Ocak 2008

KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE 5/5

KEMAL ATATÜRK  ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

V.Bölüm

JOHANNES GLASNECK

Çeviren:  ARİF GELEN

 

BARIŞÇI BİR DIŞ POLİTİKA

 

Avrupalılar yüzyıllar boyunca ''Türk'' sözcüğünü, kana susamış bir fetihçi kavramı ile bağıntılı görmüşlerdir. Türkler, Viyana önlerinden çoktandır uzaklaştıkları, hatta birbiri ardından durmadan yenilgilere uğradıkları zaman bile bu efsane onları çevreliyordu. Özellikle 19. yüzyılda kin besledikleri Osmanlı boyunduruğundan kurtulmuş olan Balkan halkları, Boğaziçi'nde olup bitenleri kuşku ile izliyordu. Bu Mustafa Kemal, padişahların izinden gidecek ve Balkanları yeniden yakıp yıkacak mıydı?

Ancak Kemal'in daha 1920-1922 yıllarında yaptığı birçok açıklamalar, anti-emperyalist savaşım içinde doğan yeni Türkiye'nin Osmanlıların kötülüklerle dolu mirasından bu noktada da kurtulmak istediğini gösteriyordu. Mustafa Kemal,  her ulusun özgür ve bağımsız yaşama, bu hakkı elinde silahla savunma ya da ele  geçirmeye hakkı olduğunu kabul ediyordu. 1922'de bütün dünyaya şu sözleri yöneltiyordu: ''Biz, ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Haklarımızı çiğnememesini Avrupa'dan istiyoruz. Bizim dış politikamızda hangi devlete karşı olursa olsun, saldırganca bir niyet yoktur. Ama haklarımızı ve onurumuzu savunuyoruz, her zaman da savunacağız. Meclisimiz ve Meclisimizin hükümeti, savaşçı ya da serüven düşkünü olmaktan çok  uzaktır. Bunun dışında, onlar, insancıllık ve uygarlık düşüncelerinin yerleşebilmesi için coşku ile savaşmaktadırlar. Bu ilkeler çerçevesinde sürekli  olarak, gerek Batı dünyası ile gerekse Doğu dünyası ile iyi ilişkilerin ve dostluk bağlarının kurulmasına çalışıyorlar. Ama başka bir ulus benim ulusumu egemenliği altına sokmak isterse, kendisi bu çabasından uzaklaşıncaya kadar ben  onun amansız düşmanıyım.''(174). Dolayısıyla, onun için savaş, ancak eğer Türk ulusunun yaşama haklarının savunulmasına hizmet ediyorsa, haklı bir şeydir. Bu kararlı anti-emperyalist tutum, gericiliğin yamağı olarak ve kişisel iktidar tutkusu yüzünden ülkelerini emperyalistlerin eline teslim eden politikacı asker  türünden de Kemal Atatürk'ü ayırıyordu ve ayırmaktadır. Latin Amerika ile siyah  Afrika'nın en yakın tarihi bununla ilgili bazı örnekler gösterir.

Kemal Atatürk, bir devletin dış politikasının onun iç yapısına bağlı olduğu görüşündeydi. Bu görüşü ile kemal Atatürk, kendisi bunun bilincine varmamış olsa da, iç politikanın önceliğine ilişkin Marksist - Leninist teori ile uyuşum  halindeydi. Osmanlı çokuluslu devletinin dış politikasını, halk düşmanı küçük padişah kliğinin politikası olduğu için, hanedancı olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasını da, Türk halkının çıkarına yürütüldüğü için, ulusal politika olarak niteliyordu. Daha önce de gördüğümüz gibi, Türkiye Cumhuriyeti, kapsamlı bir reform programına girişmişti. Bunu gerçekleştirebilmek için barış, yaşam kadar önemliydi. Kemal, ''Yapacağımız çok şey var ve bütün bunlar ancak barış zamanında yapılabilir.'' diyordu (175). Başka bir ilişki dolayısıyla Devlet Başkanı düşüncelerini somut bir görünüme büründürmüştü: Yalnız kılıçla zafere ulaşabileceğine inanan kimse, sonunda yenilgiye uğrayacaktır. Asıl zafer, sabanla kazanılabilendir. Saban, her zaman kılıcı yenmiştir. Onun bu yalın sözleri, Kemal Atatürk'ün devlet adamı olarak büyüklüğünü gün ışığına çıkarır. Savaşın bitiminde sonra bir daha üniforma giymemesi de, bu davranışına ilişkin küçük bir dış görünüş belirtisi olarak kabul edilebilir. O günlerde çekilmiş fotoğraflar, Türkiye'nin ilk Devlet Başkanı'nı çoğunlukla sade ve şık bir siyasi elbise içinde bize gösterir. Ama Küçük Asya'da ezilen İtalyan emperyalizminin sahneye koyucusu Mussolini'ye, bir  gün, asker çizmelerini gene çok çabuk giyebileceğini söylemesi de, onun bu görünüşünü tamamlar.

Ancak Türk ulusal kurtuluş hareketinin burjuva bir nitelik taşıdığını da hiçbir  zaman unutamayız. Gerçi bu hareket birinci planda İtilaf emperyalistlerinin boyunduruk altına alma planlarına karşı yönelmişti, ama emperyalistlerle uyuşmalara girme eğilimleri kadar, milliyetçi ve hatta şoven özellikler de ona yabancı değildi. Mustafa Kemal'in, Büyük Millet Meclisi hükümetinin kurulmasından hemen sonra Rusya'ya karşı Jön Türklerin yürüttüğü pantürkist ele  geçirme politikasından kendini ayırdığını daha önce söz konusu etmiştik. İtilaf Devletlerinin Yunanlı yardakçılarına karşı kazanılan zaferden sonra da bu görüşünü doğruladı: ''Büyük Millet Meclisi hükümeti, milliyetçilik ruhu ile doludur. Bu hükümet gerçekçidir. Ulusu kayalara çarpan, bataklıklara gömen ve sonunda onu hayalci ülküler peşindeki çabalarla kurban ederek yok eden türden cinayetlerden kendini uzak tutan bir hükümettir.''(176). Bununla birlikte ulusal  öncü güçler içinde Turancılık çok daha yaygındı ve Mustafa Kemal, pantürkizmden  uzaklaşmanın zorunlu olarak ortaya koyduğu iç politika  sonuçlarına varmayı başarıncaya kadar büyük güçlükleri yenmek zorunda kalmıştı. Ancak 1931'de, Azerbaycanlı, Tatar, Türkmen, Özbek vb. diye tanımlanan, göç etmiş beyaz muhafız ''Rusya Türklerinin''  siyasal önderleri, Türkiye'den çıkarıldı ve yayınladıkları basın organları yasaklandı. 1973'te Başbakan İsmet İnönü artık şu açıklamayı yaptı: ''Pantürkizmi olduğu gibi Panislamizmi de politikamızdan tamamen silkip attık.''(177).

Böylece Türkiye, aynı zamanda 16 Mart 1921 tarihli Sovyet - Türk dostluk ve kardeşlik anlaşmasının bir gereğini yerine getirmiş oldu. Kemal Atatürk'ün ve Türk halkının büyük çoğunluğunun isteği gereğince, Kuzeydeki büyük komşu Sovyetler Birliği ile olan dostluk, denebilir ki, Türk dış politikasının köşe taşı haline geldi.

Emperyalist devletlerin zincirini kıran ve böylece Türk halkına başarılı bir ulusal kurtuluş savaşı yapma yolunda elverişli olanaklar sağlayan, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi olmuştu. Sovyet hükümeti, Türk ulusal kurtuluş hareketine kardeş elini uzatmış, onu dünya emperyalizmine karşı savaşta doğal bir müttefik  olarak görmüştü. Sovyet Rusya, Türkiye'yi eşit niteliklere sahip bir ülke olarak tanıyan ilk devlet olmuş ve Çarlık zamanından kalma küçük düşürücü anlaşmaları kökten ortadan kaldırmıştı. 1919-1922 yıllarında dış müdahaleye karşı Kızıl Ordu'nun başarılı savaşı, İtilaf emperyalistlerinin Türkiye'ye karşı güttükleri yağmacılık isteklerinin yerine getirilmesini büyük ölçüde güçleştirdi. Daha sonraları öne sürülen, NATO tarafından da ustaca uydurulan tarihsel yalanın ortadan silemediği sarsılmaz bir gerçek vardı: 1919-1923 yıllarında yeni Türk devletinin meydana gelmesinde ilk işçi ve köylü devleti ile yapılan ittifak başta gelen önemli bir koşuldu. Türk halkı, dünyanın ilk sosyalist devletinin yeni Türkiye'ye var olma yolunda savaş verdiği anda her türlü diplomatik, askeri ve parasal yardımda bulunduğunu hiç bir zaman unutmadı. Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4. kogresinde geçmişe bakarak 1935 yılında şöyle diyordu: ''Sovyetlerle dostluğumuz her zamanki gibi sürekli ve içtenlikli oldu.  Tarihimizin karanlık günlerinde doğan bu dostluk, Türk halkı için her zaman değerli ve unutulmaz bir anı olarak kalacaktır.''  Atatürk açıklamasını yaparken, geleceğin Türk kuşaklarına  sanki bir vasiyet bırakıyordu: ''Türk - Sovyet dostluğu, bugüne kadar dünya barışı davası için yalnız iyilik ve yarar getirmiştir. Bundan böyle de yalnızca yararlı ve iyilikçi olacaktır.'' (178).

Sovyetler Birliği ile Türkiye değişik toplumsal yapıda devletler olduğu için, bunlar arasındaki ilişkilerde geçici sarsıntılar da ortaya çıktı. Üstelik yurt içinde kaba, anti-komünist bir baskı politikası izleyen ulusal öncü tabakanın burjuva sınıf görüşü, sık sık ve özellikle Atatürk'ün ömrünün son yıllarında karşılıklı anlaşmayı bulandırıyordu. Ama Kemal Atatürk'ün gerçekçiliği ve uzak görüşlülüğü, yaşadığı günlerde Sovyetler Birliği ile genel olarak dostluk ilişkisinin ayakta kalmasını güvence altına aldı.  Atatürk, bir temel ilkeye bağlı kaldı: Yalnız çok yanlı dostluk ve Sovyetler Birliği'nin yardımı, emperyalistlerin çeşitli yayılma isteklerine karşı direnme olanağını, Doğulu devletler için olanaklı duruma getirebilir.

Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin de Türk politikacılarının davranışını bu anlamda yorumluyordu. Onun kanısına göre bu politikacılar, ''yalnız Sovyetler Birliği'nin, Batılı sermayenin, en başta İngiliz sermayesinin baskısına karşı savaşımda gerçekten sağlam destek ve yardım sağlayacağını göz önünde tutmalıdırlar. Türkiye'de bu görüşün pekişmesinde her bakımdan göstermekle yetinmediğimiz Türkiye ile olan ilişkilerde pratik olarak da girdiğimiz dostluk çizgisi büyük ölçüde yardımcı oluyor.'' (179). Türk hükümeti, 1925 yılında, yurt ayaklanmasından ve İngiltere ile olan Musul anlaşmazlığından dolayı zor durumda kaldığı zaman, Sovyet yardımının değeri çok belirgin olarak kendini gösterdi. Ankara'daki Sovyet Büyükelçisi Y.Z. Zuris, Sovyetler Birliği'nin 1921 antlaşmasını daha da genişletmek istediğini Türk hükümetine bildirdi. Yeni antlaşma, taraflardan birine karşı yönelmiş her türlü saldırılara, ortaklıklara ve düşmanca eylemlere katılmayı yasaklayacaktı. Sovyet diplomasisi, Türkiye ile İran arasındaki dostluğun daha da pekiştirilmesinde de yardımcı oldu. İngiliz tarafı, çözümlenmemiş sınır sorunları dolayısıyla aralarında ufak tefek görüş ayrılıkları bulunan bu iki ülkeyi birbirine düşürmeye çalışıyordu. Batı Avrupa'nın burjuva basını, oluşma halindeki Türk-Sovyet işbirliğini baltalamak için, Türkiye'ye karşı sözde Sovyet saldırıları hazırlanıyormuş yolunda söylentiler yayıyordu. Bu söylentiler Sovyetler Birliği tarafından derhal yalanlandı. Türkiye Dışişleri Bakanı, Ağustos 1925'te, Büyükelçi Zuris'e, Sovyetler Birliği ile anlaşma imzalamaya hükümetinin hazır olduğunu bildirdikten sonra, Londra yeni bir manevra ile bunu önleme çabasına girişti. Yunan aracılığı ile Türkiye'ye ve öteki Balkan devletlerine, Locarno Antlaşması'na katılmaları önerildi. Ama Türkiye bunu kabul etmedi. 16 Ekim 1925'te, İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında imzalanan bu antlaşmanın Sovyet düşmanlığına yönelik amaçlarını görmüştü: 21 Kasım 1925'te Moskova'daki Türkiye Büyükelçisi, Sovyet hükümetine, ''Türk hükümeti, Sovyetler Birliği ile Türkiye'nin politikasının bu olay karşısında aynı olması gerektiği görüşündedir.'' (180) diye bildiride bulundu.

Böylelikle öngörülen antlaşma yönünde artık bir engel kalmamıştı. 17 Aralık 1925'te iki ülke arasında saldırmazlık ve tarafsızlık antlaşması imzalandı. Antlaşma şunları öngörüyordu: ''Madde 1: Taraflardan birine karşı bir ya da birkaç başka devlet tarafından askeri bir saldırıya geçilmesi halinde, antlaşmadaki öteki taraf, antlaşmanın birinci tarafı karşısında tarafsız kalmayı kabul eder. ...Madde 2: Taraflardan her biri, karşı tarafa karşı her türlü saldırıdan kaçınmayı kabul eder; bunun gibi, başka bir ya da birkaç devletle, antlaşmayı imzalayan tarafa yönelmiş bir ittifaka ya da siyasal nitelikteki sözleşmeye katılmamayı yükümlenir. ...Ayrıca tarafların her biri, başka bir ya da birkaç devletin taraflardan birine karşı yönelmiş düşmanca bir eylemine katılmamayı da yükümlenir.'' (181).

Antlaşma, Türkiye'nin uluslararası durumunu ve saygınlığını, Musul anlaşmazlığı ile ilgili olarak özellikle İngiliz ve İtalyanların savaş korkutmaları karşısında güçlendirdi. Londra ve Roma basını, antlaşma konusundaki öfkesini ve düş kırıklığını gizlemedi. Bir ''Asya tehlikesi'' umacısı uydurmak ve ''Sovyetler'in koruyuculuğu altında bir Asya birliği'' kehanetinde bulunmak çabasına girdi. Sovyetler Birliği ile Türkiye, bu suç uydurmalarına aldırmayarak, ilişkilerinin geliştirilmesini sürdürdü.

17 Aralık 1929'da iki ülke, antlaşmayı, taraflardan birine karşı tarafın komşu ülkelerinden hiçbiri ile, onun bu konudaki onayını almadan siyasal bir anlaşma yapmama hükmünü katarak genişletti. Daha sonraları iki taraf da bu anlamda davranış gösterdi. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında gelişmekte olan güvenin başka bir kanıtı, 7 Mart 1931 tarihli ek protokoldür. Bununla Karadeniz'de ve Akdeniz'de iki tarafın donanma birliklerinden meydana gelen güçlenmelerden karşılıklı olarak birbirini haberli yapma konusunda anlaşmaya varıldı. İyi kazanımların elde edilmesi sonucu olarak taraflar, 7 Kasım 1935'te, anlaşmanın geçerlik süresini on yıl daha uzattılar. İki devlet arasındaki sıkı işbirliği, uluslararası politikanın çeşitli sorunlarında tarafların aynı görüşü benimsemesi ile kendini gösterdi. Bu konuya başka bir yerde ayrıca değinilecektir. Önde gelen devlet adamlarının karşılıklı ziyaretleri yoluyla, bu kişiler arasında sıkı bir kişisel ilişki de meydana geldi.

Ekonomik bağlar da bunun gibi başarılı gelişmeler gösterdi. Sovyet hükümeti, Türk işadamlarına önce bazı malların lisans aranmadan Sovyetler Birliği'nin ihraç hakkını verdi. Bazı Sovyet malları da bu yoldan Sovyetler Birliği'ne ithal edilebiliyordu. İstanbul'da bulunan Rus-Türk ortak derneği, karşılıklı ticaretin yürütülmesi ile uğraşıyordu. 1925'te Sovyetler Birliği Dış Ticaret Bankası İstanbul'da bir şube açtı. Bu banka şubesi bunalımlı 1929 yılında Türkiye'nin parasal iflasa sürüklenmekten korunmasında yardımcı oldu.

1927'den bu yana iki yanlı ticaret, bir ticaret ve gemicilik anlaşması çerçevesinde yürüyordu. Bu, Sovyetler Birliği'nin, bir Yakındoğu ve Uzakdoğu ülkesiyle yaptığı bu tür ilk anlaşmaydı. Kuşkusuz, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği, Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'nin devletçe sanayi kalkınması yolunda yaptığı ve başka bir yerde daha önce üzerinde durulan parasal ve teknik yardımı ile en yüksek noktaya erişti (182). Ağır Sanayi Halk Komiserliği, Kayseri ve Nazilli tekstil kombinalarını kuran ve bu amaçla 160 Sovyet uzmanını çalıştıran ''Turkostroy'' adlı tröstü kurdu. Kayseri kombinası 13 ay gibi rekor sayılan bir süre içinde kuruldu. ''Turkostroy'', Türk işçileri için yetiştirme kursları düzenledi ve işçiler bu kurslarda Sovyetler Birliği'nde girişilen sosyalist sanayileşmenin büyük başarıları konusunda bilgi sahibi oldular. İsmet İnönü, Kayseri kombinasını hem ''Sovyet-Türk dostluğunun bir anıtı'', hem de ''Sovyet sanayiinin durumunu anlatan parlak bir örnek'' olarak tanıladı (183).

Sovyetler Birliği, Türkiye'ye, tekstil makineleri vb. verdikten başka, Türkiye'nin belli tarımsal ürünlerinin sürekli alıcısı olarak da büyük bir önem taşıyordu. Sovyet dış ticaret organları, çok sayıda canlı küçük baş hayvan, yün ve tiftik satın alıyordu. Doğu illerinde bu ve başka malların yüzde yüzü Sovyetler Birliği'ne ihraç ediliyordu. Böylesi alımlar Türkiye'nin iç piyasasını canlandırdı ve tarımsal ihraç mallarının fiyat düzeyi yükseldi, bunun sonucu olarak Türkiye'nin kapitalist dış ticaret ortakları da daha yüksek fiyat önerileri yapmak zorunluluğunu duydular.

Daha yirminci yıllarda her iki ülke arasında bilimsel ve kültürel bağlarda kurulmuştu. V.V. Barthold, P.M. Jukovski ve N.R. Mar gibi tanınmış Sovyet Bilim adamları, Türk tarih ve dil kongrelerinin ve kurumlarının çalışmalarına katıldılar. Ayrıca üniversite ve yüksek okullarda birçok konferans verdiler. Sovyet hekimleri, ana ve çocuk sağlığının korunması ve genel sağlık korunması alanında deneyimlerini Türk meslektaşlarına aktardılar. Verem, sıtma, doğuda çok yaygın olan ve körlük yapan göz hastalığına karşı savaşımda onlara yardım ettiler.

1934 yılında tüm uluslar yazarları 1. kongresine tanınmış Türk yazarı Yakup Kadri de katıldı. Gene aynı günlerde, çağdaş Türk tiyatrosunun öncüsü rejisör Ertuğrul Muhsin, Stanislavski'nin dramaturg alanındaki deneyimlerini tanıdı. Moskova'da Türk müzikçilerinin konserleri, Ankara ve İstanbul'da Sovyet sanat sergileri, bu ve buna benzer olaylar sürüp gitti. Çok çeşitli nedenlerle çok yanlı gidişgeliş akımı, Türk bilim adamları ile sanatçılarının Sovyet bilim adamları ve sanatçıları ile bağlar kurmasını sağladı. İki ülkenin insanları, yirminci ve otuzuncu yıllarda birbirini daha iyi tanımak için birçok olanaklara sahiptiler.

Başka ülkelere karşı Türkiye'nin güttüğü politikanın iki hedefi vardı. Birincisi, Lozan Barış Konferansı'nda çözümlenememiş olan sorunların aydınlığa kavuşması gerekliydi. Bunun dışında Ankara hükümeti, yabancı devletlerle kendine özgü yeni bir anlaşmalar sistemi meydana getirme konusunda çaba gösteriyordu.Bu anlaşmalar, Türkiye Cumhuriyeti'nin, onun egemenliğinin ve bağımsızlığının bir çeşit tanınması anlamına gelmeliydi. Bunlar, eski kapitülasyonları ve eşit olmayan anlaşmaları ansıtan hiçbir düşünce taşımıyor, sımsıkı karşılıklılık ve eşitlik temeline dayanıyordu.

