesi'' yalnızca ''Rumların ve Ermenilerin örgütlenmesine'' karşı çıkıyordu. Ülkenin doÄŸusunda bulunan Ermeni azınlığın delegeleri de özel hakları onaylamak istemediler. Onların milliyetçiliÄŸi burjuva kökenliydi ve bu yüzden -anti-emperyalist karakterinin belirginliÄŸine karşın- ÅŸovence eÄŸilimlerden arınıktı. Gerçi kongre, padiÅŸahlığa ve halifeliÄŸe baÄŸlılığını yineledi, ama ''merkez hükümetinin de halkın iradesine uyması gerektiÄŸini''(57) istedi. Bundan dolayı Erzurum'da delegeler İstanbul hükümetinden, bir ulusal meclisin toplanmasını ve ülkenin bütün iÅŸleri ile ilgili kararların bu meclise sunulmasını istediler. Merkez hükümet, ulusal Türk topraklarını koruyamazsa, kongre ya da temsilciler kurulu, ''geçici bir yönetim'' kurmaya yetkili olacaktı. BaÅŸka bir deyiÅŸle, kongre, gerektiÄŸi takdirde, karşı-hükümet olarak ortaya çıkma tehdidinde bulunuyordu. İstanbul hükümeti, Erzurum Kongresi karşısında hareketsiz kalmadı. Eylemini ustalıkla Mustafa Kemal'in kiÅŸiliÄŸi üzerinde yoÄŸunlaÅŸtırdı. Ulusal örgütün başı koparılmalıydı. Önce eski generali baÅŸkan olarak görmek istemeyen bazı delegeler ortaya çıktı. Bu grubun sözcüsünün padiÅŸahın paralı ajanı olduÄŸu sonradan anlaşıldı. 30 Temmuz günü Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal'i toplantı salonundan dışarı çağırdı.  Ona baÅŸkentten gelen bir telgrafı gösterdi. Telgrafta isyancı generalin tutuklanması ve İstanbul'a yollanması kendisine buyuruluyordu. Koyu tutucu, padiÅŸaha baÄŸlı Osmanlı generalinin eski bir tipi olan Karabekir, bir an duraksadı. Amasya'da Kemal'e söz vermiÅŸti. Bu sözü tutmayı düşünüyordu. İstanbul'dan gelen buyruk, yasal görünmüyor, ulusal çıkarların deÄŸil, İtilaf eliyle yazdırılmış gibi geliyordu. Böylece buyruÄŸu yerine getirmedi. Hükümetin bu çabası da suya düşmüştü. Bu kez müttefikler bizzat iÅŸe karıştılar. Erzurum can sıkıcı bir konu olmuÅŸtu, bu yüzden Sıvas genel Türkiye kongresi mutlaka önlenmeliydi. Sıvas Kongresi için Erzurum delegesi seçilmiÅŸ olan Mustafa Kemal yola çıkmadan önce Fransız Yüksek Komiseri harekete geçmiÅŸti. Bir Fransız subay heyeti, Sıvas Valisini ziyaret etti. Binbaşı Brunot, valiye çıkıştı: ''Burada kongre yapmaya kalkışılırsa, beÅŸ-on gün içinde bu bölge iÅŸgal edilir.'' (58). Vali kararsızlık gösterdi ve Mustafa Kemal'e, kongrenin Erzurum'a kaydırılmasını telgrafla bildirdi. Ama Mustafa Kemal ve Temsilciler Kurulu bundan ürkmediler: ''Sıvas'ın Fransızlar tarafından iÅŸgali Binbaşı Brunot'nun ileri sürdüğü gibi kolay deÄŸildir.'' (59) diye telgrafla yanıt verdiler. Ancak İngilizler Brunot'nun ültimatomuna ağırlık kazandırdılar. Batum'dan getirdikleri dört taburu Samsun'a çıkardılar. Ulusal silahlı kuvvetlerin bir gösterisi, onları, burada hiç tutundurmadı. Ama en büyük tehlike Güneydeydi. Malatya'ya bir İngiliz binbaşısı geldi. Daha önce tanıdığımız Elazığ Valisi ile birlikte daÄŸlarda dolaÅŸarak birkaç yüz atlı ve silahlı Kürt'ü topladı. Ali Galip, bu kuvvetle, İstanbul'dan gelen 3 Eylül tarihli buyruk gereÄŸince, Sıvas'a doÄŸru yürümek ve kongreye katılanları tutuklamak istiyordu. Ülkenin her yanından Sıvas'a doÄŸru yola çıkan delegelerin böyle buyruklardan haberi yoktu. Ama kendilerinin peÅŸinde koÅŸan hükümete baÄŸlı memurlara ve jandarma devriyelerine sık sık rastlıyorlardı. Delegelerin bazıları binbir güçlükle ve dolaşık yollardan Sıvas'a ulaÅŸtı. Yolda temsilciler kurulunun arabası da durduruldu. Birkaç jandarma, Mustafa Kemal'e ve arkadaÅŸlarına, önlerindeki Erzincan geçidinin Kürtler tarafından tutulduÄŸunu söyledi. Jandarmalar il merkezinden takviye almak istiyorlardı. Ama bu ne kadar sürerdi? Temsilciler kurulu, zamanında Sıvas'a varmazsa ne olacaktı? Mustafa Kemal, hafif makineli tüfeklerle donatılan bir otomobili hızlı sürüşle geçide doÄŸru önden yolladı, kendisi baÅŸka bir otomobille arkadan onu izledi. Yolculuk baÅŸladı. Ama ne bir kurÅŸun geldi, ne de ortada bir Kürt göründü. Jandarmalar, en önemli delegeleri durdurmak için, hikâyeyi uydurmuÅŸlar mıydı yoksa? Kongre planlandığı gibi 4 Eylül 1919'da Sıvas Lisesi'nde açıldı. Anadolu'nun bütün illerinden ve İstanbul'dan delegeler gelmiÅŸti: İş adamları, tüccarlar, serbest meslek insanları, liberal büyük toprak sahipleri, dinsel toplulukların ÅŸeyhleri, subaylar, memurlar ve İstanbul'un kompradorları. Bunların arasında emekçi halkın temsilcileri bulunmuyordu. Onlar o sırada İzmir cephesinde Yunanlı iÅŸgalcilere karşı savaşıyorlar, ya da Toros daÄŸlarının uçurumları arasında güçlü Fransız alaylarına baskınlar yapıyorlardı. O günlerde Fransızlar, burada, İngilizlerin yerini almış, Kilikya'yı iÅŸgale baÅŸlamıştı. Erzurum'da olduÄŸundan daha çok görüş ayrılıkları çıktı, daha sert tartışmalar oldu. Kongrenin baÅŸlamasından önce Rauf Bey, Bekir Sami Bey ve baÅŸkaları, Mustafa Kemal'in toplantı baÅŸkanlığına seçilmesine karşı çıktılar. Ama gizli oyla yapılan seçimde yalnız üç karşı-oyla baÅŸkanlığa seçildi. Tartışmaların en serti, Türkiye'nin Amerikan koruyuculuÄŸuna verilmesi konusunda çıktı. Türk komprador burjuvazisinin temsilcileri, daha kongreden önce böyle bir çözüm için çok çaba göstermiÅŸlerdi. Mustafa Kemal de, İstanbul'dan çok sayıda mektup alıyordu. Bunların biri tanınmış yazar Halide Edip'ten gelmiÅŸti. Mektuplarda kendisinden böyle bir çözümü kabul etmesi isteniyordu. Oysa ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nın gerçek bir temsilcisi olarak onu buna razı etme olanağı yoktu. 20 AÄŸustos 1919 tarihli bir yazıda koruyuculuk sorunu konusunda temel görüşünü belirlemiÅŸti: ''Åžunu belirtmeliyim ki, ben, Fransızların ya da herhangi bir yabancı devletin koruyuculuÄŸuna sığınacak kadar küçülmüş olanlardan deÄŸilim. Benim için dayanılacak tek güç ulustur ve ben gücümü yalnız ondan alıyorum.'' (60). Sıvas'ta koruyuculuk yandaÅŸlarının saldırılarını püskürtmek kolay olmadı. Bekir Sami'den baÅŸka Rauf, Ali Fuat, Refet ve İsmet (İnönü) gibi en yakın çevresindeki subaylar da Amerikan koruyuculuÄŸu istiyorlardı. Refet, bu grubun davranışını şöyle açıklıyordu: ''Amerikan koruyuculuÄŸuna öncelik tanıyarak ulaÅŸmak istediÄŸimiz hedef, İngiliz koruyuculuÄŸundan kurtulmaktır. ...Amerikan güvencesini kabul etmenin gerekliliÄŸini her bakımdan zorunlu görüyoruz. 500 milyon lira borcu olan, devleti yıkıntıya uÄŸramış bulunan, toprağı az verimli, geliri en çok on-on beÅŸ milyon olan bir halkın, yabancı yardımı olmaksızın varlığını sürdürebilmesi 20. yüzyılda olanaksızdır.'' (61). Bütün bu sözler, savaÅŸ dolayısıyla zayıflayan ve borçlanan İngiltere'nin yerini almak ve Yakın-DoÄŸu'da egemenlik kurmaya giriÅŸmek zamanının geldiÄŸini kabul eden Amerikan emperyalistlerinin çok hoÅŸuna gidiyordu. BaÅŸkan Wilson tarafından doÄŸuya gönderilen King-Crane komisyonu da Türkiye üzerinde Amerikan koruyuculuÄŸunu o sıralarda uygun görmüştü. Öte yandan Amerikan DışiÅŸleri Bakanlığı buna karşı çıktı. Türkiye'nin sesi, Amerikan kamuoyu üzerinde her halde çok etkili olabilirdi. Kongrenin çoÄŸunluÄŸu -Anadolu ulusal hareketinin temsilcileri- ise, koruyuculuk görüşünü benimsemedi. Ancak Mustafa Kemal, ulusal güçlerin parçalanmaması için, Erzurum bildirisinin 7. maddesinin kongre tarafından onaylanması ile yetindi. Bu madde, ülkenin sınırlarına saygı gösteren ve emperyalist niyetler beslemeyen herhangi bir devletin teknik ve ekonomik yardımını kabul etmeye Türkiye'nin hazır olduÄŸunu açıklıyordu. Kongre, ayrıca, koruyuculuk yandaÅŸlarını susturmak için, ABD'den bir araÅŸtırma komisyonu gönderilmesinin istenmesine karar verdi. Ancak Mustafa Kemal, bu konuda bir yazı gönderilip gönderilmediÄŸini sonradan anımsayamamıştır. Mustafa Kemal, müttefiklerin ve Türk hükümetinin kongreye karşı düzenlediÄŸi oyunların belgelerini delegelere gösterince, koruyuculuk tartışması hemen unutuldu. En büyük tehlike Malatya'da bulunan Ali Galip'ten ve onun topladığı Kürtlerden geliyordu. Ama Mustafa Kemal tarafından gönderilen birkaç süvari bölüğü Malatya'ya yaklaşınca Kürtler daÄŸlara kaçtılar, Ali Galip de İtilaf birliklerine sığınarak Urfa'ya kaçtı. Geri kalan belgeler, padiÅŸah hükümetinin, halkın ulusal isteklerini boÄŸmak için nasıl bayağı yollar düşündüğünü ortaya koydu. Kongrenin başında bazı delegeler, politika ile uÄŸraÅŸmanın kongrenin amacına uygun olup olmayacağı konusunu öne sürmüşlerdi. Ulusal bir programın hazırlanmasının ne kadar gerekli olduÄŸunu olaylar onlara öğretti. Kongrenin 11 Eylül 1919'da kabul ettiÄŸi bildiri, Erzurum kararlarına geniÅŸ ölçüde uygun düşüyordu. Sıvas'ta delegelerin çoÄŸunluÄŸu, koruyuculuk konusundaki geçici uyuÅŸmaya karşın, belirgin bir anti-emperyalist tutum gösterdi. Bu, savunma ve direnme ilkesinin yalnız Rumların ve Ermenilerin toprak planlarına yönelme çerçevesinden çıkmasında kendini gösteriyordu. Åžimdi delegeler, bu direnmenin, ''her türlü müdahaleye ve her türlü iÅŸgale karşı'' olduÄŸunu ilan ediyordu (62). Böylece Sıvas Kongresi emperyalist büyük devletlerin elegeçirme politikasına karşı doÄŸrudan doÄŸruya tutum almıştı. Özellikle Aydın-Manisa-Balıkesir cephesindeki çete savaşına da yasal bir biçim verildi. Kongre, ulusal silahlı kuvvetlere dayanma ve ulusal iradenin egemenliÄŸini kurma yolundaki kararlılığını açıkladı. Sıvas bildirisi, gerek İstanbul hükümetinin, gerekse Müttefik yüksek komiserlerinin eline gitti. Kongrede kurulan genel Türk birliÄŸi, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' adını aldı. ''Rumeli'' ile Türkiye'nin Avrupa'daki kısmı kastediliyordu. Temsil kurulu 13 üye ile daha da geniÅŸletildi. Mustafa Kemal gene baÅŸkandı. Sıvas Kongresi ile ulusal hareket büyük bir baÅŸarıya ulaÅŸtı: Tüm Türkiye çerçevesinde birleÅŸmekle kalmadı, bütün sınırlılığına karşın, çok geniÅŸ halk tabakalarının onaylayabileceÄŸi bir de program ortaya koydu. Bunun dışında tutulabilecek olanlar yalnızca padiÅŸahın çevresinde toplanmış olan ve ulusal kurtuluÅŸ hareketine karşı çıkan feodal beyler, din adamları ve komprador burjuvazinin bir kesimi idi. Kongre dağılmadan önce, 11 Eylül'de, padiÅŸaha baÄŸlılık telgrafını da kabul etti. Ama Mehmet VI, dikkatle inceledikten sonra, bu telgrafta birkaç saygılı sözün ardında güçlükle gizlenebilmiÅŸ çok sert istekler bulunduÄŸunu anladı: Sadrazam Damat Ferit'in görevden uzaklaÅŸtırılması, Ali Galip'in ve öteki ''hainler topluluÄŸu''nun cezalandırılması, halkın ve ordunun isteklerine uygun yeni bir kabinenin kurulması. Kolordu komutanları da buna benzer telgraflar yolladılar. 11-12 Eylül gecesi Anadolu ile İstanbul'dan yalnız telgraf memurlarının yanıtı geliyordu, Damat Ferit ile padiÅŸahın kıpırdadıkları yoktu. 12 Eylül sabahı saat 5'te İstanbul Telgraf Müdürlüğü Sıvas'tan son haberi aldı: ''Ulus, yasalara uygun bir hükümet kuruluncaya kadar merkez hükümetle bütün yönetimsel iliÅŸkilerini, İstanbul ile her türlü posta ve telgraf baÄŸlantılarını kesmeye karar vermiÅŸtir.'' (63). BaÅŸkent bir gecede toprağını yitirmiÅŸti. Temsil kurulu, ülkenin hükümet örgütünü eline almaya baÅŸladı. Aşılması gereken direnmeler çoktu. İstanbul ile her ÅŸeye karşın bir uyuÅŸmaya varılmasını isteyenlerin cephesi, kurulun içine kadar uzuyordu. Bu kiÅŸiler, böyle bir amaç için iÅŸgalcilere karşı silahlı savaşımdan vazgeçmeye bile hazırdılar. ÇeÅŸitli kentlerde, özellikle Trabzon ve Konya'da, valiler ve dernekler bu istekle açıkça ortaya çıktılar, temsil kurulundan buyruklar almaktan kaçındılar. Ama Mustafa Kemal, gücü ve kararlılığı ile kurul üyelerini kendinden yana çekti. Birçok valiye, belediye baÅŸkanına ve polis memuruna iÅŸten el çektirdi. Bunların yerine ulusal davaya gönüllü kimseler geçti. Böylece temsil kurulu, halkta güven ve enerji yarattı. Birçok yerde halk, eski belediye baÅŸkanlarının uzaklaÅŸtırılmasına ve yenilerinin seçilmesine etkin olarak katıldı. Eylül 1919 sonunda temsil kurulu ile yerel örgütler, müttefiklerin iÅŸgal etmediÄŸi bölgelerde bütün resmi makamların çalışmasını denetliyordu. Ferit PaÅŸa Kabinesi'nin durumu sallantıdaydı. Müttefiklerle padiÅŸah, bu hükümeti düşürmek gerektiÄŸini anlamaya baÅŸladılar. Hükümet, Sıvas'ta, ulusal iradenin gösterisine karşı iÅŸlediÄŸi entrikalar dolayısıyla iyice lekelenmiÅŸti. İzmit çevresinde çeteler baÅŸkente yürüyecek kadar tehlikeli olmuÅŸlardı. Temsil kurulu İstanbul'la baÄŸlantılı telgraf hatlarından yalnız birini kestirmemiÅŸti. Bu yoldan her gün ülkenin dört köşesinden kabinenin çekilmesi istekleri geliyordu. Ferit PaÅŸa'nın son eylemleri, umutsuzca davranışlardı. BolÅŸeviklerin gruplar halinde Türkiye'ye sızacağı, ulusal hareketin de BolÅŸevik bir örgüt olduÄŸu söylentisini yayıyordu. Bu da yarar saÄŸlamayınca, 27 Eylül akÅŸamı Mustafa Kemal'in Selanik'te çalıştığı sıralarda eski arkadaşı olan birini telgraf başına yolladı. Bu kiÅŸi, Mustafa Kemal'i hükümetle anlaÅŸmaya razı etmek için sekiz saat boÅŸuna çaba gösterdi. Sonra alınıp verilen telgrafları padiÅŸaha gösterdi. 1 Ekim 1919'da Damat Ferit PaÅŸa çekildi. Mehmet VI, ertesi gün Ali Rıza PaÅŸa'yı hükümeti kurmakla görevlendirdi. İngiliz dostu yeni sadrazam kendinden önceki kadar lekeli deÄŸildi, ama kabinesinde padiÅŸahın çevresinden altı eski koyu gerici paÅŸa vardı. Damat Ferit'in yıkılışından sonra birçok önde gelen subayın ve Kemal'in öteki yandaÅŸlarının sırtından büyük bir yük kalkmış gibi oldu. PadiÅŸah efendilerine karşı isyancı olmaktansa, yeni hükümetle anlaÅŸma olanağına öncelik veriyorlardı. Mustafa Kemal yeni hükümetin niyetlerine karşı kuÅŸkulu olmakla birlikte, onunla iÅŸbirliÄŸi denemesinde bulunmaktan baÅŸka çare de göremiyordu. Ali Rıza, belgelenen ulusal iradeye ve temsil kuruluna dayanmaya, ulusal meclis için seçimler yapmaya hazır olduÄŸunu ilan ettikten sonra, 7 Ekim'de temsil kurulu, hükümetle tam görüş birliÄŸi halinde bulunduÄŸunu açıkladı. Kendi açısından da, hükümetin iÅŸlerine karışmamayı yükümlendi ve baÅŸkentle baÄŸlantıyı yeniden kurdu. Ama bu görüş birliÄŸi aldatıcıydı. Hükümeti ilgilendiren ÅŸey, her ÅŸeyden önce ''müdafaai hukuk cemiyetleri''nin ve temsil kurulunun dağılmasıydı. Ulusal hareketin temsilcileri de, parlamentonun toplanması kesinleÅŸtikten sonra kendi ulusal örgütlerinin gereksiz olduÄŸu hayaline kapılmışlardı. Ancak Mustafa Kemal, padiÅŸah hükümeti ile yaptığı bütün görüşmelerde kurulun ayakta kalması ilkesine baÄŸlı kalıyordu. Böylece kurul, denebilir ki, devlet içinde devlet olarak kaldı. Bununla birlikte Mustafa Kemal baÅŸka önemli bir konuda görüşünü kabul ettiremedi. Ulusal hareketin önderleri, parlamentonun toplanacağı yer konusunda günlerce tartıştılar. Mustafa Kemal, İstanbul'un buna elveriÅŸli bir yer olmadığı görüşünde tamamen yalnız deÄŸildi. Müttefikler orada gemilerin topları ile parlamentoyu her an baskı altına alarak kendi isteklerini kabul ettirebilirlerdi. Bu yüzden Anaolu'nun içinde güvenli bir yer seçilmesini önerdi. ÇoÄŸunluÄŸun da, hiç deÄŸilse sözde, önemli bir gerekçesi vardı: Parlamentoyu -böylece de baÅŸkenti- İstanbul'dan uzaklaÅŸtırınca, Türkiye'nin BoÄŸazlardan vazgeçtiÄŸi izlenimi uyandırılacaktı. O zaman Müttefikler, barış antlaÅŸmasında ayırma planlarını gerçekleÅŸtirmekten geri kalmayacaklardı. KuÅŸkusuz hükümet de, toplanma yerinin İstanbul olmasından yanaydı. Mustafa Kemal, yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı. Seçimlerden önce ülkede durum iyice gerginleÅŸti. ''Hürriyet ve İtilaf'' Partisi'nin ve ''İngiliz Muhipleri''nin propagandacıları, ülkeye yayıldılar. Cepleri para doluydu ve bunu cömertçe dağıtıyorlardı. Bazı yerlerde ''kışkırtmalar'' ürünlerini verdi. KurtuluÅŸ hareketinin adamlarına, Kemalistlere karşı ayaklanmalar çoÄŸaldı. PadiÅŸahın paralı adamı Çerkez Anzavur'un çeteleri, Kuzey-Batı Anadolu'da tedhişçilik yapıyorlardı. Hıristiyan halka karşı giriÅŸilen taÅŸkınlıklarda da padiÅŸahın ajanlarının parmağı vardı. Genellikle böyle ''karışıklık kaynaklarını'' İtilaf birlikleri iÅŸgal ediyor, bu da padiÅŸahın iÅŸine geliyordu. Silahlı direnmeyi kırmak için, hükümet, bazı yerlere çetecilerin önderlerini haince öldüren jandarma bölükleri gönderiyordu. Genç subayları görevlerinden uzaklaÅŸtırıyor, normal ordunun kalıntılarını ele geçirmek için yaÅŸlı padiÅŸah uÅŸaklarının atamasını yapıyordu. Ama hükümetin kolu yeterince uzun deÄŸildi ve Mustafa Kemal, İstanbul'un buyruÄŸuna bakmadan bütün subayların görevlerinde kalmasını istedi. Aralık ayı başında seçimler bitti. 175 milletvekilinden 116'sı ulusal kurtuluÅŸ hareketi yanlısı olarak ortaya çıktı. İstanbul'a gitmeden önce tek tek ya da küçük gruplar halinde Ankara'ya geldiler. Temsil kurulu, 27 Aralık 1919'da, buraya yerleÅŸmiÅŸti. Eski ''Angora'', sıkıcı, tozlu ve boz Anadolu yaylasının ortasında bulunuyordu. Kocaman bir kayanın yamaçlarına yapışmıştı. Küçük Asya'dan geçen çok sayıda fetihçi, tarih-öncesinde burada kaleler kurmuÅŸtu. Eski bir Selçuk kalesinin kocaman duvarları ile çevrili olan kayalık, önemli ulaşım yollarının birleÅŸme noktasıydı. Mustafa Kemal, Sıvas'tan daha merkezi olduÄŸu için burayı seçti. Buranın gerek İstanbul'la, gerekse ülkenin batı ve güney cepheleriyle tren baÄŸlantıları vardı. Mustafa Kemal, delegelere, Sıvas ve Erzurum ulusal programının ilkelerini kavratmak için günlerce çaba gösterdi. Sonunda masaya oturup, parlamentoda kabul edilmesini isteyecekleri Türk barış programını onlarla birlikte hazırladı. Sıvas ve Erzurum görüşlerini öz biçimde içeren bu program taslağına ''Misakımilli'' (ulusalantlaÅŸma) dendi. Milletvekilleri parlamentoda ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' grubunu meydana getirmeyi de yükümlendiler. Sonra buradan İstanbul'a gittiler. Onlarla birlikte, meclis grup baÅŸkanı seçtikleri Rauf da gitti. Mustafa Kemal, birkaç yakın arkadaşı ile kendisine karargâh olarak seçtiÄŸi Ankara Tarım Okulu'nda kaldı. Kendisi de milletvekili seçilmiÅŸti. Ama padiÅŸahın ve müttefiklerin egemenlik bölgesine girmekten sakınıyordu. 1920 yılının bu ilk haftalarında, durumu, hiç de özenilecek gibi deÄŸildi. Ulusal hareket ne olacaktı. Meclisin sonu gelmeyen tartışmaları içinde kaybolup gidecek miydi? Uzaklardaki Ankara'da ''çete başını'' artık saymayan ve eski baÅŸkentte meclisin açılmasını dört gözle bekleyen çok kimse vardı. Ama Türkiye'nin geleceÄŸi gene orada deÄŸil, yabancı iÅŸgalcilere karşı halkın savaÅŸtığı cephelerde belirlendi. Ulusal hareket yeni ve önemli dürtülerini cephelerden aldı. Ali Rıza hükümeti bir ÅŸeyi baÅŸaramadı: çeteci birliklerini denetimi altına almayı. Bu yüzden İngiliz BaÅŸkomutanı General Milne, Batı Anadolu'da çizdiÄŸi hattın üç kilometre gerisine Türk birliklerinin çekilmesini aylarca boÅŸuna bekledi. Böylece Yunan birlikleri bu hatta kadar geleceklerdi. 3 Kasım 1919'da Osmanlı Harbiye Nazırı'na bunun için buyruk yollamıştı. Ama Nazır buyruÄŸu nasıl yerine getirebilirdi? PadiÅŸahın buyruÄŸu üzerine çeteci birliÄŸini dağıtmak ve Demirci Mehmet Efe'yi tutuklamak üzere Aydın'a bir jandarma binbaşısı geldiÄŸi zaman, binbaşının kendisini tutukladılar ve Ankara'ya yolladılar. İngiliz ve Fransız komutanlıklarının öfkesi günden güne büyüyordu. İngiliz denetleme subayları, ülkenin içlerinde izinsiz birlik hareketlerini görüyorlardı, ama protestoları fayda vermiyordu. Subaylar, İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçiyorlardı. Silah depolarından top kamaları yok oluyordu. Bütün bu olanlardan, müttefikler, merkez hükümetinin Harbiye Nazırı'nı sorumlu tutuyorlardı. Neredeyse Müttefik yüksek komiserlerinin kapılarının önünden silah çalınıyordu. Gelibolu Yarımadası'ndaki AkbaÅŸ'ta Fransız askerleri, beyaz orducu General Wrangel'in Kızılordu'ya karşı yaptığı savaÅŸ için ayrılmış olan büyük bir silah ve cephane deposunu bekliyordu. 26-27 Ocak 1920 gecesi, kimsenin göremediÄŸi birkaç mavna, boÄŸazı geçti. Türk çeteciler Fransız nöbetçilerinin üstüne çullandılar ve depoyu boÅŸalttılar. 8.000 tüfek, 40 makineli tüfek ve 20.000 sandık mermi mavnalarla taşındı ve hiç bir zarar görmeden Asya yakasına ulaÅŸtı. Çetecilerin eylemleri, bunların ardında tek bir yönetimin bulunduÄŸunu gittikçe daha belirli olarak gösteriyordu. Eylül 1919'da temsil kurulu, ''Batı cephesi''ni kurmuÅŸ, yönetimini de 20. Kolordu komutanı Ali Fuat PaÅŸa yüklenmiÅŸti. Temsil kurulu, çeteci birliklerine resmi bir ad da verdi: ''Kuvay-i Milliye'' (ulusal kuvvetler). Bunlara kolordu komutanları tarafından silah, cephane ve ikmal saÄŸlanıyordu. Ancak bu komutanların, birliklerin iç iÅŸlerine karışma yetkisi yoktu. Mustafa Kemal ile kurtuluÅŸ hareketinin öteki önderleri, yeniden güçlü ve düzenli bir ordu kurmak için büyük çabalar gösteriyordu. Kesin zafere ulaÅŸmanın tek olanağının bu olduÄŸunu kabul ediyorlardı. İç düzeni saÄŸlamak ve güvenceye almak için en iyi araç, eski subaylar tarafından yönetilen bir ordu olabilirdi. Günün birinde çeteciler, kurulmasına çalışılan burjuva devlet için tehlike de olabilirlerdi. Ancak onlardan vazgeçilemiyordu. Düzenli birliklerin kurulması iÅŸi çok yavaÅŸ ilerliyordu. Halkın subaylara karşı duyduÄŸu güvensizlik çok fazlaydı, askerlik ÅŸubelerinin önünde kuyruklar meydana gelmesi beklenemezdi. Bu arada temsil kurulu, ulusal kuvvetleri gevÅŸek biçimde bir araya getirmek ve komutası altına sokmakla yetindi. Birçok birliklerde subaylar ''askeri danışman'' olarak kalıyor, komuta gücü gene ''efelerin'' elinde bulunuyordu. Mustafa Kemal'in Ankara'ya yerleÅŸtiÄŸi gün, ulusal kuvvetler Kilikya'da Fransız iÅŸgal birliklerine karşı harekete geçtiler. Toroslar'ın madenleri, pamuk ve meyve yönünden zengin olan Adana ovası, Fransız sömürgecilerini çekmiÅŸti. Onların görevlendirdiÄŸi General Gouraud yüzlerce Türk köyünü yakmış ve binlerce özgürlük savaşçısını vurdurmuÅŸtu. Bir de ''Ermeni lejyonu''nu silahlandırdı. Lejyon, Fransız süngüsünün koruyuculuÄŸu altında, Türk halkından öcünü alacaktı. Ama bu türlü misillemeler direnmeyi boÄŸacak yerde, güçlü bir halk ayaklanması biçimine götürdü. 17 Aralık 1919'da MaraÅŸ halkı ayaklandı. Bütün çevreden gelen ulusal atlı birlikler kente saldırdı. On sekiz günlük savaÅŸtan sonra düşman garnizonu kenti terk etmek zorunda kaldı. Fransız BaÅŸkomutanlığı tarafından takviye olarak gönderilen Cezayir Tümeni, ayaklananlarca yok edidi. 9 Åžubat'ta Urfa ayaklandı. İki ay sonra burada kuÅŸatılan garnizon da beyaz bayrak çekti. Antep de ayaklandı ve Fransız birlikleri her yerde güç duruma düştü. Sonunda, 30 Mayıs 1920'de, Fransızlar, Kemalistlerle üç haftalık bir ateÅŸkes üzerinde anlaÅŸtılar. Kilikya'da ulusal Türk ÅŸahlanışının baÅŸarısına, aynı biçimde Fransız sömürge rejimine karşı savaÅŸan Suriye yurtseverleri de katkıda bulundular. Ocak 1920'de Kilikya'ya Fransız birliklerinin ve savaÅŸ gereçlerinin gönderilmesini önlemek için Halep-İskenderun demiryolunu iÅŸe yaramaz hale getirdiler. Arap sınır komutanları Türk bölgesine silah ve cephane yolladılar. 12 Ocak 1920'de son Osmanlı Parlamentosu toplandığı zaman, önemli siyasal-askeri gerginliklerin ve çatışmaların geçtiÄŸi günler yaÅŸanıyordu. Milletvekilleri bu görevi yerine getirebilecekler miydi. Bu soruya onların eylemleri karşılık verir. Önce bunlar, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' olarak bir grup meydana getirmeye cesaret edemediler. Buna karşılık parlamentonun toplanmasıyla gerek ''cemiyet''in, gerekse ulusal kuvvetlerin gereÄŸinin kalmadığını öne sürdüler. Birçok milletvekili, feodal-dinci saray çevrelerinin etkisi altına girdi. Onlar için sultanın karşısına çıkabilmek, bir nazırla görüşebilmek ulusal çıkarları savunmaktan daha önemliydi. Mustafa Kemal'in, o zaman, Ankara'dan bu durumu gözlerken duyduÄŸu öfke, yedi yıl sonraki sözlerinde bile kendini duyuruyordu. Milletvekillerini ''inançsız adamlar'', ''korkaklar'', ''cahiller'' diye niteliyordu. Sonra sözlerini şöyle sürdürdü: ''Cahildiler, çünkü kurtuluÅŸun tek etkeninin yalnız ulusun kendisi olduÄŸunu ve her zaman da olacağını anlayamıyorlardı. Hükümdar önünde el pençe durarak, yabancıların yakınlığını kazanmaya çalışarak, yumuÅŸak ve uysal davranarak büyük hedeflere ulaşılabileceÄŸine inanacak kadar budalaydılar.'' (64). Meclisin enerjik bir davranışının ne kadar önemli olduÄŸu, 20 Ocak günü üç Müttefik yüksek komiseri, Ali Rıza hükümetine, Harbiye Nazırı ile onun Genelkurmay BaÅŸkanı'nın ''günah listesi''ni verdiÄŸi zaman anlaşıldı. Yüksek komiserler, her iki paÅŸanın, 48 saat içinde görevden çekilmesini istediler. Mustafa Kemal bu ültimatomu ''imparatorluÄŸun siyasal bağımsızlığına giriÅŸilmiÅŸ bir suikast'' olarak niteledi ve hükümetten, temsil kurulu adına ültimatomun geri çevrilmesi dileÄŸinde bulundu. Ama hükümet teslim oldu, paÅŸalar görevden çekildiler. Bunun üzerine Mustafa Kemal meclise baÅŸvurdu: ''İngilizler'in nazırların seçilmesine karışarak ve bu konuda baskılar yaparak imparatorluÄŸun bağımsızlığına karşı giriÅŸtikleri saldırıyı iç ve dış dünyaya karşı enerjik biçimde ve olabildiÄŸi kadar çabuklukla geri püskürtmek en büyük görevinizdir.'' (65). Ertesi gün, 23 Ocak'ta temsil kurulu, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için hükümetin düşürülmesini istedi. Rauf kaçamak bir yanıt verdi. Meclis, hükümete karşı hiçbir giriÅŸimde bulunmadı. Ama Ankara'dan ulaÅŸan zorlayıcı isteklerin sonu gelmediÄŸi için Meclis 28 Ocak 1920'de ''Misakımillî''yi kabul etti. Bununla, barış antlaÅŸmasının koÅŸulu olarak, ülkenin bölünmezliÄŸi ilkesi, Mondoros ateÅŸkes antlaÅŸmasının sınırları içinde ülkenin siyasal, adli, parasal ve ekonomik bağımsızlığı ilan ediliyordu (66). Erzurum ve Sıvas yapıtı ÅŸimdi ulusal meclis tarafından da onaylanmıştı. Bu arada İngiliz emperyalistlerinin baÅŸkente ve Meclis'e bir yumruk daha vurmaya hazırlandıklarını gösteren belirtiler çoÄŸaldı. ''Misakımillî'' isyancı Türklere karşı duydukları hoÅŸnutsuzluÄŸu arttırdı. 19 Åžubat 1920'de General Milne, Müttefiklerin kararı gereÄŸince İstanbul'un Türkiye'nin baÅŸkenti olarak kalacağını; müttefik birliklerine karşı, Yunanlılara karşı olduÄŸu gibi, Türk birliklerinin harekâtının derhal durdurulmasını istemek zorunda kaldığını hükümete bildirdi. Bu istemlerin yerine getirilmemesi halinde barış koÅŸulları sertleÅŸtirilecekti. Buna karşılık temsil kurulu, Yunanlı iÅŸgalcilere karşı savaşın İzmir kurtuluncaya kadar sürdürüleceÄŸini ilan etti. Meclis'ten de -boÅŸuna olmakla birlikte- bir ültimatomla Kilikya'nın Fransızlar tarafından boÅŸaltılması isteminde bulunmasını istedi. Türk direniÅŸi son bulmadığı için İngilizlerin Akdeniz filosu İstanbul BoÄŸazı'na girdi. 3 Mart'ta Yunan birlikleri İzmir'in doÄŸusundan saldırıya geçtiler. 10 Mart'ta Lord Curzon Avam Kamarası'nda, İstanbul'daki durum karşısında müttefiklerin hareketsiz kalamayacağını söyledi. Aynı gün Meclis'teki önde gelen milliyetçilerin tutuklanması buyruÄŸu verildi. 1919 yazından bu yana YakındoÄŸu'da siyasal-stratejik durum deÄŸiÅŸmiÅŸti. Amerikan Senatosu, Milletler Cemiyeti tüzüğünü ve bununla birlikte geliÅŸmiÅŸ ülkeler üzerindeki koruyuculuk ilkesini onaylamadı. ABD'nin Türkiye'nin paylaşılmasında ÅŸimdilik rakip olmadığı anlaşılıyordu ve Amerikan koruyuculuÄŸu konusu da tartışılmaz oldu. Lloyd George, ''Türklerin İstanbul'dan sürülmesi'' ve bir ''Karadeniz Cebelitarık''ı kurulması yolunda İngiliz emperyalistlerinin öne sürdüğü eski isteÄŸi gerçekleÅŸtirebilecek miydi? Halifenin İstanbul'dan çıkarılmasına karşı Hindistan ve Mısır'ın Müslüman kamuoyunun sert protestoları, Fransa ve İtalya'da gösterilen muhalefet dolayısıyla, Londra, baÅŸka bir taktik seçmek zorunda kadı. Sultan, halifeyi kendine baÄŸlı bir alet durumuna getirdikten sonra kendisi de İstanbul'da neden kalmasındı? BoÄŸazlara fiili olarak sahip olmak, İstanbul'da bir Türk hükümetinin bulunup bulunmaması sorunundan daha önemliydi. Bu yüzden İngiliz hükümeti, Åžubat 1920'de, Londra'da alınan müttefiklerarası kararları onayladı: İstanbul padiÅŸahın oturduÄŸu yer olarak kalacak, BoÄŸazlar uluslararası ve tarafsız bir statüye girecekti. İngiltere, bu ''uluslararası hale getirme'' iÅŸinde terazinin kefesinde ağır basmak istiyordu ve basabilirdi. BaÅŸbakan Lloyd George ve DışiÅŸleri Bakanı Lord Curzon için daha önce yapılması gereken küçük bir güzellik ameliyatı vardı: Ankara'daki ''çete başı''nın ve onun ''çetelerinin'' ''can damarı'' kesilmeliydi. Bunun için en iyi çare İngiliz emperyalistlerine göre, İstanbul'un ''ceza olsun diye'' iÅŸgal edilmesiydi. BaÅŸkent elde olunca, hükümeti, Londra'nın iradesi altına sokma olanağı vardı. ''YakındoÄŸu İngiliz İmparatorluÄŸu'' gerçekleÅŸebilirdi. Lloyd George hükümetinin bu konudaki kararının, İngiliz hükümet çevrelerinin en ağır sonuçlar doÄŸuran yanlış kararlarından biri olduÄŸu anlaşıldı. Mustafa Kemal, İngiliz hükümetinin 10 Mart tarihli kararlarını gizli yollardan öğrenmiÅŸti. 13 Mart'ta önde gelen milletvekillerinin acele Ankara'ya gitmelerini istedi. Özellikle, bir hükümetin kurulmasına katılmaya yetenekli saydıklarına bu konuda baÅŸvurdu. BaÅŸvurusunu ÅŸu tümce ile tamamladı: ''İtilaf Devletlerinin köklü zor önlemlerine giriÅŸeceÄŸi şüphe götürmüyor.'' (67). Üç gün geçmiÅŸti ki, İstanbul'dan kötü haber geldi. Mustafa Kemal, 16 Mart günü öğleden önce telgraf başına çaÄŸrıldı. Telgrafçı haberi okuduÄŸu zaman, her ÅŸeyin beklenmiÅŸ olmasına karşın, ÅŸaşılacak bir suskunluk oldu: ''İngilizler ... ÅŸu anda İstanbul'un iÅŸgali için harekete geçtiler. Bilginize, Manastırlı Hamdi.'' Sonra bir telgraf daha. Harbiye Nezareti'nin telgraf memuru Ali bildirdi: ''İngilizler sabahleyin saldırdılar, yedi ölü ve 15 kadar yaralı var. İngiliz askerleri ÅŸu anda devriye geziyorlar. Tam ÅŸimdi İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. Girdiler. Nizamiye kapısında bulunuyorlar. BaÄŸlantıyı kesiniz. İngilizler burada.'' (68). İngiliz Deniz Piyadesi 1918 Kasımı'ndan bu yana iÅŸgal ettiÄŸi noktalardan dışarı doÄŸru yayıldı, bütün hükümet binalarına, kışlalara, postanelere ve telgrafhanelere girdi. Ulusal hareketin 150 tanınmış taraftarı, bunlar arasında birçok milletvekili, gazeteci ve yazar tutuklandı. Milliyetçilerin Meclis'teki önderleri Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey de tutuklananlar arasındaydı. İngilizler bunları, Malta'ya sürdü. Parlamentoyu darmadağın ettiler. Devrimci sendikalar ve komünist gruplar gizli kalma yolunu tuttular. 2 Nisan 1920'de İngiliz ajanı ve kurtuluÅŸ hareketinin amansız düşmanı Damat Ferit PaÅŸa yeni bir hükümet kurdu. İstanbul'un ''ceza olsun diye'' iÅŸgali, Kemal'in siyasal taktiÄŸinde büyük bir deÄŸiÅŸiklik meydana gelmesi sonucunu doÄŸurdu. İşgalin ve Meclis'in dağıtılmasının Anadolu'daki ulusal harekete savaÅŸ ilanı demek olduÄŸunu anlamak için, iÅŸgal ordusu tarafından yayımlanan resmi bildiriyi okumak yeterliydi. Bildiri, padiÅŸahın buyruklarını dikkate almayan, halkı silah altına çağıran ''belli kiÅŸiler''den söz ediyordu. İşgal birlikleri hedeflerinin Türk yönetimi altında kalan bölgelerde ''padiÅŸahın saygınlığını'' güçlendirme olduÄŸunu açıklıyordu (69). Temsil kurulu bu meydan okumayı kabullendi. Mustafa Kemal'in bugüne kadar taktiÄŸi, özellikle İstanbul hükümeti üzerinde baskı yapmak olduÄŸu ve bunu yaparken genellikle var olan yasaları göz önünde tuttuÄŸu halde, ÅŸimdi asıl iki devrimci adımını attı. Temsil Kurulu, 19 Mart 1920'de yeni ve olaÄŸanüstü yetkilerle donatılmış bir millet meclisinin seçileceÄŸini ilan etti. Meclis, Ankara'da toplanacak ve ülkede iktidarı üzerine alacaktı. PadiÅŸah ile sadrazam ancak tutsak ya da İtilaf Devletlerinin ajanları olarak kabul edilebilirdi. Temsil Kurulu, hemen geçici hükümet yönetimini üzerine aldı. Müttefikler, eskiden olduÄŸu gibi padiÅŸahı devletin asıl başı olarak görseler de, eylemleriyle iktidarın, milliyetçilerin eline geçmesini çabuklaÅŸtırmışlardı. Mustafa Kemal'in Ankara Tarım Okulu'ndaki bürosu bir gecede tekrar ulusal hareketin tek buyruk yeri olmuÅŸtu. Müttefiklere, ayrıca da tarafsızlara ve İslam dünyasına protestolar ve bildiriler yazıldı, gönderildi. Ama Türk halkının yaÅŸam haklarının kabaca çiÄŸnenmesine temsil kurulu yalnız sözle deÄŸil, özellikle eylemlerle karşılık verdi. Mustafa Kemal bu önlemlerin çoÄŸunu daha önce hazırladığı için, ÅŸimdi bunlar çabucak ve düşmanı ÅŸaşırtacak gibi uygulanıyordu. Türk çeteleri, EskiÅŸehir, Afyonkarahisar ve Kütahya'da Anadolu demiryolunu bekleyen İngiliz birliklerini çevirdiler ve Anadolu'dan çıkmaya zorladılar. Müttefik denetim subayları tutuklandı ve Malta'da kapatılan milliyetçiler serbest bırakılmadığı sürece rehine olarak gözaltına alındılar. İstanbul'un 150 km uzağında iki köprü havaya uçuruldu. Böylece, Anadolu'yu baÅŸkente baÄŸlayan tek demiryolu zarara uÄŸratıldı. Eylül 1919'da bir kez olduÄŸu gibi, sivil ve askeri makamlar merkez hükümetle bütün baÄŸları kestiler. Ankara'da artık hükümet çalışmasının yalnız küçük baÅŸlangıçları söz konusu deÄŸildi. Ulusal davaya baÄŸlı olan herkes, İstanbul'dan buraya kaçıyordu. Tutuklanmaktan kurtulabilen milletvekilleri de burada toplandılar. Çok sayıda yazar ve gazeteci geldi. Aralarında Halide Edip ve Yunus Nadi de vardı. Bunlar ilk Anadolu Haber Ajansı'nı kurdular. İstanbul'dan, Mustafa Kemal'i Harbiye Nezareti'nde son dakikaya kadar desteklemiÅŸ olan iki eski arkadaşı, General Fevzi (Çakmak) ve Albay İsmet (İnönü) de geldi. Ankara, İstanbul'dan gelen mülteci akınını sığdıramıyordu. Aydınlar ile Kemal, birbirlerini pek sevmiyorlardı. Mustafa Kemal, onlarda, özellikle asker disiplinini eksik buluyordu, Ama en iyi kiÅŸileri dava için kazanmıştı ve onları sonu gelmeyen tartışmalara sokmaktan, bir köşeye sıkıştırmaktan dolayı seviniyordu. Görüşlerde çok ayrılıklar vardı. Ama hiç biri, yaÅŸamak için savaÅŸtıklarını unutmuyordu. Ulusal kurtuluÅŸ hareketine karşı iç ve dış gericiliÄŸi yok etme seferi baÅŸlamıştı bile. İngiliz iÅŸgalciler, sıkıyönetim altında bulundurdukları İstanbul'da sayısız tedhiÅŸ eylemleri iÅŸliyorlardı. 27 taÅŸ kırma işçisi, çetecilere yardım ettikleri şüphesi uyandığı için hemen kurÅŸuna dizildi. İşgal birliklerinin komutanı General Wilson, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve Fransızların, Anadolu'nun içlerine doÄŸru yoÄŸun bir saldırıya geçmesini planladı. Ama belki de bundan vazgeçilebilirdi. Damat Ferit ile padiÅŸah, ''yangını'' söndürmek için paylarına düşeni yapıyorlardı. 11 Nisan'da İstanbul'un en yüksek din yetkilisi olan ÅŸeyhülislamdan bir karar çıkarttılar. Bu fetva, Mustafa Kemal ile yandaÅŸlarını isyancı olarak ilan etti. Müminlerin, bu isyancıları öldürmesi dinsel bir görev olarak gösterildi. İngiliz uçakları fetvayı, bildiriler biçiminde bütün Anadolu üzerine attılar. Hocalar bunu camilerde ve meydanlarda okudular. Bu, iç savaÅŸa çaÄŸrıydı. Bir hafta sonra padiÅŸah, halkın aÄŸzında ''Halife Ordusu'' adını alan ''düzen birlikleri' kurdurdu. Gerici hocaların kışkırtmaları etkisiz kalmadı. Anadolu üzerinde bir ayaklanma dalgası esti ve Ankara'ya kadar yaklaÅŸtı. ''Büyük Millet Meclisi'' seçimleri olurken halife ordusu kanlı eylemlere giriÅŸti. Kemal yanlılarını taÅŸla ezdi, gözlerini oydu ve astı. Ama sonunda yaptıklarını gene aynı karşılıkla ödedi. Türkiye'de siyasal-askeri didiÅŸmenin boyutları birkaç ay öncesine göre daha açıklıkla belirdi. SertleÅŸen sınıf kavgası, henüz kararsız olan birçok kiÅŸiyi karar vermeye zorladı: ya İstanbul'dan yana- böylece de feodal-dinci gericilikten ve İngiliz emperyalistlerinin iradesine teslim olmaktan yana- ya da Ankara'dan yana -ulusal devrimin geliÅŸmesi yolunda. Bu ortam içinde 23 Nisan 1920'de Ankara'da ''Büyük Millet Meclisi'' toplandı.  GERİCİLİK VE İLERİCİLİK ARASINDA  BÜYÜK MİLLET MECLİSİ  23 Nisan 1920, Müslümanların baÅŸlıca dua günü olan cumaya rastladı. Mustafa Kemal, bu günü, rastgele seçmemiÅŸti. Bu gün, halka, gün kutsal niteliÄŸini gösterme bakımından Müslümanlığın kurallarının ve kutsallıklarının bütün çekiciliÄŸini taşıyordu. Anadolu'nun bütün camilerinde Müminler, halifenin ve ülkenin, düşmanların elinden kurtulması için dua etmek üzere toplandılar. Ankara'nın Hacı Bayram Camii'nde 338 milletvekili bir araya geldi. 233'ü yeni seçilmiÅŸ, 105'i de dağıtılan İstanbul Parlamentosu'ndan gelmiÅŸti. Milletvekilleri duadan sonra, önlerinde peygamberin bayrağı olduÄŸu halde tören yürüyüşü ile toplantı binasına gittiler. İslam âdetine göre binanın kapı eÅŸiÄŸinde iki kurban kesildi. Milletvekili sıralarına bakıldığı zaman çok alacalı bir görünümle karşılaşılıyordu. Beyaz sarıkların yanında kırmızı fesler, Kürtlerin, Lazların ve Çerkezlerin ulusal giysileri, Avrupai elbiselere karışıyordu. Milletvekilleri arasında 100 memur, 50 subay, 50 din adamı vardı. Bunları çiftlik sahipleri ile tüccarlar izliyordu. Meclis'te bir tek zanaatçı usta vardır. Bunun dışında ne kent küçük-burjuvası, ne de işçi ve köylüler temsil ediliyordu. Millet Meclisi anti-emperyalist ulusal savaÅŸta en önemli organdı, ama sınıf temeli bakımından da burjuva bir iktidar aracının çekirdeÄŸi olma yolunda geliÅŸiyordu. Toplantının açılışından sonra ilk sözü Mustafa Kemal aldı. Delegelere, ateÅŸkesten Ankara'da Millet Meclisi'nin toplanmasına kadar geçen olayların geniÅŸ bir özetlemesini yaptı. Sonra da konuÅŸmasında geleceÄŸin hükümet yapısı üzerinde durdu. 24 Nisan 1920'de milletvekilleri, kendisini ''Büyük Millet Meclisi'' baÅŸkanlığına seçtiler. Açıklamalarının ana düşüncesi, yalnız Büyük Millet Meclisi'nin ulusun egemenliÄŸini temsil ettiÄŸi görüşüydü. Her zaman da belirttiÄŸi gibi, parlamentonun bu hakkını baÅŸka hiçbir güç kısıtlayamazdı: ''Büyük Millet Meclisi, ulusun bütün iÅŸlerini yürütmede sınırsız hakkını kullanır.''(70). Burada, Rousseau'nun, daha gençliÄŸinde öğrendiÄŸi halk egemenliÄŸi öğretisinin öğrencisi olduÄŸunu gösterdi. Bunları söylerken, eskiden olduÄŸu gibi ÅŸimdi de padiÅŸahı -halen gerçekte İtilaf Devletlerinin tutsağı olsa bile- en yüksek egemen kiÅŸi diye gören birçok milletvekilinin ufuklarının çok ötesine gidiyordu. Kemal, hükümet yapısına iliÅŸkin konuÅŸmasının yalnız bir yerinde padiÅŸahın durumuna deÄŸindi. İstanbul'un kurtuluÅŸundan sonra, ona, ''yasalar çerçevesinde onurlu ve kutsal bir yer saÄŸlayacaktı.''(71). Eski general burada gene usta bir siyasal taktikçi olduÄŸunu gösterdi. Bir yandan padiÅŸahlık yanlılarını birazcık yatıştırmış, öte yandan da gelecek için kendini serbest bırakmıştı. PadiÅŸahı ''yasaların hükümleri çerçevesine'' sokmanın kesin anlamı, onu, Millet Meclisi'nde toplanmış ulusal iradenin buyruÄŸuna vermekti. O halde padiÅŸahın geleceÄŸi henüz sallantıdaydı. Ancak bu sorunun çözümlenmesinden daha önemli olan ÅŸeyin, iyi iÅŸleyebilen bir hükümet mekanizması meydana getirme gerekliliÄŸi olduÄŸu anlaşılıyordu. Çünkü daha 22 Nisan'da temsil kurulu, bütün sivil ve askeri makamlara yolladığı bir genelgede, ertesi günden baÅŸlayarak en yüksek yasal yetki makamı olarak yalnız Millet Meclisi'ne baÅŸvurmalarını istemiÅŸti. Mustafa Kemal, Fransız Devrimi'nde küçük-burjuva jakobenlerinin ideoloÄŸu Rousseau'nun etkisinde kaldığını bu konuda da gösteriyordu. 24 Nisan konuÅŸmasındaki en önemli görüşlerini 4 Mayıs'ta bu nokta ile ilgili olarak şöyle özetledi: ''Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme yetkisini kendisinde birleÅŸtirmiÅŸtir. ...Büyük Millet Meclisi, kendi seçtiÄŸi ve temsilci olarak görevlendirdiÄŸi üyelerine yürütme görevleri verir. ...Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı, aynı zamanda İcra Vekilleri Heyeti'nin de (yürütme görevlileri kurulu) baÅŸkanıdır.''(72). Mustafa Kemal bununla, birçok Avrupa burjuva anayasalarına girmiÅŸ olan, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı ilkesinden ayrılır. 25 Nisan 1920'de geçici bir yürütme komisyonu ve 3 Mayıs'ta sürekli bir yürütme komisyonu milletvekilleri arasından seçildi. Büyük Millet Meclisi'nin bu ''hükümeti'', ''Komiser'' denilen on bir üyeden meydana geliyordu. Bunlar arasında Mustafa Kemal BaÅŸkan, Bekir Sami Bey DışiÅŸleri Komiseri ve Fevzi PaÅŸa da Savunma İşleri Komiseri idi. Albay İsmet, kurulda, Genelkurmay BaÅŸkanlığı görevini almıştı. KurtuluÅŸ Savaşı'nın sonlarına doÄŸru ''komiser'' sözünün yerini ''vekil'' deyimi aldı. Millet Meclisi daha ilk günlerde Ankara'da Türkiye'nin siyasal geleceÄŸine iliÅŸkin sert tartışmaların geçtiÄŸi yer oldu. Atatürk'ün yaÅŸamöyküsünü yazmış olan çeÅŸitli yazarların öne sürdüğü gibi, daha o zamanlar, Meclis üzerinde diktatörce yetkiye sahip bulunduÄŸu doÄŸru deÄŸildir. Tersine kendisi, Meclis'te açık ve gizli muhalifleriyle her gün didiÅŸmek zorunda kalıyordu. Meclis'te kendisini birkaç aydınla, genç subaylar ve memurlar destekliyordu. Meclis dışında ise en yakın asker arkadaÅŸları yanında özellikle çete birliklerinin önderleri ondan yana idiler. Ama milletvekillerinin çoÄŸunluÄŸu bekleyici ve eleÅŸtirici bir tutum takınmışlardı. İslam hukukunu bilen hocalarla birçok geceler onları kendi görüşüne çekmek için konuÅŸuyor ve içiyordu. Her yolu deniyordu: onlara yakınlık gösteriyor, saldırıyor, ricalarda bulunuyordu. Yakın çevresinde bulunan birçok kimsenin siyasal konulardaki görüşünü elden geldiÄŸi kadar dinlemeye çalışıyordu. Ancak ondan sonra bir yargıya varıyor ve bu yargısını onlarla bir daha tartışıyordu. Mustafa Kemal'in Ankara'da milletvekilleriyle yapmak zorunda kaldığı çetin savaşımın en iyi tanıtı, Meclis'in kendi durumu, yetkileri konusunda bir temel yasa, bir anayasa kabul etmesine kadar dokuz ayın geçmiÅŸ olmasıdır. Bu amaçla kurulmuÅŸ olan anayasa komisyonu, halifeliÄŸin ve padiÅŸahlığın ayakta durması karşısında, Meclis'in ancak geçici bir nitelik taşıyabileceÄŸi sonucuna vardı. Ama Mustafa Kemal, bu kurumların adının anayasada geçmesini bile önlemek istiyordu. Hukuksal ince buluÅŸlar konusunda Meclis'te yapılan sürekli kavga, 1920 yılı yazında daha geniÅŸ bölgelere yayılmakta olan iÅŸgalci Yunan birliklerine karşı bütün sertliÄŸiyle yürütülmek zorunda kalınan Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nı desteklemeye de uygun düşmüyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal, 25 Eylül 1920'de, Meclis'in gizli bir oturumunda açık bir yöneltme yapma giriÅŸiminde bulunmaya karar verdi. O anda neyi söyleyip, neyi söyleyemeyeceÄŸini de çok iyi biliyordu. Aynı zamanda bu konuÅŸma, onun ana hedefinin cumhuriyet olduÄŸunu da daha önceki konuÅŸmalarından hiçbirinde görülmemiÅŸ biçimde açıklıkla gösterdi. Şöyle dedi: ''Türk ulusunun ve onun tek temsilcisi olan yüce Meclis'in, vatanın varlığını ve bağımsızlığını güven altına almaya çalışırken, halifelikle ve monarÅŸi ile böylesine geniÅŸliÄŸine uÄŸraÅŸması doÄŸru deÄŸildir. Ulusun yüksek çıkarları, ÅŸu anda bundan asla söz edilmemesini gerektirmektedir. EÄŸer ÅŸimdiki halifeye ve padiÅŸaha baÄŸlılık duymak ve baÄŸlı kalmak gerektiÄŸini açıklamak söz konusu ise, bu bir hain kiÅŸidir; vatana ve ulusa karşı çıkarak düşmanlara alet olmaktadır. EÄŸer ulus onu halife ve padiÅŸah olarak görürse, onun buyruklarına uymak ve böylece düşmanın planlarını gerçekleÅŸtirmek yükümlülüğü altına girmiÅŸ olacaktır.'' Mehmet VI'yı tahtından indirerek yerine baÅŸka bir padiÅŸahın seçileceÄŸi konusundaki karşı-gerekçeyi, bunun için gerekli gücün elde olmadığını ve bu yoldan vaktiyle Muhammed'in yerine geçme konusunda görüldüğü gibi bir çeÅŸit halifelik kavgasının körüklenebileceÄŸini söyleyerek ustalıkla boÅŸa çıkardı. KonuÅŸmasını çok anlama gelen ÅŸu sözlerle bitirdi: ''EÄŸer sorunu kesinlikle çözüme götürmeye giriÅŸirsek, ÅŸu anda bunu yapamayız. Bir gün elbette bunun da zamanı gelecektir.''(73). Mustafa Kemal, Meclis'e yeni bir anayasa tasarısı sundu. Ocak 1921'de Yunan birliklerine karşı saÄŸlanan ilk askeri baÅŸarılar onun ve yandaÅŸlarının Meclis'teki durumunu geniÅŸ ölçüde güçlendirdi, böylece sonunda, tasarı, 20 Ocak 1921'de, Meclis tarafından kabul edildi. Yeni Türkiye'nin bu ilk anayasasının en önemli maddeleri şöyledir: ''1. Egemenlik kayıtsız ÅŸartsız ulusundur. Yönetim sistemi, halkın gerçekten ve bizzat kendi yolunu kendi bulması ilkesine dayanır. ''2. Yürütme ve yasama gücü, Büyük Millet Meclisi'nin varlığında toplanmıştır ve onda deyimlenmesini bulur. Meclis, ulusun tek ve gerçek temsilcisidir. ''3. Türk devleti Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir ve hükümet Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır. ''4. Büyük Millet Meclisi, illerin halkı tarafından seçilen üyelerden meydana gelir. ''5. Büyük Millet Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılır..."(74). Bu yasa henüz feodal-dinci gericiliÄŸe karşı kesin bir zafer sayılamazdı, ama bu yolda önemli bir adım olarak ortaya çıkıyordu. Adına bakınca deÄŸil, ama özüne göre dikkate alınınca, burada, söz konusu olan, burjuva-cumhuriyetçi bir anayasanın temel çizgileriydi. Bazı noktalarda dışına çıkılmış olmakla birlikte, Asya ve Afrika'nın bütün genç ulusal devletlerinde bu türlü devlet hukuku hükümleri bugün ne kadar doÄŸal görünüyorsa, o sıralarda böyle düşünceler yüzyıllar boyunca yabancı sömürgeciliÄŸin ve yerli feodalizmin boyunduruÄŸu altında ezilmiÅŸ halklar için öylesine yeni ve devrimci bir nitelik taşıyordu. Enver PaÅŸa rejiminin kendi serüven politikası için kötüye kullandığı 1876 tarihli eski Osmanlı anayasasını, Mustafa Kemal, ''baykuÅŸların yuva yapmasından baÅŸka bir iÅŸe yaramayan bir yıkıntı''(75) olarak niteliyordu. Bu sıralarda içteki sınıf çatışması içinde günün baÅŸlıca sorunu, feodal-mutlakiyetçi gericiliÄŸe karşı ve Türk devletinin burjuva bir yeni biçim alması yolunda savaşımdı. Ancak Mustafa Kemal'in giriÅŸtiÄŸi politikaya karşı soldan gelen bir muhalefetin de kendini duyurduÄŸu gerçeÄŸini görmezlikten gelemeyiz. Bunda geniÅŸ halk yığınlarının, ulusal bağımsızlık yanında toplumsal bağımsızlık için de savaÅŸ verme çabası kendini gösteriyordu. Büyük Millet Meclisi'nde bu muhalefetin sözcüleri olarak ''YeÅŸil Ordu'' yandaÅŸları ortaya çıktı. ''YeÅŸil Ordu'', karakteri bakımından, programında sosyalizmi, milliyetçiliÄŸi ve Müslümanlığı birleÅŸtirmeye çalışan bir köylü partisiydi. Genellikle -önceleri Mustafa Kemal'in bilgisi ve onayı çerçevesinde- ulusal silahlı kuvvetlerin yeni birliklerinin kurulması ile uÄŸraşıyordu. Çok sayıda çete birliÄŸi, toplu olarak, ''YeÅŸil Ordu''ya katılmıştı. Ethem Bey'in 6 bin kiÅŸilik ''Seyyar Kuvvetleri'' de bunlar arasındaydı. örgütün Büyük Millet Meclisi'nin üyeleri arasında, sayısı 85'e çıkan yandaşı vardı. EskiÅŸehir'de parti, Çetelerin Yeni Dünyası adlı bir gazete çıkarıyordu. Gazetenin alt baÅŸlığında ''Müslüman-BolÅŸevik gazete'' deniyordu. Partinin programı, en baÅŸta ''Anadolu ve Rumeli Müdaafai Hukuk Cemiyeti'nin yaptığı gibi ulusal savaşın yalnızca yabancı ezicilere karşı deÄŸil, aynı zamanda yerli sömürücülere karşı da yürütülmesi konusunda emekçi yığınların duyduÄŸu güçlü isteÄŸin bir kanıtıydı. Kızıl Ekim'in etkileri, asıl bu programda açıklıkla kendini göstermiÅŸtir. İkinci maddede bile, ''YeÅŸil Ordu''nun ülkenin kendi içindeki her türlü emperyalist etkilere ve özellikle sermayenin boyunduruÄŸuna da karşı çıkacağına yer verilmiÅŸtir. Parti, Avrupalı emparyalistlere ve onun Türk ajanı olan padiÅŸahlık rejimine karşı bir devrimci savaÅŸ istiyordu. Bu savaÅŸta, Kızıl Ordu ile sıkı iÅŸbirliÄŸini kaçınılmaz sayıyordu. Bunun dışında ''YeÅŸil Ordu'' kendini düzenli ordunun -sömürücü azınlığın ordusunun- karşıtı olarak görüyor ve halkın çoÄŸunluÄŸunun ordusu, yani bir halk milisi görüşünü savunuyordu. Çeteci birlikleri bunun temeli olabilirdi. ''YeÅŸil Ordu'' bir toprak reformu için de çaba gösteriyordu. Devlet, toprağın mülkiyeti hakkını kendine almalı ve toprağı köylülere dağıtmalıydı. Sanayide de devletin etkili çalışması öngörülüyor, ancak bu arada belli sınırlar içinde özel sermayenin de çalışabileceÄŸi kabul ediliyordu. Her ÅŸeyden önce zenginliÄŸin ve sermayenin pek az elde yığılmasının önlenmesi gerekli görülüyordu. Bunun için birçok önlemler yanında ileri bir gelir vergisi sisteminin etkili olabileceÄŸi kabul ediliyordu. ''YeÅŸil Ordu'', kapitülasyonları kaldırmak ve dış borçları tanımamak kararındaydı. Öte yandan ''YeÅŸil Ordu'' emekçiler için yaÅŸlılık ve sakatlık güvencesi getirmek istiyordu. Kemalistlerin hedefleriyle, Millet Meclisi'nden ''ulusal grup'' tarafından temsil edilen ''YeÅŸil Ordu''nun hedefleri arasında devletin yapısı sorunu bakımından da önemli ayrılıklar bulunuyordu. Ulusal grup, burjuva ''Büyük Millet Meclisi'' yerine, devletin en yüksek organı olarak bir ''Büyük Halk Sovyeti'' önerdi. Bu sovyet, genel ve dolaysız seçimlerle meydana gelmeliydi. Buna karşılık Kemalist çoÄŸunluk, yürürlükte bulunan dolaylı seçim -iki basamak halinde yapılan seçim- hukukunda kalmakta direndi. Sovyet düşüncesi, illerin ve ilçelerin özyönetiminde de uygulanmalıydı. Bu öneri, Ocak 1921'e kadar tartışıldı. Ama sonra, Mustafa Kemal'in kiÅŸisel çabası ile ortadan kaldırıldı. Örgütün adı, Müslüman kardeÅŸliÄŸin sancağı sayılan yeÅŸil bayraktan geliyordu. ''YeÅŸil Ordu'', programını, ''gerçek iman''a götürecek yol olarak görüyordu. Muhammed'in ve ilk halifelerin zamanından kalma demokratik geleneklerin yeniden canlandırılmasını istiyordu. Türk devriminin ana gücünü köylülerde görmesi ve işçilerle köylülerin devrimci ittifakı düşüncesinin programda yer almaması, partinin küçük burjuva yönetimi bakımından belirgin bir nitelik sayılırdı. Bu örgüt, yalnızca ulusal silahlı kuvvetleri meydana getirme iÅŸi ile uÄŸraÅŸtığı sürece, Kemal, ona hiçbir bakımdan karşı çıkmamıştı. Ama parti, demokratik reformlar için propaganda yaptığı ölçüde güvenilmez duruma düştü. Kemal de iç reformları gerekli görüyordu. Ama devlet baÅŸkanı olarak daha sonraki hükümet uygulamalarında da görüldüğü gibi, kendisi, yalnızca feodal-teokratik devletin burjuva tipte yeniden biçimlendirilmesi çerçevesinde kalan reformları düşünüyordu. ''YeÅŸil Ordu'' programının kabul ettiÄŸi biçimde sosyalist yönlü bir geliÅŸme, her ÅŸeye karşın olanaklı göründüğü halde, Mustafa Kemal için bu, kabul edilebilir nitelikte deÄŸildi ve öyle kaldı. BaÅŸka birçok konularda bir burjuva politikanın dışına çıkan Kemal Atatürk'ün devlet adamlığı etkinliÄŸinin sınırları, bu noktada, daha o zaman belirmiÅŸti. Daha sonraları ''ulusal grup'' milletvekillerinin görüşlerini ''garip ve abartılmış'' olarak niteledi. Kemalist basın, ''YeÅŸil Ordu''nun yabancı bir devletle gizli iliÅŸkiler içinde olduÄŸuna -bununla Sovyet Rusya kastedilmiÅŸ oluyordu-, devleti yıkmayı planladığına iliÅŸkin söylentiler yaymaya baÅŸladı. Bu propagandaya dayanarak Millet Meclisi, önce maliye ve sonra da İçiÅŸleri Bakanı olarak hükümette bulunan partinin Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey'i görevinden çekilmeye zorladı. Ancak 4 Eylül 1920'de, Meclis, ''YeÅŸil Ordu''nun sol kanadının üyesi olan Nazım Bey'i 89'a karşı 98 oyla yeni İçiÅŸleri Bakanı olarak seçti. Mustafa Kemal, bunda, milletvekillerinin önemli bir kısmının demokratik güçler tarafına kaydığı tehlikesini gördü. Bu yüzden, Meclis ve Bakanlar Kurulu BaÅŸkanı olarak iÅŸe baÅŸlamadan önce kendisini ziyaret etmek isteyen yeni bakanı kabul etmedi. Mustafa Kemal, Nazım Bey'i, yabancı çevrelerle iliÅŸki kurmak ve onlar için casusluk yapmakla suçladı. Nazım Bey görevden çekildi ve Kemal, Meclis'ten, bakanların seçimi konusunda yeni bir yasanın çıkarılmasını saÄŸladı. Bundan böyle Meclis, Bakanlar Kurulu'nun baÅŸkanı olarak yalnız Mustafa Kemal'in önerdiÄŸi kimseleri bakanlığa seçebiliyordu. ''YeÅŸil Ordu''nun küçük burjuva önderliÄŸi, hükümetin baskısına boyun eÄŸdi ve Eylül 1920'de partiyi bizzat dağıttı. Partinin sol kanadı, kasım ayında, Türkiye Komünist Partisi'ne katıldı. Bu parti, 1918-19 kışından bu yana İstanbul, EskiÅŸehir, Samsun, Sıvas, Erzurum, Zonguldak, Trabzon ve baÅŸka yerlerde meydana gelen çeÅŸitli legal ve illegal sosyalist gruplardan oluÅŸuyordu. Bunda demiryolcularla İstanbul'da kentin ulaşım iÅŸletmelerinin işçileri baÅŸrolü oynuyordu. Komünist gruplar, maden işçileri arasında, ticaret filosunun denizcileri arasında, demiryolu yapımında ve tekstil iÅŸletmelerinde çalışan işçiler arasında propaganda yapıyorlardı. Türk işçi hareketinin merkezleri birbirinden epeyce uzaktı. Asıl bu yüzden örgütsel bir birleÅŸme son derece gerekli görünüyordu. Bu tek tek gruplar, 14 Temmuz 1920'de, yuvarlak olarak 500 üyeyi kapsayan tek bir örgüt halinde Ankara'da birleÅŸtiler. Sayıca henüz zayıf olan Türk proletaryasının bu devrimci öncüsü, sürgünde yaÅŸayan Türk komünistleri ile 10 Eylül 1920'de Bakü'de Türkiye Komünist Partisi'nin birinci kongresi için bir araya geldi. 74 delegeden 51'ini Anadolu'nun komünist grupları yollamıştı, ötekileri yurtdışından geliyordu. Kongrenin belgelerinde, Üçüncü Enternasyonal'e katılan, partinin ana görevi olarak yabancı müdahalecilerin kovulmasını ve yerli sömürücü sınıfların yok edilmesini ilan eden, tek bir Türk Komünist Partisi'nin kurulması kararlaÅŸtırıldı. Türk komünistleri, Komünist Enternasyonal'in ikinci kongresi (19 Temmuz - 7 AÄŸustos 1920) tarafından ulusal sorun ve sömürge sorunu için hazırlanan ilkeleri Türkiye'nin koÅŸullarına göre yaratıcı biçimde uyguladılar. Bildirilerinde, Türk halkının iÅŸgalcilere karşı giriÅŸtiÄŸi silahlı savaşımın burjuvazi tarafından baÅŸlatılmakla birlikte, nesnel olarak devrimci olduÄŸunu açıkladılar. Bu savaşımın, uluslararası proletaryanın ve Türkiye'nin emekçi yığınlarının çıkarlarına uygun düştüğünü, çünkü büyük-küçük bütün ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığını ezen dünya emparyalizmini zayıflattığını bildirdiler. Köylü hareketinin desteklenmesi ve devrimcileÅŸtirilmesi konusunda Enternasyonalin yaptığı öneriyi de Bakû Kongresi dikkate aldı. Türkiye Komünist Partisi'nin tarım programı, bağımsızlığın kazanılmasından sonra hükümetin en baÅŸta gelen görevinin, feodal büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koymak ve daha sonra bunu toprağı az olan ve olmayan köylülere dağıtacak köylü komitelerine teslim etmek olduÄŸunu öngörüyordu. Kongrenin daha sonraki genel demokratik istekleri, padiÅŸahlığın ortadan kaldırılmasını, yönetimin halk tarafından seçilmiÅŸ memurlara devredilmesini, genel seçim hakkını, parasız okul yükümlülüğünü, kadının eÅŸit sayılmasını ve daha önce ''YeÅŸil Ordu'' tarafından konulan ilkeleri içine alıyordu. Bu programın gerçekleÅŸtirilmesi için, işçilerle köylüler yanında bütün öteki yurtsever tabakaları kapsayan geniÅŸ bir ulusal cephenin kurulması gerekli görülüyordu. Kongre, özellikle işçiler için sendika kurma ve grev hakkı, sekiz saatlik iÅŸgünü ve iÅŸverenlerle toplu sözleÅŸmeler yapma hakkı istiyordu. Kongre, partinin merkez komitesini seçti ve Türk işçi hareketi içinde Marksizim-Leninizm görüşlerinin öncüsü Mustafa Suphi'yi baÅŸkanlığa atadı. Aralık 1920'de partiye hükümet tarafından kuruluÅŸ izni verildi ve parti merkez komitesi, merkezin Ankara'ya taşınmasını kararlaÅŸtırdı. Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, Ankara'da, Büyük Millet Meclisi'ne emperyalistlere karşı savaÅŸta her türlü desteÄŸi göstereceÄŸini bildirdi. TKP'nin kuruluÅŸu, ülkenin tarihinde önemli bir aÅŸama niteliÄŸini taşıyordu. Emekçi yığınlara, yapılmakta olan Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nın ötesinde ülkenin mutlu geleceÄŸini görme olanağı veren siyasal çalışma alanına adım atma gücü saÄŸlanmıştı. Parti, ulusal savaÅŸta öncülüğü yüklenme ve programını gerçekleÅŸtirme bakımından henüz çok zayıftı, ama yabancı iÅŸgalcilere karşı kazanılan zaferde üyeleri önemli bir rol oynamıştı. Burada, Kafkas bölgesinde komünistlerin, savaÅŸ tutsaklığından yurtlarına dönmekte olan kimselerden, sonradan Yunanlılara karşı savaÅŸa katılan gönüllü birlikleri meydana getirdiklerine deÄŸinmekle yetinelim. ''YeÅŸil Ordu''nun ve Türkiye Komünist Partisi'nin kuruluÅŸu, ulusal kurtuluÅŸ hareketinin demokratik, sosyalist kanadını güçlendirme ve onu örgütsel bakımdan bağımsızlaÅŸtırma çabalarına örnek sayılırdı. Onun karşı kutbu olarak, burjuva bir devlet örgütü kurmaya baÅŸlamış bulunan ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' kabul edilebilir. Dış düşmana karşı savaÅŸ, ön planda bulunduÄŸu için henüz karşıtlar bütün sertliÄŸiyle birbiriyle çatışmıyordu. Anti-emperyalist hareket, Türk burjuva milliyetçiliÄŸinin yönünü deÄŸiÅŸtirmesi sonucunu da doÄŸurdu. Kemal'in ulusal egemenlik düşüncesi, yeni ve ilerici bir ''Türkçülük'' görüşünü de içine alıyordu. Birinci Dünya Savaşı günlerinde kazanılan acı deneyimler, Ziya Gökalp ile ütopik Turancılık ülküsünün öteki milliyetçi ideologlarını etkisiz hale getirdi. Bu çok yaygınlaÅŸan nesnelleÅŸme, Kemal'e, Millet Meclisi'ni gerçekçi bir milliyetçilik kavramının kabul edilmesine götürme olanağını saÄŸladı. Ankara'da Meclis'te yaptığı ilk konuÅŸmalarından birinde, Abdülhamid ve Enver PaÅŸa tarafından uygulanmış olan Panislamizm ve Pantürkizm ÅŸovenliÄŸini kabul etmeme gerekçesini biçimlendirdi: ''Panislamizm ya da Pantürkizm politikasının baÅŸarılı olduÄŸu, ya da bunların dünyanın herhangi bir bölgesinde uygulama alanı bulabildiÄŸi tarihte görülmemiÅŸtir. Dünya egemenliÄŸi görüşünden hareket ederek bir devlet kurmak tutkusunun sonuçlarına gelince ... tarih, bu konuda birçok örneklerle doludur. Bizim için ele geçirme hırsları söz konusu olamaz.''(76). BaÅŸka bir konu ile ilgili olarak da Osmanlıların yayılma politikasının bizzat Türk halkına bile büyük acılar getirdiÄŸini dinleyicilere anımsatarak şöyle dedi: ''Son 45 yıl içinde birbuçuk milyon evladımızın Yemen'de ÅŸehit düştüğünü ve bir daha geri dönmediÄŸini de biliyor musunuz? Balkanları, Suriye'yi ve öteki ülkeleri anımsayın!''(77) ''Ulusal politika'' adı altında anlaşılmasını istediÄŸi ÅŸuydu: ''Kendi ulusal sınırlarımız içinde ulusun ve ülkenin gerçek mutluluÄŸu ve iyiliÄŸi için, her ÅŸeyden önce, ulusal varlığımızı koruyabilmek için, kendi gücümüze dayanarak çalışmak, ... halkı gerçeÄŸe uymayan hedefler peÅŸine koÅŸmaya yöneltmemek, ... çünkü böyle yaparsak, ona yalnız kötülük yapmış oluruz; uygar dünyadan uygarca bir insanlık iÅŸlemi, karşılıklığa dayanan bir dostluk beklemek.''(78) Bu, gerçekçi, ulusun çıkarlarına uygun, barışsever bir dış politika programıydı. Bundan dolayı yeni Ankara hükümetinin ilk dış politika eylemi de, 26 Nisan 1920'de, ortak emperyalist düşmana karşı savaÅŸta dostluk ve karşılıklı yardım iliÅŸkilerinin kurulması için Sovyet hükümetine baÅŸvurmak oldu. ulusal bağımsızlık ve Türkiye'nin egemenliÄŸi savaşımına bu iliÅŸkilerin nasıl yardımcı olduÄŸunu baÅŸka bir yerde anlatacağız. Ama Büyük Millet Meclisi'nin, İstanbul'un iÅŸgal edildiÄŸi 16 Mart 1920 gününden sonra padiÅŸahlık hükümetinin yabancı devletlerle imzaladığı bütün anlaÅŸmaların ve sözleÅŸmelerin geçersiz olduÄŸunu ilan eden 7 Haziran 1920 tarihli kararı da bu amaca hizmet etti. Ulusal hareket, Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti ile dış emperyalistlerle içteki feodal düşmanlara karşı savaşı baÅŸarı ile sonuçlandırmasını kolaylaÅŸtıran önemli bir araca kavuÅŸmuÅŸ oluyordu.   HER YERDE DÜŞMAN VAR!  Ancak, o güne ulaÅŸmak için aşılması gereken uzun ve zor bir yol vardı. 1920 ilkyazında ve yazında ulusal savaşımın çökmesi zaferden daha yakın görünüyordu. Kemalistlere karşı çıkarılan fetvanın neden olduÄŸu ayaklanmalar, çalı yangını gibi yayılıyordu. Kuzeybatı Anadolu'da, Bolu ve Düzce bölgesinde baÅŸ gösteren ayaklanmalar en tehlikeli olanlarıydı. Burada Çerkez Anzavur harekât halindeydi. Nisan 1920'de üçüncü kez baÅŸkaldırdı ve topları, makineli tüfekleri bulunan 500 kiÅŸilik bir birlikle ulusal silahlı kuvvetlere saldırdı. PadiÅŸah, kendisini paÅŸa rütbesiyle ödüllendirdi. Buna karşılık, Mustafa Kemal ile öteki milliyetçi önderler hakkında gıyabi idam kararı çıkarttı. Anzavur'un birliÄŸi yanında, ''Halife Ordusu''na katılan 4.000 isyancıdan meydana gelme bir yığın türedi. Ankara, bunlara karşı, 24. Tümeni yolladı. Bu tümen, düzenli ordunun Orta Anadolu'da baÅŸvurulmaya hazır tek birliÄŸi oluyordu. Tüm Ankara, tümenin ilerleyiÅŸini büyük umutlarla izliyordu. Ama tümenin geçtiÄŸi her insan oturan yerde müezzin minareden şöyle haykırıyordu: ''KardeÅŸlerinize kurÅŸun atmak mı istiyorsunuz?'' (79). Askerler ÅŸaÅŸkınlığa ve kuÅŸkuya düşmüşlerdi. Sonunda tümen halife ordusu ile karşı karşıya gelince, halife ordusu, parlamenterler aracılığı ile iki cephe arasında komutanların buluÅŸmasını önerdi. Komutan Mahmut Bey, yardımcıları ile birlikte, belirtilen yere hareket etti. Ama daha oraya varmadan karşı taraf ateÅŸ açtı, tümen komutanı ÅŸehit düştü. 24. Tümen'in ruhsal durumları zaten bozulmuÅŸ olan askerleri için bu, ya hemen oradan kaçmak ya da teslim olmak konusunda bir iÅŸaretti. Tümenin bütün donanımı Halife Ordusu'nun eline geçti. Bu durum karşısında Ankara'yı hedef alan tehlikenin önlenmesi için tek dayanak olarak, çeteci birlikleri vardı. Arkadaki tüm toprakların yitirilmesi tehlikesini göze almamak için, İzmir cephesini başıboÅŸ bırakmaktan baÅŸka çare görünmüyordu. Anzavur'a daha önce önemli yumruklar indirmiÅŸ olan Ethem Bey, ''seyyar kuvvetleri'' ile birlikte getirildi; birkaç taburla Aydın cephesi komutanı Demirci Efe'nin verdiÄŸi atlı birlikler de geldi. Bu ''düzensiz birlikler'' düşmana karşı direnmek için düzenli birliklerden çok daha elveriÅŸliydi. Bizzat Mustafa Kemal şöyle demiÅŸti: ''Ulusal birliklerin devrimin hedeflerini daha kolay kavradığı ve fesatçıların sözlerine kanmadıkları saptanmıştır. Bundan dolayı bu devrimin ruhu içinde eÄŸitilmemiÅŸ birliklerle, nazik anlarda bitkin ve isteksiz olan, Osmanlı ordusunun deÄŸersiz kalıntıları olduklarını söylememiz gereken birliklerle, devrimi iyi bir sonuca götürmek çok zordu.'' (80). Ama çeteci birlikleri de ÅŸimdi, yerine getirilmesi tamamen olanaksız bir görevle karşı karşıya bulunuyorlardı. Yalnız Ankara'nın kuzeybatısında ayaklanma baÅŸ göstermekle kalmadı. Orta Anadolu'nun doÄŸu kesiminde de ayaklanmalar bunu izledi. Tokat ve Yozgat kentleri geçici olarak Halife Ordusu'nun eline geçti. Bazı Kürt boyları da güneyden ilerlemeye baÅŸladılar. Ankara'daki ulusal hükümetin durumu günden güne, haftadan haftaya gittikçe daha nazikleÅŸti. Kentlerin ve oturma yerlerinin elden çıktığı haberleri durmadan çoÄŸaldı. Mustafa Kemal'in, arkadaÅŸları ile konuÅŸarak geçirdiÄŸi akÅŸamlarda, sekreter yeni telgraflar getirdikçe, yalnızca hoÅŸ olmayan beklenmedik durumlar söz konusu oluyordu. Mustafa Kemal'in yanında bulunanlara okudukları, çoÄŸunlukla ÅŸunlar oluyordu: ''Orası Ankara mı? Burası x kenti. Ben belediye baÅŸkanı. Milliyetçi düşmanı Halife Ordusu yaklaşıyor. Kentteki kargaÅŸalığı duyabiliyorum. Sanıyorum, kentin halkı onlara katılacak. Teller kesilmeden önce bana bir buyruk verebilecek misiniz?'' (81). Tek küçük teselli noktası, telgraf memurlarının cesaretle ve yılmadan, çoÄŸunlukla son ana kadar, yurtseverlik görevlerini yerine getirmeleriydi. İşte buna iliÅŸkin bir kanıt: ''Orası Ankara mı? Ben x kentinin telgraf memuru. BaÄŸlantı kesilmiÅŸtir. Ama ben kentten iki saat uzaklıkta bir yere bir alet yerleÅŸtirdim, geceleyin size hizmette bulunabilirim. Belediye baÅŸkanının karşıdevrimcilerle konuÅŸmasını dinledim. onlarla anlaÅŸmaya vardı... O bir haindir.'' (82). Mustafa Kemal'in yüzü o günlerde solgun ve yorgun görünüyordu. Sıtma ateÅŸi onu sık sık yataÄŸa düşürüyordu. Çevrede sık sık silah sesleri duyuluyordu. Bütün önde gelen milliyetçiler artık dışarda silahsız tek adım atmıyorlardı. Bütün bu tehlikelerin ortasında, sonu gelmeyen hukuksal kuÅŸkularla, yeni anayasaya iliÅŸkin çalışmaları kendisi için bir iÅŸkence haline getiren milletvekilleriyle uzun uzun oturuyordu. Bu arada oturma yerini Tarım Okulu'ndan istasyon binasına ve sonunda da il idaresinin kendisine armaÄŸan ettiÄŸi Çankaya denilen bir kenar semtteki villaya taşımıştı. Burada, kendisini, Lazlardan meydana gelen bir muhafız gücüne çevreletmiÅŸti. Karadeniz kıyısından gelme sert bakışlı, bıyıklı adamlar, üstüne fiÅŸeklikler, sarılmış uzun siyah üniformaları içinde, evin önünde aÅŸağı yukarı gidip geliyorlardı. BoÅŸ zamanlarında villanın hemen ardında yayılmaya baÅŸlayan geniÅŸ bozkır üzerinde koyun otlatıyorlardı. Kemal'in çevresindekilerden bazıları cesaretini yitirmiÅŸti. Çok zaman doÄŸuya doÄŸru, örneÄŸin Sıvas'a çekilmenin uygun olup olmadığı tartışılıyordu. Ama Mustafa Kemal kararını deÄŸiÅŸtirmedi. Sayıca Halife Ordusu'ndan küçük olmakla birlikte, çeteciler cesaretlerini yitirmediler. Durmadan karşı saldırılar için çıkışlar yapıyor ve milliyetçilere karşı olan birliklere, yiÄŸitçe baskınlarda bulunuyorlardı. Mustafa Kemal, Ankara Müftüsü ile Anadolu'nun 152 öteki din adamından padiÅŸahın fetvasını geçersiz ilan eden bir karşı-fetva almıştı. İstiklâl Mahkemeleri çalışmaya baÅŸladı ve suçlu olduÄŸu anlaşılan halk düşmanı iÅŸbirlikçileri mahkûm ettiler. Ama en önemlisi, ulusal silahlı kuvvetlerin dayanıklılığı idi. Haziran ayı içinde bu kuvvetler üstünlüğü ele geçirmeyi baÅŸardılar; ayaklanma merkezlerini çevirdiler, İzmit ve İstanbul'a doÄŸru ilerlediler. İsyancıların moral gücü kırıldı. GericiliÄŸin hizmetine soktuÄŸu dinsel yobazlık, ancak kısa sürelerde Anadolu köylüsü ile zanaatçılar üzerinde daha üstün bir etki saÄŸlayabilmiÅŸti. Bu insanlar, Halife Ordusu'nun Tanrı adına iÅŸlediÄŸi korkunç kötülükleri, bu ''ordu''nun saflarını doldurmak için İngiliz parasının nasıl dağıtıldığını gördüler. Fetvaları ve karşı-fetvaları yaÅŸadılar, hocaların karşı taraf için nasıl savaÅŸtıklarını duydular. Sonra da padiÅŸah hükümetinin İtilaf Devletleri'nin barış koÅŸullarını kabul edeceÄŸi, ''çünkü tamamıyla yok olmaktansa zayıf bir varlık olmanın yeÄŸ görüldüğü'' haberi yayılınca, birçok kimse, padiÅŸah ve halifenin vatanın iyiliÄŸine olmayan kötü bir davaya kendisini verdiÄŸini anladılar. Ondan sonra geniÅŸ halk yığınları arasında padiÅŸahın saygınlığı hızla azaldı. O güne kadar sımsıkı kök salmış İslam inancı bile ağır bir sarsıntı geçirdi. Emekçi yığınlar arasında ulusal kurtuluÅŸ ve toplumsal ilerleme görüşleri yayıldı. Halife Ordusu artık yoktu. Ulusal kuvvetleri uÄŸraÅŸtıran ayaklanmalar orada burada hâlâ baÅŸgösteriyordu. Ama bu kuvvetler, onları kendi güçleri altına soktular. Hatta Refet PaÅŸa'nın süvari birlikleri İstanbul yönünde İngiliz karargâhına bir mil kalıncaya kadar ilerledi. Mustafa Kemal, bu ilerlemeyi durdurdu. Yunanlıların saldırı hazırlıkları artık gözden kaçmayacak kadar apaçık duruma gelmiÅŸti. 22 Haziran 1920'de fırtına koptu. Altı Yunan tümeni İzmir'den doÄŸuya doÄŸru yürüyüşe geçti, baÅŸka tümenler de Trakya üzerine yürüdüler. Parayı ve donatımı İngiliz hükümeti veriyordu. Ama İngilizler'in yeteri kadar askeri yoktu. İngiliz halkının barış özlemi ve proletaryanın birçok devrimci eylemi, Lloyd George hükümetini, orduyu dağıtmaya zorlamıştı. Geri kalan birliklerin de İngiliz İmparatorluÄŸu'nun kendisinin tehlikeye girdiÄŸi baÅŸka noktalarda kullanılması zorunluluÄŸu vardı. İngiliz sömürge askerleri, Hindistan'da, Afganistan sınırında, Irak'ta ve Mısır'da ulusal ayaklanmalara karşı savaşıyorlardı. Ulusal-devrimci dalga İngiliz baÅŸkentinin kapılarına kadar dayanmıştı: İrlanda halkı kendisini ezenlere karşı ayaklandı. Müttefiklerin durumu gittikçe kötüleÅŸiyordu. Fransa'da da ordu dağılıyordu. Askerler ve denizciler, Sovyet Rusya'ya karşı müdahaleye katılmaktan kaçındılar. Fransız sömürge birlikleri Suriye'ye yığılmış, Faysal'ın Arap krallığının bağımsızlığını sona erdirmekle uÄŸraşıyordu. Proleter devriminin arifesinde olduÄŸu sanılan İtalya da, tamamıyla eylem yetersizliÄŸi içindeydi. Yunan BaÅŸbakanı Venizelos, Müttefik Yüksek Konseyi için en zor zamanda bir kurtarıcı melek gibi göründü. Yunan ordusunu Müttefiklere yem olarak sundu. Müttefikler gereken silahlı güçle ortaya çıkamaz durumda kalırlarsa, ilkyazda San Remo'da, hazırlanan ağır barış koÅŸullarını, Osmanlı İmparatorluÄŸu'na nasıl kabul ettirebilirlerdi? Bu barış, Türk halkına zorla kabul ettirilmek isteniyorsa, Mustafa Kemal ile hesaplaÅŸmak zorunluÄŸu vardı. Mustafa Kemal'in kuvvetleri İstanbul'a yaklaÅŸmaya baÅŸladığı sırada, bu durum daha da önem kazanmıştı. Lloyd George ile Clemenceau, sunulanı teÅŸekkürle kabul ettiler. Venizelos ile Atina'daki Yunanlı ÅŸovenistler de kendi hedeflerinin peÅŸindeydiler: GeleceÄŸin ''Büyük Yunanistan'ı için yeni yerler ele geçirmek istiyorlardı. O an için Yunanistan'ın güçlülüğü ne kadar etkileyici görünse de, daha ilk günden baÅŸlayarak giriÅŸimin zayıf bir yanı vardı: Gerek Paris, gerekse Roma, onayını pek gönülden kopar gibi vermemiÅŸti. Fransız hükümeti, Kilikya'da Kemalistlerle yapılan geçici ateÅŸkesin de tanıtladığı gibi, her ÅŸeye karşın, sonunda Ankara'yı tanımadan yapılamayacağını artık anlıyordu. Avrupa da kendisinin yardımından olmamak için Lloyd Geoge'u desteklemek zorundaydı. İtalyan emperyalistleri ise, birliklerini Güneybatı Anadolu'dan çekmeye hazırlanıyordu. Yunan birlikleri birkaç hafta içinde dikkate deÄŸer baÅŸarılar saÄŸladı. Balıkesir'i, daha sonra Bursa'yı ele geçirdiler, EskiÅŸehir-Afyonkarahisar'ın tam batısındaki bir hatta kadar ilerlediler. İngilizler de, Marmara Denizi'nin güney kıyısına asker çıkararak kendilerini desteklediler. 20 ile 27 Temmuz 1920'de Yunan birlikleri Trakya ile Edirne'yi de iÅŸgal etti. KurtuluÅŸ Savaşı'nın daha başında Trakya Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin çalışmalarını baltalayan Cafer Tayyar komutasındaki 1. Kolordu, ciddi bir direnme göstermeden teslim oldu. Türk askerleri sayıca, cephane ve donanım bakımından düşmanlarından daha zayıftılar ve ağır kayıplar verdiler. Halife tarafından kandırılan isyancılara karşı aylarca süren savaÅŸ çok ÅŸeye mal olmuÅŸ ve etkili bir savunmanın düzenlenmesi için gerekli olan gücü alıp götürmüştü. Ulusal silahlı kuvvetler hâlâ en dayanıklı olanlardı. ÖrneÄŸin Demirci Efe'ye saldıran Yunan tümeni, pek az baÅŸarı elde edebilmiÅŸti. Daha Nazilli'nin doÄŸusunda iken durdurulmuÅŸtu. Mustafa Kemal cephe bölgesine bizzat gitti ve orada çok sayıda, cesaretini yitirmiÅŸ ve dağınık hale gelmiÅŸ birliÄŸe rastladı. Düşmanın karşısına, yeni cephelerin çıkarılabilmesi için komuta yapısını yeniden kurmak amacıyla çalışmalar yaptı. Yunanlılar, kendileri ve Müttefikler için aşılması güç bölgeye doÄŸru ÅŸimdilik daha fazla ilerlemenin ikmal hatları güvence altına alınmadan çok tehlikeli görünmesi karşısında siperlere yerleÅŸtiler. Cephe yeniden siper savaşı halinde donduruldu. Kemal, henüz Ankara'ya dönmemiÅŸti ki, Büyük Millet Meclisi'nde kendisine karşı sert saldırılarda bulunulduÄŸunu gördü. Bazı milletvekilleri, yenilgiden sorumlu olanların cezalandırılmasını istiyorlardı. Dolaylı olarak bu saldırılar onun kendisine karşı yöneltiliyordu. Bir milletvekili, yenilginin bütün dünyada,''Anadolu savunmasının adına ne denirse densin, bunun bostan korkuluÄŸundan baÅŸka bir ÅŸey olmadığı'' izlenimini uyandıracağını haykırdı. 26 Temmuz 1920 günü gizli bir oturumda Mustafa Kemal, Meclis'te dile getirilen kuÅŸkuları ele aldı. Onun için söz konusu olan, bir paniÄŸi önlemek, milletvekillerinin sessizlik ve sabır göstermeleri için uyarıda bulunmaktı. Cephe birliklerini Yunan birliklerinin karşısına çıkarmak yerine, iç karışıklıkları bastırmak için kullanmasının doÄŸru olduÄŸunu onlara anlattı. İtilaf emperyalistlerine ve onların Yunanlı yardımcılarına karşı baÅŸarı ile çıkabilmek için önce ulusun birlik haline gelmiÅŸ ira desinin saÄŸlanması gerekiyordu. Bu konuda şöyle dedi: ''Ülkede düzenlik güvence altına alınmadığı, ulusun birliÄŸi ve iç baÄŸlılığı kurtuluÅŸ dileÄŸi içinde saÄŸlanmadığı sürece, bir dış düşmanın ülkede yayılmasını durdurmaya çalışmak olanaksızdır ve aslında böyle bir çabadan önemli bir baÅŸarı da beklenemez. EÄŸer ülke ve ulus, benim salık verdiÄŸim tutumu takınırsa, düşmanın herhangi bir zamanda bundan saÄŸladığı ve çok büyük bir bölgenin iÅŸgal edilmesi sonucuna götüren bir baÅŸarının her zaman ancak geçici bir niteliÄŸi bulunabilir. BirliÄŸini ve iradesini ortaya koyan ve her zaman koruyan bir ulus, kendisine saldıran kibirli herhangi bir düşmanı, iÅŸlediÄŸi haddini bilmezlikten piÅŸman olma yoluna er geç götürebilir.'' İstanbul hükümetinin kışkırtmalar yoluyla birçok birliÄŸin savaÅŸ ruhunu yok ettiÄŸine de dikkati çekti. Meclis'ten ÅŸu dilekte bulundu: ''Ülkemin bütün yardım kaynaklarını kullanmak için gerekli güce ve araçlara sahip olunsa bile, ciddi bir askeri örgütün meydana getirilmesi ve baÅŸarı olanaklarının güvenceye alınması için zamana da gereksinme vardır.'' (83). Mustafa Kemal ile yandaÅŸlarının 1920 yazındaki yenilgiden çıkardıkları sonuç burada kendini gösteriyor. Kendileri, vurucu bir ulusal orduyu kurmanın kaçınılmaz olduÄŸunu kabul ediyorlardı. Ancak böyle bir ordu ülkeyi kurtarabilirdi. PadiÅŸah ordusunun kalıntıları ile oldukça bağımsız ulusal silahlı kuvvetlerin yan yana bulunuÅŸu, gerçekte bütün sorumlular tarafından anlaşılan büyük bir engeldi. Bu yan yana oluÅŸun nasıl ortadan kaldırılacağı -eski düzenli ordu temeli üzerinde mi, yoksa çeteci birlikler temeli üzerinde mi- konusu henüz tartışılıyordu. Ama bu sorunun çözümlenmesinin daha fazla geciktirilemeyeceÄŸi zaman noktası da yaklaşıyordu. Ordunun örgütlendirilmesiyle de iÅŸ olup bitmiyordu. Para, cephane, silah ve donatım araçları yoktu. Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nın en kahramanca bölümünden birini, Türk işçileri, köylüleri ve askerleri, orduyu, gerekli araç ve gereçle donatma çabası göstererek yazdılar. İstanbul'daki silah depolarında eski ordunun silahlarının büyük bir kısmı bulunmakla birlikte Anadolu'nun iç taraflarında müttefiklerin topladıkları top kamaları da bu depolara getirilmiÅŸti. Depo işçileri yaÅŸamlarını tehlikeye atarak müttefiklerin gözetimi altında bulunan depolardan ve iÅŸliklerden silah ve top kamaları kaçırdılar. Yakalanan olunca savaÅŸ mahkemesinin karşısına çıkarılıyor ve idam edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. Gizli bir örgüt, savaÅŸ gereçlerini teslim alıyordu. Kömür çuvalları ve saman yükleri içine gizlenen silahlar geceleyin serüvenli bir biçimde, ana caddeleri gözetleyen İngiliz nöbetçilerinden ve yan yolları tutmuÅŸ olan Yunan nöbetçilerinden kaçırılarak yerine ulaşıyordu. ÇoÄŸu zaman bu yoldan insan da taşınıyordu: İstanbul'u terk eden yüksek okul ve askeri okul öğrencileri. Bunlar ulusal kuvvetlere katılmaya gidiyorlardı. Anadolu'nun demiryolu iÅŸliklerinde demirciler yeni top kamaları yapmak için çekiç sallıyordu. Bütün bu çabalar çok görkemli olmakla birlikte, kanı emilmiÅŸ ve soyguna uÄŸramış ülke, çaÄŸdaÅŸ bir savaşı baÅŸarı ile sürdürmek için gerekli bütün gereçleri saÄŸlayabilecek durumda deÄŸildi. Temmuz yenilgisinden sonra Ankara'da yaygınlaÅŸmaya baÅŸlayan cesaretsizlik ve kötümserlik, 10 AÄŸustos 1920'den sonra yerini bir kızgınlık duygusuna ve savaÅŸma kararlılığına bıraktı. O gün padiÅŸah hükümeti, Paris'in kenar semti Sèvres'de İtilaf Devletleri tarafından önüne konulan emperyalist barış diktasını imzalamıştı. Lloyd George, daha önce, 21 Temmuz 1920'de, Avam Kamarası'nda, ''Türkiye'nin tamamıyla parçalanması gerektiÄŸini ve bundan üzüntü duymak için de bir neden bulunmadığını'' (84) açıklamıştı. AntlaÅŸma, egemen bir Türk devleti yapıntısı ayakta bırakılmakla birlikte, bağımsız bir Türkiye'nin sonu anlamına geliyordu. İstanbul ile ardında kalan önemsiz bir toprak parçası dışında Türkiye'nin Avrupa'daki toprakları Yunanistan'a bırakılıyordu. PadiÅŸahın oturduÄŸu yer, gene İstanbul olacaktı, ama Türkiye barış antlaÅŸmasını tam olarak yerine getirmezse, Müttefiklerin bu hükmü deÄŸiÅŸtirme yetkisi vardı. Türkiye, bu konuda alınabilecek her kararı peÅŸinen tanıyordu. Böylece padiÅŸah ile hükümet, boÄŸaz kenarındaki baÅŸkentte, her an buyruk yerine getirmeye hazır durumda bekleyecekti. BoÄŸazlar barışta ve savaÅŸta bütün ticaret gemileriyle savaÅŸ gemilerine açık tutulacaktı. Türkiye'nin ancak ikinci derecede rol sahibi bulunduÄŸu bir BoÄŸazlar komisyonu, bu amaçla Akdeniz ile Karadeniz arasında bulunan su yolu denetimini üstüne alıyordu. Artık İngiliz donanması bu sularda her an görülebilir ve Sovyet Rusya kıyılarına karşı baskıda bulunabilirdi. BoÄŸazlar bölgesi askersiz duruma getiriliyor ve Müttefikler burayı iÅŸgal altında tutma hakkını koruyorlardı. Arap topraklarının elden çıkışı ve 1814'ten önce İtalya'nın kendine saÄŸladığı toprak katmanlarının (On iki Ada) tanınması, İngiltere'nin aldığı yerlerin (Kıbrıs, Mısır) kendinin sayılması, artık Ankara'da hiç kimseyi ÅŸaşırtmıyordu. Ama asıl Anadolu sınırları içinde kalan Türkiye de, daha baÅŸka zararlara uÄŸruyordu. İzmir bölgesi Yunan egemenliÄŸine giriyordu - yalnız beÅŸ yıl süreyle kentin bir dış kalesinde Türk bayrağı dalgalanabilecekti. DoÄŸu illeri, ÖrneÄŸin Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis, İtilaf Devletleri'nin koruyuculuÄŸu altında bulunan Ermenistan'a bırakılıyordu. Buranın asıl sınırını ABD BaÅŸkanı Wilson çizecekti. Onun hakemliÄŸine Türkiye hiç ses çıkarmadan boyun eÄŸecekti. Bunun gibi bir de özerk Kürdistan kurulacaktı. Kürdistan'ın Türkiye'den tamamıyla ayrılıp ayrılmayacağı konusu üzerinde Milletler Cemiyeti sonradan karar verecekti. Türkiye'nin geri kalan yerleri, gerçekte ülkeyi İtilaf Devletleri'nin yarı sömürgesi durumuna düşüren daha baÅŸka egemenlik sınırlamaları altına alınıyordu. Sèvres AntlaÅŸması her ÅŸeyden önce Türkiye'yi savunmasız duruma sokuyordu. PadiÅŸahın yalnızca 700 kiÅŸilik bir muhafız gücü ile 35.000 kiÅŸilik jandarma birliÄŸi bulundurmasına izin veriyordu. Nefret edilen kapitülasyonlar sınırsız olarak yeniden getiriliyor ve ülkenin gümrük özerkliÄŸi elinden alınıyordu. Bir Fransız-İngiliz-İtalyan parasal iÅŸler komisyonu, ülkenin parasal iÅŸlerini üzerine alıyordu. Ülkenin bütçesini bu komisyon hazırlayacak, hükümetin aldığı borçları ve vereceÄŸi imtiyazları, hukuksal geçerliklerini kazanmadan önce, onaylayacaktı. Devletin bütün gelirleri komisyonun yetkisi içinde kullanılacaktı. Büyük devletlerin Hıristiyan azınlıklar konusundaki eski müdahale hakkı da ölümsüzleÅŸtiriliyordu. Bu antlaÅŸma, Türkiye'nin her türlü askeri, hukuksal ve parasal karar verme özgürlüğünü elinden alırken, aynı gün yapılan üçlü bir sözleÅŸme, bu boyunduruk altına alma sistemini ekonomik bakımdan tamamladı. SözleÅŸmede İngiltere, Fransa ve İtalya, bunlardan son iki devletin belli ayrıcalıklara sahip özel etki alanları elde etmelerini kararlaÅŸtırdı. İtalya, Antalya ve Konya bölgesine, Fransa da Kilikya ile Batı Kürdistan'a böylece sahip olacaktı. İngiltere, bununla, emperyalist rakiplerini ''yatıştırmak'' istiyordu. Çünkü Fransa, savaÅŸ sırasında kendisine vaat edilen deÄŸerli petrol bölgesi Musul'u, San Remo'da, gene İngiltere'ye bırakmış, İtalya'ya ayrılmış olan İzmir de Yunanistan'a verilmiÅŸti. Bu arada belirtmek gerekir ki, Fransa ile İtalya bu teselli ödüllerinden hoÅŸnut kalmamışlar ve Sèvres AntlaÅŸması'ndan sonra Türkiye sorununda İngiltere'ye güçlükler çıkarabilecekleri anı gözlemeye baÅŸlamışlardı. Üçlü sözleÅŸme, her iki devlete kendi bölgelerinde ekonomik imtiyazlar tanıyordu. Ayrıca bu devletler, söz konusu bölgelerde yönetim ve polis örgütünü ''yeniden düzenlemeye'' yetkiliydiler. Bu, etkinlik bölgeleri yönetiminin Fransa ve İtalya'ya verilmesi, böylece onlar için ekonomik sömürünün kolaylaÅŸtırılmasından baÅŸka bir anlama gelmiyordu. Üçlü sözleÅŸme, bu emperyalist soygun sistemine taç giydirmek için de, İtalya ile Fransa'nın söz konusu bölgeleri askeri bakımdan iÅŸgal etmesini öngörüyordu. Bu bölgeler ancak iki devletin İngiltere ile anlaÅŸma halinde, Türklerin barış antlaÅŸmasını yerine getirdiÄŸini saptamalarından sonra boÅŸaltılacaktı. O halde boÅŸaltma zamanı, imzacı devletlerin isteÄŸine baÄŸlı kalmıştı. Bu hüküm ile birlikte İstanbul'un ve boÄŸazların sürekli iÅŸgali, savunmasız bırakılan Türkiye'yi her zaman için baskı altında tutacaktı. İstanbul'un siyasal çevreleri umutsuzluk ve bitkinlik içine düşmüştü. Gazeteler siyah matem çerçeveli olarak çıkıyor ve gösteriÅŸli biçimde haber veriyorlardı: ''Uzun zaman üç kara parçası üzerinde yıldız gibi egemen olan imparatorluÄŸun sonu demektir bu!'' Buna karşılık Ankara'da, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun çoktandır ölü olduÄŸu çok iyi biliniyordu. Kemalistler onun ardından yas tutmuyorlardı. Bunun yerine, Sèvres AntlaÅŸması'nın ulusal Türk devletini emperyalist boyunduruÄŸun altına sokmak isteyiÅŸine karşı çıkıyorlardı. Büyük Millet Meclisi, 7 Haziran 1920 tarihli kararına baÄŸlı kalarak, ulusal antlaÅŸma temeline dayanılmadan yapıldığı için antlaÅŸmayı geçersiz ve yokmuÅŸ diye ilan etti. 19 AÄŸustos 1920'de, Meclis, antlaÅŸmayı onaylayan saray konseyi üyelerinin vatan haini olduÄŸunu bildirdi. PadiÅŸahın temsilcileri Paris'te İtilaf devlet adamları önünde bel bükerken, ulusal, devrimci Türkiye'nin elçileri Moskova'da Sovyet hükümeti ile görüşmeler yapıyordu. Gerek Yunan saldırısının, gerekse Sèvres AntlaÅŸması'nın, Türklerin bağımsızlığı bakımından meydana getirdiÄŸi büyük tehlikelerin ortasında Mustafa Kemal, yürekliliÄŸini ve Türk halkının gücüne olan inancını yitirmedi. Düşmanın vuruÅŸları sertleÅŸtikçe, o da aynı biçimde daha inatçı ve daha sert oluyordu. Halide Edip, Mustafa Kemal'in Sèvres diktasına nasıl tepki gösterdiÄŸini bize şöyle anlatıyor: ''Onlar (Yani İngiliz emperyalistleri - J.G.) bizim de onlar kadar yaman olduÄŸumuzu anlayacaklardır. Bizi kendileri ile eÅŸit deÄŸerde görerek davranmak zorunda kalacaklardır. Başımız onların önünde asla eÄŸilmeyecektir. Son insanımıza kadar onlara karşı savaÅŸacağız ve sonunda uygarlıklarını baÅŸları üstünde parçalayacağız.'' (85). DoÄŸunun tüm ezilen halkları onun sesi ile sanki haykırıyormuÅŸ gibiydi. Lenin, Sèvres AntlaÅŸması'nın imzalanmasından kısa süre önce yapılan, Komünist Enternasyonalin İkinci Kongresi'nde konuÅŸurken, halkların bu güçlü isteÄŸini şöyle dile getirmiÅŸti: ''1.25 milyar insan için, 'ileri' ve uygar kapitalizmin onlara zorla kabul ettirmek istediÄŸi kölelik içinde yaÅŸaması olanaksızdır ve bu insanlar yeryüzü nüfusunun yüzde 70'ini meydana getirmektedir.'' (86). Ankara hükümeti, Sèvres AntlaÅŸması'na karşı yaygın bir propaganda kampanyası geliÅŸtirdi Böylece, ulusu Yunanlı iÅŸgalilere karşı silahlı bir savaşım içinde eskisinden daha sımsıkı biçimde birlik haline getirmeyi baÅŸardı. Artık düzenli ordu birliklerinin kurulması konusunda da elle tutulur ilerleme saÄŸlanıyordu. ÇeÅŸitli olaylar buna yardımcı oldu. Ekim 1920 baÅŸlarında bu kez Konya'da olmak üzere, gerici ayaklanma gene baÅŸgösterdi. Küçük garnizon kendini kahramanca savundu, ama sonunda üstün güç karşısında boyun eÄŸdi. PadiÅŸah hükümeti tarafından kışkırtılmış olan ayaklanma ile düşman, güçlükle yeniden kurulan Türk cephesini bir yumrukla arkadan vurarak yıkmak istiyordu. Türk komutanlığı, çeÅŸitli cephelerden ve Ankara'dan birlikleri yürüyüşe geçirdi. Bunlar, 6 Ekim'de, Konya'yı ve çevresini isyancılardan temizlediler. Düzenli birliklerin etkinliÄŸi yükseldi. Öte yandan Batı Cephesi BaÅŸkomutanı Ali Fuat (Cebesoy) PaÅŸa, ''Seyyar Kuvvetler'' komutanı Ethem Bey'in salık vermesi üzerine, sözde tecrit edilmiÅŸ bulunan Yunan tümeni üzerine bir saldırıya giriÅŸti. Saldırı gereÄŸi gibi hazırlanmamıştı ve Türk birliklerinin yenilgisi ile sona erdi. Cephe biraz daha doÄŸuya kaydırıldı. Saldırı Genelkurmay'ın isteÄŸi dışında olduÄŸu için, Türk komutasında deÄŸiÅŸiklikler yapılması gereÄŸi ortaya çıktı. Ali Fuat PaÅŸa görevinden alındı ve Moskova'ya Büyükelçi olarak gitti. Savunma Bakanı Fevzi PaÅŸa, Genelkurmay BaÅŸkanlığı görevini de ek olarak yüklendi. Batı cephesinin kuzey kısmını bundan böyle daha önceki Genelkurmay BaÅŸkanı İsmet, güney kısmını da Refet yönetiyordu. Kendisi burada ayrıca güçlü süvari birlikleri de kuracaktı. Bu amaçla köylerden çok sayıda at ve gereç topladı. Elkoyma birliklerinin baskınları ve zora baÅŸvurma eylemleri halkın hoÅŸnutsuzluÄŸunu kazandı. Birçok yerde Kemalistlere karşı gösteriler yapıldı. Böylece, çete birliklerinin dağıtılması ve yeni bir düzenli ordunun kurulması yolunda Mustafa Kemal üzerinde daha çok baskıda bulunan kiÅŸiler, önemli cephe komuta yerlerine geldiler. 8 Kasım 1920'de, hükümet, çetelerden düzenli birlikler meydana getirmeye ve düzensiz silahlı kuvvetler sistemini ortadan kaldırmaya karar verdi. Bu karar, burjuva güçlerin ulusal hareket içinde kesinlikle üstünlük kazandıklarının bir belirtisiydi. Demokratik köylü ya da proleter kanat çok zayıftı ve pek az örgütlenmiÅŸti. ''YeÅŸil Ordu''nun başına gelenler bunu daha önce de göstermiÅŸti. Ulusal kuvvetlerin en büyük kısmı, bunu izleyen haftalarda düzenli orduya katıldı. Yeniden silah altına alınanlarla bu ordu daha da güçlendi. Çeteci birliklerinin önderleri, emperyalistlere karşı zafer kazanmak için birlik halinde ve sıkı biçimde yönetilen askeri bir örgütün ne kadar önemli olduÄŸunu bizzat anladılar. Türk BaÅŸkomutanlığı çetecilerin birçok birliklerini tamamıyla orduya kattı. ÖrneÄŸin Halife Ordusu'nun yenilmesinde üstünlük gösteren İbrahim Süreyya Bey'in birliÄŸi 3. Süvari tümeni ve Sarı Efe'nin birliÄŸi 33. Topçu Alayı oldu. Demirci Efe gibi öteki çete önderleri tekrar daÄŸlara çıktılar ve Yunan cephesinin ardında iÅŸgalcilere karşı gerilla savaşını sürdürdüler. Düzenli silahlı birliklerin sayısı 1920 yılının sonunda 90 bine çıktı. Burjuva tarihçiler çoÄŸu zaman, çetelerin ulusal sorumluluk duygusunu anlatan gerçeÄŸi görmezlikten gelirler. Çeteler, ulusal kurtuluÅŸu, daha sonraları geniÅŸ halk yığınlarının toplumsal isteklerini gerçekleÅŸtirebilmek için önemli bir görev ve temel koÅŸul saymışlardı. Buna karşılık birçok tarih yazarı, çeteci birliklerinin dağıtılışını, yalnızca Çerkez Ethem Bey'le ilgili olaylara baÄŸlarlar. ''1. Seyyar Kuvveti''nin komutanı, yeni baÅŸkomutanı İsmet'in buyruklarını yerine getirmekten ve bu yüzden de birliÄŸini düzenli orduya vermekten kaçınmıştı. 27 Kasım 1920 günü akÅŸamından sonra Ethem, BaÅŸkomutana hiçbir haberi bildirmiyor, doÄŸrudan doÄŸruya Mustafa Kemal'e baÅŸvuruyordu. Bunun dışında ''Tüm Seyyar Kuvvetler ve Kütahya Bölgesi Komutanı'' rütbesini de üzerinden atmıştı. Ethem, Kütahya'da karargâhını kurdu ve çevrede sivil yönetimi de yürüttü. Komutasında 3.000 kadar atlı, 100 ağır makineli tüfek ve 4 top vardı. KardeÅŸleri de kendisini destekliyordu. Tevfik yardımcısıydı, ReÅŸid de milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'nde kardeÅŸinin davası yolunda çalışıyordu. Anti-emperyalist savaÅŸta büyük hizmetler görmüş olan Ethem, öte yandan ulusal devrimci hareketi kendi kiÅŸisel hedefleri için kullanmak istedi. Kendisi bir serüvenciydi, kiÅŸisel iktidardan baÅŸka bir ÅŸey düşünmüyordu. Ordunun başına geçerek Ankara hükümetini devirmek amacı güttüğü açıkça ortaya çıkmıştı. İsmet ve Refet, Ethem'e karşı zor yoluyla harekete geçmek istediler. Mustafa Kemal ise iyilik yolundan bir birleÅŸme saÄŸlamak çabası güttü. Her iç kavga, düşmanların iÅŸine yarıyordu. Bu yüzden Kemal, Ethem'i Ankara'ya çağırdı. Ethem yola çıkmadan önce yakın arkadaÅŸlarından bazılarına, İsmet'i Batı Cephesi Komutanlığı'ndan uzaklaÅŸtırmadığı takdirde Mustafa Kemal'i Büyük Millet Meclisi'nin kapısı önünde asacağını söyledi, Çankaya'da Mustafa Kemal'in villasına girdiÄŸi zaman, Kemal yatakta hasta yatıyordu.Ethem'in muhafızları evin içine dağıldılar, kendisi de kapıyı vurmadan Kemal'in odasına girdi. İri yapılı Çerkez'in yabansı ve korku verici bir kalıbı vardı. Ethem, nazikçe söylediÄŸi ilk sözlerden sonra isteÄŸini açıkladı. Mustafa Kemal, ''olanaksız'' dedi. Muhafızlarının, Ethem'in iÅŸareti üzerine ateÅŸ etmeye hazır durumda beklerken evin kuÅŸatıldığını da biliyordu. Ethem, pencereden dışarı bakarken, güç durumda bulunduÄŸunu anlamış oluyordu. Mustafa Kemal'i öldürseydi, kendisinin de öleceÄŸini biliyordu. Zorla gülümsemeye çalıştı, selam verdi ve adamları ile birlikte evi terk etti. Ama Ankara'dan ayrılmadı. Bir otele yerleÅŸti ve Mustafa Kemal'e karşı fesatçılığa giriÅŸti. Mustafa Kemal, hastalıktan kalktıktan sonra, Ethem ile kardeÅŸini, İsmet'le görüşmek üzere EskiÅŸehir'e gitmeye çağırdı. Ama yolda Ethem treni terk etti. Kemal'in, Ethem'in nerede olduÄŸunu sorması üzerine kardeÅŸi ReÅŸit şöyle dedi: ''Ethem ÅŸu anda birliklerinin başında bulunuyor.'' (87). Mustafa Kemal, görüşmelerde bulunmak üzere Ethem'e bir heyet yolladı. Ama bu da boÅŸuna oldu. Bunun üzerine, Ethem'in birliÄŸini silahsız duruma getirmek üzere piyade ve süvari birliklerinin Kütahya'ya hareket etmesi ve hazır olması için baÅŸkomutanlığa buyruk verdi. 27 Aralık 1920'de Büyük Millet Meclisi Hükümeti ÅŸu kararı aldı: ''1. Birinci Seyyar Kuvvetler, bütün öteki birlikler gibi, hiçbir kayıt ve koÅŸula baÄŸlı olmaksızın, hükümetin yönetmeliklerine ve buyruklarına uymak, askeri disiplin altına girmek zorundadır... ''3. Yukarıdaki kararları Genelkurmay BaÅŸkanlığı uygulayacaktır.'' (88). Bu önlemler, cepheden çekilen birliklerin Kütahya'ya doÄŸru saldırıya geçmesiyle uygulanmaya baÅŸlandı. Kent ele geçirildi, Ethem'in birlikleri dağıtıldı, bir kısmı kendisiyle birlikte kaçtı. Ethem, bundan sonra gerçek karakterini gösterdi. İstanbul'a sadrazama şöyle bir telgraf çekti: ''Åžu anda Millet Meclisi'nin bir kararı ile saldırıya uÄŸramış bulunuyorum. Birliklerim, hem kendimi savunmaya, hem de saldırmaya yetecek durumda olmakla birlikte, cephede ve yan tarafta Yunanlılarla iliÅŸki halinde bulunduÄŸum için, Yunan BaÅŸkomutanlığı ile nasıl bir davranışta bulunulacağı konusunda anlaÅŸmış olmakla birlikte, sizin yüksek onayınızı almayı da gerekli görüyorum.'' (89). Ethem, kiÅŸisel tutkusu yüzünden hain olmuÅŸtu. Birkaç gün sonra, ne savunma, ne de saldırı için hiçbir kuvvet sahibi deÄŸildi. Çeteciler, önderlerinin Yunanlılar tarafına geçtiÄŸini anlayınca, onu terkettiler. Ethem olayı da böylece kapanmış oldu. Ancak Büyük Millet Meclisi, Ethem'in ihanetinden yararlanarak sol güçlere karşı öldürücü bir yumruk indirdi. Ankara'da ve öteki kentlerde ''Türk Halk Komünist Partisi''nin (''YeÅŸil Ordu''nun kapatılmasından sonra parti kendine bu adı verdi) ve sendikaların önderlerini tutuklattı. 28-29 Ocak 1921 gecesi sürgünden Ankara'ya dönmekte olan Mustafa Suphi ile 15 arkadaşı Trabzon'da haince öldürüldüler. Kemalistler, bu anti-komünist politika ile ulusal cepheye büyük zarar verdiler ve Türk halkına düşman olanların entrikalarını kolaylaÅŸtırdılar. Böylece Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nın dünyadaki ilerici güçlerden gördüğü moral-siyasal desteÄŸi de zayıflattılar. Öte yandan, sayıca zayıf olmakla birlikte Türk halkının geleceÄŸini temsil eden Türkiye Komünist Partisi'ni tümden yok etmeyi baÅŸaramadılar. Komünistler, emperyalizme ve padiÅŸah gericiliÄŸine karşı güçlü savaşımı sürdürdüler. Bu arada Yunan BaÅŸkomutanlığı Ethem olayından cesaret alarak 6 Ocak 1921'de Bursa'dan EskiÅŸehir yönünde bir saldırıya baÅŸladı. Bununla, Kuzeyden Güneye giden önemli Anadolu demiryolunu ele geçirmek istiyordu. Ethem'e karşı giriÅŸilen savaÅŸla çok sayıda birlik cepheden uzaklaÅŸtırıldığı için, Türk tarafının durumu nazikti. Bu durumda Mustafa Kemal, eldeki bütün birlikleri bu saldırıya karşı bir araya getirmeye karar verdi. Cephenin geri kalan kısımlarında yalnızca zayıf kuvvetler kaldı. Düşmana karşı koyabilmek için tek olanak buydu. 10 ve 11 Ocak 1921 günleri, İnönü İstasyonu yakınında bir meydan savaşı oldu. İsmet komutasındaki Türk birlikleri, ağır kayıplar vererek de olsa, düşmanı durdurmayı ve daha sonra Bursa'daki çıkış siperlerine kadar geri püskürtmeyi baÅŸardılar. Yeni ulusal Türk ordusu, ilk zaferini kazanmıştı. Bu zafer, İtilaf Devletleri ve padiÅŸah üzerinde etkisini göstermekten geri kalmadı. PadiÅŸah daha 1920 güzünde, Kemalist isyancıların sonunu silahla getirme yolunda Damat Ferit politikasının baÅŸarısızlığa uÄŸradığını görmüştü. Bu yüzden Eylül 1919'da olduÄŸu gibi, Damat Ferit'in yerine gene Ali Rıza'yı getirdi. Bu, 22 Ekim 1920'de olmuÅŸtu. İstanbul'un gerici çevreleri, anlaÅŸma politikası perdesi altında, iç parçalanmalardan yararlanmayı denediler. Ankara'da Millet Meclisi'nde, padiÅŸahla uyuÅŸma konusunda çıkan her fırsatı büyük bir istekle kullanacak milletvekillerinin bulunduÄŸunu biliyorlardı. Ali Rıza PaÅŸa, Türk kamuoyunda tanınmış ve henüz fazla lekelenmemiÅŸ iki kiÅŸiyi özel bir görevle yolladı. Bunlar, Dahiliye Nazırlığı'na atanan eski sadrazam İzzet PaÅŸa ile Bahriye Nazırı Salih PaÅŸa idi. Kendilerinin yola çıktığı haberi bile birçok yerde, İstanbul ile Ankara arasındaki anlaÅŸmazlığın barışçı yoldan çözümleneceÄŸi umudunu yeniden uyandırdı. Mustafa Kemal, kamuoyundan bu kanıyı silmek amacıyla, iki politikacı ile buluÅŸmaya hazır olduÄŸunu açıkladı. BuluÅŸma, 5 Aralık 1920'de, Bursa yakınındaki Bilecik'te oldu. Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı, kendisiyle görüşenlerin dikkatini, ne İstanbul hükümetini, ne de böyle bir hükümetin üyeleri olarak iki paÅŸayı tanıyamayacağı noktasına çekti ve bu nedenle görüşmenin yalnızca özel bir nitelik taşıdığını belirtti. İstanbullu nazırlar bu görüşe katıldılar. Bununla birlikte, onların önermek istedikleri, ÅŸey yaptıkları gezinin ötede beride uyandırdığı umutlarla hiçbir yönden uygun düşmedi. Ankara'dan, İstanbul hükümetini tanımasını ve onun buyruÄŸu altına girmesini istediler. Ancak bundan sonra Sèvres AntlaÅŸması'nı deÄŸiÅŸtirmeye ve DoÄŸu sınırı ile İzmir bölgesi konusunda Türkiye'ye ödünler vermeye hazır bulunan Müttefiklerle görüşmelere baÅŸlanabilirdi. Bu türlü görüşmelerle Yunan ve İtilaf birliklerinin çekilmesi saÄŸlanabilirdi. Oysa bu türlü görüşmelerin baÅŸarı ile sonuçlanacağı konusunda Müttefiklerden gelen resmi bir söz yoktu. Bu durumda -Ethem yüzünden iç anlaÅŸmazlıkların en ileri noktaya ulaÅŸtığı bir zamanda- böyle tutarsız bir görüşme önerisine güvenilseydi, ulusal direnme ve birliklerin ruhsal durumu için tehlikeli bir durum ortaya çıkabilirdi. Mustafa Kemal yüreklilik dolu bir atiklikle duruma egemen oldu. İstanbul'a dönmelerine izin veremeyeceÄŸini iki paÅŸaya bildirdi. Kendisiyle birlikte Ankara'ya gitmeliydiler. Ankara'da İzzet ile Salih'e eÅŸsiz bir incelikle davranıldı; ama kendilerini Mart 1921'e kadar Ankara'dan dışarı bırakmadılar. Bu arada basın, iki nazırın ülkenin iyiliÄŸi ve kurtuluÅŸu yolunda daha etkili ve verimli çalışmak için Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne katıldığı haberini yaydı. Böylece geziden İstanbul hükümetinin beklediÄŸi propaganda etkisi boÅŸa çıkarılmış oldu. Mustafa Kemal zaman kazanmıştı. Bu zaman, askeri durumun dengeye kavuÅŸturulması için kullanıldı. İnönü Zaferi'nden sonra İtilaf Devletleri'yle görüşmeler için hazırlıklara da baÅŸlandı. ÇeÅŸitli öğeler, durumu Ankara'nın yararına olmak üzere deÄŸiÅŸtirmiÅŸti. Türk ordusunun baÅŸarısı yanında, Denikinle birlikte İtilaf Devletleri'nin desteklediÄŸi beyaz muhafızlardan General Vrangel'i ortadan silip süpüren Kızıl Ordu'nun da zaferleri vardı. Londra ve özellikle Paris, dikkatli olmak gerektiÄŸini anladılar. BolÅŸevizmin uzun zaman için Rusya'da kök saldığı anlaşıldı. Moskova ile Ankara arasındaki iliÅŸki gittikçe sıkılaÅŸtı. Ulusal devrimci hareket, DoÄŸu halkları arasında Sovyet Rusya'nın ve Kemalist Türkiye'nin zaferleriyle daha güçlü olarak alevlendi. Kuzey Afrika sömürge imparatorluÄŸu üzerinde de bunların etki yapmaması olanaksızdı. Fransız hükümetinin Kilikya cephesini ayakta tutmak için gerekli parası ve askeri yoktu. Bu yüzden Kemalist Türkiye yararına bir dönüş yapılmasını isteyen sesler, Paris'te çoÄŸaldı. İslam dünyası böylelikle hoÅŸnut edilebilirdi. Bunun sonucu olarak Fransa, aralık ayında, Müttefik Yüksek Konseyi'nin Londra Konferansı'nda, Sèvres Barış AntlaÅŸması'nın deÄŸiÅŸtirilmesi ve Türkiye'ye karşı Yunanistan'ın artık desteklenmemesi önerisi ile ortaya çıktı. PadiÅŸahın zayıf hükümeti artık tamamıyla İngiliz etkisi altına girdiÄŸi için, Yunanistan'ın galip gelmesi halinde, İngiltere'nin ÅŸimdiki üstün durumu kesinlikle yerleÅŸecek ve Fransa, bu duruma razı olmayacaktı. Yunanistan'da bir iç politika olayı Fransa'nın bu dönüşüne neden hazırlamış ve İngiltere'nin de duraksama göstermeye baÅŸlaması sonucuna götürmüştü. Aralık 1920'de İtilaf dostu Venizelos düşürüldü. Kendisi 12 Haziran 1917'de emperyalist Almanya'nın hoÅŸuna giden bir tarafsızlık politikası izlemiÅŸ olan Kral Konstantin I'i tahttan çekilmeye zorlamış, Yunanistan'ı da İİtilaf Devletleri'nden yana savaÅŸa koÅŸmuÅŸtu. 19 Aralık 1920'de Wilhelm II'nin eniÅŸtesi olan Konstantin yeniden Yunan tahtına çıktı. Müttefik Yüksek Konseyi'nin Atina'ya yolladığı sert notalara karşın, bu iÅŸ olmuÅŸtu. Müttefikler, kralın yeniden tahta çıkarılması halinde kendilerinin ''hareketlerinde tekrar serbest kalacaklarını'', daha doÄŸrusu misillemede bulunacaklarını açıkladılar. İlk önlem olarak, yaptıkları para yardımını kestiler. 1920 yazında Yunanistan İtilaf Devletleri'nin verdiÄŸi ''görev'' üzerine harekete geçerek Anadolu'da saldırısına giriÅŸmiÅŸti, ama müttefikler'' artık ''hareketlerinde tekrar serbest'' duruma geldikleri için, ÅŸimdi bu ''görev'' kesinlikle sona ermiÅŸ bulunuyordu. Ama bu konuda henüz bir karar verilmemiÅŸti. Fransız gazetesi Temps, Wilhelm II'nin eniÅŸtesi için para ve insan feda etmekten vazgeçmesini, artık Türkleri kendine dost edinmesini hükümetten istiyordu. Venizelos'un düşmesi, bekleme durumundan çıkarak Sèvres AntlaÅŸması'nın deÄŸiÅŸtirilmesi yolunda etkin bir politikaya girmesi için Paris'in çıkış yapmasına neden oldu. Artık DoÄŸu'daki İngiliz-Fransız-İtalyan birlik cephesi yalnızca sözde vardı. Bu koÅŸullar, Ankara'da, Türk ulusal hükümetinin bundan sonraki askeri ve diplomatik eylemlerine yarar saÄŸladı. Ancak bu yoldaki çalışmaların baÅŸarıya ulaÅŸması için, Ankara hükümetinin Sovyet Rusya'yı bu arada güvenilir bir dost ve müttefik olarak kazanması da en büyük rolü oynadı.  Â
|
|