En güç olan şeyin, emperyalist Batı devletleriyle ilişkilerin normal duruma getirilmesi olduğu sonradan anlaşıldı. Londra, Paris ve Roma, Lozan Antlaşması'nın altına iyi ya da kötü imzalarını koymak zorunda kalmışlardı. Çünkü Küçük Asya'yı İtilaf Devletlerinin Yakındoğu sömürge imparatorluğuna katma planı, Türk halkının direnişi karşısında başarısızlığa uğramıştı. Bunun ardından daha da kötüsü geldi: Türkiye'nin millileştirme politikası yabancı finans-kapitalin Türkiye'de uzun yıllardır sahip olduğu durumu sallantıya sokmuştu. Bundan dolayı İngiliz ve Fransız ekonomi çevreleri, Türk tarafının ticaret bağları kurma girişimlerine karşı buz gibi soğuk bir tavırla tepki gösterdi. Özellikle İngiliz sömürge beyleri, Kemal Atatürk'ün reform politikasını önce kuşku ve soğuklukla karşıladılar. Türk ulusunun herhangi bir yoldan yeniden canlanacağını mümkün görmüyorlardı. ''Boğaziçi'ndeki hasta adam'' emperyalist Yakındoğu politikasının çıkarına, iyileşmemeliydi. Londra'nın iş merkezinde ve Downing Street'te, Türk toplumunun ve devletinin yeniden kurulduğuna ilişkin haberlerin ciddiye alınması ve Ankara karşısındaki taktiğin yeniden gözden geçirilmesi de pek yavaş başladı.

Lozan Konferansı, zengin petrol bölgesi Musul konusunda verilecek kararı ertelemişti. 1924 yılında İngiliz-Türk görüşmeleri sonuç vermeden kapandığı için konu Milletler Cemiyeti Konseyi'ne ve daha sonra da Lahey Yüksek Adalet Divanı'na havale edildi. İngiltere, Musul'u askeri bakımdan işgal altında tuttuğundan dolayı işin başından bu yana daha güçlü durumdaydı. Her iki uluslararası kuruluş Musul bölgesinin İngiliz koruyuculuğu altındaki Irak'a verilmesi gerektiğini kararlaştırdı. Ankara hükümeti, önce her iki kararı da kabul etmedi. Bölgede halkın çoğunluğunun Müslüman Kürtlerden meydana geldiğini ve Kürt halkının büyük çoğunluğunun da Doğu Anadolu'da yaşadığını ileri sürerek buranın kendisinin olmasını istedi. Sınırda bazı çarpışmalar oldu. İngiliz uçakları sık sık Kürt köylerini bombaladılar. ''Intelligence Service'' ajanları, Şeyh Sait İsyanı'nda rol oynadılar. Anadolu'da yayılma hedeflerine ulaşamamış olan İtalyan emperyalistleri, bu gergin durumdan yararlanmaya giriştiler. Türkiye'nin ana topraklarına bir akında bulunmak üzere oniki adalarda çok sayıda asker yığınağı yaptılar. Ama Ankara hükümeti zamanında uyarıldı ve Türk ordusunu seferberlik durumuna soktu. Bu durumda iken 17 Aralık 1925 tarihli Sovyet-Türk anlaşması Türkiye için değerli bir moral destek oldu.

Daha sonraki İngiliz-Türk görüşmeleri, 5 Haziran 1926'da, bir anlaşmanın imzalanması ile sonuçlandı. anlaşma Musul bölgesini kesinlikle Irak'a bırakıyor. Türkiye'ye de 20 yıl süreli olarak petrol kaynaklarının işletilmesinden yüzde on oranında kazanç payı ile 500.000 İngiliz Lirası tutarında zarar ödentisi verilmesini kabul ediyordu.

Fransa ile olan ilişkiler de uzun yıllar boyunca iyi değildi. Parisli pay sahipleri, Osmanlı devlet borçlarının ödenmesi için baskıda bulunuyorlardı. Türk-Suriye sınırında, sınır anlaşmazlıkları yüzünden sürekli olarak çatışma vardı. 1928 ve 1929'da bu sorunlar anlaşmalarla sağlama bağlandı. Ankara o yıllarda birçok devletle ticaret, tarafsızlık, dostluk ve hakemlik anlaşmaları imzaladı. Almanya ile 1927'de, İtalya ile 1928'de bu tür anlaşmalar imzalandı. Lozan Antlaşması'nı imzalamamış olan ABD ile de 1927'de diplomatik ilişkiler kuruldu.

Son olarak, 1930'da, Yunanistan'la da ilişkiler normale döndürülebildi. Türk-Yunan göçmen değiş-tokuşu sırasında ortaya çıkan bütün sorunlara çözümler bulundu. 26 Ekim 1930'da Yunanistan Başbakanı Venizelos bir dostluk ziyaretinde bulunmak üzere İstanbul'a geldi. Bir yıl sonra da İsmet İnönü bunun karşılığında bir ziyaret yaptı. Türk ve Yunan halkı arasındaki ilişkilerin geniş ölçüde düzelmesi, Kemal Atatürk'ün en büyük hizmetlerinden biri sayılır. Her iki ulus, Osmanlıların yabancı ülkelerdeki egemenliği ve daha sonra da emperyalist Doğu politikası dolayısıyla Batı dünyasının gözünde ''kanlı bıçaklı düşmanlar'' diye damgalanmıştı. Küçük bir olay, Kemal Atatürk'ün bu konu ile ilgili tutumunu çok iyi aydınlatabilir. 1932 yılında Amerikan Büyükelçisi Charles H. Sherrill, Anadolu'daki meydan savaşı bölgelerini kendisiyle birlikte gezmek istediğini açıklayınca, Kemal, ona, Türkiye'nin Yunanistan'la ilişkilerinin içtenlikli bir dostluk niteliği almasından sonra eski zaferlerini anımsamak istemediğini bildirdi. Kemal, son savaşın iki ulus arasında uzun zaman için acı duygular bırakacağını öne süren büyükelçiye karşı çıkarak şöyle dedi: ''Savaşın nedenlerini ortadan kaldırın, savaşın yaraları da iyileşecektir.'' (184).

Türkiye, İran ve Afganistan arasında sıkı dostluğa dayanan bir ilişki gelişti. Ekonomik-toplumsal ve kültürel geriliği aşma yolundaki reform politikası, İngiliz emperyalistlerinin entrikalarına karşı alınan ortak tavır ve Sovyetler Birliği ile iyi komşuluk politikası, bu üç ülkeyi birbirine bağladı. Şah Rıza Pehlevi ve Afganistan Kralı Emanullah, Kemal Atatürk'ü ziyaret ettiler. İmzalanan birçok antlaşma, üç ülkeyi birbirine bağladı. Çok sayıda Türk subayı, ekonomi uzmanı ve öğretmen Afganistan'a gitti, orada Hindukuş Dağları'nın eteklerindeki ülkenin Ortaçağ'dan çıkarak 20. yüzyıla götüren yola girmesinde yardımcı oldular.

Türkiye, 18 Temmuz 1932'de, Milletler Cemiyeti'ne girerek Batılı devletlerle ilişkisini daha da normal duruma soktu. Ancak bu adımı atmadan önce, Türkiye'nin görüşüne göre ayrıca çözümlenmesi gereken iki güçlük üzerinde duruldu. Birincisi Türkiye, Milletler Cemiyeti Konseyi'nde bir üyelik istiyordu. 1934'te bu üyeliği de aldı. İkincisi, Milletler Cemiyeti'nin daha etkili bir barış aracı haline getirilmesi olanağını sağlamak üzere saldırganın tanımlanmasının yapılmamış olmasını eleştirdi. Türk hükümeti bu sırada Sovyet hükümetine başvurdu ve Milletler Cemiyeti'ne girmesinin Sovyetler Birliği ile olan dostluk ilişkisinde herhangi bir değişiklik anlamına gelmediğini bildirdi.

Kemal Atatürk, yaşamının son yıllarında dünya politikasının ufuklarında toplanan ve gölgesini Türkiye'nin de üzerine sarkıtan korkutucu bulutlardan dolayı durmadan artan kuşkular gösteriyordu. 18 Eylül 1931'de Japon militaristleri Mançurya'ya saldırdılar ve dünyanın emperyalist çerçevede yeniden bölüşülmesi yolunda açık bir savaşıma başladılar. İkinci savaş kazanı, Almanya'da iktidarın Nazilere geçmesiyle birlikte Orta Avrupa'da kaynamaya başladı. Alman finans-kapitalinin yağmacı çevreleri, Hitler faşistlerini hükümete soktu. Bunlar, ''doğuya açılma'' denilen kötülük dolu bir politikayı, Weimar Cumhuriyeti'nde ve Wilhelm İmparatorluğu zamanındaki öncülerinden daha sert yöntemlerle ve araçlarla gerçekleştirmek istiyorlardı. Bu politika, sürekli olarak Güneydoğu'ya doğru ilerleme ile de bağlantılıydı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonucundan hoşnut kalmayan İtalyan emperyalistleri, bu uluslararası gelişmeden cesaret alarak, Akdeniz'i bir ''mare nostrum'', bir ''İtalyan denizi'' yapma hazırlığına giriştiler. İngiltere ve Fransa, bu üç savaş kazanı yüzünden durumlarının tehlike altına girdiğini görüyordu. Gene de bu ülkelerin önde gelen hükümet adamları, geniş halk yığınlarının ve burjuvazisinin gerçekçi düşünen çevrelerinin isteklerini hesaba katmayarak, faşist saldırganların cephesinden kendilerine doğru da gelen tehlikeyi küçümsediler. Berlin-Roma-Tokyo mihverine ödünler vererek onu yatıştırabileceklerini umdular. Bu türlü ödünler, özellikle Alman ve Japon emperyalistlerini, Batı devletlerinin çıkar bölgelerinden vazgeçip Sovyetler Birliği ile bir çatışmaya sürüklenme yoluna itti.

Oysa barışı bozanları duvarları arasına itmek için etkili olacak bir tek araç vardı: Sovyetler Birliği ile dünyadaki bütün barışsever güçler tarafından istenen kolektif güvenlik sistemi.

Halkı için barışı korumak isteyen Kemal Atatürk, Sovyetler'in çabalarını destekledi. 1929'da Türkiye, Sovyetler Birliği ile öteki bazı devletler arasındaki Briand-Kellogg Antlaşması'nın yürürlüğe girmesine ilişkin Moskova protokolünü imzaladı. Saldırganlık savaşını yeren antlaşma, Ağustos 1928'de Paris'te imzalanmış, ama yıl sonuna kadar onaylanmamıştı. Cenevre'de Milletler Cemiyeti'nin silahsızlanma konferansında da Sovyetler Birliği ile Türkiye birlikte davrandılar. Silahlanmanın adım adım azaltılmasına ilişkin Şubat 1932 tarihli Sovyet önerisini destekleyen konferans üyesi tek ülke Türkiye olmuştu. Türkiye, 3 Temmuz 1933'te, Sovyetler Birliği tarafından sunulan saldırganın tanımlanmasına ilişkin sözleşmeyi de imzaladı.

Kemal Atatürk, savaş korkutmaları ve küçük uluslara karşı zor kullanmalarla dolu bir dünyada uyarıcı sesini duyurdu. Barışın çiğnenmesi karşısında ilgisiz kalmayı zararlı buluyordu: ''İnsan, kendi ulusunun varlığına ve mutluluğuna nasıl dikkat ediyorsa, dünyanın bütün uluslarının rahatını ve mutluluğunu da aynı biçimde düşünmek zorundadır. Kendi ulusunun iyiliğine nasıl değer veriyorsa, bütün ulusların iyiliğine yararlı olmak için de elinden gelen her şeyi yapmak zorundadır... Çok uzaklarda olup bittiğini sandığımız bir olayın günün birinde bizim başımıza da gelip gelmeyeceğini bilemeyiz. Bu yüzden insanlığın tümünü tek bir bedenmiş gibi görmeli ve ulusu onun içinde bulunan bir organ olarak kabul etmelidir.''(185).

Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov tarafından oluşturulan ''barışın bölünmezliği'' kavramına uygun bu düşünceleri, Kemal Atatürk, bir tek sözde özetliyordu: ''Yurtta barış, dünyada barış.'' (186).

Ekim 1931'de ikinci Balkan Konferansı'nın delegelerini selamlarken Kemal, Japon militaristlerinin Çin topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmesine ve bu topraklarda aklın almayacağı kanlı eylemlerde bulunmasına izin verdiği için tüm emperyalist sistemi gözler önüne serdi. Şöyle konuştu: ''İnsanları başka birini mutlu yapmak özrü altında birbirini boğmasına götüren bir sistem, insanlık-dışıdır ve son derece istenmeyen bir şeydir. İnsanlar, ancak, birbirlerine yakınlık duymaya, karşılıklı saygı ve sevgiye, onların maddi ve manevi gereksinmelerinin çok yanlı olarak karşılanmasına yönetilmiş enerji dolu bir etkinlik yoluyla mutlu edilebilir.'' Atatürk, bu sözlerden ortaya çıkan alabildiğine insancıl tutumuna, eylem için öne sürdüğü istemini ekledi: ''Bütün dünyayı kaplayan bir barış içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak, bu yüce ülkü için savaşanların sayısı yükselince olanaklı duruma gelecektir.'' (187).

1919 ile 1923 arasında geçen yıllar, Kemal Atatürk'e, emperyalist sömürge politikasına yalnızca halkın silahlı gücü ile karşı konabileceğini öğretmişti. Bundan dolayı, her zaman Türkiye'nin her saldırıya karşı ekonomik ve askeri bakımdan güçlü duruma gelmesini üzerine basarak istiyordu. Kurtuluş Savaşı'nı anımsarken ve acı da duyarak, Büyük Millet Meclisi'nin üyelerine şöyle diyordu: ''Herkesçe bilinen, haktan önce güç gelir yollu gerçek, bizi de kuralının dışında tutmadı. Ulusal güç, gerçek ve kesin zaferine ulaşmadığı sürece, dünya barışı bize kollarını açmaz.'' (188).

İktidarın nazilere verilmesinden yalnız birkaç ay sonra, Alman emperyalistlerinin yayılma tutkuları ile karşı karşıya bulunduğunu Türkiye de gördü. Hitler'in Ekonomi Bakanı Hugenberg, 16 Haziran 1933'te Londra Ekonomi Konferansı'nda, yalnızca Afrika'da bir Alman sömürge imparatorluğu değil, Doğu Avrupa'da da ''yeri olmayan halk'' için yerleşme bölgeleri istedi ve bu arada Sovyetler Birliği'ndeki sosyalist toplum düzenine karşı sert saldırılarda bulundu. Müsteşarı Dr. Posse de, aynı konferansta, az gelişmiş ülkelerin sanayi kurmalarına karşı çıktı. Bir ''iş bölümü'' önerdi. Buna göre, Türkiye gibi ülkeler hammadde ihraç eden ülkeler olarak bulundukları durumu koruyacaklardı. İstanbul ve Ankara basını gibi Londra'daki Türk heyeti de, Türkiye'nin sanayileşme politikasına yapılan bu saldırıyı etkili biçimde geri püskürttü.

Hitler Almanların yayılma hedeflerini zamanından önce ağzından kaçıran Hugenberg'den biçimsel olarak kendini ayrı göstermişse de, Sovyetler Birliği ile birlikte bütün dünya kamuoyu alarma geçti. Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), 13 Temmuz 1933'te, İtalya'daki Alman Büyükelçisine'ne, Hugenberg'in görevden çekilmesine karşın, ''bir Alman bakanının Doğuya doğru ekonomik yayılmadan söz etmiş bulunmasının bir gerçek olduğunu ... bunun, ilgililer arasında ancak güvensizlik ve direnme meydana getirebilecek bir saldırı'' sayıldığını açıkladı (189). Türk Devlet adamları için Hugenberg ile Posse'nin çıkışları dünya, ekonomik bunalımının kapıyı çalması ile birlikte Tuna bölgesine ve Balkanlar'a Aman tekellerinin ihracatı hızla yükseltmesinden sonra daha da kuşku verici olmalıydı. Öte yandan tekeller, bu ülkelerden büyük çokluklar halinde hammadde satın alıyordu. Güney Avrupa devletleri giderek Hitler Almanyası'nın ekonomik bağımlılığı içine giriyordu. Türkiye piyasasında da Almanya birinci sıraya sıçradı. 1933'te Türkiye'nin ihracatında Almanya'nın payı yüzde 19 ve ithalatındaki payı da yüzde 25.5 idi. 1938 yılına kadar bu oranlar yüzde 42.9 ve 47'ye çıktı (190).

Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin Dış Politika Dairesi Müdürü Alfred Rosenberg ile 1934 ve 1938 yılları arasında Viyana'da Alman Büyükelçisi olan Fransız von Papen'in açıklamalarından anlaşıldığına göre, Alman emperyalistlerinin hedefi, Güneydoğu üzerinde ''Alman ekonomik ve siyasal denetimini'' kurmaktı. Arnavutluk'u kendi etkinliği altına almış olan, aynı şeyleri Macaristan ve Bulgaristan'da uygulayan Mussolini İtalyası'nın çabaları da bu yoldaydı. Türk diplomasisi, bu eğilimlere karşı engeller kurmaya çalışıyordu. Bölgesel bir güvenlik antlaşması, ''Balkan itilafı'' bu amaca hizmet edecekti. Ama Türk hükümeti, bütün Balkan ülkelerini bir araya getirmeyi başaramadı. 9 Şubat 1934'te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan Antlaşması'nı imzaladı. Bulgaristan ve Arnavutluk bunun dışında kaldı. Antlaşma,  imzacı devletler arasında statükoyu güvence altına alıyor ve taraflardan birinin başka bir Balkan devleti tarafından ''Balkanlı olmayan bir devletle'' ittifak çerçevesinde saldırıya uğraması halinde, karşılıklı yardımda bulunma yükümlülüğünü içeriyordu. Böylece antlaşma, ilk planda, Yugoslav, Yunan ve Romen toprakları ile ilgili olarak Bulgaristan'ın öne sürdüğü düzeltme isteklerine karşı yöneliyordu. Bu istekler, İtalya ve Hitler Almanyası tarafından destekleniyordu. Çünkü söz konusu istekler, bu iki devletin Balkanlarda yayılma politikasını destekleyici özellik taşıyordu. Balkan Antlaşması, Yugoslavya ve Romanya yoluyla, Fransa'nın koruyuculuğu altında bulunan ''küçük itilaf''a bağlanıyordu.

 Ama 1941 yılına kadar olan gelişmelerin de gösterdiği gibi, bu iki ittifak sistemi, Balkanların peyk devletlerin avı durumuna düşmesine engel olacak güçte  değildi. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Doğu ve Güneydoğu Avrupa için önemli  bir barış etkeni olan Sovyetler Birliği'nin bu sistemin dışında bırakılmasıydı.

Türkiye, Balkan Antlaşması'nın imzalanmasından birkaç hafta sonra saldırgan devletlerin yayılma hedeflerinin ön haberine bir kez daha tanık oldu. 18 Mart 1934'te Mussolini, Roma imparatorlarının ardılı biçimine bürünerek şöyle dedi: ''İtalya'nın tarihsel hedeflerinin iki adı vardır: Asya ve Afrika... Güney ve Doğu, İtalyanların başlıca çıkar alanlarıdır.''(191). Roma'daki Türkiye Büyükelçisi derhal müdahalede bulundu. Mussolini, Türkiye'nin uyanıklığını yatıştırmaya çalıştı: Aslında bir Avrupa devleti olarak gördüğü Türkiye'yi konuşmasının tek hecesinde bile aklına getirmediğini söyledi. Ama Ankara'nın güvensizliğini bu yoldan gideremedi. Türkiye daha çok bir Asya ülkesiydi ve yalnız Avrupa ile İtalyan emperyalistlerinin iştahı dinmiyordu. Bu yüzden Türk hükümeti savunma giderlerini arttırdı ve On iki Ada'da bulunan İtalyan deniz ve hava üslerinin burnuna kadar yaklaşan Ege kıyılarının bir kısmında gösteri niteliği taşıyan manevralar düzenledi.

Bir yıl sonra, Japonya'nın yanında Avrupalı saldırgan devletlerin de, zora başvurarak dünyanın yeniden bölüşülmesine başlamaya hazır durumda bekledikleri daha iyi anlaşıldı. Almanya, Versaille Barış Antlaşması'nın askeri hükümlerini yırtıp atmıştı ve silahlanma yarışını daha çok zorluyordu. İtalya, Habeşistan'a  karşı, bu ülkeyi kendi sömürge imparatorluğuna katmaya doğru yönelik istekler öne sürmeye başladı. İtalyanların sömürge asker sürüsünün askeri kışkırtmaları gündeme gelmişti. Gerek Alman ve gerekse İtalyan emperyalistleri gerçek niyetlerini saklamaya çalışıyorlardı. Onların sözüne inanılırsa, güttükleri politika, yalnızca kendi halklarının özgürlük, eşitlik ve yaşama alanı yolundaki ulusal çıkarlarına hizmet etme amacına yönelikti. Faşist diktatörler tarafından  ulusal düşüncenin asıl bu  yoldan kötüye kullanılmasına ve ikinci bir korkunç dünya çatışmasının ateşi ile oynanmasına karşı Kemal Atatürk susamazdı. 21 Haziran 1935 tarihli bir basın demecinde bu konuda şöyle dedi: ''Savaşın ciddiyetini dikkate almayan bazı içtenliksiz önderler, kendilerini saldırının ajanları durumuna soktular. Egemen oldukları halkları, ulusal düşünceleri ve gelenekleri küçük düşürmek ve kötüye kullanmak yoluyla aldattılar. Bu nazik zamanda anarşiye karşı koymak üzere, halk yığınları için, karar verme yetkisini  bizzat ele almak, sorumluluk yerlerini, sağlam karakter, yüksek moral gücü ve vicdana sahip insanlara teslim etmek anı gelmiştir.''(192).

Kemal Atatürk bu durum üzerinde fazla kötümser bir yargıda bulunmamıştı. 3 Ekim  1935'te faşist İtalya, Habeşistan üzerine saldırdı. Bir yıl sonra İspanya'da Alman - İtalyan müdahalesi bunu izledi. Akdeniz artık İtalyan faşistlerinin ''mare nostrum''u olmuş muydu? Türkiye'nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü bakımından durum nasıldı? Türkiye için tehlikeler görmezlikten gelinecek gibi değildi. Atatürk, küçük halkların haklarını ayakları ile çiğneyen Mussolini'ye karşı duyduğu tiksintiyi hiç de saklamıyordu. Yabancı gazetecilerin karşısında  şöyle dedi: ''Bu kendini beğenmişlik dağının, masum Habeş ''yabanlarını'' bir an bile duraksamadan yok edebilen, asker çizmesi giymiş bu sırtlanın dünyasında yaşamak zornuda kalmam üzücü değil midir?... Ben halkım için savaştım, ama her şeyden önce bu masum ''yabanlar'' için de savaştım.''(193).

Büyüyen İtalyan tehlikesi karşısında Türkiye'nin güvenliğini güçlendirmek için Ankara hükümeti şimdi hangi girişimde bulunuyordu? Önce Milletler Cemiyeti'nin İtalya'ya karşı koyduğu -pek zayıf olmakla birlikte- ekonomik yaptırımlara katıldı. Sonra da özellikle böyle bir zamanda eskisine göre gerçekleştirilmesi umudu daha çok olan bir isteme el attı: Boğazlar gibi önemli bir su yolu kıyılarının askerden arınmasını saptamış olan Lozan Boğazlar statüsünün değiştirilmesi istemi. Türkiye, 16 Nisan 1936'da, Lozan Konferansı'na katılanları, yeni bir Boğazlar statüsü üzerinde görüşmelere çağırdı. Önce Sovyetler Birliği öneriyi kabul etti, sonra öteki devletler de bunu izledi. Yalnız italya, Türkiye'nin yaptırımları dolayısıyla görüşmelere katılmayı kabul  etmedi. Boğazlar Konferansı 22 Haziran ile 20 Temmuz 1936 günleri arasında Montreux'de toplandı. Çanakkale ve İstanbul boğazları bölgesinde Türk egemenliğinin tam olarak yeniden sağlanması konusunda kısa zamanda görüş birliğine varıldı. Türkiye artık yeniden Boğazlar bölgesinde asker bulundurabilecek ve kıyıların savunma için pekiştirilmesini yapabilecekti. İtalyanların yayılma politikası karşısında bu, zorlayıcı bir gereklilikti. Sovyetler Birliği, Türkiye'nin ve Karadeniz kıyısında bulunan bütün devletlerin  güvenliğinin sağlam bir savunucusu olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin savaş gemileri için geçişin sınırlandırılmasını istedi. Buna karşılık İngiltere, eski Lozan statüsü hükümlerinin elden geldiği kadar geniş ölçüde aynen bırakılmasına çalıştı ve Karadeniz'in bir ''açık deniz'' olarak kabul edilmesini istedi. Türk heyeti, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki eski güven ilişkisinin tersine, birçok  noktalarda İngiliz tutumunu destekledi. Sovyetler Birliği, sonunda, Karadeniz devletlerinin güvenliğini, henüz tam olarak güvence altına almamakla birlikte, artıran bir anlaşmanın meydana gelmesini büyük güçlükle kabul ettirdi. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin savaşa gemilerinin geçiş hakkı, barış zamanı çerçevesinde sınırlandırıldı. Bir savaş tehlikesi halinde Türkiye Boğazları kapatabilecekti. Karadeniz'e kıyı olmayan devletlerin Karadeniz'de bulunan tüm savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu geçemeyecekti. Bu gemiler, Karadeniz'de 21 günden fazla kalamayacaklardı. Bunun dışında Sovyet heyeti, Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin barış zamanlarında istanbul ve Çanakkale boğazlarından Akdeniz'e tamamıyla serbestçe geçebilmeleri hükmünü de kabul ettirdi. İngiliz emperyalistleri daha önce böyle bir düzenlemeye sürekli olarak karşı çıkmışlardı. Ama İtalyan politikası, Akdeniz bölgesinde ve  Yakındoğu'da özellikle onların durumunu tehlikeye soktuğu için, İngiliz diplomasisi Sovyetler Birliği'nin tutumuna karşı ilgisiz kalamadı ve bu yüzden söz konusu ödünü vermeye razı oldu.

Yakın ve Ortadoğu'da Türkiye'nin ittifak politikası, İtalya'nın Kuzeydoğu Afrika'daki saldırganlık eylemine bir tepki oluyordu. Türkiye, Balkan antlaşması sistemini Doğu'ya doğru genişletmeye çalıştı. İran ve Afganistan'la olan dostluk ilişkilerini daha da pekiştirdi. Bu üç devletin hükümetleriyle Irak hükümeti, İtalya'nın Habeşistan'a saldırısı dolayısıyla Cenevre'de Milletler Cemiyeti'ne ortak bir protesto notası verdi. Türkiye, Arap ülkelerine karşı eskisinden daha geniş ölçüde yeniden yöneldi. Bu, İskenderun sancağı konusundaki Türk - Fransız anlaşmazlığının Türk - Arap ilişkilerini de etkilemesi bakımından gerekliydi. 1936'da Suriye - Fransa anlaşması, Suriye üzerindeki Fransız koruyuculuğunun kaldırıldığını ilan edince, Ankara hükümeti, Türklerin daha çok  bulunduğu İskenderun bölgesinin Arap Suriye'den ayrılmasını ve özerk bir Türk yönetimine verilmesini istedi. Bu konuda 10 Ekim 1921 tarihli Franklin-Bouillon  sözleşmesi ile Lozan Antlaşması'na dayanılıyordu. Fransa, bu sözleşme ile, daha çok Türk memurlardan meydana gelen bir özel yönetimin İskenderun bölgesinde kurulmasını ve burada Türkçenin eşit nitelikte resmi dil olarak kabul edilmesini yükümlenmişti. Türkiye daha ileri bir hedef olarak, ''misakımilli'' sınırları içinde bulunduğunu kabul ettiği bu bölgeyi kendi topraklarına katmayı göz önünde  tutuyordu. 1939 yılında bu hedefe de ulaştı. En sonunda Milletler Cemiyeti'nin de el attığı bu anlaşmazlık süresi boyunca, İskenderun bölgesinde Türklerle Araplar arasında çarpışmalar oldu.

Dışişleri Bakanı Aras ve Türk basını, Arap dünyasından bunun izlerini silmek ve  İtalya karşısında Yakındoğu ülkelerinin elden geldiğince aynı tutuma girmesini  sağlamak için, Arap ulusal hareketine karşı sık sık yakınlık gösterme çabasında  bulundu. Başbakan İsmet İnönü, 12 Ocak 1937'de, Türkiye'nin Irak, Yemen ve Suudi Arabistan ile en dostça ilişkiler kurmak istediğini açıkladı. Türkiye 7 Nisan 1937'de Mısır'la bir dostluk antlaşması imzaladı. Türkiye'nin bütün bu girişimlerinin en yukarı noktası, 8 Temmuz 1937'de Tahran yakınındaki Saadabad Sarayı'nda Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında imzalanan antlaşma, imzacı devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmamasını, ortak sınırlarına saygı göstermesini ve uluslararası anlaşmazlıklarda birbirleri arasında danışmalarda bulunmalarını öngörüyordu. Ayrıca saldırganlık da yeriliyordu. Böylece dışarıya  karşı Türkiye'nin uluslararası durumu saygı uyandırıcı bir etki yaptı. Çünkü Türkiye, Pamir Yaylası'ndan Tuna'ya kadar uzanan iki ittifak sisteminin ortasında bulunuyordu. Balkan Antlaşması'nın zayıf yanlarından daha önce söz etmiştik. Saadabad Paktı da, içsel karşıtlıklardan dolayı parçalandığı için etkili olamadı. Irak, İngiliz İmparatorluğu'nun kâhyası rolünü oynuyor ve bu yoldan İngiltere, paktı, kendi etkisi altına sokmak istiyordu. Buna karşılık Afganistan, tam bir tarafsızlık politikasına ve Sovyetler Birliği ile olan dostluğuna sımsıkı bağlı kalıyordu.

Türkiye bu iki kutbun arasında bulunuyordu. Otuzuncu yılların ortasından sonra,  örneğin Afganistan'ın izlediği yoldan belirgin biçimde uzaklaştı ve Batılı devletlere daha çok yanaşmaya çalıştı. öte yandan da bağımsızlığından ve Sovyetler Birliği ile olan anlaşmalarından vazgeçmek istemiyordu. Türkiye'nin Montreux'de takındığı tavra daha önce değinilmişti. Türkiye, daha Aralık 1935'te, İngiltere'nin  bir sorusuna yolladığı karşılıkta, İtalyan donanmasının İngilizlerin Akdeniz'deki silahlı kuvvetlerine saldırması halinde İngiltere'ye yardım etmeye, Milletler Cemiyeti tüzükleri çerçevesinde hazır olduğunu bildirdi. Ankara, böylelikle İtalya'nın Akdeniz politikası karşısında durumunu güçlendirmek istiyordu. Türk hükümeti, ayrıca, Batı ile daha sıkı ekonomik ve siyasal bağlar kurarak, ekonomik alanda durmadan yükselen Alman etkisine karşı koyabilmeyi umut ediyordu. Böyle bir yönelme içinde Türkiye, saldırganlar karşısında İngiltere'nin uyguladığı yatıştırma politikasının yedeğine sürüklendi. Bu yüzden İngiltere'nin peşinden giderek İspanya içsavaşında ''ademi merkeziyet'' (hiçbir şeye karışmama) politikasına katıldı. İtalya, İngiltere'nin Akdeniz'deki bütün ödünlerine karşın, Arnavutluk ve Korfu için hazırladığı ele geçirme planlarından ve Türkiye'ye karşı düşmanca tutumundan vazgeçmedi.

Ankara hükümeti, durumun ciddileşmesi halinde İngiltere ile bir ittifak kurmayı  düşünüyordu. Dışişleri Bakanı Aras, 21 Temmuz 1938'de, basına, Türkiye'nin hiç bir zaman İngiltere'ye düşman olan bir blokta bulunmayacağını açıkladı. Ona göre İngiltere belki bir çarpışmayı yitirebilirdi, ama bir savaşı asla yitirmezdi. Aynı sonucu vaktiyle Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı'nın gidişinden çıkarmıştı.

O sıralarda Türkiye'nin dış politikasından sorumlu olan yöneticilerin, Dışişleri Bakanı Rüştü Aras ile Müsteşar Numan Menemencioğlu'nun, yoğun ekonomik ilişkiler dolayısıyla, Almanya ile dostluk bağlarını geliştirme yoluna kaydığı anlaşılıyor. Ama Almanya ile bir ittifak kurmayı, Kemal Atatürk de, ulusal güçlerin büyük çoğunluğu da kabul etmiyorlardı. Birçok Türk subayı Prusya'nın ve imparatorluk Almanyası'nın askeri başarılarına büyük değer veriyordu. Ama bunların çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile olan ittifakın Türklerin yalnız kurban vermesine ve onur kırıklığına uğramasına neden olduğunu unutuyordu. Kemal Atatürk, yaşamı boyunca bu acı deneyimleri hiç unutmadı ve gençliğinde bu dersleri hatırdan çıkarmaması için çaba gösterdi. Faşist Eğitim Bakanlığı'nın memurları, İstanbul'daki ''Alman okulu''nun da okutmak zorunda olduğu Türk tarih kitaplarını inceledikleri zaman büyük bir öfke ile şunu saptadılar: ''Bir Alman-Türk silah arkadaşlığından ya da Gelibolu'daki çetin savaşlarda Almanların komuta ettiğinden hiçbir yerde söz edilmiyor...'' Örneğin ilkokul 4. sınıf tarih kitabında, Birinci Dünya Savaşı'nın ''Almanların Türkiye'nin bütün işlerine karıştığı ve Türklere zulüm ettikleri''  yazılıydı (194). Kemal Atatürk, kendisine karşı yaltaklanmaktan geri durmayan Hitler'in hedefleri konusunda hiçbir zaman hayalci olmadı. Dostlarının yanında, Alman ve İtalyan tekelci sermayesinin en saldırgan çevrelerini temsil eden Hitler ile Mussolini konusunda görüşlerini sık sık açıklıyordu: ''Bu büyük deliler karşısında dikkatli olmalı! Bunlar, kişisel tutkularını doyurmak için hiçbir şeyden gözlerini kırpmazlar. Bu arada dünyanın her tarafı gibi kendi ülkeleri de  yerle bir olsa bile, onlar buna aldırmazlar.'' (195).

Emperyalist Almanya da, İngiliz ve Fransız rakipleri gibi, Türkiye'yi, önemli bir stratejik kale ve belirtilerini gösteren yeni dünya çatışması için yedek bir hammadde deposu olarak  görüyordu. Bu yüzden,  bütün  bu devletler, Türkiye'yi kendi siyasal oyunlarının içine sokmaya çalışıyordu. Burada, Aras ve Numan tarafından izlenen bloklar arasında dolambaçlar yapma politikasının bu konuda Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumaya yeterli olup olmadığı  sorusu ortaya çıkıyor. Sorumlu Türk politikacıları, otuzuncu yılların sonuna doğru Sovyetler Birliği ile dostluğu geliştirmekten çok, dikkatlerini bu eyyamcı politikaya yönelttiler. Bu yüzden 1937'de karşılıklı bir yardım anlaşmasının imzalanması konusunda Sovyetler Birliği'nin yaptığı öneriyi kabul etmediler ve bu öneriden, hem İngiltere'yi, hem de Almanya'yı haberdar ettiler. O halde ülkeyi o güne kadar izlenen kolektif güvenlik politikası yolundan ayırmak isteyen büyük güçler işe koyulmuştu. Atatürk'ün 1935'te söylediği şu sözler unutulmuşa benziyordu: ''Savaş bir bomba gibi ansızın patlak verince, halklar bütün silahlı güçlerini ve parasal olanaklarını saldırıya karşı birleştirmekten  geri duramazlar. En ivedi ve en etkili önlemler, güçlü saldırgana saldırısından hiçbir yarar elde edemeyeceğini açıkça anlatacak uluslararası bir örgütün meydana getirilmesi çabalarıdır.'' (196).

1937 yılında Kemal Atatürk'ün sağlık durumu hızla kötüleşti. Hekimlerin karşı çıkmalarına karşın, gene dostlarıyla ve yabancı diplomatlarla gecelerini hep içki sofrası başında geçiriyordu. Gündüzleri de şaşılacak kadar çok sigara ve kahve içiyordu. Eskiden kendisini böbrek ve kalp sızıları yatağa düşürdüğü halde, şimdi bir karaciğer iltihabı haftalarca, hatta aylarca işinin başından uzak bulunmasına neden oluyordu. Ama işte bu sıralarda ulusal burjuvazinin gerici çevrelerinin dış politika üzerindeki etkisi büyüdü. Büyük ticaret ve bankacılık  çevreleri kendini duyurmaya başladı. Türkiye'nin siyasal bakımdan gereksinmesi dolayısıyla, yabancı sermayenin Türkiye'ye karşı ekonomik ve parasal boykotunu gevşetmeye başlaması karşısında, ülkenin ulusal burjuvazisi aynı ölçüde emperyalist devletlerle bağlarını güçlendirdi. 1937 yılı güzünde İnönü'nün yerine başbakan olan Celal Bayar, bu akımın temsilcisiydi. Bayar'ın gerici iç politikasının nereye kadar vardığını, daha önce mahkûm edilen cumhuriyet düşmanları için -komünistlerin dışında- bir genel af çıkarması ve Turancı propagandaya yeniden izin vermesi gösterir.

Atatürk'ün hastalığı bu gelişmeye elverişli bir ortam hazırladı. Kendisi ara sıra henüz çalışabiliyor ve ülke içinde yorucu gezilere çıkıyordu. Ama yakın çevresi onda büyük değişmelerin meydana geldiğini anlıyordu. Eskiden çok güçlü olan belleği zayıflamıştı, çalışma gücü düşmüştü. Buna karşın, gene de Türk dış  politikasını yöneten kişileri, özellikle Sovyetler Birliği ile olan dostluğa zarar getirebilecek temelli yön değiştirmelerden alıkoyabilecek durumdaydı. Hasta yatağında bile hükümet üyelerinden bu dostluğa önem verilmesini ve savaş başlayacağı için ekonomik kalkınmanın çabuklaştırılmasını istedi.

Kemal Atatürk'ün barış politikası iki dünya savaşı arasında Türkiye'ye uluslararası alanda büyük saygınlık kazandırmıştı. Kemal Atatürk'ün dış politikasının kendinden sonra dünyaya bıraktığı başlıca öğretiler, ulusal bağımsızlığın ve dünya barışının güvenceye alınması, Sovyetler Birliği ile dostluk olmuştur. Bununla birlikte emperyalizm karşısında sınıf durumundan ileri gelen çelişki, ulusal Türk burjuvazisinin doğasında bulunan bir şeydi. Bu  çelişki, özellikle otuzuncu yılların sonuna doğru çeşitli dış politika eylemlerinde kendini gösterdi. Aynı şey, Alman ve İtalyan faşizminin siyasal tehlikesini çok iyi görmekle birlikte, Almanların ekonomik sızmasına karşı gerekli dikkati göstermeyen Atatürk'ün kendi düşüncesinde de vardır. Bundan başka Atatürk, İkinci Dünya Savaşı arifesinde sağlam bir barış etkeni olarak gördüğü İngiliz politikasının niteliği konusunda da hayalci olmuştu.

 

KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ VE VASİYETİ

 

Ölüm, Kemal Atatürk'ü, yaklaşmakta olduğunu gördüğü ikinci bir toplu öldürmeyi yaşamak zorunda kalmaktan korudu. Güçlü beden yapısı, kaçınılmaz sonuca karşı uzun süre dayanmasını sağladı. 1938 ilk yazının başlarında bir grip yüzünden yatağa düştü. Mayıs sonunda ülkenin güneyine bir gezi yapmak için gerektiği kadar güçlü duydu gene kendini. Hekimlerin ve dostlarının söylediklerini dinlemeyip bu yorucu geziye çıktı ve yüzlerce kilometre uzayan bozuk, delik deşik yollardan geçti. Gülümsemesi artık yalnız bir gösterişti. Eskisinden daha  dermansız durumdaydı. Ama görüşme masasında İskenderun sancağı için savaşım yapıldığı nazik bir anda, ulusa ve dünyaya kendini göstermek istiyordu. Fransız  gazeteleri onu durmadan ''işi tamamıyla bitmiş'' diye niteliyodu.

26 Mayıs'ta geziden döndükten sonra derhal Ankara'dan, Boğaziçi'ndeki Dolmabahçe  Sarayı'na götürüldü. Yabancı ve Türk hekimler onu kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar. Ama karaciğer hastalığı artık durdurulacak gibi değildi. Hasta  Kemal Atatürk yaz mevsimini Savarona yatında geçirdi. Bir pazar günü Boğaz'da bir sandal gezintisi yapacak kadar güçlü olduğunu sandı. Plajlarda serinlenen binlerce insan, kayığı ve beyaz pantolonlu, mavi denizci ceketli devlet başkanını tanıdı. Ona el salladılar ve sevinçle peşinden haykırdılar. Ama sandaldan doğrularak kendisini alkışlayanları selamladığı zaman yüzü solgun ve zayıftı. Bu, onun halk arasında son kez görünmesi oldu.