KEMAL ATATÜRK ve ÇAÄžDAÅž TÜRKİYE I.Bölüm JOHANNES GLASNECK Çeviren:  ARİF GELEN  ÖNSÖZ  YÜZYILIMIZIN yirminci ve otuzuncu yıllarının gazeteleri gözden geçirildiÄŸi zaman, dar ve zayıf yüzlü, çakır ve etkili gözlü bir adamın resimleri ile sık sık karşılaşılır. Güçlü bir kiÅŸiliÄŸi anlatan, çok belirgin bir yüzdür bu. İlk resimlerinde üniforma ile görülür, başında tatarların kürk ÅŸapkası, kalpak vardır. Sonraki resimlerinde yalnız sivil kıyafettedir. ÇoÄŸu zaman silindir ÅŸapka ile şık bir frak, ara sıra da en modern İngiliz kesimi hafif bir yaz elbisesi içindedir. Her gazete okuru için bir kavramdır bu insan: Mustafa Kemal PaÅŸa(1) ya da Kemal Atatürk (2), 1919-1923 yıllarında, Türk Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı'nın önderi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk devlet baÅŸkanı. Kısa zamanda yaÅŸamı ve yapıtı ile ilgili kitaplar da ortaya çıktı. Burjuva gazetecilerin ve yayımcıların onun için yazdıkları, ÅŸaşırtıcı, merak verici ve coÅŸkulu, tek sözcükle coÅŸturucuydu. Onun için çok kiÅŸi yazdı, kiÅŸiliÄŸi konusunda çok yorumlar yapıldı. Ancak burjuva basını bir noktada görüş birliÄŸindeydi: Bu Türk generali ve devlet adamı, ''tarih yapan kiÅŸilerdendi''. Onlar için bu, daha çok yalnız bir seçkin grubun, yalnız birkaç sivrilmiÅŸ ''büyük kiÅŸi''nin dünya olaylarını belirlediÄŸi savı konusunda bir kanıttı. Halk yığını ise uyuÅŸuk ve tembeldir, bu türlü insanların elinde yoÄŸrulan bir hamurdur. Ancak onların sesi, bu yığını uykusundan uyandırır. Ama düşünen okur için, Türkleri yabancı boyunduruÄŸundan kurtaran ve yeni bir devlet kuran bu Mustafa Kemal yalnız mıydı, sorusu ortaya çıkmıştı. Hangi koÅŸullar onun böyle üstün bir rol oynamasını saÄŸlamış, hangi kiÅŸisel deneyimler ona bu rolü yerine getirme olanağını vermiÅŸti? Mustafa Kemal'in yaÅŸamının ve yapıtının yorumlanış biçimi, yazarın siyasal görüşüne ve çoÄŸu zaman milliyetine bile baÄŸlıydı. Alman tekel basınının, yazıiÅŸleri bürolarında oturanlar, Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nı, yalnızca dünya savaşının bir uzantısı olarak görüyor, Mustafa Kemal'in Yunanlıları ve onlarla birlikte İtilâf Devletlerini uÄŸrattığı yenilgiler konusunda için için gülüyorlardı. Alman gazeteleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ''Alman-Türk silah arkadaÅŸlığından'' bıktırıncaya kadar söz ediyorlardı. Mustafa Kemal'in Alman militaristleri ile anlaÅŸmazlıkları, çoÄŸunlukla utanç konusu olduÄŸu için deÄŸinilmeden geçiÅŸtiriliyordu. 1933'ten sonra Goebbels'in propagandacıları ayrıca, ''iki büyük ulusal kahraman arasında benzerlikler'', yani Hitler ile Kemal arasında benzerlikler bulup çıkarma konusunda büyük çaba gösteriyorlardı. Batılı ülkelerde bu konu deÄŸiÅŸik bir duruma getirilmiÅŸ ve getirilmekte; Hitler, Mussolini ve Lenin'in yanına Atatürk de konularak, bütün bu kiÅŸiler, ''otoriter'' ya da ''totoliter'' rejimlerin benzer temsilcileri olarak nitelenmektedir. Dünya proletaryasının önderi ve Sovyetler BirliÄŸi'nin kurucusu Lenin'i, anti-emperyalist Türk KurtuluÅŸ Savaşı'nın önderi Atatürk'ü, emperyalizmin en haydutça, en gerici ve en çok kana susayan biçiminin temsilcileri derekesine koymak, tarihi kabaca deÄŸiÅŸtirme anlamına gelmekle kalmaz; aynı zamanda, gerek Sovyetler BirliÄŸi'ni, gerek uluslararası işçi hareketini ve ulusal kurtuluÅŸ hareketini lekelemek, küçük düşürmek gibi kötü niyetli bir giriÅŸimi anlatır. CoÅŸku verici yazılar ve biyografiler de Kemal Atatürk'ü bir ''bozkurt'', ''at üstündeki hayalet'', hatta bir ''ikinci Cengiz Han'' yapıyordu. Bunlara göre, bu kiÅŸi, Türk soyunun gerçek temsilcisidir; MoÄŸol-Tatar ve Osmanlı atalarının orta Asya steplerinden saldırışı gibi, Türklerin yüzyıllar süren yenilgilerinden sonra bu kez Asya'nın Avrupa'ya karşı saldırısını yürütmek için gelmiÅŸtir. Yakıp yıkıcı, anlaşılmaz bir doÄŸa kuvveti gibi ''Uygar Batı'ya'' karşı baÅŸkaldırmıştır. Avrupa ve Amerika'daki bir burjuvanın, böyle öyküleri okurken sırtından soÄŸuk terler dükülmüş olması gerekir. Çünkü Mustafa Kemal, özel yaÅŸamında, bu yazarlar tarafından, yaman bir acımasız kiÅŸi diye gösterilmiÅŸtir. Böyle bir bakış biçiminin temelinde ''BoÄŸaziçi'ndeki hasta adamın'' yeniden ayaÄŸa kalkmasını uzun süre olanaksız sanan İngiliz sömürgecilerinin kızgınlığı ve düş kırıklığı yatıyordu. onlara, göre, Türk halkında bağımsız bir politika yürütecek güç ve yetenek yoktu. Bundan dolayı, Mustafa Kemal gibi emperyalist barış buyrultusuna karşı dikilmiÅŸ birisi, ancak bir ''haydut'', ''çete başı'' ya da ''Moskova ajanı'' olabilirdi. HalifeliÄŸi, fesi ve peçeyi kaldıran adam, tutucu yazarlar için dinsiz, nerdeyse BolÅŸevik bir yıkıcı, liberaller için ise akıllı bir reformcu, halkının gerçek babası sayılırdı. Mustafa Kemal'e karşı anlayış, en çok Fransız burjuva biyografi yazarları arasında görülür. Burjuva cumhuriyetçiler ve demokratlar, ona, Jül Sezar döneminin Galli özgürlük savaşçısı Vercingetorix ile, kralcıların Vendèmiaire ayaklanmasını bastıran genç Napolyon Bonaparte ile, hatta ünlü Paris komüncüleri ile karşılaÅŸtırdılar. Ama böylesine coÅŸturucu yazılar, efsaneler ve karşılaÅŸtırmalar, Kemal Atatürk olayını açıklamaktan uzaktır. Tarihsel gerçek, onun oluÅŸum çizgisini ve bu kiÅŸiliÄŸe tarihte birinci derecede bir rol oynama olanağını veren koÅŸulların araÅŸtırılmasını ister. Daha onun yaÅŸadığı zamanlarda uluslararası devrimci işçi hareketinin yayınlarında buna iliÅŸkin temel noktalar vardı. Ayrıca Sovyet tarih bilimi de uzun süredir en yeni Türk tarihi ile yoÄŸun biçimde uÄŸraÅŸmakta, bunda, Kemal Atatürk'ün, aldığı yerin üzerinde durmaktadır. Elinizde bulunan çalışma bu araÅŸtırma sonuçlarına dayandırılmıştır. Üstelik ilk Türk devlet baÅŸkanının yaÅŸam öyküsü, tarihsel yönü yanında, günümüzü ilgilendiren çok güncel bir yanı da içerir: Mustafa Kemal, bundan 40 yıl önce, Türkiye'yi emperyalist sömürgeci devletlerin ve içerdeki feodal gericiliÄŸin siyasal, ekonomik ve ideolojik vasiliÄŸinden kurtarma giriÅŸimine geçti. Onun bu yoldaki baÅŸarıları kadar, yapamadıkları, eksikleri ve yanlışları da, günümüzde Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerindeki devlet adamlarının kaynaklandıkları ve her zaman kaynaklanabilecekleri deneyimler hazinesinde toplanmıştır. Bu kitapta, Kemal Atatürk'ün biyografisinde, gerek tarihsel ve gerekse güncel öğeye hakkını verme giriÅŸiminde bulunulacaktır.    BİR PADİŞAHIN BİR GENERALİ  SULTAN ABDÜLHAMİD'E BAÅžKALDIRMA  Kemal Atatürk, 1881'de, Selanik'te doÄŸdu. Babası gümrük memuru Ali Rıza Efendi ve annesi köylü kızı Zübeyde Hanım, oÄŸullarına Mustafa Kemal adını verdiler. Ali Rıza, o vakitler Selanik'i de egemenliÄŸi altında bulunduran padiÅŸahın hizmetinde önemli bir varlık sahibi olamamıştı. Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun başı, memurlarına az ve düzensiz aylık ödüyordu. Mustafa'nın babasının bir gün açtığı küçük kereste ticarethanesi de geliÅŸme göstermedi ve böylece aile gösteriÅŸsiz küçük-burjuva yaÅŸantısının ötesine geçemedi. Annesi, Türk köylülerinin büyük çoÄŸunluÄŸu gibi Allah'a ve onun Peygamberi Muhammed'e, Müslümanların dinsel başı Sultan Halife'ye (3) içten ve sarsılmaz bir inanç beslediÄŸi, Kuran'ın yazdığı eski âdet ve geleneklere saygı gösterdiÄŸi ve uyduÄŸu halde, Mustafa Kemal, sonradan, babasını, dinle ilgilenmeyen, buna karşılık Batı Avrupa'nın liberal düşüncelerine istekle sarılan, özgür düşünceli bir kiÅŸi olarak nitelemiÅŸtir. Küçük Mustafa okula gönderileceÄŸi zaman, bu yüzden anne ile babanın görüşleri birbirlerinden ayrılır. O zamanlar Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda eski ile yeni arasındaki savaşımın nasıl olduÄŸunu gösteren küçük, ama ayırıcı nitelikte bir örnek. Zübeyde, oÄŸlunun, oÄŸlan çocukların eski geleneÄŸe göre Kuran öğrendikleri bir din okuluna gitmesini istiyordu. Ali Rıza ise, çocuklara çaÄŸdaÅŸ bilimlerin ilkelerine göre ders veren Åžemsi Efendi'nin özel ilkokulunu yeÄŸ tutuyordu. Baba, usta bir manevra ile sorunu çözdü. Sözde annenin isteklerine uyuyormuÅŸ gibi, Mustafa'nın her zamanki dinsel törenle mahalle camiinin yanındaki din okuluna girmesine razı oldu. Bir süre sonra çocuÄŸu bu okuldan aldı ve Åžemsi Efendi'nin yanına verdi: Anne buna karşı artık direnmedi. Çünkü onun için önemli olan dinsel tören nasıl olsa yapılmıştı. Bir süre sonra Ali Rıza öldü. Hiç bir geliri olmayan Zübeyde, Mustafa ile kızı Makbule'yi alarak, köye, erkek kardeÅŸinin yanına taşındı. Orada iki yıl kaldılar. Çocuklar her türlü tarla iÅŸi yapıyorlar, özellikle fasulye tarlalarını bekleyerek kargaları kovuyorlardı. Ama oÄŸlunun hiç bir eÄŸitim görmeden büyümesi anneyi tedirgin ediyordu. Bu yüzden, onu, Selanik'e, kent okuluna yolladı. Orada teyzesinin yanında kalıyordu. Ancak Mustafa bir gün arkadaÅŸlarından biriyle kavga ettiÄŸi için Arapça öğretmeninden kanı akıncaya kadar dayak yediÄŸinden okula gitmekten vazgeçti. Anne, oÄŸlunun geleceÄŸi konusunda büyük üzüntüler içindeydi. OÄŸlu din adamı olmak istemiyordu. Babasının düşündüğü gibi onu ticaret okulunda okutmak için para yoktu. Ama on iki yaşındaki Mustafa seçimini yapmıştı bile: Subay olmak istiyordu. KomÅŸunun oÄŸlu Ahmet'i süslü askeri öğrenci üniforması ile caddede caka ile yürürken gördüğü zaman, onu kıskanmamalı mıydı? Hele Selanik'te sayısı bol olan subayları? Mustafa da böyle bir üniforma giymek istiyordu. Askeri okulun parasız olduÄŸunu bilecek yaÅŸtaydı da. Türk küçük burjuvazisinin birçok genci bu yükselme olanağından yararlanıyordu. Zaten onlar için gerçekte baÅŸka olanak da yoktu. Zübeyde, oÄŸlunun niyetini öğrenince korktu. OÄŸlunu, kanlı askerlik mesleÄŸine terk etmek istemedi ve onun niyetine sert biçimde karşı çıktı. Ama baÅŸarılı olamadı. Mustafa, annesinden habersiz, babasının bir dostuna baÅŸvurdu ve bu kiÅŸi giriÅŸ sınavına alınması için ona yardımda bulundu. Mustafa sınavı kazındı ve sonra da olup-bittiyi annesine bildirdi. On iki yaşındaki bir çocuk için ÅŸaşırtıcı olan bu kararlılık ve direÅŸme, sonraları yetiÅŸkinlik döneminde onun en belirgin karakter özellikleri olarak geliÅŸmiÅŸtir. 1893'te Selanik Askeri Rüştiyesi'nde çoktandır özlediÄŸi üniformayı sıvazlayan taze askeri öğrenci, bununla daha sonraki tüm yaÅŸamı için nasıl önemli bir adım attığını ölçebilecek durumdan henüz çok uzaktı. Askerlikten sonra hangi yüce amaçların geleceÄŸini de bilebileek yetenekte deÄŸildi. Annesi Zübeyde, Mustafa'nın asker olmak istemesinden duyduÄŸu kuÅŸkularda elbette haklıydı. Vaktiyle Atlantik'ten Kırım'a, Viyana kapılarından Hint Okyanusu'na kadar uzayan büyük Osmanlı İmparatorluÄŸu, artık eski büyüklüğünün yalnızca gölgesini yansıtıyordu. PadiÅŸah, Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin, Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve Arnavutların özgürlük çabalarını ezmek için ordusunu imparatorluÄŸun bir köşesinden ötekine yollamak zorunda kalıyordu. Askerler, çoÄŸunlukla Türk köylülerinden meydana geliyordu. Onların yaÅŸam düzeyi, bir hayvanınkinden pek iyi deÄŸildi. Subaylar da düşük aylık alıyor, çok zaman bu küçük aylığı alabilmek için aylarca beklemek zorunda kalıyorlardı. Askerlik görevine çaÄŸrılan köylülerin çoÄŸu, daÄŸlara kaçıyorlar ya da kendilerini sakatlıyorlardı. Çünkü imparatorluÄŸun uzak illerinde görev almak, ölüme atılmak demekti. ÖrneÄŸin Yemen'e gönderilen askerlerden her zaman ancak yüzde 20'si yakınlarının yanına dönebiliyordu. Geri kalanlar, ayaklanan Bedevilerin kurÅŸunlarına kurban gidiyor, salgın hastalıklar tarafından alıp götürülüyor, ya da yalnızca iyi beslenmemekten dolayı ölüyorlardı. Osmanlı İmparatorluÄŸu son anlarını yaşıyordu. ''BoÄŸaziçi'nin hasta adamı'' deyimi tamamen yerindeydi. Vaktiyle herkesi titreten imparatorluÄŸun, topraklarını birbiri ardından yitirmiÅŸ olmasının ve Avrupalı büyük devletlerin oyuncağı haline gelmesinin nedenleri nelerdi? Kapitalizm ve burjuva ulusal devlet çağında çokuluslu Osmanlı Devleti, Habsburg monarÅŸisi gibi çağını doldurmuÅŸtu. Bu, iki yönden böyleydi. Önce, bir halkın adını deÄŸil, Osmanlı hanedanının adını taşıyan bu feodal devlet, güney Slavlarının, Ermenilerin ve Arapların, hatta bizzat Türklerin burjuva ulusal geliÅŸmesi için bir engel haline gelmiÅŸti. Çok sayıda gruplar, Osmanlı yabancı egemenliÄŸine karşı ulusal-devrimci bir hareketi yürütüyorlardı: 1893-94'te gerek Türkiye'ye, gerekse Avusturya-Macaristan'a karşı güney Slavlarının feodal ve yabancı boyunduruktan kurtarılması için savaÅŸan ''İç Makedonya Devrimci Örgütü'' meydana geldi. Suriye'de 1904'ten bu yana Arap illerinin Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndan ayrılması yolunda çaba gösteren Arap Vatan BirliÄŸi vardı. Sözde henüz Türkiye'nin olan, ama 1882'den bu yana İngiliz sömürge beyleri tarafından iÅŸgal altında tutulan Mısır'da Mustafa Kamil, 1907'den sonra da Ulusal Parti, İngilizlerin kayıtsız koÅŸulsuz çekilmelerini istiyordu. Siyasal alandaki bu merkez güçler, ekonomik olayları yansıtıyordu. Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda da pamuk ve ipek iÅŸleyen manüfaktürler meydana geldi. Sonradan bunlara tütün ve halı fabrikaları eklendi. Türk olmayan burjuvazinin, özellikle Rumların ve Ermenilerin elinde, dış ve iç ticaretten gelen sermayeler toplanıyordu. Osmanlı Devleti'nin çağını doldurmuÅŸluÄŸunun ikinci yanına, geri kalmış feodal toplum düzenine böylece deÄŸinmiÅŸ oluyoruz: Bununla ilgili olarak, özellikle, Anadolu'yu, imparatorluÄŸun Türk olan çekirdek bölgesini gözden geçirmek istiyoruz. Türk zanaatçılar henüz ortaçaÄŸ loncalarının etkisinden kurtulamamışlardı. Zanaatçılar ve tüccarlar, Müslüman olmayan tüccarların rekabetiyle baÅŸ edemiyorlardı. Eski bir gelenek gereÄŸince varlıklı Türkler çoÄŸunlukla memurluk ve askerlik gibi meselelerle uÄŸraşıyorlardı. Ticaret sermayesinin sanayi alanına yatırıldığı seyrek durumlarda söz konusu olan da, Ermeni ya da Rum giriÅŸimleriydi. Ulusal bir çerçeve bunun yanında da iç pazar bulunmadığı için, sanayi üretiminin zayıf filizleri çok dar ölçüde geliÅŸme gösterebiliyordu. Nüfusun baÅŸlıca bölümünü meydana getiren Türk köylüsü, devlet ile büyük toprak sahipleri ''Ya verirsin, ya ölürsün!'' biçimindeki eski kurala göre kendisini soyuyorsa, pazardan ne satın alacaktı? Gerçi 19. yüzyıl boyunca ülkenin feodal yapısı deÄŸiÅŸmiÅŸti. Dış düşmanların baskısı altında daha çok dayanabilmek için, padiÅŸahlar, özel orduları bulunan büyük toprak sahiplerinin özerkliÄŸini ortadan kaldırmışlardı. Ancak bu kiÅŸiler topraklarını gene de istedikleri gibi kullanabiliyor ve köylülerin ürününün bir kısmını alıyor, onları kendi hizmetlerinde çalıştırıyorlardı. Hükümet, atlı birlikleri kurmak ve savaÅŸ hizmeti yapmakla yükümlü olan timarları da kaldırmıştı. Bunun yerine yeni bir sürekli ordu kurmuÅŸ, devlet hazinesine kısa zamanda para saÄŸlamak için de toprakları ''iyi hizmet görmüş'' saray memurları ile mültezimlere dağıtmıştı. Böylece 19. yüzyılda aÄŸalar denilen yeni bir büyük toprak sahipleri sınıfı doÄŸdu. Bunlar köylü nüfusun ancak yüzde 5'ini meydana getirmekle birlikle, tüm toprakların üçte-ikisine sahiptiler. Bir köye egemen olan aÄŸa için köylünün saÄŸladığı vergi ve hizmetlere, bir de devletin aldığı ''aÅŸar'' ekleniyordu. Ancak devlet memurları aylarca aylık alamadıkları için -sürekli savaÅŸlar yüzünden devlet hazinesi çoÄŸu zaman boÅŸtu-, kendi baÅŸlarının çaresine bakıyorlardı.; Normal bir resmi görevi yerine getirirken halktan rüşvet istiyor, köylerde ve kentlerde yaÅŸayan korumasız halkı aldatıyorlardı. Köylülerin elinde teknik yenilikleri benimsemek ve böylece tarlalardan alınan ürünü yükseltmek için hiç bir olanak yoktu. 1928'de (!) bile Türk köylüsünün yüzde 85'i, aÄŸaçtan yapılan sabanı kullanıyordu. Birçok köylü, talihini kentte denemek için topraklarını terk ediyor, ya da daÄŸlara çıkarak kendilerini ezenlere ve padiÅŸahın zaptiyesine karşı savaÅŸmak için birlikler kuruyordu. 19. yüzyılın halk edebiyatı, köylülerin bu türlü birçok acılı sınıf kavgalarını dile getirir. Bunların başında da, eylemleri türkülerde söylenen Anadolu Robin Hood'ları vardı. Köylülerin durumu ve memurların kötü yönetimi, çaÄŸdaÅŸ bir gözlemcinin şöylesine anlattığı durumdan ülkeyi kurtaramıyordu: ''Ülke, büyük verimliliÄŸine karşın... pek az bayındır hale getirilmiÅŸ, toprakların çoÄŸu ormanlardan yoksun edilmiÅŸtir; haberleÅŸme aracı, sanayi, ulaÅŸtırma vb. yoktur. Türk kentleri, insanın tasarlayabileceÄŸi en kültürsüz ve en periÅŸan bir yaÅŸam içindedir. Tek sözcükle, ülke her bakımdan yüzyıllarca geri kalmıştır.'' (4) Böylesine geri bir toplumsal-ekonomik yapı dolayısıyla padiÅŸah ile egemen feodal sınıf, imparatorluÄŸun hızlı çöküşünü durdurabilmek için gerekli maddi olanaklardan yoksundu. Bu yüzden Kırım Savaşı'ndan (1854-1856) bu yana, Osmanlı hükümeti, Paris ve Londra'dan borç para alıyordu. 1876'da İstanbul hükümeti, devlet borçları 200 milyon sterline ulaÅŸtığı için devletin iflasını ilan etmek zorunda kaldığı zaman, yabancı sermayeye bütün kapılar açıldı. Kemal Atatürk'ün doÄŸduÄŸu 1881 yılında 20 aralık günü, Avrupa'nın parababaları, padiÅŸah hükümeti ile ''Osmanlı Düyun-u Umumiyesi''nin (genel borçlar yönetiminin) kurulması konusunda anlaÅŸtılar. Bu yönetim, artık Türk maliyesini ve tüm ekonomik yaÅŸamını denetliyordu. Fransız, İngiliz ve daha sonra da Alman sermayesi, Türk ekonomisinde gittikçe geniÅŸleyen bir etkiye sahip oldular. O vakitler, Türk hükümetinin bulunduÄŸu yere göre verilmiÅŸ adı ile ''Babıâli", yabancı ÅŸirketlere birbiri ardından imtiyazlar dağıtıyordu: demiryolları, tramvay iÅŸletmeleri, limanlar, gaz ve elektrik iÅŸletmeleri, var olan birkaç maden iÅŸletmesi ve hafif sanayi iÅŸletmeleri bunların eline geçti. Bunun yanında özerkliÄŸi daraltan ''kapitülasyonlar'' vardı. Büyük devletlerin yurttaÅŸları ya da onların ''korunumu'' altında bulunan nüfus grupları, Türk adliyesinin dışına çıkarılmıştı. Onlar için özel, daha düşük gümrük resimleri ve vergiler uygulanıyordu. Fransa ve Rusya, istedikleri zaman Katolik ya da Rum-Ortodoks Hıristiyanların çıkarına, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun içiÅŸlerine karışmak hakkına sahipti. Makedonya, Lübnan ve Ermenistan gibi bölgelerin, büyük devletlerle uyuÅŸma halinde saptanmış özel yönetim durumları vardı. Büyük devletlerin Türkiye'de ekonomik yayılmasının iki toplumsal sonucu ÅŸu oldu: Artık ülkeye bol bol akıp gelen Avrupa'nın ucuz tüketim malları, bunlarla rekabet edemeyen yerli zanaatları kökten yıktı. Açlık ve salgın hastalıklarla birlikte gittikçe artan iÅŸsizlik, yavaÅŸ yavaÅŸ bütün Türk kentlerine yayıldı. Öte yandan mallarının satışını sürdüren ya da parasal iÅŸlemlerini gerçekleÅŸtiren yabancı tekellerin temsilcilerinden, DoÄŸu Asya örneÄŸine göre ''komprador burjuvazi'' dediÄŸimiz yeni bir tabaka meydana geldi. Bunlar da çoÄŸunlukla Rum, Ermeni ya da Yahudi kökenliydi. PadiÅŸah, egemen feodal sınıfın temsilcisi olarak böylece ülkenin ekonomisini, etkinlik alanındaki ulusal ve toplumsal kurtuluÅŸ hareketlerini daha iyi ezebilmek için Avrupa mali burjuvazisinin aradığı sermaye yatırım alanları, hammadde kaynakları ve satış pazarları yolundaki hırsına kurban etti. Ancak ekonomik bağımsızlığın yitirilmesi, siyasal bağımsızlığın otomatik olarak yitirilmesi sonucuna henüz götürmedi. İstanbul'un paÅŸaları, bunu, büyük devletler arasındaki karşılıklı rekabete borçluydular. İngiltere, Hindistan'la olan baÄŸlarını güvenceye almak için Osmanlı İmparatorluÄŸu'nu önemli bir karakol olarak görüyordu. Bu yüzden dolaysız egemenlik alanını da Mısır ve Aden üzerindeki öteki Arap topraklarına yaymak çabasındaydı. Bununla birlikte Suriye ve Lübnan'da güçlü ekonomik, siyasal ve özellikle ideolojik etkiye sahip olan Fransa gibi öteki emperyalist devletler, soygunun önemli bir payını elde etmeden önce, ''BoÄŸaziçi'nin hasta adamı''nın bütünlüğünü savunma rolünü oynuyordu. İstanbul'u ve BoÄŸazları alarak Akdeniz'e çıkmak için yol elde etmek isteyen Rusya'nın çarlık hükümeti de böyle davranıyordu. Londra'nın böyle bir plana karşı güçlü ve aşılmaz görünen direniÅŸi, padiÅŸahı İngiltere'nin kollarına itmektense, bu devlete karşı destekleme yoluna götürdü. Dünyanın bölüşülmesine zamanında yetiÅŸemeyen Alman emperyalistleri, doksanıncı yıllarda BaÄŸdat demiryolu politikası ile ve Osmanlı ordusuna verdikleri Krupp toplarıyla Türkiye'yi yarı-sömürge durumuna getirmek isteyince, İngilizlerin ve Rusların hegemonya isteklerine karşı 300 milyon Müslümanın ve onların halifesi olan Türk padiÅŸahın koruyucusu olduklarını resmen ilan etmek zorunda kaldılar. Böylece, Osmanlı politikası için biraz daha manevralarla ayakta durma olanağı vardı. 1876'dan baÅŸlayarak hükümet eden Abdülhamid II, bu sanatın ustası olduÄŸunu gösterdi. Genç Mustafa Kemal de, kısa bir süre sonra bu padiÅŸahın rejimi ile çatışacaktı. Abdülhamid tarihe ''kanlı sultan'' olarak geçti. Kendisinden önceki padiÅŸahlar zamanında ''Genç-Osmanlılar'' hükümette kilit noktalarını elde etmiÅŸlerdi. Bunlar, baÅŸta eÄŸitimde ve yönetimde olmak üzere bazı reformlar yaptılar. Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun çöküşünü durdurmak için Avrupa'nın burjuva uygarlığının yeniliklerinden yararlanabileceklerine inanıyorlardı. En büyük baÅŸarıları, Sadrazam Mithat PaÅŸa tarafından hazırlanan ve 1876'da ilan edilen anayasa idi. Ama Abdülhamid, ilk olarak seçilen Osmanlı parlamentosunu dağıtmak ve anayasayı yürürlükten kaldırmak için, tam o sıralarda çıkan Türk-Rus savaşından yararlandı. ''Genç-Osmanlıları'' ülkeden kovdu, zindanlara attı, ya da Arap çöllerine sürgün etti. Mithat PaÅŸa'yı da bu çöllerde haince öldürttü. Abdülhamid, gerici feodal kliÄŸin varlığını uzatmak için mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetti. Dış politikada büyük devletlerin rekabetinden ustalıkla yararlanmakla birlikte, ülke içinde daha geniÅŸ burjuva özgürlükleri ve ulusal özgürlükler isteyen halkların her kıpırdanışını sıkı sıkıya kovuÅŸturdu. ÖrneÄŸin ''vatan'' sözünü söyleyenleri bile cezalandırıyordu. Türkler, Araplar ve öteki milliyetler, ulusüstü bir niteliÄŸi olmayan ''vatan''ın yurttaÅŸları olarak deÄŸil, padiÅŸahın kulları sayılmak zorundaydılar. PadiÅŸah, bu politikanın aracı olarak, yalnız halkı deÄŸil, hükümet örgütünü de gözetleyen gizli polislerden ve hafiyelerden meydana gelme sıkı bir aÄŸ kurdu. Abdülhamit, polis ve cinayet öykülerini çok severdi. Conan Doyle'ın bütün Sherlock-Holmes romanlarını yayınlanışından hemen sonra Türkçe'ye çevirtiyordu. AkÅŸamları bir perdenin ardında oturan mabeyinci bunları ona okurdu. Halkın ayaklanması ve kendisine suikastlar yapılması konusunda Abdülhamid'in duyduÄŸu korku, çok gülünç görünen bir cinnete kadar vardı. BoÄŸazın Avrupa yakasında kendisine yeni bir köşk, Yıldız Sarayı'nı yaptırdı. 100 hektarlık bir alana yapılan, üç katlı bir duvarla çevrili bu sarayın içinde köşklerin, pavyonların, haremin ve parkların yanında ahırlar, savunma tesisleri ve 15 bin kiÅŸilik, en iyi donanımlı bir saray koruma gücü vardı. PadiÅŸah burada aylarca sürecek bir kuÅŸatmaya dayanabilirdi. Abdülhamid, bu sarayda, yanında sürekli olarak üç tabanca bulundurur, yemeÄŸinde zehir olup olmadığını birkaç kez incelettirir ve terzi ölçüsünü alırken yanına yaklaÅŸamadığı için çok biçimsiz elbiseler içinde dolaşırdı. Ama gene de her cuma günü törenle yapılan cuma namazında bulunmak için selamlığı terkederek Yıldız Sarayı'nın kapısından çıkardı. Herhangi bir İstanbul camisine kadar giderek kendini tehlikeye atmak istemediÄŸinden sarayın yakınında Yıldız Camisi'ni yaptırdı. Arabası camiye giden kısa yolu hızla geçerken padiÅŸah saÄŸa sola selamlar verirdi. Camide kendisini hazırol durumuna geçmiÅŸ koruma askerleri, saray memurları ve kordiplomatlar beklerdi. Abdülhamid zamanında hükümet yöntemleri, Ermenilerin ulusal kurtuluÅŸ çabasına karşı uygulanan kanlı toplu öldürmelerden, önde gelen muhalefeti susturmak için dağıtılan rüşvetlere kadar deÄŸiÅŸiyordu. Yalnız 1890-1898 yıllarında 150-200 bin Ermeni öldürüldü. Özellikle, Türk halkının, Müslümanlığın bütün yaÅŸam alanlarına koyduÄŸu yönergelerin karanlığından kurtulmasını önlemek amacıyla uygulanan sansür korkunçtu. Abdülhamid, liberal düşüncelerin yerleÅŸmesini tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden, yıkılmakta olan imparatorluÄŸu ayakta tutma ve belki de yeniden topraklar ele geçirme yolunda Müslümanlığı bir birleÅŸtirme aracı olarak düşünüyordu. Yıldız Sarayı, ateÅŸli bir panislâmizm propagandasının merkezi olmuÅŸtu. Müslüman din adamları, hocalar ve ulema, (5) fanatik derviÅŸler ve gezgin vaizler saraya girip çıkıyordu. Bunlar, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun her yanında ve hatta imparatorluÄŸun sınırları dışında, tek kurtuluÅŸ yolunun sarsılmaz bir inançta ve halife için özveriye hazır bulunmakta olduÄŸunu Müslümanlara anlatıyorlardı. Sultan halifenin, bütün Hıristiyanlara ve Avruplılara karşı ''kutsal savaÅŸ'' hazırlığında olduÄŸu düşüncesini demagojik bir ustalıkla yayıyorlardı. Din yobazlığı, uyanan ulusal bilinci, toplumsal yoksulluk üzerinde düşünmeyi insanların kafasından söküp atmalıydı. Abdülhamid gibi dar kafalı ve yobaz bir despot bile, çaÄŸdaÅŸ doÄŸabilimin ve tekniÄŸin yeniliklerine tamamen kapalı olamazdı. Tahtını, feodallerin ve din adamlarının topraklarını ve gelirlerini korumak için becerikli bir memur örgütü, özellikle de güçlü bir ordu gerekliydi. Bu yüzden memur yetiÅŸtirecek orta dereceli okullar, maliye, hukuk, adalet, ticaret, mühendislik, polis ve tıp alanları için meslek okulları açıldı. PadiÅŸah, buralarda Avrupa örneÄŸine göre öğretim yapılmasını, istemeyerek ve kuÅŸku içinde kabul etti. Ordu konusunda da çeliÅŸkili duygular taşıyordu. Bir yandan donanmanın İstanbul'da Haliç'ten çıkmasını ve ordu birliklerinin kırsal yerlerde talim yapmasını yasaklamıştı. Kendisini devirme niyetlerinin saklı olabileceÄŸi askeri manevraların ise sözü bile edilemezdi. Öte yandan genel askeri okulların, savaÅŸ akademilerinin, askeri tıp okullarının, veteriner, istihkâm ve topçu subayı yetiÅŸtirecek okulların geliÅŸtirilmesine yardımcı olmuÅŸtu. Becerikli subay sahibi olmak isteyince, bu okullarda matematik, fizik, kimya, tıp ve özellikle modern yabancı dillerin öğretilmesine izin vermek zorundaydı. Ama böylece subayları Batı Avrupa'nın geliÅŸmiÅŸ kapitalist ülkelerinin bütün alanlarda Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndan ne kadar üstün olduÄŸunu anlayacak duruma gelmezler miydi? Bundan da nasıl bir sonuç çıkarırlardı? İşte böyle bir okula gitme olanağı bulan genç Mustafa'nın daha sonraki yaÅŸam yolunu ÅŸimdi gene izleyelim. Selanik askeri okulunda Mustafa, en çok matematiÄŸe karşı gösterdiÄŸi ilgi ile dikkati çekti. Matematik öğretmeninin adı da Mustafa idi. İkisini ayırt etmek kolay olsun diye öğretmeni ona, onurlandırıcı ikinci ad olarak, ''olgunlaÅŸmış'' anlamına gelen ''Kemal'' adını verdi. Mustafa Kemal, 1895'te Manastır askeri lisesine geçtikten sonra, Fransızca öğretmeninin önceleri ağır uyarıları ile karılaÅŸtı. Çünkü bu alanda bilgisinde önemli eksikler vardı. Eksiklerini gidermek için Selanik'te geçirdiÄŸi yaz tatillerinden yararlandı. Fransızların dominikan kilisesine gitti ve rahiplerden ders aldı. Fransızca bilgisi ona yeni bir dünyanın kapılarını açtı. O zamanki okul arkadaÅŸlarının çoÄŸu gibi Voltaire'in, Montesquieu'nün, Rousseau'nun yasaklanmış olan yapıtlarını, Mirabeau'nun konuÅŸmalarını ve Robespierre üzerine bir biyografi okudu. Genç adamı daha önceleri bulanık bir duygu sarmıştı: Ayaklanmak, isyan etmek istiyordu. Åžimdi bu duygudan besleniyor ve daha belirgin çizgiler kazanıyordu. Voltaire, ona, feodal din adamlarının mutlakiyetin önemli bir güç dayanağı olduÄŸunu ve bununla savaşılması gerektiÄŸini öğretmiÅŸti. Montesquieu'nün ''güçler dağılımı'' ve hatta Rousseau'nun ''halk özerkliÄŸi'', ona, Abdülhamid'in despotizmi karşısında ulaşılması gereken seçenekler olarak görünüyordu. Fransız aydınlanması, onu, halkın gizli duran gücüne ve eÄŸitilebilirliÄŸine inandırdı. Dünyayı gerçekçi olarak, mistik örtüsünden sıyırarak görmesini öğrendi. Genç Mustafa Kemal, askeri eÄŸitimi ve siyasal incelemeleri yanında baÅŸka ÅŸeylerle de uÄŸraşıyordu. Manastır'da, daha sonra da 1899'da girdiÄŸi İstanbul Harp Okulu'nda edebiyata karşı sevgisi olduÄŸunu anladı. Fransızca, küçük, acemice ÅŸiirler yazdı, konuÅŸma sanatı üzerinde alıştırmalar yaptı ve gönül iÅŸlerine de tam bir hız verdi. Kendi açıklamasına göre, bu yüzden çalışmalarını bir süre astı. Annesi, ikinci kez, hem de varlıklı bir adamla evlendiÄŸi için, güzel giyime, rakıya, sigaraya verecek para buluyor, eÄŸlence yerlerini de ziyaret ediyordu. Onun belgelerle tanıtlanabilen bazı önemli karakter çizgileri o sıralarda belirdi. O zamanki okul arkadaÅŸlarından biri, Mustafa Kemal'in her zaman baÅŸkalarından uzak durduÄŸunu, sıkı dostluklar kurmadığını, ama baÅŸkalarına kaba ve katı da davranmadığını anlatır. ArkadaÅŸları arasında fazla belirgin olmamakla birlikte, bazı arkadaÅŸlarının ona güven duyması da bu özelliÄŸinden ileri geliyordu. Harp okulunun müdürü 1902'de Mustafa Kemal için yargısını yazdı. Buna göre Mustafa Kemal, üstün baÅŸarıları dolayısıyla kurmay subay yetiÅŸtiren harp akademisi için öngörülüyordu. Okul müdürü yazısında, Mustafa Kemal'in ''güçlü bir kiÅŸiliÄŸe sahip bir genç olduÄŸu, çok yetenekli bulunduÄŸu, ama kendisiyle sıkı iliÅŸkiler kurma olanağı bulunmadığını'' (6) belirtiyordu. Mustafa Kemal'de saÄŸlıklı bir hırs vardı; ''bir ÅŸey olmak'' istiyordu. Bununla birlikte, kiÅŸisel tutkularını, her zaman, uÄŸrunda çaba gösterdiÄŸi hedefin altında tutuyordu. Bu hedef sevdiÄŸi askerlik uÄŸraşısı ya da ''vatanın kurtarılması'' olabilirdi. Harp akademisinde genç subayların küçük bir gizli örgütü ile karşılaÅŸtı. Genç subaylar, yasaklanan ''vatan'' sözcüğünü kendilerine parola yapmışlardı. Kemal bu subaylara katıldı. Örgütün gizli toplantılarında tam bir coÅŸkunluk içinde konuÅŸuyor, elyazısı ile çıkardıkları gizli gazetede çok sayıda makaleler ve ÅŸiirler yazıyordu. Böylece subaylar, ülkenin yönetiminde ve politikasında bulunan eksiklerle ilgili görüşlerini akademinin öteki öğrencilerine duyurmak ve onları kendi yanlarına çekmek istiyorlardı. Mustafa Kemal de, görüş ve düşünceleri benimsemekle kalmıyor, siyasal olayların içine karışıyordu. 1904 ve 1905 yıllarında harp akademisinde böyle zayıf ve yoklayıcı biçimde canlanan ÅŸeyin, gerek burada ve gerekse baÅŸkentin öteki askeri okullarında bir geleneÄŸi vardı. Mustafa Kemal'den önceki askeri öğrenci kuÅŸakları da, Türk aydınlatıcıları İbrahim Åžinasi'nin (1826-1871), Ziya'nın (1825-1880), özellikle Namık Kemal'in (1840-1888) yasaklanmış kitaplarını okuyordu. 1848 Åžubatı'nda Paris barikatlarında savaÅŸan Åžinasi, daha sonra Ziya, Türkiye'de anayasal bir hükümet biçimi istemiÅŸlerdi. Namık Kemal, 1863'te, Montesquieu'nün Esprit des Lois adlı yapıtını çevirdi ve Mithat'ın 1876 Anayasası'nın hazırlanmasına katıldı. Sansürün verdiÄŸi olanak çapında ve süresinde, İngiltere'nin parlamenter hükümet biçimini övdü, bunun, Kuran'dan alınan İslam hukuk düzeni olan ÅŸeriatla tamamen uyuÅŸabileceÄŸini ortaya koydu. Namık Kemal, 1873'te ''Vatan'' adını taşıyan bir yurtseverlik dramı yayınladı. Bununla, askeri okullarda en çok okunan yazar durumuna geldi. Abdülhamid bu dramı yasaklayınca, elde çoÄŸaltılmış kopyaları askeri öğrenciler arasında elden ele dolaÅŸtı. Mustafa Kemal de onu coÅŸku ile okudu ve yasaklanmasına öfkelendi. Yapıt, ondaki vatan kavramı tamamıyla Osmanlı ve Müslüman olmakla birlikte, gençlik arasında yurtseverlik duygusu ve ulusal bilinç uyandırdı. Namık Kemal için henüz bir ''Türk'' ulusu yoktu. Fransız burjuva devriminden gelen, Namık Kemal tarafından Osmanlıcaya aktarılan ''özgürlük'' ve ''vatan'' kavramları, 1889 Mayısı'na -büyük Fransız örneÄŸinden yüz yıl sonra- İstanbul askeri tıp okulunun dört öğrencisini, ''İttihat ve Terakki'' (Birlik ve İlerilik) adlı gizli bir örgüt kurmaya götürdü. Böylece, yazarların ideolojik olarak hazırladıkları ''Jön Türkler hareketi'', siyasal bir etken olmaya baÅŸladı. Bu hareket, sözü geçen askeri okullarda, özellikle harp akademisinde kısa zamanda yayıldı. O sıralarda yurtdışına sürülmüş ''Jön Türkler''de, Paris'te Ahmet Rıza'nın çevresinde toplanmıştı. Ahmet Rıza, Auguste Comte'un olgucu toplumbilimine göre ''düzen ve ilerleme'' kavramı altında Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda gerekli deÄŸiÅŸmeleri gerçekleÅŸtirmek istiyordu. Ancak donuk ve gerici Fransız burjuvazisi ideologlarının kaleminden çıkma bu türlü reçeteler İstanbul'daki insanlar için çare deÄŸildi. Örgütün çekirdeÄŸine yönelmiÅŸ çok sayıda tutuklamalar ve sürgünler karşısında, padiÅŸahın zorla düşürülmesine 1896'da karar verildi. Ama düzenlemeye ihanet edildi; 1896-97 yıllarında verilen askeri mahkeme kararları gizli örgütün çalışmalarını sona erdirdi. Reform sözleri veren ve paradan da sakınmayan Abdülhamid, ülke dışındaki Jön Türklerin büyük bir kısmını yurda dönüşe razı etmeyi baÅŸardı. 1904-1906 yıllarında İstanbul'da kurulan ve Mustafa Kemal'in de üyesi olduÄŸu yeni gizli örgütlerin yürütücüleri gene ordunun aydınlarıydı. Jön Türkler hareketinin ideologları -öğretmenler, hekimler, yazarlar ve filozoflar- ve ordu aydınlarının temsilcileri, padiÅŸahın feodal-dinsel rejimi karşısında, burjuva-ulusal çıkarları temsil eden kiÅŸilerdi. Denebilir ki, bunlar, henüz ortada olmayan Türk burjuvasının yerini almışlardı. Bu durum karşısında Jön Türkler muhalefetinin programı epeyce dar ölçüdeydi. Ezilen her ulusun burjuva milliyetçiliÄŸi gibi, bir ilerici ve bir de gerici yanı vardı. Jön Türklerin, Abdülhamid'in mutlakiyetçi rejimini ortadan kaldırmak ve 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe koymak istemeleri bunun ilerici yanıydı. Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun bütün insanlarına aynı burjuva özgürlükleri verilmeli ve Müslümanlık çaÄŸdaÅŸ yaÅŸam koÅŸullarına uydurulmalıydı. Mustafa Kemal'in de çalıştığı gizli gazete, tekkelerin kaldırılmasını, adaletin, Kuran'ın buyrultularından kurtarılmasını, özellikle de kadının peçe ve haremden kurtulmasını istiyordu. Jön Türkler Avrupa'nın büyük devletlerinin vasiliÄŸine karşı da savaşıyorlardı. Programın gerici yanı, Türk olmayan halkların bağımsızlık savaşının ortak ''Osmanlı vatanına'' ihanet olarak görülmesiydi. Ülkenin bütünlüğünü korumak, en yüce hedef diye kabul ediliyordu. Jön Türkler, geniÅŸ halk yığınlarının, özellikle köylülerin yoksulluÄŸuna karşı da anlayış göstermiyorlardı. Rejimin devrilmesi için halka baÅŸvurmayı düşünmüyorlardı. 1904-05 yıllarında harp akademisinde kararlaÅŸtırılan gizli sözleÅŸmenin sonu çabuk geldi. Gizli ÅŸeyler düzenleme kurallarında acemi olan Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları, Abdülhamit'in gizli polisinin hemen şüphesini çektiler. Akademi komutanına düzeni saÄŸlama buyruÄŸu verildi. Komutan gizli örgütçülüğü bağışlanabilecek bir düşüncesizlik diye görüp ya da bu türlü çabalara karşı yakınlık duyduÄŸu için olsa gerek, bir gün onları gizli gazeteyi yazarken yakalamış olduÄŸu halde, bu gençleri koruyordu. 11 Ocak 1905'te Mustafa Kemal harp akademisini bitirdi diplomayı ve kurmay yüzbaşı rütbesini aldı. Notlarına göre, 13 kiÅŸilik kurmay sınıfının beÅŸincisiydi. Genç yüzbaşıların, kesin görev buyruÄŸunu alıncaya kadar geçen birkaç haftalık zamanı vardı. Bu zamandan yararlandılar, İstanbul'da bir oda kiraladılar, orada toplanarak tartışmalar yaptılar ve gazeteyi çıkarma iÅŸini sürdürdüler. Ama aralarına yeni katılan bir subayın muhbir olduÄŸu anlaşıldı ve bir gün grup tam toplantı halinde iken polis hepsini birden tutukladı. Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları despotluÄŸa karşı olan bazı kimselerin diri çıkmadığı ünlü ''kızıl zindan''da iki ay hücre tutuklusu olarak kaldılar. Sonra, Mustafa Kemal, bir daha asla siyasal faaliyette bulunmamak koÅŸulu ile, Åžam'da bulunan 30'uncu süvari alayına atandı. ArkadaÅŸları da gene böyle uzak illere gönderildiler. Bu hoÅŸgörülü iÅŸlemi, o zamanki okul komutanının etkisine borçlu oldukları anlaşılıyordu. Mustafa Kemal, Suriye'de yaptığı ilk birlik hizmeti ile, Osmanlı hükümetinin uygulamalarını hemen öğrendi. Askeri öğrencilerin coÅŸkunlukla tartıştıkları, kanlı gerçek karşısında solup kalıyordu. Durmadan bozulan bir yönetimin hizmetindeki Türk alayları, Arap köylerinde dolaşıyor, oralarda konaklıyor, halkın varını yoÄŸunu yaÄŸma ediyor, yıkıntıya uÄŸratılan köylerde umutsuzluk ve öfke bırakarak gidiyordu. Ayaklanan Dürzü boylarına karşı ''ceza yürüyüşlerine'' geçiyorlardı. Mustafa Kemal, buna öfkeleniyor, orada devletin vergilerini toplama perdesi altında yapılanları salt bir soygunculuk olarak niteliyordu. Halkın kuÅŸkularına karşın, onlarla çeÅŸitli konuÅŸmalar yapıyordu. Bu kimseler ona, devlet adına onları yok etmeye yönelmiÅŸ bir yönetimin buyruklarını yerine getiremeyeceklerini sık sık anlatıyorlardı. Böylece Mustafa Kemal, Arap halkının padiÅŸah rejimine karşı duyduÄŸu, aşılmaz düşmanlığı öğrendi. Osmanlı ''birliÄŸini'' -Abdülhamid'e karşı baÅŸarılı bir devrim yapılsa bile- saÄŸlamanın olanaklı olup olmadığı konusunda içinde şüpheler uyandı. Kışla avlusunda geçen ve penceresinden gözlediÄŸi küçük bir olay, ondaki bu kuÅŸkuları güçlendirdi: Bir Türk astsubayının talim sırasında bir arap askerini nasıl dövdüğünü gördü. Mustafa Kemal, astsubayın mahkemeye verilmesini istedi. Türk'ün vicdanının onun kendi içinde ayaklandığını bir Arabı, eski bir kültürün halkından olan kiÅŸiyi dövme hakkını her astsubaya tanıyan Osmanlı egemenlik sisteminin kötülüğünü gördüğünü sonradan anlatıyordu. Kemal'in düşüncelerinde bu, ancak ulusal bir Türk Devleti'nin ve yabancı halklara boyun eÄŸdirmekten vazgeçmenin, Türk halkına daha iyi bir gelecek saÄŸlayabileceÄŸi inancını doÄŸurdu. Mustafa Kemal Suriye garnizonlarındaki subaylar arasında kendisi gibi Abdülhamid'in rejimini devirmeye hazır birçok kimse buldu. Eski kapalılığını yavaÅŸ yavaÅŸ aÅŸmaya baÅŸlamıştı. ÇoÄŸunlukla görüşlerini anlatmak için arkadaÅŸlarıyla saatlerce konuÅŸuyordu. Bir gün arkadaşı Yüzbaşı Müfit'le Åžam pazarında dolaşırken, orada küçük bir dükkân iÅŸleten Dr. Mustafa Bey'le tanıştılar. Bu hekimin tıp okulunda devrimci çalışmaları yüzünden zindana atıldığı ve sonra da Åžam'a sürüldüğü anlaşıldı. orada kendisi gibi düşünenleri çevresine toplamış ve küçük bir gizli örgüt kurmuÅŸtu. İki subay, 1906 Kasım ayında hiç duraksamadan onlara katıldılar. Bu grup kendisine, ''Vatan ve Özgürlük'' adını vermiÅŸti. Mustafa Kemal kısa zamanda onların başı durumuna geçti. Örgüt, DoÄŸu Akdeniz kıyılarında, Beyrut, Yafa ve Kudüs'te bulunan 5. Kolordu'nun subayları arasında büyük saygınlık kazandı. Mustafa Kemal'in o zamanki rolünü fazla büyütmek istememekle birlikte, ''Vatan ve Özgürlük'' örgütünün 1908 devrimini ciddi biçimde hazırlayan ilk askeri komite olduÄŸunu belirtmek gerekir. 5. Kolordu'nun subayları, Suriye'nin kendi hedefleri için asla elveriÅŸli olmadığını hemen anladılar. BaÅŸkentten çok uzaklarda bulunuyorlardı. Mustafa Kemal, Makedonya'daki 3. Kolordu'da harp akademisinden eski arkadaÅŸlarının birçoÄŸunun bulunduÄŸunu biliyordu. Makedonya'nın büyük kenti Selanik, İstanbul'a çok daha yakındı. Oradaki çeÅŸitli karmaşık milliyetler, yabancı subaylar tarafından yönetilen Makedonya polisi, Abdülhamid'in casuslarından korunmak için gizli örgütçülere güvenlik saÄŸlayabilirdi. Bunun için ''Vatan ve Özgürlük'' komitesi, Kemal'i İskenderiye ve Atina üzerinden Selanik'e, bir ÅŸube örgütü kurmak üzere yolladı. Mustafa Kemal, yüksek rütbeli subayların da ''Vatan ve Özgürlük'' örgütünün amaçlarına yakınlık duymaları yüzünden, doÄŸduÄŸu kentte dört ay kalabildi. Burada bir kurmay albay ona kolordu komutanından ''saÄŸlık izni'' aldı ve böylece üniforması ile serbestçe dolaÅŸma olanağı buldu. PadiÅŸahın gizli polisinin, Kemal'in nerede bulunduÄŸu sorusuna yarşılık Yafa liman komutanı, onun Sina çölünde görevli bulunduÄŸu karşılığını veriyordu. Gerçekten de Kemal, garnizonuna bir süvari bölüğü ile Mısır sınırından döndü. PadiÅŸahın casusları, Selanik'te aynı adla dolaÅŸan subayın baÅŸka biri olması gerektiÄŸi sonucuna vardılar. Kemal, Selanik'te, adları bize kadar gelen beÅŸ subay ve öğretmenle ''Vatan ve Özgürlük'' komitesinin Makedonya ÅŸubesini kurdu. Altı kiÅŸi, devrim yolundan asla dönmeme konusunda bir topçu subayının tabancası üzerinde ant içtiler. Her biri, ünlü Karbonari yöntemine uygun dört-beÅŸ kiÅŸilik yeni bir komite kurdu. Bunların üyelerini öteki komitelerin üyeleri tanımıyordu. PadiÅŸahın polisi, Suriye'deki görevine döndükten sonra Kemal'i çok daha sıkı biçimde gözaltında bulundurduÄŸu için kendisi ÅŸimdi daha dikkatli davranmak zorundaydı. Bununla birlikte, 1907 yılının Eylül ayında, Makedonya 3. Kolordusu kurmayına atanmasını saÄŸladı. Ancak ''Vatan ve Özgürlük''ün yöneticisi devrimci eyleminde zoraki bir kesinti yapmak zorunda kaldığı için, Makedonya'da Mustafa Kemal'den bağımsız bir komite daha kuruldu. Bu komitenin ilk ve en etkili üyeleri arasında Selanik Posta ve Telgraf Müdürlüğü BaÅŸkâtibi Talat Bey, Kurmay Albay Cemal Bey vardı. Her ikisi, sonradan Jön Türkler hükümetinin üyesiydiler. Bu örgüt, kendine, önce, ''Hürriyeti Osmaniye Cemiyeti'' adını verdi; ama 27 Eylül 1907'de Ahmet Rıza'nın Paris'teki örgütü ile birleÅŸerek, tarihsel bir isim haline gelen ''İttihat ve Terakki'' adını aldı. Ahmet Rıza, Makedonyalı subayların 1905 Rus Devrimi'nin deneyimlerine dayanarak ana hedef olarak kabul ettikleri, Abdülhamid yönetiminin zorla yıkılması ilkesine büyük bir duraksamadan sonra razı olabildi. Dışardaki örgüt ile Makedonya'daki ''İttihat ve Terakki'' komitesinin gerçek iÅŸbirliÄŸi hiçbir zaman saÄŸlanamadı. Yeni komite, 3. Kolordu üzerinde etkisini çabucak yaydı. Selanik dışında ilk hücreler Manastır, Resne, Ohri, Üsküp, Serez, Edirne ve Drama'da kuruldu. Komitenin üyeleri, toplantılar ve dosyaların güvenlikle saklanması için İtalyan BüyükelçiliÄŸi'nin korunumu altında bulunan Selanik'in iki İtalyan mason locasından yararlanıyorlardı. Böylece polisin elinin yetiÅŸebildiÄŸi yerden uzak kalıyorlardı. ''İttihat ve Terakki''nin birçok üyesi, bu türlü pratik düşünceler dolayısıyla locaların üyesi oldular. Komite, Selanik'in iÅŸ yaÅŸamına egemen olan dönmelerden, yani Müslüman olmuÅŸ Yahudilerden para yardımı alıyordu. Kısa bir zaman sonra ''İttihat ve Terakki'', Mustafa Kemal'in ''Vatan ve Özgürlük'' komitesinden çok daha büyük bir örgüt durumuna geldi. Her iki grup arasında baÄŸlantı, daha önce saÄŸlanmıştı. Mustafa Kemal, iki ayrı grubun varlığının ortak devrimci sorun için pek az yararlı olacağını anladı. Bu yüzden her iki grup, birleÅŸmeye karar verdiler. ''ittihat ve Terakki''nin ağırlığı bu birleÅŸme ile ilgili olarak, ''Vatan ve Özgürlük'' adının tamamıyla ortadan silinmesinde kendini gösterdi. Mustafa Kemal, Selanik-Üsküp demiryolunun denetimiyle görevli olduÄŸu için haber ulaÅŸtırmada ''İttihat ve Terakki''ye yararlı oluyordu. 1908 yılının önemli haftalarında ve aylarında ise olaÄŸanüstü bir olay ortaya çıkmadı. Rusya'da BolÅŸevik Partisi'nin önderliÄŸinde işçilerin ve köylülerin çarlığın temellerini sarstığı 1905 devrimi ile Asya'da burjuva-demokratik devrimler çağı baÅŸlamıştı. Bunlar, DoÄŸu'nun gerek yerli feodal gericiliÄŸe ve gerek yabancı emperyalizme karşı baÅŸkaldıran halklarının ulusal uyanışını gösteriyordu. Rusya'daki olaylarla birlikte İran, Çin ve Türkiye'de de devrimci kıvılcım parladı. 1907'de ülke ağır bir ekonomik bunalım ve açlıkla karşılaÅŸtı. Artık Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda halk ayaklanmalarının sonu gelmiyordu. Askeri birlikler ve garnizonlar aylarca aylık verilmemesi yüzünden ayaklanmışlardı.Bazı birlikler, Yemen'e gidecek gemilere binmekten kaçındılar. Bu ayaklanmaların çoÄŸu, baÅŸarı ile sonuçlandığı için sivil halk da hemen bunlara katıldı. Bitlis, Van, Erzurum ve öteki kentlerde halk, rüşvetçi, memurlara karşı ayaklandı, valileri görevden attı ve yeni buyruklara uymayı kabul etmedi. Ordu yöneticileri, ''güvenemedikleri'' birlikleri halka karşı kullanmaya cesaret edemediler. 1908 yazına kadar, ayaklanmalar, Anadolu ve Suriye'nin de dışına taÅŸtı. BaÅŸkentte bile ayaklanmalar ve baÅŸkaldırmalar görüldü. ''İttihat ve Terakki'' komitesinin subaylarına göre, zaman, eyleme geçmek için olgunlaÅŸmıştı. İstanbul'daki çökmüş rejimin imparatorluÄŸun ayakta kalmasını saÄŸlayamayacağı kanısındaydılar. İngiltere Kralı Edward VII'nin 9 ve 10 Haziran 1908'de Çar Nikola II ile Reval'de buluÅŸmasından sonra Türkiye'de herkes, iki eski rakibin birleÅŸmesinin Avrupa'daki Türk topraklarının yitirilmesine götüreceÄŸinden korkuyordu. Abdülhamid, Makedonya'ya, ''İttihat ve Terakki'' komitesinin peÅŸine düşen ve birçok subayı tutuklayan bir araÅŸtırma komisyonu gönderince, devrimin baÅŸlamasını bizzat saÄŸlamış oldu. Bu olay üzerine genç Enver Bey, tutuklanmamak için Resne daÄŸlarına çıktı. Birkaç gün sonra, 4 Temmuz 1908'de Binbaşı Niyazi Bey, iyi silahlanmış 200 kiÅŸilik bir bölükle onu izledi. Ama onun nedeni yalnızca tutuklanmaktan kurtulmak deÄŸil; Manastır belediye baÅŸkanına yazdığı gibi, ''vatanı kurtarmak''tı. İstanbul hükümetinden ve illerin yetkililerinden, 1876 Anayasası'nın derhal yürürlüğe konmasını istedi. Bunun üzerine 3. Kolordudaki komiteler açıkça ortaya çıktılar. Bütün kolordu, sonunda da Trakya'da bulunan 2. Kolordu, aynı zamanda, Arnavutluk ve Makedonya kurtuluÅŸ hareketi, Niyazi'nin isteÄŸine katıldı. Ayaklanmayı bastırmak üzere Anadolu'dan Selanik'e gönderilen birlikler de Jön Türklerin yanına geçti. 21 Temmuz 1908'de Yıldız Sarayı'na, padiÅŸahın anayasanın yürürlüğe giriÅŸini ilan etmemesi halinde yüzbin kiÅŸilik bir ordunun İstanbul'a yürüyeceÄŸini bildiren bir telgraf geldi. 23 Temmuz'da Abdülhamid boyun eÄŸdi ve ''özgürlük, eÅŸitlik, kardeÅŸlik ve adalet'' diye haykıran çok büyük bir insan kalabalığı sokakları doldurdu. Kalabalık, anayasaya baÄŸlılık andı içilmesini nazırlardan istiyordu. 19 Temmuz 1908'de Enver, bu devrimin ''kahramanı'' olarak yenmiÅŸ kiÅŸi davranışı ile Selanik'e girmiÅŸti. Olympus Palace Oteli'nin balkonundan anayasanın yeniden kabul ediliÅŸini ilan ederken, arkasında duran subaylar arasında Kaymakam Mustafa Kemal de bulunuyordu. Savaşıma ilk baÅŸlayanlardan biri olduÄŸu halde kalabalığın hiç tanımadığı, ikinci ya da üçüncü sırada biri olarak yer alıyordu. ''İttihat ve Terakki'' komitesinin ağır basan iç çevresinin dışında kalmıştı. ArkadaÅŸları arasında askerlik yeteneklerinden ve bilgisinden olduÄŸu kadar devrim konusundaki görevseverliÄŸi bakımından da saygı görmekle birlikte, sürekli olarak kuÅŸku ve eleÅŸtiriler öne sürdüğü, devrimin bundan sonraki geliÅŸmesi konusunda kuÅŸku dolu yargılarda bulunduÄŸu için komitenin önderlerinde güvensizlik uyandırmıştı.  JÖN TÜRKLERLE ÇATIÅžMA  Lenin, daha 1908 AÄŸustosu'nda, 1908 burjuva Jön Türkler devriminin ''ancak yarım bir zafer ya da zaferin yalnız küçük bir parçası'' (7) olduÄŸunu belirtmiÅŸti. Yarımlığının bir yanı, anayasanın yeniden kabulünden sonra Abdülhamid'e hiç dokunulmamasıydı. Bu, ona ve feodal-dinci saray kliÄŸine Jön Türklerin partisinin iktidarına karşı 13 Nisan 1909''da karşı-devrimci bir darbeyi sahnelemek olanağını verdi. Yobaz hocalar İstanbul garnizonunun askerlerini kışkırttılar. Askerler çok sayıda subayı öldürdüler, parlamentoyu kuÅŸattılar ve anayasa ile zedelenen ÅŸeriatın, kutsal İslam hukukunun korunmasını istediler. Abdülhamid bu konuda büyük bir istekle gereken sözü verdi ve yaman bir gericiyi sadrazamlık görevine getirdi. Ama karşı-darbe fazla gecikmedi. Enver Bey, Mustafa Kemal ve komitenin öteki subayları, 2. ve 3. kolordu birliklerinden bir ''Harekât Ordusu'' kurması için Mahmut Åževket PaÅŸa'yı harekete geçirdiler. Bu ordunun kurmay baÅŸkanı Mustafa Kemal'di. Böyle bir görev için üstün askerlik yeteneklerini daha önce de kanıtlamıştı. İstanbul halkına yazılan bildiri de onun kaleminden çıkmıştı. 24 Nisan 1909'da kısa bir çarpışmadan sonra Harekât Ordusu İstanbul'a girdi. Enver, ilk süvari birliÄŸinin başında kente girerek ''devrimin'' kurtarıcısı olarak görünmeyi düzenlemiÅŸti. Abdülhamid tahtını yitirdi. Yerine, tamamıyla ''İttihat ve Terakki'' komitesinin elinde olan Mehmet ReÅŸat geçti. Ancak 1908 devriminin öteki ''yarımlığı'' daha önemli sonuçlar verir nitelikteydi. İttihat ve Terakki Partisi, 1909 ilkyaz programında, ''halkın kendi egemenliÄŸinin kurulacağı ve kuvvetler ayrılığına dayalı anayasa sisteminin tam olarak gerçekleÅŸtirileceÄŸi'' sözünü verdi. (8) 17 Aralık 1908'den sonra Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun gene bir parlamentosu vardı. Anayasa da bütün yurttaÅŸların yasa önünde eÅŸit olduÄŸunu, toplanma özgürlüğünü, basın ve haberalma özgürlüğünü güvenceye baÄŸlıyordu. Artık yazarlar ve yayımcılar oldukça serbest halde toplumsal, felsefi ve aynı zamanda dinsel sorunlar üzerinde yazabiliyorlardı. Ortak tartışmalarının ana konusu, geleceÄŸin Türkiyesi'inin nasıl olması gerektiÄŸi üzerinde toplanıyordu. Bütün halk yığınına, 1908 devrimi, hiç bir yarar saÄŸlamadı. Feodal aÅŸar, baÅŸlangıçta söz verildiÄŸi halde kaldırılmadı ve Aydın ilinde çıkan bir köylü ayaklanmasını Jön Türkler acımasız bastırdılar. 1872'de ilk ücret savaşımını veren işçiler, önceleri sendikalar ve 1910'da da Osmanlı Sosyalist Partisi'ni kurdular. Ama hemen ardından, egemen Jön Türklerin çevreleri, işçilerin grev yapmasını yasakladılar ve örgütlerini de yeniden dağıttılar. Anayasanın tanıdığı siyasal özgürlüklerin yalnızca kâğıt üstünde bulunduÄŸu anlaşıldı. 1912 Temmuzu ile 1913 Aralık ayı arasındaki kısa bir aralık dışında 1918'e kadar iktidarda İttihat ve Terakki Partisi bulundu. Daha doÄŸrusu gerçekte partiye ve ülkeye sınırsız olarak egemen olan üç kiÅŸi vardı: Enver, (9) 1913'ten baÅŸlayarak Harbiye Nazırı, 1914'ten sonra padiÅŸahın damadı; Cemal, 1914'ten sonra İstanbul askeri valisi, daha sonra Bahriye Nazırı ve Suriye'de ''padiÅŸahın vekili''; Talat, Dahiliye Nazırı ve 1916'dan sonra sadrazam. Parlamento, padiÅŸah, sadrazam ve öteki nazırlar, çıplak diktatörlüğü gizleyen bir incir yaprağıydı. Büyük toprak sahipleri ile rüşvetçi memurların büyük kısmının yeni kiÅŸilerden korkacak bir durumu yoktu, onların buyruÄŸuna girdiler. Jön Türklerin önderleri için önemli olan, iç reformları yapmaktan çok, imparatorluÄŸun çöküşünü bütün araçları kullanarak önlemekti. Anayasanın buna yeterli olmadığını anlayınca, Abdülhamid'in yöntemlerine baÅŸvurdular. Aradaki tek fark, Abdülhamid'in göze çarpmayan sürgünleri yeÄŸ görmesine karşılık, ÅŸimdi daraÄŸaçlarının yerden ot gibi bitmesiydi. 23 Temmuz 1908'de ve onu izleyen günlerde İstanbul'da ve bütün Osmanlı İmparatorluÄŸu'nda Müslümanlarla Hıristiyanlar, Türklerle Ermeniler, Bulgarlarla Rumlar sokaklarda sarmaÅŸ dolaÅŸ olmuÅŸlardı. İnsanları gerçek bir kardeÅŸlik coÅŸkunluÄŸu sarmıştı. Jön Türkler, deÄŸiÅŸik dinler ve milliyetler arasında fark olmadığını ilan etmiÅŸlerdi. Ama ''Osmanlılık'' bayrağı altında, halkların özgürce, eÅŸitçe ve barışçı biçimde birleÅŸmesi yolundaki düş hemen ortadan kayboldu. Jön Türklerin önderleri bundan ne anladıklarını, iktidarı güvence altında sandıkları andan sonra açığa vurdular. 16 AÄŸustos 1909'da bir yasa ile, etnik ya da ulusal temele dayalı siyasal kuruluÅŸların meydana getirilmesi yasaklandı. 1908 devrimine kısmen etkin biçimde katılmış çeÅŸitli Balkan halklarının kulüpleri ve dernekleri böylece kapatıldı. Aynı yılın 27 Eylülü'nde ''soygunculuÄŸu ve ayaklanmayı önleme yasası'' bunu izledi. Hükümet, artık Balkanlar'daki çete denilen silahlı birlikleri silahsız duruma getiriyor, dağıtıyor ve silah taşımayı ağır cezalara uÄŸratabiliyordu. Jön Türklerin önderlerinin tek isteÄŸi, bütün imparatorluÄŸa, Arnavutlara, Bulgarlara, Ermenilere, Kürtlere ve Araplara, Türk dilini zorla kabul ettirmekti. Türkçe her yerde ve bütün okullarda resmi dil oldu. Yalnız Türkçe konuÅŸabilen parlamentoya üye seçilebiliyordu. Talat, bu politikayı partinin gizli bir toplantısında şöyle açıkladı: ''İmparatorluÄŸu OsmanlılaÅŸtırma görevinde baÅŸarı saÄŸlamamıza kadar eÅŸitlik söz konusu olamaz...'' (10). Bu, hem gerçeklikten uzak, hem de serüven demekti ve Birinci Dünya Savaşı'nın gösterdiÄŸi gibi, Türk halkının da varlığını tehlikeye soktu. Ermenilere karşı giriÅŸilen yeni toplu öldürmeler ve Arnavutları cezalandırma seferleri, bunlara bizzat katılmak zorunda kalan Mustafa Kemal'de ''Osmanlıcılık'' konusunda duyduÄŸu kuÅŸkuları güçlendirmekten baÅŸka bir etki yapmadı. Bununla birlikte, Mustafa Kemal'in yaÅŸamının bu bölümüne iliÅŸkin belgeler, Jön Türklerin politikası için olumlu bir seçenek sahibi olduÄŸunu ileri sürmemize olanak vermiyor. Ancak kesin olan bir nokta var: 1908'den sonra olup bitenler onu derin bir düş kırıklığına uÄŸrattı, önderlere karşı eleÅŸtirileri acı ve iÄŸneleyici bir biçime girdi. Bir gün Selanik'te Café Gnogno'da arkadaÅŸlarının önünde yaptığı uzun bir konuÅŸmada, siyasal bir kiÅŸiliÄŸin asıl büyüklüğünün ne olduÄŸunu açıklarken, bunun vatanı kurtarmak olduÄŸunu, kendi gösteriÅŸini sergilemek sayılamayacağını belirtti. Çok iyi iliÅŸkiler kurduÄŸu Cemal'in dikkatini, Jön Türklerin politikasının serüvenciliÄŸine çekerek şöyle dedi: ''Gerçekçilik duygusu bütün alanlara girememiÅŸtir. Aramızda, ham hayallar ve eskimiÅŸ uydurma ÅŸeyler peÅŸinde koÅŸan çok sayıda kimse var.'' (11) Mustafa Kemal partinin yönetimine karşı bir çıkışta daha bulundu ve bunu, 1909 yazında İttihat ve Terakki Partisi'nin ilk açık kongresinde delege olarak yaptı. Zamanın önderlerinin yeniden seçilmesini önlemek istiyordu. KonuÅŸmasında şöyle dedi: ''Biz subaylar, partide kaldığımız sürece ne güçlü bir parti, ne de güçlü bir ordu meydana getireceÄŸiz. 4. Kolordu'da subayların çoÄŸu aynı zamanada parti üyesidirler ve 3. Kolordu için birinci sınıf bir askeri birliktir denemez. Ayrıca, gücünü orduya dayandıran bir parti asla halkta yankı bulamaz. Bunun için partide kalmak isteyen bütün subayların ordudan ayrılmaları gerektiÄŸine ÅŸimdi burada karar verelim.'' (12) Gerçi kongre böyle bir karar verdi, ama önderleri özellikle bunun dşında bıraktı. Mustafa Kemal, gene Enver ile adamlarının siyasal bakımdan oyununa gelmiÅŸti. Kendisi karara uydu, partiden çıktı ve subay olarak kendini görevine verdi. Bir süre komuta ettiÄŸi 38. Piyade Alayı'nın subayları ve erleriyle iyi iliÅŸkisinin bulunması, parti tarafından gizli örgütçülükle suçlanmasının nedeni oldu. Kendisini daha iyi gözaltında bulundurmak için İstanbul'da Harbiye Nezareti'ne atamasını yaptılar. Mustafa Kemal'in kiÅŸisel yenilgisi, Türkiye'de burjuva devrimini ''yarım zaferlerden'' öteye götürmek isteyen herkesin yenilgisiydi. Lenin o sıralarda Türk halkı ile birlikte Mustafa Kemal'in tutması gereken yolu göstermiÅŸti: ''Devrimlerde böylesi yarım zaferler... yeni, çok daha önemli, daha sert, içsavaşın daha büyük halk yığınlarını kapsayan dönüşümleri için en saÄŸlam güvencedir.'' (13). Bununla birlikte Jön Türklerin bir noktada hakkını yemeyelim: Onlar çok ağır bir mirası yüklenmiÅŸlerdi. Osmanlı İmparatorluÄŸu yalnızca iç çöküşle karşı karşıya deÄŸildi. Emperyalist devletlerin ve tekellerin pazarlar, sermaye yatırımları, etkinlik bölgeleri ve sömürgeler bulma yolundaki savaşımı da yüzyılın başından bu yana ÅŸiddetlenmiÅŸ, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun varlığını tehlikeye sokmuÅŸtu. Yerel bir bunalımın bir dünya çatışmasına dönmesi her an olanaklıydı. Yabancıların gözünde Türkiye'yi saldırı için daha büyük bir hedef haline getiren 1908 devriminden sonra, önce Avusturya-Macaristan, 1878'den bu yana iÅŸgal altında bulundurduÄŸu Türklerin Bosna ve Hersek illerini kendi topraklarına kattı. Rus DışiÅŸleri Bakanı İzvolski, bir zarar ödentisi karşılığında bu katıma razı oluverdi. Ödenti, Rus savaÅŸ gemilerine boÄŸazların açılmasına Avusturya'nın karşı koymayacağına söz vermesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. İzvolski, İtalyanların Trablusgarp'ı ele geçirmelerine razı olmakla, onların da ''onayını'' saÄŸladı. Ama bu devletler, dünya hegemonyası uÄŸrundaki savaşım konusunda yalnızca ileri karakol çarpışmaları veriyorlardı: Almanya ve İngiltere asıl tarafları meydana getiriyordu; ''üçlü ittifak'' ile ''itilâf'' da onların öncülüğündeki askeri müttefiklerdi. Dünyanın yeniden bölüşülmesini isteyen Alman tekelleriyle onların diplomatik yardımcıları, İngiliz İmparatorluÄŸu'nun ana baÄŸlantı hatlarına -SüveyÅŸ Kanalı ve Hint Okyanusu- doksanıncı yıllardan bu yana tehlike olacak kadar yaklaÅŸmayı becermiÅŸlerdi. Bu konuda Alman DışiÅŸleri Bakanlığı ÅŸu reçeteye göre davranıyordu: ''Önemli olan, İngiltere ile Rusya'nın Asya'daki rekabetinden kendi çıkarımıza öylesine yararlanmaktır ki, İngiliz aslanı önünde hemen şöyle bir eÄŸilmekle, Rus ayısı önünde şöyle bir nazik selamla, İran körfezinde bulunan Kuveyt'e inmek için kendimize bir yol açalım.'' (14). Deutsche Bank tarafından denetim altında bulundurulan Anadolu Demiryolları Åžirketi 1902'de Konya'dan İran körfezine uzanacak demiryolunu yapma imtiyazını aldı. Deutsche Bank, Türk maliye ekonomisinde o güne kadar süren İngiliz-Fransız üstünlüğüne de son verdi. Birinci dünya Savaşı'ndan önce yapılan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 60'ı Fransa'ya, yüzde 25.4'ü Almanya'ya düşüyordu. İngiltere'nin bu alandaki payı ise yüzde 14.5'e düşmüştü. Osmanlı İmparatorluÄŸu, Alman finans-kapitaline 20 milyon Türk Lirası borçlanmıştı. Krupp firması, Osmanlı ordusuna silah, cephane vermek için uluslararası silah ÅŸirketlerinin yarışmasını açıkça kazandı. Bu konuda, FeldmareÅŸal von der Goltz'un (1883-1895) askeri kurulundan bu yana Türkiye'de sürekli olarak kalan çok sayıdaki Alman askeri danışmanları, Krupp'a yardımcı oldular. Alman emperyalistleri ''barışçı sızma'' yolu ile, İngiltere'nin Mısır'da elde ettiÄŸi gibi üstün bir durumu Türkiye'de kendilerine saÄŸlamak isityorlardı. Yalnız ekonominin, ordunun ve yönetimin en önemli komuta noktaları Almanların elinde bulunursa, Osmanlıların sözde bağımsızlığı korunabilir ve korunmalıydı. Bu durum karşısında Jön Türklerin önderleri nasıl davranıyordu? Birçok yurtsever subay ve aydının umut ettiÄŸi gibi, yabancı etkisini uzaklaÅŸtırmak için çaba gösteriyorlar mıydı? Böylesi umutlar boÅŸunaydı. Jön Türkler, kaba ''OsmanlılaÅŸtırma'' politikası ile bu olanağı bizzat yok ediyorlardı. İmparatorluk sınırları içindeki öteki halkların gemlerini elde tutabilmek için, Alman emperyalistlerinin yardımını gereksiniyorlardı. Sonuç: Enver PaÅŸa ve kliÄŸi, Alman bankalarından eski hükümdarlara göre daha çok borç para aldılar, Krupp'tan daha çok silah satın aldılar ve son olarak da 1913'te, Osmanlı ordusunu yeniden örgütlemek üzere General Liman von Sanders baÅŸkanlığında yeni bir resmi Alman askeri kurulunu İstanbul'a getirdiler. Böylece Türk genelkurmayında, topçu birliklerinde, istihkâm birliklerinde ve savaÅŸ sanayiinde bütün önemli görevler Alman askerlerinin eline geçti. Bununla Mustafa Kemal'in umutları da gerçekleÅŸmemiÅŸti. Gerçi ordunun yeniden örgütlenmesinin mutlak gerekliliÄŸini o da görüyordu, ama Türkiye'nin bunu kendi gücü ile baÅŸaracağına inanıyordu. Önce Selanik'te bir subay yetiÅŸtirme kurumunun komutanı olarak, sonra bir piyade alayının komutanı olarak ve en sonunda da İstanbul'da Harbiye Nezareti'nde büyük bir tutku ile kendisini bu göreve vermiÅŸti. 1910'da Picardie'de Fransız manevralarına katıldı, Alman generali Litzmann'ın takım ve bölük çarpışmalarına iliÅŸkin iki kitabını Türkçeye çevirdi. Üstleri ile İttihat ve Terakki'nin önderleri tarafından sevilmez olmuÅŸtu. Çünkü dilekçelerinde, sunuÅŸlarında ve kiÅŸisel görüşmelerde, Almanların üstün etkinliÄŸi yüzünden ülkenin bağımsızlığının tehlikeye girdiÄŸi konusuna onların dikkatini çekiyordu. Üç yıl askeri ataÅŸe olarak çalıştığı sırada Enver'in Berlin'le kurduÄŸu sıkı siyasal ve parasal baÄŸ dolayısıyla özellikle onu hedef alıyordu. Kemal muhalefetinde yalnız deÄŸildi. Jön Türklerin partisi içinde itilaf dostu güçlü bir kanat da vardı. Yakınmalarında ve uyarmalarında, onlardan ve Cemal PaÅŸa'dan anlayış görüyordu. Mustafa Kemal, o sıralarda, İstanbul'un askeri çevrelerinde, Alman emperyalistlerinin karşıtı olarak öylesine tanınmıştı ki, zamanın Avusturya askeri ataÅŸesi Pomiankowski anılarında bundan söz etmiÅŸtir. Ancak İngilizlerden ve Fransızlardan yana bir politikanın taraftarları ile ayrıldığı önemli bir nokta vardı: Bir ÅŸeytanın baÅŸka bir ÅŸeytanla uzaklaÅŸtırılmasını deÄŸil, vatanının her türlü emperyalist hegemonyadan arınmasını istiyordu. Bununla ilgili önemli bir kanıt belgesi var. 1910'da 3. Kolordu, Arnavutluk ayaklanmasını bastırdıktan sonra, kolordu subayları birlikte oturuyorlardı. Alman danışman, zaferin ÅŸerefine kadeh kaldırdı. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayaÄŸa kalktı ve genç bir yaverin Almana çevirdiÄŸi karşılığı alaylı biçimde verdi: ''Türk subayı olarak Arnavutluk'un teslim alınması gibi önemsiz bir olay için kadehimi kaldıramam. Bunu yaparsam, üzüntüden baÅŸka bir ÅŸey duymam. Kendi sınırları içinde kazandığı bir baÅŸarıdan dolayı Türk ordusu için, Osmanlı ordusu için deÄŸil -böyle bir ÅŸey yoktur-, kadeh kaldırılırsa benim buna üzülmem gerekir. Beni dinleyin, arkadaÅŸlar: Osmanlı ordusunun deÄŸil, Türk ordusunun, Türk ulusunun bağımsızlığını kurtaracağı gün gelecektir. O zaman ordumuzun ÅŸerefine göğsümüz kabararak ve mutlulukla içeceÄŸiz!'' (15). Görkemli bir gelecek görünümü, ama hepsi bu kadar. Dünya emperyalizmi henüz gücünün en yüksek noktasında bulunuyor ve Asya ile Afrika halklarını siyasal ve ekonomik boyunduruÄŸu altında sımsıkı tutuyordu. Böyle bir görünümün gerçek olabilmesi için önce dünya tarihi bakımından köklü deÄŸiÅŸmeler olmalıydı. Önce Türk köylüsü asker kılığı içinde, kendisi için hiç de önemli olmayan bir sorun için, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun ayakta kalması için çok kanlar dökecekti. 27 Eylül 1911'de İtalyan birlikleri, sömürge olarak kendi topraklarına katmak üzere Türklerin Trablusgrap iline saldırdılar. İtalyan emperyalistleri Türkiye'nin bölüşülmesinde geri kalmak istemiyorlardı. Zayıf Türk garnizonlarının kısa zamanda üstesinden gelindi. Ama İtalyanlar ülkenin içine doÄŸru yayılmak istediklerinde, Arap bedevi aÅŸiretlerinin sert direnmesi ile karşılaÅŸtılar. İtalyan birlikleri ''ceza olsun diye'' 3.000 Arabı öldürdüler, aileleri toptan yok ettiler, kadınları ve çocukları kılıçtan geçirdiler. Lenin, daha o zaman, karaparçasının iç taraflarında Arap aÅŸiretlerinin İtalyan katımına razı olmayacaklarını görmüştü. Bu halkların önünde uzun ve dikenli bir yol görüyordu, ama günün birinde sömürge efendilerinin üstünlüğüne son vereceklerine kesinlikle inanıyordu. Jön Türkler kabinesi, Trablusgarp'ı yitirmek istemedi, İslam dünyasındaki saygınlığını yitirmekten kaygı duyuyordu. İtalyan donanması DoÄŸu Akdeniz'e egemen olduÄŸu için hükümet karayolu ile Trablusgarp'a bir subay grubu yolladı. İtalya'ya karşı savaÅŸta komutayı Enver üzerine aldı. Mustafa Kemal de Anadolu, Suriye Mısır üzerinden Trablusgarp'a geçti. Mısır'da bedevi kılığına girdi. Çünkü İngiliz makamları Trablusgrap sınırını kapatmışlardı. İngiliz gizli servisi, arkadaÅŸlarından ikisini tutukladı. Sınır istasyonundaki Mısırlı subaya, Mustafa Kemal'in tam bir kiÅŸilik tanımlaması bildirildi: ince ve uzun boylu, mavi gözlü, açık sarı saçlı, çok az arapça bilir. Tren istasyona girdiÄŸi zaman Mısırlı subay Mustafa Kemal'i hemen buldu. Ama İngilizlere olduÄŸu kadar İtalyan emperyalistlerine de kini vardı; mavi gözlü Türkü hemen bıraktı ve aynı belirtileri taşıyan bir Berberi'yi tutukladı. 9 Ocak 1912'de Mustafa Kemal Tobruk önündeki ilk çarpışmada baÅŸarılı oldu. Bu arada binbaşılığa yükseltildi ve Derne önlerinde bulunan Arap savaşçılarının komutasını ele aldı. Karargâhı, Türk BaÅŸkomutanı'nın, Yarbay Enver'in süslü çadırının kurulu olduÄŸu yerde bulunuyordu. Yürekli bedeviler ölümü iyice göze alarak İtalyan mevzilerine saldırıyor, birçok küçük baÅŸarılar saÄŸlıyorlardı. Gene de bu savaşı kazanamazlardı. Yakında bulunan İtalya'dan silah ve asker getiren yeni gemiler durmadan Trablusgarp limanlarına giriyordu. İtalyan gemi topları Derne vadisini bir mezara çevirdi. Enver, halifenin temsilcisi olarak Arap ÅŸeyhlerinden saygı bekliyordu. İtalyanların gene denize doÄŸru atılacaklarına kesin inanç içinde, birinin ardından baÅŸka bir büyük plan hazırlıyordu. Planlarını Kemal ile görüştükçe, aralarında sert tartışmalar çıkıyordu. Daha önceki yıllarda da sözü edilen siyasal nedenler yüzünden birbirlerinden çok uzaklaÅŸmışlardı. Enver, karakter bakımından kendisinden çok deÄŸiÅŸik olan Kemal'i, aynı zamanda kiÅŸisel düşmanı ve rakibi olarak görüyordu. Pomiankowski, Enver'i ''doÄŸuÅŸtan akıllı ve becerikli, kiÅŸilik bakımından metin ve yürekli, alçakgönüllülük maskesi altında ölçüsüz biz tutkuyu gizleyen'' kiÅŸi olarak tanımlar. Ama onda ''olabilen ve eriÅŸilebilen konusunda ÅŸaşılacak bir sezgi eksikliÄŸi bulunduÄŸunu'' da anlatır. (16) Buna karşılık Mustafa Kemal için yalnız kesin gerçekler ve sayılar söz konusudur. Enver, talihe güvendiÄŸi halde, Kemal üstün bir satranç oyuncusu gibi her gerçek olanağı nerdeyse matematiksel bir incelikle tartar ve düşmanın yapılabilecek karşı çıkışlarını hesaplardı. Enver'in her strateji kararına karşı eleÅŸtirici, bazen de iÄŸneleyici sözlerini öne sürüverirdi. Trablusgarp serüveni bu iki insan arasındaki ayrılığı, bir daha giderilemeyecek ölçüde derinleÅŸtirdi. Trablusgarp'ın acımasız çöl güneÅŸi altında kanlı çarpışmalar bir yıla yakın sürdü. 1912 Ekim ayının ortasında Türk subaylarına, Balkan bloku devletlerinin -KaradaÄŸ, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan- Osmanlı İmparatorluÄŸu'na karşı birbiri ardından ilk Balkan savaşını baÅŸlattıkları haberi ulaÅŸtı. Çarlık Rusyası, meydana getirdiÄŸi Balkan blokunu, yaklaÅŸmakta olan dünya çatışmasında, özellikle Avusturya-Macaristan ve Almanya'ya karşı kullanmayı düşünüyordu. Ama alet ustasının elinden kaydı. Emperyalist Rusya savaÅŸ hazırlığını yapmadan, Balkan devletleri, ulusal hedeflerine ulaÅŸmak, Arnavutluk, Makedonya, Trakya üzerindeki Türk egemenliÄŸine son vermek için hareket geçti. Babıâli, Roma ile çabucak barış yapmak zorunda kaldı ve subayları Trablusgarp'tan geri çağırdı. Mustafa Kemal, 1912 Kasımı sonunda baÅŸkente vardığı zaman, her ÅŸey olup bitmiÅŸti. Türk ordusuna hızlı ve yok edici bir yumruk vurulmuÅŸtu. Bulgarlar, İstanbul'un 40 km. batısında bulunan Çatalca hattına eriÅŸmiÅŸlerdi. ''Avrupa Türkiye'' artık yoktu. 3 Kasım 1912'de Osmanlı hükümeti, barış antlaÅŸmasında aracılık yapmaları için büyük devletlere baÅŸvurdu. Mustafa Kemal, İstanbul sokaklarında tarifsiz bir sefaletle karşılaÅŸtı. Parçalanan ordu ile birlikte yaralı dolu arabalar, Makedonya'daki yurtlarını terk eden onbinlerce Müslüman Türk kente akın ediyordu. Kemal, yetersiz ve rüşvetçi ordu komutanları ile valiler konusunda yeteri kadar uyarılarda bulunmuÅŸtu. Ama yıkılışın bu ölçüye vardığına kendisi bile inanmak istemiyordu. SaÄŸlık iÅŸlerinin ve geri hizmetlerin daha savaÅŸ baÅŸlangıcında korkunç bir durumda bulunduÄŸunu kendisine anlatmışlardı. Bir mil ötede insanlar açlıktan ölürken, koyunlar vagonlarda açlıktan telef oluyor, buÄŸdaylar ambarlarda çürüyordu. Sokaklarda, cami avlularında, kentin kenarında aceleyle kurulmuÅŸ çadırlarda konaklayan insan yığınları arasında kolera ve tifo yayılmıştı. SoÄŸuk kuzey rüzgârları gerisini tamamlıyordu: 1912-13 kışında açlık, hastalık ve soÄŸuk, onbinlerce insanı silip süpürdü. Mustafa Kemal, bu periÅŸanlığın ortasında, Selanik'ten kaçmış olan annesini ve kızkardeÅŸini günlerce aradı. Sonunda onları bir göçmen kampında buldu. Annesi yaÅŸlanmış, gözleri nerdeyse görmez olmuÅŸtu. Onları İstanbul'da bir yere yerleÅŸtirdi. Sonra Harbiye Nezareti'ne giderek geldiÄŸini bildirdi ve 25 Kasım 1912'de yeni bir görev aldı. O güne kadar Gelibolu yarımadasını Bulgar saldırılarına karşı tutmuÅŸ olan Bolayır Kolordusu'nun kurmaybaÅŸkanı olmuÅŸtu. Ama ÅŸimdilik ateÅŸkes vardı. 1912 Aralık ayı ortasından bu yana Londra'da, savaÅŸan taraflar ile büyük devletler, barış koÅŸulları üzerinde görüşmeler yapıyordu. Gerek Avusturya-Macaristan, gerekse Rusya, bencil nedenlerden dolayı güçlü bir Bulgaristan istedikleri için, Avrupa'daki hemen bütün toprakları elinden alınmak istenen Türkiye'nin zararına büyük devletler arasında bir uyuÅŸma meydana geldi. 1912 Temmuzu'ndan bu yana İttihat ve Terakki'nin görev almadığı Kâmil PaÅŸa Kabinesi, teslim olmaya hazırdı. Trablus'tan henüz dönmüş olan Enver, bir hükümet darbesi yapmak için bu durumdan yararlandı. 23 Ocak'ta küçük bir subay grubu ile kabinenin toplandığı odaya girdi, korkulu nazırlardan birini vurdu ve Kâmil PaÅŸa'yı çekilmeye zorladı. Enver'in Harbiye Nazırı olduÄŸu, Mahmut Åževket PaÅŸa'nın Jön Türkler kabinesi, barış antlaÅŸması koÅŸullarını kabul etmedi ve 3 Åžubat'ta savaÅŸ yeniden baÅŸladı. Enver'in savaÅŸ planı, Bolayır'ın kuzeyinde bir kara hareketinin desteÄŸi ile Gelibolu Yarımadası'ndan çıkış yaparak kuzeye doÄŸru Bulgar cephesini yarmak, kuÅŸatılmış olan Edirne'yi kurtarmak ve böylece de İstanbul önündeki Balkan orduları cephesini yıkmaktı. Mustafa Kemal, bir savaÅŸ gemisinde yapılan durum görüşmesinde gene Enver'le karşı karşıya geldi. Bulgar mevzileri çok iyi -hem de derinliÄŸine- pekiÅŸtirildiÄŸi ve düşman, iç hattaki güçlü yedek birlikleriyle harekete geçebileceÄŸi için, planın uygulanması olanaksızdı. Bu yüzden Enver, konuÅŸulacak bir kiÅŸi deÄŸil, buyrukları yerine getirilecek biriydi. Saldırı fiyasko ile sonuçlandı. Çıkarma birliÄŸi, geride 6.000 ölü bıraktı. SaÄŸ kalanlar da gemilere kaçtılar. Mustafa Kemal'in yanında bulunduÄŸu birlikler er sayısının yarısını yitirdi ve çıkış mevzilerine geri atıldılar. Jön Türkler hükümeti, Kâmil PaÅŸa kabinesinin kabul etmek istediÄŸi barış koÅŸullarını imzalamak zorunda kaldı. İlk Balkan Savaşı, Avrupa'da vaktiyle çok güçlü olan Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndan geriye yalnız İstanbul ile, Enez-Midilli hattına kadar bir toprak parçasının kalması biçiminde sona erdi. 1913 yazında Balkan devletleri İkinci Balkan savaşında ganimet kavgası yüzünden çözülme gösterdikleri için, Türkiye, bu fırsattan yararlandı ve Edirne'yi geri aldı. Bu yüzden Enver ününü artırdı. İstanbul'un bütün vitrinlerinde onun resmi ÅŸu altyazı ile görülüyordu: ''Edirne fatihi!'' 10 AÄŸustos 1913 tarihli BükreÅŸ Barışı ile Türkiye, Edirne ile birlikte Meriç'e kadar DoÄŸu Trakya'yı geri alıyor ve bugün de geçerlikte bulunan sınır çiziliyordu. Balkanlarda Osmanlı egemenliÄŸinin çöküşü, Jön Türklerin inanılır olmayan devlet ülküsü ''Osmanlıcılığı'' da kesinlikle ortadan sildi. Jön Türklerin ideologları arasında hemen ''Türkçülük'' akımı yayıldı. Yayımcılar ve eÄŸitimciler uzun süredir, pek az dikkati çekmekle birlikte, romantizmle karışık bir Türk milliyetçiliÄŸini savunuyorlardı. Eskiden Anadolu köylüsünü tanımlamak için kullanılan, küçümsemeli ''Türk'' sözünü gene onurlandırdılar. Türk halk dilini edebiyata sokma, okumuÅŸların dilini Farsça ve Arapça öğelerden arıtma çabası güdüyorlardı. Türk toplumunda Müslümanlıkla iliÅŸkinin kuruluÅŸundan önceki eski Türk halk yaÅŸamı ve sanatı üzerinde duruluyordu. 1912'de Türk Yurdu dergisi çıkmaya baÅŸladı. Aynı yıl ''Türk Ocağı'' denilen kulüp kuruldu. Yazar Ziya Gökalp (1875-1924), genç Türk aydınlarının fikir önderi oldu ve Mustafa Kemal'i de çok etkiledi. Gökalp'ın görüşlerinin temel düşüncesi, Türk ulusunun ulusal kültürünü yeniden bularak yenileÅŸmesi gerektiÄŸinde toplanıyordu. Bu arayışta önderliÄŸi, bir düşünür seçkinler grubu yapacaktı. Ancak bundan sonra Avrupa uygarlığının önemli edinimlerini -Ziya Gökalp yaygın bir sanayileÅŸmeden yanaydı- Türk kültürüne katmak olanağı vardı. Bu hedefe, aydınlarla halk arasında kurulacak sıkı bir baÄŸ ile ulaşılabilirdi. Bu burjuva-milliyetçi ideoloji, Türkiye'nin, Çin, İran ve sömürge ülkeler gibi emperyalizme karşı büyük burjuva-demokratik hareketlerin ve ayaklanmaların arifesinde bulunduÄŸunu gösteren bir iÅŸaretti. Bu ideolojinin sınıfsal bencilliÄŸi ve burjuva sınırlılığı, Ziya Gökalp'in toplumun geliÅŸmesi için asıl öğeyi milliyetçilikte görmesinden ileri geliyordu. Ona göre, Türkiye'de sanayileÅŸme ile birlikte kendini gösterecek olan sosyalizm de kaçınılması gereken bir ÅŸeydi: ''Yalnız siyasal savaÅŸ sırasında deÄŸil, ekonomik savaşımda da ulusal ülküler sınıfsal ülkülerden her zaman önde gelmelidir.'' (17). Özellikle bu görüş, 1919'dan sonra Kemal Atatürk'ün siyasal tutumunu belirlemiÅŸtir. Oysa bu sıralarda Lenin, ezilen halkların ulusal kurtuluÅŸ savaşımının, emperyalizme karşı uluslararası sınıf savaşımının bir parçası olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Bundan dolayı ezilen ülkelerin sosyalistlerinden, burjuva-demokratik ulusal kurtuluÅŸ hareketini kesinlikle desteklemelerini, aynı zamanda da küçük ulus sınırlılığına, bencilliÄŸe, hareketin kendi kabuÄŸu içinde kalmasına ve soyutlanmasına karşı savaÅŸmalarını istedi. Ayrıca ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileri ile ezen ulusun işçileri arasında birlik kurmalı ve bunu savunmalıydılar. ''Türkçülüğün'' burjuva milliyetçiliÄŸi için tipik olan gerici öğelerini, ÅŸovenist ''Pantürkizm'' ya da ''Turancılık'' ortaya koyuyordu. Ziya Gökalp'in yapıtında bu da vardı. 1911'de yazdığı ''Turan'' adlı ÅŸiirinde, Türklerin vatanının, ne Türkiye, ne de Türkistan, büyük ve ölümsüz ülke Turan olduÄŸu görüşünü buluruz. Jön Türklerin önderleri, burada yatan, Anadolu'dan Orta Asya ve MoÄŸolistan'a kadar Türkçe konuÅŸan bütün halkların birleÅŸtirilmesi olanağı konusundaki düşünceye sarıldılar. Talat PaÅŸa, ''Bu bizi Sarı Denize kadar götürebilir!'' diyerek Turancılığa hemen siyasal bir patlama gücü verdi. (18). İttihat ve Terakki Partisi'nin egemen çevreleri- Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde, herkesin kendi ulusal toplumu üzerindeki düşüncelere olan ilgisini, saldırgan bir yayılma programına doÄŸru yönelttiler. Enver, bunu ancak Alman emperyalistlerinin yardımı ile gerçekleÅŸtirebilirdi. Çünkü program ilk planda Rus egemenliÄŸi altında bulunan bölgeleri (Kafkasya, Kırım, Orta Asya) içine alıyordu. Ünlü Türk yazarı Halide Edip'in anılarından anlaşıldığına göre, böyle serüvenli bir programı zamanın burjuva Türk aydınlarının büyük bir kısmı kabul etmiyordu. Mustafa Kemal'in, Enver'in politikasını eleÅŸtirisi arasında bunları da sayabiliriz. 27 Ekim 1913'te, Mustafa Kemal, Sofya'da Türk askeri ataÅŸeliÄŸi görevine baÅŸladı. Atatürk üzerine kitap yazanlardan bazılarının belirttiÄŸi gibi, Enver PaÅŸa'nın, böylece tedirgin edici bir eleÅŸtiriciyi ordudan uzaklaÅŸtırmak istediÄŸi akla yakın geliyor. Daha önce Abdülhamit zamanında da görülen bir uygulamaydı bu. Ama Enver PaÅŸa, eskiden olduÄŸu gibi ÅŸimdi de Harbiye Nezareti'nin ataÅŸeler dairesindeki yazı masalarına Kemal'in raporlarının gelmesini, İstanbul'da olup bitenler konusunda çok sayıda arkadaşının Kemal'i sürekli olarak haberdar etmesini önleyemedi. Sofya Elçisi Fethi Bey, Kemal'i, Bulgar baÅŸkentinin kibar, feodal-burjuva toplumuna soktu. Kemal, bir generalin kızı ile iliÅŸki kurmak istedi, ama olumlu karşılık alamadı. Sofya salonlarındaki kadınlar onu fazla ''taÅŸralı'' buluyorlardı. Kendisi gerçekten bu toplum için fazla diri ve yalın kiÅŸiydi. Onu etkileyen ve özendiren bir ÅŸey vardı: ÅŸu Bulgar kadınlarının serbest, bilinçli ve peçesiz dolaÅŸması. Harem ve peçe ile küçük düşürülmüş Türk kadını bakımından büyük bir çeliÅŸki. Sonraları Bulgaristan'la ilgili bir izlenimini daha açıklamıştı. Bir gün dans çayı sırasında bir kahvede oturuyordu. Åžef garsonun bir köylüye servis yapmadığını ve onu dışarı atmak istediÄŸini gördü. Köylü dışarı çıkmayınca adam bir polis çağırdı. Ama polis de bir ÅŸey yapamadı, köylünün ödeyecek parası vardı. Bunun üzerine köylü şöyle dedi: ''Utanmıyor musun? Sen ve Sofya halkı, hatta bütün Bulgaristan, benim tüfeÄŸimin ve sabanımın gölgesinde yaşıyorsunuz. Oysa sen, yanında yemek yeme hakkını bana tanımaktan kaçınıyorsun demek?'' (19) Kemal bu olayı anlatırken, Türk köylüsünün de bu bilince eriÅŸmesi gerektiÄŸini, Türkiye'nin efendisi olmasını sözlerine ekledi. Sofya'da geçirdiÄŸi günler, Mustafa Kemal'de yalnız Türk halkının, köylünün, Türkiye'nin alınyazısını iyiye doÄŸru yöneltebileceÄŸi düşüncesinin yerleÅŸmesine yardım etti.  ALMAN KOMUTASI ALTINDA  1914 Temmuzu'nda İstanbul'un daracık ve tozlu caddelerinde, sokaklarında oturan insanlar tropik bir sıcak altında terliyordu. BoÄŸazın kıyılarında ise yılın en sıcak mevsiminde bile her ÅŸey güzeldir. Karadeniz tarafından serin bir rüzgâr eser. BoÄŸaz, tablo kadar güzel kıyıları ve masmavi gökyüzü ile dünyamızın en güzel köşelerinden biridir. Bu yüzden 1914 yılının gerginlik dolu bu Temmuz günlerinde bile Tarabya otelleri ile deniz kıyısındaki villalar dopdoluydu. Türk ve Mısırlı prensler, yüksek rütbeliler, egemen ülkelerin elçileri, zengin Rum ve Ermeni bankerler, tüccarlar ve fabrikatörler, yazı burada geçiriyorlardı. Yeniköy'de Sadrazam Said Halim Köşkü ile Tarabya'da Alman Büyükelçisi'nin yazlığı arasında, iyi giyinmiÅŸ aylakların gözünden uzak, önemli görüşmeler oluyordu. Büyükelçi Wangenheim, 22 Temmuz'da Harbiye Nazırı Enver PaÅŸa'yı kabul etti. Enver PaÅŸa kendisine bir ittifak önerisi yapmıştı. İtilaf yanlısı nazırları da bundan haberdar etmemiÅŸti. 28 Temmuz'da, büyük dünya çatışmasının baÅŸlangıcından dört gün önce, Sadrazam Said Halim öneriyi resmen tekrarladı. Bir yanda ingiltere, Fransa, Rusya, öte yanda Almanya ile Avusturya-Macaristan olmak üzere taraflar arasındaki rekabet öylesine sertleÅŸmiÅŸti ki, barut fıçısının patlaması için küçük bir kıvılcım yeterliydi. Bu kıvılcım, Sarayevo'da Avusturya veliahdı Franz Ferdinand'ın Sırp milliyetçileri tarafından öldürülmesi oldu. Alman emperyalistleri, uÄŸrunda çaba gösterdikleri ''güneÅŸte yer kapma''da kendilerine yardımcı olur diye, anlaÅŸmazlığın çözümlenmesi için istekle çalışıyorlardı. 1 AÄŸustos 1914'te, Lenin'in sözleriyle söylersek, ''soyguncu büyük devletlerin iki grubu arasında sömürgeleri paylaÅŸma, baÅŸka ulusları köleleÅŸtirme, dünya pazarlarında üstünlükler ve ayrıcalıklar saÄŸlama savaşı''(20) baÅŸladı. Enver PaÅŸa'nın çevresindeki Jön Türkler kliÄŸi kenarda kalmak istemiyor, topraklar ele geçirmek amacı güdüyordu. İtilafa katılma ya da hiç deÄŸilse tarafsız kalma konusunda İngiltere, Fransa ve Rusya'dan öneriler geliyordu. Türk ortaklık paylarını ve tahvillerini ellerinde bulunduran Fransız ve İngilizler, kabineye kadar ellerini uzatıyorlardı. Ama daha önce gördüğümüz gibi, bu yarışta emperyalist Almanya epeyce önde gidiyordu: Ordu, stratejik bakımdan en önemli olan demiryolu ve hatta Jön Türklerden önemli iktidar sahipleri Alman etkisi altındaydı. Bu yüzden, Almanya'nın doÄŸuda siyasal amaçları olmadığını, yalnızca ekonomik amaçlar güttüğünü, Orta Avrupa devletlerine katılırsa Osmanlı İmparatorluÄŸu'na toprakları konusunda güvence saÄŸlama ve belki de bunları geniÅŸletme sözü verdiÄŸini söyleyen Wangenheim'a da inanıyorlardı. Almanya, Rusya'nın ve doÄŸudaki İngiliz üslerinin tersine Türk sınırından uzaktı ve bu yüzden en az tehlikeli görünüyordu. Türkiye'yi bölmek için Londra, Paris ve Petersburg'da planlar yapıldığı da çok iyi biliniyordu. Bu deÄŸerlendirme, iktidar sahibi Jön Türklerin en tehlikeli yanlış hesaplarından biri olarak kendini gösterdi. Bunu ancak onların milliyetçi dar görüşlülüğü ve ÅŸovenist ele geçirme tutkusu ile açıklama olanağı var. Yakın ve OrtadoÄŸu, Alman emperyalizmi için baÅŸlıca yayılma bölgelerinden biriydi. Burayı ele geçirme ya da isteme -kısmen deÄŸiÅŸmiÅŸ yöntemlerle de olsa- emperyalizmin iktidar gücünün sürekli savaşım hedefi olmuÅŸ ve olmaktadır. Alman tekelci burjuvazisi ve saldırıların planlanmasında ve yürütülmesinde rol oynayan merkez kuruluÅŸları, DışiÅŸleri Bakanlığı ile Genelkurmay, daha ilk Emperyalist Dünya Savaşı'nda Türkiye'yi yalnız kendi etki alanları içinde bir yarı-sömürge durumuna dönüştürmeye ve özellikle Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun Arap bölgelerini sömürge egemenliÄŸi altına almaya kararlıydılar. ÖrneÄŸin 1915 Kasımı'nda Yukarı Silezya Kömür ve Çelik Sanayii, ''merkez devletleri Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın Balkan devletleri ve Türkiye ile askeri bakımdan bir konvansiyon, ekonomik bakımdan ticaret ve gümrük antlaÅŸmaları yoluyla olabildiÄŸi kadar uzun bir süre için Flamanya'dan İran Körfezi'ne kadar uzanan sımsıkı bir devletler bloku halinde birleÅŸmesini''(21) istedi. Bunun dışında Türkiye, daha serüvenli Alman planları için eÅŸsiz bir üs meydana getiriyordu: İran ve Afganistan yoluyla İngiliz Hindistanı'na ve Mısır yoluyla Orta Afrika'ya girmek, buralarda büyük, baÄŸlantılı bir sömürge imparatorluÄŸu kurmak. Alman tekelleri için savaÅŸ, savaÅŸ-öncesinin BaÄŸdat demiryolu politikasını sürdürmek için de baÅŸka bir araçtı. Birçok belgeler, Alman finans-kapitalinin Osmanlı İmparatorluÄŸu için itilafın finans-kapitali kadar tehlikeli olduÄŸunu tanıtlıyordu. BaÄŸdat demiryolu yayılmasının, Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki halk yığınlarının sömürülmesinin gerici niteliÄŸini daha savaşın ortasında görmeleri ve gözler önüne sermeleri bakımından işçi hareketi içinde Alman solcularına onur saÄŸlamıştır. Rosa Luxemburg, Berlin kadınlar hapishanesinde ÅŸunları yazıyordu: ''Alman emperyalizminin en önemli harekât alanı Türkiye, burada yolları açan da, Almanya'nın doÄŸu politikasında ağırlık noktasını meydana getiren Deutsche Bank ile onun Asya'da giriÅŸtiÄŸi büyük iÅŸler olmuÅŸtur. ... Bu yoldan ... iki türlü sonuç elde ediliyor. Anadolu'nun köylü ekonomisi, Avrupa, özellikle Alman banka ve sanayi sermayesinin yararına iÅŸleyecek iyi düzenlenmiÅŸ bir sömürme sürecinin hedefi haline geliyor. Böylece Türkiye'de Almanya'nın 'çıkar alanları' geniÅŸliyor. Bunlar, gene Türkiye'nin siyasal 'korunması' için temel ve fırsat saÄŸlıyor. Aynı zamanda köylülerin ekonomik sömürüsü için gerekli emme aygıtı, Türk hükümeti, Alman dış politikasının uslu bir aleti, kâhyası durumuna giriyor.''(22) 2 AÄŸustos 1914'te Almanya ile Osmanlı İmparatorluÄŸu gizli bir ittifak kurdular. Ama Türk kabinesindeki tarafsızlar ve İtilaf yanlıları, emperyalist Almanya'nın yanıbaşında savaÅŸa girmeye henüz karar veremiyorlardı. Alman askeri danışmanları ise Enver PaÅŸa ile birlikte Türk ordusunun saldırıları için planlar hazırlıyorlardı. Bunlar, Alman tekel sermayesinin yayılma özelliklerine tıpatıp uygun düşüyordu: Kafkas sınırındaki bir saldırı, Bakû'yü merkez devletlerinin eline geçirecek, İran ve Hindistan kapısını açacaktır. SüveyÅŸ kanalında Türklerin harekete geçmesi, Alman mali ve sınai devlere Mısır üzerinde egemenlik saÄŸlayacak, özlenen büyük Afrika sömürge imparatorluÄŸunun temelini atacaktır. Aynı zamanda, bu hareketlerle, Avrupa'da, Alman ve Avusturya silahlı kuvvetlerinin hareketleri desteklenebilecek; çünkü İngiliz ve Rus yüksek komutanlığı, Avrupa'nın ana cephelerinden birliklerini çekmek zorunda kalacaktı. 1914 AÄŸustosu başında Genelkurmay BaÅŸkanı V. Moltke'nin üzerine, Türkiye'nin savaÅŸa girmeye zorlanması için İstanbul'daki Alman ilgilileri yoÄŸun bir etkinliÄŸe giriÅŸtiler. 10 AÄŸustos 1914'te Akdeniz'de İngilizlerin kovalamasından kaçan ''Goeben'' zırhlısı ile küçük ''Breslau'' zırhlısı Çanakkale BoÄŸazı'na girdi. Bu durum, Enver PaÅŸa'nın çevresindeki Alman yanlılarını güçlendirdi. Bahriye Nezareti tarafından Londra'daki Armastrong-Vickers tersanesine sipariÅŸ edilen ve tamamlanmış olan ''Sultan Osman'' ve ''ReÅŸadiye'' savaÅŸ gemilerine, İngiliz hükümeti savaşın baÅŸlamasından hemen sonra elkoymuÅŸtu. Enver, Talat ve Cemal, ''Goeben'' ile ''Breslau''nun sözde satın alındığını ve Türklerin hizmetine sokulduÄŸunu kabul ettirdiler. Alman komutanı Amiral Souchon'u da Türk donanma komutanlığına atadılar. 29 AÄŸustos 1914'te iki Alman amirali, 15 deniz subayı ve 281 deniz topçusu daha Türk baÅŸkentine geldiler. Bunlar boÄŸazlardaki müstahkem yerlerin yönetimini aldılar. Türk ordusunda ve donanmasında bütün kilit noktalarını elde eden Alman subayları, ordunun seferberlik durumuna geçmesi için hızla ilerletiyorlardı. Türkiye daha fazla hareketsiz kalırsa, Enver'i görevlerini bırakmakla korkutuyorlardı. Bu sırada Türk hükümetinin İtilaf Devletleri'yle yürüttüğü gizli görüşmeler ölü noktaya gelmiÅŸti. Türkiye, tarafsızlığının bedeli olarak, kapitülasyonların kaldırılmasını istemiÅŸti. Ama müttefikler, özellikle dengesiz anlaÅŸmalarla saÄŸladıkları ekonomik ayrıcalıkları feda etmek istemediler. Åžimdi Enver, hâlâ daha kararsız olan kabine çoÄŸunluÄŸunu, savaÅŸ serüveni içine çekmek için kesin darbeyi indirebilirdi. 22 Ekim 1914'te donanma komutanı Amiral Souchon'a ÅŸu gizli buyruÄŸu imzaladı: ''Türk donanması Karadeniz'de deniz üstünlüğünü saÄŸlayacaktır. Rus donanmasını bulunuz ve savaÅŸ ilanı yapmaksızın bulunduÄŸu yerde ona saldırınız.''(23) 29 Ekimde, Türk savaÅŸ gemileri, Karadeniz'de Rusların Sivastopol, Odesa, Feodosiya ve Novorosisk limanlarını topa tuttu. Petrol ve buÄŸday depoları alevler içinde kaldı. Dönüşte de bir Rus mayın gemisi ile bir torpido botu batırdılar. Hemen ardından, İtilaf Devletleri, Türkiye'ye savaÅŸ ilan etti. Enver PaÅŸa'nın çevresindeki Jön Türkler kliÄŸinin yardımı ile Alman Yüksek Komutanlığı, dünyanın yeniden paylaşılması yolunda, Alman emperyalistlerinin savaşına Osmanlı İmparatorluÄŸu'nu sokmayı baÅŸarmıştı. Mustafa Kemal, Sofya'daki ateÅŸelik masasında, 1914 yılının yaz ve güz aylarında İstanbul'da geçen olayları kuÅŸku içinde izliyordu. Almanya'nın yanında savaÅŸa sürüklenilmemesi için durmadan uyarılar yapıyordu. Alman orduları henüz Paris'e doÄŸru durdurulmaz sanılan yürüyüşte iken, Almanya ile müttefiklerinin yenileceÄŸini haber vermiÅŸti. SoÄŸukkanlı hesap yapan bir kiÅŸi olarak, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın, Alman yıldırım savaşı stratejisini baÅŸarısızlığa uÄŸratmak ve sonunda savaşı kazançla bitirmek için gerekli çok daha büyük insan ve gereç kaynaklarına sahip olduÄŸunu gözler önüne seriyordu. Hem bu savaÅŸ onun vatanına ne getirecekti? Analar,'', Balkan savaÅŸlarında ölenler için hâlâ gözyaşı dökmüyorlar mıydı? Böyle yararsız bir sorun için daha çok insan yok olmalı mıydı? Sınır boylarında yaÅŸayan halkı, örneÄŸin Rumlar, Ermeniler ve Araplar, fırsatı geldiÄŸi zaman Türk egemenliÄŸini yıkma anını bekleyen; çaÄŸdaÅŸ bir savaÅŸ için ulaşım yolları tamamıyla yetersiz olan; tarımı verimsiz halde duran, sanayii ne ağır silah, ne de gerekli cephaneyi yapabilen bir devlet, savaşı nasıl baÅŸarı ile yürütebilirdi? Ama Harbiye Nezareti Mustafa Kemal'in sunuÅŸlarını ''zamana uymaz'' nitelikte diye bir kenara itiyordu. Cemal PaÅŸa'nın bile Enver'in yoluna girdiÄŸini görecekti. Mustafa Kemal, bu savaşın, gerçek, emperyalist niteliÄŸini henüz görmüyordu. Ağır basan olgularda onun için bilinmeyen ÅŸeylerdi. Kendisi yalnız resmi Türk açıklamasına göre Rusların çıkardığı ve Karadeniz'de geçen bir ''çatışma''yı biliyordu. Enver PaÅŸa ile General Liman von Sanders arasında yapılan, bütün Türk ordusunu Alman askeri kuruluÅŸunun ''gerçek komutası'' altına sokan gizli anlaÅŸmadan da haberi yoktu. Ama kısa bir zaman sonra bu gerçekle karşı karşıya gelecekti. SavaÅŸ çıktıktan sonra askeri ateÅŸe Mustafa Kemal, Sofya'nın diplomatik salonlarındaki sessizlikten sıkılmaya baÅŸlamıştı. Artık Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun geleceÄŸine inanmıyordu. PadiÅŸahın ilan ettiÄŸi, bütün Müslümanların ''kutsal savaÅŸ''ını bir maskaralık olarak görüyordu. Ama Türk subayı olarak Türk yurdunu yabancı devletlerin saldırısına karşı savunmayı da görev biliyordu. SavaÅŸa bu anlamı veriyordu. ''BaÅŸkomutan Vekili''(24) ve Harbiye Nazırı Enver PaÅŸa'ya kendisini orduya alması için yazdı. Ama Enver, onun Sofya'da kalmasını uygun buldu. Kemal dileÄŸini birçok kez yineledi. Hiçbir karşılık gelmeyince, kendi başına yalın bir asker olarak cepheye gitmek üzere en önemli öteberisini topladı. O sırada Harbiye Nezareti'nden bir telgraf aldı; 2 Åžubat 1915'te 19. Piyade Tümeni Komutanlığı'na atanmıştı. Bu 19. Tümenin nerede olduÄŸunu bilen birisine baÅŸkentin askeri makamlarında rastlayıncaya kadar bir süre geçirmek zorunda kaldı. Tümen henüz kuruluyordu ve Çanakkale boÄŸazındaki savunma görevini alan, General Liman von Sanders ordusuna baÄŸlıydı. Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti'nin koridorlarında dolaşırken eski muhalifi, ÅŸimdiki BaÅŸkomutan Vekili Enver PaÅŸa'ya da rastladı. Aralık ayında Enver, Kafkas ordusunun komutasını bizzat yüklenmiÅŸti. Baron von Wangenheim ve Türk ordusunun Alman Genelkurmay BaÅŸkanı General Bronsart ile olan anlaÅŸması gereÄŸince, Pantürkizmin ve Panislamizmin ele geçirme planlarını gerçekleÅŸtirmek istiyordu: 19 Aralık 1914'te saldırıya geçen ordunun ilerleme yönü Azerbaycan-İran-Hindistan'dı. Ama hangi koÅŸullar altında! En yakın tren istasyonuna 600 km uzakta, 2 bin metre yükseklikte bir plato üstünde, eksi 20-25 derece soÄŸukta, dört gün yetecek ekmeÄŸi ile 100 bin kiÅŸi saldırıya baÅŸladı. Hatta 9. Kolordu birbuçuk metre karın içinde daha hızlı ilerleyebilmek için paltoları Erzurum'da bırakmıştı. 14 gün içinde bu ordu. Sarıkamış Meydan Savaşı'nda Rus birlikleri tarafından neredeyse yok edildi. 80 bin kiÅŸi soÄŸuktan ve açlıktan öldü, 8 bin kiÅŸi tutsak oldu ya da öldürüldü. Bunlar, bir acemi asker tarafından, gerçekte yabancı, Alman tekellerinin kârları uÄŸruna ölüme itildiler. Napolyon'u taklit etmeyi seven bu adam, ÅŸimdi Mustafa Kemal'in karşısında duruyordu. Zayıflamış ve bitik bir durumda görünüyordu. Mustafa Kemal, ona, ''Biraz yorgunsun galiba?'' diye sordu. ''Hayır, pek deÄŸilim'' karşılığı geldi. Kemal, biraz daha açtı konuyu: ''Neler oldu?'' BaÅŸkomutan Vekili açıkladı: ''Yenildik, iyice yenildik.'' Kemal soruÅŸturuyordu: ''Peki genel durum, o nasıl?'' ''Çok iyi'';(25) diye kısa bir karşılık geldi. Herhalde bu, onun kiÅŸisel durumuna iliÅŸkindi. Çünkü vicdansız serüvenci Enver, Alman Genelkurmayı'na ve Deutsche Bank'a dayanarak, devletin en güçlü adamı olmuÅŸtu. Durum deÄŸiÅŸtiÄŸinde, dayanaklar ortadan kalktığında, ne olacaktı acaba? Mustafa Kemal, daha sonra yeni ordu komutanı General Liman von Sanders'e göreve baÅŸlangıç ziyareti yaptı. General, karşısındakinin Sofya'dan henüz geldiÄŸini öğrenince, Bulgaristan'ın Almanya yanında savaÅŸa girmek için ne zaman karar vereceÄŸini sordu. Mustafa Kemal, Bulgarların önemli bir Alman baÅŸarısını beklediklerini söyledi. Alman generali öfkeli bir tavır takındı ve kibirli bir gülümseme ile sordu: ''Bulgarlar, Alman ordusunun baÅŸarısına hâlâ inanmıyorlar mı?'' Kemal, tam bir soÄŸukkanlılıkla ''Hayır'' diye karşılık verdi. Liman von Sanders, bir müttefikin davasına karşı gösterilen bu güven eksikliÄŸinden dolayı öfkesinden kızarmış durumda yakındı. Mustafa Kemal'in onun öfkesine katılmadığını anlayınca, şüpheci biçimde sordu: ''Bu konuda sizin görüşünüz ne?'' Kemal bir an duraladı. Ne de olsa henüz komutanlığı kesinlik kazanmamıştı. Ama öte yandan, ilgili kiÅŸilere Türkiye'nin savaÅŸa girmesi konusunda görüşünü o kadar sık ve o kadar açıklıkla söylemiÅŸti ki, bunları artık geri alamazdı. Böylece konuÅŸtu: ''Bulgarların haklı olduÄŸunu sanıyorum.'' Bunun üzerine general ayaÄŸa kalktı ve Kemal dışarı çıktı.(26) Çanakkale BoÄŸazı'ndaki tümenine ulaÅŸtığı zaman, boÄŸazın giriÅŸi önünde İngiliz-Fransız donanması toplanmış, kıyı müstahkem yerlerini bombardıman ediyordu. BoÄŸazın giriÅŸine egemen olan Seddülbahir ve Kumkale istihkâmları susturulmuÅŸtu. Müttefik yüksek komutanlığı, Rusya ile baÄŸlantı yolunu yeniden açmak ve Türkiye'yi safdışı bırakmak için İstanbul'a ulaÅŸmayı tasarlıyordu. Ancak müttefikler tarafından da askeri harekâtın siyasal hedefleri vardı. Çarlık hükümeti, baÅŸarılı bir Çanakkale harekâtının boÄŸazları İngiltere ile Fransa'nın etkinlik alanına sokacağından korkuyordu. İstanbul'un alınması ise emperyalist Rusya'nın ana hedeflerinden biriydi ve 1914 güzünde İngiliz DışiÅŸleri Bakanı Grey tarafından Rusya'ya bunun sözü de verilmiÅŸti. Fransa'da cepheyi rahatlatmak için Rus yardımı gerekliydi. Åžimdi Rus DışiÅŸleri Bakanı Sasonov, resmi sözleÅŸmeler yapılması konusunda müttefikleri sıkıştırıyordu. İngiltere ve Fransa, 18 Mart 1915'te, gizlice alınıp verilen notalarla, Türkiye'nin yenilmesi halinde İstanbul ile boÄŸazlar bölgesinin Rusya'ya bırakılmasını kabul ettiler. Buna karşılık çarlık hükümeti de Asya Türkiyesi konusunda İngiltere ve Fransa'ya ''özel haklar'' tanıdı. Böylece büyük devletler Türkiye'nin paylaşılması için ilk adımı atmışlardı. 18 Mart 1915'te, Müttefik donanması, 16 büyük savaÅŸ gemisi ile yarmayı saÄŸlamak için Çanakkale BoÄŸazı'na girdi. Ancak kıyı bataryalarının ateÅŸi, denizaltı torpidoları ve mayınlar dolayısıyla İngiliz-Fransız donanması dört savaÅŸ gemisi yitirdi, ötekiler de ağır hasar gördü. Saldırı püskürtülmüştü. Ama bütün belirtiler, Müttefiklerin Gelibolu Yarımadası'na bir çıkartma yaparak donanmaya İstanbul yolunu açma giriÅŸiminde bulunacaklarını gösteriyordu. General Liman von Sanders komutasındaki 5. Türk Ordusu'nun savunmaya hazırlanmak için yeterli zamanı vardı. Mustafa Kemal, Eceabat'ta yedek olarak bekleyen komutasındaki 19. Tümen'in alaylarını sürekli yürüyüşler ve eÄŸitimle hareket halinde tutuyordu. 5. Ordu'nun altı tümeni Bolayır'dan Bezika koyuna kadar tüm kıyı çizgisini kapatamadığı için, bir çıkartma durumunda bunların en tehlikeli yerlere en kısa yoldan götürülebilmesi gerekliydi. 25 Nisan 1915'te sabahın erken saatlerinde İngiliz gemi topçusunun gürültüsü Mustafa Kemal'i tümen karargâhında uyandırdı. İlk çıkartma harekâtı ile ilgili haber hemen ulaÅŸtı. ÇoÄŸu Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hintli olan 81 bin kiÅŸilik İngiliz birlikleri, savaÅŸ gemilerinin ateÅŸ koruması altında Arıburnu, Kabatepe ve Seddülbahir'de Gelibolu Yarımadası'na, Asya yakasında da Kumkale'de karaya çıkarıldı. Arıburnu'ndan gelen haberler Mustafa Kemal'i kaygılandırıyordu. Düşman burada bulunan 9. Tümen'in zayıf güvenlik hatlarını yarmayı ve tepeleri aÅŸmayı baÅŸarırsa, boÄŸaz kıyısındaki Eceabat'a oldukça kolaylıkla ilerleyebilirdi. Bu yüzden Mustafa Kemal hemen karar verip buyruk almadan harekete geçti. Türk yurtseveri olarak, düşmanın içerilere doÄŸru yolunu kapamayı görev biliyordu. Bu öznel onurlu tutum ne kadar çok saygıdeÄŸer olsa da, Mustafa Kemal, bu tutumla bile nesnel bakımdan Alman tekellerinin ve Türk gericilerinin isteklerini yerine getiren kiÅŸi olmaktan öte geçmiyordu. Mustafa Kemal tümeni alarma geçirdi ve Arıburnu yönünde yürüyüşe soktu. Daracık yarımada üzerindeki önemli tepeleri mutlaka İngilizlerden önce ele geçirmek zorundaydı. Kendisini ağır ağır izleyen alayların önünde kurmayı ile atını sürüyordu. Gemi topçusunun ağır ateÅŸi arasında, kayaların ve çalıların üzerinden Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Buradan denizdeki düşman gemilerini görebiliyordu. Henüz gerilerde bulunan birliklerin on dakika dinlenmesi buyruÄŸunu verdi. Bu arada kendisi, üç subayla birlikte en yakın tepeye, Conkbayırı'na gitti. Conkbayırı'nın güneyinde bulunan 261 numaralı tepeye keÅŸif için daha önce yolladığı bölüğün hızla koÅŸarak geriye kaçtığını gördü. Bundan sonraki önemli anların anlatılması için sözü Mustafa Kemal'in kendisine bırakalım: ''Onlara bağırdım: 'Niçin kaçıyorsunuz?' Cevap verdiler: 'Düşman!' 'Nerede?' 'Orada' diyerek 261 numaralı tepeyi gösterdiler. DoÄŸruydu. İngilizler 261 numaralı tepeye avcı hatları ile yaklaşıyorlardı. Hiçbir engelle karşılaÅŸmadan ilerliyorlardı. Durumu göz önüne getirin!.. Düşman ÅŸimdi bana kendi birliklerimden daha yakındı. Biraz daha ilerleyince, birliklerim çok nazik bir duruma düşeceklerdi. Bilmiyorum, mantıksal bir düşünmenin sonucu muydu, yoksa doÄŸal bir dürtü mü; kaçanlara bağırdım: 'Düşmandan kaçılmaz!' 'Cephanemiz kalmadı!' 'Cephaneniz yoksa, süngünüz var!' Süngü takmalarını emrettim. Sonra askerlere bağırdım: 'Yere yat!' Emir subayını, arkadan gelen piyade alayı ile daÄŸ topçu bataryasının en kısa yoldan Conkbayırı'na yöneltilmesi için geriye yolladım. Askerlerim kendilerini yere atınca, düşman birlikleri de mevzilendiler. Bize çarpışmayı kazandıran bu andı. ...Düşman bir ara kararsız kaldı. Bu arada 57. Alay Conkbayırı'na ulaÅŸtı.''(27) İlk taburlar geldiÄŸi zaman, Mustafa Kemal, karşı-saldırıya baÅŸladı. Türk askerleri düşmanı adım adım gerilettiler. Mustafa Kemal, düşmanı gene denize püskürtmek istiyordu. Ama bütün gün sürekli olarak yeni İngiliz bölükleri karaya çıktılar ve tepeye doÄŸru saldırılarda bulundular. Tümen Arıburnu'na yaklaÅŸtıkça, gemi topçusunun öldürücü ateÅŸi saflarda öylesine büyük yarıklar açıyordu. AkÅŸama doÄŸru savaÅŸ gürültüsü azalıp da askerler bitkin halde kısa bir dinlenme yaparken, Mustafa Kemal, ana hedefine ulaÅŸtığını saptadı. İngilizlerin sefer ordusu Eceabat'a doÄŸru hızla sızamamış ve böylece baskın baÅŸarısızlığa uÄŸramıştı. Mayıs ortasına kadar saldırılar ve karşı-saldırılar sürüp gitti. 19. Tümen ve bu arada hızla getirilen pekiÅŸtirmeler Arıburnu çevresindeki kayalık tepelere sımsıkı yerleÅŸtiler. Sonunda cephe tam bir mevzi savaşı durumuna girdi. Harbiye Nezareti'nde fazla önem verilmeyen Mustafa Kemal, çarpışmaların ilk gününden baÅŸlayarak kendisinde gerçekte neler saklı olduÄŸunu gösterdi. Liman von Sanders'in verdiÄŸi öğüdün tersine, çarpışma durumunu en ön çizginin olabildiÄŸi kadar yakınına sürdü ve keÅŸiflerde bulunduÄŸu, askerlerle konuÅŸtuÄŸu mevzilerden hiçbir zaman ayrılmadı. Böylece savaÅŸ alanında durumu yakından biliyor, sonra da çabuk kararlar veriyor ve bunları da atikçe uyguluyordu. Sorumluluktan kaçmıyor, tersine, onu arıyor ve bağımsız davranıyordu. AÄŸustos 1915'te bu durumu bir daha tanıtladı. Müttefik BaÅŸkomutanlığı sonucu elde etmek istiyordu. 6 AÄŸustos'u 7 AÄŸustos'a baÄŸlayan gece Arıburnu'nun kuzeyine 70 bin asker daha getirdi ve Suvla Koyu'nda karaya çıkardı. Türk birliklerinin saÄŸ kanadı bu yüzden kuÅŸatılmış ve çökme tehlikesine girmiÅŸti. Bu sırada Yeni Zelandalılarla Avustralyalılar da Conkbayırı, Kocaçimen hattına doÄŸru saldırdılar. Daha önceden bu tepeler tam anlamı ile yerle bir edilmiÅŸti. Burada da Türk birlikleri yalpalamaya baÅŸladı. Mustafa Kemal, son yedekleri de savaÅŸa sokmak zorunda kaldı. Gene de Kocaçimen elden gitti. İstanbul'da padiÅŸahın kaçması için hazırlıklar yapılıyordu. Ermeni tüccarlar, en iyi pencere önlerini çok yüksek fiyatlarla kiralamışlardı bile. Buralardan İngiliz ve Fransızların giriÅŸi güzelce seyredilebilecekti. Bu nazik durumda, Liman von Sanders, 7. ve 12. Tümenleri, Saros Körfezi'nden pekiÅŸtirme olarak yolladığında, komuta birliÄŸi yoktu. Bu tümenlerin komutanı uzak bir yerde bulunuyordu. Mustafa Kemal, ordu kurmaybaÅŸkanına telefon etti: ''Bir fırsatımız daha var. Bunu kaçırırsak, belki de çok kısa zamanda genel bir çöküş ile karşı karşıya kalacağız. ...Harekâtın yönetiminin tek elde bulunması için bütün birlikleri tek bir komuta altına sokmaktan baÅŸka bir çare yok.''(28) 8 AÄŸustos'u 9'a baÄŸlayan gece, Liman von Sanders, kendisinin zorla saygısını kazanan Albay Mustafa Kemal'i, üç tümenden meydana gelen ''Anafartalar Grubu''nun komutanlığına atadı. Durumu yeniden düzeltmek için 10 AÄŸustos günü saat 4.30'da karşı-saldırı baÅŸladı. Gün aÄŸarmak üzereydi. Ama askerler mevzilerden çıkmakta kararsızlık gösteriyorlardı. Daha önceki günlerde kendilerinden çok ÅŸey istenmiÅŸti. Daha fazla beklemek ise, İngiliz kara ve deniz bataryalarının ateÅŸini çekmek demekti. O anda Mustafa Kemal ilk asker olarak mevziden fırladı ve askerlere bağırdı: ''Askerler! Ben önden gideceÄŸim. Kamçımı yukarı kaldırıp da iÅŸaret verdiÄŸimde, hep birlikte düşmanın üstüne atılacağız!''(29) Düşman mevzilerine doÄŸru dimdik yürüyerek 15 adım attı, sonra iÅŸareti verdi. Onu örnek alan askerler fırladılar. İngiliz siperlerine saldırdılar ve kanlı bir yakın çarpışma ile düşmanı çıkış mevzilerine püskürttüler. Bu arada Kemal'in saÄŸ göğsüne bir kurÅŸun rastlamıştı. Ama saati, bu ÅŸarapnel parçasını zararsız bıraktı. Mustafa Kemal, ''Anafartalar Grubu''nun başında daha sonraki çarpışmalarda da üstün bir komutan olarak deÄŸer kazandı. Onun çabası ve kötü giyimli ve iyi beslenemeyen Türk askerlerinin ÅŸaşırtıcı dayanıklılığı ile, anafartalar çarpışmalarında İngiliz sefer ordusu zafere ulaÅŸamamıştı. Özellikle 8 ve 9 AÄŸustos günlerinde çok kararsız davranan İngiliz komutanlığının sayısız yanlışlıkları da buna eklendi. İngilizler, aÄŸustos sonunda her türlü saldırıdan vazgeçtiler. Aralıkta da geeden ve sisten yararlanarak Gelibolu Yarımadası'ndaki köprübaÅŸlarını boÅŸalttılar. İtilaf Devletleri'nin çok büyük umutlarla baÅŸlayan Çanakkale giriÅŸimi, baÅŸarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ama Türk ordusu da ölü ve yaralı olarak 250.000 insanını yitirmiÅŸti. Mustafa Kemal, vatanını etki alanına ve iÅŸgal bölgelerine dönüştürerek parçalamak üzere gelen dış düşmana karşı savaÅŸmakla kalmıyordu. Kendi ülkesindeki düşman ona gittikçe daha tehlikeli görünüyordu: Alman militaristleri ve halk düşmanı Jön Türkler rejimi. Aralık 1915'te İstanbul'a döndükten sonra orada ailesinin yanında geçirdiÄŸi birkaç aylık zaman içinde, halkının hak edilmemiÅŸ durumu onda iyice bilinçleÅŸti. Kibirli Prusya subayı tiplerine her yerde rastlıyordu. Bunların Türk subaylarına ve askerlerine karşı ikinci sınıf insanlarmış gibi davrandıklarını görünce ulusal gururu kabarıyordu. Ona göre, imparatorluk Almanyası ile yapılan ittifak Türkiye için bir yük olmuÅŸtu. Askeri becerileri dolayısıyla saygısını esirgemediÄŸi Alman subaylarına raslaması bile onu bu görüşten uzaklaÅŸtırmıyordu. MesleÄŸinde hızla yükselmesi de onu şımartmadı. İstanbul gazeteleri onu ''Anafartalar kahramanı'' ve ''baÅŸkentin kurtarıcısı'' diye övdüğü, 1 Nisan 1916'da generalliÄŸe yükseltildiÄŸi halde kendisi, Türkiye'de düzene karşı gelen bir insandı hep. ''En yüksek savaÅŸ efendilerine'' körükörüne boyun eÄŸerek dünyayı onların at oynatacağı meydan yapmak isteyen Prusya-Alman subaylarından, ''silah arkadaÅŸları''ndan onu ayıran da buydu. Mustafa Kemal, çoÄŸu zaman olduÄŸu gibi ÅŸimdi de düşüncelerini saklamıyordu. Alman vasiliÄŸini kabul etmediÄŸini Liman von Sanders'e birkaç kez sezdirmiÅŸti. Durum yargılamasında Enver PaÅŸa ile anlaÅŸamadığı için iki kez görevden çekilmek istediÄŸini bildirdi. İstanbul'da savaşı istemeyen baÅŸka kimselerin de bulunduÄŸunu fark etti. Halkın büyük çoÄŸunluÄŸu için savaÅŸ, ağır bir yüktü. Enver sevilmez olmuÅŸtu. Motorlu araçlara binmiÅŸ polis kordonu ile kıpkırmızı otomobil içinde sokaklardan hızla geçerken, İstanbul halkı onu hoÅŸnutsuzlukla seyrediyordu. Kendisini düşürmek amacı ile düzenlenen darbeler durmadan ortaya çıkarılıyordu. Vaktiyle Abdülhamid'in başına geldiÄŸi gibi, sürekli olarak öldürülme korkusu içindeydi. Bu durum, Mustafa Kemal'i, önde gelen politikacıların dikkatini, karşılaşılan kötü duruma çekmeye yöneltti. Ama gizli düşüncelerden uzak kaldı. Hariciye Nazırı'na gitti ve ona baÅŸkomutanlığın iyimser raporlarının düpedüz yalan olduÄŸunu anlattı. Türkiye'nin bir fiyaskoya doÄŸru gittiÄŸini, en kısa zamanda ayrı bir barış antlaÅŸması yapılması gerektiÄŸini söyledi. Hariciye Nazırı ise, Enver PaÅŸa'ya tam güveni olduÄŸunu bildirdi. Mustafa Kemal'e, asker olarak eleÅŸtirilerini Genelkurmaya yöneltmesini söyledi. Kemal, alaylı bir gülümseme ile nazıra şöyle dedi: ''Genelkurmay, ilk iÅŸ olarak beni ordudan uzaklaÅŸtırmaya çalışan Alman askeri kurulundan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.'' (30). Birkaç gün sonra, nazırın, kabinede, kendisinin cezalandırılmasını istediÄŸini iÅŸitti. Ancak bu, hükümet için çok tehlikeli bir ÅŸeydi. ''Anafartalar kahramanının'' baÅŸkaldırışı, geniÅŸ bir kamuoyu tarafından öğrenilirse ne olurdu? Bu can sıkıcı uyarıcıdan kurtulmak için Harbiye nezareti onu gene cepheye yolladı. 1916 yılı başında Mustafa Kemal, Kafkas cephesinde 16. Kolordu'nun komutasını ele aldı. Burada -18 Mart 1917'de 2. Ordu Komutanlığı'na atandı- Temmuz 1917'ye kadar kaldı. Bu süre içinde, Aralık 1915'te yaptığı kötümser uyarılarında çok haklı olduÄŸunu yaÅŸayarak anladı. Uzun savaÅŸ, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun gücünün üstündeydi. Tarımda çalışacak erkek kalmamıştı. 1913'te iÅŸlenen toprakların ancak yüzde 47'si, 1917'de iÅŸlenir durumdaydı. Yük hayvanlarının sayısında yüzde 85 azalma olmuÅŸtu. Böylece hububat üretimi düşmüştü. SavaÅŸ sırasında ekmek fiyatı 50 kat pahalılanmıştı. 