Temmuz sonunda durumu öylesine kötüleşti ki, tekrar Dolmabahçe Sarayı'na götürülmesi zorunlu oldu. 5 Eylül 1938'de noteri yanına çağırdı ve vasiyetnamesini yazdırdı. Kızkardeşini, kız evlatlıklarını -bağımsızlık savaşında ölenlerin yetimleri- ve İsmet İnönü'nün çocuklarını düşündükten sonra, varlığının büyük kısmını eşit olarak Türk Tarih Kurumu'na ve Türk Dil Kurumu'na  bıraktı. 16 Ekim'de ağır bir buhran geldi. Bilincini yitirdi. Günlük hekim bültenleri başkanın durumu konusunda halka bilgi veriyordu. Bir kez daha kendine geldi ve Cumhuriyetin 15. kuruluş gününü de farketti. ne bu yıldönümünde, ne de  Büyük Millet Meclisi'nin yeni çalışma döneminin açılışında konuşabildi. Kamuoyunun korkuları arttı. 10 Kasım 1938'de, sabah saat 9'u 5 geçe Kemal Atatürk, 57 yaşında iken dünyaya gözlerini kapadı. Atatürk'ün ölümünden sonra yayımlanan ilk hükümet bildirisinde, ''Türk vatanı büyük mimarını, Türk ulusu büyük önderini ve insanlık büyük bir evladını kaybetmiştir'' (197) deniyordu.

Türk halkı üzüntü ve acılarla doluydu. Atatürk'ün ardından, onun acıklı toplumsal durumlarını düzeltmediği milyonlarca insan da ağladı. Kendisi, onlar için de, yabancı boyunduruğundan kurtaran insan ve daha iyi bir geleceğin umut belirtisiydi. Ölüm haberi açıklandıktan sonra Türkiye'de caddelerin tüm görüntüsünü, gözyaşları, ağıtlar, umutsuzluğa gömülmüş insanlar meydana getiriyordu. Üç gün üç gece ölünün bulunduğu katafalkın önünden durmadan insanlar geçti. Sonra on iki general Türk bayrağına sarılı tabutu bir top arabasına taşıdı. Atatürk, ılık ve güneşli bir sonbahar günü, birçok acılı deneyimlerden geçtiği bir kente, ama en çok sevdiği bir kente, İstanbul'a veda etti. Cenaze alayı eski saraya doğru yürüdü, orada tabut ''Yavuz'' zırhlısına kondu. Türk savaş gemileriyle, aralarında Sovyet zırhlısı ''Moska''nın da bulunduğu yabancı savaş gemilerinin eşliğinde Yavuz, Asya kıyısındaki İzmit'e geldi. Özel bir tren Kemal Atatürk'ün ölümlü kalıntısını, yeni Türkiye'nin başkenti, Atatürk'ün çabasının asıl simgesi olan Ankara'ya getirdi. Tabutun bulunduğu top arabasının geçtiği yolun çevresinde İstanbul'da olduğu gibi sonu görülemeyen bir insan kalabalığı toplanmıştı. Cenaze alayı Chopin'in cenaze marşının melodilerine göre etkileyici bir sessizlik içinde Etnografya Müzise'ne  geldi. Ölü için burada geçici bir dinlenme yeri hazırlanmıştı. Cenazeye eşlik eden askeri birlikler, yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her çeşit kolundan gelmiş askerler değildi. Hemen bütün Avrupa devletleri, büyük devlet adamına ve  ordu komutanına son saygı görevini yerine getirmek için cenaze heyetleri ve askeri birlikler yollamışlardı. Bunların arasında vaktiyle hükümetleri Mustafa Kemal'e ''haydut'' ve ''haydut başı'' diye bağıran ülkelerin heyetleri de vardı.

Tabutun ardından kızkardeşi Makbule ile yeni devlet başkanı, bağımsızlık savaşı  sırasında ve yeni Türkiye'nin kalkınmasında en yakın çalışma arkadaşı İsmet İnönü de yürüyordu. Türk tarihinde yeni bir bölüm başlıyordu. Atatürk'le birlikte, Türkiye'nin burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin kahramanlık ve ilerilik dönemi de mezara gömüldü. İnönü ve 1950-1960 arasında Bayar, Atatürk'ün adına sığındılar, ama onun kalıtını ve vasiyetini karnı doymuş büyük Türk burjuvazisinin bu temsilcileri değil, işçilerin, köylülerin, aydınların ve  küçük-burjuvanın demokratik hareketi yaşadığımız günlere kadar getirdi.

Kemal Atatürk'ün dünya tarihinin büyük kişilikleri arasında sayılması elbette bir abartma olamaz. Ama onun büyüklüğü ''tarihi yapan insanlardır'' anlamında değil, yüzyılımızın ilk üçte-birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika'nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır. Bu yönden kendisi, büyük  Çin devrimcisi Sun Yat-sen'in demokratik ve toplumsal düşüncelerinden daha geride olsa da, anti-emperyalist ve anti-feodal Çin kurtuluş hareketinin bu öncüsü ile karşılaştırılabilir. Kemal Atatürk, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin damgasını bastığı çağın eşiğindedir. Rus işçilerinin ve köylülerinin başarısının sömürgecilik altında ezilen halklara da yeni bir yol açtığını bu devrimin onlara ulusal kurtuluşları için başarılı bir savaşı yürütmelerinde kolaylık sağladığını görmüştü. Kendisi için bundan, söz konusu ilk sosyalist devrimin devlet gücü ile, Sovyet hükümeti ile sıkı dostluk ilişkileri kurmak ve onun gibi dünya barışının  korunması yolunda çalışmak sonucu çıkıyordu.

Kemal Atatürk, tarihsel bir kişilik olabildi ve böylece kişiğiyle tarihin çarkını ileri doğru çevirmeyi başardı, çünkü Türk halkının emperyalist egemenlikten kurtuluş, feodal-mutlakiyetçi padişahlık rejiminden kurtuluş yolundaki çabasına kendini verme gereğini duydu. Halkın bu çabasını bir program olarak ortaya koydu ve emperyalizmin Doğu politikasına karşı direnmeyi örgütledi. Askerlik alanındaki üstün yetenekleri, silahlı bir kurtuluş savaşında İtilaf Devletlerinin çok iyi silahlandırılmış Yunanlı yardım birliklerine karşı Türk halkını zafere götürmesini kolaylaştırdı. Bununla, emperyalizme karşı askeri bir çıkışta bulunmanın kural olarak başarıya götüremeyeeğini kabul eden ve yalnızca zora başvurmaksızın direnme yolunu tutan bütün ulusal kurtuluş teoricilerini de yalanlamış oldu.

Atatürk'ün yapıtı, ulusal egemenliğin sağlam temellere dayandırılması isteniyorsa, emperyalizmin hegemonyası ile birlikte yabancı sermayenin en güvenilir ajanı olan yerli egemen feodal kliğinde ortadan kaldırılması gerektiğini daha sonraki kuşaklara öğretti. Onun devletçilik politikası, yani sanayide bir devlet sektörünün kurulması, çetin bir savaşımla elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomik alan açısından güvenceye alınmasının yolunu gösterdi. Kemal Atatürk'ün temel insancıl tutumu, Türk halkını içinde bulunduğu, İslam din adamlarının darkafalılığının ve yobazlığının yüzyıllardır onu hapis ettiği bilisizlikten kurtarmak istemesinde, halka dünya kültürünün ve uygarlığının hazinelerini tanıtmaya çalışmasında kendini gösterdi.

Atatürk'ün kişiliğinin ve çalışmasının sınırları, kendisinin burjuva bir milliyetçi olmasıyla ve Türkiye'de egemen olan sınıfsal güçler durumuna bağımlı bulunmasıyla belirlenir. Güçlü bir işçi sınıfının ve devrimci bir proleter-köylü yığın partisinin bulunmayışı, ayrıca yirminci ve otuzuncu yıllardaki genel dünya durumu, Türkiye'de burjuva-demokratik devrimin yarım kalmasına neden olmuştur. Türkiye'deki özel koşullar dolayısıyla kurtuluş savaşında olduğu gibi yeni bir Türk devletinin kurulmasında da öncülüğü yüklenmesi gereken, ulusal bilinçli çoğu asker olan aydınlar topluluğu, gittikçe geniş ölçüde büyük toprak sahiplerinin ve oluşmakta bulunan ulusal Türk burjuvazisinin çıkarlarının temsilcisi oldu. Bu koşullar yüzünden köklü toplumsal-ekonomik değişiklikler ve eski Osmanlı devlet örgütünün demokratik bir yenileştirilmesi gerçekleşmedi. Buna karşılık bağımsızlık savaşımının bitiminden sonra halkın her demokratik özgür girişimi bastırıldı ve anti-komünizm, bir devlet öğretisi düzeyine getirildi. Egemenliği elde eden ulusal burjuva, emperyalizmle uyuşmalara girme eğilimi gösterdi. Bu tür uyuşmalar, 1947'den sonraki dönemin de tanıtıldığı gibi, Kemal Atatürk yönetiminde ulaşılan ulusal bağımsızlığı ve egemenliği yeniden tehlikeye soktu. Bu bakımdan 1923'ten sonraki Türk tarihi, kapitalist yönde bir gelişmenin genç bir ulusal devletin gittiği yolu nasıl engellediğini ve güçlüklere soktuğunu gösteren uyarıcı bir örnektir.

Genç general Mustafa Kemal Paşa, birçok üstün yeteneklere ve karakter özelliklerine sahipti. Ancak nesnel toplumsal gereklilikler böyle bir kişiliği istemeseydi, onun bu yetenekleri ve özellikleri hiçbir zaman gün ışığına çıkmayacak ve yeni Türkiye'nin tarihine asla onun bireysel damgasını vuramayacaktı. İtilaf Devletlerinin haince bölüşme ve boyunduruk altına alma planlarına karşı ortaya çıkan Türk halk hareketi, bir önder ve örgütleyici gereksiyordu. Bu örnekte de Friedrich Engels'in yazdığı gibi oldu: ''Gerekliliği ortaya çıkar çıkmaz, adam da hemen bulunmuştur.'' (198). Bu adamın da Mustafa Kemal olması aynı yeri alabilme olanağına gerçekten sahip bulunan birçok başka kişilerden daha güçlü bir isteği ve daha büyük bir uzak görüşlülüğü kendinde toplamasından ileri geldi.

Mustafa Kemal'in en çok göze çarpan karakter özelliği, son derece soğukkanlılıkla her şeyi ölçüp biçen bir gerçekçiliği, karar verme isteğiyle birlikte kendinde birleştirmesi, bu arada çok sert, diktatörce yöntemleri kullanmaktan çekinmemesindedir. Bu özelliği ile başarılı bir komutan ve ustaca taktikler kullanan bir politikacı olmak için üstün bir uygunluğa sahipti. Bazı yaşamöyküsü yazarları, kahramanlarının bu niteliğini soyutlaştırmışlar ve onun gerçek büyüklüğünü, hedeflerini sınırlamasında görmüşlerdir. Oysa onun güce olan sarsılmaz inancını, Türk halkının erdemlerini ve geleceğini, Atatürk'ün kişisel bütünlüğünü ve özverisini, insanlığın sürekli ilerlemesi konusundaki inancını da daha öncekilere eklersek ancak o zaman ona karşı haksızlık etmemiş oluruz. Halkı ile olan ilişkiside Kemal Atatürk'ün tanımlanması çerçevesine girer. Kendisi küçük burjuva kökenli olduğu halde Osmanlı İmparatorluğu'nun üst tabakasına yükselmiştir. Ona verilen adlar arasında, general ve paşa vardı. Halka da bu açıdan bakıyordu. Halka bakarken aşağıya doğru eğiliyordu. Genç askere ve yaşlı köylüye bir şey anlatabilmek için onlarla sabırla ve yorulmadan konuşabiliyordu. Her zaman için kendisini halkın ''babası'' sayıyordu. Büyük Millet Meclisi ona Atatürk, ''Türklerin babası'' soyadını verdiği zaman onun bu görüşüne uygun biçimde davranmıştı.

Asya ve Afrika halklarının emperyalist sömürge egemenliğine karşı savaşımı, bütün biçimleriyle, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile başlayan ve kapitalizmin yerine sosyalizmin konulmasını içeren, bütün dünyayı çevreleyen devrimci bir sürecin bir parçasıydı ve bir parçası olmaktadır. Komünist enternasyonalin 5. Kongresi'nde Türk delegesi Faruk, ''Mustfa Kemal''i ve ''burjuvazinin ya da feodal sistemin öteki temsilcilerini, aynı zamanda dünya proletaryasının düşmanı olan dünya kapitalizmine karşı savaşımda ezilen Yakındoğu'nun öncüleri'' olarak nitelediği zaman bu ilişkiye dikkati çekmişti (199). Günümüzde bu savaşım, eskiden sömürge ve yarı sömürge olan bölgelerin çoğunda bağımsız, genç ulusal devletlerin kurulması sonucuna götürmüştür. Sovyetler Birliği'nin önderliğinde sosyalist bir dünya sisteminin varlığı, bu başarı için en önemli koşuldu. Bugün için söz konusu devletlerin birçoğu, karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunları da geniş halk yığınlarının çıkarına çözecek olan ulusal demokratik bir devrim yoluna girmektedir.

Kemal Atatürk'ün Asya ve Afrika halklarının ulusal bağımsızlık yolundaki savaşımına verdiği dürtüler, 1947 ile 1964 yılları arasında ''üçüncü dünya''nın sözcüsü olarak tanınmış Jawaharlal Nehru'nun yapıtlarında çok açık olarak görülür. Uzun yıllar Hindistan başbakanlığı yapan Nehru, 1933 yılında kızı İndira'ya yazdığı mektuplarda Mustafa Kemal'in, 1919'da İngiliz emperyalistlerine karşı umutsuz gibi görünen bir savaşa girişmiş ve bu savaşı Sovyetler Birliği'nin yardımı ile başarıyla sonuçlandırmış ''yürekli topluluğundan'' hayranlıkla söz eder. Nehru, sözlerini şöyle sürdürür: ''Ama bu topluluk, her şeyden önce zaferini demir gibi kararlılığına ve özgür olma isteğine, ayrıca da Türk köylülerinin ve askerlerinin gerçekten çok üstün olan savaşçılık yeteneklerine borçluydu.'' (200). Nehru, Ağustos 1922'de Kemal'in Yunanlı işgalcilere karşı kazandığı zafer haberinin ona ve öteki Hint milliyetçi önderlerine nasıl ulaştığını da anımsar: ''O sıralarda çoğumuz Lucknow bölge hapisanesinde bulunuyorduk. Türklerin zaferini, hapishane barakamızı ele geçirebildiğimiz çeşitli bez ve kâğıt parçaları ile süsleyerek kutladık ve hatta akşam bir bayram donanması için ufak bir girişimde bile bulunuldu.'' (201).

Nehru, 1944'te gene İngiliz hapishanesinde ''Hindistan'ın Keşfi'' adlı kitabını yazarken, Kemal Atatürk'ün Hint ulusal hareketi üzerindeki etkisine dikkatini bir daha yöneltti:

''Kemal Paşa, Hindistan'da şüphesiz Müslümanlar tarafından olduğu gibi Hindular tarafından da sevilirdi. O, yalnız Türkiye'yi yabancı egemenliğinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere'nin oyunlarını da boşa çıkarmıştı. Bunun ardından gelen din adamlarının hedef alındığı reform politikası kör inançlı Müslümanların gözünde Kemal'in sevilirliğini azaltmıştı, ama asıl bu politika onu genç kuşaklara, gerek Hindulara ve gerekse Müslümanlara daha çok sevdirmişti.'' (202). Nehru da bu genç kuşaklardandı ve kendi hükümet politikasında birçok alanlarda, hem bir devlet sektörünün kurulmasında ve planlı ekonomide, hem de karabilisizliğe karşı savaşımda ve barış politikasında Atatürk'ü örnek almıştı. Nehru da Hindistan'ın koşullarını değiştirirken burjuva çerçevenin dışına çıkmamış olmakla birlikte, Atatürk'ün reformlarının ''ülkenin ekonomik yaşamına hiç dokunmadığını'' ve ''tabanda hiçbir değişme olmadığını'' anlamıştı (203).

Kemal Atatürk'ün ekimine yardım ettiği tohum, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uzun süre birçok ülkede yeşeriyor ve ürün veriyor gibiydi. Ama Türkiye'nin kendisinde bu tohum kurudu gitti. 1947'de Türk hükümeti Truman'ın önce 100 milyon dolar tutarındaki ''askeri yardımı''nı aldı 1952'de NATO'ya girdi ve 1955'te daha sonra CENTO olan Bağdat Paktı'nın kurucularından oldu. Bu yıllarda Türkiye, Amerikan emperyalistleri tarafından kurulan askeri blokların bir orta direği haline dönüştü. Ülkenin egemen sınıfları yabancı sermayeye bütün kapıları açtılar. Amerikan tekelleri yanında Batı Alman tekelleri de ülkeye yerleşti ve böylece Alman emperyalizminin Yakındoğu genişlemesini sürdürdüler.

ABD'nin Türkiye'de 100'den fazla üssü vardır. Bunların 18'i askeri hava alanıdır. Eşit olmayan anlaşmalar, Amerikan komutanlıklarına, belli durumlarda ''iç karışıklıklar'' dolayısıyla Amerikan birliklerini kullanma hakkını verir. ABD'ye ve NATO'ya tek yanlı yöneliş, ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarından hiçbirini ortadan kaldırmamıştır. Tersine, bunlar, Türkiye'yi, büyük silahlanma giderlerine, örneğin askeri tesisler kurmaya ve ABD'den silah satın almaya zorlamıştır. Tarım sorununa çözüm bulunamamıştır, Türk işçileri yerli şirketlerin yanında Amerikan şirketlerinin de sömürüsüne katlanmak zorunda kalmışlardır. Dış borçlar 1.7 milyor dolara çıkmıştır.

Ellinci yıllarda egemen olan Menderes kliği, her şeyi ile ABD emperyalizmine satıldığı halde, Türk halkı Atatürk'ün kalıtını korudu. Onun gelecekten haber veren sözlerini unutmadı. Bu sözlerini Ekim 1927'de altı gün süren söylevinin sonunda Türk gençliğine yöneltti: ''Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istiklalinin evladı! İşte bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır.'' (204).

Menderes kliğini ortadan silip atan, ama Türk halkının başlıca umutlarını yerine getirmeyen 1960 hükümet darbesinden bu yana, işçi sınıfı, ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamında önemli bir rol oynamaya başladı. Silahlanma ve ABD tekelleri ile yerli tekeller tarafından sömürülme politikasının yükünü ilk planda, gerçek ücretleri durmadan düşen emekçiler taşıyacaktı. Buna bir de süreğen işsizlik eklendi. Bu yüzden yüzbinlerce Türk işçisi işgücünü Batı Avrupalı girişimciye satmak zorunda kaldı. Bütün bunlar işçi sınıfının bilincinin güçlenmesine yardım etti. 3 milyon Türk işçisinden 800 bininin üyesi olduğu sendikalar siyasal bir güç haline geldi.

 Gittikçe geniş ölçülere varan işçi eylemleri, eskiden işçi sınıfının varlığını bile kabul etmeyen burjuvaziyi, grev ve toplu sözleşmeler yapma hakkını vermeye  zorladı. Yasal Türkiye İşçi Partisi de kuruldu. Bu parti seçimlerde başarı sağladı ve 15 milletvekili ile parlamentoda temsil edildi.

Son yıllarda ve aylarda Türkiye'de sınıf çatışmaları sertliğini gittikçe arttırdı. İşçiler daha geniş ölçüde köylülerin sorunları için de savaşımda bulunuyor, gençlik ve öğrenci kuruluşları ile işbirliği yapıyorlar. Birçok köyde toprak reformu istemek için büyük kentlere yürüyüşler düzenleniyor. Hükümetin grev hakkını kısıtlama niyetine karşı 16 Haziran 1970'te yüzbinlerce Türk işçisi İstanbul'un ve öteki kentlerin caddelerinde protesto gösterileri yaptı. Hükümet, polisi ve orduyu harekete geçirdi, göstericilerin üzerine ateş açtırdı. Sonuç: 3 ölü ve 200'dan fazla yaralı.

İşçilerle birlikte öğrencilerin, aydınların, küçük burjuvazinin ve hatta ulusal  burjuvazinin bazı kısımlarının katıldığı savaşımın başka bir ağırlık noktasıda,  ABD emperyalizmine ve Türkiye'nin NATO üyeliğine karşı girişilen boykotlar ve gösterilerdir. Bugün Türk öğrencileri ve genç işçiler, Türkiye'nin NATO'dan çıkması, Türk - Amerikan anlaşmalarının kaldırılması ve 6. Filo'nun Türk limanlarına girmesinin yasaklanması için gösteriler yapınca, çoğu zaman bu gösteriler Atatürk'ün heykellerine konulan çelenklerle sona erer. Halkın ''NATO'ya Hayır'' sloganı altında kampanyalar düzenlemesi, öğrenci temsilcilerinin ''Amerika'ya karşıyız, çünkü ülkemizin zenginliklerini sömürüyor'' diye haykırması, (205) Atatürk'ün politikasına uygundur. Atatürk tarafından kurulmuş bir ordunun gelenekleri ile övünen birçok genç, ulusal düşünüşlü subay da, bu ordunun hâlâ daha NATO stratejisinin aracı olarak ve göstericilere karşı kullanılmasına karşı çıkıyor. Kısa bir süre önce Türk Deniz  Harp Akademisi'nin öğretim üyeleri bile, Amerikan emperyalizmine ve NATO'ya karşı yönelmiş, coşku uyandırıcı bir bildiri kaleme aldılar. Bu bildiriyi yazanlar en başta Kemal Atatürk'ün şu sözlerine başvuruyorlar: ''Eğer ulusun yaşamı tehlikede değilse, savaş bir cinayettir. Türk ordusu, saldırı savaşları yapmak ve imparatorluklar kurmak için meydana gelmemiştir. Ordu yabancı çıkarların hizmetinde bir araç da olamaz.''(206).

Bugün Türkiye'de ciddiye alınacak hiç kimse, ülkenin sözde bir Sovyet saldırısına uğrayabileceği konusunda ''soğuk savaş'' günlerinde yayılan Amerikan masalına artık inanmıyor. Buna karşılık, NATO üslerinin Türkiye'nin güvenliğini  tehlikeye soktuğu ve egemenlik haklarını zedelediği konusundaki kuşkular gittikçe yaygınlaşıyor. Menderes kliğinin devrilmesinden sonra NATO'ya karşı ve  Sovyetler Birliği ile dostluk ve iyi komşuluk politikasından yana olan halk hareketi büyük bir güçle gelişti, Ankara'nın egemen çevreleri üzerinde de etkisini gösterdi. Bu yöndeki akımları boşa çıkarmak ve dış politikada daha geniş bir hareket alanı sağlamak için Demirel hükümeti, ABD ve NATO ile olan bağları eskisi kadar açıkça belli etmemek ve öte yandan da Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerde bir iyileşmeye doğru yönelmek çabasına girdi. Bu yüzden ABD, Türkiye'deki üslerde bulunan Amerikan birliklerinin sayısını 23 binden 6.000 kişiye indirmek zorunda kaldı. Son yıllarda Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin Lenin ile Atatürk tarafından meydana getirilen dostluk bağlarının ruhu içinde sürekli olarak daha sıkı ve daha çok güvene dayanır biçimde oluşmasını, NATO başkentleri, şaşı gözle seyretmek zorunda kaldılar. Her iki devlet, dünya politikasına ilişkin bazı genel sorunlarda görüş birliğine varmakla kalmayıp, İsrail ve Vietnam sorunlarının çözümü bakımından da aynı görüşleri paylaşıyorlar. 25 Mart 1967'de Türkiye'nin yeni beş yıllık planına Sovyetler Birliği'nin katkıda bulunmasını öngören bir Sovyet - Türk ekonomik anlaşması imzalandı. Buna göre Sovyetler Birliği yedi önemli projeyi gerçekleştiriyor. Bunlar arasında bir petrol rafinerisi, bir alüminyum fabrikası ve üçüncü Türk çelik tesisleri var. Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkelerle daha güçlü bir işbirliği, birçok alanlarda Türkiye'ye, ekonomik yönden olduğu kadar siyasal yönden de ABD'ye daha az bağımlı olma olanağını sağlıyor. Devlet Başkanı Cevdet Sunay, yeni Türk - Sovyet ekonomik anlaşmasına şu sözlerle değindi: ''Atatürk'ün zamanında Sovyet yardımı ile yapılmış olan Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları bugün de çalışıyor. Yeni girişimlerin de böyle olacağını görmekten mutluluk duyuyoruz.''(207).

Tarihin akışı Türkiye'ye de atlamadan geçmiyor. ''Soğuk savaş''ın dondurucu rüzgârı burada da yumuşamaya başlıyor. Vaktiyle Kemal Atatürk'ün ektiği tohum,  onun kendi vatanında da yeşerecek ve büyüyecek. Bugün Türkiye'de durum 50 yıl öncesinden başka türlüdür. Ama kemal Atatürk'ün ancak bir parçasını tamamlayabildiği yapıtı ulusal demokrat güçlerin geliştireceğine ve mutlu bir sonuca götüreceğine güvenebiliriz.

 

GÜNLEME

1876-1909 Sultan Abdülhamid II.

1881 Mustafa Kemal'in Selanik'te doğumu. ''Osmanlı Düyunu Umumiyesi''nin kurulması.

1888 Deutsche Bank tarafından Anadolu demiryolunun yapımına başlanması.

1889 İlk gizli örgüt ''İttihat ve Terakki''nin kuruluşu.

1893 Mustafa'nın Selanik askeri okuluna girişi. Kemal ikinci adını alması.

13.3.1899 İstanbul Harp Akademisi'nde öğrenci

11.1.1905 Yüzbaşılığa yükselmesi.

1905 Rusya'da burjuva demokratik devrim.

1906 Mustafa Kemal'in öncülüğünde ''Vatan ve Hürriyet'' adlı gizli örgütün kurulması.

1907 Makedonya'da Kemal'in grubunun da katıldığı yeni ''İttihat ve Terakki'' komitesinin kurulması.

1908-1909 Burjuva Jön Türkler Devrimi. 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe konması.

Nisan 1909 İstanbul'da ayaklanan karşıdevrimcilere karşı ''Hareket Ordusu''nun  giriştiği yürüyüşe Mustafa Kemal'in kurmay başkanı olarak katılması. Padişah Abdülhamid II'nin tahttan indirilmesi.

1909-1918 Sultan Mehmet V.

13.9.1911 Mustafa Kemal Binbaşı oluyor.

1911-1912 İtalyan -Türk savaşı. Mustafa Kemal'in Trablusgarp savaşlarına katılması.

1912-1913 1. ve 2. Balkan Savaşı. Mustafa Kemal, Bolayır'da kolordu kurmay başkanı.

27.10.1913-

1.2.1915 Sofya'da askeri ataÅŸe.

1.3.1914 Yarbaylığa yükselme.

1914-1918 Birinci Dünya Savaşı.

2.8.1914 Alman - Türk gizli ittifakı.

2.11.1914 Türkiye merkezi devletler yanında savaşa giriyor.

2.2.1915 Mustafa Kemal Gelibolu Yarımadası'nda 19. Piyade Tümeni Komutanı (1.6.1915'te albaylığa yükseliyor).

18.3.1915 Zaferin kazanılması halinde İstanbul'un Çarlık Rusyası'na verilmesini kabul eden İngiliz - Fransız - Rus gizli anlaşması.

25.4.1915 Çanakkale Boğazı'nda İngiliz - Fransız çıkartma harekâtının başlaması. Mustafa Kemal'in tümeninin savunma başarıları.

8.8.1915 ''Anafartalar Grubu'' komutanlığına atanması. Müttefik çıkartma birliklerine karşı zafer (Müttefikler 9.1.1916'da son köprübaşlarını boşaltıyorlar).

Ocak 1916-

Temmuz 1917 16. Kolordu Komutanı ve daha sonra Kafkas 2. Ordu Komutanı.

1.4.1916 Generalliğe yükselme ve paşa olma.

9. - 15.5.1916 Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap bölgelerinin ve Anadolu'nun bazı yerlerinin Fransa ile İngiltere arasında paylaşılmasına ilişkin gizli Sykes-Picot Anlaşması (19.4.1917'de Güneybatı Anadolu'nun birçok yeri de İtalyanlara söz veriliyor).

5.6.1916 Türk ordusuna karşı Arap ayaklanması başlıyor.

5.7.1917 Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanı; kendisinin üstü olan, ''Yıldırım'' ordular grubunun komutanı Alman Generali von Falkenhayn ile anlaşmazlık.

20.9.1917 Osmanlı İmparatorluğu'nun acıklı durumu konusunda Mustafa Kemal'in Enver Paşa'ya raporu.

7.11.1917 Rusya'da Büyük Sosyalist Ekim Devrimi.

3.12.1917 Halk Komiserleri Konseyi'nin ''Rusya'nın ve Doğu'nun bütün emekçi Müslümanlarına'' çağrısı.

15.12.1917 Mustafa Kemal'in Veliaht Vahdettin'le birlikte Spaa'da Alman genel karargâhına gezisi.

3.3.1918 Sovyet Rusya ile merkezi devletler arasında Brest-Litovsk Barışı.

3.7.1918-

1.1.1922 Sultan Mehmet VI, Vahdettin.

7.8.1918 Mustafa Kemal, Filistin'de bulunan 7. Ordu'nun Komutanlığı'na tekrar getiriliyor.

19.8.1918 Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Mondros ateşkesi.

13.11.1918 Mustafa Kemal'in İstanbul'a dönüşü. İngiliz donanmasının İstanbul'a girişi.

29.3.1919 İtalyan askerlerinin Antalya'ya çıkışı.

15.5.1919 Yunan ordusunun İzmir'e çıkışı. İşgalcilere karşı Türk çete savaşının  başlaması.

19.5.1919 Ordu müfettişliğine atanan Mustafa Kemal, Samsun'a çıkıyor ve Türk halkının Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın başına geçiyor.

23.7. - 7.8.1919 Sıvas Kongresi, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin kuruluşu.

27.12.1919 Temsil Komitesi Ankara'ya taşınıyor.

Ocak 1920 Kilikya'da Fransız işgaline karşı halkın ayaklanması.

12.1.1920 İstanbul'da son Osmanlı Meclisi'nin toplanması.

28.1.1920 Meclisin ''Misakımilli''yi kabul etmesi.

16.3.1920 İstanbul'un İtilaf birlikleri tarafından işgali. 150 ulusal politikacı ve milletvekilinin tutuklanması. Meclis'in dağıtılması.

19.3.1920 Mustafa Kemal'in yeni bir millet meclisi için seçimleri ilan etmesi.

23.4.1920 Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin açılışı.

Mustafa Kemal'in Meclis Başkanlığı'na seçilmesi.

26.4.1920 Mustafa Kemal'in Lenin'e mektubu.

3.5.1920 Ankara'da Mustafa Kemal'in başkanlığında Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin kurulması.

Mayıs 1920 küçük burjuva demokratik ''Yeşil Ordu'' örgütünün kurulması.

11.5.1920 Padişah hükümeti, Mustafa Kemal'i ölüme mahkûm ediyor ve ulusal hareketi yok etmek için ''Halife Ordusu''nu yolluyor.

Temmuz 1920: Yunan birliklerinin Anadolu'nun içlerine yürümesi ve Trakya'yı işgali.

14.7.1920: Türkiye Komünist Partisi'nin kurulması.

10.8.1920: Padişah hükümeti ile İtilaf arasında Sèvres Barış Antlaşması'nın imzalanması.

1-9.9.1920: Bakû'de Doğu Halkları Kongresi.

10.9.1920: Türkiye Komünist Partisi'nin 1. Kongresi.

Eylül 1920: ''Yeşil Ordu''nun kendini dağıtmaya zorlanması.

22.9.1920: Türkiye'ye ilk Sovyet silahlarının gelmesi.

28.9.1920:

2.12.1920: Türk-Ermeni savaşı.

8.11.1920: Çete birliklerinin dağıtılmasına ilişkin yasa. Düzenli ulusal ordunun kurulması.

10.1.1921: Ulusal Türk ordusunun İnönü'de Yunanlılara karşı ilk zaferi.

20.1.1921: Büyük Millet Meclisi'nin ilk anayasayı kabulü.

28-29.1.1921: Türkiye Komünist Partisi Başkanı Mustafa Suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi.

16.3.1921: Sovyet-Türk dostluk ve kardeşlik anlaşmasının imzalanması.

1.4.1921: İnönü'de Türklerin ikinci zaferi.

9.7.1921: Ankara'ya doğru Yunan saldırısının başlaması.

5.8.1921: Mustafa Kemal'in geniş yetkilerle başkomutanlığa atanması.

23.8-13.9.1921: Sakarya Meydan Savaşı ve Yunanlı işgalcilere karşı Türklerin zaferi.

19.9.1921: Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e ''Gazi'' unvanını veriyor.

13.10.1921: Türkiye ile Kafkas Sovyet cumhuriyetleri arasında dostluk anlaşması.

20.10.1921: Fransız askerlerinin Kilikya'dan çekilmesi konusunda Türk-Fransız Franklin-Bouillon Antlaşması.

2.1.1922: Türkiye ile Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasında dostluk ve kardeşlik antlaşması.

12.7.1922: Türkiye Komünist Partisi'nin kapatılması.

26.8.1922: Yunan birliklerine karşı Türk genel saldırısının başlaması.

30.8.1922: Dumlupınar'da Yunanlılara karşı büyük zafer.

9.9.1922: İzmir'in kurtuluşu.

11.10.1922: Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Mudanya ateşkes antlaşması.

1.11.1922: Büyük Millet Meclisi, padişahlıkla halifeliğin ayrılmasına ve padişahlığın kaldırılmasına karar veriyor.

17.11.1922: Sultan Mehmet VI'nın İngiliz savaş gemisi ''Malaya'' ile kaçışı.

20.11.1922: Lozan Barış Konferansı'nın açılışı.

24.7.1923: Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Lozan Barış Antlaşması.

9.8.1923: Mustafa Kemal tarafından (Cumhuriyet) Halk Partisi'nin kurulması.

13.10.1923: Ankara'nın, Türkiye'nin başkenti oluşu.

29.10.1923: Türkiye Cumhuriyet oluyor. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başkanı seçiliyor.

1.3.1924: Kemalist hükümet tarafından demiryollarının yapımına başlanması.

3.3.1924: Halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurtdışı edilmesi.

20.4.1924: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın kabulü.

17.11.1924: Cumhuriyetçi Terakki Partisi'nin kurulması.

11.2.1925: Gerici Kürt ayaklanmasının başlaması.

17.2.1925: Feodal ''aşar'' vergisinin kaldırılması.

4.3.1925: Hükümete geniş yetkiler veren düzeni koruma yasasının kabulü.

3.6.1925: Cumhuriyetçi Terakki Partisi'nin kapatılması. Gerici politikacıların sürülmesi.

29.6.1925: Kürt ayaklanmasının 46 önderinin idam edilmesi.

2.9.1925: Tekkelerin kapatılması.

25.11.1925: Fesin yasaklanması.

17.12.1925: Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında saldırmazlık ve tarafsızlık atlaşması.

17.2.1926: (İsviçre) Medeni Kanunu'nun kabulü (1.3.'te Ceza Kanunu, 29.5.'te Ticaret Kanunu).

5.6.1926 Türkiye ile İngiltere arasında Musul sorunu üzerine anlaşmaya varılması.

5.6.1927: Sanayi TeÅŸviki Kanunu.

15-20.10.1927: Ulusal Kurtuluş Savaşı konusunda Mustafa Kemal'in söylevi.

10.4.1928: Müslümanlık devlet dini olmaktan çıkıyor. Devletle dinin ayrılışı kesinleşiyor.

13.6.1928: Osmanlı devlet borçlarının ödenmesi biçimi üzerinde Türkiye ile alacaklılar arasında anlaşmaya varılıyor.

9.8.1928: Latin yazısının kabulünün gerekliliği konusunda Mustafa Kemal'in söylevi.

3.11.1928: Latin alfebesinin kabulüne ilişkin yasa.

23.8.1929: Türk sanayi ürünlerini koruyan yeni gümrük tarifesinin kabulü.

10.6.1930: İki ülke arasında henüz çözümlenmemiş bulunan sorunlar konusunda Türk-Yunan anlaşması.

12.8.1930: Serbest Fırka'nın kuruluşu (17.11.'de kapatılıyor).

23.3.1931: Mustafa Kemal tarafından devletçilik ilkesinin ilan edilmesi.

25.6.1931: Basın Kanunu.

8.5.1932: Türkiye için Sovyet ekonomik kredisi verileceğinin açıklanması.

18.7.1932: Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girişi.

3.7.1933: Türkiye tarafından saldırganın tanımlanması anlaşmasının imzalanması.

9.1.1934: Ulusal sanayiin kurulması için birinci Türk Beş Yıllık Planı'nın açıklanması.

9.2.1934: Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Paktı'nın imzalanması.

28.6.1934: Soyadı yasasının kabulü.

24.11.1934: Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e, ''Atatürk'' soyadını veriyor.

8.12.1934: Büyük Millet Meclisi seçimleri için kadınlara oy hakkı veriliyor.

16.9.1935: Sovyet yardımı ile yapılan Kayseri tekstil kombinasının açılışı.

7.11.1935: 1925 tarihli Türk-Sovyet Antlaşması'nın on yıl için uzatılması.

20.7.1936: Montreux Boğazlar Antlaşması'nın imzalanması.

9.9.1936: Koruculuğun kaldırılması konusunda Suriye-Fransa Antlaşması'nın onaylanması. İskenderun sancağı uğrunda Türk-Fransız anlaşmazlığının başlangıcı.

29.9.1936: Karabük Demir-Çelik tesislerinin kurulması için İngiliz H.A. Brassert firması ile anlaşma.

8.7.1937: Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında Saadabad Paktı'nın imzalanması.

25.10.1937: 1925 yılından bu yana başkanlık yapan İsmet İnönü'nün çekilmesi. Celal Bayar'ın hükümet kurması.

4.7.1938: Türk-Fransız dostluk antlaşması ve İskenderun sancağının geleceği konusunda anlaşmaya varılması (5.7.'de Türk askerleri İskenderun'a giriyor).

10.11.1938: Kemal Atatürk'ün ölümü.

11.11.1938: İsmet İnönü Devlet Başkanlığı'na seçiliyor.

1.9.1939: İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı.

1.9.1939: Karabük Demir-Çelik Tesisleri işletmeye açılıyor.

19.10.1939: İngiliz-Fransız-Türk Yardım Antlaşması'nın imzalanması.

27.12.1939: Erzincan zelzelgesi 33.000 kişinin canına mal oluyor.

8.1.1940: İngiltere ve Fransa ile geniş çaplı bir ekonomik ve parasal antlaşma imzalanıyor. Her iki devlet, 1942 yılı sonuna kadar tüm Türk krom ürününü satın alma hakkını elde ediyor.

18.1.1940: Hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan ulusal savunma yasası.

30.5.1940: Ereğli kömür madenlerinin devletleştirilmesi.

12.6.1940: İngiltere ve Fransa'nın yanında İtalya'ya karşı savaşa girmeme konusunda Türk hükümeti karar alıyor.

24.3.1941: Türk-Sovyet tarafsızlık bildirisi.

18.6.1941: Türk-Alman dostluk Antlaşması.

22.6.1941: Hitler Almanyası Sovyetler Birliği'ne saldırıyor.

9.10.1941: Türk-Alman Mal ve Ödeme Antlaşması, 1.1.1943'ten sonra Alman silah gereçleri karşılığında Türk kromunun verilmesi.

3.12.1941: Türkiye'nin ABD ödünç verme ve kiralama programına alınması.

1941/42: Aşırı sağcı turancı çevreler, Sovyetler Birliği'nin parçalanmasına ve yenilmesine katılma amacı ile Hitler Almanyası ile ilişki kuruyor.

1942 yazı: Türk ordusu, 26 tümeni, Sovyet Kafkas sınırına yığıyor.

11.11.1942: Seferberliğin yükünü, Türk olmayan tüccarlara ve işadamlarına yükleyen Varlık Vergisi Kanunu.

31.12.1942: Türkiye'ye 100 milyon RM değerinde savaş gereci verilmesini öngören Türk-Alman Kredi Antlaşması.

4-6.12.1943: Kahire'de Roosevelt ve Churchill'in İnönü ile görüşmeleri. Türkiye, Hitler'e karşı savaşa girmeyi kabul etmiyor.

21.4.1944: Müttefiklerin baskısı üzerine Almanya'ya krom gönderilmesi durduruluyor.

2.8.1944: Hitler Almanyası ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi.

23.2.1945: Türkiye'nin Almanya ve Japonya'ya savaş ilanı. Birleşmiş Milletlere girmesi.

19.3.1945: Sovyetler Birliği, Türkiye'nin büyük savaş sırasındaki tutumu yüzünden 1925 tarihli Sovyet-Türk Saldırmazlık ve Tarafsızlık Antlaşması'nı feshediyor.

  29.3.1945: 23 Turancı mahkûm ediliyor, Ekim 1945'te mahkûmiyet yeniden kaldırılıyor.