1918'de bir işçinin günlük ücreti ancak 250 gram ekmek almaya yetecek kadardı. Hububatın az yetiÅŸtiÄŸi Suriye ve Lübnan'da açlık çıkmıştı. Yalnız 1915-16 kışında, burada 150.000 insan açlıktan öldü. SaÄŸda solda yalnız kalmış binlerce çocuÄŸun alınyazısı korkunçtu. Bunlar bitkin bir hayalet halinde pazarlara kadar geliyor, orada çoÄŸu açlıktan ve dermansızlıktan can veriyordu. Ölmeden önce büyük acılar çekiyor ve baÄŸrışıyorlardı. Onlarla ilgilenen tek kimse yoktu. Her sabah ölüleri toplanarak, hep birlikte bir yere gömülüyordu. Halk açlık çekerken, varlıklı tabakalar gerçek bir zenginleÅŸme sarhoÅŸluÄŸu içindeydi. Orduya verilen mallar ve yiyecek maddesi istifçiliÄŸi ile, geniÅŸ bir küçük tüccar ve büyük iÅŸadamı tabakası, saÄŸlıklı beslenme halindeydi. Böylece Anadolu'da ulusal Türk burjuvazisi palazlanmaya baÅŸladı. Halk gibi sade Türk askeri de acı çekiyordu. PadiÅŸahın ordusunda bir milyon insan vardı. Türk askeri, paçavralar içinde, yetersiz beslenme halinde, her ÅŸeyden habersiz, Allahın ve ''kumandanın'' buyruÄŸuna uyarak, Alman emperyalistlerin ve onların Türk yardakçılarının ele geçirme planları için yem olarak tam anlamı ile kurbanlıktı. ÖrneÄŸin, Türkiye'deki Avusturya askeri temsilcisi FeldmareÅŸal Pomiankowski'nin, Türk askerini ve ''alaylı subayı'', ''iyi bir yük hayvanı'' ile karşılaÅŸtırması ilgi çekicidir. Koleradan, tifodan, açlıktan ve soÄŸuktan ölenlerin sayısı, savaÅŸta ölenlerden çok daha yüksekti. Askerler buyruk yerine getirmekten gittikçe geniÅŸ ölçüde kaçınıyor ya da birliklerden kaçıyorlardı. Liman von Sanders, 1917 yılı sonunda kaçakların sayısını 300.000 olarak kestiriyordu. Bunların bir kısmı daÄŸa çıktı, yerel makamlara karşı savaÅŸan ve barış isteyen çete birlikleri meydana getirdi. 1915 yılı sonunda askeri ve ekonomik bitkinliÄŸin belirtileri çoÄŸalmaya baÅŸladı. SüveyÅŸ Kanalı'na doÄŸru giriÅŸilen iki saldırı baÅŸarısızlığa uÄŸradı. 1917 yılı başında İngiliz birlikleri Filistin'de bulunuyordu. İran'daki 6. Türk Ordusu'nun çabaları da boÅŸuna olmuÅŸtu. Bu arada Irak'ta İngiliz ordusu, BaÄŸdat'a bir saldırı hazırlamak için zamandan yararlandı ve 1917 Mart'ında burayı ele geçirdi. Mustafa Kemal'in Nisan 1916'da gittiÄŸi Kafkas savaÅŸ alanında Türk ordusunun durumu içler acısıydı. 1915 yılında DoÄŸu Anadolu'da Alman hükümetinin bilgisi ve onayı çerçevesinde nefretle karşılanan toplu Ermeni öldürmeleri yapılmıştı. Türk hatlarının ardında Ermeni halkının ulusal kıpırdanışını ezmek için Jön Türklerin önderleri zalimce kan döktüler. Bir milyon Ermeni erkeÄŸi, kadını ve çocuÄŸu Kuzey Arabistan'a sürülürken yolda öldü. Ermenilerin meydana getirdiÄŸi sefalet kervanları, Müslüman halk arasında da tifo hastalığını yaydı ve ordu insansız kalan topraklar üzerinde kendisi için hiçbir ÅŸey bulamaz oldu. Derken, 1916 ilkyazında Rus saldırısı geldi. Erzurum ve Trabzon'la birlikte bütün Anadolu Rus ordularının eline geçti. Mustafa Kemal, bilinen eylem gücü ile açlık, soÄŸuk ve tifodan kırılan asker yığınlarından orduya benzer bir ÅŸey meydana getirmeye giriÅŸti. İlaç, taze birlikler ve cephane istedi. Askerleri daha saÄŸlıklı konak yerlerine götürdü ve orduya mal satanlardan sahtekârları astırdı. Ama bütün çabası boÅŸunaydı. Ordunun savaÅŸ gücü gözle görülürcesine azalmıştı. 1917 güzüne kadar ordu, yalnızca açlık, hastalık ve soÄŸuk yüzünden 60.000 insan yitirdi. Bu savaÅŸ alanında bir ordu komutanı için, ne denli yetenekli olursa olsun, baÅŸarı saÄŸlama olanağı yoktu. Ancak Rus askerleri de savaÅŸ yorgunu idiler ve devrimci kaynayış çarın Kafkas ordusunu da sardı. Böylece 2. Ordu tam bir çöküşten kurtuldu. Ama Kemal Atatürk'ün yaÅŸamı üzerine kitap yazan bazı burjuva yazarların görüşüne göre, kahramanlar, her zaman zafer kazanmak zorunda oldukları için, bu yazarlar, AÄŸustos 1916'da, 2. Ordu'nun giriÅŸtiÄŸi, Bitlis ve MuÅŸ kentlerinin geri alındığı karşı saldırıyı Mustafa Kemal'in büyük bir zaferine çevirdiler. Gerçekte saldırı, çok kısa zamanda Rus karşı saldırısı ile önlendi ve MuÅŸ elden çıktı. 1 Mayıs'ta burası -çarpışma olmadan- yeniden ele geçirildi. Çünkü Rus birlikleri bazı yerleri isteyerek boÅŸaltmışlardı. Bu türlü efsaneler yayma yerine, Mustafa Kemal'in Kafkas cephesinde Rus Åžubat devrimini yaÅŸadığını saptamak daha önemlidir. Çok sayıda Rus tutsağını ve kaçağını sorguya çekerken büyük komÅŸu halkın yığınları arasında devrimci ortamı gözleyebilmiÅŸti. Mustafa Kemal 1917 ilkyazında Åžam'a gitti. Türk BaÅŸkomutanlığı onu Hicaz'daki birliklerin başına getirmek istiyordu. 5 Haziran 1916'da bu bölgenin Arap boyları, HaÅŸimiler soyundan Mekke Åžerifi (31) Emir Hüseyin'in öncülüğünde padiÅŸaha karşı ayaklanmışlardı. İngiliz hükümeti, 24 Ekim 1915'te Adana-Musul çizgisine kadar uzanacak büyük bir Arap imparatorluÄŸunun bağımsızlığı için Hüseyin'e söz vermiÅŸti. Bununla birlikte 1916 ilkyazında İngiltere ile Fransa, Hüseyin'in haberi olmadan Sykes-Picot AntlaÅŸması'nı imzaladı. Buna göre, Irak ve Suriye, ya bu iki büyük devlete baÄŸlanacak, ya da onların korunumu altına sokulacaktı. Daha sonra, 2 Kasım 1917'de İngiltere DışiÅŸleri Bakanı Lord Balfour, Arap Filistini'ni Yahudilerin ''ulusal yurdu'' olarak dünya siyonist kongresine ''verdi''. Dünya tarihinin en utanç verici ve en ağır sonuçlar veren kandırma manevralarından biri. İngiliz subayları, bu arada ünlü Albay Lawrance, bedevî savaşçılarını örgütlediler. Bunlar da Türk garnizonlarını basıyor. Hicaz demiryolundaki nöbetçilere saldırıyorlardı. Ayaklanma, Kuzeye doÄŸru yayıldıkça Sina cephesinde savaÅŸan Türk ordusunun yan tarafı gittikçe tehlikeli duruma düşüyordu. Medine'de hâlâ, Hicaz demiryolu ile gereksinmeleri saÄŸlanan 15 topçu taburu vardı. BaÅŸkomutanlık bu baÄŸlantıyı ayakta tutmak için, Sina cephesinde İngilizlere karşı saÄŸlanamayan çok sayıda insanı ve gereci feda etti. Mustafa Kemal, Arap bölgesindeki durumu dikkatle inceledi. Sonra da komutanlığı geri çevirdi. Bunun yerine, bütün Türk birliklerinin Hicaz'dan alabildiÄŸine çabuk geri çekilmesini ve bunlarla Sina cephesinin pekiÅŸtirilmesini önerdi. Burada yakında büyük İngiliz saldırısı baÅŸlayabilirdi. Mustafa Kemal, Arap bölgelerinin bir daha geri gelmemek üzere elden gideceÄŸini çok iyi görüyordu. Bunu, 4. Ordu Komutanı ve Suriye Genel Valisi Cemal PaÅŸa da deÄŸiÅŸtiremedi. Mustafa Kemal, Halep üzerinden Åžam'a giderken Jön Türklerden olan bu eski savaşım arkadaşının Arap düşmanı terör adaletinin izlerini yolda gördü: Arap gizli derneklerinin önderlerini astırdığı büyük kent meydanlarında daraÄŸaçları; Türk ordusundan kaçan Arap fellahları toplu halde öldüren polis birliklerinin silah sesleri. Ermenistan DaÄŸlarında olduÄŸu gibi, Arap çölünün kenarında da, halkların Osmanlı boyunduruÄŸunu daha fazla taşımaya istekli olmadıklarını gördü. Kendisi bu durumdan askeri çıkış yolunu, cepheleri kısaltmada ve ulusal Türk topraklarını İtilaf emperyalistlerinin ele geçirme tutkusundan korumak için güçleri bir yere toplamada görüyordu. Ama Enver PaÅŸa, eski muhalifinin önerilerini kabul etmiyordu. Türkler açısından savaşı ulusal bir savunma savaşına dönüştürmeyi ve aynı zamanda böylece Jön Türklerin rejimini ortadan kaldırmayı tasarladığını, Mustafa Kemal'in bu önemli 1917 yılındaki baÅŸka eylemlerinde de göreceÄŸiz. Mustafa Kemal henüz Åžam'da iken, bir gün yaveri ona, bir bedevinin kendisiyle görüşmek istediÄŸini bildirdi. Adamın üzerinde silah araması yapıldı ve sonra da kendisini içeri aldılar. Elinde, Hüseyin'in oÄŸlu ve Åžerif ordusunun komutanı Faysal'ın bir mektubu vardı. Faysal için, İngiliz dostlarına pek güvenmeme konusunda birçok nedenler vardı. Ayrıca, Avrupa'da savaşın sonucunu etkileyecek çekiÅŸmelerin nasıl biteceÄŸi de henüz belli deÄŸildi. Bu yüzden, Faysal, Arap illerinin özerkliÄŸi ya da bağımsızlığı konusunda söz alabilmek için Türkiye'deki muhalefet grupları ile baÄŸlar kuruyordu. Faysal'ın danışmanı albay Lawrence bu konuda sonradan şöyle yazıyordu: ''Asıl hedefimiz, genelkurmayda Mustafa Kemal öncülüğündeki Alman aleyhtarı gruptu. Bunlar, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun Arap illerine kendi geleceÄŸini saptama hakkını asla vermemek için ulusal Türkçülük konusunda çok inatçıydılar.'' (32). Kemal, fazla duraksamadan haberciye, ertesi gün gelip yanıtı almasını söyledi. Genç generalin giriÅŸtiÄŸi iÅŸ, tehlikeli bir oyun, baÅŸkomutanına, padiÅŸaha karşı ihanet demekti. Ancak Osmanlı sarayına karşı bütün baÄŸlardan sıyrılmış, kendisini yalnız Türklerin ulusal çıkarlarına vermiÅŸ sayıyordu. HaÅŸimilerin amaçları da onu pek ilgilendirmiyordu. Türklerin ulusal davasının yararına olacaksa, Araplar da büyük feodal-İslam imparatorluÄŸunu isterlerse kursunlardı. Kemal'in Faysal'a verdiÄŸi yanıt bu anlamda kaleme alınmıştı. Lawrence bunu bize şöyle aktarıyordu: ''Mustafa Kemal, Araplar kendi baÅŸkentlerine (Åžam) yerleÅŸir yerleÅŸmez, Türkiye'nin bütün hoÅŸnutsuz kiÅŸilerinin onlara katılacaklarını ve Enver ile onun Anadolu'daki Alman müttefiklerine saldırmak için çıkış noktası olarak Arap bölgesinden yararlanacaklarını yazıyordu. Mustafa, Torosların doÄŸusundaki bütün Türk silahlı kuvvetlerinin kendisine katılacağını, böylece dÄŸrudan doÄŸruya İstanbul üzerine yürüme olanağını elde edeceÄŸini umut ediyordu.'' (33). Bu haberleÅŸme birkaç zaman sürdü, ama pratik bir sonuç vermedi. Mustafa Kemal 1917 yazında ve güzünde böyle yüksek planları gerçekleÅŸtirebilecek durumda deÄŸildi. Etkisi henüz çok azdı. Enver'in, Almanya'da Ordu Yüksek Yönetimi Genel Karargâhı'nın başı olarak diktatör yetkilerine sahip bulunan Alman generali Ludendorff'un kararları, onun hareket özgürlüğünü hâlâ kısıtlıyordu. 7 Temmuz 1917'de Halep bölgesinde toplanan 7. Ordu'nun komutasını ele aldı. Alman generali ve eski Genelkurmay BaÅŸkanı von Falkenhayn'ın emrindeydi. Ludendorff, Enver'le anlaÅŸarak Falkenhayn'ı Türkiye'ye ''Yıldırım'' Orduları grubunun başında BaÄŸdat'ı tekrar ele geçirmek için yollamıştı. Enver'in Irak cephesi konusundaki iyimser raporları, Türk hükümeti ve ''İttihat ve Terakki'' komitesini rahatça uyutmuÅŸtu. BaÄŸdat'ın düşmesi, böylece gökten düşer gibi gelmiÅŸti. Merkez devletlerinin saygınlığı düştü; çünkü çok övülen ''Berlin-BaÄŸdat'' ekseni nereye gitmiÅŸti? İran körfezinde önemli bir çıkış noktası elden gidince, İran'ı, Afganistan'ı ve Hindistan'ı ele geçirme planları nasıl gerçekleÅŸtirilecekti? Komite yönetimi ve hükümet, baÅŸkomutan vekilini, askeri bakımdan acemiliÄŸinden dolayı düşürmeyi ciddi olarak tartıştılar. Kendisini tutanlar, onun yerine elveriÅŸli bir aday olmadığını öne sürdüler. Bu görüşmelerde ilk kez olarak Mustafa Kemal'in de adı geçti. Ama onun da Enver gibi genç olduÄŸu, ''hakkındaki yargıların çok deÄŸiÅŸik olduÄŸu, pek kiÅŸiliÄŸe sahip bulunmadığı ve kamuoyunda da hemen hiç tanınmadığı'' (34) ileri sürüldü. Ama bunun ardında, komitenin bu bilinen muhalifinin ordunun başına geçer geçmez, siyasal bakımdan ülkeyi köklü bir deÄŸiÅŸime zorlayabileceÄŸi korkusu yatıyordu. Enver'in çekilmesi istekleri kesildi, komite sert tartışmalı bir görüşmeden sonra BaÄŸdat'ın tekrar ele geçirilmesini istedi. Türk subay topluluÄŸunun geniÅŸ çevreleri daha baÅŸlangıçta yıldırım planını kuÅŸkuyla karşıladılar ve ''kılık deÄŸiÅŸtirmiÅŸ bir Alman finans giriÅŸimi'' diye adlandırdılar. Alman emperyalistlerinin, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nu eskisinden daha çok etki altına alabilmek için onun askeri zayıflığından nasıl yararlandıklarını görüyorlardı. Daha önceki uygulamanın tersine, Yıldırım Orduları grubunun yalnız baÅŸkomutanı, bir Alman generali olmakla kalmıyordu. Grubun kurmaylar kurulu da, 64 Alman subayından meydana geliyordu. Bunlar, o güne kadar Türkiye'de çalışanların dışında Almanya'dan yeni gelmiÅŸti. Kurmaylar kurulunun 11 Türk subayı, yalnız küçük rütbeli kimselerdi. Ayrıca ''PaÅŸa II'' adını taşıyan 4.500 kiÅŸilik bir Alman yardım birliÄŸi getirilmiÅŸti. Bunlar, makineli tüfek, mayın döşeyici, daÄŸ topçusu, haberalma, öncü ve pilot bölükleri gibi özel birlikleri meydana getiriyordu. Halep'in güneyinde ve kuzeyinde bulunan askeri yollar Falkenhayn'ın emrine verilmiÅŸti. Türk toprağı üzerinde çok sayıda yabancı birlik kullanılmasına karşı duyulan güvensizlik, kısmen sivil makamlara kadar yayılan edilgin bir direnmenin yer yer geliÅŸmesi sonucunu doÄŸurdu. Mustafa Kemal, Falkenhayn'ın komutasına sokuluÅŸunun ilk gününden baÅŸlayarak kendisiyle ayrılığa düştü. Kendini beÄŸenmiÅŸ Prusya militaristlerinin örnek tipi olan, üstelik de Verdun yenilgisinin lekesini taşıyan birinden buyruk almak ona zor geliyordu. Falkenhayn, haÅŸarı ve sözdinlemez Türk paÅŸasını, eski bir sömürgeci âdetine göre kazanmayı denedi. Kendisine bir kutu deÄŸerli altın para yolladı. Mustafa Kemal, önce bir yanlışlık olup olmadığını ve paranın ödeme kâtibine verilip verilmeyeceÄŸini sordu. Falkenhayn'ın yaveri bunun kiÅŸisel bir armaÄŸan olduÄŸunu söyleyince, Mustafa Kemal paraları saydı ve biçimine uygun bir alındı kâğıdı düzenledi. Bir süre sonra altınları geri yolladı ve karşılığında bir makbuz istedi. Mustafa Kemal'in, Halep'te, Enver, Cemal, Falkenhayn ve ötekileri ile birlikte katıldığı bir durum görüşmesinde, sert tartışmalar çıktı. Filistin cephesine komuta eden Cemal, bu cephenin pekiÅŸtirilmesini ve Falkenhayn tarafından Fırat ırmağı boyunca BaÄŸdat yönünde önerilen saldırıya giriÅŸilmemesini istedi. Mustafa Kemal, tüm giriÅŸimi gerçek dışı olarak niteledi; çünkü Fırat kenarındaki İngiliz birlikleri dört kat üstündü ve ezici bir ateÅŸ gücüne sahipti. Sözü verilen Alman havan topları ise daha hâlâ ortada yoktu. EÄŸer BaÄŸdat üzerine yürünürse, İngilizler Sina yarımadasından Filistin'e doÄŸru ilerleyeceklerdi. Bizce daha önceden bilinen strateji anlayışını burada da yineledi: Savunmak, saldırmamak; toplamak, dağıtmamak. Falkenhayn'ın, bir saldırının gerçekten olanaksız bulunduÄŸunu anlaması için dörtbuçuk ay geçmesi gerekliydi. Bu arada, Mustafa Kemal'in, bir yanda Enver'le, öte yanda Falkenhayn'la anlaÅŸmazlığı gittikçe büyüdü. Ayrıca Mustafa Kemal ile Cemal'in de görüşleri gittikçe birbirinden ayrılıyordu. Cemal'i ilgilendiren tek ÅŸey, Suriye'deki durumuna Falkenhayn'ı karıştırmamaktı. Oysa Mustafa Kemal, vatanını bir Alman sömürgesi durumuna düşüren zararlı ittifaka karşı kiÅŸisel davranışı ile protestoda bulunmak istiyordu. Bu konuda hiçbir kiÅŸisel özveriden kaçınmıyordu. Mustafa Kemal, Enver PaÅŸa'ya, belki kendi görüşünü kabul ettirebilir diye, durumun ağırlığını bir kez daha anlattı. BaÅŸkomutan Vekili'ne verdiÄŸi 20 Eylül 1917 tarihli rapor, Osmanlı İmparatorluÄŸu için bir uyarmadır ve bazı kısımlarını burada aktarmaya deÄŸer. Mustafa Kemal önce ülke içindeki ekonomik ve siyasal durumu tanımlıyor: ''Halk savaÅŸtan bıkmıştır. Evlerde yalnız kadınlar, çocuklar, hastalar ve asker kaçakları kalmıştır. Herkes, yaÅŸayabilmek için gerekli birazcık ürünü saÄŸlamak üzere çok çalışmaktadır. ama hükümet memurları, büyük açlık makinesini -Türk ordusunu- doyurmak için bu pek az ÅŸeyi de onların ellerinden almaktadır. Halk açlıktan ölme tehlikesi ile burun burunadır. Hükümet memurlarının ve ordu tümenlerinin meydana çıktığı yerde güvenlik olmadığını yaÅŸamın kendisi öğrettiÄŸi için, halk kendi içine kapanıyor ve yardımda bulunmak istemiyor. Bu yüzden diyebiliriz ki, halk ile hükümet arasında hiçbir baÄŸ yoktur.'' Daha sonra ekonominin ve maliyenin bir kargaÅŸaya benzediÄŸini, bu koÅŸullar altında en namuslu devlet memurunun bile rüşvete kendini kaptırdığını anlatıyor. Askeri konulara deÄŸinirken, İtilaf Devletleri'nin merkez devletlerine göre savaÅŸa daha çok dayanabileceklerini belirtiyor: ''Ordumuz son derece zayıftır. Bugün için birliklerin sayısı, savaşın başındaki birlik sayısının beÅŸte-biri kadardır. Ülkenin ikmal kaynakları, artık açığı kapatacak durumda deÄŸildir. Ülkenin yiyecek maddesi ve donatım olarak saÄŸlayabileceÄŸi her ÅŸeye sahip bulunan komutamdaki 7. Ordu bile, yeterince güçlü deÄŸildir. ÖrneÄŸin, bana gönderilen yeni birlikler, 17-20 yaÅŸlarındaki çocuklardan, 55 yaşında savaÅŸma isteÄŸinden yoksun ve alınyazısının boyun eÄŸdirdiÄŸi insanlardan meydana geliyor. Hepsi hasta, iyi beslenememiÅŸ ve periÅŸan görünüşte - savaÅŸ alanından çok hastaneye yollanması gereken insanlar...'' Kemal'in raporu daha sonra şöyle: ''Gelecekte hedefimiz, saldırmak deÄŸil, savunmak olmalıdır. Türkiye'yi savunmak zorundayız. Artık Osmanlı İmparatorluÄŸu için tek asker bile feda edilmemeli, Türkiye için saklanmalıdır.'' Hicaz komutanlığını geri çevirmesine temel olan da bu düşünceydi. Bundan da, Türklere ancak Türkler tarafından komuta edilebileceÄŸi sonucuna vardı. ''Bütün kaynaklarımızı onların (Almanların-J.G.) eline verirsek, bizi bir Alman sömürgesi haline getirebilirler'', diye sert biçimde karşı çıkıyordu. Ülkenin bağımsızlığı için Alman emperyalistlerinin en büyük tehlike olması bakımından, bağımsızlık üzerinde titizlikle durmasını Enver'den yürekten istiyordu. Sonra Alman ''silah arkadaÅŸlarına'' karşı saldırılarının en serti geliyordu: ''Onlarla daha fazla iÅŸbirliÄŸi yapmamız hiçbir bakımdan onları daha insaflı yapmayacaktır. Tersine, gelecekteki sömürgeleÅŸtirme planlarını gerçekleÅŸtirmek için, bu onları daha da yüreklendirecektir. Daha ÅŸimdiden Falkenhayn, Arapları Almanya'dan yana kazanmak için propaganda yapmak üzere Alman subaylarını onlara yolluyor. Bizzat kendisi bana, Arapların Osmanların düşmanı olduÄŸunu, bu yüzden Almanya için, gelecekteki Almanya için kolayca kazanılabileceklerini söyledi. Falkenhayn, bütün Arap ülkelerini Alman egemenliÄŸi altına sokmanın düşünü görüyor...'' Böylece, Falkenhayn'ın askeri planları üzerinde bir daha duruyor. Falkenhayn, BaÄŸdat'a saldırmanın olanaksızlığı kesinleÅŸtikten sonra, 7 Eylül 1917'den bu yana, Yıldırım Orduları grubunun birliklerini Filistin cephesine yollamayı ve orada bir saldırıya geçmeyi tasarlıyordu. Bununla Alman egemenliÄŸini Osmanlı İmparatorluÄŸu üzerinde daha çok saÄŸlamlaÅŸtırmak istiyordu. ''Falkenhayn, kendi amacı için son Türk askerini bile feda etmek ve son Osmanlı altınını bile harcamak istiyor.'' (35). Enver'in 2 Ekim 1917 tarihli yanıtı, anlaşılacağı gibi, umut kırıcıydı. Kendisi Falkenhayn'ın savaşçılık becerisine güveniyor ve Mustafa Kemal'den, onun da buna inanmasını istiyordu. Mustafa Kemal ise İngilizlerin üstünlüğü karşısında Falkenhayn'ın yeni planını salt bir ham hayal olarak görüyordu. Onun için, ekim ayında 7. Ordu'nun komutasını bırakmaktan baÅŸka yol kalmamıştı. Aynı zamanda, bir günlük buyruk yayımlayarak, yerine gelecek olanı da kendi yetkisiyle atadı. Falkenhayn, Mustafa Kemal'i cezalandırmak için baÅŸkaldırma niteliÄŸi taşıyan bu dosyayı istedi. Enver de kendisini gene Kafkas cephesindeki 2. Ordu'ya yollamak niyetindeydi. Ama inatçı general bunu da kabul etmedi. Enver güç durumda kalmıştı. Yalnızca Alman komutasında çalışmak istemediÄŸi için saygın bir generali cezalandırırsa, ülkenin bugünkü ortamında kamuoyunun sert tepkisi ile karşılaÅŸabilir ve Kemal'i de bir ulusal kahraman yapabilirdi. Bu yüzden ona süresiz hastalık izni verdi. Böylece Mustafa Kemal, ekim ortasında İstanbul'a geldi. Daha önce Cemal'le konuÅŸmuÅŸ, o da kendisine aynı davranışta bulunacağını söylemiÅŸti. Ama iktidar düşkünü Suriye padiÅŸah vekili, görevinde kalması için Enver tarafından kolayca kandırıldı. Mustafa Kemal, Cemal'in kendi deyiÅŸine göre, bu davranışı uygun görmedi. BaÅŸkentte çoktandır düşündüğü bir planı uyguladı. Annesinin yanından ayrıldı ve Pera Palas Oteli'ne yerleÅŸti. Daha çocukluÄŸundan bu yana ailesiyle ya da dostlarıyla birlikte aynı evde oturmaktan hoÅŸlanmadığını sonradan açığa vurmuÅŸtu. Yalnız kalmayı yeÄŸ görüyordu. Onu, annesinin görüşlerinden ayıran koca bir dünya vardı. Onun yakınmalarından da usanmıştı. Bir yandan da annesinin doÄŸru saydığı biçimden baÅŸka türlü düşündüğü ve davrandığı için onun duygularını incitmek istemiyordu. Bu yüzden yerel ayrılık ona en iyisi göründü. Cephelerden gelen haberleri merakla izliyordu. KorktuÄŸu ÅŸey olmuÅŸtu. 31 Ekim 1917'de Filistin'e ve orada bulunan Yıldırım Grubu'na karşı İngiliz saldırısı baÅŸladı ve aralık ayında Kudüs'ün ele geçirilmesiyle geçici olarak sona erdi. Falkenhayn yenildiÄŸini kabul etme zorunda kaldı. Åžubat 1918'de Almanya'ya döndü. Yerini Liman von Sanders aldı. Yıldırım Orduları grubu ile ilgili olaylar, İtilaf Devletleri'nin casusluk örgütlerince de biliniyordu. Türkiye ile Almanya arasındaki ''kardeşçe iliÅŸkilerin'' aynen sürüp gittiÄŸini dünya kamuoyuna göstermek için Babıâli, Osmanlı tahtının veliahtı Vahdettin'i imparator Wilhelm II'yi ve Alman Genel Karargâhı'nı ziyaret için Avrupa'ya yollamaya karar verdi. Mustafa Kemal'in de veliahta eÅŸlik etmesi istendi. Bu isteÄŸi kabul etti. Çünkü böylece imparatorluk Almanyası'nda durumun ne olduÄŸunu Hindenburg, Ludendorff ve Wilhelm II'nin aÄŸzından bizzat öğrenmek için kendisine eÅŸsiz bir fırsat çıkmıştı. 15 Aralık 1917'de yüksek konuk, Spaa'da büyük genel karargâha vardığı ve bilinen askeri törenlerle karşılandığı sırada, Yüksek Genel Komutanlığın kurmay subayları, Fransız ve İngiliz birliklerine karşı Batı cephesinde bir dizi saldırı planlarının üzerinde çalışıyorlardı. Bununla ''zafer barışını'' zorla saÄŸlamak istiyorlardı. Enver PaÅŸa, bu saldırıların baÅŸarılı olacağına ve böylece Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun çöküşünün de önlenebileceÄŸine kesinlikle inanıyordu. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin ve Lenin'in bütün halklara ve hükümetlere yönelttiÄŸi, toprak katmalardan ve koÅŸullardan arınmış bir barış yapılması çaÄŸrısının sonucu olarak, Alman-Sovyet Rusya barış görüşmeleri baÅŸlamıştı. DoÄŸu cephesinde silahlar susmuÅŸtu. Ayrıca ABD'de, savaÅŸta henüz acemi olan yalnızca altı tümenini Fransa'ya yolladı. Durumu kendi çıkarlarına deÄŸiÅŸtirmek için, zaman, merkez devletlerine elveriÅŸli göründü. Enver şöyle düşünüyordu: Åžu mızmız adam Alman askeri mekanizmasının etkileyici gücünü ve komutasını bizzat görüp inanmalı. Ama Mustafa Kemal, mızmız insan deÄŸildi. GeçmiÅŸ savaÅŸ yılları, ona, Alman müttefikin insan ve gereç yedeklerinin gittikçe artan bir hızla azaldığını öğretmiÅŸti. ABD'nin savaÅŸa girmesi ve sömürgelerin kullanılması, İtilaf Devletleri'ne silah üretimini çok güçlendirme ve yedekler yığma olanağı saÄŸlamıştı. Alman ve Avusturya işçileri güçlü grevleriyle emperyalist savaÅŸa son verilmesini istiyorlardı. İşçi ve köylü iktidarını kurmuÅŸ olan Rusya da, kardeÅŸ sınıfların örnek etkisini gösterdi. DoÄŸu cephesinde askerlerin kardeÅŸlikler kurduÄŸu haberleri, Alman ordusunda da devrimci düşüncenin nasıl yayıldığını gösteriyordu. Türkiye, imparatorluk Almanyası'na zincirlenmiÅŸti. Onunla birlikte askeri yenilgisinin yıkımı içine sürüklenmek zorunda mıydı? Mustafa Kemal, bu durumu son anda deÄŸiÅŸtirebilecek zayıf bir umut ışığını, veliaht Vahdettin'in kiÅŸiliÄŸinde gördü (36). Abdülhamit'in ve tahttaki padiÅŸahın bu en genç kardeÅŸi 55 yaşındaydı, ama sarayın bozuk yaÅŸamının sonucu, 70 yaşında biri gibi görünüyordu. MutlakiyetçiliÄŸin en gerici yanlısı ve Jön Türklerin düşmanı olarak ün yapmıştı. KardeÅŸi Mehmet V. ReÅŸad'ın hastalığı dolayısıyla, yakın zamanda tahta geçmesi bekleniyordu. Bu güçsüz ve iradesi zayıf insan, kendisinden yararlanmak için etki altına alınabilirse, Türk politikasında temelli bir deÄŸiÅŸim saÄŸlanır mıydı? Mustafa Kemal, hiç deÄŸilse bir denemede bulunmaya karar verdi ve gezi sırasında ülkenin gerçek durumu konusunda veliahtı aydınlattı. Veliaht, Enver ile Talat'a karşı nefretini birkaç kez dile getirdi. İlk görüşmelerde Hindenburg ile Ludendorff, veliahtı etkilemek amacıyla genel durumun iyimser bir görünümünü çizdiler. Batı cephesinde baÅŸlayacak büyük saldırıyı belirttiler. Mustafa Kemal daha kesin açıklamalar gelsin diye sabırsızlıkla bekledi. Alman askerlerinin, müttefikin ruhsal durumunu düzeltmek istedikleri izlenimine vardı. Bu yüzden Ludendorff'a ansızın yönelttiÄŸi soru ile konuÅŸmaya karıştı: ''Saldırının hangi hatta kadar götürülebileceÄŸi hesaplanıyor?'' Alman Genelkurmay BaÅŸkanının tasarlanan askeri harekâtı ayrıntıları ile ona açıklamasını elbette bekleyemezdi. Öne attığı soru, askeri eÄŸitim görmemiÅŸ prens Vahdettin'in dikkatini, Almanların durumunun zayıflıklarına çekmeyi hedef alıyordu. Kısa bir düşünme anından sonra Ludendorff yanıtladı: ''Saldırımızı yürütürüz ve olayların nasıl geliÅŸeceÄŸine bakarız.'' Kemal, Ludendorff'un yanıtını prense sonradan şöyle yorumladı: ''Anlaşılan silahların kaderini Tanrı'nın buyruÄŸuna bırakıyor. Bizim baÅŸkomutanlığın, Alman ordusunun yardımı ile verdiÄŸimiz kurbanların baÅŸarı ile sonuçlanacağına inanmakla, boÅŸ bir ÅŸeyin peÅŸinden koÅŸtuÄŸu konusundaki inancımı bu, daha da pekiÅŸtiriyor.'' Alman Yüksek Genel Komutanlığı'nın planlarının hiç bir bakımdan gerçeklere dayanmadığı konusundaki izlenimi daha da yerleÅŸti. Wilhelm II, otelinde, prense karşı ziyarette bulunmak üzere geldiÄŸinde veliaht, Mustafa Kemal'in salık vermesi üzerine, ÅŸunları söyledi: ''Türkiye'nin yediÄŸi yumruklar azalmıyor, gittikçe büyüyor. Kısa bir süre daha bu böyle giderse, Türkiye çökecektir. Majestelerinin açıklamalarında, bu yumrukların azalmasında yardımcı olunacağı umudunu veren kesin belirtiler bulumadım. Bu konuda beni birazcık yatıştırabilecek açıklamalarda bulunmak ister misiniz?'' Wilhelm II, Mustafa Kemal'in anlattığına göre, ÅŸu karşılığı verdi: ''Sayın veliaht, sizde kuÅŸkular uyandırmaya çalışan insanlar bulunduÄŸunu bildiÄŸimi sanıyorum. Ben, Alman imparatoru olarak size yakın zaferden söz ettiÄŸim halde, hâlâ daha kuÅŸku duyabilir misiniz?'' Elbette Wilhelm II, bu sözlerle, Mustafa Kemal'i hedef almıştı. Onun Falkenhayn ile olan kavgaları genel karargâhta biliniyordu. Bunun dışında imparator üzerinde de daha ilk tanıtmada olumsuz bir izlenim bırakmıştı. İmparatorun, ''Ah,16. Kolordu! Anafarta!'' diye telgraf üslubunda söylediÄŸi sözlere Mustafa Kemal karşılık vermemiÅŸti. Bu yüzden Wilhelm II, Almanca olarak gene sordu: ''Siz, 16. Kolordu'ya komuta eden ve Anafartalar Savaşı'nı kazanan Mustafa Kemal misiniz?'' Åžimdi daha nazik bir dille karşılaÅŸan Mustafa Kemal, kaba bir terslik daha gösterdi ve ''Evet, ekselans!'' diye karşılık verdi. Oysa saray kuralları ''Majeste'' ya da ''Sire'' demeyi gerektiriyordu. İmparatorun, Vahdettin onuruna verdiÄŸi bir yemekten sonra Mustafa Kemal, Hindenburg'a yaklaÅŸtı. Planlanan batı saldırısının hedefi konusunda yönelttiÄŸi soruya Hindenburg karşılık vermedi; bunun yerine nazik bir davranışla kendisine bir sigara uzattı. Aynı akÅŸam Kemal, imparatora kuÅŸkularını durmadan bildirmesi ve Türkiye'de gerçekleri tanıyan insanların daha hâlâ bulunduÄŸunu anlatması konusunda Vahdettin'i bir daha razı etti. Spaa'da kalındıktan sonra cepheye bir gezi yapıldı. Türk konukların Alman askeri gücüne olan güveninin pekiÅŸtirilmesi isteniyordu. Ama Mustafa Kemal, Vahdettin gibi kurmay karargâhlarında harita incelemekle yetinmedi. Protokole aykırı olarak siperlere kadar gitti ve topçu gözetleme yerlerine tırmandı. Kendisine eÅŸlik eden subaylar, onun sorularını yalnızca geçiÅŸtirdiler. Alman birliklerinin gerçekten dayanıp dayanamayacakları konusunda saÄŸlam bir inanca varmak istiyordu. Alman cephe subayları, kendileri gibi savaşı en ön hatta tanımış bir kimse ile karşılaÅŸtıklarını anlayınca, dilleri çözüldü. Ona, piyade eksiÄŸi olduÄŸunu, boÅŸlukları doldurmak için atları alınan süvari askerlerinin en ön siperlere gönderildiÄŸini anlattılar. Bunun için gerekli yedek birlikler de eksikti. 1918 ilk yazında ve yazında Alman saldırılarının stratejik hedefine ulaÅŸamamasının baÅŸlıca nedenlerinden biri, gerçekten de fazla yedek birliklerin olmayışıydı. Mustafa Kemal, Spaa gezisi konusunda özetle şöyle diyordu: ''O sırada elde ettiÄŸim genel izlenim, savaÅŸa girdiÄŸimiz anda söylediÄŸimi doÄŸruladı. Bu görüşe göre, Alman ordusu ve onunla baÄŸlantı kuran klik, yenileceklerdi (37). Almanya'nın yanında Türkiye için yalnızca yıkıma götüren bir yol bulunduÄŸuna artık kesinlikle inanmıştı. Yurda dönüşünden kısa bir süre sonra eski böbrek aÄŸrıları gene baÅŸladı. Birkaç aylık bir tedavi için Viyana ve Karlsbad'a gitmek zorunda kaldı. Orada iken padiÅŸahın öldüğü ve 3 Temmuz 1918'de Vahdettin'in Mehmet VI olarak tahta çıktığı haberini aldı. Henüz tamamen iyileÅŸmediÄŸi halde yeni padiÅŸah, Türkiye'ye dönmesi buyruÄŸunu verdi. Döner dönmez, Mehmet VI, kendisini kabul etti. PadiÅŸah, Enver PaÅŸa'nın BaÅŸkomutan vekili rütbesini geri aldı. Åžimdi Enver, yalnızca, Genelkurmay BaÅŸkanı olarak görev yapıyordu. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, tasarıları için saÄŸlam umutlar gördü ve kendine özgü biçimde, doÄŸrudan doÄŸruya hedefe doÄŸru atıldı: ''Ordunun baÅŸkomutanlığını bizzat üzerinize alınız ve beni de yaverliÄŸe deÄŸil, Genelkurmay BaÅŸkanlığı'na atayınız. Her ÅŸeyden önce gerekli olan, orduyu ele almaktır. Gerekli önlemleri almak için bu, önkoÅŸuldur (38). PadiÅŸah ordunun öteki subaylarının da böyle düşünüp düşünmediÄŸini sordu ve sonra onu savdı. Mustafa Kemal padiÅŸahın yanıtını günlerce boÅŸuna bekledi. PadiÅŸahın karar veremediÄŸi anlaşılıyordu. Mustafa Kemal'e görev verilmesi, Enver'in düşmesi, ''İttihat ve Terakki''ye karşı açık savaÅŸ ve hepsinden önce İtilaf Devletleri'yle hemen barış görüşmeleri demekti. En sonunda Mustafa Kemal, bizzat bir görüşme isteÄŸinde bulundu. Görüşmede çok sıkıştırıcı bir tutum aldı ve hatta padiÅŸaha, eÄŸer silahlı gücü eline almazsa, sözde padiÅŸah olmakla kalacağını söyledi. Silahlı güç, baÅŸka birinin, Enver'in elindeydi. Vahdettin'in yanıtı baÅŸka söyleyecek bir ÅŸey bırakmadı: ''Ben, ekselans Talat ve Enver PaÅŸa ile ne yapılması gerekli olduÄŸu konusunda görüştüm'' (39). Sonra gözlerini kapadı; yaptığı el iÅŸareti konuÄŸun gitmesi anlamına geliyordu. Mustafa Kemal, 23 Eyüll 1918'de padiÅŸahın yaverliÄŸine atanmasını, Vahdettin'in boÅŸ bir inceliÄŸi olarak deÄŸerlendirdi. Vatanının bundan sonraki durumundan duyduÄŸu kuÅŸku, düşüncelerini veliahta ve daha sonraki padiÅŸaha açmasına götürmüştü. Ama bu kiÅŸinin, kendinden öncekilerin çoÄŸu gibi, düşünmekte yetersiz, yalnızca kendi canını kurtarmaya çalışan üstü kapalı bir entrikacı olduÄŸu anlaşılıyordu. Bu sırada ulusal bilinci olan birçok Türk'e yeniden umut veren olaylar geçmiÅŸti. 7 Kasım 1917'de Rus işçi ve köylüleri Sovyet iktidarını kurdular. Daha önce belirtildiÄŸi gibi, Sovyet Devleti, ilk kararında, ''barışa iliÅŸkin kararnamede'', bütün savaÅŸan halklardan ve hükümetlerden, toprak katımından ve koÅŸullardan arıtılmış bir barış konusunda derhal görüşmelere giriÅŸilmesini istedi. Hemen ardından halk komiserleri konseyi, ''Rusya'nın ve DoÄŸu'nun bütün Müslüman emekçilerine bir çaÄŸrıda bulundu. Genç Sovyet Devleti, bu çaÄŸrıda, Rus çarlığının ele geçirme politikasını kesinlikle yeriyordu: ''İstanbul'un alınması konusunda devrik çarın yaptığı, yıkılan Kerenski'nin de onayladığı gizli antlaÅŸmaların yırtıldığını ve yok edildiÄŸini ilan ediyoruz. Rusya Cumhuriyeti ve hükümeti, Halk Komiserleri Konseyi, yabancı ülkelerin ele geçirilmesine karşıdırlar. İstanbul, Müslümanların elinde kalmalıdır. Türkiye'nin bölüşülmesine iliÅŸkin antlaÅŸmanın yırtıldığını ve yok edildiÄŸini ilan ediyoruz.'' ÇaÄŸrı, DoÄŸu halklarının ayaklanmasını istedi ve onlara, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduÄŸunu açıkça gösterdi: ''Sizi boyunduruk altına alacak olanlar Rusya ve onun devrimci hükümeti deÄŸil, Avrupa emperyalizminin haydutları, yurdunuzu kendi 'sömürgesi' durumuna sokanlar, yaÄŸma edenler ve soyanlardır.'' (40). Emperyalist sömürgeci efendilerin devrilmesini isteyen çaÄŸrı, Çin'den, Hindistan'a ve YakındoÄŸuya kadar her yerde hemen yankı buldu. Türk halkının çıkarlarına yarayan bir politika için ÅŸimdiye kadar önceden sezilmemiÅŸ olanaklar, ortaya çıkmıştı: Yüzyıllardır bir tehlike olan çarlık yıkılmıştı; ÅŸimdi bütün güçleri, İngiliz, Fransız ve Alman emperyalistlerine karşı savaÅŸ için kullanma olanağı vardı. Bunun dışında genç Sovyet Devleti ile bir ittifak da kurulabilirdi. Ancak böyle bir politikanın yürütülmesi için, egemen olan büyük devlet ÅŸovenisti Jön Türkleri ve feodal-dinci padiÅŸahlık rejimini silip süpürecek devrimci bir deÄŸiÅŸim gerekliydi önce. Asıl bu güçler, Alman yandaÅŸları gibi, Rusya'nın savaÅŸ-dışı kalmasını kendi elegeçirme planlarını gerçekleÅŸtirmek için büyük bir fırsat sayıyorlardı. Kars, Ardahan ve Batum bölgelerini Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun geri almasını saÄŸlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Barışı, İstanbul'daki iktidar sahipleri için yalnız bir baÅŸlangıç demekti. Nisan 1918'den bu yana Brest-Litovsk'ta saptanmış hattın ilerisine çıkan, Eylül 1918 ortasında da Bakû'yü ele geçiren altı tümeni, Türkiye'nin doÄŸu sınırına topladılar. Bunun üzerine Sovyet hükümeti, Brest Barışı'nın Türkiye'yi ilgilendiren maddelerini yürürlükten kaldırdı. 1918 yazında burjuva Türk milliyetçileri arasında, emperyalist bir ele geçirme politikasına karşı çıkan, Enver'in hedeflerini ''deli saçması'', ''serüven'' ve ''serap'' olarak niteleyen çok sayıda sesler duyuluyordu. 21 Haziran 1918'de baÅŸlayan ''Türk Ocağı'' kongresinde demokratik bir muhalefet, bir tüzük deÄŸiÅŸikliÄŸi saÄŸlamayı baÅŸardı. Buna göre, kuruluÅŸun tek çalışma alanı olarak Türkiye saptandı. Yazar Halide Edip'in 30 Haziran 1918 tarihli bir makalesi dikkatleri topladı. Makale, program adına benzeyen ÅŸu baÅŸlığı taşıyordu: ''Kendi Başımızın Çaresine Bakalım!'' Gittikçe anti-emperyalist bir nitelik kazanan ''Türkiye milliyetçiliÄŸi'' Mustafa Kemal'in görüşlerine de uygun düşüyordu. Alman Yüksek Komutanlığı ve onun arkasında bulunan tekeller, tutkulu bakışlarını Gürcistan'ın mangan ve bakır madenlerine, Bakü'nün petrolüne dikmiÅŸlerdi. Ludendorff, bu zenginliklerin yalnız Türk dostlara bırakılması için Alman birliklerini Kafkasya'ya da çıkardı. Bütün bunlar, merkez devletlerinin çöküntü arifesinde bulunduÄŸu bir zamanda oluyordu. 18 Temmuz 1918'den bu yana, Fransız, İngiliz ve Amerikan birlikleri, Fransa'da savaşın ana cephesinde üstün güçlerle saldırıyorlardı. Cephe hattını yardılar ve Alman ordularını gerilemeye zorladılar, 15 Eylül'de İtilaf birlikleri Makedonya cephesini yıktı ve Bulgaristan teslim oldu. Filistin'de her an yeni bir İngiliz büyük saldırısı baÅŸlayabilirdi. Oysa oradaki Türk birlikleri yeni takviye almıyorlardı, gereçleri yoktu, hiçbir ÅŸey saÄŸlayamıyorlardı. Halep-Åžam demiryolu, kömürsüzlükten haftalarca iÅŸlemiyordu. Her ÅŸey Kafkasya'ya gönderiliyordu. İktidar sahibi Jön Türkler, bir ayakları mezarda olduÄŸu halde, deli gibi önlerini görmez durumda Turancılık planlarının peÅŸinde koÅŸuyorlardı. 19 Eylül günü, İngilizler'in Filistin cephesini yerle bir ettiÄŸi gün, Enver PaÅŸa, DoÄŸu orduları grubuna ÅŸu telgrafı yolladı: ''Bakû'nün ele geçirilmesiyle saÄŸlanan elveriÅŸli durumdan, İran'daki harekâtımız için tam anlamı ile yararlanılmalıdır.'' (41). Ama Enver'in çılgınlığı İran'da durmak bilmedi. Kafkasya'daki Alman-Türk anlaÅŸmazlıklarını sona erdirmek için yapılan 23 Eylül 1918 tarihli bir gizli protokolde şöyle deniyordu: 'Osmanlı İmparatorluk hükümeti, Kafkasya'nın kuzeyinde ve Türkistan'da bağımsız devletlerin kurulmasına çalışacağını ve bu devletlerle bir ittifakı gerçekleÅŸtirmek üzere elinden geleni yapacağını kabul eder...'' (42) Oysa bu tümceler, üzerine yazıldıkları kâğıttan bile deÄŸersizdiler. Aralarında Enver PaÅŸa'nın da bulunduÄŸu Türk resmi görüşmecileri, daha Berlin'de iken, Yıldırım Orduları grubunun yenilgisi gerçekleÅŸti. 8. Ordu artık yoktu, 4. Ordu ile 7. Ordu'nun kalıntıları (1000 kiÅŸi!) 30 Eylül'de Åžam'ı boÅŸalttı ve kuzeye doÄŸru çekildi. Ordular grubunun 100.000 askerinden ancak 17 bini Halep'e ulaÅŸtı. İngilizlerin uçak saldırıları ile Bedevi süvarilerinin baskınlarından cesareti kırılan, savaÅŸtan bıkan ve kaçan Türk askerlerinin bu onulmaz kargaÅŸası içinde Mustafa Kemal de sürekli olarak hastalığının acılarını çekiyordu. 7 AÄŸustos 1918'de gene 7. Ordu'nun komutanı olmuÅŸtu. Yıldız Camisi'ndeki bir selamlık sırasında padiÅŸah onu bu göreve atamıştı. Mustafa Kemal, bu şüphe götürür komutanlığı kime borçlu olduÄŸunu çok iyi biliyordu. PadiÅŸahın yanından ayrılarak gene caminin büyük iç bölmesine geldiÄŸi zaman, orada Enver'e rasladı. ''Aferin'', dedi ona, ''kutlarım seni, oyunu kazandın.'' Sonra ciddi bir sesle ÅŸunları ekledi: ''Benim bildiÄŸim kadarı ile, Suriye'de ordular, birlikler ve durumlar yalnız sözde vardır. Beni oraya yollamakla, güzel öç aldın.'' (43) Mustafa Kemal'in bir yıl önce bıraktığı aynı ordu komutanlığını ciddi bir karşı koymaya baÅŸvurmadan kabul etmesi ÅŸaşılacak bir ÅŸey gibi görünür. Ama anlaşılan, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun çöküş anında bir silahlı gücün başında bulunmak istiyordu. Bununla ilgili olarak 20. Kolordu komutanına, imparatorluÄŸunun yeniliÅŸi ve çöküşü acısının, Türklerin yerleÅŸtiÄŸi bölgelerde yeni bir devletin kurulması ile giderilebileceÄŸini söyledi. GençliÄŸinden bu yana, deneyimler, Mustafa Kemal'e, ancak bir Türk ulusal devletinin halkın yeniden doÄŸuÅŸunu saÄŸlayabileceÄŸini öğretmÅŸiti. 1918 yılının güz günlerinde Arap köylülerinin, kentlerde zanaatçıların ve tüccarların Osmanlı egemenliÄŸine karşı düşmanlığını bir kez daha yaÅŸadı. Askerleri, ayaklanmış olan Halep'e giden yolu binbir güçlükle açabildiler. Mustafa Kemal ancak kentin kuzeybatısında birliklerini yeniden düzene koyabildi ve Torosların güney yamaçlarında rastgele kaçışı, normal çekilme çarpışmaları biçimine soktu. 7. Ordu'nun birlikleri ÅŸimdi ulusal Türk topraklarının güney sınırına eriÅŸmiÅŸti. İflas etmiÅŸ Talat PaÅŸa Kabinesi 7 Ekim'de, Enver PaÅŸa'nın çevresindeki tüm Jön Türkler kliÄŸi ile birlikte çekilmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, Halep'ten derhal padiÅŸah sarayına bir telgraf çekerek, mutlaka barış yapmaya hazır yeni bir hükümetin İzzet PaÅŸa tarafından kurulmasını önerdi. Böyle bir kabinede Harbiye Nazırlığı'nı üzerine almak istiyordu. İzzet PaÅŸa sadrazamlığa atandı ve ona, barış yapıldıktan sonra kabinede kendisiyle birlikte çalışmayı umut ettiÄŸini bildirdi. Yeni hükümetin başı, Mustafa Kemal gibi, 1914 savaşına Türkiye'nin girmemesini istemiÅŸti. Artık İtilaf Devletleri'yle görüşmelere baÅŸladı. Türkiye, 30 Ekim 1918'de düşmanları ile Mondros ateÅŸkes antlaÅŸmasını imzaladı. AntlaÅŸma, Alman birliklerinin hemen boÅŸaltılmasını da öngörüyordu. Bu yüzden General Liman von Sanders ertesi gün Yıldırım Orduları grubunun baÅŸkomutanlığını Adana'da Mustafa Kemal'e devretti. Ama Alman militaristlerinin çekilmesine sevinmek için zaman yoktu. Åžimdi Mustafa Kemal'in görevi, Mondros AntlaÅŸması'nı uygulamak ve ordu grubunu silahsızlandırmaktı. AteÅŸkes, Türk hükümetini, müttefiklere BoÄŸazları açmak, orduyu silahsızlandırmak, donanmayı düşmana terketmek, henüz iÅŸgal altında olan Arap bölgelerini boÅŸaltmak ve bundan sonraki askeri harekât için -özellikle Sovyet Rusya'ya karşı- kendi topraklarını serbest tutmak yükümlülüklerini getiriyordu. Mondros AntlaÅŸması, müttefiklere, güvenlikleri tehlikede olursa, Türkiye'nin bütün stratejik noktalarını iÅŸgal etmek, demiryollarında ve limanlarda denetim subayları bulundurmak hakkını veriyordu. Mustafa Kemal, ÅŸimdi asıl Türkiye'nin ulusal bağımsızlığının en büyük tehlike karşısında olduÄŸunu açıkça görüyordu. İtilaf Devletleri'nin Sovyet hükümeti tarafından açıklanan gizli antlaÅŸmaları Anadolu'yu da içine alıyordu. Anadolu'nun güneydoÄŸusundaki Kilikya'yı Fransa istiyordu. Trabzon, Erzurum ve Erzincan kentleriyle birlikte tüm DoÄŸu Anadolu, İtilaf Devletleri'nin koruyuculuÄŸa altındaki bir Ermenistan'a baÄŸlanıyordu. İngiltere ve Fransa, Sykes-Picot AntlaÅŸması'na kızan İtalyan emperyalistlerine, Nisan 1917'de, İzmir, Antalya ve Konya ile birlikte güney-batı Anadolu'nun geniÅŸ bölgelerini de katma ve etki alanı haline getirme konusunda söz vermiÅŸlerdi. Haziran 1917'de, İtilaf Devletleri yanında savaÅŸa giren Yunanistan da,Türk ganimetinin paylaşılmasına katılmak istiyordu. Enver, Talat ve Cemal, ülkeyi bir yıkıma sürükledikten sonra, bir Alman torpidobotu ile kaçarken, Mustafa Kemal yeni bir savaşıma, halkının ulusal kurtuluÅŸu yolundaki savaşıma baÅŸladı. Henüz her ÅŸey kökten umutsuz durumdaydı. Halk, savaşın acıları yüzünden duygusuz hale gelmiÅŸti. Gene de Mustafa Kemal güney Anadolu'nun bazı kentlerinde, Antep, Mersin ve MaraÅŸ'ta, halka silah dağıttı. Silah ve cephane depoları kurmak için daÄŸlara nöbetçiler yolladı. AteÅŸkes antlaÅŸmasının açık olmayan maddelerinin açıklığa kavuÅŸturulması için hükümete sürekli baskı yaptı. Çünkü bunlar, İtilaf Devletleri'ne Anadolu'yu da parça parça iÅŸgal etmek bahanesini saÄŸlıyordu. Ancak 7 Kasım 1918'de, Yıldırım Grubu dağıtıldı ve onun son komutanı da baÅŸkente döndü. 13 Kasım 1918'de, bulutlu, yaÄŸmurlu bir sonbahar gününde Mustafa Kemal, yaveri ile birlikte, HaydarpaÅŸa'da treni terk eder. BoÄŸaz üzerinden İstanbul'a ve Haliç'e bakınca, sisin ardında müttefik yük gemilerinin ve zırhlılarının silüetlerini görürler. Bunlar da ateÅŸkes koÅŸulları gereÄŸince henüz BoÄŸaz'a girmektedir. Kemal, bir Türk için utanç verici olan bu oyunu sessizce seyreder. Yüzbinlerce Türk ve Arap köylüsü, asker kılığı içinde Çanakkale BoÄŸazı'nda, Kafkas daÄŸlarında ve Arap çöllerinde niçin canlarını vermiÅŸti? Ülkeyi yıkıma sürükleyen bir yabancı devlet ile halk düşmanı küçük bir klik için. Acı ile doludur, bulanık düşünceleri dağıtmak için birden silkinmek zorunda kalır. Türk köylüsünü asker olarak tanımıştır. Soyguna uÄŸrayan bu halkta ne kadar çok gizli güçler bulunduÄŸunu bilir. Bunu bildiÄŸi içindir ki, kendisine eÅŸlik edeni de emperyalist büyümenin görüntüsünden uzaklaÅŸtıran ÅŸu sözleri söyler: ''Geldikleri gibi gideceklerdir.'' (44)  Â
|
|
 ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IÅžIÄžINDA EĞİTİM POLİTİKAMIZ 2.Bölüm  Prof. Dr. MAHMUT ÂDEM (Bu derlemede Çizelgeler ne yazıkki gösterilmemektedir!)  Bölgelere göre çok önemli eÅŸitsizlikler gözlenmektedir.   Çizelge 7'den, 1990-1991 öğretim yılında 12-14 yaÅŸ kümesi nüfusun Marmara Bölgesinde net okullaÅŸma oranı yüzde 56.6 iken, aynı oran GüneydoÄŸu Anadolu için yüzde 21'dir. Buna göre bu bölgemizde çaÄŸ nüfusunun yüzde 79'u, henüz zorunlu eÄŸitim evresinde eÄŸitim dizgesinden tümüyle dışlanmaktadır. İlköğretimin ikinci kademesinde eÄŸitimden tümüyle dışlanan DoÄŸu Anadolu Bölgesinde yüzde 73.3, Karadeniz Bölgesinde yüzde 67.2, Akdeniz Bölgesinde yüzde 56.9, İçanadolu Bölgesinde yüzde 54.5'tir. 12-14 yaÅŸ kümesi toplam nüfusun yüzde 59.9'u zorunlu eÄŸitim evresinde eÄŸitim dizgesinden dışlanmaktadır. Bu yaÅŸ kümesi çocukların köylü-kentli oluÅŸlarına göre bölgelerarası çok büyük eÅŸitsizlikler bulunmaktadır.  Çizelge 8'e göre Türkiye toplamında 12-14 yaÅŸ kümesi kentli çocukların yüzde 60.4'ünün net olarak okullaÅŸmasına karşılık, köylü çocukların yalnızca yüzde 11.9'u okullaÅŸtırılabilmiÅŸtir. Marmara bölgesinde aynı oranlar sırasıyla yüzde 68 ve yüzde 18.2'dir. 1990-1991 öğretim yılında sözü edilen yaÅŸ kümesi nüfusun Ege bölgesinde kentlerde yüzde 65.4'ü, köylerde yüzde 14.2'si okullaÅŸtırılabilmiÅŸtir. Onu sırasıyla yüzde 63.8 (kentlerde) ve yüzde 13.8'de İçanadolu, yüzde 56.1 ve yüzde 14.7 ile Akdeniz, yüzde 63.7 ve yüzde 11.1 ile Karadeniz, yüzde 53.7 ve yüzde 6.6 ile DoÄŸu Anadolu ve son olarak yüzde 33.9 ve yüzde 4.8 ile GüneydoÄŸu Anadolu Bölgeleri izlemektedir. Buna göre GüneydoÄŸu Anadolu Bölgesinde her 100 çocuktan kentte 66.1'i, köyde 95.2'si henüz temel eÄŸitim evresinde tüm öğrenim fırsat ve olanağını yitirmesine karşılık, Marmara bölgesinde kentli çocukların yüzde 32'si, köylü çocukların da yüzde 81.8'i, tüm öğrenim ÅŸansını yitirmektedir. Daha açık bir deyiÅŸle kentli yaÅŸdaÅŸlarına göre köylü çocuklar aleyhine çok büyük eÅŸitsizlikler bulunmaktadır. Konuya, bu evrede kentlerde en yüksek ve en düşük on il açısından yaklaşıldığında geliÅŸmiÅŸ yörelerle, geri kalmış yörelerimiz arasında eÄŸitimde karşılaşılan eÅŸitsizliklerin daha da derinleÅŸtiÄŸi görülmektedir. Çizelge 9'dan Kırklareli ilinde kentli çocukların yüzde 92.7'sinin ilköğretim II. kademede net olarak okullaÅŸmasına karşılık, aynı oranın Şırnak için yüzde 17.5 olduÄŸu anlaşılmaktadır. Bu kesimdeki okullaÅŸma oranının yüzde 79.1 ile yüzde 92.7 arasında deÄŸiÅŸtiÄŸi on ilin Artvin ve Tunceli dışında kalan sekizi batı bölgelerimizde bulunmasına karşılık, okullaÅŸma oranının en düşük olduÄŸu on ilimizden Afyon dışındaki dokuz ilimiz DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Anadolu bölgelerimizde bulunmaktadır. Bu eÅŸitsizlik, köylü çocuklar arasında daha da derinleÅŸmektedir.  Buluç, Ön. Ver., s. 35. Çizelge 10'da, 1990-1991 öğretim yılında 12-14 yaÅŸ kümesi köylü nüfusun net okullaÅŸma oranının en yüksek ve en düşük on il sıralamasında da çok önemli eÅŸitsizlikler gözlenmektedir. Köylü çocukların en yüksek oranda okullaÅŸtığı on ilimiz Artvin dışında hepsi batı yörelerimizdedir. Bu illerde net okullaÅŸma oranı yüzde 21.2 ile yüzde 36.2 arasında deÄŸiÅŸmektedir. OkullaÅŸma oranının en düşük olduÄŸu on ilimizde bu oran yüzde 0 (sıfır) ile yüzde 4.4 arasında deÄŸiÅŸmektedir. Sekiz yıllık zorunlu eÄŸitimi istemeyenler; erkeklere göre kızların, kentlilere göre köylülerin, Batı yörelerimize göre DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Anadolu Bölgelerimizdeki yurttaÅŸlarımızın öğrenim görmesini istemiyorlar demektir. 1940'lı yıllarda köylü çocukların öğrenim görmesini istemeyenler, genelde toprak aÄŸaları idi. Nitekim 17.4.1940 tarihinde TBMM'de Köy Enstitüleri KuruluÅŸ Yasası, o zamanki 426 üyeden 278'inin oyu ile benimsenmiÅŸ, buna karşılık baÅŸta Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Yahya Kemal Beyatlı olmak üzere toplam 148 milletvekili toplu olarak oturuma katılmayarak köylü çocukların öğrenim görmelerini istemediklerini göstermiÅŸlerdir. EskiÅŸehir milletvekili, Sivrihisar'da toprak aÄŸası Abidin FotuoÄŸlu, "bunlar yetiÅŸtikleri zaman, bizim kafalarımızı keserler" demiÅŸtir (47). Hasan Ali Yücel'den sonra 1946 yılında Milli EÄŸitim Bakanı olan ReÅŸat Åžemsettin Sirer de Tonguç'a şöyle demiÅŸtir. "Sen bunları (köylüleri) okutuyorsun ama, sonra başımıza iÅŸ çıkarmasınlar". EskiÅŸehir milletvekili Emin Sazak BaÅŸbakan Şükrü SaraçoÄŸlu'na ÅŸunları söylemiÅŸtir: "Bunlara toprak verilecekmiÅŸ... Peki, tohumu, sabanı, hayvanı kim verecek?" (48). ÇİZELGE 10 İLKÖĞRETİM İKİNCİ KADEMEDE KÖYLERDE EN YÜKSEK VE EN DÜŞÜK OKULLAÅžMA ORANINA SAHİP ON İL (1990-1991) Buluç, Ön. Ver., s. 36.  Atatürk, KurtuluÅŸ Savaşının en yoÄŸun olduÄŸu günlerde 1 Mart 1922 tarihinde TBMM'ni açış söylevinde şöyle demiÅŸtir: DemiÅŸtim ki, bu yurdun öz sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne dek eÄŸitim ve öğretim ışığından yoksun bırakılmıştır. Bunun için bizim izleyeceÄŸimiz eÄŸitim ve öğretim siyasasının temeli ilkönce varolan bilisizliÄŸi (cehaleti) ortadan kaldırmaktır. Bugün köylü çocukların öğrenim görmelerini istemeyenler, bu çocukların bilinçleneceklerinden korkuyorlar, aynı 1940'lardaki toprak aÄŸaları gibi. Åžeriat düzenine özlem duyanlar, köylülerin aydınlanmasını istemiyorlar, hem de köylülerin oylarıyla bulundukları Meclis'te. Åžeriatçılar; kadınların çaÄŸdaÅŸ eÄŸitim görmelerini istemiyorlar. Çünkü kadınlar çaÄŸdaÅŸ ve laik bir eÄŸitim görürlerse, Kur'an kurslarına hammadde bulamayacaklar. Bugün bu kurs öğrencilerinin yüzde 67'si kızdır. Kadınların bilisiz kalmasını istiyorlar, hem de kadınların oylarıyla bulundukları Meclis'te. Çünkü kadınlar çaÄŸdaÅŸ, laik eÄŸitim gördüklerinde sorgulayacaklar, bilinçlenecekler, o zaman ÅŸeriatçılar kadınlarımıza "kul" olarak bakamayacaklardır. O zaman kadınların oylarıyla Meclis'e gidemeyecekler. Bu Aydınlanma Devriminin önünü kesmek deÄŸil, sözcüğün tam anlamıyla karşı devrimdir. Ama baÅŸarılı olamayacaklar! DoÄŸulu ve GüneydoÄŸulu yurttaÅŸlarımızın öğrenim görmelerini istemiyorlar. Çünkü bu çocuklar demokratik, laik, çaÄŸdaÅŸ eÄŸitim gördükçe; Kur'an kursu, imam-hatip vb. dogmatik eÄŸitim verilen kurumlara öğrenci bulamayacaklardır. Bu eÄŸilimlerini her zaman belli etmiÅŸlerdir. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eÄŸitimi istemeyenler, yalnızca köktendinci partilerle de sınırlı deÄŸildir. 4306 sayılı yasanın TBMM'nde görüşülmesi sırasında iktidar partileri de, sekiz yıllık zorunlu eÄŸitimin ilk beÅŸ yılını tamamlayan öğrencilerin Kur'an Kurslarına gidebileceklerini 4. madde ile getirmek istemiÅŸlerdir. Ancak bu öneri muhalefet partilerince reddedilmiÅŸtir. TBMM'nin bu yöndeki iradesine karşın, 4306 sayılı yasanın yayımlanmasından iki gün sonra Hükümet, Kur'an Kursları YönetmeliÄŸinin 2. maddesini şöyle deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir: Okulların tatil olduÄŸu hafta sonlarında veya yaz aylarında, ilköğretimin 5. sınıfını tamamlayan öğrenciler için kanuni temsilcilerinin istemine baÄŸlı olarak Kur'anı Kerim'i ve mealini öğrenebilmeleri ve dini bilgilerini geliÅŸtirebilmeleri amacıyla kurslar düzenlenir. Temelde bu yönetmelik maddesi ile getirilmek istenen, bir tür 5+3'tür. Çünkü anılan kurslarda beyni yıkanan gençleri, zorunlu eÄŸitim sonunda tek yönlü olarak imam-hatip lisesine yönlendirmenin deÄŸiÅŸik bir yolu idi bu yöntem. Hiç kuÅŸkusuz bu nedenle bir öğrenci velisinin (Veli Gökdelen) baÅŸvurusu üzerine Danıştay 27.01.1998 tarihli yürütmeyi durdurma kararı ile bunu engellemiÅŸtir. (49) Bu kez, Diyanet İşleri BaÅŸkanlığınca yayımlanan 29.05.1998 tarihli bir genelge ile, "önceki yıllarda olduÄŸu gibi bu yıl da Kur'an Kursları YönetmeliÄŸinin 9. maddesi gereÄŸince yaÅŸ sınırı aranmaksızın camilerde Kur'an öğretimi hizmetlerine devam edileceÄŸi" duyurulmuÅŸtur. Ancak Ege ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim Vakfı (EÇEV), hem anılan yönetmeliÄŸin 9. maddesinin hem genelgenin iptali için Danıştay'a dava açmıştır. Danıştay, 02.12.1998 tarihinde, "...sekiz yıllık eÄŸitimi tamamlamayan öğrencilerin de bu kurslara katılabileceÄŸi anlamını taşıdığından açıkça hukuka aykırı olan ve uygulanması halinde telafisi güç ve giderilmesi imkansız zararlar doÄŸuracağı anlaşılan yönetmeliÄŸin 9/2. maddesinde belitilen -yaÅŸ sınırı aranmaz- hükmünün ve buna dayalı genelgenin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiÅŸtir" (50). 12-14 yaÅŸ kümesi GüneydoÄŸulu çocukların öğrenim görmesini istememek, bizce ahlaken ayıp, dinen günahtır. Temel eÄŸitimden dışlanan bu gençlere, bir mesleki bilgi ve beceri kazandıracak çıraklık eÄŸitim merkezleri de yetersizdir. Ayrıca istihdam olanakları da hemen hemen hiç yoktur. Bu durumda öğrenim (genel ve mesleki-teknik) ve çalışma olanağı bulamayan bu gençler baÅŸlıca iki seçenekle karşı karşıya bırakılmaktadır: Kur'an Kursları ya da PKK kampları. Bu çocukları bu iki seçenekten de kurtarmak, onlara sahip çıkmak devletin temel görevlerindendir. Çünkü temel eÄŸitim görmek, herkes için temel insan hakkıdır, anayasal hakkıdır. İşte bu nedenle sekiz yıllık kesintisiz temel eÄŸitim zorunludur.  Liselerin "İmam-HatipleÅŸtirilmesi"  Türkiye'nin kalkınmaya uyum saÄŸlayabilmesi için herkese bir mesleki nitelik kazandırılması esastır. Toplumsal ahlak herkesin bir meslek sahibi olmasını emretmektedir. İşte bu nedenle, birinciden yedinciye deÄŸin tüm kalkınma planlarında ortaöğretimde mesleki-teknik ortaöğretime öncelik ve ağırlık verilmesi hedef olarak belirlenmiÅŸtir. Buna göre toplam ortaöğretim içinde mesleki-teknik öğrenim gören öğrencilerin oranının 1995 yılı için 65, genel lise öğrenimi görenlerin oranının da 35 olması öngörülmüştür. Görülüyor ki, kalkınma planlarında belirlenen hedefler doÄŸrultusunda bir arpa boyu yol alınamamıştır. Bu baÄŸlamda asıl önemli olan mesleki-teknik lise öğrencilerinin kendi içindeki dağılımıdır (Çizelge 11).  ÇİZELGE 11 LİSE VE MESLEKİ-TEKNİK LİSELERDEKİ GELİŞMELER  MEB-PAKK  Çizelge 12'ye göre, 1966-1967 ile 1996-1997 dönemini kapsayan son 30 yılda mesleki-teknik (orta ve lise) öğrenci sayısı konusunda en yüksek yıllık ortalama artış oranı İmam-Hatipte gerçekleÅŸmiÅŸtir: Yüzde 12. Anılan dönemde toplam mesleki-teknik öğretim öğrenci sayısının yıllık ortalama artış oranı yüzde 7 olmuÅŸtur. Dönem başında (1966-1967) toplam mesleki-teknik öğrenci içinde, ilköğretmen okulu öğrencilerinin oranının en yüksek (yüzde 28.42) olmasına karşın, dönem sonunda bu okullar mesleki eÄŸitim kurumu niteliÄŸini yitirerek genel liseye dönüştürülmüştür. Anılan öğretim yılında ikinci en büyük kurum erkek teknik öğretim idi: (yüzde 27.58) Otuz yıl sonra (1996-1997) toplam mesleki-teknik öğretim içinde en büyük pay, İmam-Hatip Okullarının olmuÅŸtur (yüzde 38.57). Bunu çok gerilerden yüzde 29.73'lük bir oranla erkek teknik öğretim, onu da yüzde 17.36'lik bir pay ile ticaret-turizm öğretim izlemiÅŸtir.  ÇİZELGE 12 MESLEKİ-TEKNİK ÖĞRETİM ÖĞRENCİ SAYISINDAKİ GELİŞMELER (ORTAOKUL+LİSE) 1966-1997 DİE  Oysa Türkiye sanayileÅŸerek kalkınmaya karar vermiÅŸtir. Ülkemiz, küreselleÅŸen dünyada hakettiÄŸi yere gelebilmek için daha çok ve daha nitelikli mal ve hizmet üretmek istemektedir. Türkiye, AB'ne tam üye olduÄŸu zaman, tüm Türk yurttaÅŸları AB ülkelerinde serbestçe dolaÅŸabilecek, o ülkelerin iÅŸgücü ile yarışmak zorunda kalacaktır. AB sanayisi ile yarışacak Türk sanayisinin fabrikalarını, teknik iÅŸgücü ile iÅŸletmek zorunludur. İmam-hatip lisesi sayısını ve öğrencilerini artırmaktaki asıl niyet farklıdır. Bu okulların geliÅŸtirilmesini isteyen köktendincilerin sinsi emeli, kaleyi içten fethetmek, daha açık bir deyiÅŸle özledikleri ÅŸeriat düzenini kurmak için bir tür "Afganistan'daki Talebani" yetiÅŸtirmektir. Bunda belli ölçüde de olsa baÅŸarı saÄŸlamışlardır. Bugün (18.04.1999) TBMM'deki 550 milletvekilinden 138'i (% 25.1'i) imam-hatip lisesi çıkışlıdır. Son çeyrek yüzyıldaki (1970-1971/1995-1996) geliÅŸmelere bakıldığında, mesleki-teknik öğrenim gören toplam öğrenci sayısı (ortaokul+lise) 235.086'dan 1.294.216'ya yükselerek 4.8 kat artarken imam-hatip öğrencileri (orta+lise) 10.4 kat artarak 47.423'ten 492.809'a yükselmiÅŸtir. İlk mezununu 1954-1955 öğretim yılında veren İmam-Hatip Okulu 1993-1994 öğretim yılına deÄŸin toplam orta kısım mezun sayısı 610.606 ve imam-hatip lisesi mezunu sayısı 285.974, 1971-1996 resmi Kur'an kursu mezunu 2.725.482, tüm devlet okullarında din eÄŸitimi görmüş (imam-hatip+Kur'an Kursu) mezun sayısı 3.622.062'dir. 1994-1995 öğretim yılında imam-hatip lisesi öğrencilerinin % 40'ı (14.421), toplam lise (orta+lise) öğrencilerinin % 38'i kız öğrencidir. Kur'an kursu öğrenimi gören öğrencilerin % 67'sinin kız olması düşündürücüdür. 1990-1991 öğretim yılında resmi Kur'an kursu öğrencilerinin % 96.3'ü ilkokul mezunudur. Bu kesimdeki toplam öğrencilerin % 87'si 11-14 yaÅŸ kümesi nüfustan oluÅŸmaktadır. Bu yaÅŸ kümesi nüfus, 8 yıllık zorunlu bütünleÅŸtirilmiÅŸ eÄŸitim çağında bulunmaktadır. Bu da, "dinci-ÅŸeriatçı" çevrelerin 8 yıllık zorunlu eÄŸitimin tüm çaÄŸ nüfusuna yaygınlaÅŸtırılmasını engellemelerinin nedenini ortaya koymaktadır: "AÄŸaç yaÅŸken eÄŸilir". Bu sayı; özel kurslar, özellikle Süleymancı, Nurcu ya da NakÅŸibendi vb tarikatlarca açılan özel okulları içermemektedir. Mezunlarını devletçe yetiÅŸtiren imam adaylarının yalnızca % 2'si bu göreve atanabilmektedir. Böylece 70 bin dolayındaki cami için milyonlarca imam yetiÅŸtirilmesi, anılan okulların kuruluÅŸ amacından saptırıldığını açık seçik ortaya koymaktadır. Bu nedenle son açılan 100 dolayındaki imam-hatip lisesi, Anadolu imam-hatip lisesi olarak açılmıştır. Öteki Anadolu liseleri için yeterli sayıda ve nitelikte yabancı dil öğretmeni bulunamazken, Anadolu İmam-Hatip liselerinde yeterli sayıda ve en nitelikli yabancı dilde matematik ve fen dersleri öğretmenleri görevlendirilmektedir. Belki bu yolla imam-hatip lisesi mezunlarının Harp okullarına girmeleri hedeflenmektedir. Genel olarak, ÅŸeriat düzenine özlem duyan, dindar deÄŸil, dinci çevreler, din eÄŸitimini sinsi bir planla yürütmektedir. Buna, eÄŸitim-kadrolaÅŸma-partileÅŸme süreci denilmesi yanlış olmaz. 7.8.1992 tarih ve 21308 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Milli EÄŸitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları YönetmeliÄŸine göre "özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen Beden EÄŸitimi, Resim, Müzik ve Din Kültürü-Ahlak Bilgisi dersleri, hizmetiçi eÄŸitim kurslarıyla yetiÅŸtirilen ilkokul öğretmenlerince verilir. (Mad. 75) Bu dört alanda Milli EÄŸitim Bakanlığı Hizmetiçi EÄŸitim Dairesi BaÅŸkanlığınca açılan kurs sayısı Çizelge 13'de verilmiÅŸtir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi için düzenlenen kurs sayısı, öteki yetenek dersleri için düzenlenen kurs sayısından 3.23 kat daha fazladır. Beden EÄŸitimi, Resim-İş ve Müzik derslerine oranla; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ne ölçüde yetenek dersi olduÄŸu tartışma götürür. Öte yandan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim 4. ve 5. sınıflarda haftada 2'ÅŸer saat olmasına karşılık; Resim-İş, Müzik ve Beden EÄŸitimi derslerinin her biri her sınıfta (1., 2., 3., 4. ve 5.) haftada 2'ÅŸer saat olmak üzere toplam 10 saattir. Bununla birlikte 11.4.1996 tarihi itibariyle Türkiye'deki ilköğretim okullarında toplam 1832 Beden EÄŸitimi öğretmenine karşılık, 3088 Din Kültürü-Ahlak Bilgisi öğretmeni bulunmaktadır. Yatılı İlköğretim Bölge okullarında bu sayılar sırasıyla 48 ve 109'dur. ÇİZELGE 13 HİZMETİÇİ EĞİTİM KURSLARININ ALANLARA GÖRE DAÄžILIMI (1990-1996) MEB, Hizmetiçi EÄŸitim Dairesi BaÅŸkanlığı Faaliyet Programları.  İlköğretim ve ortaöğretimde toplam 186.285 saat Beden EÄŸitimi dersi için 6.993 öğretmenin (bir öğretmene ortalama 27 saat) görevli olmasına karşılık, 190.000 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saati için, 15861 öğretmen (bir öğretmene ortalama 12 saat) bulunmaktadır. Her öğretmenin aylığı karşılığı haftada 18 saat derse girmesi durumunda, 5.306 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeni fazlalığı bulunmaktadır. 1995-1996 öğretim yılında toplam Beden EÄŸitimi ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saati sayısı hemen hemen eÅŸit olmasına ve halen var olan gizli iÅŸsiz 5306 öğretmene karşın, 13.9.1996 tarihli Bakanlık genelgesi ile 1.100 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliÄŸi kontenjanı ilan edilmiÅŸtir. Bu siyasal-dinsel kadrolaÅŸma deÄŸil de nedir? Laik ulusal eÄŸitimi bu dinselleÅŸtirme-medreseleÅŸtirme çabaları az görülmüş olacak ki, 1998-1999 öğretim yılında YÖK sekiz İlahiyat Fakültesinde İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ÖğretmenliÄŸi Bölümü açmıştır. Bu bölümlerin 1998 yılı öğrenci kontenjanı 476'dır. Halen bu kesimde gizli iÅŸsiz binlerce öğretmen olduÄŸu için, bu yeni açılan bölüm öğrencilerinin mezun olunca iÅŸsiz kalmamaları için, ek 12 kredilik ders aldırarak Sosyal Bilgiler ya da Türkçe ÖğretmenliÄŸi yan alan yapılmıştır. Bu, güzel Türkçemizin kirlenmesi anlamına gelir. Daha açık bir deyiÅŸle bu, anılan öğretmenlerin, Türkçe öğretmek yerine yoÄŸunlukla daha iyi bildikleri İslâm edebiyatı öğretmelerine yol açar. Bu da, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" ilkesine taban tabana ters bir geliÅŸme olur. Aynı ölçü, Beden EÄŸitimi dersi için uygulandığında 3.356 öğretmen açığı bulunmaktadır.  ÇİZELGE 14 İLKÖĞRETİM I. DEVREDE RESİM-İŞ, MÜZİK, BEDEN EĞİTİMİ VE DİN  KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ HAFTALIK DERS SAATI SAYISI MEB İlköğretim Okulu Programı, Resmi Gazete, Sayı: 21166, 9.3.1992.  Çizelge 15'ten, 1995-1996 öğretim yılında Ankara'da sınıf öğretmeni olup da dal öğretmeni olmak için hizmetiçi eÄŸitim kursunu tamamlayanların Çankaya İlçesi'nde % 26.4'ü, Keçiören İlçesi'nde % 38.1'i Din Kültürü-Ahlak Bilgisi Öğretmenidir. Beden EÄŸitimi öğretmenleri için bu oranlar anılan ilçeler için sırasiyle % 21 ve % 14.3'tür. ÇİZELGE 15 ANKARA-ÇANKAYA VE KEÇİÖREN İLÇELERİNDE KADROSU SINIF ÖĞRETMENİ OLUP BRANÅž ÖĞRETMENİ HİZMETİÇİ EĞİTİM KURSLARINI TAMAMLAYAN ÖĞRETMENLERİN BRANÅžLARINA GÖRE DAÄžILIMI (1995-1996) İlçe Milli EÄŸitim Müdürlükleri. Ankara'nın AltındaÄŸ, Etimesgut, Mamak, Gölbaşı, Sincan İlçelerinde de benzer geliÅŸmeler, baÅŸka bir deyiÅŸle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi alanının lehine olduÄŸu Çizelge 16'da görülmektedir.  ÇİZELGE 16 ANKARA ALTINDAÄž, ETİMESGUT, MAMAK, GÖLBAÅžI, SİNCAN İLÇELERİNDE İLKOKUL SINIF ÖĞRETMENİ OLUP HİZMETİÇİ  EĞİTİMLE BRANÅž ÖĞRETMENİ OLANLARIN SAYISI (1995-1996)  Aynı  Milli EÄŸitim Bakanlığı Talim-Terbiye Kurulu, bilim ve uzmanlar kurulu olup, ulusal eÄŸitimimiz konusunda düşünce ve politika üretmekle görevli olan Bakanlığın bir tür "kurmay heyetidir". Nitekim 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif TeÅŸkilatına Dair Kanun'un TBMM'de görüşülmesi sırasında tartışmalar, Talim ve Terbiye Kurulu konusunda yoÄŸunlaÅŸmıştır. Milli EÄŸitim Bakanı Mustafa Necati, Talim ve Terbiye Kurulu'nu "Türk ulusunun okul içinde ve dışında eÄŸitimi ile ilgili büyük sorunları ile uÄŸraÅŸacak ve Milli EÄŸitim Bakanlığına manevî kontrol görevi yapacak bir bilim ve uzmanlar kurulu olarak" düşünüldüğünü söylemiÅŸtir. Aynı konuda Atatürk de, 01.11.1926 tarihinde TBMM'ni açış konuÅŸmasında eÄŸitimin bilimselliÄŸinden söz ederken şöyle demiÅŸtir: Yurtta eÄŸitim ve öğretim ilkelerini bilimsel ve bağımsız bir merkezden yönetmek amacıyla gerekli görülen 'Talim ve Terbiye Dairesi' kurulmuÅŸ ve bütün öğretim programları ve ders kitapları üzerinde önemli kararlar alınmıştır... Bütün milli eÄŸitim kuruluÅŸlarında uzmanlardan yararlanmak iÅŸinin gelecek yıllarda da daha geniÅŸ ölçüde sürdürülmesi yerinde olur. Bilim ve Uzmanlar Kurulu olan Talim ve Terbiye Kurulu'nda çalışanların en büyük bölümünün Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi branşından olması, Mısır'daki El Ezher Medresesi mezunlarının öğretmen olarak atama kararı alınmasının nedenini açıklamıyor mu? (Çizelge 17). Bu çizelge ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Talim ve Terbiye Kurulu üyeleri karşılaÅŸtırılabilir mi? 1926 yılında TTK'nin kurucu baÅŸkanı Prof.Dr.Emin EriÅŸilgil, üyeleri Prof.Dr.A.Refik Bekman, Ali Haydar Taner, Prof.Dr.Zeki Mesut Alsan, Rıdvan Nafiz Edgüer, Avni BaÅŸman, Ahmet Tevfik Göymen, İbrahim Alaattin Gövsa, M.Rüştü Uzel, Prof.Dr.Hayri Dener, Dr.Halil Fikret Kanat, Ord.Prof.Dr.Enver Ziya Karal (1940-1944), Faik ReÅŸit Unat, Prof.Dr.Celal Saraç (1943-1946), İ.Hakkı Tonguç (1946-1949). 1996 yılında ülkemizde Amasya, Artvin, Bartın, Batman, Bayburt, Bitlis, Bolu, Burdur, Denizli, Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Kastamonu, Kütahya, Manisa, NevÅŸehir, NiÄŸde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Yozgat, Zonguldak, Çanakkale, Çorum, Åžanlıurfa illerinde il, ilçe milli eÄŸitim müdürlükleriyle okul yöneticilerinin çoÄŸu, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni idi. Yine anılan yılda Türkiye'deki ilk ve ortaöğretimdeki toplam öğretmenlerin % 19.5'i Matematik, % 14.8'i Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olmasına karşılık, eÄŸitim kesimindeki toplam yöneticilerin % 16.7'si Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, % 13.4'ü matematik öğretmeni idi. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerine tanınan bu ayrıcalık düşündürücüdür. Böylece ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma oluÅŸturulmuyor mu?  ÇİZELGE 17 TALİM-TERBİYE KURULU PERSONELİNİN ÖĞRENİM ALANLARI İTİBARİYLE DAÄžILIMI VE TOPLAM İÇİNDEKİ YÜZDESİ (1992 YILI OCAK AYI) Konan Necdet, "MEB Talim ve Terbiye Kurulu BaÅŸkanlığı İşgörenleri", EÄŸitim Yönetimi, Yıl: 1, Sayı: 4, PEGEM Yayıncılık, Ankara 1995.  UÅŸak İmam Hatip Lisesi'nde 'RP militanı gibi çalışarak kız ve erkek öğrencileri örgütledikleri' belirlenen Din Kültürü ve Ahlak dersleri öğretmenleri Kadir Kesici ile Nazmi Yıldırım'ın Vali Kamil DemircioÄŸlu'nun aynı okulda 6 öğretmenle birlikte geçici olarak baÅŸka okula atanmalarının öğrenciler arasında tepkiyle karşılandığı bildirildi. Atama kararının gelmesiyle birlikte öğrencilerin, kaldıkları Fatih Öğrenci Yurdu'nda hazırlık yaparak derslere girmeme ve toplantı düzenleyerek protesto kararı aldıkları öğrenildi. Köktendinci akımların yeÅŸerip kök saldığı Kur'an Kursları, imam-hatip okulları, İlahiyat Fakülte ve yüksekokulları vb dinsel ve siyasal örgütlenme sonucunda 5.6.1977 tarihinde yapılan milletvekilleri genel seçimlerinde Türkiye'deki toplam oyların % 8.6'sını (1.269.918) almış olan Milli Selamet Partisi, 24.12.1995 tarihinde yapılan seçimlerde RP oy oranını % 21.6'ya (6.012.450) yükselterek birinci parti olarak çıkmış ve iktidarın büyük ortağı yapmıştır. Bu gerçeÄŸin altını, 13.10.1996 tarihinde yapılan RP 5. Büyük Kongresinde bizzat Erbakan çizmiÅŸ ve şöyle demiÅŸtir: "350'nin üzerinde imam-hatip, üç bin Kur'an kursu açtık. Bugünkü nesil iÅŸte o hamleler sonucu yetiÅŸti". Hangi demokratik ülkede devlet, bir köktendinci partiye "militan" yetiÅŸtiriyor? Gazetenin haberine göre halen; 36'sı çok programlı lise, 2'si süper, 107'si Anadolu olmak üzere toplam 609 imam-hatip lisesi (orta ve lise) bulunmaktadır. Diyanet İşleri BaÅŸkanlığına baÄŸlı Kur'an kurslarının sayısı da beÅŸbini aÅŸmıştır. Bununla da kalmamış, 1995 yılına deÄŸin hemen her zaman merkez saÄŸ ve merkez sol partilerin kalesi konumunda olan Denizli, Aydın, Adana, Antalya, Bursa, İçel illerimizde bile, 25.12.1995 tarihinde yapılan seçimlerde RP, toplam 12 milletvekili çıkarmıştır. 1977'de toplam oyların Denizli'de % 3.3'ünü alan MSP, 1995 yılında RP olarak % 10.3'e, Aydın'da % 2.8'den 8.7'ye, Adana'da % 6.3'ten % 16.72'ye, Bursa'da % 5.9'dan % 18.8'e, İçel'de % 2.6'dan % 10.7'ye yükselmiÅŸtir. Köktendinci kadroların bu geliÅŸmesinde, ÅŸu günlerde laikliÄŸi savunan Sayın Demirel, Sayın Çiller, Sayın Yılmaz'ın hiç mi katkısı olmamıştır? İmam-hatip açmada birbirleriyle adeta yarışan bu liderler deÄŸil mi? Sekiz yıllık zorunlu eÄŸitime neden karşı çıkılıyor? Bunun baÅŸlıca üç nedeni var. Birincisi; imam-hatip liselerinin orta kısımlarının sekiz yıllık zorunlu eÄŸitim kapsamına alınarak kaldırılacak olmasıdır. İkinci neden; beÅŸ yıllık ilkokul mezunlarının, 11-12 yaÅŸlarında Kur'an kursuna gidebilmelerinin engellenmesidir. Üçüncü önemli neden tarikatçı vakıf ve derneklerin bu minik ama yoksul çocukları "yurt", Kur'an kursu adlı çoÄŸuna her iki konumda da "aÄŸaç yaÅŸ iken eÄŸilir" görüşünden hareketle körpe beyinleri, ÅŸeriata büyük özlem duyan siyasal partilere "militan" kadro yetiÅŸtirilmesinin önlenmesidir. Ayrıca zorunlu temel eÄŸitimin sekiz yıla çıkarılmasıyla, temel eÄŸitimin I. kademesini ilk beÅŸ yıl bitirerek Kur'an Kursuna giden çocukların da, 11. yaÅŸ yerine en erken 14 yaşında bu kurslara gidebilecekleri de, tarikatçı çevreleri kaygılandırmaktadır. Sekiz yıllık temel eÄŸitimi bitiren çocuklardan,             imam-hatip lisesini seçenler ve Kur'an kursuna gidenler bugünkü denli çok olabilir mi? Olmamıştır da. ÖrneÄŸin 1996-1997 öğretim yılında 601 imam-hatip lisesinde (lise+ortaokul) (464 imam-hatip lisesi, 30 çok programlı lise, 107 Anadolu imam-hatip lisesi) 511.502 öğrenci öğrenim görüyordu. 1998-1999 öğretim yılında 604 imam-hatip lisesinde (464 imam-hatip lisesi, 33 çok programlı lise, 107 Anadolu imam-hatip lisesi) 192.786 öğrenci öğrenim görmekte, 18.145 öğretmen görev yapmaktadır (51). Buna göre 1996-1997 öğretim yılında bir öğretmene ortalama 27 öğrenci düşerken, 1998-1999 öğretim yılında bir öğretmene on öğrenci düşmektedir. Öteki liselerin hangileri bu denli ayrıcalıklıdır? Åžeriat düzenine özlem duyan ya da kimi köktendinci partilerin arka bahçesi olarak yetiÅŸtirilen imam-hatip okulu öğrencilerinin çok önemli bir bölümü, devletçe de öncelikle desteklenmektedir. 1996-1997 öğretim yılında toplam mesleki-teknik öğretim kesimindeki tüm öğrenciler içinde, en yüksek oranda burs verilen kesim (yüzde 39.33), Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'dür. Aynı yıl mesleki-teknik öğretim kesimindeki pansiyon kapasitesinin yüzde 51.34'ü Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'ne aittir. Bunlar, tarikatçı vakıfların kurmuÅŸ oldukları öğrenci yurtları, Kur'an kursları ve her düzeydeki okulları içermemektedir.  BÖLÜM III  YÜKSEKÖĞRETİM  Yükseköğretim 1739 sayılı Milli EÄŸitim Temel Kanununa göre, "yükseköğretim; ortaöğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğrenim veren eÄŸitim kurumlarının tümünü kapsar" (Madde 34).  Üniversite  06.06.1933 tarih ve 2252 sayılı İstanbul Darülfünunu'nun İlgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun'da üniversitenin amaç ve görevleri şöyle belirlenmiÅŸtir: "Bilimsel araÅŸtırmalar yapmak, ulusal kültürü ve bilimi geniÅŸletmeye ve yaymaya çalışmak, devlet ve ülke hizmet ve iÅŸleri için ergin ve olgun unsurlar yetiÅŸmesine yardım etmek" (Madde 1). 18.06.1946 tarih ve 4936 sayılı Üniversiteler Kanununda üniversite şöyle tanımlanmıştır: "Üniversiteler, fakültelerden, enstitü, okul ve bilimsel kurumlardan oluÅŸmuÅŸ özerkliÄŸi ve tüzel kiÅŸiliÄŸi olan yüksek bilim, araÅŸtırma ve öğretim birlikleridir". "Her üniversitenin genel özerkliÄŸi ve tüzel kiÅŸiliÄŸi içinde, o üniversiteyi oluÅŸturan fakülteler de, bu kanun hükümlerine göre bilim ve yönetim özerkliÄŸine ve tüzel kiÅŸiliÄŸine sahiptir" (Madde 1). 1961 Anayasasının 120. maddesi şöyledir: Üniversiteler, bilimsel ve idarî özerkliÄŸe sahip kamu tüzel kiÅŸileridir. Üniversiteler, kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulu organları eliyle yönetilir ve denetlenir. Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaÅŸtırılamazlar. Siyasi partilere üye olma yasağı üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları hakkında uygulanmaz. Ancak bunlar partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar. 07.07.1973 tarih ve 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu'na göre "Üniversiteler; fakülte, bölüm, kürsü, yüksekokul, okul, enstitü ve benzeri kuruluÅŸlarla hizmet birimlerinden oluÅŸan özerkliÄŸe ve kamu tüzel kiÅŸiliÄŸine sahip yüksek bilim, araÅŸtırma, öğretim ve yayım birlikleridir". 06.11.1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na göre "Üniversite: Bilimsel özerkliÄŸe ve kamu tüzel kiÅŸiliÄŸine sahip yüksek düzeyde eÄŸitim-öğretim, bilimsel araÅŸtırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluÅŸ ve birimlerden oluÅŸan bir yükseköğretim kurumudur" (Madde 3/d). Bu tanımlara göre; son altmış beÅŸ yıllık dönemde kavramlar anlamını yitirmiÅŸtir. İlk üç üniversite yasasında, üniversitenin birinci görevi; bilim, bilimsel ürün ve araÅŸtırma, bilim ve teknoloji üretmek iken, 12 Eylül askerî yönetimince kabul edilen ve halen yürürlükteki 2547 sayılı yasa ile, öteki eÄŸitim konularında olduÄŸu gibi yükseköğretim konusunda da geriye dönüş yaÅŸanmıştır. Bu da bir karşı devrimdir. Cumhuriyet ve Üniversite  1923 Aydınlanma Devrimi ile birlikte Türkiye köklü deÄŸiÅŸiklikler ve yenilikler yaÅŸamıştır. Öğretim BirliÄŸi Yasası (1924), Harf Devrimi, Ulus Okulları (Millet Mektepleri), karma eÄŸitim, köye öğretmen yetiÅŸtirme vb. eÄŸitim devriminin kilometre taÅŸlarıdır. Bu dönemde tek yükseköğretim kurumu olan İstanbul Darülfünununun çaÄŸdaÅŸ bir eÄŸitim kurumu olması için Cumhuriyet hükümetleri hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. 21.4.1924 tarihinde kabul edilen bir kanunla, İstanbul Darülfünununa bilimsel özerkliÄŸin yanısıra tüzel kiÅŸilik ve yönetsel özerklik verilmiÅŸtir. Buna karşın Cumhuriyetin bu en yüksek bilim kurumu, Atatürk devrimlerine destek olmamış, hatta bir çeÅŸit "pasif bir direniÅŸ" göstermiÅŸtir. Bu durumu en güzel, Darülfünunun kaldırıldığı yılın Milli EÄŸitim Bakanı Dr.ReÅŸit Galip belirlemiÅŸtir (52): Milli eÄŸitim iÅŸlerini faaliyet programının en başına koymuÅŸ olan Cumhuriyet, bir taraftan Tevhidi Tedrisat Kanunu (Öğretimde Birlik Kanunu) ile medreseleri kaparken öbür yandan da Darülfünuna elini uzattı. Bu kurumun kendi kendine olgunlaÅŸması, ilerlemesi ve geliÅŸmesi için, baÅŸta tüzel kiÅŸilik ve bilimsel özerklik imtiyazları olmak üzere, maddi manevî her türlü olanaklar saÄŸladı. 1923'ten 1932'ye kadar geçen dokuz yıl zarfında Türkiye'nin bütün aydınları gözlerini Darülfünuna diktiler; her alanda devrimler geçiren yeni Türkiye'de Darülfünundan ülke yaÅŸamının genel gidiÅŸine uygun bir geliÅŸme göstermesini beklediler. Ülkenin hiçbir sorunu Darülfünun iÅŸi kadar genel ilgi uyandırmadı, hiçbir kurum onun kadar eleÅŸtiriye uÄŸramadı. lakin bütün bu ilgilere, bütün bu eleÅŸtirilere karşın İstanbul Darülfünunu Türk aydınlarının kendisinden özlem ve ihtirasla beklediÄŸi düzelme, geliÅŸme ve ilerlemeye ulaÅŸmadı. Memlekette büyük politik ve toplumsal dalgalanmalar olmaktaydı. Darülfünun bunun karşısında tarafsız bir seyirci rolünü sürdürdü. İktisat alanında önemli deÄŸiÅŸimler olmaktaydı. Darülfünun, bunlara tamamen ilgisiz görünüyordu. Hukukta köktenci deÄŸiÅŸiklikler yapıldı. Darülfünun yalnızca yeni kanunları ders programına almakla yetindi. Yazı reformu yapılmış, dilin özleÅŸtirilmesi hareketi baÅŸlamıştı. Darülfünun bununla hiçbir surette ilgilenmiyordu. Yeni bir tarih deÄŸerlendirilmesi ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı. Darülfünunun buna karşı ilgisini uyandırmak için 3 yıl beklemek ve çabalar sarfetmek gerekti. İstanbul Darülfünunu en sonunda sustu, kendi kabuÄŸuna çekildi ve bir OrtaçaÄŸ izolasyonuyla, dış dünyadan tamamen koptu. Türk toplumunun yaÅŸam akışı içinde bu kadar soyutlanmış halde kalabilen İstanbul Darülfünunu, dünyanın baÅŸka yerlerindeki bilim hareketlerine karşı da, doÄŸal olarak, yakınlık ve ilgi gösteremezdi ve bunlardan da uzak kaldı. İstanbul Darülfünunu bilimsel araÅŸtırma ve incelemeler için bir faaliyet alanı olamadı; kiÅŸisel çalışma için fırsat ve imkanlar veren bir çalışma çevresi haline giremedi. Öğretimin ÅŸekil ve yöntemini çaÄŸdaÅŸ Batı kurumlarındaki ÅŸekil ve yöntemlere uygun bir hale getiremedi. Türkiye gibi köktenci bir devrim ülkesinde vatanın gelecekteki yöneticilerinin eÄŸitimi, hayattan bu kadar uzak kalan, devrimin gidiÅŸinden bu kadar uzak duran bir kuruma artık daha uzun müddet bırakılamazdı. Esasen o yıldan beri İstanbul Darülfünunu kendi kendisini iyileÅŸtirme için kendisine verilmiÅŸ olan ve her yıl tekrarlanan bol ve geniÅŸ fırsatlardan yararlanamadı. Geçen zaman ile geçirilen deneyim de yeterli idi. Büyük Millet Meclisi Darülfünunun 1932 bütçesini ancak bir yabancı uzman getirilerek bu kurumun esaslı bir surette iyileÅŸtirilmesi ve düzeltilmesi koÅŸuluyla kabul etmiÅŸtir... HatiboÄŸlu; günümüzdeki Türk üniversitelerini de, Milli EÄŸitim Bakanı Dr.ReÅŸit Galip'in yukarıda betimlediÄŸi 1930'lu yıllardaki İstanbul Darülfünununa benzetmektedir (53): 1997'de MGK'nun baskısıyla gündeme gelen sekiz yıllık eÄŸitime gerici güçler karşı çıkarken bile üniversitelerden destek gelmemiÅŸtir. Kısacası, üniversite, Cumhuriyet devrimlerine ilgisiz kalan 1933 öncesi Darülfünununa benzemiÅŸtir. Cumhuriyetin KuruluÅŸunun 75. yılında Türk yükseköğretiminin ulaÅŸtığı düzey, hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır, ama kesinkes yeterli deÄŸildir. 75 yılda üniversite sayısı 72, öğrenci sayısı 454, öğretim elemanı sayısı 181 ve mezun sayısı 516 ile katlanmıştır (Çizelge 18). Bu sürede Osmanlı Medresesinden çaÄŸdaÅŸ bir üniversiteye ulaşılmıştır. Bu geliÅŸme hiç yeterli deÄŸildir. Çünkü 1933-1981 döneminde üniversite denilince öne çıkan bilim, bilimsel araÅŸtırma iken, 1981 yılından beri öğretim öne geçmiÅŸtir. Bunu yadırgayan deÄŸerli bilim adamı Karayalçın şöyle belirtmiÅŸtir: "Üniversite kavramı için esas olan kıstas öğreti (doktrin) deÄŸil, öğretimdir".... "Kanunu yapan kimselerin amacı gerçekten bu ise üniversite kavramının, mesleki bilgi veren meslek okullarına doÄŸru erozyona uÄŸratıldığı, bilimsel inceleme ve çalışmanın" mesleki bilgi yanında sadece "teorik" mahiyette kaldığı ve sonuç olarak pratik hayat için önemsiz ve tali bir rol oynadığı görüşü, büyük Atatürk'ün herkesçe bilinen vecizesini yenmiÅŸ demektir". (54)  ÇİZELGE 18 TÜRK YÜKSEKÖĞRETİMİNDE GERÇEKLEÅžTİRİLEN SAYISAL GELİŞMELER (1923-1924/1997-1998) YÖK, Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu (Ankara, Mart 1998), s. 6.  Genelde ulusal eÄŸitim dizgesinin herhangi bir tür ya da düzeyinde karşılaşılan sorunlara, bilimsel araÅŸtırma ve uygulamalarıyla üniversitelerden çözüm önerileri beklenir. Ancak 12 Eylül askerî yönetimince benimsenen 1982 Anayasası ve 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ile Türk yükseköğretimi yeniden yapılandırılmıştır. Buna göre Türk üniversiteleri, aynı silahlı kuvvetlerde olduÄŸu gibi, "emir-komuta" düzenine göre örgütlenmiÅŸtir. Üniversitenin yönetsel ve bilimsel özerkliÄŸi alınarak YÖK'e verilmiÅŸtir. Bu yapılanma sonucunda, üniversitede profesör olmayan profesörler-kolay profesörlük-, bunun sonucu olarak doçent olmayan doçentler, öz olarak öğretim üyesi olmayan öğretim üyeleri türemiÅŸtir. 1981 yılına deÄŸin ilgili bakanlıkça yönetilen meslek okulları, üniversite ÅŸemsiyesi altına alınınca, bu kurumlar üniversiter düzeye yükseltilememiÅŸ, üniversiteler "meslek okulu" düzeyine düşürülmüştür. Türk toplumuna "Üniversite Reformu" olarak sunulan YÖK düzeni; ülkemizin sorunlarını çözmek bir yana, bizzat kendisi "sorun" olmuÅŸtur. YÖK neden sorun oldu? Bu soruya, bir YÖK üyesinin yanıtı şöyledir (55): "Sonuç: YÖK Sorun Oldu. Çünkü YÖK:  a. Tarihin akışına ve dünyanın genel gidiÅŸine; b. Demokrasiye ve insan hakları bildirgelerine; c. Zamanımızın ruhuna ve deÄŸerlerine; ters düşen, anakronik (çaÄŸdışı) bir "kurtarma" denemesiydi. ÇaÄŸdışı olan YÖK yöneticilerinin her fırsatta kınadığı, topluma jurnal ettiÄŸi öğretim üyeleri deÄŸil, YÖK modelinin kendisiydi".  "YÖK Sorun Oldu Çünkü: d. 12 Eylül yöneticileri, modelin kerametine kendilerini öylesine inandırmışlardı ki, en masum öneri, dilek ve dilekçeleri bile devlete isyan olarak gördüler, susturmaya kalkıştılar". e. "Temel ve tarihi yanılgılarını görüp düzelteceklerine, yanlış hesapların BaÄŸdat'tan dönmesini beklediler. Bazılarını belki düzeltmeye çalıştılar ama çoÄŸu kez geç kaldılar". f. "YÖK BaÅŸkanı'nı üzmektense, binlerce öğretim üyesinin dilek ve uyarılarını, yüzbinlerce öğrencinin ÅŸikayetlerini duymazlıktan geldiler, yok saydılar". g. "Anayasa'nın tanıdığı toplu dilekçe hakkını kullananları bile mahkemeye verdiler. YÖK'ü eleÅŸtirenleri neredeyse 'vatan haini' ilan edip ötekileri sindirmeye çalıştılar". h. "Hukukun en doÄŸal savunma hakkını tanımadan kiÅŸileri en ağır cezalara çarptırdılar. Kolayca ve alelacele çıkardıkları kanunların hukuk olduÄŸunu sandılar. Yanıldılar".  "YÖK Sorun Oldu. Çünkü: i. YÖK yöneticileri, kurucu Atatürk'ün en büyük eserim dediÄŸi Cumhuriyet'e, Cumhuriyet'in vatandaÅŸlarına, gençlerine, yaÅŸlılarına, toplumun sayduyusuna, kurumlarına ve en temel ilkelerine ve deÄŸerlerine, insanlara saygılı davranmadılar. j. Kimi öğretim üyeleri de, pasif bir direnme olarak, YÖK sistemini inançla ve gönülden desteklemediler. Sistemlerin insanları çalıştıramayacağını bir kez daha kanıtladılar". YÖK döneminde yaÅŸanan üniversitelerdeki nitelik bunalımını deÄŸerli bilim insanı Prof.Dr.Ayhan Çavdar şöyle belirlemiÅŸtir (56): ... Üniversitelerin temel görevleri, araÅŸtırma yapmak ve bilim üretmek iken, Türk üniversitelerinde giderek, özellikle son 10 yılda öğretim ağırlıklı bir çalışma düzeni egemen olmuÅŸtur. Kaldı ki yapılan öğretim ve eÄŸitimin kalitesi de ayrıca bir tartışma konusudur. İyi yetiÅŸmemiÅŸ öğretim elemanları yanında sıklıkla deÄŸiÅŸen ders saatleri ve programlarıyla eÄŸitimin niteliÄŸi de giderek bozulmuÅŸtur. Sonunda üniversiteler üst düzey araÅŸtırma yapan ve birinci sınıf eÄŸitimi-öğretimi gerçekleÅŸtiren kurumlar olmaktan çıkmış, sıradan yüksek okullar düzeyine indirgenmiÅŸtir. Sonuç ve Öneriler; Yükseköğretim Kanunu deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸrayacaksa kanımızca üniversiteye iki türlü kadro ayrılmalıdır. Son 10 yılda öğretim üyesi unvanı alanlar yeniden deÄŸerlendirilmeli, araÅŸtırıcı öğretim elemanlarıyla, öğretim-eÄŸitim ağırlıklı çalışanlara göre kadrolar ayrılmalıdır. HatiboÄŸlu da aynı konudaki görüşlerini şöyle ifade etmiÅŸtir (57): ... Üniversite gelenekçi ve gerici olamaz. Böyle olması gereken üniversite, çok acıdır, 1980'den sonra karanlığın yaratıcısı, dogmanın yeri, gelenekçiliÄŸin, tutuculuÄŸun ve gericiliÄŸin kaynağı olmuÅŸtur. Özellikle YÖK'le birlikte kurulan taÅŸra üniversiteleri, bulundukları yöreye bilimi, aydınlığı, yeniyi, laikliÄŸi ve çaÄŸdaÅŸlığı götürecekken, tersi deÄŸerleri götürmüşlerdir... 12 Eylül askerî yönetimi; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu yapmasının, imam-hatip okulları mezunlarının tüm yükseköğretim kurumlarına girmesini saÄŸlamasının yanısıra üçüncü ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmaya da YÖK'ü kurarak yeÅŸil ışık yakmıştır. Çünkü 76 yıllık Cumhuriyet döneminin hiçbir evresinde, YÖK döneminde (1981-1999) olduÄŸu denli üniversitelerde "Türk-islam sentezci", hatta ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma yaÅŸanmamıştır. YÖK döneminde atanan kimi dekan ve rektörler, bulundukları illerdeki müftülere onur doktorası vermeye, tarikatlarla iÅŸbirliÄŸi içinde çalışmaya baÅŸlamışlardır. ÖrneÄŸin 11.7.1992 tarihinde kurulan 22 üniversitenin rektörleri üçlü kararname ile daha açık bir deyiÅŸle Milli EÄŸitim Bakanı (Köksal Toptan), BaÅŸbakan (Süleyman Demirel), CumhurbaÅŸkanı (Turgut Özal) imzalarıyla atanmışlardır. Anılan atamalarda, DYP-SHP koalisyonunun küçük ortağı etkili olamamıştır. Kanpolat bu durumu şöyle belirlemiÅŸtir (58): Bilim adamı yetiÅŸtirme boyutundaki en önemli yara, bu dönemdeki atamalarda alınmıştır. Harran, Sütçü İmam, Dumlupınar, Kırıkkale, Mustafa Kemal Üniversitesi gibi birçok üniversitede tarikatçı kadrolaÅŸma bu rektör atamalarıyla oluÅŸmuÅŸ, daha sonraki dekan ve rektör seçimlerinin önemli bir kısmında varolan sorunlar, iki yıllık dönemdeki atamalarla saÄŸlanmış kadrolar tarafından oluÅŸturulmuÅŸtur. Bu baÄŸlamda 18 Aralık 1998 tarihli bir gazete haberinin baÅŸlığı şöyle idi: Tarikatçı rektör YÖK'ün seçimi" "Tarikatçı olduÄŸu gerekçesi ile Harran Üniversitesi rektörlüğünden alınan Prof.Dr.Mahmut Sert'in Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı olduÄŸu dönemde de YÖK'ün benzer raporuyla suçlandığı ortaya çıktı. Yüksek Disiplin Kurulu'nun "Fakülteyi tarikatçıların merkezi haline getirmek, ÅŸeriatçı uygulama ve kadrolaÅŸmaya katkıda bulunmak ve yardım etmek" gerekçeleriyle suçladığı Sert'in, 1996 üniversite seçimlerinde 88 oydan 7'sini alarak 3. olmasına karşın YÖK tarafından rektörlüğe atanması kuÅŸku yaratmıştı. YÖK, 1996 yılında dikkate almadığı raporu 1998 yılında iÅŸleme koyarak Sert'i görevden alırken; rektörlüğe Hacettepe Üniversitesi EÄŸitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Haluk Soran'ı getirmeye karar verdi. Soran'ın Åžanlıurfalı ve eski YÖK Yürütme Kurulu üyesi, Sayıştay BaÅŸkanı Prof.Dr.Kamil Mutluer'in bacanağı olduÄŸu öğrenildi. TaÅŸra üniversitelerindeki kadrolaÅŸmalar, YÖK'ün üniversite seçim sonuçlarını 3'e indirerek, CumhurbaÅŸkanlığı'na sunduÄŸu listeyi belirlemede seçeneklerinin doÄŸru ölçütlere dayanmadığını ortaya koydu. YÖK'ün, Sert'in Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı olduÄŸu dönemde Yüksek Disiplin Kurulu'nun 15 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı raporu dikkate almadığı da belirlendi. Yüksek Disiplin Kurulu'nun 15 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı rapor şöyle: Sert'in 63 DT 988 plakalı hizmet aracını özel iÅŸlerinde kullandığı, dekanlık görevine baÅŸlayınca "bazılarının canını yakacağım" yolunda sözler söylediÄŸi, Atatürkçü, laik öğretim üyelerinin çalışmalarına engel olduÄŸu ve laboratuvar çalışmalarına izin vermediÄŸi Ziraat Fakültesi'nin giriÅŸindeki Atatürk büstünü kaldırdığı ve uzun süre yerine koydurtmadığı, Nurcu kadroya destek olduÄŸu ve toplantılar yaptığı kanaatine varıldığından, Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin YönetmeliÄŸi'nin 11. maddesi uyarınca üniversite öğretim üyeliÄŸinden çıkarılması 7. madde uyarınca yönetim görevinden alınması için gereÄŸine karar verilmiÅŸtir (59). Bu örnekler çoÄŸaltılabilir. Söz geliÅŸi tarikatçı kadrolaÅŸma nedeniyle görevden alınan Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Abdurrahman Güzel'i, rektörlüğe YÖK atamadı mı? Daha önce Milli EÄŸitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu üyeliÄŸi yapan Prof.Dr.Güzel'in, bu yöndeki görüşleri rektör atanmadan önce bilinmiyor muydu? Yine tarikatçı kadrolaÅŸma nedeniyle istifiya zorlanan Kocatepe Üniversitesi rektörü Prof.Dr.YiÄŸitbaşı'yı bu göreve atayan YÖK deÄŸil mi? Görevden alınan ya da istifa ettirilen Pamukkale Üniversitesi rektörünü, daha önce göreve kim atadı? Öte yandan ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmanın yoÄŸun olarak yaÅŸandığı üniversitelerin rektörleri görevden alınınca, bu üniversitelerin anılan ÅŸeriatçı kadrolardan temizlendiÄŸi mi kabul ediliyor? ÖrneÄŸin ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma nedeniyle rektörü görevden alınan Kırıklale Üniversitesi sütten çıkmış ak kaşık mı oldu? Malatya'nın altı bin kadar nüfuslu Darende ilçesine Kaymakam, Belediye BaÅŸkanı ya da halk istediÄŸi için deÄŸil, tarikat ÅŸeyhinin isteÄŸi üzerine İlahiyat Fakültesi açıldığı bilinmektedir. Bu fakültede görevli altı öğretim elemanı, İnönü Üniversitesi Rektörünü YÖK'e ÅŸu gerekçe ile ÅŸikayet ediyorlar: Rektör, Seyid Osman Hulusi Efendi önderliÄŸindeki tarikatla irtibat kurmamızı emretmiÅŸtir. Kendisi bu tarikatın dergahına uÄŸramadan fakülteye gelmemiÅŸtir. Okulumuzu, bu dergahın uzantısı olarak lanse etmiÅŸtir. Üniversitemiz mevcut rektörü tarafından sistemli bir ÅŸekilde tarikat ve dini cemaatlere yönelik bir kadrolaÅŸma hareketi baÅŸlatmıştır ve kurumumuz çaÄŸdaÅŸ bir fakülte görünümünden hızla uzaklaÅŸtırılmıştır. Cumhuriyet'in haberi şöyle devam ediyor: "Öğretim elemanları fakültenin 5 Kasım 1993 tarihindeki açılışının da RP'li bürokrat ve siyasetçilerin kitlesel katılımıyla RP'nin gövde gösterisine dönüştürüldüğünü duyumsattılar" (60). Bu davranıştaki rektörlerden; üniversitenin akademik ve yönetici kadrolarına demokrat, laik insanları seçmeleri beklenebilir mi? İşte bu nedenle çoÄŸu üniversitelerimizden yurtdışına devlet bursu ile lisansüstü öğrenime gönderilen araÅŸtırma görevlisi kadrosundaki öğrenciler; ABD'de Atatürk'e küfür etmekte, ÅŸeriatçı propaganda yapmakta, cuma günlerini tatil yaparak geçirmekte, Türkiye'ye ÅŸeriat düzenini getirmek için Arap ve İranlı öğrencilerle gönül birliÄŸi yapmakta, buna karşılık devlet bunları beslemeyi sürdürmektedir. BoÅŸuna dememiÅŸler "Besle kargayı, oysun gözünü", dünyada hiçbir devletin, bu devleti yıkıp yerine totaliter bir devlet kurmayı hedef alan militanlar yetiÅŸtirdiÄŸi görülmemiÅŸtir. Ne yazık ki Türk devleti yetiÅŸtiriyor! Yurt dışına gönderilenler, ÅŸeriat düzenine özlem duyan kadrolar da, yurt içindekiler farklı mı? Ne yazık ki deÄŸil. Şöyle ki: YÖK; yeterli öğretim üyesi bulunmayan yeni üniversitelere araÅŸtırma görevlisi kadrolarına atanmış olan öğretim elemanlarını, lisansüstü öğrenimlerini tamamlamak üzere, kadrolarıyla birlikte geliÅŸmiÅŸ üniversitelerde görevlendirmektedir. Ancak sözü edilen üniversitelerdeki ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma sonucu, bu araÅŸtırma görevlilerinden kimileri, aynen yurtdışındaki öğrenciler gibi lisansüstü öğrenim görmekte oldukları üniversitelerin akademik kadrolarıyla uyumlu çalışmamakta, kadın eli sıkmamakta vb. davranışlar sergilemektedirler. Sonunda doktorasını Ankara, Hacettepe, ODTÜ vb. üniversitelerde yapmakta ama baÄŸnaz birer öğretim üyesi olarak geldikleri üniversitelere geri dönmektedirler. Bu araÅŸtırma görevlileri, lisansüstü öğrenim görecekleri üniversitelerce seçilmelidir. İlgili yönetmelik buna uygundur. Bu baÄŸlamda ÅŸu noktanın bir kez daha vurgulanması zorunlu görülmüştür. Gazete haberlerinde ÅŸu yönde bilgiler bulunmaktadır: BaÅŸbakanlık Takip Kurulu'na Genelkurmay temsilcisinin getireceÄŸi "Van Yüzüncü Yıl Üniversitesindeki ÅŸeriatçı faaliyetleri içeren raporda, -irticai yapılanmaların yoÄŸunlaÅŸtığı üniversiteler, Şanlıurfa Harran, Erzurum Atatürk, Diyarbakır Dicle, Van Yüzüncü Yıl, Elazığ Fırat, Kütahya Dumlupınar, Kayseri Erciyes, Ankara Gazi, Malatya İnönü ve Konya Selçuk" olarak sıralandı". Üniversitelerde ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmayı bu sayılan on üniversite ile sınırlandırmak, kesinlikle doÄŸru deÄŸildir. Çünkü örneÄŸin Onsekiz Mart Üniversitesi rektörü, bu üniversitedeki ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma nedeniyle görevden alındı ise, bu; anılan üniversitenin ÅŸeriatçı kadrolardan temizlendiÄŸi anlamına gelmez. Aynı neden Pamukkale, Afyon Kocatepe vb. üniversiteler için de geçerlidir. Söz geliÅŸi Ondokuz Mayıs, Cumhuriyet, Karadeniz Teknik, MuÄŸla, Celal Bayar vb. üniversitelerdeki akademik ve yönetici kadrolar içinde; İnönü ya da Fırat üniversitelerinde olduÄŸundan daha az "Türk-İslâm Sentezciler" olduÄŸunu kim kanıtlayabilir? Bir baÅŸka gazete haberi de şöyledir: MGK Genel SekreterliÄŸi baÅŸta olmak üzere üst düzey güvenlik birimlerine sunulan ve üniversitelerdeki irticai faaliyetlerin ayrıntılandırıldığı rapora göre, irticai faaliyetlerin yoÄŸun olarak saptandığı üniversiteler Åžanlıurfa-Harran, Malatya-İnönü, Erzurum-Atatürk, Van-Yüzüncü Yıl, Konya-Selçuk, Kayseri-Erciyes ve Gaziantep olarak belirlendi. 100'ü profesör olmak üzere ikibin bilim insanının irticai faaliyetlere karıştığı belirlendi (61). Öte yandan altmış bine yaklaÅŸan öğretim elemanından yalnızca iki bininin irticai faaliyetlere katıldığını savlamak da gerçeÄŸi yansıtmıyor. Özellikle büyük kentlerimizdeki köklü ve saygın üniversitelerimizden birçok öğretim üyesinin F. Gülen'in okullarında düzenlenen "sözde" bilimsel toplantılara katıldıkları da biliniyor. Bu nedenle üniversitelerdeki irticai faaliyetleri 6-7 üniversite ve ikibin öğretim elemanı ile sınırlandırmak kesinlikle olanaklı deÄŸildir. Durum çok daha vahimdir. Bu üniversitelerde ÅŸeriatçı ya da "Türk-İslâm Sentezci" kadrolaÅŸmaların temelinde, varolan yükseköğretim yapılanması yatmaktadır. Çünkü YÖK öncesi dönemde üniversitelerde, bugünkü denli bir ÅŸeriatçı kadrolaÅŸma kesinlikle görülmemiÅŸtir. Çünkü o zaman bu yöndeki giriÅŸimler, özerk üniversite yapısı içinde çözümleniyordu. ÖrneÄŸin 1750 sayılı Üniversiteler Kanununa göre, yeni bir üniversite, eski ve çoÄŸuna yerleÅŸmiÅŸ gelenekleri olan bir üniversitenin "patronajında" kuruluyordu. YÖK öncesi dönemde Ankara Üniversitesi patronajında kurulan Çukurova, Akdeniz üniversiteleri saÄŸlam temeller üzerine kurulmuÅŸlardır. Buna karşılık DoÄŸramacı'nın rektör olduÄŸu Hacettepe Üniversitesi patronajında kurulan Erciyes, Ondokuz Mayıs, Cumhuriyet vb. üniversitelerin ne denli saÄŸlam kurulduÄŸu açık seçik görülmektedir. Bunlar hiç dikkate alınmadan 12 Eylül yönetimi DoÄŸramacı'yı YÖK BaÅŸkanlığına getirmiÅŸtir. Öyleyse üniversitelerde ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmanın temel nedeni, anılan üniversitelerden önce Türk yüksek öğretiminin yönetsel yapısında, daha açık bir deyiÅŸle YÖK yapısında aranmalıdır. YÖK'ün yapısı demokratik mi? YÖK üyelerinin ve BaÅŸkanının atanma süreci demokratik mi? YÖK BaÅŸkanı atanırken neden daha önce rektör olarak çalıştığı üniversitedeki kadrolaÅŸmaya bakılmıyor? Yetkili organlar demokratik yöntemlerle oluÅŸmuyorsa, bu organlarca yapılan dekan, rektör atamaları demokratik olur mu? Öyleyse üniversitelerde demokratik bir yapılanma isteniyorsa, bu kurumların yönetim kadrolarının oluÅŸmasında belirleyici etkisi ve yetkisi bulunan 12 Eylül askerî yönetim ürünü olan YÖK kaldırılmalı, yerine demokratik yollarla ve demokrat insanlardan oluÅŸan bir planlama organı kurulmalıdır. Bu yapıdaki bir üniversiteden demokrasiye uyum, kalkınmaya uyum saÄŸlayabilecek nitelikte insan yetiÅŸtirmesi beklenebilir mi? Sonuç olarak özellikle 12 Eylül 1980 sonrası, ulusal eÄŸitimimiz giderek hızla dinselleÅŸtiriliyorsa, Anadolu'daki üniversitelerin çok önemli bir bölümü "Türk-İslâm sentezci" kadrolarca yönetiliyorsa, Milli EÄŸitim Bakanlığı denetimi dışında kalmış dinsel okullar açılmışsa, Öğretim BirliÄŸi Yasası yürürlükte olsa bile, uygulandığı savlanabilir mi? Türkiye, 28 Åžubat 1997'ye boÅŸuna gelmedi! Bugün gelinen nokta gerçekten çok vahim. Bunda YÖK düzeninde yetiÅŸtirilen öğretmenlerin hiç katkısı yok mu?   BÖLÜM IV  ÖĞRETMEN YETİŞTİRME VE SORUNLARI  Türkiye; öğretmen yetiÅŸtirmede 151 yıllık bir deneyim ve birikime sahiptir. İlk erkek öğretmen okulu (Darülmuallimin) 16 Mart 1948 tarihinde İstanbul Fatih'te açılmıştır. Amacı, rüşdiyelere (ortaokul) öğretmen yetiÅŸtirmekti. Akyüz'ün açıkladığı ve yorumladığı 1 Mayıs 1851 tarihli bu öğretmen okulunun yönetmeliÄŸinde (Darülmuallimin Nizamnamesi), "nitelikli öğretmen yetiÅŸtirilebilmesi için az sayıda öğrenci alındığı, hatta alınacak öğrenci sayısının 30'dan 20'ye indirildiÄŸi", öğrencilerin yarışma sınavı ile alındığı, öğretim süresinin de üç yıl olduÄŸu belirtilmektedir. Yine sözü edilen yönetmeliÄŸe göre, anılan öğretmen okuluna kabul edilen öğrencilerin "kendilerini yalnızca derslerine verebilmeleri, için dolgun maaÅŸ (burs) ödeneceÄŸi" hükme baÄŸlanmıştır (62). Anılan yönetmelikle "öğretmenliÄŸin vakar ve saygınlığını korumaları için, öğrencilerin cerre çıkıp para ve yiyecek dilenmeleri geleneÄŸi kaldırılmıştır" (63) Sözü edilen yönetmeliÄŸin bir baÅŸka maddesine göre "boÅŸalan bir rüşdiye öğretmenliÄŸini kabul etmeyen mezunun elinden diploması alınacak ve kendisine bir daha öğretmenlik veya eÄŸitimde bir görev verilmeyecektir" (64). Öte yandan 1869 tarihli "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi", kız ilkokullarına ve ortaokullarına bayan öğretmen yetiÅŸtirmek için bir kız öğretmen okulu (Darülmuallimat) açılmasını öngörmüş, bir yıl sonra (1870) bu okul açılmıştır (65). Kimi deÄŸiÅŸikliklerle bu öğretmen yetiÅŸtirme düzeni KurtuluÅŸ Savaşına deÄŸin sürmüştür. SavaÅŸ sırasında Atatürk, 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara'da Maarif Kongresi'ni toplamıştır. Atatürk'ün kongreyi açış konuÅŸması, üç yıl sonra yasalaÅŸtırılacak Öğretim BirliÄŸinin bir çeÅŸit habercisidir: Köy öğretmeni yetiÅŸtirilmesi, kongrenin en önemli gündem maddesidir. Cumhuriyetin kuruluÅŸunun ilk çeyrek yüzyılında Öğretim BirliÄŸi ve Harf Devriminden sonra en öncelikli eÄŸitim sorunu, öğretmen yetiÅŸtirmedir. Çünkü 1923-1924 öğretim yılında varolan 10102 ilkokul öğretmeninin yalnızca yüzde 27'si alanda yetiÅŸmiÅŸ, yüzde 73'ü alan dışında eÄŸitim-öğretim almışlardır. Alanda eÄŸitim görmüş olanların da hemen hepsi medrese anlayışlı kiÅŸilerdi (66). Bu nedenle, 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif TeÅŸkilatına Dair Kanun'la "milli eÄŸitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesi benimsenmiÅŸtir. Bu ilke, 73 yıl sonra bugün de bir anlayış ve uygulama olarak geçerliÄŸini sürdürmektedir. Şöyle ki; sınıf öğretmeni istihdam edilirken; adayın öğretmenlik mesleÄŸi ile ilgili olup olmadığına bakılmıyor; Leh Dili ve Edebiyatı, Bulgar Dili ve Edebiyatı, Slav Dili ve Edebiyatı, Hungaroloji, Hindoloji, Sinoloji, Hititoloji, Sümeroloji, Fizik ve Paleoantropoloji, ArÅŸivcilik, baÅŸta ziraat olmak üzere mühendisliÄŸin her türü, ekonometri, uluslararası iliÅŸkiler, tıp, hukuk, Mısır'daki El Ezher Medresesi mezunu mollalar, açık öğretimin tüm bölümleri vb iÅŸsiz kalan yükseköğrenim görmüş herkes atanabilmektedir. Buna karşılık 1982 yılında toplanan XI. Milli EÄŸitim Şûrası'nda on ayrı alanda (EÄŸitim Yönetimi, EÄŸitim Denetimi, EÄŸitim Planlaması, Okul Danışmanlığı, Program GeliÅŸtirme, Özel EÄŸitim, EÄŸitim Teknolojisi, Beslenme EÄŸitimi, Halk EÄŸitimi, Ölçme ve DeÄŸerlendirme) uzman tanımları, bu uzmanların görmeleri gereken öğrenim ve her alanda gereksinme duyulan uzman sayısı belirlenmiÅŸtir. Ancak Milli EÄŸitim Bakanlığı, sınıf öğretmeni atarken uygulamadığı "milli eÄŸitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesini, eÄŸitim bilimleri alanında uzman atarken uygulamaktadır. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır: ÖrneÄŸin eÄŸitim planlaması teknik bir konudur. Bir yandan bu alanda yetiÅŸen uzmanlar, iÅŸ piyasasında söz geliÅŸi bankalar, Türk Silahlı Kuvvetleri (KKK, HKK, DKK, Genel Kurmay vb.) Milli Güvenlik Kurulu, PTT vb. kuruluÅŸlarda görev almakta, öte yandan Milli EÄŸitim Bakanlığı eÄŸitim planlaması öğrenimi görmüş öğretmen bulamadığı için, ilgili birimlerinde hiç planlama öğrenimi görmemiÅŸ öğretmenleri görevlendirmekte, hatta Dünya Bankası'ndan alınan kredilerle yürütülen projelerde yine bu alanda hiç eÄŸitim görmemiÅŸ çoÄŸu Amerikalı yabancı uzmanlara ayda onbinlerce dolar ödemektedir. Bu baÄŸlamda 1992 yılında uygulamaya konulan ve EÄŸitimi AraÅŸtırma ve GeliÅŸtirme Dairesi'nce (EARGED) yürütülen "Milli EÄŸitimi GeliÅŸtirme Projesi'nde", ayda 10.000 dolar ücretle onlarca Amerikalı uzman görevlendirilmiÅŸtir. Elde edilen sonuç ortadadır: DaÄŸ fare doÄŸurdu! Bu uzmanlar arasında bir Amerikalı gazeteci sözde yabancı uzman olarak "Müfredat Laboratuvar Okulları'nı" geliÅŸtirdi, hatta aynı uzman (?) daha sonra YÖK'çe yürütülen Öğretmen YetiÅŸtirme Projesinde de görevlendirildi; sanki Amerikalı gazeteci, eÄŸitim bilimlerinin her alanında uzman! Bir Amerikalı sosyal antropolog AraÅŸtırma-Planlama ve Koordinasyon Kurulu'nda görev almış, ama Türk eÄŸitim planı hiçbir ÅŸey kazanmamıştır. Milli EÄŸitim Bakanlığı'nca TBMM'ne sunulan 1998 yılı bütçe raporunda, İl EÄŸitim Ana Planları hazırlanması öngörülmüştür: "İstanbul İli EÄŸitim Ana Planı 1998 yılı içinde öncelikli olarak hazırlanacaktır. Bunu Ankara, İzmir ve Adana illeri EÄŸitim Ana Planları izleyecek ve 80 ilin plan hazırlıkları en geç 1999 yılında tamamlanmış olacaktır. Bu amaçla ön hazırlık çalışmalarına baÅŸlanmıştır". "İl eÄŸitim planlarının baÅŸarılı olarak hazırlanması ve uygulanması için eÄŸitim planlaması alanında yetiÅŸmiÅŸ uzman personelden yararlanılacaktır. Bu amaçla hizmetiçi eÄŸitim kursları düzenlenecektir". EÄŸitim planlaması uzmanlığı, teknik bir alandır. Bu alanda yetiÅŸmiÅŸ uzman personeli istihdam edip, bu iÅŸleri gördürecek yerde, Milli EÄŸitim Bakanlığı "milli eÄŸitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesini uygularsa sonuç bugünkü gibi olur: 1991 yılında öğretmen adayının fazla olması nedeniyle "yeterlik sınavı" yapılırken, birkaç yıl sonra "herkes öğretmen" olur anlayışı genel kabul görür. Çünkü her tür ve düzey öğretim için geleceÄŸe yönelik öğretmen gereksinmesi projeksiyonu ne Milli EÄŸitim Bakanlığı, ne de YÖK tarafından yapılmıştır. Bunun sonucu olarak 1997 yılında yüzdoksan bin öğretmen açığı olur. 1926 tarih ve 789 sayılı yasa ile "Talim ve Terbiye Kurulu" kurulmuÅŸtur. Talim ve Terbiye Kurulu'nun kuruluÅŸ gerekçesi, Atatürk'ün eÄŸitim ilkelerinden bilimselliÄŸe dayandırılmıştır. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ulusal eÄŸitim politikamızın oluÅŸturulmasında bilimsellik çok öncelikli ve önemlidir. Dolayısıyla oluÅŸturulan eÄŸitim politikasının mimarları da eÄŸitim uzmanlarıdır. 72 yıl önce bu denli önemli görülen eÄŸitim uzmanlığı, bugün bilenin bilmeyenin yapabileceÄŸi bir uÄŸraÅŸ gibi görülmekte, halen Milli EÄŸitim Bakanlığı'nda uzman kadrosunda çalışan iÅŸgörenler içinde, eÄŸitim bilimlerinin deÄŸiÅŸik alanlarında uzmanlık diplomasına sahip olanlar bir elin parmaklarını geçmemektedir. 22.3.1926 tarihli Maarif TeÅŸkilatına Dair Kanun ile köylülerin eÄŸitimine yönelik çalışmaların ilk harcı konulmuÅŸtur. Biri Denizli, diÄŸeri Kayseri'de olmak üzere iki Köy Muallim Mektebi açılmıştır. Bu karar, Atatürk'ün ÅŸu direktifleri üzerine alınmıştır: Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini elllerinden alıp israf eylediÄŸimiz ve buna mukabil daima tahkir, terzil ile mukabele ettiÄŸimiz ve bunca fedakarlıklarına, ihsanlarına karşı nankörlük ve cebbarlıkla uÅŸak menzilesine indirmek istediÄŸimiz bu asil sahibin huzurunda bugün ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım. Köylüyü eÄŸitmeye yönelik çalışmalar Mustafa Necati'nin bakan olması ile hız kazanmış, Dr.ReÅŸit Galip ile sürmüş, Hasan Ali Yücel ile doruk noktasına ulaÅŸmıştır. Genel olarak Cumhuriyet hükümetleri; her yurttaşın zorunlu ilköğrenim görmesini, yasal bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. 1946 yılına kadar olan dönemde hükümetler eÄŸitim politikalarında önceliÄŸi köye yönelik eÄŸitime vermiÅŸlerdir. Bu politikayı Milli EÄŸitim Bakanı Mustafa Necati 1926 yılında şöyle dile getirmiÅŸtir: Türkiye Cumhuriyeti, her köyde bir öğretmen bulunduracaktır. Bu yolda büyük aÅŸamalar yapılacağına inanılmalıdır. Günün birinde bir Maarif vekili çıkar da, Türkiye'nin her köyünde öğretmen var, her köyde tedrisatın yapılması için bütün imkanlar tamamdır derse, mektep çağındaki bütün çocuklar mecburi öğrenim görebiliyorlarsa, o zaman Cumhuriyetin çizdiÄŸi hedeflere varılmıştır. Gerçek mutluluk da budur. Bunun gerçekleÅŸeceÄŸine inanmaktayız. Çünkü Türk köylüsü o kadar dirilmiÅŸtir ki, onun okumak isteyen çocuklarını okutmaktan hiçbir hükümet kaçınmayacaktır. Bu arada Cumhuriyet döneminin ilk çaÄŸdaÅŸ dal (branÅŸ) öğretmenlerini yetiÅŸtirmek üzere 1926-1927 öğretim yılında Konya'da "Orta Muallim Mektebi" açılmıştır. Bir yıl sonra Ankara'ya taşınan bu okul, "Gazi Ortaöğretmen Okulu ve Terbiye Enstitüsü" adını almış ve 71 yılda onbinlerce öğretmen, eÄŸitimci ve eÄŸitim yöneticisi yetiÅŸtirmiÅŸtir. Ancak 70 yıl ilköğretim müfettiÅŸi yetiÅŸtiren Gazi EÄŸitim Fakültesi'nin EÄŸitim Yönetimi ve Denetimi (eski adı Pedagoji Bölümü) programı; YÖK Yürütme Kurulu'nun 4.11.1997 tarihli kararı ile kapatılmıştır. 