7.1.1946: C.Bayar ile A.Menderes tarafından, egemen çevrelerin ABD sermayesi ile işbirliği yapan bölümünün bir araya geldiği Demokrat Parti'nin kurulması.

Mayıs 1946: Türkiye Reformcu Sosyalist Partisi'nin kurulması.

20.6.1946: Türkiye Sosyalist İşçi ve Köylü Partisi'nin kurulması.

16.12.1946: Her iki işçi partisinin kapatılması ve önde gelen yöneticilerinin tutuklanması.

12.3.1947: Türkiye için 100 milyon dolar tutarında ABD askeri ''yardımı''nın kararlaştırılması (Truman doktrini).

4.7.1948: Marshall planı çerçevesinde ABD ile Ekonomik İşbirliği Antlaşması'nın imzalanması.

14.5.1950: Demokrat Parti'nin seçim zaferi.

22.5.1950: Celal Bayar devlet başkanlığına seçiliyor. Hükümet Adnan Menderes tarafından kuruluyor. On yıl süren gerici, anti-demokratik ve ABD uydusu diktatörlük.

1950-1953: Köylülerin silahlı ayaklanmaları, büyük toprak sahiplerinin arazilerinin işgali.

25.7.1950: Kore'deki Amerikan müdahalesini desteklemek üzere 4.500 askerin gönderilmesi.

31.12.1950: Batı Almanya tekelleri, Türkiye'nin dış ticaretinde yeniden birinci  sırayı alıyorlar. (1951'de savaş öncesi antlaşmalar yeniden yürürlüğe giriyor ve geniş çapta Batı Alman sermaye ihracı başlıyor).

1.8.1951: Türkiye Komünist Partisi üyeleri için ölüm cezası kabul ediliyor.

18.2.1952: Türkiye NATO'ya giriyor.

24.2.1955: Önce Irak, daha sonra İngiltere, İran ve Pakistan'ın katılmasıyla Bağdat Paktı imzalanıyor.

Haziran 1956: Muhalif basının, demokratik ve muhalif güçlerin toplantılarının yasaklanması.

Mart 1957: Batı Almanya Savunma Bakanı F.J. Strauss Türkiye'yi ziyaret ediyor. NATO çerçevesinde geniş bir askeri işbirliği başlıyor.

19.2.1959: Londra Kıbrıs Antlaşması'nın imzalanması.

5.3.1959: ABD ile askeri anlaşma. Türkiye'ye Amerikan atom füzelerinin yerleştirilmesi.

20.8.1959: Irak'ın ayrılmasından sonra Bağdat Paktı'nın adı CENTO'ya çevriliyor. ABD'nin etkisi artıyor ve CENTO genel karargâhı Ankara'ya taşınıyor.

1960 ilkyazı: Proleter grev hareketinin ve NATO konseyinin Ankara toplantısı dolayısıyla öğrenci gösterilerinin yayılması.

13.5.1960:Türk topraklarının, Sovyetler Birliği'ne karşı casusluk uçuşları için  kullandırılmasına karşı Sovyetler Birliği'nin protestosu.

27.5.1960: General Cemal Gürsel öncülüğünde bir subay cuntası (Milli Birlik Komitesi) tarafından Menderes rejiminin devrilmesi. Menderes kliğinin tutuklanması ve Demokrat Parti'nin kapatılması. Yeni burjuva partilerin ve bağımsız sendikaların kurulması.

13.11.1960: İç politikanın ve dış politika ilişkilerinin köklü biçimde değiştirilmesi için çaba gösteren 14 üyenin Milli Birlik Komitesi'nden çıkarılması.

Şubat 1961: Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluşu.

9.7.1961: Halkoyu ile yeni bir anayasanın kabul edilmesi.

15.9.1961: Menderes için ölüm cezası (17.9.'da yerine getiriliyor), Celal Bayar  için ömürboyu hapis cezası ve Demokrat Parti'nin eski önde gelen kişileri için de uzun hapis cezaları veriliyor (20.7.1966'da bunlar için af çıkıyor).

26.10.1961: Cemal Gürsel devlet başkanlığına seçiliyor.

19.11.1961: İsmet İnönü hükümeti kuruyor, Cumhuriyet Halk Partisi seçimlerden en güçlü parti olarak çıkıyor.

31.12.1961: İş kanunu, grev hakkı ve emperyalist devletlerle bağların koparılması için İstanbul'da işçi gösterileri oluyor.

Temmuz 1963: Gittikçe büyüyen bir halk hareketinin baskısı altında Büyük Millet  Meclisi, sendikalara grev hakkı ve toplu sözleşmeler yapma hakkı tanıyan bir yasayı kabul ediyor.

12.9.1963: Ortak Pazar'la Türkiye arasında bir ortaklık antlaşmasının imzalanması.

5.11.1964: Moskova'da Türk-Sovyet Kültür Antlaşması'nın imzalanması.

1964/65: Kıbrıs anlaşmazlığı konusundaki tutumları dolayısıyla Türkiye ile NATO  mütefikleri ABD ve İngiltere arasında derin görüş ayrılıkları beliriyor.

Ocak 1965: N.V. Podgorni başkanlığında Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti'nden bir heyetin Türkiye'yi ziyareti.

5.2.1965: Türkiye'nin dış politikasında yeni bir yönelmenin ortaya konması. Bu politikanın ağırlık noktasını, Sovyetler Birliği, Balkan ülkeleri ve Arap devletleri ile ilişkilerin iyileştirilmesi meydana getiriyor.

Mayıs 1965: Sovyet Dışişleri Bakanı Gromiko'nun Türkiye'yi ziyareti.

16.5.1965: Ereğli demir-çelik fabrikalarının açılışı.

Ağustos 1965: Türkiye başbakanı Sovyetler Birliği hükümetinin çağrılısı olarak Moskova'yı ziyaret ediyor.

10.10.1965: Parlamento seçimlerinde, İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi, bir süredir başbakan olan Süleyman Demirel'in Adalet Partisi tarafından yenilgiye uğratılıyor. Türkiye İşçi Partisi 15 sandalye kazanıyor.

26.3.1966: Her türlü komünist etkinliğe karşı yeni bir yasa kabul ediliyor.

28.3.1966: Cevdet Sunay, Türkiye'nin devlet başkanlığına seçiliyor.

21.4.1966: Türkiye, ABD ile ikili anlaşmaların gözden geçirilmesini istiyor.

26.5.1966: Güney Kore'de bulunan son Türk birliği de geri çekiliyor.

Temmuz 1966: Bir Türk parlamento heyeti. Sovyetler Birliği'ni ziyaret ediyor.

Aralık 1966: Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin Türkiye'yi ziyaret ediyor.

17.1.1967: 400.000 üyeli 17 örgütün üyesi olduğu ''Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu''nun kuruluşu.

22.6.1967: Türkiye Dışişleri Bakanı, BM Genel Kurulu'nda İsrail birliklerinin işgal altındaki Arap topraklarından derhal çekilmesini istiyor.

22.6.1967: Amerikan 6. filosunun gemilerine karşı İstanbul'da büyük Amerikan aleyhtarı öğrenci gösterileri.

Eylül 1967: Başbakan Demirel'in Moskova'yı ziyareti.

23.11.1967: Ankara'da L.B. Johnson'un özel temsilcisine karşı gösteriler.

27.12.1967: Türkiye İşçi Partisi'nin, NATO'dan çıkılması için Türk halkını bir kampanyaya çağırışı.

Mayıs-Eylül 1968: Türkiye'de demokratik güçlerin ''NATO'ya Hayır!'' sloganı altında gösterileri.

3.5.1968: Sovyet uzmanları tarafından bir metalurji kombinasının yapımına ilişkin Türk-Sovyet anlaşması.

30.6.1968: Türkiye'nin dış borçları 1.4 milyar dolar (döviz olarak ödenmesi gereken) ve 3.2 milyar Türk Lirası'na (Türk parası olarak ödenmesi gereken) ulaşıyor.

Mayıs 1969: Batı Almanya Dışişleri Bakanı Willy Brandt'ın Türkiye'yi ziyareti. 1.5 milyar DM Batı Alman sermaye ''yardımı''nın Türkiye'yi NATO'ya daha sıkı biçimde bağlamaması karşısında tekelci basının düş kırıklığı.

Kasım 1969: Türkiye Devlet Başkanı Sunay'ın, Sovyetler Birliği'ni ziyareti.

Şubat 1970: İstanbul Boğazı üzerinde bir köprü yapımına başlanması.

14.2.1970: Adalet Partisi'nde aşırı sağ ve tutucu kanadın Başbakan Demirel'i düşürme denemesinin başarısızlığa uğraması.

Nisan 1970: Gediz bölgesinde ağır bir deprem 2.000 kişinin ölmesine neden oluyor.

16.6.1970: Yüz binlerce Türk işçisinin Demirel hükümetinin sendika düşmanı politikasına karşı protesto gösterisi. Polis üç göstericiyi öldürüyor.

KAYNAKÇA

Barthel, Günter, ''Kemal Atatürk und die türkische Industrialisierungs-politik'', Zeitschrift für Geschichtswissenschaft 10/1968.

Internationale Beratung der kommunistischen und Arbeiterparteien, Moskau 1969, Berlin 1969.

Deutschland im ersten Weltkrieg, Bd. 1 u. 2, Berlin 1968.

Geschichte der sowjetischen Aussenpolitik, Bd. !, 1917-1945, Berlin 1969.

Geschichte der internationalen Beziehungen 1917-1939, yayınlayan: W. G. Truchanowski, Berlin 1963.

Glasneck, Johannes, Methoden der deutsch-faschistischen Propagandätatigkeit in der Türkei vor und wahrend des zweiten Weltkrieges, Halle (saale) 1966.

Glasneck, Johannes/Kircheisen, Inge, Türkei und Afghanistan - Brenenpunkte der Orientpolitik im zweiten Weltkrieg, Berlin 1968.

Kolonialismus und Neokolonialismus in Nordafrika und Nahost, Berlin 1964.

Rathmann, Lothar, Araber stehen auf, Berlin 1960.

Rathmann, Lothar, Stossrichtung Nahost 1914-1918, Berlin 1963.

Rathmann, Lothar, Neue Aspekte des Arabi-Aufstandes 1879-1882 in Ägypten, Berlin 1968.

Tillmann, Heinz, Deutschlands Araberpolitik im zweiten Weltkrieg, Berlin 1965.

Weltgeschichte, Bd. 7, 8, 9, Berlin 1965.

Werner, Ernst, Die Geburt einer Grossmacht - Die Osmanen (1300-1481), Berlin 1966.

Werner, ernst, ''Wesen und Formen des türkischen Nationalismus'', Zeitschrift für Geschichtswissenschaft, 10/1968.

Werner, Ernst, ''Die Türkei am Vorabend des ersten Weltkrieges im Spannungsfeld der Grossmächte'', aynı yerde, 12/1968.

 

 

 


KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE 4/5

KEMAL ATATÜRK  ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

IV.Bölüm

JOHANNES GLASNECK

Çeviren:  ARİF GELEN

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İLK BAŞKANI

 

TÜRKİYE ÇEHRESİNİ DEĞİŞTİRİYOR

 

Lozan'da henüz görüşmeler sürdürülürken, ülkenin bundan sonraki geleceği konusunda Türkiye'de tartışmalar başlamıştı. Mustafa Kemal, ''Anadolu ve Rumeli  Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' yerine şimdi bir siyasal parti, ''Halk Partisini'' kurdu. Haziran 1923'te yeni seçimler yapıldı. İkinci Millet Meclisi'nin 286 milletvekilinin tümü, Kemal'in ''Halk Partisi''ndendi. Ama feodal-dinci gericilik henüz teslim olmamıştı. Gerçi artık padişahlık yoktu, ama her cuma günü Halife Abdülmecit, eskiden atalarının yaptığı gibi cuma namazını kılmak ''selamlık'' için İstanbul'da arabasını sürüyordu. Görevi hiçbir siyasal gereği yerine getirmesini öngörmüyordu. Ama Mustafa Kemal'in tuttuğu yoldan hoşnut olmayanların hepsi gözlerini halifeye çevirmişlerdi: İstanbul'un padişaha bağlı memurları, yabancı sermaye ile bağlantılı olan kompradorlar, büyük toprak  sahipleri, Anadolu'nun doğusundaki aşiret reisleri ve özellikle Müslüman din adamları, hocalar ve ulema ordusu. Türkiye'nin gelecekteki devlet biçimi konusunda daha hâlâ bir açıklık yoktu. İstanbul gazeteleri, halifenin devlet başkanı olacağı anayasal bir monarşinin propagandasını yapıyorlardı. ''Halk Partisi''nde büyük etkiye sahip bulunan Rauf Bey ile yandaşları da bu görüşü temsil ediyordu.

Mustafa Kemal'in devlet adamlığı, zamanın nesnel gerekliliklerini anlamasından ileri geliyordu. Bu, anti-emperyalist halk hareketinin İtilaf emperyalistleri ile bunların Yunanlı müttefiklerine karşı zafer kazanması olanağını sağlamıştı. Ama zaferle, ulusal egemenlik ve bağımsızlık henüz tam olarak güvence altına alınmamıştı. Ülkenin az sayıdaki önemli üretim alanlarını  elinde bulunduran yabancı sermaye, geniş halk tabakalarını henüz bilgisizliğin ve Ortaçağ geriliğinin çemberi içinde tutan feodal dinci - gericilik, genç ulusal Türk devleti için sürekli bir tehlike olarak ayakta duruyordu. Türk tarihinin bu yeni döneminin başında da tarihin gündeme koyduğu görevleri kavramada Mustafa Kemal'in sahip olduğu, açıklık gerçekten etkileyicidir.

Mustafa Kemal'in o zaman kurmaya başladığı yapıt, Türk halkının barış, demokrasi ve toplumsal ilerleme uğrunda bugün yaptığı savaşım ve ayrıca günümüzün tüm ulusal kurtuluş hareketi için değerli bir kalıt olarak ortadadır. Bundan 50 yıl  önce söz konusu olan, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin dolaysız etkisi altında, ulusal bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla pekiştirmek için ulusal, anti-emperyalist bir hareketti. Hareketin programında, ulusal bir sanayiin kurulması ve emperyalist devletlerin üstün durumu karşısında geriliği ortadan kaldıracak toplumsal reformlar bulunuyordu. Bu Kemalist programın bugün için bile ne kadar güncel olduğunu, 1969'da yapılan komünist ve işçi partileri Moskova danışma toplantısı kanıtlar. Toplantı, ulusal kurtuluş hareketi için şu  ana görevi saptadı: ''Birçok bağımsız Asya ve Afrika devletinde siyasal bağımsızlığı ve egemenliği pekiştirmek ve savunmak görevi yanında, ekonomik geriliğin aşılması, ulusal bir sanayii de içine alan bağımsız bir ulusal ekonominin kurulması ve halkın yaşama düzeyinin yükseltilmesi, toplumsal gelişmenin başlıca sorunları haline gelmiştir.''(125) Bundan dolayı, Türkiye'de, işçi sınıfını, aydınların ilerici tabakalarını ve köylüleri kapsayan bugünkü demokratik hareketin her zaman için Kemalizmin öz düşüncelerine sarılması yerinde bir eğilimdir.

50 yıl önce ulusal hareketin başında bulunan yurtsever subayların ele aldıkları  şey, burjuva-demokratik devrimin görevlerini yerine getirmekten başka hiçbir şey değildi. Bu önderlik grubu, görevini yaparken, yeni filizlenmekte olan ulusal Türk burjuvasının ve liberal toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Gerçi Lenin, sömürge ve bağımlı ülkelerde, burjuvaziyi, onurlu, mert ve dürüst, demokrasiyi temsil etmeye yetkin görüyordu. Ama burjuvanın siyasal istikrarsızlığını ve gericilikle anlaşmaya varması olanağını da belirtmişti. Kemal'in ve Kemalist hareket içindeki öncü güçlerin eylemlerini bu temel teorik belirleme açısından değerlendirmelidir. Tamamen burjuva bir önderliğin, kapitalizmden sosyalizme geçiş demek olan çağımızda ulusal, anti-emperyalist bir hareketi hangi noktaya kadar ileri götürmeye yetenekli olduğu sorusunu aşağıda yanıtlandıracağız.

6 Ekim 1923'te Türk birlikleri tekrar İstanbul'a girdikten sonra, Millet Meclisi, ülkenin yeni başkentinin Ankara mı olacağı, yoksa Boğaz kıyısındaki eski başkentte mi kalınacağı konusunda karar verme durumundaydı. Meclisin çoğunluğu Ankara için ve bununla birlikte de ulusal, anti-feodal devrim için olumlu olan kararı vermişti. Ankara, Anadolu'nun merkezinde bulunuyordu ve bir dış saldırıya karşı İstanbul'dan daha iyi korunabilir durumdaydı. Ayrıca İstanbul geçmişle çok sıkı bağlantı halindeydi ve bu bakımdan yeni Türkiye'nin başkenti olarak pek söz konusu olamazdı. Büyük padişahların parlak günlerinden kalma solgun yüzlü ruhlar, henüz eski Türk İstanbul'un saraylarında, camilerinde ve medreselerinde dolaşıyordu. Oysa yeni devlet bir aile soyuna ya da inanca değil, Türk ulusuna dayanmalıydı. Bundan dolayı onun başkenti de Türk vatanının  kalbinde olmalıydı. Padişahlığın kaldırılmasından sonra, 13 Ekim 1923'te Ankara'nın Türkiye'nin başkenti ilan edilmesi, Osmanlı geçmişi ile bir bağın daha kesilmesi demek oluyordu.

Gene o günlerde gazeteler, ''Halk Partisi''nin ve Mustafa Kemal'in cumhuriyeti ilan etmek istediğini bildiriyorlardı. 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa bile, cumhuriyetçi bir nitelik taşıyordu. Ama padişahın tahttan indirilmesinden  sonra bile Kemalistler, feodal-dinci gericiliğin güçlü durumu karşısında, son sonuca da varmaya ve yeni rejime uygun bir ad vermeye cesaret edememişlerdi. Bu  arada cumhuriyet düşüncesi İslam dünyasında geniş bir ün kazanmış ve özellikle Fransızların koruyuculuk bölgeleri Suriye ve Lübnan'da Arap milliyetçileri tarafından savunulur olmuştu. Kafkasya ve Orta Asya'da Sovyet cumhuriyetlerinin  kurulması da örnek olma yönünde etkisini gösteriyordu.

Mustafa Kemal artık karar verme zamanının geldiği kanısına vardı. Lozan barışı,  ona ve ''Halk Partisi'' içindeki ilerici güçlere yeni güç katmıştı. Bugünkü bulanık durum hep böyle sürüp gidemezdi. Rauf, Refet, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir İstanbul'da oturuyorlar, halifeyi anayasal monarşinin hükümdarı olarak getirmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal taşın yuvarlanmasını başlatmak için ekim ayı sonunda, Ağustos 1923'ten bu yana görevde bulunan Fethi Bey'le Kabinesinin görevden çekilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Henüz yürürlükte olan  Anayasaya göre bizzat kendileri bakan önerebilen milletvekilleri, bütün Meclis'in kabul edebileceği bir bakanlar listesi üzerinde birleşemiyorlardı. Bu  yüzden Mustafa Kemal'den öğüt dileğinde bulundular. 29 Ekim 1923 gününün öğle saatlerinde Mustafa Kemal'in onların önüne sürdüğü ise, hükümetin yeniden kuruluşuna ilişkin bir öneri değil, bir Anayasa değişikliğiydi:''Türk devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir... Türkiye Cumhuriyeti'nin başkanı, Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından üyeleri arasından ve dört yıllık bir yasama dönemi için seçilir... Cumhuriyetin başkanı devletin de başkanıdır... Başbakan, devlet başkanı tarafından milletvekilleri arasından seçilir...''(126). Başbakan da bakanları seçer. Bundan sonra da tüm kabinenin Meclis tarafından onaylanması  gerekir. Bunun ardından yapılan Meclis görüşmelerinde, Türk devletinin biçiminin  gerçekten en kısa zamanda açığa kavuşması gerektiği düşüncesi ağırlık kazandı. Milletvekilleri büyük bir çoğunluk yasaya olumlu oy verdiler ve hemen ardından da Mustafa Kemal'i Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başkanı seçtiler. Mustafa Kemal,  İsmet'i başbakan atadı. Aynı günün akşamı 100 top atımı ile Türkiye'nin bir cumhuriyet olduğu ilan edildi.