3 Kasım 1928 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile yeni Türk alfabesi kabul edilmiÅŸtir. Bundan bir yıl kadar önce, 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Türkiye'nin nüfusu 13.6 milyondur. Bu nüfusun yalnızca yüzde 10'u okur-yazardır. Bunlar da kentlerde oturmaktadır. Bunların tümüne yakını erkeklerdir; kadınlar arasında okur-yazar hemen hemen yok düzeyindedir. Bu nedenle yeni Türk abece'si kabul edildikten sonra tüm yurtta okuma-yazma seferberliÄŸi baÅŸlatılmıştır. Bu baÄŸlamda Gazi Mustafa Kemal şöyle demiÅŸtir: YurttaÅŸlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz, tüm ulusa, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki, bir toplumun yüzde 10'u bile okuma-yazma bilmiyor, bu ayıptır, bundan insan olanların utanması gerekir. Halka yeni harflerle okuma-yazmayı öğretmek için "Ulus Okulları" (Millet Mektepleri) Halk Okuma Odaları, Halkodaları, Halkevleri açılmıştır. Tüm bu giriÅŸimler bu alandaki gereksinmeyi karşılayamamıştır. Çünkü nüfusun ezici çoÄŸunluÄŸu (yüzde 80'den fazlası) köylerde yaşıyordu. Oysa halkı okur-yazar kılmak için açılan bu kurumların çoÄŸu kentlerde ve beldelerde bulunuyordu. Öyleyse köylüyü okutmak için daha köklü önlemler alınması zorunluydu. Varolan ÅŸehir öğretmen okulu mezunu öğretmenler, kentlere yetmiyordu. Bunlardan köyde görevlendirilenler, kısa süre sonra kente geri dönüyordu. Çünkü köy yaÅŸam koÅŸulları için yetiÅŸtirilmemiÅŸlerdi. Önce 11.6.1937 tarih ve 3238 sayılı yasa ile, EÄŸitmen Kursları açıldı. Bu kurslara askerken çavuÅŸ, onbaşı olmuÅŸ köylü gençleri alındı. Altı ay süreli bu kursların amacı, öğretmeni olmayan ve nüfusu 400'den küçük köy okullarının ilk üç sınıfına öğretmen yetiÅŸtirmekti (67). Türk köylüsünün okuması-yazması için ilk ve önemli bir adım olan "eÄŸitmen hareketi" geçici bir çözümdü. Türkiye'nin özel koÅŸul ve gereksinmelerinden doÄŸmuÅŸ eÄŸitmen modeli, bugün 190 bin öğretmen açığını kapatmak için kullanılamaz mı? Altı ay ya da bir yıl öğretim yöntemleri ve temel bilgiler öğrenimi görmüş lise, özellikle Anadolu Öğretmen Lisesi mezunu gençler; alanla uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmayan ziraat, inÅŸaat, orman-endüstri mühendisleriyle, dış ticaret-turizm, muhasebe-finansman, ekonometri, kamu yönetimi, iktisat, iÅŸletme, maliye, uluslararası iliÅŸkiler, pazarlama vb. alan mezunlarından daha yararlı olmaz mı? 1937 yılında Milli EÄŸitim ve Ziraat bakanlıkları ortaklaÅŸa biri İzmir-Kızılçullu, diÄŸeri EskiÅŸehir-Mahmudiye'de iki köy öğretmen okulu açmışlardır. Aynı yıl anılan okullar Milli EÄŸitim Bakanlığı'na devredilmiÅŸtir. 11.6.1937 tarih ve 3228 sayılı Köy EÄŸitmenleri Kanunu kabul edilmiÅŸtir. Bununla birlikte köye öğretmen yetiÅŸtirmede en önemli atılım 17.4.1940 tarihinde "bozkır yeÅŸerten" Köy Enstitülerinin kurulmasıdır. Köy Enstitüleri iç politika malzemesi yapılarak, haksız yere istismar edilerek zamansız kapatılmış, daha açık bir deyiÅŸle 1954 yılında "İlköğretmen Okulu" adı altında öğretmen okullarıyla birleÅŸtirilmiÅŸtir.  Öğretmenlik MesleÄŸine Meslekten Olmayanların Atanması  27 Mayıs 1960'dan sonra lise ve dengi okul mezunlarından yedek subay olma hakları alınıp, 11.10.1960 tarihine kadar anılan okulları bitirenlere "yedeksubay öğretmenlik" hakkı verilmiÅŸtir. 1963 yılında kabul edilen bir yasa ile, bunlardan isteyenlerin sürekli öğretmenlik kadrolarına atanabilecekleri benimsenmiÅŸtir. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez meslek dışından insanların öğretmen olmaları yolu açılmıştır. Dolayısıyla marangoz, demirci, muhasebeci, tesviyeci vb. meslek mensupları kitle halinde ilkokul öğretmeni olarak atanmışlardır. 1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve EÄŸitim Kanunu ile, ilkokul öğretmeni açığının kapatılabilmesi için ortaokul ve dengi okul mezunlarından 18 yaşını tamamlayanların ilkokullara vekil öğretmen atanabileceÄŸi kabul edilmiÅŸtir. 1970-1971 öğretim yılına deÄŸin öğrenim süresi üç yıl olan ilköğretmen okulları, bu yıldan itibaren dört yıla çıkarılmıştır. 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli EÄŸitim Temel Kanunu ile, öğretmenlik "özel bir ihtisas mesleÄŸi" olarak kabul edilmiÅŸ ve tüm öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri benimsenmiÅŸtir. Bu nedenle 1974-1975 öğretim yılında ilköğretmen okullarının çoÄŸu, ilkokul öğretmeni yetiÅŸtirmek için iki yıllık eÄŸitim enstitüsüne dönüştürülmüş, diÄŸer öğretmen okullarına da "Öğretmen Lisesi" denilmiÅŸtir. 1976 yılında iki yıllık eÄŸitim enstitüsü sayısı 50'yi bulmuÅŸtur. 1973-1974 öğretim yılında Mektupla Yükseköğretim için belirlenen 60.500 kontenjandan 46 bin öğrenci, öğretmen yetiÅŸtiren programlara alınmıştır. Öte yandan 1975-1976 yıllarında yükseköğretim kurumlarındaki siyasal olaylar nedeniyle öğrenimleri engellenen öğrenciler 1977-1979 yıllarında "hızlandırılmış programlarla", normal koÅŸullarda 3-4 yılda yetiÅŸtirilen sınıf öğretmenleri ve dal öğretmenleri 2,5-3 ayda yetiÅŸtirilmiÅŸtir. Böylece 35 bin kadar hiçbir branÅŸ bilgisi olmayan branÅŸ öğretmeni yetiÅŸtirilmiÅŸtir. Bunlardan 5 bin kadarının diploması 12 Eylül 1980'den sonra Milli EÄŸitim Bakanlığı'nca iptal edilmiÅŸtir.  1980 Sonrası Öğretmen ve DiÄŸer EÄŸitim Personeli YetiÅŸtirme  1982 tarihli 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilkokul öğretmeni yetiÅŸtiren iki yıllık EÄŸitim Enstitülerinden 17'si EÄŸitim Yüksekokuluna, diÄŸer EÄŸitim Enstitüleri de EÄŸitim Fakültesine dönüştürülerek üniversitelere baÄŸlanmıştır. Daha sonra EÄŸitim Yüksekokullarının, öğrenim süresi de dört yıla çıkarılarak EÄŸitim Fakültesine dönüştürülmüş, ilkokul (sınıf) öğretmeni yetiÅŸtirilen bölümler bu fakültelerin akademik birimine dönüştürülmüştür. Ancak son 5-6 yıldır "herkes öğretmen olur" ilkesi benimsendiÄŸi için, öğretmenlik sertifikasına sahip olup olmadığına bakılmaksızın; açıköğretimin de içinde olduÄŸu yükseköğrenim görmüş herkes sınıf öğretmeni olarak atanmıştır. 1981 yılında YÖK kurulmadan önce, özellikle ortaöğretimde branÅŸ öğretmenleri sayısal olarak yetersiz olsa bile, "bilen öğretir" anlayışı geçerli idi. Özellikle il ve ilçe merkezlerinde eczacı, doktor, kaymakam, ziraat mühendisi, veteriner hekim, avukat vb. öğretmenlik formasyonu olduÄŸuna bakılmaksızın ortaokulda, lisede ek ders ücretli olarak derse giriyorlardı. Ama yine de öğretmenlik mesleÄŸi esas alınıyordu. YÖK'ten sonra "herkes öğretmen olur", "hiç olmazsa bir öğretmen olsun", "en son tercih, öğretmenlik" vb. anlayışı hakim oldu. 12 Eylül askerî yönetiminden önce "mektupla öğretmen", "hızlandırılmış eÄŸitimle" öğretmen yetiÅŸtirerek, toplumda öğretmenliÄŸin saygınlığı düşürülmüştür. 12 Eylül 1980'den sonra birçok öğretmen hangi karalamalarla 1402'lik yapıldı? Özellikle öğretmen yetiÅŸtiren EÄŸitim Enstitüleri, yükseköğretmen okulları 12 Eylül öncesi belli ideolojik kadroların "kurtarılmış bölgesi" idi. 12 Eylül sonrası EÄŸitim Fakültesine dönüştürülen bu kurumlarda, bu kadrolaÅŸma sürdürüldü. TaÅŸra üniversitelerinin EÄŸitim Fakültelerine baÄŸlı Beden EÄŸitimi ve Spor Yüksekokulları (ya da bölümleri) belli ideolojik kadrolarla dolduruldu. Sonuçta öğretmen yetiÅŸtiren EÄŸitim Fakültelerinde akademik kadrolaÅŸma yeterliÄŸe (liyakate) göre deÄŸil, ideolojiye göre gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Böyle oluÅŸan akademik kadrolardan; bilgili, nitelikli, demokrat, laik, çaÄŸdaÅŸ anlayışlı öğretmen yetiÅŸtirmesi beklenebilir mi? Öğretmen: Hızla geliÅŸen teknolojik olanaklara karşın, öğretmen eÄŸitim dizgesinde anahtar rolü oynamayı sürdürmektedir. Her sınıfın, branÅŸ derslerinde de her dersin mutlaka bir öğretmeni bulunması zorunludur. Öyleyse öğretmen nicel olarak özellikle nitel olarak yeterli olmalıdır. Nitelikli eÄŸitim; her ÅŸeyden önce nitelikli öğretmen demektir. Bugün her tür (genel ve mesleki-teknik) ve her düzey (ilk, orta ve yüksek) eÄŸitimde bir nitelik bunalımı yaÅŸanıyorsa, bu bunalımın temelinde, öğretmenlerin niteliksiz oluÅŸu yatmaktadır. 1980 yılı sonrası öğretmen yetiÅŸtirilmesinin iyi anlaşılması için, 1980 öncesi öğretmen yetiÅŸtirilmesi konusuna çok özlü bir biçimde deÄŸinilmesi zorunlu görülmektedir. c 1954 öncesi; köy ilkokullarını baÅŸarı ile tamamlamış çocuklardan yazılı ve sözlü sınavlarda baÅŸarılı olanlar Köy Enstitülerine girerlerdi. c Ortaokulu baÅŸarı ile bitirmiÅŸ öğrencilerden, hem yazılı hem görüşme (mülakat) yoluyla yapılan sınavlarda baÅŸarılı görülenler, üç yıllık ilköğretmen okullarına kabul edilirlerdi. c İlköğretmen okullarını bitiren gençlerden yazılı ve sözlü sınavlarda baÅŸarılı olanlar, eÄŸitim enstitülerine girerlerdi. c Yine ilköğretmen okullarını üstün baÅŸarı ile tamamlamış gençler, yazılı ve sözlü sınavlar sonunda yükseköğretmen okullarına girmeye hak kazanırlardı. İlkokul, ortaokul ve lise öğretmeni yetiÅŸtiren bu kurumlarda eÄŸitim, yoÄŸunlukla parasız yatılı olarak gerçekleÅŸtiriliyordu. Altı yıl ilköğretmen okulunun üstüne 2-3 yıl eÄŸitim enstitüsünde ya da 4 yıl yükseköğretmen okulunda toplam 9-10 yıl boyunca genç derslerde, uygulamalarda, toplumsal etkinliklerde; saÄŸlam bir genel kültür ve branÅŸ bilgisi yanında, öğretmenlik niteliÄŸi de kazanıyordu. Daha da önemlisi; tüm öğretmen adayları; yurt sevgisi, Atatürk ve devrimlere baÄŸlı, ulusunu seven aydın gençler olarak yetiÅŸiyorlardı. Zamanın Milli EÄŸitim Bakanı Hasan Âli Yücel, 1942 yılında TBMM'de Köy Enstitülü öğretmenlere ÅŸu sözlerle kefil oluyordu (68): ...Köye göndereceÄŸimiz bu Köy Enstitüsü mezunu öğretmen, ÅŸimdi elimizde mevcut 9.000 talebenin bize verdiÄŸi intiba ile söylüyorum, istisnasız çalışkandır. Tatile bile gitmek istemez, kendisine verilecek iÅŸi bekler ve o iÅŸi yapar; ahlâklıdır, yalan söylemez, hırsızlık etmez, civarında bulunan kız arkadaÅŸlarının ÅŸeref ve haysiyetini kendi kardeÅŸi olarak muhafaza etmek ÅŸuurunda, liyakatında ve iktidarındadır. ...Birinci nokta köydeki öğretmen, Cumhuriyetin ve inkılâbın yayıcısı, bekçisi ve öğreticisidir... Gerçekten de Köy Enstitülerinden yetiÅŸen öğretmenlerden Cumhuriyet düşmanı, ÅŸeriata özlem duyan bir tek kiÅŸi olduÄŸu görülmemiÅŸtir, duyulmamıştır.  1980 Sonrası  12 Eylül askerî yönetimince 1983 yılında 1739 sayılı yasanın yükseköğretime geçiÅŸi düzenleyen 31. maddesini deÄŸiÅŸtirerek, Cumhuriyet tarihinde ilk kez imam adayı olarak yetiÅŸenlerin de öğretmen olması kabul edilmiÅŸtir. Bir araÅŸtırmaya göre, 1997 ÖYS sonuçları esas alındığında Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni yetiÅŸtiren yükseköğretim programlarına yerleÅŸen öğrencilerin % 62.48'ini lise, yüzde 19.0'unu imam-hatip lisesi mezunları oluÅŸturmakta, onu üçüncü sırada yüzde 5.75 ile öğretmen lisesi mezunları izlemektedir. Felsefe grubu öğretmeni yetiÅŸtiren programlara yerleÅŸenlerin yüzde 77.72'si lise, yüzde 10.04'si imam-hatip, yüzde 4.19'u endüstri meslek lisesi mezunudur. Aynı oranlar Tarih/Milli Tarih öğretmeni yetiÅŸtiren programlar için sırasıyla lise yüzde 63.42, imam-hatip lisesi yüzde 19.01, öğretmen lisesi yüzde 4.77'dir. CoÄŸrafya/Milli CoÄŸrafya için aynı yüzdeler sırasıyla şöyledir: Lise 63.41, imam-hatip lisesi 15,02, öğretmen lisesi 6.86. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliÄŸi (bu branÅŸta lise 17.64, imam-hatip lisesi 77.29, saÄŸlık meslek lisesi 2.02'dir) hariç öteki branÅŸ öğretmenliklerinde oranlar aÅŸağı yukarı aynıdır (69). Bu yüzdelerin doÄŸru yorumlanması gerekir. Çünkü her yıl lisenin 500.000 mezun vermesine karşın, imam-hatip lisesi mezun sayısı kırk-elli bini geçmemektedir. Yine aynı araÅŸtırmaya göre 1997 yılında öğretmen yetiÅŸtiren tüm dallara (branÅŸlara) (Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı, felsefe grubu, tarih/milli tarih, coÄŸrafya/milli coÄŸrafya, sosyal bilgiler, matematik, fizik, kimya, biyoloji, fen bilgisi, İngilizce, Fransızca, Almanca, din kültürü ve ahlak bilgisi) yerleÅŸenlerin yüzde 27.72'si lise, yüzde 55.13'ü imam-hatip, yüzde 17.15'i diÄŸer lise mezunudur. Öte yandan 12 Eylül 1980 öncesi öğretmen yetiÅŸtiren eÄŸitim enstitüleri, yükseköğretmen okulları üniversite olmak istiyorlardı. Bu, belki de o zamanki üniversitenin siyasal iktidara karşı özerk olmasına, bu nedenle üniversitenin toplumdaki saygınlığına bir özenti idi. Sonunda 12 Eylül askerî yönetimi bunu da gerçekleÅŸtirdi. 1982 yılında kabul edilen 41 sayılı Yükseköğretim Kurumları TeÅŸkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile tüm yükseköğretim kurumları, bu arada öğretmen yetiÅŸtiren kurumlar YÖK çatısı altında toplanan üniversitelere baÄŸlanmıştır. Tüm okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretim öğretmenlerinin üniversitede yetiÅŸtirilmesine, hemen hemen tüm eÄŸitimci çevreler çok sıcak bakmışlardı, sevinmiÅŸlerdi. Ancak kısa sürede üniversitelerin öğretmen yetiÅŸtirmeye hazırlıklı olmadıkları, baÅŸta bu alanda yetiÅŸmiÅŸ yeterli sayıda ve nitelikte öğretim elemanı vb. yönden bir alt yapısı bulunmadığı anlaşılmıştır. Öğretmen yetiÅŸtiren eÄŸitim kurumlarını YÖK'e devretmekten piÅŸmanlık duyan MEB, altı yıl geçmeden 1988 yılında toplanan XII. Milli EÄŸitim Åžurası'nda, bu kurumların yeniden MEB'na devri konusunda karar alınmasına karşın, kuÅŸkusuz DoÄŸramacı faktörü nedeniyle bu kararın uygulanması mümkün olmamıştır. BilindiÄŸi gibi 12 Eylül 1980 öncesi MEB'na baÄŸlı öğretmen yetiÅŸtiren eÄŸitim kurumları çoÄŸuna "Türk-İslâm" sentezcilerin "kurtarılmış bölgesi" idi. askerî yönetim; her ÅŸeye karşın bu kurumlarda kalabilmiÅŸ az sayıdaki demokrat öğretmenleri "solcu" çamuru atarak 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası uyarınca görevden almıştır. 12 Eylül 1980 öncesi "Kurtarılmış Bölge", olan öğretmen yetiÅŸtiren eÄŸitim kurumları bir yana 1960, hatta 1970'lerin ilk yarısındaki ilköğretmen okulları, eÄŸitim enstitüleri ve yükseköğretmen okullarında, bugünkü birçok eÄŸitim fakültesinden daha nitelikli, "öğretmenlik ruhu" bugünkülerden kat kat üstün öğretmen yetiÅŸtiriliyordu. Çünkü sözü edilen kurumlarda öğretmen yetiÅŸtirmede deneyim kazanmış çok deÄŸerli öğretmenler hizmet veriyordu. YÖK Yürütme Kurulu, 4 Kasım 1997 tarihinde; üniversitelere, özellikle eÄŸitim fakültelerine sormadan, "eÄŸitim fakültelerinin yeniden yapılandırması" konusunda karar vermiÅŸtir. YÖK üniversitelere, eÄŸitim fakültelerine sormadı demek yanlış olur. YÖK sormadı deÄŸil, sordu, hatta birçok rektörü ve dekanı A.B.D. ve İngiltere'ye götürüp gezdirdi, turistik otellerde ağırladı. Döndüklerinde bu kiÅŸiler, YÖK'ün bu eÄŸitim fakültelerinin yeniden yapılandırılmasını, üniversite senatolarının, fakülte kurullarının görüşünü sormaya bile gerek duymadan benimsediler. Aslında YÖK'ün atadığı rektör ve dekanların, YÖK'ün görüşüne ters bir görüş bildirmeleri olası mı? Bugünkü YÖK yapısı içinde, rektörler ve dekanlar üniversiteyi/fakülteyi ne ölçüde temsil etmektedirler?  EÄŸitim Fakültelerinin Yeniden Yapılandırılması Nedir?  YÖK Yürütme Kurulu, EÄŸitim Fakültelerinin Yeniden Yapılandırılması konusunda aldığı 4.11.1997 tarihli karar ile "sözde", öğretmenlerin daha nitelikli yetiÅŸmelerini amaçlamaktadır. 1998-1999 öğretim yılında uygulamaya baÅŸlanan bu karara göre bundan böyle öğretmenler şöyle yetiÅŸtirilecektir: Bu öğretmenlik programlarından ilköğretim, Türkçe, yabancı diller, güzel sanatlar, özel eÄŸitim, bilgisayar ve öğretim teknolojileri bölümlerinde yetiÅŸtirilecek öğretmen adayları dört yıl öğrenim göreceklerdir. Bu alanlara iliÅŸkin öğretmenlik sertifikaları da bu dört yıllık lisans öğrenimi ile bütünleÅŸtirilmiÅŸtir. Buna karşılık tüm ortaöğretim öğretmenliÄŸi programları, 3.5+1.5 ya da 4+1.5 yıl olarak gerçekleÅŸtirilecektir. Daha açık bir deyiÅŸle fen ve edebiyat fakültelerinde dört yıllık lisans öğrenimini tamamlayanlar, öğretmen olmak isterlerse eÄŸitim (ya da eÄŸitim bilimleri) fakültelerinde daha doÄŸrusu bu fakültelerin bulunduÄŸu üniversitelerde kurulmuÅŸ ya da kurulacak eÄŸitim bilimleri enstitülerinde öğretim yöntemleri yoÄŸunluklu tezsiz yüksek lisans yaparak öğretmen adayı olabileceklerdir. Tezsiz yüksek lisansın süresi üç yarı yıldır. Fen fakültesi fizik ya da edebiyat fakültesi tarih bölümü mezunu, eÄŸitimden tezsiz yüksek lisans yapabilmesi için önce bir yıl süreli bilimsel hazırlık programına alınabilir. Ayrıca bu öğrenci tezsiz yüksek lisans öğrenimi süresince her yarı yıl bir dersi tekrarlamak durumunda kalsa, bu programın süresi altı yarı yıla çıkar. Bu durumda bir öğrenci dört yıllık lisans öğreniminden sonra, dört yıl da tezsiz yüksek lisans için öğrenim görecektir. Böylece mühendis olmak için dört, doktor olmak için altı yıl öğrenim yeterli iken, ortaöğretim öğretmeni olmak için sekiz yıllık bir yükseköğrenim gerekebilecektir. Buna ne Türkiye'nin bütçesi ne de aile bütçesi yeter. O zaman, öğretmene verilen ücret artmadığına göre, öğretmen adaylarının niteliÄŸi, bugünkülerin de çok altına düşebilir, çünkü adaylar dal öğretmenliÄŸini seçmek istemezler. Öte yandan aynı lisede çalışan resim, müzik, beden eÄŸitimi, bilgisayar öğretmenleri dört yıllık lisans öğrenimi ile öğretmen olurken, diÄŸer dal (branÅŸ) öğretmenleri yüksek lisans öğreniminden sonra öğretmen olabileceklerdir. Böyle bir durum, mesleki dayanışmayı artırmaz, tam tersine sürtüşme yaratır. Ayrıca ortaöğretimde kimi dal öğretmenleri, yüksek lisanslı olurken, bu öğretmenleri denetleyecek olan bakanlık müfettiÅŸlerinin yalnızca lisansı (hatta kimilerinin bu dereceleri bile bulunmamaktadır) olacaktır. O zaman öğretmen mi müfettiÅŸe, müfettiÅŸ mi öğretmene rehberlik edecektir ?  EÄŸitimde Uzmanlık  12 Eylül 1980 askerî yönetimi, eÄŸitimde uzmanlık konusunda çok ileri bir atılım yapmıştır. 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif TeÅŸkilatına Dair Kanun ile Talim ve Terbiye Kurulunun kurulmasından sonra, ilk kez 1982 yılında toplanan XI. Milli EÄŸitim Şûrası'nda eÄŸitimde uzmanlık konusu tartışılmış ve on alanda 40.000 dolayında eÄŸitim uzmanına gereksinme olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir. EÄŸitimde uzmanlık alanları ÅŸunlardır: XI. Milli EÄŸitim Şûrası'nı izleyen 2-3 yıl, MEB her öğretmen ilanı ile 100 de eÄŸitim uzmanı ilan ediyor ve çalıştırıyordu. 12 Eylül ürünü YÖK, 4.11.1997 tarihli kararı ile Psikolojik Danışma ve Rehberlik dışında kalan tüm eÄŸitim bilimleri uzmanlık alanlarındaki lisans programlarını kapatmıştır. Bu arada 70 yıldır ilköğretim müfettiÅŸi yetiÅŸtiren Gazi EÄŸitim Fakültesi EÄŸitim Yönetimi ve Denetimi lisans programı da kapatılmıştır. Bu durumda kim ilköğretim müfettiÅŸi olacaktır? Milli EÄŸitim Bakanlığı bu soruna da çözüm bulmuÅŸ: İlahiyat Fakültesi, Açıköğretim vb. kurum mezunlarını topluyor, Gazi ve Hacettepe Üniversitesi EÄŸitim Fakültelerinde bir yaz tatilinde 2+2 ya da 3+1 biçiminde hızlandırılmış eÄŸitim ile ilköğretim müfettiÅŸi yapıveriyor. Bu müfettiÅŸlerden kimisi "türbanlı" oluyor. O zaman türbanlı öğretmen konusunda nasıl soruÅŸturma yapabilir? EÄŸitim Yönetmeni. Milli EÄŸitim Bakanlığına BaÄŸlı EÄŸitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer DeÄŸiÅŸtirmelerine İliÅŸkin Yönetmelik'e göre, eÄŸitim yöneticisinin eÄŸitim yönetimi öğrenimi görmesi özel koÅŸuldur (70). Ama bu alanda lisans diploması veren tüm programlar YÖK'ün 4.11.1997 tarihli kararı ile kapatılmıştır. 1998 Yönetici Seçme Sınavına 30.871 aday girmiÅŸ, bunlardan 1556'sı baÅŸarılı görülmüştür. Ancak, Ankara Üniversitesi EÄŸitim Bilimleri Fakültesi EÄŸitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü (EYP) mezunu 60 adayın bu sınava girmesine MEB gerek duymamıştır. Oysa EÄŸitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü de YÖK'ün lisans programını kapattığı bölümlerden biridir. EÄŸitimde uzman yetiÅŸtiren bölümlerin lisans programları kapatılınca ne oluyor? MEB, 1998 yılında yaptığı gibi kütüphanecilik, kuaförlük, liman iÅŸletmeciliÄŸi vb. alanlarda öğrenim görmüş öğretmenleri yöneticilik sınavına alıyor, baÅŸaranları eÄŸitim yönetimi alanında hiç öğretim üyesi olmayan ya da bir yardımcı doçenti bulunan eÄŸitim fakültelerine gönderiyor. Orada 15-20 günde hizmet öncesi eÄŸitimle yönetici yetiÅŸtirmiÅŸ oluyor. Dört yıllık bir lisans programı yerine 15-20 günlük yetersiz bir eÄŸitimle yönetici yetiÅŸtiriliyor denilirse, buna kargalar bile güler. Öte yandan eÄŸitim planlaması uzmanlığı teknik bir iÅŸ, bu hizmet kime gördürülecek? Bu hizmeti; bugün olduÄŸu gibi "alaylılar" mı, "mektepliler" mi yapacak? Kamu yöneticilerinin okulu olduÄŸu gibi, eÄŸitim yöneticilerinin, eÄŸitim plancılarının da okulu vardır. Ancak bürokrasisinin en tepesindekiler bile "alaylı" olunca, diÄŸer yöneticilerin "okullu" olması beklenebilir mi? 15.6.1989 tarih ve 3580 sayılı yasa ile öğretmen ve eÄŸitim uzmanlığı programlarını ilk beÅŸ sırada tercih eden üniversite öğrencilerine burs verilmesi öngörülmüştür. Ama eÄŸitim uzmanlığı programları YÖK'ce kapatılmıştır. MEB valiliklere gönderdiÄŸi 15.4.1998 tarihli bir genelge ile okul müdürü atanacaklarda eÄŸitim yönetimi lisans ya da lisansüstü eÄŸitim görmüş olma koÅŸulunu getirmiÅŸtir. Yine MEB, YÖK BaÅŸkanlığına gönderdiÄŸi 14.5.1998 tarihli bir yazı ile eÄŸitim yönetiminin hangi yükseköğretim kurumlarında öğretildiÄŸinin bildirilmesini istemiÅŸtir. Bu örnekler, MEB ile YÖK arasındaki eÅŸgüdümün düzeyini çok güzel açıklamaktadır.  Öğretmen YetiÅŸtirmede Nitelik Bunalımı  Öğretmen yetiÅŸtiren kurumlar YÖK'e devredilmeden önce (1982), en çalışkan ve yetenekli adaylar bu mesleÄŸi seçiyorlardı. ÇoÄŸu da parasız yatılı ya da burslu olarak öğrenim görüyorlardı. Altı yıl öğretmen okulunun üstüne 2-3 yıl eÄŸitim enstitüsü ya da dört yıl yüksek öğretmen okulunda toplam 8-10 yıllık öğretmenlik eÄŸitimiyle, adaylar; öğretmenlik bilgisi ve davranışı, öz alarak "öğretmenlik ruhu" kazanıyorlardı. Böylece öğretmenlik mesleÄŸine küçük yaÅŸta gönül verme, daha açık deyiÅŸle psikolojik hazırlık ve geniÅŸ tabandan seçme olanağı saÄŸlanıyordu. Bu model, özellikle yüksek öğretmen okulu baÅŸarılı olmuÅŸtur. Bunun nedenlerini Kırbıyık şöyle açıklamıştır (71): Öğrencilerin seçkin olmaları, ikincisi mesleklerini sevmeleri ve uzun bir hazırlık dönemi geçirmiÅŸ olmalarıdır. BaÅŸka bir unsur, öğretmen olacak öğrencilerin alan derslerini üniversitelerin ilgili bölümlerinde okumaları ve mesleÄŸe hazırlık olan pedagojik formasyon derslerini ise ilgili eÄŸitim kurumlarından almış olmalarıdır. Sonuç olarak; iyi öğretmen yetiÅŸtirebilmek için zeki, çalışkan ve yüksek puanlı öğrenciler cezbedilmeli; öğrenci üniversiteye girerken öğretmen olacağını bilmeli ve belli bir hazırlık dönemi geçirmeli,..." Önce Köy Enstitüleri, sonra ilköğretmen okulları, 1982 yılında da eÄŸitim enstitüleri ve yüksek öğretmen okulları kapatılmıştır. Bunların yerine, yeterli sayı ve nitelikte öğretim üyesi bulunmayan, bu amaçla donatılmamış ve öğretmen yetiÅŸtirme deneyim ve birikimi olmayan üniversitelerde eÄŸitim fakülteleri açılmıştır. "Herkes öğretmen olur" anlayışının temel alındığı üniversiteler, öğretmen yetiÅŸtirmeyi çok basite indirgemiÅŸler, dolayısıyla öğretmen olmayan yüzbinlerce öğretmen yetiÅŸtirilmiÅŸtir. EÄŸitim fakültelerinde çalışkan ama yoksul gençlere burs verilerek yeterince desteklenmediÄŸi için öğretmenlik mesleÄŸi; üniversiteye giriÅŸ sıralamasında gençlerin en son tercihleri arasında yer almıştır. Çizelge 19'a göre 1986 yılında EÄŸitim Yüksekokullarına yerleÅŸen öğrencilerin yüzde 82'si 10.-24. sırada ilkokul öğretmenliÄŸini tercih etmiÅŸlerdir. 1.-9. sırada tercih edenlerin oranı yalnızca yüzde 18'dir.  ÇİZELGE 19 1986 YILI ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEÅžTİRME SINAVINA GÖRE EĞİTİM YÜKSEKOKULLARINA YERLEÅžEN ADAYLARIN TERCİH DAÄžILIMLARI AydoÄŸan Ataünal, "Yükseköğretim Kurulunun İlkokul Öğretmeni YetiÅŸtirmeye İliÅŸkin Projeksiyonu", ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim s. 23, Sayı: 127, Kasım Ankara 1987). Genelde öğretmen yetiÅŸtiren eÄŸitim fakülteleri, adayların son sıralardaki tercihleri arasındadır. Bununla birlikte, belki 15.06.1989 tarih ve 3580 sayılı yasa ile, öğretmen yetiÅŸtiren fakülteleri ilk sıralarda tercih edenlere MEB'nca burs verilmesi, az da olsa bu oranı artırmıştır. Ama yeterli deÄŸildir, çünkü ÖYS'da en düşük puanlarla girilen kurumların başında bu fakülteler gelmektedir.    Öte yandan 1986 yılında eÄŸitim yüksekokullarını tercih edenlerin yalnızca yüzde 7.7'si öğretmen lisesi, yüzde 10.6'sı imam-hatip lisesi, yüzde 62'si genel lise, yüzde 7.7'si endüstri meslek lisesi, yüzde 0.6'sı teknik lise ve yüzde 11.4'ü diÄŸer meslek liseleri mezunudur. Buna göre hiçbir fen lisesi ve Anadolu lisesi mezunu, sınıf öğretmeni olmak istemiyor. Ayrıca 1997 yılında çeÅŸitli dal öğretmenliÄŸi programına yerleÅŸenlerin de en büyük bölümü genel lise mezunu olup, onu, hemen her branÅŸta ikinci sırada imam-hatip lisesi mezunları izlemektedir. Bu da, demokratik, laik, çaÄŸdaÅŸ eÄŸitim düzeninin hızla "imam-hatipleÅŸmesine" neden olmaktadır. Çünkü böyle yetiÅŸen öğretmenlerin çoÄŸu, kronik sinüzüt olduÄŸu gerekçesi ile düzmece rapor almakta, dolayısıyla okul günlük siyasete alet edilmektedir. Bu geliÅŸmeler, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki uygulamaları çaÄŸrıştırmaktadır. O yıllarda, öğretmenlerin ancak beÅŸte biri kadarı meslekten, kalan bölümü meslek dışından, bunların da önemli bir kısmı imamdı. Hem camide imamlık yapıyor, hem de mahalle mektebinde öğretmenlik yapıyordu. Öğretim BirliÄŸi Yasasının kabulünden sonra bu konu, sorun olmaya baÅŸladı ve 1926 yılında kabul edilen Maarif TeÅŸkilatına Dair Kanun ile "eÄŸitim hizmetinde esas olan öğretmenliktir" ilkesi benimsenmiÅŸtir. Bugün imam olarak yetiÅŸtirilenlerin öğretmen olması, Türk eÄŸitim dizgesinde ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmayı hızlandırılmıştır. Bu konuda son geliÅŸme de ÅŸudur: YÖK, 04.11.1997 tarihinde aldığı bir kararla "EÄŸitim Fakülteleri Öğretmen YetiÅŸtirme Programlarının Yeniden Düzenlenmesine karar vermiÅŸtir ve YÖK'çe şöyle bir görüş ortaya atılmıştır: "... Bu kapsamda, özellikle Türkçe'nin diÄŸer bütün programlarda yan alan olarak yer alması önerisi ayrı bir önem taşımaktadır" (72). Bu görüş, ilâhiyat fakültelerinin yeniden yapılanması çerçevesinde uygulanmaya baÅŸlanmıştır. 1998-1999 öğretim yılında ilk kez açılan İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ÖğretmenliÄŸi Bölümü lisans programına Türkçe ÖğretmenliÄŸi ve Sosyal Bilgiler ÖğretmenliÄŸi yan alan programları da eklenmiÅŸtir. Böylece toplam 141 kredi ile İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni yetiÅŸtirilirken, yalnızca 12 kredi ile Türkçe Öğretmeni yetiÅŸtirilmeye baÅŸlanmıştır. Bunun bir tür öncülüğünü de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yapmaktadır. Bu 12 kredi/saatlik dersler ÅŸunlardır: Türkiye Türkçesi, Yazılı ve Sözlü Anlatım, Osmanlı Türkçesi (kredisiz), Türk Edebiyatı, Çocuk Edebiyatı, Türkçe Öğretimi, Dil ve Kültür. Her ders iki kredidir. Bu kaygı verici ve vahim bir geliÅŸmedir. Çünkü daha önce de deÄŸinildiÄŸi gibi ÅŸu anda onbinin üzerinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Türk eÄŸitiminde görevli olarak bulunmaktadır. Her öğretmene haftada 18 saat ders verilmesi durumunda beÅŸ binden fazla öğretmen gereksinim fazlasıdır, daha açık deyiÅŸle "gizli iÅŸsizdir". Dolayısiyle ilâhiyat fakülteleri lisans programına ek olarak 8-10 ilâhiyat fakültesinde yeni açılan İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ÖğretmenliÄŸi bölümü mezunlarının istihdamı mümkün görülmemektedir. Bu durumda bu programlardan yetiÅŸenlerin, Türkçe öğretmeni olmaları saÄŸlanacaktır. Bu politikanın amacı, eÄŸitimi "dinselleÅŸtirmek" deÄŸil de nedir? Bu çok sakıncalı, sinsi bir giriÅŸimdir. Çünkü ilâhiyat fakülteleri, öğretim üyesi yönünden bu tür programı açmaya hiç yeterli deÄŸildir. O zaman bu 12 saatlik derslerini, Osmanlı Edebiyatı ya da İslâm Edebiyatı uzmanları mı okutacak? Neden Türkçe öğretmeni İlahiyat Fakültesinde yetiÅŸtiriliyor? Bu, Atatürk'ün tam bağımsızlık anlayışına taban tabana ters düşer. Çünkü Atatürk tam bağımsızlıktan, askeri, ekonomik, siyasal, kültürel, eÄŸitsel bağımsızlığı kastetmektedir. Bu programla, yoÄŸunlukla Arap-Acem kültürü ile yetiÅŸenler, Türkçe öğreteceklerdir. Bu giriÅŸimde güzel Türkçemiz aÅŸağılanmaktadır. Bu, öğretmen yetiÅŸtirmenin dayanılmaz hafifliÄŸinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Öğretmen yetiÅŸtirmede nitelik bunalımının bir diÄŸer nedeni; genelde öğretmen yetiÅŸtiren kurumlarda, özel olarak eski eÄŸitim yüksek okullarında (bugünkü sınıf öğretmenliÄŸi bölümleri) görevli öğretim elemanlarının ezici çoÄŸunluÄŸunun öğretim görevlisi olmasıdır. 1982 yılında öğretmen yetiÅŸtiren kurumlar üniversitelere baÄŸlanınca, bu kurumlarda görevli öğretmenler hiçbir ek öğrenim görmeden öğretim görevlisi olmuÅŸlardır. ÖrneÄŸin sınıf öğretmeni yetiÅŸtirilen 17 ildeki EÄŸitim Yüksekokullarında 1981-1982 öğretim yılında 299 öğretmen hizmet veriyordu. 1982-1983 öğretim yılında 11.302 öğrencinin öğrenim gördüğü bu kurumlarda 114 öğretim görevlisi, 214 öğretmen ve 3 okutman görevli bulunuyordu. Aradan 10 yıl geçtikten sonra sınıf öğretmeni yetiÅŸtiren EÄŸitim Yüksekokulu sayısı 26'ya, öğretim süresi de 4 yıla yükseltilmiÅŸtir. Toplam 17.892 öğrencinin öğrenim gördüğü bu okullarda 2 profesör, 4 doçent, 20 yardımcı doçent (ki bu öğretim üyelerinin hemen tümü okul müdürüdür) olmak üzere 26 öğretim üyesi, 341 öğretim görevlisi, 43 okutman, 6 uzman ve 1 araÅŸtırma görevlisi bulunuyordu. O zaman üniversite olmasından on yıl sonra, yeterli sayıda ve nitelikte öğretim üyesi olmayacaksa bu kurumlar nasıl ve neden üniversite oldular? Çizelge 20'ye göre 1984-1985 öğretim yılında eÄŸitim yüksek okullarındaki toplam öğretim elemanının yüzde 0,7'si öğretim üyesidir.  ÇİZELGE 20 EĞİTİM YÜKSEKOKULLARI ÖĞRETİM ELEMANLARININ SAYISAL GELİŞİMİ (1981-1982/1991-1992) ÖSYM, Yükseköğretim İstatistikleri.  Yedi yıl sonra bu oran ancak yüzde 6'ya yükselebilmiÅŸtir. KuruluÅŸundan on yıl sonra hemen hemen tüm öğretim elemanları öğretim görevlisi (eÄŸitim enstitüsü zamanındaki ortaokul ya da lise öğretmeni) olacaktı da, bu kurumlar neden üniversite ÅŸemsiyesi altına alındı? Bilimsel düzeyi mi yükseltilmek isteniyordu? Mesleki yönü mü geliÅŸtirilecekti? Nerede, nasıl! Yoksa 1982 yılında toplanan XI. Milli EÄŸitim Şûrası'nda alınan "Öğretmenler her türlü siyasi etkilerden uzak bulundurulacak" biçimindeki karar mı uygulanmak isteniyordu? Bu görüşe dayanılarak yapıldı ise, doÄŸal olarak o zaman düşünülen özerk üniversite idi. 12 Eylül 1980 sonrası özerk üniversite mi kaldı? Öte yandan 1997-1998 öğretim yılında MEB'de çalışmakta olan 237.533 sınıf öğretmeninin beÅŸte biri (44.227) meslek dışındaki elemanlardan oluÅŸmuÅŸtur. Esas mesleÄŸi sınıf öğretmenliÄŸi olan 193.306 öğretmenin yüzde 82'si ortaöğretim ve iki yıllık eÄŸitim enstitüsü mezunu (bunlara hızlandırılmış eÄŸitimle öğretmen olanlar dahil), geri kalan yüzde 18'i dört yıllık lisans öğrenimi görmüştür. Bu lisans da ne ölçüde lisans, kaç öğretim üyesi var bu kurumlarda? SözgeliÅŸi, 1950'li ve 1960'lı yıllarda Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu ve Gazi EÄŸitim Enstitüsü'nde kazandırılan öğretmenlik meslek bilgisi, branÅŸ bilgisi ve genel kültür, özellikle "öğretmenlik ruhu" açısından, hiçbir biçimde bugünkü hiçbir eÄŸitim fakültesi mezunu ile karşılaÅŸtırılamaz. Nitelikli eÄŸitim, herÅŸeyden önce nitelikli öğretmen demektir. Ülkemizde 75 yıllık Cumhuriyet tarihinin hiçbir evresinde YÖK dönemindeki (1982-1999) kadar niteliksiz öğretmen yetiÅŸtirilmemiÅŸtir. Son yıllarda sınıf öğretmeni açığını kapatabilmek için yükseköğrenim görmüş herkes (buna açıköğretim mezunları da dahil) atanmıştır. Meslekten olmayan bu öğretmenler arasında ezici çoÄŸunluÄŸu ziraat mühendisleri oluÅŸturmaktadır. Bu nedenle, öğretmenliÄŸin niteliÄŸinin ne ölçüde düşürüldüğünü belirtmek amacıyla sınıf öğretmenliÄŸi bölümü ile Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü lisans programları karşılaÅŸtırılmıştır (Çizelge 21).   ÇİZELGE 21 PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM FAKÜLTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİ BÖLÜMÜ LİSANS PROGRAMI İLE ANKARA ÜNİVERSİTESİ ZİRAAT FAKÜLTESİ TOPRAK BÖLÜMÜ LİSANS PROGRAMININ KARÅžILAÅžTIRILMASI  Çizelgeden sınıf öğretmenliÄŸi programı ile ziraat mühendisliÄŸi programının hiçbir biçimde örtüşmediÄŸi anlaşılmaktadır. Bu öğretmen olmayan öğretmenlerin verdiÄŸi eÄŸitim-öğretimin niteliÄŸi ne olur?        EÄŸitim Fakültelerinde Yeni Düzenleme  4.11.1997 tarihli YÖK Yürütme Kurulu Kararı ile, Öğretmen EÄŸitiminde Yeniden Yapılanma olarak sözde reform ile daha nitelikli ve daha çok sayıda öğretmen yetiÅŸtirme amaçlandığı söylenmektedir. 1997 yılında sınıf öğretmenliÄŸi bölümlerinin toplam kontenjanı 5 binden azdı, bu sayının 1998 yılında ikili öğretimi de zorlayarak 11 bine çıkarılmasıyla nasıl nitelikli öğretmen yetiÅŸtirilir? Söz geliÅŸi Rize EÄŸitim Fakültesi'nde kaç öğretim üyesi var ki nitelikli öğretmen yetiÅŸtirilsin? Dal öğretmeni konusunda, sınıf öğretmenliÄŸinde olduÄŸu kadar bir açık bulunmamakta, hatta kimi dallarda öğretmen fazlalığı bulunmaktadır. Burada asıl sorun, dal öğretmenlerinin dağılımındadır. Bununla birlikte kimi mühendislerin, dal öğretmenliÄŸine atanmasının, örneÄŸin kimi niteliksiz ve iÅŸsiz mühendislere iÅŸ bulmanın ötesinde bir yararı olamaz. Bu öğretmen olmayan öğretmenler, yetiÅŸtikleri alanda iÅŸ bulabildikleri an öğretmenlikten ayrılacaklardır. Dolayısıyla öğretmenliÄŸi, bir basamak olarak kullanacaklardır.  Ortaöğretim dal öğretmenlerinin; 3.5+1.5 ya da 4+1.5 düzeni ile tezsiz yüksek lisans yapmaları koÅŸulu da, bizce talihsiz bir Amerikan özentisinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Tezsiz yüksek lisans, önce öğretmen yetiÅŸtirme süresini; beÅŸ, beÅŸbuçuk, belki de altı yıla çıkaracaktır. Halen üniversiteye giriÅŸte, öğretmenlik son tercihler arasında yer almaktadır. Öğrenim süresinin uzaması ile bu tercih sıralamasında öğretmenlik daha da gerilere düşecektir. Çünkü puanı yüksek olanlar altı yıllık bir öğrenim için öğretmenlik yerine tıp fakültesi vb. tercih edeceklerdir. Dal öğretmeni adaylarına verilmek istenen tezsiz yüksek lisans, gerçekten yüksek lisans deÄŸil, bir çeÅŸit "öğretmenlik sertifikası bozuntusudur". Daha açık bir deyiÅŸle söz geliÅŸi fen fakültesi matematik bölümü mezunu genç, eÄŸitim (ya da sosyal) bilimleri enstitüsünde, öğretim yöntemleri yoÄŸunluklu derslerle tezsiz yüksek lisans yapacaktır. Bu kiÅŸiye hangi alanın bilim uzmanlığı diploması verilecek? Matematik mi, eÄŸitim mi? İkisi de deÄŸil. Çünkü yüksek lisans, lisans üzerine yapılan bir öğrenimdir. Hele böyle bir tezsiz yüksek lisans mezununa doktora yolunun açılması, bilim adına tam bir bilimsel cinayet olur. 1998-1999 öğretim yılında baÅŸlayacak olan tezsiz yüksek lisans ile, en az birbuçuk iki yıl dal öğretmeni mezun edilemeyecektir. Bu süre içinde gereksinme duyulan dal öğretmeni nasıl karşılanacaktır? Sonuç olarak öğretmen yetiÅŸtirilmesi, YÖK'e bırakılamayacak kadar önemli ve ciddi bir giriÅŸimdir. Bu nedenle yalnızca öğretmen yetiÅŸtirme ve eÄŸitim uzmanlığı gündemli XVII. Milli EÄŸitim Şûrası zaman geçirilmeden toplanmalıdır.  Öneriler  1. Öncelikle her düzeydeki Milli EÄŸitim Bakanlığı yönetim birimleri, "tarikatçı" kadrolardan arındırılmalıdır. 2. BaÅŸta Öğretim BirliÄŸi Yasası olmak üzere tüm devrim yasaları uygulanmalıdır. Bu baÄŸlamda imam-hatip liseleri Öğretim BirliÄŸi yasasında öngörülen amacına uygun insan yetiÅŸtirecek biçimde planlanmalı, gereksinme fazlası olan okullar genel liseye ya da teknik liseye dönüştürülmelidir. Çünkü bu okullar meslek okulu olma niteliÄŸini yitirmiÅŸlerdir. 3. Kur'an Kursları, Öğretim BirliÄŸi Yasası gereÄŸi Milli EÄŸitim Bakanlığına baÄŸlanmalıdır. Bunun dışında kalan ve tarikatçı vakıf ve derneklerce kurulan ve iÅŸletilen Kur'an kursu, yurt ve okullar devletleÅŸtirilmelidir ya da kapatılmalıdır. Kredi ve Yurtlar Kurumuna baÄŸlı tüm yurtlar, kimi siyasal parti ya da örgütlerin baskısından kurtarılmalıdır. Devlet, ilk, orta ve yükseköğrenim görmek için yetenekli ve istekli ama yoksul tüm öğrencilere burs ve kredi vermelidir. 4. Türkiye'nin hedefi AB'ne tam üye olmak olduÄŸuna göre, orta ve yükseköğretim, anılan ülkelerin sanayi, tarım ve hizmet kesimlerinde üretilen mal ve hizmetlerle yarışabilecek nitelikte ve nicelikte ürün üretebilecek insan gücünü yetiÅŸtirecek biçimde yeniden planlanmalıdır. 5. Anılan nitelikte insan gücünü yetiÅŸtirecek öğretmen yetiÅŸtirme düzenimiz yeniden gözden geçirilmelidir. Böylece köylü olsun kentli olsun, kadın olsun, erkek olsun, DoÄŸulu, olsun Batılı olsun herkese sunulan her tür ve düzey eÄŸitimin niteliÄŸi yükseltilmelidir. 6. Çıraklık eÄŸitimi, Kur'an Kursu ve ortaöğretimin çeÅŸitli tür kurumlarına yönlendirme; 8 yıllık zorunlu temel eÄŸitim sonunda yapılmalıdır. Bu yönlendirmede, eÄŸitimi planlamada ve yönetmede, öğretmenler dışındaki uzman personelden yararlanılmalıdır. 7. YÖK kaldırılmalı, üniversiteler yeniden bilimsel, yönetsel, mali özerkliÄŸe kavuÅŸturulmalıdır. Bilim ve teknoloji üretmede çağı yakalayamamış olan üniversite, fakülte ve yüksekokullar, meslek okuluna dönüştürülerek, Öğretim BirliÄŸi Yasası uyarınca Milli EÄŸitim Bakanlığına baÄŸlanmalıdır. Üniversiteler; bilimsel araÅŸtırma ve üniversiter düzeyde öğretim yapan bilim yuvaları niteliÄŸine kavuÅŸturulmalıdır. 8. Sekiz yıllık zorunlu ilköğretim, en kısa sürede tüm çaÄŸ nüfusuna (6-14) yaygınlaÅŸtırılmalı ve yakın gelecekte 11 yıla çıkarılmalıdır.     KAYNAKÇA  Âdem, Mahmut, Kalkınma Planlarında EÄŸitimimizin Hedefleri ve Finansmanı. Ankara Üniversitesi EÄŸitim Fakültesi Yayınları No: 109, Ankara 1982. "EÄŸitim Hakkı" İnsan Hakları Yıllığı 1988-1989, Cilt 10-11, TODAİE İnsan Hakları AraÅŸtırma ve Derleme Merkezi, s. 139-152, Ankara 1989. Ulusal EÄŸitim Politikamız ve Finansmanı, Ankara Üniveristesi EÄŸitim Bilimleri Fakültesi Yayını No: 172, s. 57 Ankara 1993. Demokratik Laik ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim Politikası, Ankara 1995. EÄŸitim Planlaması, GeniÅŸletilmiÅŸ üçüncü bası. Ankara 1997.  "Bunalımın EÄŸitimsel Nedenleri", Türkiye'de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları. TÜBA, s. 271-310, Ankara 1998.  "Ulusal EÄŸitimimizin Öncelikli Sorunları", Cumhuriyet. 14 Nisan 1990. "Neden Üniversite ÖzerkliÄŸi",Cumhuriyet. 11 Ekim 1992. "Bu mu Laik EÄŸitim!", Cumhuriyet. 18 Ekim 1993.  "EÄŸitimde DemokratikleÅŸmenin Neresindeyiz?", Cumhuriyet. 23 Kasım 1993.  "Üniversitelerde DemokratikleÅŸme mi?", Cumhuriyet. 11 AÄŸustos 1994. "Üniversitelerde Nitelik Bunalımının Kaynakları", Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 447, 14 Ekim 1995. s. 4. "Üniversitelerin Öncelikli Sorunları", ÖES Bülteni, Sayı: 16, s. 4-5, Ankara: 1995.  "Öğretim BirliÄŸi Neden Zorunludur?", Cumhuriyet. 4 Mart 1997.  "8 Yıllık Zorunlu EÄŸitime Kimler Karşı", Cumhuriyet. 14 Nisan 1997. "Kesintisiz Zorunlu EÄŸitim Neden Çarpıtılıyor", Cumhuriyet. 26 Haziran 1997. "Öğretim BirliÄŸi Yasası Yürürlükte mi?", Cumhuriyet. 20 Mart 1998.  "Öğretim BirliÄŸi Yasası Neden Uygulanmıyor?," Cumhuriyet. 3 Mart 1999. Afetinan, A. Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988. Ana Britannica Ansiklopedisi. Cilt: 7, İstanbul 1987.   Ana Britannica 1986 KarşılaÅŸtırmalı Ulusal İstatistikler, Ana Yayıncılık ve Sanat Ürünlerini Pazarlama AÅž, s. 124-135, İstanbul 1986. Aksoy, Muammer. Atatürk ve Tam Bağımsızlık, Cumhuriyet, Ankara 1998. Akyüz Yahya, Türk EÄŸitim Tarihi, GeniÅŸletilmiÅŸ altıncı bası, Kültür Üniversitesi Yayınları No: 1, İstanbul 1997. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I. s. 224, Aktaran, Galip KaragözoÄŸlu, "Atatürk'ün EÄŸitim Savaşı", Atatürk AraÅŸtırma Merkezi Dergisi. Cilt II, Ankara 1985. Ataünal AydoÄŸan, Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimdeki GeliÅŸmeler, Milli EÄŸitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü, Ankara 1993.  "Yükseköğretim Kurulunun İlkokul Öğretmeni YetiÅŸtirmeye İliÅŸkin Projeksiyonu", ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim. Sayı: 127, Ankara 1987. AydoÄŸan, Mustafa. (Yayına Hazırlayan), Hasan Ali Yücel Köy Enstitüleri ve Köy EÄŸitimi ile ilgili Yazılı KonuÅŸmaları. Köy Enstitüleri ve ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim Vakfı, Ankara 1997. Barkan, İsmet. Radikal, 19.04.1998. BaloÄŸlu, Zekai. Türkiye'de EÄŸitim, İkinci Bası, TÜSİAD, İstanbul 1990. BaltacıoÄŸlu, İsmail Hakkı. Hayatım. Yayına Hazırlayan: Ali Y.BaltacıoÄŸlu, Dünya Yayınları, İstanbul 1998. Buluç, Bekir. Türkiye'de İlköğretim İkinci Kademede EÄŸitimde Fırsat ve Olanak EÅŸitsizliÄŸi, Kalkınma ve EÄŸitim adlı doktora dersi ödevi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1995. Caporal, Bernard. Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını II, Cumhuriyet, İstanbul 1999. CumhurbaÅŸkanı, BaÅŸbakanlar ve Milli EÄŸitim Bakanlarının Milli EÄŸitimle İlgili Söylev ve Demeçleri. Cilt I-III, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, 6, Ankara. Cumhuriyet. 15.12.1994. Cumhuriyet. 29.02.1996. Cumhuriyet, 03.09.1998. Cumhuriyet, 17.02.1999. Cumhuriyet, 03.03.1999. Cumhuiyet, 07.03.1999. Cumhuriyet, 21.03.1999. Cumhuiyet, 31.03.1999. Çavdar, Ayhan. "Panel KonuÅŸması", Yükseköğretimde Nasıl Bir Yasa, Türk EÄŸitim DerneÄŸi Yayını, Ankara 1992. Çocuk Haklarına Dair SözleÅŸme (BirleÅŸmiÅŸ Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilme tarihi 20.11.1989), Resmi Gazete (Sayı: 22184, 27.01.1995) Delors, Jacques. "L'Education, Un Trésor Est Caché", Rapport ( l'Unesco de la Commission Internationale sur l'Education pour le vingt-et-uniéme siécle, Paris:UNESCO, Edition Odile Jacob, 1995. Devlet İstatistik Enstitüsü, 1990 Genel Nüfus Sayımı: Nüfusun Sosyal ve Ekonomik Nitelikleri, Ankara 1993. Duverger, Maurice. "Le Kémalisme", Le Pays d'Atatürk. Türkiye'nin Fransa BüyükelçiliÄŸi, Paris 27.05.1961. Ekmekçi, Mustafa. Öksüz Yamalığı - Köy Enstitüleri, ÇaÄŸdaÅŸ Yayınları, İstanbul 1996. Gazalcı, Mustafa. Aydınlık İçin Laik EÄŸitim, Ankara 1998 Güçlüol, Kemal. "Sunu", Demokrasi İçin EÄŸitim. Yayına Hazırlayan: A. Ferhan OÄŸuzkan. Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, s. VII-VIII, Ankara 1990. Gülmez, Mesut. İnsan Hakları ve Demokrasi EÄŸitimi, TODAİE, Ankara 1994. Güvenç, Bozkurt. "Yök Neden ve Nasıl Sorun Oldu?" Yükseköğretimde Nasıl Bir Yasa, Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, Ankara1992. HatiboÄŸlu, Tahir. Türkiye Üniversite Tarihi: 1845-1997 Selvi Yayınevi, Ankara 1998. Karal, Enver Ziya. "Atatürk İlkelerinin BiçimlendirdiÄŸi EÄŸitim", Atatürk ve EÄŸitim. Yayına Hazırlayan: Nizamettin Koç, Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, 1-26 Ankara 1982, Karayalçın, YaÅŸar . Meseleler ve Görüşler (1972-1983): III. Ankara 1983. Kanpolat, Yücel. "Tıpta Uzmanlık Programları Alanında Lisansüstü EÄŸitim", Bilim Adamı YetiÅŸtirme: Lisansüstü EÄŸitim, TÜBA, Bilimsel Toplantılar Serisi: 7,  Ankara 1997. KılıçoÄŸlu, Ahmet. "Bir Laiklik Belgeseli: Medeni Kanunun Gerekçesi", Cumhuriyet, 17.02.1999. Kırbıyık, Halil. "Öğretmen YetiÅŸtirme", Milli EÄŸitim. Sayı: 137, Milli EÄŸitim Bakanlığı Yayını No: 3129, Ankara 1998. Kışlalı, Ahmet Taner. Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz HafifliÄŸi, Altıncı bası, İmge Kitabevi, Ankara 1994. Cumhuriyet, 24.07.1998 Cumhuriyet, 07.03.1999. Konan, Nejdet. "MEB Talim ve Terbiye Kurulu BaÅŸkanlığı İşgörenleri", EÄŸitim Yönetimi, Yıl: 1, Sayı: 4, PEGEM Yayıncılık, Ankara 1995. Martı, Muzaffer. "Planlı Dönemde Ulusal EÄŸitimimizin Temel Hedefleri ve Finansman Kaynakları: 1963-1992", Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997. Milli EÄŸitim Bakanlığı (MEB). Milli EÄŸitimle İlgili Bilgiler: 1994-1997. Ankara: APKK. Hizmetiçi EÄŸitim Dairesi BaÅŸkanlığı Faaliyet Programları. Ankara 1990-1996. UluÄŸbay, Hikmet (Milli EÄŸitim Bakanı). TBMM 1998 Yılı Bütçe Raporu, Milli EÄŸitim Bakanlığı, Ankara 1997. Öğrenci Seçme ve YerleÅŸtirme Merkezi (ÖSYM). Yükseköğretim İstatistikleri. ÖSS İkinci Basamak Sınav Kılavuzu 1998. Ozankaya, Özer. "EÄŸitimde Laiklik", EÄŸitimde Laiklik. Yayına Hazırlayanlar: Mahmut (dem, Kasım Karakütük, Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, Ankara 1990. Petit Robert. Paris 1973. Resmi Gazete. 05.07.1989. Resmi Gazete. Sayı: 23472, 23.9.1998. Toktar, Ebru. Cumhuriyet. 18.12.1998. Tombul, Ekber. "Türkiye'de İlköğretim Birinci Kademe (İlkokul) Düzeyinde Fırsat ve Olanak EÅŸitsizliÄŸi" (1990-1991), EÄŸitim ve Kalkınma adlı doktora dersi ödevi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1995. Tonguç, İ. Hakkı. EÄŸitim Yolu İle Canlandırılacak Köy. Üçüncü bası, Köy Enstitüleri ve ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim Vakfı Yayını, Ankara 1998. Tunaya, Tarık Zafer. BatılılaÅŸma Hareketleri II. Cumhuriyet, İstanbul 1999. Turan, Åžerafettin. "Laiklik ve Sorunları", EÄŸitimde Laiklik. Yayına Hazırlayan: Mahmut Ã…dem ve Kasım Karakütük. Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, Ankara 1990. Tuzcu, Gökhan. "İlk ve Ortaöğretime Dal Öğretmeni YetiÅŸtirilmesinin Planlanması". Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998. Yurdaydın. Hüseyin, "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenlerinin YetiÅŸtirilmesi", Ortaöğretim Kurumlarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretimi ve Sorunları. TED Yayını, Ankara 1991. Yüce, Rüştü. "Açış KonuÅŸması", EÄŸitimde Laiklik. Yayına Hazırlayan: Mahmut (dem ve Kasım Karakütük,Türk EÄŸitim DerneÄŸi (TED) Yayını, s. XIII-XVII Ankara 1991. Yücel, Hasan Âli. Köy Enstitüleri ve Köy EÄŸitimi İle İlgili Yazıları, KonuÅŸmaları. İkinci bası, Köy Enstitüleri ve ÇaÄŸdaÅŸ EÄŸitim Vakfı Yayını, Ankara 1997. Yükseköğretim Kurulu (YÖK). Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu, Ankara Mart 1998. EÄŸitim Fakülteleri Öğretmen YetiÅŸtirme Programlarının Yeniden Düzenlenmesi. Ankara Mart 1998.   Â
|
AMERİKA'YA MESAJ Mehmet Bedri Gültekin   4 Ocak 2008 Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı son görüşmede söyledikleri, 29 Aralık tarihli gazetelerde yayınlandı. Amerika'nın Türk Ordusu'nun dayatmalarına boyun eğmek zorunda kalması ve Irak'ın Kuzeyinde bulunan kamplara yönelik olarak gerçekleştirilen yoğun operasyonlar sonrasında PKK'nın bir arayış içine girdiği anlaşılıyor. Gerçi ABD, Kukla Devleti Türkiye'ye doğru genişletme hedefine ulaşmadığı müddetçe PKK kartını elinden bırakmayacaktır. Ama kartın elden bırakılmaması, bu ülkenin Türkiye'yi tatmin amacıyla PKK'ya karşı sınırlı bir takım operasyonlara izin vermeyeceği anlamına gelmez. Şimdi yaşanan budur. Mesaj Önce Öcalan'ın ne söylediğine bakalım: "PKK'nin tasfiyesinde ısrar ederlerse PKK alternatifsiz değildir! İran PKK'yi, ABD ve Türkiye karşıtı bir durumda görmek ister. Bu durum ABD'nin de bölgedeki çıkarlarını zedeler. PKK de kendi tasfiyesinde ısrar eden güçler karşısında alternatifsiz değildir. Bu durum karşısında Kürt-Şia ittifakı gelişebilir. Zaten İran'da bir Kürdistan eyaleti var. Sınırlı da olsa bir özerkliği var. Bu eyaleti biraz daha genişletebilirler, özerkliğini biraz daha genişletirler, PJAK'ı muhatap alırlar, oradaki halkla birlikte al sana 100 bin kişilik ordu! PJAK ile birlikte PKK, Suriye ve Irak'taki güçler, al sana devasa bir güç! Farsların siyaseti derindir, Rusya ve hatta Çin bunu ister." PKK'nın Meşrebi Öcalan son derece açık konuşmaktadır. Mesaj Amerika'yadır. "Beni harcarsan, düşmanınla işbirliği yaparım" demektedir. Öcalan, Amerika'nın yumuşak karnının İran olduğunu iyi bilmektedir. Bilindiği üzere Irak sonrasında İran hedef tahtasına kondu. İran, hem sahip olduğu enerji kaynakları, hem Orta Asya üzerindeki hâkimiyet kavgasında taşıdığı önem, hem de Irak Şiileri üzerindeki otoritesi nedeniyle Amerikan planlarının başarıya ulaşması açısından önemli bir konuma sahipti. Ama Amerika, İran'a yönelik hesaplarında şimdi tam bir açmaz içindedir. Irak'ta yenilmektedir. İran'ın ise yutulamayacak bir lokma olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Öcalan, Amerika'nın bu açmazından hareketle içine düştüğü zor durumdan bir çıkış yolu aramaktadır. PKK'nın meşrebi bilindiği gibi böylesine bir "açılım" yapmaya uygundur. Bu örgütün tarihi şu veya bu güce dayanarak kendisine bir gelecek yaratma tarihidir. PKK, MİT'e dayanarak ortaya çıktı, 1980 yılına kadar sol örgütlere ve diğer Kürt örgütlerine karşı bu Kurumun koruması altında şiddet uygulayarak etkinlik kazandı. 1980 sonrası dönem, PKK'nın Suriye Muhaberatı ile birlikte hareket ettiği dönemdir. 1991 – 1999 arası ise, bir yandan Suriye ile ilişkilerin sürdürüldüğü, öte yandan başta CIA olmak üzere Batılı istihbarat servisleri ile ilişkilerin geliştirildiği dönemdir. 1999-2002 dönemi Abdullah Öcalan'ın İmralı'ya konduğu ve PKK'nın eylemlerini durdurduğu bir ara dönemdir. 2003 sonrasında ise PKK, her bakımdan ABD ile birlikte hareket etmiştir. Yani şu veya bu güce dayanmak, PKK açısından var olabilmenin neredeyse en önemli şartı olmuştur. Onun için önemli olan bu noktada PKK'nın böyle bir adım atıp atmayacağı değil, birinci olarak Türkiye'nin PKK'nın bu yöndeki manevrasına olanak verip vermeyeceği ve ikinci olarak İran'ın tutumunun ne olacağıdır. Türkiye'nin Yanlışı Emperyalizmle işbirliği, Türkiye'nin dış politikasındaki temel açmazıdır. Nitekim PKK'nın 1980 sonrasında Suriye'de kendisi için bir sığınak bulabilmesi ve bunun da ötesinde destek görmesi, Türkiye'nin izlediği politika dolayısıyla mümkün olmuştur. 12 Eylül sonrası bilindiği üzere Amerika'nın "Bizim oğlanları" Türkiye'de işbaşındaydılar ve Bölge'de Amerikan çıkarlarıyla tamamen uyumlu bir politika izlediler. Suriye'deki Müslüman Kardeşler Örgütü'ne Türkiye tarafından sağlanan destek ve bu örgütün 1981 yılında Hama ve Humus kentlerinde gerçekleştirdiği ayaklanma, Amerika'nın Şam yönetimini devirme politikasının bir sonucu idi. Türkiye, izlediği politika ile bütün bu gelişmelerde Amerika'nın yanında yer aldı. Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye'de barınma olanağı sağlandı. Suriye karşıtı eylemlere destek olundu. Suriye ise Türkiye'nin Müslüman Kardeşler örgütüne sunduğu desteğe, PKK'yı barındırarak ve destekleyerek yanıt verdi. Bu bir tarihi derstir. Ama bu tarihi dersin, bugün Amerika ile gizli antlaşmalar imzalayan ve büyük emperyalistin planlarında eşbaşkanlık görevleri üstlenen Ankara'daki işbirlikçiler için bir önemi bulunmamaktadır. İran Ne Yapacak? AKP iktidarını bir yana bırakalım. Ama başta TSK olmak üzere Türkiye'deki bütün ulusalcı güçler, bu tuzağa düşmeyecek kadar deneyim kazandılar. Türkiye'nin Amerikan ipiyle ineceği hiçbir kuyu kalmamıştır. Öte yandan yıllardır Amerika'nın hedef tahtasında bulunan ve üç bin yıllık diplomasi geleneğine sahip olan İran'ın, komşularıyla sonu gelmez çatışmalar içine yuvarlanmasını doğuracak bir yanlışa düşmeyeceği umulur. PKK'nın çırpınışı beyhudedir.