Top sesleri, halifeyi, Osmanlı nişanları taşıyan kişileri ve Rauf Bey'in çevresindeki generalleri, kendi planlarını hazırladıkları bir sırada korkuttu. Bütün Doğu'da gerici Müslüman din adamları kendi kendilerine sordular: Başında bir devlet başkanının bulunduğu bir cumhuriyette halifelik gibi bir kurumun yeri ne olacaktı? Artık halifeliğin günleri de sayılı mıydı? Halife dostu İstanbul basını, Türk ulusal bilincini halifeliğin çıkarı uğrunda hazırlamaya çalışıyordu. Örneğin Tanin gazetesi, halifeliğin olmadığı bir Türk devletinin İslam dünyasında artık hiçbir ağırlığa sahip olamayacağını yazıyordu. Oysa bu, bilerek söylenmiş bir yalandı. Artık halifeliğin, Türkiye'de bütün gerici güçlerin toplandığı noktayı meydana getirmekten ve devletin bağımsızlığını tehlikeye atmaktan başka bir anlamı yoktu. İsmet ile Mustafa Kemal, halifenin ''kutsal savaş'' için yaptığı çağrıya karşın Arap ve Hint Müslümanlarının 1914 ile 1918 arasında İngiliz ordusunun saflarında Türklere karşı savaştıklarını, 1920 yılında Türkiye'yi kanlı bir iç savaşa sürükleyen şeyin, halifenin fetvası olduğunu anımsattılar. Mustafa Kemal, halifeliği salt ''tarihsel bir anı'', Türk halkını kötülüklerle dolu geçmişe bağlayan bir zincir olarak niteledi. Hukukun, eğitimin ve toplumsal yaşamın geniş alanlarının yenileştirilmesi isteniyorsa, halifelik yıkılması zorunlu olan önemli bir kale sayılırdı.

Dışardan gelen müdahaleler, halifeliğin ölüm-kalım savaşımını hızlandırdı. 24 Kasım 1923'te üç İstanbul gazetesi, Ağa Han'ın Türk hükümetine yazdığı bir mektubu yayımladı. Ağa Han, bu mektubunda, İslam dünyasının dinsel önderliğinin iktidar yetkilerini elinde tutması gerektiğini ve halifenin dünyasal devlet gücüne eşit tutulmasını istiyordu. Mektup, Milli Meclis'i ayağa kaldırdı. Çünkü bununla bir İngiliz uyruklusu, Türkiye'nin iç işlerine karışıyordu, Mustafa Kemal, Ağa Han'ı, halifeyi Türkiye'de ulusal harekete karşı kullanmak ve böylece onu zayıflatmak için halifeden yararlanmak isteyen bir İngiliz ajanı olarak niteledi. Ağa Han'ın kişiliğine ilişkin bilgilerin yardımı ile milletvekillerini savlarının doğruluğu konusunda inandırmak Mustafa Kemal için kolay bir işti: Bir Hintli prens ailesinden gelen Ağa Han, Müslüman İsmailiye mezhebinin başı olarak halkının sıkıntılarından çok uzakta, İngiltere'de ya da Riviera'da yaşıyor, İngiliz politikacıları ile sıkı ilişki halinde bulunuyordu. Bombay Limanı'na girdiği zaman, 9 top atımı ile selamlanıyordu.

Mustafa Kemal, 1924 yılının başlarında bir manevra sırasında İsmet'le ve önde gelen askerlerle halifeliğin kaldırılması için nasıl davranılacağı konusunda görüşmelerde bulundu. 1 Mart 1924'te Meclis'in yeni çalışma dönemi açıldığı sırada, milletvekillerinin dikkatini üç ödeve çekti: Cumhuriyet yerine oturmalı, dinsel ve laik diye bölünmüş olan eğitim sistemine bütünlük kazandırılmalı ve İslam dini siyasal bir araç olma durumundan kurtarılmalıydı. 3 Mart günü çeşitli milletvekilleri üç yasa önerisinde bulundular. Öneriler uzun ve sert bir görüşmeden sonra kabul edildi. Birinci yasa, halifelik makamını kaldırdı ve Osmanlı soyunun bütün insanlarını yurtdışına sürdü. İkinci yasa, din işlerini ve dinsel tesisleri yöneten bakanlıkları kaldırdı. Bu, Müslüman din adamları sınıfının topraklarının, mallarının ve her türlü kuruluşlarının devletleştirilmesi anlamına geliyordu. Üçüncü yasa da, tüm eğitim işlerini ve kuruluşlarını Eğitim Bakanlığı'na bağlıyordu. Bundan böyle hiçbir din okulu bulunmayacak, yalnız laik okullar olacaktı. Devletin laikleştirilmesinin ve dinden ayrılmasının temeli böylece atılmıştı.

Bazı milletvekilleri, Mustafa Kemal'e, son anda, bizzat kendisinin halifelik rütbesini almasını önermişlerdi. İslam dünyasının çeşitli çevrelerinden de buna benzer öneriler gelmişti. Mustafa Kemal, böyle gerçeğe aykırı bir tasarıyı ancak alay ederek bir kenara itebilirdi. Şöyle soruyordu: Örneğin kendisi İran ve Afganistan halklarını, onların hükümdarlarını, kendi buyruklarına uymaya nasıl yöneltebilirdi? ''Ne anlamı, ne de varlık gerekçesi olan böyle hayal üstüne kurulu bir role girmeyi gülünç'' olarak niteledi (127). Mustafa Kemal'in bunda ne kadar haklı olduğunu, daha sonraki yıllarda yeni bir halifeliğin diriltilmesi için gösterilen başarısız girişimler tanıtladı. Halifelik, doğunun ortaçağ feodal sisteminden bir parçaydı ve bu sistemle birlikte tarihe karıştı.

3 Mart 1924 tarihli yasalar, Türk devletine her konuda en yüksek yetkiyi getirdi, bunun yanında da ulusal egemenliği güçlendirdi ve Türk halkını halifeliğin devletüstü görevlerinin yükünden kurtardı. Gerici bir dönüşüm tehlikesi şimdilik atlatılmış ve ilerici reformların yolu açılmıştı.

Devletin hukuksal gelişimi, daha önceki bütün yasama kazanımlarını bir araya getiren 20 Nisan 1924 tarihli anayasanın ilan edilmesiyle tamamlandı. Bu anayasa, bazı değişikliklerle, 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti, parlamenter bir demokrasiydi. Dolaylı seçim hakkı çerçevesinde seçimler yapılıyordu. Seçmen için servet bildirimi kalkmıştı, ama kadınlara seçme hakkı verilmedi. Hükümet uygulaması, her burjuva cumhuriyette olduğu gibi burada da halk yığınlarının büyük çoğunluğu üzerinde burjuva azınlığın diktatörlüğünün söz konusu olduğunu yıldan yıla daha açıkça ortaya koydu. Bu genel yasallık Türkiye'de, 1924'te adını ''Cumhuriyet Halk Partisi''ne çeviren Halk Partisi'nin 1924-25 ile 1930 arasındaki kısa dönem dışında tek başına iktidar olmasında kendini göstermişti. Sendikalar çok sıkı bir hükümet denetimi altına sokulmuştu.

Kemal Atatürk'ün böyle bir egemenlik sistemi için ortaya koyduğu gerekçede, ulusal ve antiemperyalist öğeler henüz önemli bir rol oynuyordu. Kendisi, Türkiye'nin önünde bulunan büyük görevlerin yerine getirilebilmesi için bütün ulusal güçlerin bir araya getirilmesini istiyordu. Bu amaçla Cumhuriyet Halk Partisi, hedefinin ''sınıf savaşımı yerine, toplumsal düzeni ve birlik ruhunu koymak, çeşitli çıkarları ahenkli biçimde dengeleştirmek'' olduğunu ilan etti (128). Mustafa Kemal de, halkın kendi kendini yönetmeye henüz yetenekli olmadığına inanmıştı. Kendini, halkının babası, eğiticisi olarak görüyordu. Halkın yaratıcı gücünü bilgisizliğin ve karanlığın zincirlerinden kurtarmak istiyordu. Bu yüzden çağdaşları onu bazen de ''istemeyerek diktatör'' olmuş kişi diye adlandırıyordu. Örneğin Büyük Millet Meclisi seçimleri için aday listelerini kendisi hazırlıyordu. Gazi tarafından saptanan milletvekillerine itirazda bulunmaya hiç kimse cesaret edemezdi. Mustafa Kemal'in büyük erkesinin ve geniş halk yığınları tarafından sevilmesinin hangi temele dayandığını, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) 1929 yılında kendisi ile yapılan bir konuşmada şöyle yorumladı: ''Seçmenler için Gazi, işgal birliklerini kovan barış isteyen ve Anadolu köylü çocuklarının Arabistan, Yemen ya da Makedonya için ölmesine artık izin vermeyen bir kurtarıcıdır.'' (129).

Türk işçileri arasında komünist bir hareketin kıpırdanışları, sendikaların çalışmaları ve aynı zamanda çete birliklerinin siyasal etkinliği daha Kurtuluş Savaşı sırasında göstermiştir ki, Türk halkının büyük bölükleri, sürekli olarak politika yapmaya tamamıyla yeteneklidir. Ancak Kemal, kendi toplumsal durumu -1916'dan bu yana hep paşa rütbesini taşıyordu- ve kendi ''Halk Partisi''nin temsil ettiği sınıf çıkarları dolayısıyla bu türlü demokratik ve toplumsal akımlara her zaman yabancıydı, onlara düşmandı ve onları ezdiriyordu. Bu yüzden, anayasada yer almış burjuva özgürlükleri uygulamada geniş ölçüde sınırlandırılmıştı. 1931 tarihli basın yasası yalnız padişahlık ve halifelik, komünizm ve ''yabancı devlet görüşleri'' için propagandayı değil, hükümet için yapılacak her ciddi eleştiriyi de cezaya bağlıyordu.

Kemal Atatürk yönetimindeki yeni Türkiye'ye ilişkin burjuva kökenli açıklamalarda, bu rejimin çok çeşitli yorumları vardır. Bu yorumlar, ''parlamenter demokrasi''den, ''faşizm''den, ''Türkleri Batı örneğine göre çağdaş bir halk yapmaya girişmiş Doğulu despotizm''e kadar bir dizi yakıştırmalara varır. Ancak yalnızca şu ya da bu görünüşü ön plana iten bu türlü tanımlamalarla konunun özüne inme olanağı yoktur. Mustafa Kemal'in çevresindeki ulusal önderlik tabakası, gerçekten de diktatörlük yöntemlerini uyguluyordu. Önce bu yöntemlerin ağırlık merkezi, yeni burjuva-ulusal düzenin düşmanlarına, içerde feodal-dinci gericiliğe ve yabancı sermayeye karşı yöneltilmişti. Bunlar ulusal bağımsızlığı korumalı ve güçlendirmeliydi. Bu yönden genç Türkiye Cumhuriyeti nesnel olarak çeşitli ülkelerde tedhişçi ve faşist rejim kuran uluslararası finans-kapitale ters düşüyordu. Faşizm, Sovyetler Birliği'ne karşı ele geçirme ve yok etme seferi, küçük ve iyi gelişmemiş devletlerin egemenlik altına alınmasını hazırlamak ve yürütebilmek için finans-kapitalin saldırgan çevrelerine hizmet ediyordu. O halde Atatürk Türkiyesi'nin ''faşizm'' etiketi ile donatılması söz konusu olamaz.

Mustafa Kemal, Halk Partisi için çağdaş Türkiye'nin niteliğini belirleyen altı ilke koymuştu. Bunlar arasında milliyetçilik, tamamıyla Ziya Gökalp anlamında, birinci sırayı alıyordu. Bu ilkenin iki yanı vardı: Birincisi ulusal Türk devletinin bağımsızlık ve egemenliği, sonra da sınıf çelişkileriyle hiçbir bakımdan parçalanmamış Türk ulusuna ilişkin ütopik bir görüş. Bu ilkenin pratik siyasal deyimlenmesi, tek parti sistemiydi. Bu sistemin yardımı ile askerlerden ve memurlardan meydana gelme küçük bir tabaka hükümet ediyordu. Cumhuriyetçilik ilkesi ile her türlü feodal-mutlakiyetçi yeniden dirilme çabalarına karşı konulacaktı. Devrimcilik kavramının ardında, dünya kültürünün ve uygarlığın edinimlerinden Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu. Halkçılık, hem halkla birlikte olmak, hem de Türk halkının kendi kültürüne ve tarihine yönelme anlamına geliyordu. Devletçilik, devletçe ekonominin desteklenmesi, laiklik de din ile devletin ayrılışını ilan ediyordu. Bu ilkelerin ne ölçüde gerçekleştirildiği bir yana, Kemal Atatürk'ün yaptığı hizmet, bunları ortaya koymasıydı. Bunlar, ortaçağ Osmanlı geçmişinden sıyrılarak 20. yüzyılın dünyasına kendi güçleriyle sıçrama yapması için Türk halkına yapılan bir çağrı anlamına geliyordu.

Burjuva-demokratik devrimin, anayasada ve bu ilkelerde somut olarak deyimlendiği programı, Türkiye'nin bundan sonraki gelişmesi için çok önemli olan ve üzüntü kaynağı meydana getiren bir eksikliğini de ortaya koyuyordu. Geniş halk yığınlarının her demokratik hareketinin sınırlandırılması ve bastırılması. Hangi gerekçeye dayandırılırsa dayandırılsın, bu sınırlandırma, genç Türk cumhuriyetinin emperyalizm karşısında durumunu zayıflatacaktı. Aynı zamanda Kemalistlerin kapitalist bir kalkınma yoluna girdiğini açıkça gösteren bir işaretti. Kemalizmi geriye doğru bakarak gözden geçirince, bu olumsuz yanının bugün bile gözden kaçması olanaksızdır ve gözden kaçırılmaması zorunludur. Ancak geniş halk yığınlarının eylemci duruma getirilmesi, bugün için az gelişmiş ülkelere toplumsal ilerleme ve emperyalist vuruşlara karşı başarılı biçimde korunma yolunu açabilir.

Böyle bir gelişmenin kaynağı, o zamanın Türkiyesi'ndeki daha önce belirtilen sınıfsal güçler ilişkisinde bulunuyordu. Bu ilişki, proleteryaya ve onun devrimci partisine, burjuva-demokratik devrimin başarı ile tamamlanması için gerekli hegemonyayı yüklenme olanağı vermiyordu. Günümüzde ise yirmi yıllarıyla karşılaştırıldığı zaman dünya sosyalizminin eşsiz biçimde büyüyen ağırlığı, Asya ve Afrika'nın çeşitli ülkelerinde devrimci-demokratik öncü güçlerin aynı toplumsal koşullar altında tam anlamıyla ilerici önlemleri geniş halk tabakalarının yardımı ile ve onların çıkarına gerçekleştirmeye yardımcı olmaktadır.

Yalnız bu aradaki olayların önüne geçmiş olduk. Halife Abdülmecit ile geri kalan Osmanlı prensleri ve prensesleri, Doğu ekspresi ile tahtından indirilmiş hükümdarlar sürüsüne katıldıkları İsviçre'ye posta edilmişti. Ama ülkedeki gerici muhalefet henüz ayaktaydı. Ekonomik durumun bozukluğu, halkın bazı tabakalarında hoşnutsuzluğu arttırdı. Karşı devrimciler Rauf Bey'in yönetimi altında bir araya gelmeye başladılar. Rauf ile Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Halide Edip'in kocası Dr. Adnan (Adıvar) gibi düşünce arkadaşları, Mustafa Kemal tarafından kendilerini köşeye sıkıştırılmış sayıyorlardı. Bunların, Kemal'in muhalifleri durumuna gelmesinde kişisel nedenler arasında, iktidara bizzat katılma isteği önemli bir rol oynuyordu. Bunun yanında köklü bir siyasal ayrılık da söz konusuydu: Kemal'in tersine, Rauf, Lozan barışı ile ulusal devrimin tamamlandığı kanısındaydı. ''Sağlam ölçütlere'' yeniden dönülmesini istiyor, Kemal'in tasarladığı reformları hiçe sayıyordu. Bu grubun kışkırtmaları, 1924 yılı yazında ve güzünde Halk Partisi'nin parçalanması sonucunu doğurdu. 17 Kasım 1924'te, ''Cumhuriyetçi Terakki Partisi'' meydana geldi. Kâzım Karabekir, partinin başkanı, Ali Fuat da genel sekreteri oldu. Her ikisi de daha önce askeri komutanlıklardan çekilmişlerdi. Millet Meclisi'nin 25 milletvekili yeni partiye katıldı. Partinin programı, ''bazı kişilerin despotça eğilimlerini'' yeriyordu. Kuşkusuz bununla Mustafa Kemal'in kendisi kastedilmişti. Parti, cumhuriyeti, demokrasiyi ve liberalizmi benimsiyordu. Bunlarla parti, her şeyden önce İslam dininin müdahalesinden ve onunla laiklik politikasından korunmasını anlıyordu. Mustafa Kemal'le ulusal kurtuluş hareketine birlikte başlamış olan tüm eski paşalar bölüğü, devrimi durdurmak amacıyla şimdi açıkça onun karşısına geçiyorlardı. Söz konusu olan gerçekten buydu; muhalefet partisinin eylemlerinde ''terakki'' ile ilgili hiçbir şey sezilmiyordu. Ülkenin bütün gerici güçleri bu partinin saflarında toplandılar: İstanbul kompradorları, işi bitmiş padişah memurları, yobaz dervişler ve ulema, ayrıca feodal büyük toprak sahipleri ve aşiret reisleri, Jön Türklerin ''İttihat ve Terakki'' Partisi'nin yandaşları da yeniden canlandılar ve Kâzım Karabekir'in partisinin saflarına akın ettiler. Parti, yüzyıllardan bu yana karşıdevrimcilerin yaptığı gibi, ''dinsel görüşlere ve inanç mezheplerine saygı'' sloganı altında taburlarını meydana sürdü. Partinin halifeliğin yeniden kurulması yolunda çaba gösterdiği açık bir sırdı.

Millet Meclisi'nde milletvekilleri İsmet hükümetine saldırıyordu. 21 Kasım 1924'te hükümeti çekilmeye zorladılar. Mustafa Kemal, başkanlığı Fethi Bey'e verdi. Kendisi ''ılımlı'' biliniyordu. Muhalefet şimdi daha büyük bir hareket özgürlüğüne kavuştu. İsmet'in çekilmesini Halk Partisi'nin zayıflığının bir belirtisi saydı ve bu yüzden daha yürekli hale geldi. İstanbul basını, Kemal'in reform programına karşı zehir dolu yazılar yayınlıyordu. Hocalar köylerde, tanrısız Ankara hükümetine karşı ayaklanma öğüdü veriyorlardı.

Mustafa Kemal, bu sıralarda ağır bir kişisel bunalım geçiriyordu. Ağır hasta yatan eski sevgilisi Fikriye'nin Ankara'da kendini öldürdüğü haberini aldı. Yakın akrabalarını bu arada başkente getirmiş olan karısı ile ilişkisi gittikçe kötüleşiyordu. Latife durmadan dikleniyor ve onun siyasal görüşlerine karşı çıkıyordu. Ağustos 1925'te Latife'den ayrıldı. Eskisinden daha çok alkole, oyuna ve şüpheli kadınların arkadaşlığına kendini verdi. Günlük hükümet işleriyle pek az ilgileniyordu. Ama bunun yerine tasarladığı reformları hazırlıyordu. Tarih, iktisat, tarım ve eğitim konusunda çok sayıda kitap okuyor, yabancı gazeteleri sürekli olarak izliyordu.

11 Şubat 1925, Mustafa Kemal'i içinde bulunduğu sanılan hareketsizlikten çekip aldı. Doğuda Kürt aşiretleri, Şeyh Sait'in öncülüğünde ayaklanmışlardı. Harput, Bitlis ve Maraş'tan, Türk garnizonlarını kaçırmışlar, Diyarbakır'ı baskı altına almışlardı. Kürtlerin bir kısmı göçebe, bir kısmı da demiryolunun, karayolunun ve sanayiin bulunmadığı Doğu Anadolu'nun yaban dağlarında çiftçi olarak yaşıyordu. Babadan oğula geçen feodal soylu sınıfı şeyhlerin egemenliği altında bulunuyordu. Bu sınıf, Osmanlı İmparatorluğu'nda yüzyıllar boyunca belli bir özerklik sağlamıştı. Ama cumuhriyet yönetimi altında bunun sonu gelmişti. Yeni devlet gücü, özel haklar kabul etmiyordu ve bunların hepsini kendi egemenliğine aldı. Hükümet, Kürtlerin, mahkeme karşısında ve resmi makamlar önünde Türk dilini kullanmasını istiyordu. Kürt çobanlarının ve çiftçilerin de içinde bulunduğu kötü iktisadi durum ve ulusal isteklerinin dikkate alınmaması, feodal şeyhlere bu kişileri kendi gerici seferleri için kullanma olanağı verdi. Yaban atlı sürüleri, ''Kahrolsun Ankara'nın cumhuriyetçi dinsizleri! Yaşasın padişah! yaşasın halife'' yollu savaş haykırışları ile Kürdistan vadilerinden fırladılar. Diyarbakır'ın kale duvarlarına, Abdülhamid'in oğlu Selim'in padişah ve halife yapılmasını isteyen afişler yapıştırıldı. Mustafa Kemal tehlikeyi gördü: Ayaklanma yayılırsa, karşıdevrimin zaferi ile sonuçlanabilirdi. Belki de bu işte muhalefetin parmağı vardı. Hükümet, ayaklanmanın bütün Türk topraklarına yayılmasını önlemek için, feodal ''aşar'' vergisini kaldırmaya karar verdi. Bu atılım başarılı oldu, hareket yerel çerçevede kaldı. Ancak Fethi Bey, çok daha atılımlı önlemlere itilebilecek biri değildi. Bu yüzden Mustafa Kemal, 3 Mart 1925'te, İsmet Paşa'yı yeniden başbakanlığa getirdi. Hemen ertesi gün Büyük Millet Meclisi ''Düzeni Koruma Yasasını'' kabul etti. Bu yasa, ''isyancıların, gericilerin ve yıkıcı öğelerin'' hesabını görmek üzere hükümete olağanüstü yetkiler tanıdı.