|
|
 ANAFARTALAR KUMANDANI MUSTAFA KEMAL İLE MÜLÂKAT  RUÅžEN EÅžREF ÜNAYDIN  BAÅžLARKEN  Bundan on iki yıl evvel Çanakkale muharabelerindeki hatıralarını anlatmasını Büyük Kumandan'dan rica etmiÅŸtim. Bu mülâkat, kahramanın kendinden o vakit dinlediÄŸim askeri, vatani bir menkıbedir. Bu sade ve asil hikâyede Çanakkale'nin ve Mustafa Kemal'in büyüklüğü yan yana duruyor. O ana dek eÅŸi görülmedik en korkunç ölüm vasıtaları ile, sayıları bizimkilerden kat kat çok ve arzın beÅŸ kıtasından devÅŸirilme hücum alayları ile saldırıp karşıdan bir göz alımlık bir yarımadayı aylarca müddet gece gündüz, göğü ateÅŸ, yeri ateÅŸ, suyu ateÅŸ, ufku ateÅŸ bir cehenneme çevirdikleri o imtihan meydanında dev çelikler aşındırarak, haÅŸmetli inatlar kırarak Çanakkale'ye ''Bir gün Türkler bu geçidi tuttular, dünyayı buradan öte aÅŸmaya bırakmadılar'' gibi ölmez bir mana kazandırmak ne yüce himmettir! Yalnız o harbin kahramanı kalmak bile bir kumandan için öyle büyük bir ÅŸandır ki onunla hem kendi, hem milleti, hem de tarih iftihar duyar. Halbuki azmi bir vatan kurtarıp yeni baÅŸtan bir devlet kuran Büyük Adam'ın yaratıcı eseri önünde Çanakkale muzafferiyeti ancak bir dibace (baÅŸlangıç) kaldı, ne anlı dibace! Gazi Mustafa Kemal'in hizmet ve eserine ait her merhaleyi kendi milli fahır (övünç) ve gururlarının höcceti (belgesi) olmak üzere arayıp toplayacak ÅŸimdiki ve yarınki Türk nesilleri için bu hatıralar, uzun ve çetin bir müdafaanın ve usanmayan ÅŸuurlu bir iradenin safhalarını gösterir bu hatıralar çok deÄŸerlidir. Bu sebeple onları sadece bir mecmua veya gündelik gazete yapraklarında bırakmayarak kitap halinde bastırmak istedim. Büyük Adam'ın yüksek huzuruna sonsuz sevgi ve saygımı takdim ettikten sonra muhterem karii (okuyucu), asırların hiç şüphesiz imrenerek dinleyeceÄŸi o eÅŸsiz ve salâhiyettar ÅŸahsiyetin sözleri ile baÅŸ baÅŸa bırakıyorum.  1930 RUÅžEN EÅžREF  BİRİNCİ SAFHA  Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın, bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor. ''Buyurun bir sigara... Bir ÅŸey yaparız.'' Büyük kutuda bulunan Baframaden sigaralarından bir tanesini aldım. PaÅŸa küçük bir masanın üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde şık bir nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrine muntazır (hazır) olduÄŸunu vaziyetiyle anlattı. - ÇocuÄŸum bize iki kahve, sobanın da ateÅŸine bakın. Biraz sonra bize hitaben: - Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir hülâsa (özet) yaparız, bu ancak böyle olur! Hakikatte defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale harp tarihini yazmak için bir evrak mahzenine dalmış sanabilirdi. Dedim: - PaÅŸa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koÅŸar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiÅŸtir. Bu hamaset (kahramanlık) günleri artık silinmemek üzere cihan tarihinde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hamilton bile, Türkçeye tercüme edilmiÅŸ raporunda okudum, bizim cesaretimizdeki, bizim fedakârlığımızdaki ulviyeti (yüceliÄŸi) kendi aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri, Çanakkale'de dövüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uÄŸramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki ÅŸimdiye kadar biz henüz bir ÅŸey yapamadık. Yeni Mecmua'nın son kıymettar teÅŸebbüsü bana o gazâ yerlerini görmüş olanlarla konuÅŸmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii zatıâlilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iÅŸtirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz... Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eÄŸer, bugün zatıâlinizden onları dinlemek için geldim. PaÅŸa bu sözleri ciddi bir tebessümle telâkki ediyordu (karşılıyordu). Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaÅŸmış, bu çok gölgeli geniÅŸ odada Mustafa Kemal PaÅŸa'nın siması Rambrandvarî bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet (uysallık), huÅŸunet, saffet (temizlik), zekâ... Bütün bu zıt ÅŸeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz... Çekmekte olduÄŸu doksan dokuzlu necef tespihi masasının üzerine bırakarak: - O halde, derhal baÅŸlarız, dedi. Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zaptolunma koca bir makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden (temize çekilmiÅŸ kâğıtlardan) süzülen Çanakkale menkıbesinin hülâsasını (özetini), bu sabırlı ve temkinli kumandandan üç gün ve her mülâkat on iki saatten aÅŸağı sürmemek ÅŸartıyla, üç gün dinledim. BaÅŸlamazdan evvel dedi ki: - Tabii esrarı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceÄŸim. Bunlar ne sizi alâkadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki tarih hepsinden bahsedecektir. - Elbette PaÅŸam. Maksadım, o günlerin vakalarını bizzat zatıâlinizden öğrenmektir. AskerliÄŸe temas eden noktaları ben de anlamam. Bunun üzerine paÅŸa izaha baÅŸladı. Evvela Sofya sefareti ataÅŸemiliterliÄŸinden buraya çaÄŸrılmış ve TekirdaÄŸ'da 19'uncu fırkayı teÅŸkile memur edilmiÅŸ ve bu kuvvetle Eçe limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuÅŸ. Esasen Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış. Dedi ki: - Benim kanaatime göre düşman ihraç teÅŸebbüsünde bulunursa iki noktada teÅŸebbüs ederdi:  Biri Seddülbahir, diÄŸeri Kabatepe civarı... Ve benim noktai nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doÄŸrudan doÄŸruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleÅŸtirdim. Bu vaziyet takriben Åžubat 1330 (1914)... Mustafa Kemal PaÅŸa, kendisinin Maydos Mıntıkası Komutanlığı esnasında cereyan eden mühim vakaları ÅŸu suretle hülâsa etti (özetledi): Düşman bir defa Seddülbahir'e ve Kumkale'ye asker çıkarmak teÅŸebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda iÅŸitip okuduÄŸumuz bir Mehmet ÇavuÅŸ çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor. - Düşman bu karaya asker çıkarmak teÅŸebbüsünü neden denedi? - Bu hareket bir keÅŸif olarak kabul edilebilir. Bir de malûm olan 5 Mart vardır. - Ki asıl bizi alâkadar eden de odur, PaÅŸa Hazretleri. - Fakat bu tamamen bahrî (denizle ilgili) bir harekettir. Sahil müdafaası Cevat PaÅŸa Hazretleri'nin tahtı emrinde bulunuyordu. Benim bu hareketle alâkam, dolayısıyladır. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevat PaÅŸa Hazretleri... Maydos'ta bulunan karargâhıma gelmiÅŸti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı (düzeni) göstermek üzere beraber Kirte'ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateÅŸin altında kaldık. - O vakit ne yaptınız efendim? - Bunun üzerine bendeniz... - EstaÄŸfurullah... - Mezkûr (adı geçen) mıntıkanın muhafazasına memur 26'ncı alay kumandanına icap eden talimatı ÅŸifahiyemi (sözlü olarak) verdim. Ve Cevat PaÅŸa ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos'a döndük. Düşmanın maÄŸlubiyetiyle neticelenen bu 5 Mart muharebeyi bahriyesinde (deniz savaşında) kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemde (sorumluluÄŸumda) idi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateÅŸ altında bulundurmuÅŸ olmasından baÅŸka zikre ÅŸayan (söylenmeye deÄŸer) hiçbir ÅŸey vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden ÅŸayanı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün haddi azamisiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmiÅŸlerdir (yerine getirmiÅŸlerdir). Düşünün ki birçok çökmeler, infilâklar, yangınlar, zayiat arasında, daimi ateÅŸ karşısında, muharrip endahtlar (savaÅŸ ateÅŸleri) altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır. Düşmanın maÄŸlubiyetiyle kapanan bu hadisei bahriyeden (deniz olayından) sonra, Mustafa Kemal PaÅŸa, İngilizlerin, Fransızların boÄŸazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teÅŸebbüsünde (giriÅŸiminde) bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıtalara ''teyakkuzda" bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için lazım gelen yerlere resmi müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diÄŸer bir zat tayin olunuyor! O zaman kaymakam (yarbay) rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiÄŸi fırka ile icabında Gelibolu civarına, icabında Anadolu cihetine (yönüne) harekete müheyya (hazır) bulunmak üzere, ''ihtiyatı umumi'' olarak terkediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay (albay) beyin fırkası tahsis ediliyor. Bu sıralarda, yani mart içinde Mustafa Kemal Bey'in fırkasından bir alay, Çanakkale'ye geçiriliyor; fakat gene iade ediliyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalıköyü civarında bulundarmayı muvafık (uygun) görüyor. Fırkası beÅŸinci ordunun ihtiyatı umumisi olarak Bigalıköyü ve bunun cenubuÅŸarkisindeki (güneydoÄŸusundaki) Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugâhlarına yerleÅŸiyor. Kumandan aldığı emir mucibince (gereÄŸince) icabında Bolayır'a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren (emir bekleyerek) bütün kıtalarını talim ve terbiye ile iÅŸtigal ettiriyor. . - İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu'nda bir hadise cereyan etmekte olduÄŸu, iÅŸitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyit edildi (arttırıldı). Bir taraftan Maydos Mıntıkası Kumandanlığı'ndan malûmata intizar etmekte (beklemekte) idim, diÄŸer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari bölüğüne -istihsali malûmat (bilgi saÄŸlamak) için- Kocaçimen istikametine hareket etmesi emrini verdim. Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat PaÅŸa Hazretleriyle Gelibolu'dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval (durumlar) hakkında vazıh (açık) malûmat edinememiÅŸ olduÄŸunu bildirmiÅŸtir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey'den vürut eden (gelen) bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr (adı geçen) düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe'de icra ettiÄŸim hususi tarassudat (gözetleme) neticesinde bende hasıl olan kanaati kat'iyye (kesin kanı), öteden beri imali fikir ettiÄŸim gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teÅŸebbüsü, demek ki, vukubuluyordu (gerçekleÅŸiyordu). Binaenaleyh bu iÅŸin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağından, herhalde evvelce tahmin ettiÄŸim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın (düşmandan geri çekilmenin) gayri kabili içtinap olduÄŸunu takdir ediyordum. Artık hiçbir ÅŸeye intizar etmeyerek (bakmayarak), karargâhımın bulunduÄŸu Bigalıköyü'nde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel (daÄŸ) bataryasının derhal harekete geçmek üzre amade (hazır) bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak üzre yanıma gelmelerini bildirdim. Yapraklarını muttasıl (durmadan) ağır ağır çevirmekle meÅŸgul olduÄŸu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları arasından bakarak: - Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir maiyet (içerik olarak) cüzütam (bölük) kumandanlığına da tebliÄŸ olunacaktı. Bundan baÅŸka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teÅŸebbüsümü anlattım. Büyük bir hareketin inkiÅŸaf etmekte (geliÅŸmekte) olduÄŸunu, memlekete Çanakkale Harbi'nde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli, kararları kat'i genç bir kumandanın bütün kıtalarıyla tehlikeye atılmaya müheyya (hazır) vaziyeti karşımda, bu anda sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceÄŸi notları mülâhaza ile (düşünerek) seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar vuzuhla (açıklıkla) seziliyordu ki... Türkiye'nin mukadderatını tayin edecek boÄŸuÅŸmaya doÄŸru gittiÄŸimizi heyecanla duyuyordum. - Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe müheyya (hazır) olarak içtima ettirmiÅŸ bulunduran 57'inci alay, -meÅŸhur bir alaydır bu, çünkü hepsi ÅŸehit olmuÅŸtu- kumandanları ve sertabip (baÅŸtabip) ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduÄŸu halde içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesi'ne tevcih ettim (yönelttim). Yolda giderken kumandanlara olsun, sertabibe olsun ÅŸifahî izahatı lâzıme (gerekli açıklamayı) veriyordum. Takip ettiÄŸimiz dereden bizi Kocaçimen'e isal edecek (ulaÅŸtıracak) muayyen bir yol olmadıktan baÅŸka Kocaçimen'e varmak için atlamaya mecbur olduÄŸumuz saha da pek ziyade fundalık, sa'bülmürur, kayalıklı derelerle mali (dolu) idi. Bir yol bulup kıtayı sevke delalet etmesi (yol göstermesi) için topçu taburu kumandanını tavzif ettim (görevlendirdim). - Zatıâliniz ne ile gidiyorsunuz efendim? - Ben? Atla!.. Bu kumandanlar da atlarının üzerinde tabii... Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da baÅŸnı alıp Kocaçimentepesi'ne kadar gitmiÅŸ, delaletinden istifade edilemedi. - Yani müşkülât (zorluk). Muharebenin kurÅŸunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları? - Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmek suretiyle Kocaçimentepesi'ne muvasalat edildi (varıldı). Åžimdi Kocaçimentepesi'ni tasavvur buyurun. Kocaçimen ÅŸibihcezirenin (yarımadanın) en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei meyyite (çok zayıf) içinde kaldığından buradan görülmüyor. Åžimdi ÅŸu haritadan bakın. Sir Hamilton'un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. PaÅŸa çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı... asker, PaÅŸa'nın askerî ceketindeki cepten haritayı alması için emir telakki etti (saydı). BeÅŸ on dakika sonra girdi. Bulamamış. PaÅŸa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat gitti. Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliÄŸinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek ÅŸeklinde açılmış ÅŸal örtünün altında PaÅŸa'nın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haÅŸin bakışlı bir agrandismanı (büyültülmüş fotoÄŸrafı) vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzac'ın Kolonel Åžaber'i (Colonel Chabert), Mopasan'ın (Maupassant) Bul dö Süif'i (Boule de suif), Lavedan'ın Servir'i, duruyordu. Şüphe yok ki paÅŸa, sükûnetli dakikalarının boÅŸluÄŸunu edebiyatla dolduruyor. Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek mahirane vals edermiÅŸ; tanıyanlar Mustafa Kemal PaÅŸa'yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye deÄŸil aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar. Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoÄŸrafı nazarı dikkatimi celbetmiÅŸti (ilgimi çekmiÅŸti). Ona bakıyordum: Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal PaÅŸa. Tam o esnada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi. Kalın ve azimkâr sesiyle: - Evet Sofya'da bir balkostüme hatırası, dedi. Gene ÅŸal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 Nisan Muharebesi'ne avdet ettik (döndük). PaÅŸa: - Binaenaleyh, diye baÅŸladı, anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan baÅŸka hiçbir ÅŸey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduÄŸunu anladım. Efrat (erler) o müşkül araziyi bilâ tevakkuf (durmaksızın) kat'etmek yüzünden yorulmuÅŸ ve yürüyüş umku (derinlik) pek ziyade derinleÅŸmiÅŸti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur (gizli) olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler (dinlenecekler), sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, orada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduÄŸumuz fırka cebeltopçu taburu kumandanı olduÄŸu halde evvela atlı olarak yürümeye teÅŸebbüs ettik, fakat arazi müsait deÄŸildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık. Åžimdi burada tesadüf ettiÄŸimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur. PaÅŸa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdekten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor: ''Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki (güneyindeki) 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doÄŸru koÅŸmakta, kaçmakta olduÄŸunu gördüm. Size ÅŸu muhavereyi (karşılıklı konuÅŸmayı) aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak: - Niçin kaçıyorsunuz? dedim. - Efendim düşman! dediler. - Nerede? - İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaÅŸmış ve kemali serbestiyle ileriye doÄŸru yürüyordu. Åžimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmıştım, efrad on dakika istirahat etsin diye.. Düşman da bu tepeye gelmiÅŸ... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduÄŸum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı (düşecekti). O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkiye midir, yoksa sevkı tabii ile midir, bilmiyorum. Kaçan efrada: - Düşmandan kaçılmaz dedim. - Cepanemiz kalmadı, dediler. - Cepaneniz yoksa, süngünüz var dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doÄŸru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetiÅŸebilen efradının ''marÅŸ marÅŸ''la benim bulunduÄŸum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır. Bir koca muharebenin ufacık bir lahzaya (ana) baÄŸlı olduÄŸunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceÄŸini, burada olduÄŸu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileÅŸtireceÄŸini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu! Mustafa Kemal PaÅŸa dedi ki: - Kolun başında bulunan bölük yetiÅŸti. Bu bölüğe cepanesiz bölüğü takviye ederek ateÅŸ açmasını emrettim. Yanıma gelmiÅŸ olan alay 57 tabur 2 kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateÅŸ açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diÄŸer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iÅŸtirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiÄŸim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim. - Zatıâliniz o esnada nerede bulunuyordunuz? - Ben de bataryanın yanında idim. - Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza baÅŸladı. - 57'nci alayın taarruza baÅŸlaması... durun size söyleyeyim... (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde idi. O esnada 9'uncu fırkaya mensup süvari zabitanından mülâzımievvel (asteÄŸmen) Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27'nci alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye baÅŸladığını haber verdi. O zabitle mezkûr (adı geçen) alay kumandanına, düşmanın sol cenahına (yanına) taarruz etmekte olduÄŸumu, 27'nci alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19'uncu fırka kısmı küllisini (büyük bölümünü) Kocadere istikametine celbedeceÄŸimi (getireceÄŸimi), bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi'yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı (baÄŸlantıyı) muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı'ndan idare edeceÄŸimi emrettim, bildirdim. Bigalı'da bulunan fırka erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim. Dedim ki: İzzettin Bey (rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay 72 Maltepe'ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere'ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere ÅŸarkına takarrüp etsin (yaklaÅŸsın). Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz. - O raporu, askeri bir mahzur (sakınca) görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim (yazabilir miyim)? Çünkü harp meydanında hemen o müthiÅŸ vakalar cereyan etmekte iken ÅŸiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu. - Hayhay, bunu verebilirim, yazınız. Üçüncü kolordu kumandanlığına Arıburnu ÅŸimalindeki sırtlar. Saat dakika 12 Nisan 10 24 evvel Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtları iÅŸgal etmiÅŸtir. 27'nci alay düşmanı ÅŸark cephesinde sekiz yüz metre mesafede iÅŸgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında, altı yüz metre mesafeden taarruza baÅŸladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateÅŸ muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiÅŸ olan kıtaatının ricate (gerilemeye) baÅŸladığı görüldü. İşte raporun size verebileceÄŸim kadar kısmı bu. Yine hikâyemize devam edelim, olmaz mı? 57'nci alay, verdiÄŸim emir üzerine ÅŸiddetle takip ediyordu. 27'nci alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat benim, gerek yanımdaki zabitlerden tarassut için ileri gönderdiklerimin neticei tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduÄŸunu anladım. - Pek iyi PaÅŸa Hazretleri, böyle bu kadar ÅŸiddetle hücum eden düşmanı bu kadar süratli bir surette ricate (çekilmeye) mecbur eden amiller (etkenler) nedir? - Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arzedeyim: Åžimdi saat on bir buçuk evvelden sonra vaziyet bence ÅŸu idi: Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan fazla idi. Åžimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayrimünasip (uygun olmayan) gayet geniÅŸ bir cephe üzerinde ''261''e kadar ÅŸimalen (kuzeyden), ve Kemalyeri'nin bulunduÄŸu sırtların garp (batı) yamaçlarına kadar ÅŸarktan (doÄŸudan) ilerleyebilmiÅŸti. Fakat bu uzun cephe hattı, ziyade manialı birtakım derelerle kesik bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her noktasında zayıf idi. Conkbayırı ÅŸimalinde mevzi alan 19'uncu fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihraç noktasını ateÅŸ altına aldığı için düşmanın henüz ihraç etmeye devam ettiÄŸi kıtaatın ihracı hem müşkülâta, hem de teahhura (gecikmeye) uÄŸradı. 57'nci alayın Conkbayırı ve Suyatağı hattından ''261'' istikametinde ve dar cephe ile kesif (yoÄŸun) olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan 27'nci alayın da Merkeztepe istikameti umumiyesinde geniÅŸ cephe ile düşmana atılması düşmanı ricate (geri çekilmeye) mecbur etmiÅŸtir. Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir amil vardır ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu öyle alelâde bir taarruz deÄŸil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teÅŸne olduÄŸu bir taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara ÅŸifahen verdiÄŸim emirlere ÅŸunu ilave etmiÅŸimdir: - Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyoum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize baÅŸka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir. Bu sözler PaÅŸa'nın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki, muhakkak, kumandan o günü hayalinde tekrar yaÅŸatıyordu. Bunları duydukça muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her ÅŸeyin fevkinde (üstünde) gene ruh azminin, bir gaye uÄŸruna fedakârlık etmenin bulunduÄŸuna inanıyordum. - Åžimdi bu böyle, efendim? Fakat akÅŸama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9'uncu fırka kumandanından haber getiren bir zabit, düşmanın Kumtepe'ye kuvvet ihracına (göndermeye) baÅŸladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını, 19'uncu fırkaca bu cihetin nazarı dikkate alınmasını, 9'uncu fırka kumandanının tekmil (bütün) kuvvetleriyle Kirte'ye gittiÄŸini bildiriyordu. Kumtepe, Kilidülbahir'e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksatları zıyaa (kayba) uÄŸratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen ÅŸey, Arıburnu'nda muharebeye iÅŸtirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısmı küllisiyle bizzat Kumtepe'ye yetiÅŸmek oldu. Buna dair icap eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısmı küllisine mülâki olmayı (kavuÅŸmayı) tercih ettiÄŸim için hemen hareket ettim. Kumandan hemen hareket ediyor. Ve Kocadere'den 77'nci alaya, ondan sonra da ... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde (sıralarında) Maltepe'ye yaklaÅŸtığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduÄŸunu iÅŸitiyor. Seslerin geldiÄŸi tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esat PaÅŸa ve maiyeti erkânı harbiyesi... Mustafa Kemal Bey, müşarünileyhe gelmiÅŸ olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aitti ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren zabit, bu raporun mealini (sonucunu) söylemiÅŸtir. Halbuki okuduÄŸu tahrirî (yazılı) rapora nazaran düşmanın Kumtepe'ye çıktığı doÄŸru deÄŸildir. - Bakınız bu raporun ÅŸifahen tebliÄŸinde bir ''Kumtepe'ye asker çıktı'' cümlesinin ilavesi bütün tetkik kararlarını deÄŸiÅŸtirebiliyor, iÅŸ bu suretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı paÅŸa hazretleri kararımı sordular. Mustafa Kemal Bey de tekmil kuvvetle Arıburnu'ndaki düşmana taarruza devam edeceÄŸini arzediyor. Kolordu kumandanı paÅŸa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey derhal yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77'nci alayı 27'nci alayın solundan düşman saÄŸ cenahı aleyhine taarruza geçiyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lazım gelen yerlere yerleÅŸtiriyor. Kendi de saÄŸ cenaha gidip oradan muharebeyi idare ediyor. Bizimkiler o kadar ilerlemiÅŸler ki düşman ricatine devam ediyor, hatta kısmen sandallara binmekle bile iÅŸtigal ediyormuÅŸ (uÄŸraşıyormuÅŸ). Fakat akÅŸam olmuÅŸ. Gecenin hulûlüne (geliÅŸine) kadar muhtelif emirlerle hücuma sevk edilmiÅŸ olan cüzütam kumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamıyla tardedilsin diye savletlerine devam etmiÅŸler ve pek de muvaffakiyetli hücumlarda bulunmuÅŸlarsa da düşmanı kâmilen (tam olarak) sürememiÅŸler. Gece de pek ilerleyince muharebe kesilmiÅŸ. Bu anî sükûnet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama baÅŸlamış. PaÅŸa: - Demek ki, dedi 12/13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malûmat (doÄŸru bilgi) alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzarai harbi (savaşın manzarasını) gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi bizzat dolaşıyor, oradan, telefon merkezi yapılmasını emrettiÄŸim Kocadere'ye geliyorum. Orada vâkıf olduÄŸum yeni vaziyete göre saÄŸ cenahtaki ihtiyat (yedek) kuvvetlerini alıp merkeze ve sol cenaha yaklaÅŸtırıyorum. Kendim de bilâhare (daha sonra) Kemalyeri unvanını alan merkezden muharebeyi idare ediyorum. Muharebenin yalnız bir gününü dinlemek insanın içine helecanlar, coÅŸkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığını dolduruyordu. Sordum ki: - Arıburnu vakayii (olayı) yalnız bundan mı ibarettir? PaÅŸa ruhumda dehÅŸetler uyandıran o boÄŸuÅŸma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keÅŸfetmiÅŸ tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi: - Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vakanın baÅŸlangıcıdır. Benim Arıburnu'nda 12 Nisan dahil gününden 4 Mayıs dahil gününe kadar 23 günlük ''Arıburnu kuvvetleri'' kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cephenin saÄŸ cenahında tekrar yalnız 19'uncu fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vakayii harbiye cereyan etmiÅŸtir. Biz yalnız en mühim günleri iÅŸaret edebiliriz. Ve önünde duran sigara paketini uzattı. İkimizin de küllüğü dolmuÅŸtu. PaÅŸa çıngırağı çaldı. Arkamızdaki mahmuz şıkırtısına: - Çocuk, bize iki kahve daha yapın, sonra ÅŸu sobanın ateÅŸi sönmesin, dedi. - Başüstüne PaÅŸam. Ve yine çalışmaya baÅŸladık: Düşman 13 Nisan'da, yani geceden beri ihracına devam ettiÄŸi kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor, evvela sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza faik (üstün) kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız faik düşman kuvvetinin süngü hücumundan kendini korumak ÅŸartıyla arada bir mesafe muhafaza etmek üzere maÄŸlubiyetten sıyanet ediliyor (korunuyor). İşte bu suretle 13 Nisan günü, maÄŸlup olmadan kazanılıyor. PaÅŸa dedi ki: - Bu, askerimizin en mühim surette fedakârlığı, kahramanlığı demeyim -çünkü Türklerin bundan daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum- herhalde sebat (direnme) ve metaneti (dayanması), zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en nümüsait (uygun olmayan) vaziyetim 13 Nisan günü idi. Çünkü beÅŸ İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü, yani 12 Nisan günkü, ÅŸanaver ÅŸedit (sert) savlet (hücum) ve taarruzlarla zayiata uÄŸrayan 57'nci alaydan, ikiÅŸer taburlu olan 27 ve 77'inci alaylarla, gayri kabili istifade (yararlanılması olanaksız) bulunan 72'nci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 Nisan muharebesiyle Arıburnu cephesi muvaffakiyetinin temelini kuran, İngilizlerin bu cephede azmini kırıp planını mahveden, bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin tahtı emrime gireceÄŸi anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim. 13-14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiÅŸtim. Kat'î kararımı fecre (sabaha) yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateÅŸ altına almıştı. İşte icap eden taarruz emri bu ateÅŸ altında yazılmıştır. Bu emir, emiratlıları ile cüzütam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri'ne gittim. Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cephede taarruza baÅŸlandı. Bundan sonra idi, saÄŸ cenahta da kıtalarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt'ta firar suretinde ricate baÅŸlamıştı. Kırmızısırt'ta da ricate baÅŸladı. Saat 10'dan sonra saÄŸ cenahımız da düşmanı tazyike (baskıya) baÅŸladı, ricate mecbur etti. Ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi iki düşmanın Kanlısırt'ta ricat eden aksamından baki kalmış olanlar Kırmızısırt'ta da en son ricat ettikleri avcı hendekli mevziinde tüfeklerini bırakarak hemen heyeti kâmilesiyle siperlerinin önüne çıkmış, ÅŸapka, beyaz mendil bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları Kemalyeri'nden ben ve tekmil maiyetim dürbünsüz olarak seyrediyorduk. Bu aralık gerek fırka erkânı harbi İzzettin Bey'den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşahedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu ÅŸarkındaki sırtlarda hiçbir faaliyeti kalmamıştır. SaÄŸ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiÅŸtir. Yalnız ricat noktasına uzak kalan düşmanlar Kanlısırt'la Kırmızısırt'taki vaziyetlerinden dolayı, Merkeztepe'de kalmış olan aksamı da saÄŸ cenahımızın Kömürkapıderesi ve Bombasırtları'na kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt'ta aldıkları hâkim vaziyetten dolayı çekilmiyorlar, ister istemez sebat gösteriyorlardı. Düşmanın asıl sebatı Yükseksırt'ın garbında ve Haintepe'de görülüyordu. En nihayet gece hulûl edince, kıtaatın fevkalade yorgun olduÄŸu da anlaşılınca kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muharebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi. 15 Nisan günü görülen vaziyet ÅŸu: Düşman saÄŸ cenahımız karşısında Yükseksırt'ın sahile müteveccih (yönelik) kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara tutunmuÅŸ bir halde, buna mukabil (karşılık) bizim kıtalarımız Cesarettepe'deki düşman hattı bâlâsında (üstünde), bunun karşısındaki kıtalarımız da Edirnesırtı'nda Kırmızısırt ve Kanlısırt'ta imiÅŸ. Hattı bâlâ tekrar tekrar düşman tarafından iÅŸgal edilmiÅŸ ve buna mukabil kıtalarımız mezkûr (adı geçen) hattı bâlânın ÅŸarkında ve karşısında mevki tutmuÅŸ. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuÅŸ. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevkedilerek ön hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe de umumi vaziyetini tashih edebilmek (düzeltebilmek) için cephenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuÅŸ. Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden (yönünden) düşman sol cenahımızı sabahtan beri tazyik etmekte imiÅŸ. Bu taarruzu tevkif edilmiÅŸ. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden baÅŸka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doÄŸru yaklaşıp büyümekte olduÄŸu görülüyormuÅŸ. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz, üç yüz metre karşısında bulunuyormuÅŸ. Bu suretle gittikçe tekâsüf eden (yoÄŸunlaÅŸan) düşmanın karşısında beklemektense kat'î neticeyi kazanmaya kifayet edecek (yetecek) kadar kuvvet celbi için Mustafa Kemal Bey mafevk (üst) kumandanlara maruzatta bulunmuÅŸ. İstediÄŸi kuvvetleri alınca cephesi geniÅŸlediÄŸinden muhtelif kumandanlarla daimi münasebette bulunmak zorlaÅŸmış. Onun için cephesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış. 16 Nisan: Düşman saÄŸ cenahımıza taarruz teÅŸebbüsünde bulunmuÅŸsa da durdurulmuÅŸ. 17 Nisan: SaÄŸ cenahımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiÅŸ, fakat kıtalarımızın mukabil süngü hücumları ile geri püskürtülmüş: Fakat tamamıyla yerleÅŸen düşmanın yeniden mühim bir hücuma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Bey taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaÅŸtırnmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemalyeri nezdine celbedip ÅŸifahi talimatta bulunmuÅŸ. O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediÄŸi sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim ve ÅŸunları aldım: Zira taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Bey ruhlarına hitap etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki: ''Düşmanın altı gündenberi iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatinden dolayı neticeye kadar ÅŸiddetli takip edememek yüzünden barınabilen aksamı himayesinde çıkarmakta olduÄŸu ve fakat ÅŸimdiye kadar mahvettiÄŸimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduÄŸu anlaşılmıştır. Seddülbahir'de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuÅŸtur. Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduÄŸu kanaati vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran (göre) zayıf deÄŸildir. Düşmanın kuvvei maneviyesi tamamen mahvolunmuÅŸtur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce (sığınacak yer) aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz. Düşmanı büsbütün kaçırmamak için daha çok teemmüle (düşünmeye) lüzum yoktur. İçimizde ve kumanda ettiÄŸimiz askerlerde Balkan hacaletinin (utancının) ikinci bir safhasını görmektense burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat'iyyen kabul etmem. Åžayet böyleleri olduÄŸunu hissederseniz derhal onları kendi ellerimizle kurÅŸuna dizelim. Åžimdiye kadar ihraz ettiÄŸimiz (elde ettiÄŸimiz) muvaffakiyeti tamamlamak için emrime verilen taze kuvvetler hattı harbe vasıl olmaktadır (ulaÅŸmaktadır)." Ve ruhları bu hitapla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lazım gelen emirleri veriyor, tertibatını (düzenini) da kolordu kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da tasvip görüyor. Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu vukubuluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, PaÅŸa'ya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiçbirisiyle ''kabili tebeddül olmayan (deÄŸiÅŸmeyen) vaziyet''tir. Şöyle ki: ''Saat beÅŸ evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateÅŸ açması ile diÄŸer taraftan müteakıben (daha sonra) yeni gelmiÅŸ olan 14'üncü alayın Boyun ve Merkeztepe'ye doÄŸru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cephe üzerinde topçu ve piyade muharebesine baÅŸlamış oluyoruz.'' Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafe pek az olduÄŸu için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesir yapamıyorlarmış. Yalnız düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muharebe hatlarımızın gerilerini ÅŸiddetli ve devamlı ateÅŸler altında bulundurmaktan bir an hali (uzak) kalmıyormuÅŸ. PaÅŸa'dan kendisinin bu muharebeyi nereden idare ettiÄŸini sordum: - Ben bu muharebeyi Kemalyeri'nden idare ediyorum, dedi. Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, saÄŸ cenahtaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere bütün düşman mevzilerini sonra da hemen bütün kıtalarımızın hareketlerini gözaltında bulundurabilmesi mümkünmüş. PaÅŸa dedi ki: ''Düşmanın ÅŸiddetli piyade ve mitralyöz ateÅŸleri karşısında 14'üncü alayın taarruzu bataetle (ağırlığıyla) ilerlemekte idi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht (ateÅŸ) ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda (koruma konusunda) pek ziyade (çok) amma fevkalâde ziyade çalışmakta idi. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye baÅŸladı. Saat 6.45 evvelde 14'üncü alayın gerisinde bulundurulan 125'inci alayın kısmı küllîsi Merkeztepe istikametinde 14'üncü alaya takrip edilmiÅŸti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, saÄŸ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla 14'üncü alaya muavenette (yardımda) bulunmasını emrettim. Fakat saat 10.30 evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olmamakta bulunduÄŸumuzu görüyordum.'' Bunun üzerine terbitatta birçok teferruata müdahaleye lüzum görmüş. Bu baptaki (bölümdeki) emirlerinin kumandanlara vusulüne (ulaÅŸmasına) kadar, geriden sevkolunan takviye kıtalarının muharebe cephesine muvasalatına (varışlarına) kadar geçen zaman zarfında taarruzlarımızda bir durgunluk peyda olmuÅŸ, kumandanlardan bazıları taarruzun tevkifini, yahut hiç olmazsa geceye talikını rica etmekte imiÅŸler. Halbuki Mustafa Kemal Bey düşmanın hakikaten büyük bir tazyik karşısında bulunduÄŸunu bildiÄŸi için mutlaka taarruza karar veriyor. - Bu tazyikin mevcut olduÄŸunu ne suretle takdir edebiliyordunuz, efendim. - Bir defa bulunduÄŸum yer pek müsaitti. Bütün vaziyeti tekmil cüzütam kumandanlarından daha iyi görebiliyordum. Sonra da muhtelif membalardan (kaynaklardan) malûmat alabiliyordum. Mesela düşman kumandanının ''buraya imdat yetiÅŸtiriniz'' tarzındaki bir telsiz telgrafını mevkii müstahkemde bulunan telsiz telgrafımız kapmış. Bunu bana bildirdilerdi. Binaenaleyh baÅŸlanılan taarruza devam etmek lüzumlu idi. Düşmanın imdat kuvvetleri yetiÅŸmeden evvel taarruzumuzu kat'î bir neticeye iktiran ettirmek (yaklaÅŸtırmak) lüzumu aÅŸikârdı (açıktı). Sonra düşmanı bir an evvel sahillerimizden atmak gayet vatani bir vazife idi. Maksadımı cüzütam kumandanlarına bildirdim. Bu maksadın tatbiki için askerlerimizin süngüsünden baÅŸta güvenilecek hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün kuvvetler ileriye yaklaÅŸmış bir halde idi. Bir hücum savletiyle (ÅŸiddetiyle) düşman mevzilerine girmeleri için borazanlarla, trampetlerle geriden ÅŸiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4 sonra idi. Umum cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa merkez grubu ÅŸiddetli saldırıyla ilerlemeye baÅŸladı. DoÄŸrusu bütün kıtalarımız ÅŸayana takdir bir surette ilerliyordu. Gayet itidalle (ölçülü) konuÅŸan muhatabımın aÄŸzında ''ÅŸayanı takdir'' terkibinin mühim manası vardı. Bu terkip benim nazarımda tarifsiz fedakârlık, muhayyelesiz kahramanlıklar sahnesi demekti. - Sonra ne oldu efendim? Birçok efrat bazı yerlerde düşman siperlerine kadar girmeye muvaffak oldu. Fakat asıl keÅŸif avcı hatlarımız düşman siperlerinin yirmi otuz, hatta sekiz on metresinde durdu. Bizim askerlikçe bu mesafede hâlâ muharebenin bitmemiÅŸ olması ÅŸayanı istiÄŸraptı (hayretti). Çünkü eski nazariyata (kurama) göre bu mesafenin pek çok fevkindeki (üstündeki) bir mesafede muharebe neticesi taayyün etmiÅŸ (belirmiÅŸ) olmak lazım gelir. Halbuki düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmaması böyle burun buruna gelindikten sonra da daha aylarca müddet pek kanlı muharebe safhaları görmek imkânını muhafaza etmiÅŸ oluyor. Bu muharebe böyle saat dörtte burun buruna gelmekle taarruz durdu. Fakat muharebe olanca ÅŸiddetiyle devam ediyordu. Ben kemali ciddiyet ve ÅŸiddetle taarruz edilmek, bu taarruz ihtiyat ve istinat (destek) kuvvetleriyle iyi takip olunmak ÅŸartıyla neticei kat'iyyenin (kesin sonucun) kazanılacağına kaniydim. Ve bu kanaatimde musırdım (direniyordum). Bilhassa düşmana bu kadar yaklaşıldıktan sonra gecenin zulmetinden (karanlığından) istifade edilerek düşman siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı. Gece yarısına kadar bazı tertibatla iÅŸtigal edildi (uÄŸraşıldı). Sonra bir gece hücumu yapılmasını emrettim. Fakat sabaha kadar cereyan eden ahvale (duruma), hâsıl olan vaziyete nazaran düşman mevazii asliyesine (düşmanın asıl mevzilerine) girilemediÄŸi anlaşıldı. Yirmi dört saatten beri devam eden muharebe askerin pek ziyade yorgunluÄŸunu mucip (neden) olmuÅŸtu. Onun için verdiÄŸim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı tahkim etmekten (güçlendirmekten), orada mıhlanıp kalmaktan baÅŸka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh lâzım gelen emri verdim. Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere PaÅŸa'dan bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki: "Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen (bize verilen) namus vazifesini tamamen ifa etmek (yerine getirmek) için bir adım geri gitmek yoktur. Hâb ü istirahat aramanın bu istirahatten yalnız bizim deÄŸil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceÄŸini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaÅŸlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı (eseri) göstermeyeceklerine şüphe yoktur." Mustafa Kemal PaÅŸa'nın umum Arıburnu kuvvetlerine ÅŸamil (kapsayan) olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 (1915) gününe kadar devam etmiÅŸ, bu müddet zarfında cereyan eden vakalar içinde öyle mevziî mütekabil (karşılıklı) taarruzlardan baÅŸka hiç büyük muharebe yok. Fakat cidden kahramanlık sahneleri var. Mesela bakınız PaÅŸa ne anlattı: - Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meÅŸgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceÄŸim. Mütekabil (karşılıklı) siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen (tamamen) düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. fakat ne ÅŸayanı gıpta bir itidal (anlayış) ve tevekkülle (inançla) biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceÄŸini biliyor, hiç ufak bir fütur (umutsuzluk) bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei ÅŸehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren ÅŸayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur. PaÅŸa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat gece olmuÅŸtu. Ben de PaÅŸa'dan ayrılmaya mecburdum! Kendisine pek çok teÅŸekkür ederek, iki gün sonra diÄŸer safhalar hakkında malûmat (bilgi) almak için tekrar ziyaret edeceÄŸimi söyleyerek kahraman elini sıktım. Bana Kanije müdafii Tiryaki Hasan PaÅŸa ile yahut Plevne aslanı Gazi Osman PaÅŸa ile görüşmek mukadder olsaydı bugünkü muhavereden (konuÅŸmadan) daha fazla mı bir heyecan duyacaktım?  İKİNCİ SAFHA  PaÅŸa yine aynı odada yine aynı sivil lâcivert elbise ile oturmuÅŸ; önündeki mufassal (ayrıntılı) haritadan son Alman taarruzunu takip etmekle meÅŸguldü. Taarruz istikametlerini, tahmin ettiÄŸi neticeleri mesleÄŸine âşık bir asker vuzuh (açıklığı) ve samimiyetiyle anlattı. Ve sonra: - Bugün ikinci safhadan bahsedecektik, öyle deÄŸil mi, efendim? dedi. Bu ikinci safha harbin ikinci safhası deÄŸil, kumandanın o havalide deruhte ettiÄŸi (üzerine aldığı) vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda, PaÅŸa umum Arıburnu cephesine ait mütalaalarda (görüşlerde) bulunmak salâhiyetini kendinde bulamıyor. Ancak saÄŸ cenahta 19'uncu fırkanın başında bulunduÄŸu sırada cereyan eden en mühim hâdise hakkında, yani 6 Mayıs'ta vukubulan umumî hücum hakkında biraz malûmat (bilgi) verdi. Bu umumî hücumda onun fırkası, karşısındaki düşman mevzilerine girmeye muvaffak olmuÅŸ. - 7 Mayıs, dedi (ve kahvesinden bir yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) o günü şöyle hülâsa edebiliriz (özetleyebiliriz): Düşmanın Arıburnu'na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden birkaç tabur kadar Arıburnu cephesinin saÄŸ cenah ÅŸimalinde bulunan Çataltepe'ye doÄŸru gidiyordu. İcra edilen keÅŸif ve tarassuda (gözetlemeye) nazaran da düşmanın, yine bu civarda, balıkçıadamları ÅŸimaliÅŸarkîsindeki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cephe üzerinde tahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip ÅŸimal grubu kumandanlığına arzettiÄŸim gibi bu civardaki tahkimat evvela ufak mikyasta kanlı muharebeleri intaç etti (sonuçlandırdı). Sonra da Anafartalar harekâtı umumîyesinin mebdeini teÅŸkil etti. 8, 9, 10 Mayıs günlerinde bizim fırkanın cephesinde mühim hâdiseler olmamıştı. 11'inci günü bir mütareke akdettik. Defni emvat ile uÄŸraşıldı. 12, 13, 14 Mayıs günleri de, hatta 15'te de iÅŸ'ara deÄŸer bir ÅŸey yok... - Bu durgunluk neden hâsıl oluyor, efendim? - Çünkü düşman yorgundur. Çok zayiat verdi. Mühim miktarda kırıldı. Ve benim telâkkiyatıma (görüşüme) göre artık Arıburnu'nda neticei kat'iyye (kesin sonuç) olmaktan sarfınazar ediyor (vazgeçiyor). Ben bu durgunluÄŸu ona hamlediyorum. Mayısın 16'ncı günü benim sol cenahımda bulunan fırka ki o da bizimdir, ihzar olunan (hazırlanan) birtakım lağımları iÅŸtial (infilak) ettiriyor. Onların iÅŸtial etmesiyle beraber düşmana bir baskın hücumu icra ediyor (yapıyor). 17 Mayıs'ta iÅŸte demin bahsettiÄŸimiz Çataltepe Halit ve Rızatepe denilen yerde kanlı bir muharebe oluyor. - O tepeye niçin Halit ve Rızatepesi denmiÅŸ? Orada, Rıza Efendi isminde ve Halit Efendi isminde gayet kahramanca bir hücum icra eden iki zabit ÅŸehit olduÄŸu için!... Bu muharebeden sonra bir aralık benim Arıburnu'na karşı muhafazasını deruhte ettiÄŸim (üzerime aldığım) cepheye ilaveten Anafartalar mıntıkası dahilindeki Azmak'a kadar olan parça da tahtı mesuliyetime (benim sorumluluk makamıma) verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar mıntıkası doÄŸrudan doÄŸruya Esat PaÅŸa Hz.'lerine merbut (baÄŸlı) olmak üzre Almanyalı Vilmer Bey'in tahtı kumanda ve mesuliyetine tevdi edildi (sorumluluÄŸuna verildi). On sekiz de hep o muharebe ile geçiyor. 22'nci günü verilen malûmata göre düşman, cenup grubunda yani Seddülbahir civarında Kirte mıntıkasına ÅŸiddetle taarruz etmekte idi. Binaenaleyh cephemizde de ciddi veyahut nümayiÅŸ tarzında bir düşman taarruzuna intizar etmek (beklemek) ihtiyata muvafıktı (uygundu). Hakikatte o gün öğleden evvel bütün fırka cephesi düşmanın top, tüfek, mitralyözleri ile ÅŸiddetli ateÅŸ altına alındı. Düşman taarruzu vaki oldu. Gerçi umum cephede düşman ademi muvaffakiyete duçar edildi. Fakat Bombasırtı'nda iki siperimizi zapt ve iÅŸgal etti. 23 Mayıs günü biz siperleri istirdat ile (geri alım) ele geçirdik. Düşman tedbirler sayesinde ve bilhassa 27'nci ve 57'nci kuvvetini sabaha kadar teksif etmiÅŸ ve aleyhimize istimal edecek (kullanılacak) bir hale getirmiÅŸti. Fakat ittihaz olunan (alınan) tedbirler sayesinde ve bilhassa 27'nci ve 57'nci alayların kumandanlarının, zabitlerinin ve efradının kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman kâmilen itlâf (tam olarak yok) edildi. Bombalarla parça parça berhava oldular. Siperler elimize geçtiÄŸi zaman içerleri düşman cesetleriyle ağız ağıza dolu idi. O müthiÅŸ bir ÅŸeydi. İngilizlerden bir fert bile kurtulmamıştı. Bu muharebe cereyan ettiÄŸi sırada Kemalyeri'ni teÅŸrif etmiÅŸ bulunan Talât PÅŸ. Hz.'leriyle İsmail Canbulat ve Doktor Nâzım Beyler o gün İngilizlerden iÄŸtinam ettiÄŸimiz (ganimet olarak aldığımız) maddi muharebe hatıralarına da maliktirler. Kiminde kurÅŸun parçalamış bir İngiliz altını, kiminde ufak tefek niÅŸanlar, dürbün parçaları filân vardır. - O gün zâtıâliniz de Kemalyeri'nde mi bulunuyordunuz? - Hayır, ben muharebe mahallinde (yerinde) idim. Kendileriyle telefonla görüştük. BahsettiÄŸim hediyeleri oradan gönderdim. Düşmanın yalnız bu ufak muharebedeki zayiatı 3000'den fazla tahmin olunmuÅŸtu. 24 Mayıs'ta düşman yine fırka cephesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat neticede kâmilen telef (tam olarak yok) edildi. Yine dışarı atıldılar, mahvoldular. 26 ile 27'de yine bir ÅŸey yok 28'de öyle. 29'da düşman 31, 33, 34 numara verdiÄŸimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok zayiat vererek kovuldu. Bombasırtı'nda boyun noktasına mücavir olarak 14 Nisan günü taarruzdan sonra vücude getirilen bu siperler Arıburnu cephesinde 7-8 metreden 10 ila 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdi. Bu kurbiyet (yakınlık) ve sonra bu siperler üzerindeki hadiseler diyebiliriz ki, kendilerine bir mevkii mahsus ve bir şöhreti tarihiye temin etmiÅŸtir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperleri, gerileri Korkuderesi'ne inen bir yarın kenarında inÅŸa edilmiÅŸ olmak itibarıyla bir mahiyeti mahsuseyi haizdir (özellik taşır). Mezkur siperlerdeki düşman daima ürkek bir halde idi. Bunun iÅŸte numaralarını söylediÄŸimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, tecavüzleri, hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmak, tahtezzemin lağımlar infilâkı ile bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekte idi. Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı halde idi. Düşmanın bombalarından vukua gelecek telefatı tenkis edebilmek (azaltabilmek) maksadıyla bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük. Onlar bu kalaslara ikide bir ''mayii muhrik (sulu yakıcı) ÅŸiÅŸeler''i atıyorlar, siperlerde yangın tevlit ediyorlardı (çıkarıyorlardı). Kesif alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmazdı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekte idik. Fakat buna raÄŸmen ÅŸeci (yiÄŸit), mütevekkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, ÅŸayanı gıpta bir metin azimle yerlerini muhafaza ediyorlar, düşmana mukabelede (karşılıkta) bulunuyorlardı. 30, 31'den ve 1 Haziran'dan 16 Haziran'a kadar mühim hadiseler yok. Fakat Mustafa Kemal PaÅŸa 16 Haziran'da fırkasının saÄŸ cenahında cidden kanlı bir muharebe yapmış. Ve o günden itibaren 24 Temmuz'a kadar fırka cephesinde mühim hadise olmamış. Yalnız 29 Haziran'da yine düşman bir kısım cephemize taarruz etmiÅŸ ve tardedilmiÅŸ (uzaklaÅŸtırılmış). 24 Temmuz günü, fırkasının cephesine topçu ateÅŸi baÅŸlamış. Bu ateÅŸ evvelce mutat (alışılmış) dahilindeki derecede imiÅŸ. Ancak öğleden sonra ÅŸiddetini peyderpey arttırmış. Düşman ...nci fırka cephesinde ve Mustafa Kemal Bey'in fırkasının sol cenahında bir taarruz hazırlığı ima eder surette, ÅŸiddetli topçu ateÅŸi istimal etmekte imiÅŸ. Filhakika hemen arkasından Kanlısırt'ta taarruza geçmiÅŸ. Ve teÅŸebbüsünde sühuletle muvaffak (kolayca baÅŸarılı) olmuÅŸ. Muharebe bütün cephe üzerinde, hem de pek ÅŸiddetli olmak ÅŸartıyla gece dahi devam ediyormuÅŸ. PaÅŸanın cephesinin gerisinde, Anafarta mıntıkası dahilinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateÅŸleri iÅŸitiliyormuÅŸ. Düşman gece yarısından yarım saat sonra PaÅŸa'nın fırkasına taarruz eder. Ve tekmil siperlerimizde, hatta gerilerimizdeki havalilerde vesaitinin (araçlarının) azami (en yüksek) derecesini istimal eder: YaÄŸlı paçavralar, tahtezzemin lağım infilakları, muhtelif nevide bombalar! Kara ve deniz topçuları fırkanın cephesini mütemadiyen (durmaksızın) sarsmakta imiÅŸ. Saat dakika 1 10 evvelde Mustafa Kemal Bey kıtalarının nazarı dikkatini ÅŸu suretle celbetmiÅŸ (çekmiÅŸti)! ''Vaziyeti umumiye pek mühimdir. Kumandanlardan, zabitlerden her vakitkinden ziyade fevkalade intibah (uyanıklık) ve mesaii fedakârane isterim.'' Sonra saat 3.30 evvelde de diÄŸer bir emirle düşmanın bütün teÅŸebbüslerini kıracak teyakkuz (dikkat) lüzumunu tekrar etmiÅŸ. 25 Temmuz günü saat 4 evvelden itibaren düşman topçusu azami faaliyetle ateÅŸ ediyormuÅŸ. Siperlerimizle rahı mesturlarımız (çizilmiÅŸ yollarımız) da ehemmiyetli bir surette yıkılmaya devam ediyormuÅŸ. Saat 4.45 evvelde düşman fırka cephesine hücuma kalkmış. Fakat bütün hücumları askerimizin metaneti (direnmesi) sayesinde az bir zaman içinde kâmilen (tam olarak) mahvedilmiÅŸtir. Düşmanlarımız dehÅŸetli zayiata uÄŸramışlar, hatta bazı siperlerimize girmeye muvaffak olan kısımları da orada siperler içinde itlaf (yok) edilivermiÅŸler. Aynı günde saat beÅŸe doÄŸru düşman saÄŸ cenahımız aleyhine ikinci bir hücum tevcih etmiÅŸse (yöneltmiÅŸse) de bu da püskürtülmüş. Düşman, hücumlarını pek musırrane (ısrarlı) bir surette icra etmekte imiÅŸ. PaÅŸa gülümseyerek dedi ki: Hatta zabitlerinin sopalarla efradı sıkıştırarak müteaddit defalar siperlerden çıkarmaya çalıştığı görülüyordu. - Peki iyi PaÅŸa Hazretleri, düşmanın fırkanız istikametinde bu derece uÄŸraÅŸmaktaki maksadı ne idi? - Vallahi, diyemeyiz ki düşmanın 19'uncu fırka cephesine yaptığı bu hücumlardan maksadı bir nümayiÅŸten yahut da bu cihetteki kuvvetlerimizi tespit etmek veyahut da Ağıldere cihetinden sevk ve istihdamdan men etmekten ibarettir. Hayır! Bence düşmanın asıl maksadı harekâtı umumiyesinde hedefi kat'î ittihaz ettiÄŸi Kocaçimen silsilesine, aynı zamanda 19'uncu fırkayı da geri atmak suretiyle vasıl olmaktan ibaretti. Fırka cephesinin vaziyeti umumiyeye nazaran haiz olduÄŸu ehemmiyet, ''Arıburnu, Kocaçimen'', istikametini seddetmesi (kapaması) itibarıyla haiz olduÄŸu ehemmiyet benim tahminimi muhik (haklı) gösterebilir. Düşman fırkaya yaptığı hücumlara üç dört livadan aÅŸağı kuvvet tahsis etmemiÅŸti. İlk hücumda verdiÄŸi azim zayiata raÄŸmen hücumu tecdit etmesi fırka cephesinde takip ettiÄŸi gayenin ciddiyetine gayet açık bir delildir. Düşmanın fırka cephesinde ademi muvaffakiyete uÄŸramasının sebebi, sahra obüs bataryalarıyla iki harp gemisinden icra edilen 14, 15 saatlik mütemadi (sürekli) bir bombardıman altında kıtalarımızın metanetlerini, mevkilerini muhafaza etmelerinden ileri gelmiÅŸti. Bunda günlerden beri tahkim ve tarsin edilen (saÄŸlamlaÅŸtırılan) siperlerimizin bahÅŸeylediÄŸi istifadeyi de unutmayın. Burada mühim bir satır başına geçeceÄŸiz. - Buyurun efendim. - Fırka cephesine tevcih olunan hücumları size izah ettiÄŸim gibi, gerçi tardedilmiÅŸti (uzaklaÅŸtırılmıştı), fakat fırka için, bütün Arıburnu vaziyeti için daha büyük bir tehlike baÅŸgöstermiÅŸ oluyordu. - Bu tehlike ne idi? - Bu tehlike Ağıldere mıntıkasından Åžahinsırt'la Conkbayırı'na ilerlemekte olan düşmandı! Bu tehditkâr hareket tekmil Arburnu cephesinin sükutunu intaç edebilecek (sonuçlandırabilecek) bir mahiyette idi. Bu istikamete karşı fırka kendi vüs'ü (gücü) salâhiyeti dairesinde icap eden tedbirleri almıştır. Fakat asıl tedabirle yani umumi noktai nazardan icraat ve tertibatla ÅŸimal grubu kumandanlığı ciddi bir surette iÅŸtigal etmekte idi (uÄŸraÅŸmaktaydı). PaÅŸa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önündeki mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler ısmarladı. Birer sigara daha yaktık. - Filhakika, dedi, mühimce kuvvetlerin zevalden (azalmasından) sonra Conkbayırı cephesine tevcih edildiÄŸi öğrenilmiÅŸti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden tasviri pek mümkün olmayan bir ÅŸiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cephesindeki obüs ve sahra toplarıyla gerekse denizdeki harp gemileriyle Conkbayırı'nı ateÅŸ altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conkbayırı vaziyetini pek ÅŸayanı memnuniyet olarak tasvir etmiyordu. Bu raporlardan baÅŸka erkânı harbiye reisini ve yaveri bizzat Conkbayırı ve Åžahinsırt civarına gönderdim. Vaziyeti tetkik ettirdim. Vaziyette vahamet muhakkaktı. Düşman Kocaçimen'i ve Åžahinsırt'ı iÅŸgal etmiÅŸti. Kendim de bizzat bulunduÄŸum fırka tarassut mahallinden (gözetleme yerinden) Conkbayırı'ndaki hücum dalgalarını görüyordum. O istikametten gelen düşman mermileriyle karargâhımdaki zabitlerden yaralananlar vardı. Düşman diÄŸer taraftan Suvla limanında da, onun cenubundaki sahillerden de asker ihraç etmiÅŸti (çıkarmıştı). Bir taraftan da taarruz ediyordu. Bugüne kadar Anafartalar mıntıkası, ÅŸimal grubu kumandanlığına merbuttu (baÄŸlıydı). Ve ÅŸimal grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekte idi. O gün emir ve kumandada bir deÄŸiÅŸiklik icra edildi. Saros grubu kumandanı Miralay Feyzi Bey'in Conkbayırı ve Kocaçimen'deki kıtaatı da tahtı kumandasına alarak ''Anafartalar grubu'' namıyla bir grup teÅŸkil olunduÄŸu resmen tebliÄŸ edilmiÅŸt. Conkbayırı'ndaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için ÅŸimal grubu kumandanlığına ÅŸu tarzda maruzatta bulundum: Conkbayırı'ndaki vaziyetin henüz ÅŸayanı dikkat ve nazik olduÄŸu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının nazarı dikkatlerini ciddi surette celbe delalet buyurmanızı selameti memleket namına istirham ederim. Bu anda umum büyük kumandanlarda bir asabiyet mevcuttu. Ordu kumandanı Liman PÅŸ. Hz'leri tarafından Kâzım Bey (eski Samsun Valisi Kâzım PaÅŸa) telefonda benimle görüştü. Mütalaatımı (görüşlerimi) sordu. Vaziyetin nezaketini söyledim, dedim ki: ''Daha bir an mevcuttur. Bu anı da ziyaa uÄŸratacak olursak bir felâketi umumiye karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir.'' Vaziyetin umumileÅŸmiÅŸ olduÄŸunu, Anafartalar'da çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini nazarı dikkate almak, ona göre umumi tedbirler ittihaz etmek lazım geldiÄŸini, sevk ve idareyi tevhit ve temin için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, bilâvasıta bir kumanda altında bulunmasından baÅŸka çare kalmadığını söyledim. 26-27 gecesi saat 9.50 sonrada idi ki ÅŸimal grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman von Sanders PÅŸ. Hz.'leri tarafından Anafartalar Grubu Kumandanlığı'na tayin edildiÄŸime dair olan emri tebliÄŸ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuz'da icrası emredilmiÅŸ olan taarruzu icra etmekliÄŸim de mevcuttu. Bu emir üzerine 27'inci Alay Kumandanı Åžefik Bey'i 19'uncu Fıkra Kumandanlığı'na tevkil (vekil) ettim. Yanıma fırka sertabibi Hüseyin Bey'i aldım. - Niçin? - Hasta idim çünkü... Yaverim Kâzım Efendi o gün ÅŸehit olmuÅŸtu. Rasim Efendi isminde diÄŸer bir süvari zabitini de aldım. Dört aydır o yerde, yani ateÅŸ hattından 300 metre geride ecsat taaffünatı (çürümüş cesetler) ile bozulmuÅŸ bir hava teneffüs etmekte idim. O gece saat on birde, zindan gibi zifiri karanlıklar içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı zulmet (karanlık) ve müphemiyet (bilinmezlik) içinde teneffüs etmek nasip oluyordu. Hiç ardı arkası kesilmeyen hücumların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu zatın uykusuz, havasız yerlerde burnuna kan ve barut kokuları, leÅŸ ve ceset kokuları çarpa çarpa, kulağında muhtelif çatırdılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına ÅŸaşıyordum. Dedim ki: - PaÅŸa Hazretleri, benim anladığıma göre siz henüz ne düşmanın derecei kuvvetini, ne de başına yeni tayin edildiÄŸiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediÄŸiniz gibi bu zulmet ve müphemiyet içinde meçhullere doÄŸru gidiyorsunuz. Bu kadar ağır bir mesuliyeti nasıl bir düşünce ile kabul ediyordunuz? Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelâde, hatta fevkalâde kelimelerle anlatmaya çalıştığımız ruhi haletlerin pek üstünde olan bir ÅŸey görüyordum? - Vakıâ böyle bir mesuliyeti deruhde etmek (üzerine almak) takdir buyurduÄŸunuz gibi, basit bir keyfiyet deÄŸildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaÅŸamamaya karar verdiÄŸim için kemali iftiharla bu mesuliyeti deruhde ettim (üzerime aldım). Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargâhına hayvanla hareket ettim. İşte bu suretle benim Arıburnu ile olan kumanda münasebetim nihayete ermiÅŸ oluyor. Bu ifadelerin ruhunuza verdiÄŸi temiz ve ulvi tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi. Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli, azimkâr asker çehresindeki manayı okumalı idi. İçinde, dram sahnelerindeki kahramanlarına müelliflerinin iare ettiÄŸi (yazarlarının ödünç verdiÄŸi) büyük, gürültülü kelimeler olmayan o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatıramda sakladım. Bu genç adama karşı bir meclûbiyet (yakınlık) hissettim. Bu memuriyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaÅŸlarına ne türlü hisler perverde ettiÄŸini (beslediÄŸini) sordum. Mukadderatımızla sıkı sıkaya alâkadar olan bu muharebeler esnasında bütün ordunun, küçük neferden, büyük kumandana kadar vazifesini ne suretle telâkki (anladığını) ne suretle ifa ettiÄŸini (yerine getirdiÄŸini) bilmek istiyordum. İşte Mustafa Kemal PaÅŸa'nın cevapları: - İngilizler, Arburnu ihracında, bu cephedeki muharebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengâverane meziyetleri fevkalâde bir lisanı takdirle yâd ve ilan etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muharebe vesaitiyle (araçlarıyla) mükemmel surette mücehhez olarak büyük bir inat ve azimle Arıburnu sahillerine ayak basan düşmanımız yine o sahil kenarlarında kalmaya mecbur olmuÅŸtur. Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyatı vatanperverane ve diniyeleriyle, ÅŸecaati mahsusai milliyeleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı payitaht kapılarını muhafaza etmekle cidden ÅŸayanı iftihar bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiÄŸim bilumum kıtaların zabitanını ve efradını birer birer takdir ederim. Bu ulvi maksat uÄŸrunda canlarını kahramanca feda eden mukaddes ÅŸehitlerimizi derin ve ebedi bir hürmetle yâdederim.   ÜÇÜNCÜ SAFHA  ANAFARTALAR  - Cidden sizi yorduk. Bu hikâyeler uzadıkça uzadı. Vakalar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini atlasak! - Yorulmam efendim. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alâkadar olan bir meseleyi dinleyip bütün karilere de (okuyuculara) nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir. - Pek iyi. O halde kahvelerimizi içer içmez baÅŸlarız. - Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz. - Evet, zulmeti leyiden (gecenin karanlığından) dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1.30 evvelde Gümbürdek bayırının cenubunda bulunan grup karargâhına vardım. Taarruz fecirle baÅŸlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malûmatından istifade etmek (bilgisinden yararlanmak) için tekmil erkânı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlüpınar, Sülecik, Mestantepe hattında -ki düşman miktarı katiyetle malum (kesinlikle belli) deÄŸil-, mühim fakat yine miktarı gayri muayyen diÄŸer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conkbayırı'nda bulunduÄŸu ve mütemadiyen (durmadan) Kemikliler'e ihracata (çıkarmaya), devam ettiÄŸi anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertip ettim. Fakat henüz telefon irtibatı (baÄŸlantısı) yoktu. Lazım gelen kumandanlara emirleri birer zabitle fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doÄŸrudan doÄŸruya rapor vereceklerdi. İşte o zabitlerden biri de budur diye yaverini gösterdi. Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti (anlayışlı) bakışlı genç bir yüzbaşı idi (rahmetli mebus Cevat Abbas (Gürer) Bey). O anda tetkik edilen evrakı tasnifle meÅŸgul oluyordu. PaÅŸa devam etti: - Telefon tesisi, umuru sıhhiye (saÄŸlık iÅŸleri) ve iaÅŸe için de icap eden emirleri verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtepe ÅŸimalindeki tepelerde bulunan tarassut mahalline (gözleme yerine) gittim. 12'nci fırkanın taarruzi harekâtına baÅŸlamış olduÄŸunu gördüm. 7'nci fırka kıtalarının kâffesini (hepsini) göremiyordum. 27 Temmuz 5.50 evvelde 12'nci fırka, taarruzunun ilerlediÄŸini ve tertibatını raporla bildiriyordu. 7'nci fırkadan ve taarruza baÅŸlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiÅŸ emirlerle alınmış raporlar ve sair teferruatı icraîyeden sarfı nazar edelim de (diÄŸer ayrıntıları uygulamadan uzak tutalım) neticeyi söyleyelim: Åžuvla ÅŸarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti maÄŸlup edilmiÅŸ ve kâmilen gayrimüsait bir vaziyete atılmıştır. Ben maÄŸlup düşmanın bu derece faikıyetini (üstünlüğünü) gördükten sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim (baÅŸarıyla yetindim). Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleÅŸilmesini emrettim. - Bu kadar faik (üstün) olduÄŸunu söylediÄŸiniz bir kuvvet böyle, bir gün içinde neden maÄŸlup oldu? PaÅŸa, masasının üzerinde duran kitabı açarak: - Bunun cevabını en iyi Hamilton'un kendi raporunda okuyabilirsiniz? Benim o gün gördüğüm sebep ÅŸudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmiÅŸlerdi (yetinmiÅŸlerdi). Bir taraftan kuvvetli ve fedakâr avcılarımızın hâkim sırtlardan inerek mezkûr (adı geçen) düşman kollarının baÅŸlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli ÅŸarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da (düzeni), kuveyi mâneviyeyi de, kumandayı da ihlâl etti. BaÅŸ taraftan tardedilen (uzaklaÅŸtırılan) hafif avcı hatları bu sebeple geriden takviye olunamadı. Düşman da kâmilen gözlerini geriye çevirmek ve kaçmak tarikını tercih etti (yolunu seçti). Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını da Hamilton bilahare itiraf etmiÅŸtir. Fakat benim istiÄŸrap ettiÄŸim cihet (ÅŸaÅŸtığım taraf) Hamilton'un bizzat kendisi de oraya geldiÄŸi halde emrini yine infaz edememiÅŸ olmasıdır. Herhalde Hamilton da dahil olduÄŸu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüt olması ve bilhassa mesuliyet korkusu, bize kendilerini maÄŸlup etmek fırsatını bahÅŸetmiÅŸtir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit icap eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiÄŸini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. O gün ihraz olunan (elde edilen) muvaffakiyet pek ziyade ÅŸayanı memnuniyettir. Fakat vaziyeti umumiyenin ıslah ve temini binnetice payitahtın (baÅŸkentin) tamamen emniyetli bir surette muhafaza noktai nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında baÅŸkaca mühim kuvvetlerle icra ettiÄŸi mütevali (aralıksız) ve fedakârane hücumlar sayesinde Conkbayırı ve Åžahintepe'de mevcut tehditkâr vaziyete sahip bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak nokati nazarından Conkbayırı'nın zabtını muvaffakiyetine beraeti istihlâl (ilgisiz baÅŸlangıç) addediyor, bu mevzii, mihveri harekât addediyordu (hareket merkezi sayıyor). Conkbayırı ve Åžahintepe'nin muhafazası için benim kumandayı deruhde ettiÄŸimden (üzerime aldığımdan) evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakârlık gösterdiÄŸini kemali takdirle yâdederim. Ancak ÅŸunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuÅŸ bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının tahtı emrime gireceÄŸine dair olan malûmat beni, vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceÄŸime ikna etmiÅŸ oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conkbayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan 8'inci ve 9'uncu fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: ''Bu gece Conkbayırı'nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceÄŸim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkân bulmanız çok muvafık (uygun) olur.'' O günkü muharebeyi idare ettiÄŸim mahalli terk edip Çamlıtekke'deki karargâhıma gelirken yolda Liman (Liman von Sanders) PÅŸ. Hz.'nin yaverleri müşarünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşarünileyhin de karargâhıma gelmiÅŸ bulunduÄŸunu haber verdi. Conkbayırı'nda düşmana icrasını tasmim ettiÄŸim (tasarladığım) taarruzun yakından ihzar ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Müşarünileyh beni bizzat ateÅŸin içine girmekten sıyanet etmeyi (korumayı) düşündü. Fakat baÅŸka türlü de, yapılacak hareketin neticesinden emin olmayacağımı takdir ederek muvafakat etti (izin verdi). Erkânı harbiyemle birlikte Çamlıktekke'den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik (yöneldik). Düşmanın bir tayyaresi semti resimize geldi (bulunduÄŸumuz yerine üstüne geldi) ve bizi takibe baÅŸladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti saÄŸa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını ÅŸaşırarak ve karanlığa kalarak ertesi güne kadar buna mülâki (kavuÅŸamamışlardı) olamamışlardı. Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendi ile tuttuÄŸum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırı'na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuÅŸ olduÄŸu için ateÅŸe maruz kaldım. Daha cenuptan dolaÅŸarak Conk sırtının ÅŸark yamaçlarında bulunan ...nci fırka karargâhına vâsıl oldum. Kıtaların ahvali dahiliyelerini tetkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulûl etmiÅŸti (gelip çatmıştı). Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetler ise yukarda bahsettiÄŸim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiÅŸ; diÄŸeri ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden (baÅŸarı saÄŸladıktan) sonra gelebilmiÅŸtir. Bu sebeple kumandanlar ve erkânı harpleri kuvvete nazarı dikkatimi celbettiler; vakıâ hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve ÅŸiddet vermekte, ve onları benim tasavvur ettiÄŸim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faide bahÅŸ (yarar saÄŸlamış) olacaktı. Onun için bütün mütaleata (düşüncelere) raÄŸmen sureti kat'iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim. - Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertip edecektiniz? - Gayet basit!.. Conkbayırı'ndaki ve Åžahintepe'deki düşman karşısında duran kuvvet ...nci fırkaya aitti. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu saffı harp nizamında ahzı mevki edeceklerdi (yer alacaklardı). Hareket fecirle beraber baÅŸlayacaktı: Hiçbir tüfek, top ve bomba patlamaksızın süngü ile, düşman üzerine atılmak! - Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneÅŸin parıltısı ile uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zatıâliniz, anladığıma göre kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor mu idiniz? - Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluÄŸunu hiç olmazsa telafi ederek (gidererek) ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmem için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkân var mı idi? Birçok sebeplerle, birçok zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela, düşmanın Eçe limanı önünde nümayiÅŸ (gösteri) için dolaÅŸtırmakta olduÄŸu boÅŸ gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkûr (adı geçen) limana asker çıkarmakta olduÄŸunu bildiren raporlar gibi... Geceyi iÅŸte bu tarzda geçirmiÅŸ bulunuyoruz. Mustafa Kemal PaÅŸa'nın tasavvur ettiÄŸi hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde baÅŸlıyor. Hücumu seyretmek üzere PaÅŸa da asker ve kumandanlara mülâki (katılıyor) oluyor. Fecir baÅŸlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuÅŸ. Fakat PaÅŸa hücum anının gecikmekte olduÄŸunu görüyormuÅŸ. ''Halbuki bu teahhür (gecikme) biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacaktık, belki de bu bir felaket olacaktı.'' MüthiÅŸ heyecanlı bir buhran anı deÄŸil mi? Mustafa Kemal Bey derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiÅŸ. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceÄŸimizi söylemiÅŸ. ''Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceÄŸim iÅŸaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız'' demiÅŸ. BeÅŸ on adım ileri yürüdükten sonra iÅŸaretini verince zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle (saldırısıyla) düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kâmilen ezildiÄŸini, hiç silâh kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduÄŸunu anlamış. - Ortalık açıldıktan sonra idi ki, diyor, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmiÅŸti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu. Buraya kadar muhaveremizi (konuÅŸmamızı) sakin bir vaziyette dinleyen Yüzbaşı Cevat (Abbas Gürer) Bey, paÅŸanın yaveri, kalın, sertliÄŸi hoÅŸa giden bir sesle: - Bu ÅŸarapnel misketlerinden bir tanesi de PaÅŸa'nın göğsünü okÅŸamıştır! dedi. - Nasıl? dedim. PaÅŸa tespihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki niÅŸan kurdeleleri sırası ve ipek kordonu kabara ine şöyle anlatıyordu: - BulunduÄŸumuz yer tamamen muhacimlerin (hücumların) arası idi. PaÅŸa da ilerleyen efradımızı seyrederken göğsüne bir ÅŸeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuÅŸtur. - Evet, saÄŸ tarafta ceketimde bir kurÅŸun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (rahmetli Nuri Conker Bey) ''efendim, vuruldunuz'' dedi. Ben böyle bir söz ÅŸuyu bulursa askerimizin kuvvei maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin aÄŸzını kapadım. ''Sus'' dedim. Cevat Bey devamla: - Bir ÅŸarapnel misketi göğsünün saÄŸ tarafına tam saatinin bulunduÄŸu cebe isabet etmiÅŸtir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe paÅŸanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan baÅŸka ileri geçmemiÅŸtir, dedi. - O saat sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim, dedim. PaÅŸa: - O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman PÅŸ. Hz. hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin ailevi asalet armasını havi bulunan saatlerini verdiler. Cevat Bey saati gösterdi: Omega markalı siyah bir saat: Arkasında bir taç ve ''L. Z.'' markaları, PaÅŸa'nın kırılan saati de Mektebi Harbiye'den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saati imiÅŸ. Cevat Bey Zenith markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal PaÅŸa'ya o kurÅŸun deÄŸdiÄŸi esnada yanında bulunan genç mülâzim (teÄŸmen) vermiÅŸ. Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu. - Peki, siz bu yaranızla uÄŸraÅŸtığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi? - Tabii. O kahramanlar, baÅŸlarında fedakâr zabitleri olduÄŸu halde gayrikabili tevkif savletleriyle ilk düşman hattını bire kadar boÄŸdular. Bundan baÅŸka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını periÅŸan ettiler. Hatta bizim münferit aksamımız boÅŸ buldukları istikametlerden denize kadar gitmiÅŸlerdir. Bence maksat hasıl olmuÅŸtu. Karşımda bulunan İngilizleri kâmilen imhaya kalkışacak kadar, ÅŸeraiti müsait tasavvur etmiyordum (koÅŸulları uygun görmüyordum). Onun için verdiÄŸim emirle taarruzu kestim. Conkbayırı'nda ve Åžahintepe'de yerleÅŸtik kaldık. Bu muharebede düşmana binlerce maktul (ölü), binlerce mecruh (yaralı) verdirdik. Birçok esliha (silahlar) aldık. O cephede bulunan makineli tüfeklerini iÄŸtinam ettik. Birçok da esir alındı. Bu hücumumuz Sir Hamilton'u bazı mübalaÄŸalı tasvirlere sevketmiÅŸ. Bunu sonra, raporunu okuduÄŸum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) bakınız, müşarünileyh diyor ki: ''Askerlerini biz, mevcut bilcümle toplarımızla topa tutturmuÅŸuz.'' Bu doÄŸru deÄŸil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım o zaman baskın tarzında yapmak istediÄŸim hücum muvaffak (baÅŸarılı) olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim deÄŸil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20 hatve (adım) idi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına (atışına) imkân olmayacağı erbabınca malûmdur, bahusus (özellikle) gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boÄŸazlanıp haki helâke (yere ölü) serildiÄŸinden bahsediyor. Bu doÄŸrudur. Fakat bizim 28 Temmuz'da Conkbayırı'nda yaptığımız hücumla maÄŸlup ettiÄŸimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydanı harpte ÅŸan ve ÅŸeref kazandıklarından bahsettiÄŸi General Kayley, bütün erkânı harbiyesiyle beraber maktul (öldürülmüş) düşen General Baldwin, tehikeli surette yaralanan General Koper nerelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı? Galip askerin, doÄŸruyu söylemeyen maÄŸlup askere, karşı esirgemeyediÄŸi tezyif (eÄŸlenceli) tebessümü PaÅŸa'da pek vazıhtı (açıktı). - Maamafih, dedi, Sir Hamilton'un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. DoÄŸrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek (kullanarak), diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün bir afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri haki helâke (yere ölü) serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten sonra, yine Hamilton'un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi, güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. ''İngilizler için bu derece nevmidâne (umutsuzca) ve hunrizane (kan dökücü) olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaifi evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydanı kâru zare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferâne ve ÅŸirâne (aslanlar gibi) harbettiler'' diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef oldular. Ha, bir ÅŸey daha söylemeli. Hamilton askerimizin ma'reke (savaÅŸ) meydanında yorulmuÅŸ oldukları, tükenmiÅŸ oldukları zehabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için vermiÅŸ olduÄŸum emirde olduÄŸu gibi, tayin ettiÄŸim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten baÅŸka bir ÅŸey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton'un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz (yetinebiliriz). Yalnız ÅŸunu diyeyim ki 29 Temmuz'da vuku bulmuÅŸ olan Conkbayırı Muharebesi Anafartalar muvaffakiyetinin (baÅŸarısının) en ÅŸanlı safhasıdır. Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet ÅŸiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi, misaller getirdi. Onlardan biri de ÅŸu ki kuvvei maneviyesi yerinde olan, mafevklerinin (üstlerinin) fedakârlığına tamamen inanan askerde mevcut kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra o sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arka üstü yatmış kahkaha ile gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar. PaÅŸa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz'da, 1 ve 2 AÄŸustos'ta büyük mikyasta hadisat yoktur. Olanlar da sizi alâkadar etmez. 3 AÄŸustos muharebesi (Kireçtepe): Kireçtepe Anafartalar muharebe cephesinin saÄŸ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 AÄŸustos günü akÅŸam saat 6.30 sonrada bir liva kadar kuvvetiyle grubun saÄŸ cenahına taarruz ve Kireçtepe'nin bazı aksamını zaptetmiÅŸti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil (karşı) taarruzla Kireçtepe mevzii istirdat edildi. Düşman 3 AÄŸustos günü daha faik kuvvetlerle tekrar Kireçtepe'ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduÄŸu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat ittihazı tedabir etmek (gerekli önlemi almak) üzre mezkûr cephe gerisinde TurÅŸun köyündeki fırka karargâhına gittim. Kireçtepe muharebe meydanında kâfi miktarda kuvvetlerin serian (hızl) toplanması lüzumu tezahür etmiÅŸti (belirmiÅŸti). Onun için istifadesi mükün olan cüzütamları celbetmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem'ine (toplanmasına) muvaffak oldum. Celbolunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkânı harbiyemden icap edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaÅŸmak lüzumunu hissettim. BulunduÄŸum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaÅŸmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen (durmadan) ateÅŸ altında bulunduruluyordu. Bu sebeple ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuÅŸ olduÄŸunu gördüm. Hayvandan indim, kolun başına ve mecburi tevakkuf olunan noktaya (zorunlu durma noktasına) geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle (ölümle) kat'i olarak temas etmek demektir. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koÅŸar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkânı harbiye reisi ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra, tevakkuf eden (toplanmış) kıtaat kumandanlarına ''geçeceksiniz'' dedim. Parça parça koÅŸmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim (etkisiz) bırakıldı, evvelkinden daha hâkim bir vaziyet alındı.  Yaver Cevat Bey o gün arkadaÅŸlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Kimsenin geçemediÄŸi ateÅŸ içinden kemali itidal ve tevekkülle (bütün dikkati ve inancıyla) yürüyerek ilerdeki arkadaÅŸlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakâr genci PaÅŸa, yaverinin göğsündeki niÅŸanla hemen orada taltif etmiÅŸ (ödüllendirmiÅŸ). PaÅŸa dedi ki: 4 AÄŸustos'tan 6 AÄŸustos'a geçeceÄŸim. Hatta isterseniz 8 AÄŸustos'a geçeceÄŸim. O gün, yani 8 AÄŸustos'ta sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diÄŸer tarafa asker sevketmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduÄŸu görülüyordu. Bununla beraber cephede sükûnet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim, terbitatta (düzende) bazı tadilat (deÄŸiÅŸiklikler) yaptım. Karargâha avdetimde (dönüşümde) vaziyeti daha meÅŸkuk (şüpheli) görüyordum. Onun için, ihtiyatta bulundurduÄŸum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnada idi ki gittikçe mütezayit (artan) top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiÄŸi anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta köyünün sureti umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza, Yusufçuk tepesi, İsmailoÄŸlu tepesi ve Azmak ile Kayacık ağılı arasındaki sahaya karşı idi. Taarruz olunan cepheye sevkolunabilecek kuvvetler TurÅŸun köyü ÅŸimaligarbisindeki 9'uncu fırka ile Sivli köyü civarında bulunan 6. fırka ve 8'inci ve 4'üncü fırkaların ihtiyat kuvvetleri idi. 9'uncu fırka evvela tahrik olundu. 7'inci fırkayı Sülicek ve İsmailoÄŸlu tepesi mıntakalarında takviye etmesini, diÄŸer bir fırkanın Küçük Anafarta üzerine yürümesini, diÄŸer fırkalara, düşmanın topçuları ile taarruz etmekte olduÄŸu istikametleri ateÅŸ altına almalarını, hülâsa (özetle) bütün cephede icap eden (gereken) tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiÄŸi cepheye gönderdiÄŸim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek (varması) için zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı: Fransızlar Seddülbahir cephesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduÄŸu halde bizim hattımıza saldırtmışlardı. Bu Fransız süvarilerinin ateÅŸ karşısında bi-muhaba (korkmadan) ölüme koÅŸmaları hoÅŸuma gitmiÅŸti. Bu hareketi cidden şövalöresk bulmuÅŸtum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ötesi yok iÅŸte, ölüme kucak açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakârlık levhasıdır! Binaenaleyh derhal bizim süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoÄŸlu tepesine taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevkif (durdurulmasını) etmesini kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesareti necibesini bu münasebetle izhar (gösterdi) etti. Bana arzu ettiÄŸim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoÄŸlu tepesi ile Azmak deresinin ÅŸimal ve cenubundaki mevzilerimizi ÅŸiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa, Yusufçuk tepesine birçok düşman bataryaları ateÅŸlerini temerküz ettirmiÅŸlerdi (toplamışlardı). Düşman bütün cephe üzerine piyadesiyle de taarruz ediyordu. Topçularımızın, piyadelerimizin kemali metanetle icra ettikleri ateÅŸ sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın ilk taarruzu telefat ile püskürtüldü. Öğleden sonra 4 ile, 4.50 raddelerinde tahminen bir fırka kadar düşman kuvvetinin birbirini müteakip (izleyen) birkaç kademe olan Laletepe'den ilerlemekte olduÄŸu görüldü. Bu düşman kuvvetleri Mestantepe ve Kayacıkağılı'na doÄŸru yanaşıncaya kadar pek çok telefat verdi. Ve birçok defa tevakkufa (durmaya), mecbur oldu. Bazı aksamı darma dağınık bir hale geldi. Fakat herhalde ilk taarruzu yapan düşman kıtaatı takviye olundu. Ve ikinci defa olarak tekrar taarruza kalktı. Bu defa da Yusufçuk tepesine karşı vaki olan hücum defedildi (uzaklaÅŸtırıldı). Yalnız bir jandarma bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası derhal takviye olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da atıldı. Düşman saat 6 sonraya doÄŸru taarruzunu faik (üstün) kuvvetlerle ve efradı İngiliz asılzadelerinden mürekkep (oluÅŸan) ikinci süvari yaya fırkası ile üçüncü defa olarak tekrar Yusufçuk tepesine girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye olunarak icra ettiÄŸimiz taarruzla düşmanı o tepeden attık. Hâkimiyet bizde kaldı. Düşmanın Azmak cenubunda yaptığı taarruzlar da püskürtüldü. Bu suretle 8 AÄŸustos'ta düşmanın lâakal (en az) biri taze olmak üzre üç fırka ile yaptığı taarruz neticesinde on beÅŸ yirmi bin kadar zayiatı oldu. Düşmanın maksadı bence Kayacıkağılı, İsmailoÄŸlu ve Yusufçuk tepelerini zaptederek cephemizi yarmaktı. Ve bu hat dahilinde ÅŸarka ilerleyecekti. Filhakika pek büyük azim ve inat ile müteaddit (çeÅŸitli) taarruzlar yaptı. Kıtalarımızın ve baÅŸlarında bulunan kumandanlarla zabitlerimizin metanetleri, fedakârlıkları sayesinde düşmanın hücumları göğüs göğüse, süngü süngüye karşılanarak imha edildi. Neticei muvaffakiyet de bizde kaldı. PaÅŸa, General Hamilton'un raporunda, aynı güne tesadüf eden vakayii hikâye eden sahifeleri yüksek sesle okudu ve bana dedi ki: - Görüyor musunuz, iÅŸte o da bu maÄŸlubiyeti kabul ediyor. Yalnız tasavvur etmediÄŸi müşkülatı bu maÄŸlubiyete sebep gösteriyor. Halbuki benim ve kıtalarımın içinde bulunduÄŸumuz müşkülat, muhakkak ki onlarınkinden daha az deÄŸildi. Ve kendi ifadesine nazaran ''üç fırkadan da fazla olduÄŸu anlaşılan ve bahusus (özellikle) damarlarında bir damla İngiliz kanı cevalan eden (dolaÅŸan) her bir ferdi iftiharından lerzedar eyleyecek (titreyecek) derecede ulvi bir manzara'' arzettiÄŸini söylediÄŸi İngiliz asılzadeler fırkasını maÄŸlup etmek için benim kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton tarihi harpte okuyacağı zaman Türk askerlerini, Türk zabit ve kumandanlarını herhalde bu İngiliz fırkasının ulviyetinden daha âli (yüce) bulacaktır. Bundan eminim. Sir Hamilton mezkûr fırka efradı için diyor ki: ''Bu derece güzide efrada zamanı hazır muharebatında pek ender tesadüf olunur.'' Bunu böyle kabul edersek o halde bizim 34'üncü ve 64'üncü alaylarımızın -ki onları maÄŸlup etmiÅŸtir- efradına dünyanın hiçbir ordusunda tesadüf etmek ihtimali olmadığı itiraf olunmalıdır. Yalnız Sir Hamilton'u parlak gayesine muvaffak olmaktan men'ettikleri için İngiliz kumandanının ''Türkler ikinci yaya süvari fırkasının, kendilerinin gırtlaklarına yapışıp bir haddi tedip yemekten kendilerini kurtardıkları için pek talihli imiÅŸler'' sözünü pek bayağı bulurum. Ve buna mukabil ÅŸu cümleyi kullanmaya kendimi mezun addederim. İngiltere'nin baisi iftiharı olan ikinci Mavend yaya süvari fırkası efradının temiz kanlı ve mert Türk kahramanları karşısında dayanamadıkları bence bizim için daha ÅŸayanı iftihardır. Hakikaten Türkler takati beÅŸerin fevkinde (insan gücünün üstünde) bir kudret göstermiÅŸlerdi. Åžimdi gelelim 13 AÄŸustos muharebesine. Anlıyorsunuz ki sekizden ondörde kadar olan günlerin hadisatından bahse lüzum görmüyorum. 14 AÄŸustos Kayacıkağılı muharebesi: O gün düşman kesif topçu ateÅŸiyle Kayacıkağılı cephesinde bulunan fırkamızı ateÅŸ altına alarak oradaki siperlerimizi dövmeye baÅŸlamış. Bu ateÅŸ öğleden sonra saat dörtte büsbütün kesbi ÅŸiddet etmiÅŸ. Buna gemi topçuları da iÅŸtirak etmekte imiÅŸ. Mustafa Kemal Bey, düşmanın o cepheye bir taarruz hazırlamakta olduÄŸuna kat'i bir surette hükmetmiÅŸ. Oradaki fırka kumandanına, böyle bir taarruza mukabele (karşılık) maksadıyla hazırlanması için icap eden emri vermiÅŸ. Aynı zamanda mümkün olan tekmil (bütün) topçularına da o istikamette ateÅŸ açtırmış. İhtiyat fırkalarından birine de hazırlık emri verilmiÅŸti. Filhakika düşman mezkûr cepheye taarruz etmiÅŸ. Mustafa Kemal Bey, oradaki fırka kumandanından vazıh (açık) haber alamadığı için, kendisine telefonla ÅŸu emri veriyor: ''İlerideki kuvvetleri kullanacak kimsenin orada bulunmadığını anlayarak müteessir oluyorum. Her halde birinci hatlar teksif edilmeli (yoÄŸunlaÅŸtırılmalı). Düşmanın hücumu halinde derakap (hemen) süngü ile karşılanacak surette ihtiyat taburları birinci hatta takrip edilmeli (yaklaÅŸtırılmalı). Bunun böyle yapıldığından ben emin olmalıyım. Rica ederim icraatınızı hemen bildiriniz.'' Aynı zamanda demin bahsettiÄŸi ihtiyat fırkasını da o cepheye hareket ettirmiÅŸ. Erkânı harbiyesinden Pertev Bey'i de haber zabiti olarak oraya göndermiÅŸ. Almakta olduÄŸu haberler natamammış (tamam deÄŸilmiÅŸ). Bununla beraber düşmanın siperlerimize girmiÅŸ olduÄŸuna kanaat getirmiÅŸ. ''Fırka kumandanının verdiÄŸi haberlerle vaziyet tenevvür etmiyordu (aydınlanmıyordu). O kadar ki bu fırka kumandanına muÄŸber (gücenmiÅŸ) oluyordum. Saat 6.15 sonrada da kendisine bu emri verdim'' dedi. - Mümkünse lütfen okur musunuz? - Ben ÅŸu habere intizar ediyorum: Siperlerimize giren düşman mahvedilmiÅŸ, düşman siperlerine askerlerimiz girmiÅŸtir. Bundan baÅŸka hiçbir haber bence haizi ehemmiyet deÄŸildir.'' İşte bu emri verdim. - Netice ne oldu efendim? - Bu emirden sonra gelen raporlarda da vuzuh (açıklık) yoktu. Bunlarda, hareketin iyice hava karardıktan sonraya talikine müsaade etmem talebinde bulunuyordu. Bunun üzerine yeni bir emrimde dedim ki: ''Düşmanın tardı için gecenin hululünü (geliÅŸini) bekleyerek bir an bile kaybetmek kat'iyyen caiz deÄŸildir. Düşman da karanlıktan bilistifade (yararlanarak) fazla takviye kıtaları alır. Faalâne hareket ederek düşmanı hemen tardetmeniz matluptur. GönderdiÄŸim takviye kıtaatı ile irtibat peyda (baÄŸlantı kurunuz) ediniz. Onları cephe gerisine yaklaÅŸtırınız ve bana bildiriniz.'' Bu fırka cephesinde o gün ve bütün gece sabaha kadar müteaddit (çeÅŸitli) defalar kanlı boÄŸuÅŸmalar olmuÅŸ. Neticede düşman maksadını elde etmekten mahrum kalmış. Bundan baÅŸka bizim için pek parlak bir muvaffakiyet denecek derecede de fazla zayiata uÄŸramış. 14/15 gece yarısından sonra düşman Mestan tepeden Yusufçuk tepesine taarruza teÅŸebbüs etmiÅŸse de piyade ateÅŸlerimizle bu da bertaraf edilmiÅŸ. PaÅŸa dedi ki: - İşte bu Kayacıkağılı muharebesinden sonra nihayete kadar artık ciddi hiçbir muharebe vukubulmamıştır. Bu uzun müddet zarfında gerek biz gerekse düşman tahkimat ve tertibatla iÅŸtigal ettik. Bütün tafsil ettiÄŸimiz (ayrıntılarını belirttiÄŸimiz) bu muharebelerde düşman pek büyük zayiata duçar olduÄŸu ve bizim tahtı hâkimiyetimizde kalmaktan kurtulmadığı için bütün ümitleri kırıldı. Ben 27 TeÅŸrinisani'de rahatsızlandım. - Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaÅŸtırdığınız düşmanınızın kaçtÄ±ÄŸÄ | | |