Kürtlere karşı yedi tümen harekete geçti. 63 gün süren kanlı bir savaştan sonra ayaklanma bastırıldı. Bu ceza seferinden sonra, geriye, yanan köyler, dümdüz edilen tarlalar ve sayısız ölü kaldı. Ayaklanmanın, aralarında Şeyh Sait'in de bulunduğu en önemli önderleri saklandıkları yerlerde ele geçirildiler. Askerlerin ardından istiklal mahkemeleri kuruldu ve bunlar isyancılar için çok sayıda ölüm kararı verdi. 25 Haziran 1925 günü Diyarbakır'ın üzerine gecenin karanlığı çökerken Kürt ayaklanmasının korkunç sonu yaşandı. Cami önündeki büyük meydanda darağaçları kararmakta olan gökyüzüne doğru uzanıyordu. O gece isyancıların 46 önderi asıldı.

Mahkemenin yaptığı incelemelerde, İsyancı Kürt şeyhlerinin ''Terakki Partisi'ne'' büyük umutlar bağladıklarını gösteren belgeler ortaya çıktı. Bu durum, hükümete, feodal-dinci gericiliğin bu örgütünü yok etme fırsatını sağladı. 3 Haziran 1925'te hükümet partiyi yasakladı ve partinin önde gelenlerinin milletvekilliklerini kaldırdı. 150 kişi yurtdışı edildi. Dr. Adnan ile Halide Ebip de Türkiye'yi terk ettiler. İstanbul'da çok sayıda muhalif gazete kapatıldı. İstiklal mahkemeleri, gazeteciler içinde büyük cezalar verdi. Daha önce kısmen başlamış olan reformların engel görmeden gerçekleşmesi için artık yol açıktı.

4 Mart 1925'te ilan edilen sert önlemlerin ana atılımı sağdan gelen düşmanlara yöneltilmiş olmakla birlikte, iktidarda bulunan ''Halk Partisi'', Kürt ayaklanmasını kötüye kullanarak aynı zamanda işçi hareketine karşı işlemlere girişti. 1923-1925 yıllarında Türkiye Komünist Partisi devletin kovuşturma önlemlerinin kısa bir süre için gevşemesini, örgütünü yeniden kurma ve dünya gibi gazeteleri yayınlama yolunda kullandı. Komünistler özellikle sendikalarda başarılı çalışmalar yaptılar. Sendikalar, güçlü grevler yoluyla hükümeti, maden işçilerinden sonra başka meslek gruplarına da haftada bir günlük tatili -pazar gününün dinlenme ile geçirilmesi Türkiye'de bilinmeyen bir şeydi- kabul etmeye zorladılar. 1925'te, Komünist Partisi, ikinci kongresini yaptı. Ama bunun hemen ardından, Ağustos 1925'te hükümet, düzeni koruma yasasını, Komünist Partisi'ne karşı da uyguladı. Komünist gazeteler kapatıldı ve birçok parti yöneticisi hapse atıldı. Küçük gruplar halinde dağılan, sürekli olarak tutuklanma tehlikesi karşısında bulunan Türk komünistleri ise savaşımlarını yeraltında da sürdürdüler. 1937-38'de parti, kısmen yeniden örgütlenmeyi başardı. Türk komünistleri bir halk cephesi programı ile kamuoyunun karşısına çıktılar, ama gene tutuklandılar ve uzun hapis cezalarına çarptırıldılar. Bunların arasında tanınmış ozan Nâzım Hikmet de vardı.

Türk komünistleri, burjuva-demokratik devrimi, işçilerin ve köylülerin yararına, Kemalistlerin ona verdiği çerçevenin dışına çıkarmak için çaba gösterdiler. Buna karşılık, karşıdevrim, bu devrimi durdurmak ya da yeniden geçersiz hale getirmek için çalışıyordu. Bu amaçla, Kürt ayaklanmasından sonra dikkate değer iki girişimde daha bulunuldu.

Bunların birincisi, karşıdevrimin ''Terakki Partisi''nin kapatılmasından sonra fesatçılık yöntemlerine başvurması oldu. Mustafa Kemal'in çevresindeki muhaliflerle eski Jön Türkler komitesinin üyeleri arasında bağlar kuruldu. Mustafa Kemal'in öldürülmesinden söz ediliyordu. Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Refet gibi generaller ve Rauf, bu görüşe katılmadılar. Ama kapatılan ''Terakki Partisi''nin etkin bir üyesi, Ziya Hurşid adlı eski bir milletvekili, bu planı geliştirdi. Bağımsızlık savaşı günlerinde Mustafa Kemal'in en güvendiği arkadaşı Albay Mehmet Arif de kendisini destekledi. Ziya Hurşid, adamlarından ikisini silahlar ve bombalarla, Mustafa Kemal'in 16 Haziran 1926 günü ziyaret edeceği İzmir'e yolladı. Bunlar, Gazi'nin İzmir'e girince önünden geçmesi gereken bir otele yerleştiler. İşin tamamlanmasından sonra suikastçıları motoru ile bir Yunan adasına götürecek olan kayıkçı kuşkulandı ve şikâyette bulundu. Polis, Kemal'in varışından önceki gece suikaste hazırlanan kişileri tutukladı. Yapılan soruşturma, çok yaygın bir suikast girişimini gün ışığına çıkardı. Terakki Partisi'nin bütün önde gelen kişileri tutuklandı. Yalnız Rauf Bey, vakit geçmeden yurtdışına kaçabildi. Ayrıca, Jön Türkler döneminde sorumluluk yerlerinde bulunmuş bütün kişiler de, mahkemeye verildi. Mustafa Kemal, artık aynı zamanda ilericiliğin düşmanları olan siyasal muhalifleriyle kesinlikle hesaplaşmaya iyice kararlıydı. Jön Türklerin eski Maliye Nazırı ve Enver, Talat ve Cemal'den sonra en güçlü adamı Cavit Bey'in bağışlanmasını sağlamak için çok sayıda Fransız, Amerikan ve İngiliz bankası üstüne doğru yürüyünce, bu niyeti daha da güçlendi. Yabancı sermayenin, Türk gericilerinin yardımı ile ülkede eski etkisini korumak ya da yeniden kazanmak istediğini gösteren bundan daha açık bir kanıt gerekli miydi?

Haziran 1925'te, İzmir'de, önce suikaste doğrudan doğruya katılanlarla Terakki Partisi'nin şüpheli önderleri İstiklal Mahkemesi'nin karşısına çıkarıldılar. Mahkeme, 15 kişiye ölüm cezası verdi. Bunların arasında Ziya Hurşid, Albay Arif ve Jön Türklerin üç eski nazırı da vardı. Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Cafer gibi generallerin suçsuzluğuna karar verildi; suikastten suçlu oldukları konusunda kanıtlar ortaya konamamıştı. Ayrıca Mustafa Kemal, tanınmış ve hâlâ daha sevilen generallerin mahkûm edilmesinin orduda huzursuzluk yaratabileceğinden çekiniyordu. Ama bu dört paşa suçsuz bulunmalarına karşın, dava yüzünden lekeli duruma düştüler ve politikadan çekildiler. İkinci dava Ankara'da görüldü ve özellikle ''İttihat ve Terakki'' komitesine karşı yöneltildi. Mahkeme sırasında, önce Türkiye'yi savaşa ve yıkılışa sürüklemiş olan, sonra ise sorumluluktan kaçan ve iktidarı ele geçirmek üzere yeniden fırsat çıkması için bekleyen Jön Türkler kliğinin tüm serüvenciliği gözler önüne serildi, Cavid Bey ile üç Jön Türkler politikacısına daha ölüm cezası verildi. Rauf Bey, yokluğunda on yıl kale hapsi cezasına çarptırıldı.

Karşıdevrimin ikinci, ama daha zayıf çıkışı, 12 Ağustos ile 17 Kasım 1930 arasında varlığını sürdüren ''Serbest Fırka''nın çalışmaları çerçevesinde gerçekleşti. Fethi Bey, partiyi Mustafa Kemal ile anlaşarak kurmuştu. Bu girişimle ilgili olarak söz konusu olan, parlamenter demokrasi konusunda bir deneme yapmaktan çok, Türk ticaret burjuvazisinin iktisadi hayata, devletin el atmasından dolayı duyduğu hoşnutsuzluğu önleme çabasıydı. Bu yüzden Fethi Bey de özellikle İsmet'in iktisat politikasını eleştiriyor ve özel girişim için daha geniş etkinlik alanı istiyordu. Fethi'nin partisi çok büyük ilgi gördü. Ülkede onun konuştuğu her yere binlerce insan akın akın geliyordu. Gelenlerin arasına havada bir şeylerin kokusunu sezen koyu inançlı din adamları da katıldı. Bunlar, gazete bürolarına ve polis karakollarına halkın saldırılarda bulunması için kışkırtmalar yaptılar. Kanlı çatışmalar oldu. ''Serbest Fırka'', kendinden önceki ''Terakki Partisi'' gibi bütün gericilerin toplandığı bir kazan haline geldi.

Bundan dolayı Fethi Bey partiyi dağıttı. Aynı günlerde hükümet 1930 yazında Edirne'de kurulmuş olan ''İşçi ve Köylü Partisi''ni de komünist hedefler güttüğü için yasakladı.

Şimdi Kemal Atatürk'ün reform çalışmalarına dönelim. 1925 yazında eskiyi diriltme deneyimi yok edildikten sonra, Kemalistler, ulusal burjuva-demokratik devrimi sürdürme olanağı buldular. Bu çalışmalar, toplumsal yaşamın en önemli değilse bile bazı önemli alanlarında ve yıllar geçtikçe büyüyen ve güçlenen bir yoğunluk içinde yapıldı. Komünist Enternasyonal'in 5. Kongresi'nde Türkiye Komünist Partisi'nin temsilcisi Temmuz 1924'te Türk devriminin bu oluşumunu şöyle belirledi: ''Milliyetçi devrimin sınırlarına henüz ulaşılmamıştır, ama bu sınırlar görülebilmektedir ve en radikal burjuvazi bile bundan ötesine gidemez.'' (130).

Çağdaş bilimin ve tekniğin kaynaklarını Türk halkına açmak için, Müslüman din adamlarının eğitim ve hukuk üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak gerekliydi. 3 Mart 1924'te din okulları kaldırılmıştı. Bundan sonraki yumruk, dinsel tekkelere yöneltildi. Çeşitli derviş tarikatları, bunlar arasında uzun ve siyah cübbelere, yeşil ya da beyaz sarıklara bürünmüş ''uluyan'' ve ''oynayan'' dervişler, ülkenin çeşitli bölgelerinde halk üzerinde büyük etki sahibiydiler. Yoktan haber verme, büyücülük ve ölülerle konuşma gibi yollarla, bilimsel olguların etkisinden uzak kalmış halka ''doğru yolu'' gösteriyorlardı. Bu tarikatların şeyhleri ve onların müridleri de Ankara hükümetinin zararına öğütlerde bulunmuşlar ve halkı halifelik için ayaklanmaya sürüklemeye çalışmışlardı. Bunlar feodal-dinci karşıdevrimin öncü birliği sayılırdı. Mustafa Kemal -bütün Türk aydınları gibi- burjuva aydınlanmanın görüşlerini benimsemişti ve bu Ortaçağ kalıntısına bir son vermek istiyordu. 30 Ağustos 1925'te, çok tutucu olarak tanınmış Kastamonu halkı önünde bir konuşma yaptı. Boşinanı yerdi ve kutsal kişilerin mucizelerine ve türbelerin doğaüstü gücüne inanmanın ne kadar akla aykırı olduğunu anlattı: ''Günümüzde türlü görünümleriyle bilim, eğitim ve uygarlık karşısında, bedensel ve ruhsal iyileşmeyi şu ya da bu şeyhin elinde gören insanların uygar Türk toplumu içinde bulunabileceğini açığa vurmaktan doğrusu çekiniyorum. Sizler ve bütün ulus bilmelidir ki, ... Türkiye Cumhuriyeti, şeyhlerin, dervişlerin, müritlerin ve tarikatçıların ülkesi olamaz.'' (131). Kastamonu halkı Gazi'yi alkışladı. Mustafa Kemal, Ankara'ya döner dönmez hükümetle birlikte işe koyuldu. Eylül 1925'te hükümet, tekkelerin kaldırılmasına ve mallarının devletleştirilmesine, tarikatların da dağıtılmasına ve yasaklanmasına karar verdi. Cübbe ile sarığı bundan böyle yalnız camilerde vaaz veren, nikâh kıyan ve mezar başında dua eden İslam din adamları giyebilecekti. 1935'te de bir yasa, dinsel kıyafetin yalnızca camilerin içinde giyilebileceğini saptadı. Tahtlarından indirilen dervişler, ancak birkaç yerde yeni önlemlere karşı küçük karışıklıklar çıkarmayı başarabildiler.

Hiç kuşkusuz, Kemal Atatürk tanrıtanımazdı. Hükümet uygulaması politikasında ise, İslam inancının Anadolu köylüsünde bulunan derin köklerini dikkate alıyordu. Politikasının hedefi, açıkça, Müslümanlığın elinden her türlü siyasal, hukuksal ve toplumsal görevi almak ve toplumsal alanda devletin egemenlik üstünlüğünü eksiksiz kurmaktı. 10 Nisan 1928'de Müslümanlık, devlet dini olma niteliğini de yitirdi. Bundan sonra atılan adım, Müslüman din adamlarının başbakanlığa bağlı özel bir dairenin yönetimi altına verilmesi ve aylığa bağlanmasıydı. Aynı zamanda, hükümet Türk aydınlarından ve din adamlarından, Müslümanlığı bizzat yenileştirmek ve özellikle ''Türkleştirmek'' isteyenlerin çabalarını da destekliyordu. Türk milliyetçiliğinin teorisyeni Ziya Gökalp de bunun düşünü kurmuştu. Millet Meclisi, Kuran'ın Türkçeye çevriltilmesi için 4.000 Türk Lirası para ayırdı. Bu yapıt

Atatürk'ün yaşadığı sıralarda tamamlanmadı. Öte yandan 30 Ocak 1932'de Ayasofya minaresinden müezzinin sesi ilk kez olarak Kuran'ın dilinde çınlamıyordu. Artık ''Tanrı uludur'' diye Türkçe bir ses duyuluyordu. Birçok kulaklar buna alışık değildi, yabancıydı. Böyle bir değişiklik, bireyin yaşamına, halifeliğin kaldırılmasından daha etkili biçimde giriyordu. Aynı etki, Mustafa Kemal, daha önce sözü edilen konuşması için Kastamonu'da başı açık, elinde bir panama şapkası ile göründüğü zaman da olmuştu. Dine inanmış, Müslüman Türkler için şaşkınlık verici bir şeydi bu. Onların başına giydiği şey festi. Fes, onları ''inanmayanlardan'' ayırıyor, İslam kurallarının saptadığı gibi dua ederken alnın yere değmesine olanak veriyordu. Ama sade Türk'ün bilmediği şey, fesin daha önceki tarihiydi. Daha 100 yıl önce Sultan Mahmut, Yunanlılara özgü bu baş giyimini, din adamlarının öfkeli direnmesini hesaba katmayarak, sarığın yerine orduda ve memurlar için kabul etmişti. Bunun hemen ardından aynı örümcek kafalılar fesi gerçek inancın işareti olarak kabul ediyorlardı. Jön Türkler zamanında moda olan Tatarların kürklü şapkası kalpağı da, dinsel yasa ile bağdaşmaz kabul ediyorlardı. Kalpağı Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal ile Türk milliyetçileri giyiyorlardı. O halde İslam din adamları için şu ya da bu giyim eşyası önemli değildi; onlar yalnızca her türlü yeniliğe karşı çıkıyorlardı.

1925 yılı ilkyazında, Savunma Bakanlığı, askerlerin güneşten korunması için onların giyeceği bir siperlikli kasket kabul ettiği zaman, baş örtüsü ile ilgili tartışma yeniden başlamıştı. Ama Muhammed Peygamber, ''Savaşırken yüzün güneşe dönük olmasını'' istememiş miydi? Atatürk'ün yaşam öyküsünü kaleme alan yazarlardan İrfan Orga, kendisinin ve öteki genç subayların, o vakitler yeni şapkayı giyince utanç duyduğunu anlatır. Ailelerinin yanına eve giderken, siperin arka tarafı göstermesi için şapkalarını ters çeviriyorlarmış. Çok eski bir önyargı böylesine derine yerleşmişti.

Bu durumda, Mustafa Kemal'in fese karşı savaş açması hiç de yanlış bir şey değildi. Ekim 1927'deki büyük söylevinde bu konuda şöyle diyordu: ''Kafalarımızın üzerinde bilgisizliğin, yobazlığın, ileriliğe ve uygarlığa karşı kinin bir işareti gibi duran fesi ortadan kaldırmak ve bunun yerine bütün uygar dünyanın baş örtüsü olarak kullandığı şapkayı koymak, Türk ulusu ile uygarlığın büyük ailesi arasında düşünce bakımından ayrılık bulunmadığını bu yoldan da göstermek gerekliydi.'' (132).

Mustafa Kemal, ülkede yaptığı gezi sırasında halka bu düşünceyi her yerde anlatmaya çalıştı. Kastamonu'da kalabalık arasında bir adamı gösterdi ve dinleyenlere onun kıyafetinin çirkinliğini anlattı: Başta kırmızı fes, onun etrafına sarılmış yeşil sarık, bedende ayaklara kadar uzanan uzun ve bol bir mintan, bunun üzerinde de Avrupa biçiminde bir ceket. İnebolu'da belediye binasında zanaatçıların temsilcileriyle görüştü. Onlara, Türk halkının kurtulmak zorunda kaldığı savaş ve baskı yıkımının, Türklerin ve öteki Müslüman devletlerin gelişmelerinde geri kalmalarından, ilerlemeye ve insanlık kültürüne uymayı başaramadıklarından ileri geldiğini anlattı. Artık yabancı müdahalecilere karşı zafer kazanıldıktan sonra savaşım gene sürdürülmeliydi. Başka çare yoktu. Uygarlık, kenarda kalan herkesi yiyip bitiren korkunç bir ateşti.

Mustafa Kemal, ertesi gün gene Panama şapkası elinde, İnebolu sokaklarında çevresine toplanan büyük bir insan kalabalığının önünde konuştu. Bütün Anadolu'da olduğu gibi burada da herkes fes fiyiyordu. Ama birçoğu bunun yanında Avrupa biçimi elbiseler, bir kısmı da Doğulu kılığı ile Avrupa kılığının bir karışımını giymişti. Mustafa Kemal, uygar olmak isteyen bir halkın bunu dış görünüşünde de göstermesi gerektiğini söyledi. Sonra topluluğa iki soru yöneltti: ''Kılığımız ulusal mıdır? (Hayır! sesleri) Kılığımız uygar ve uluslararası mıdır? (Hayır, hayır! sesler) Ben de size katılıyorum. Bu garip karışım ne ulusaldır, ne de uluslararası... Arkadaşlar, Turan kılığının peşinden koşmak ve onu yeniden canlandırmaya çalışmak boşunadır. Uygar, uluslararası bir giyim bizim ulusumuz için de yerinde ve uygundur. Biz de onu giyeceğiz. Ayaklarda çizme ya da ayakkabı, bunun üstünde pantolon, gömlek, kravat, ceket ve yelek - ve bütün bunların tamamlanması için kenarlı bir başlık. Çok açık olarak söyleyeceğim: Bu baş örtüsünün adı 'şapka'dır.'' (133). Mustafa Kemal bunları söylerken oradakilere şapkasını gösterdi ve başına koydu. Hayranlık ve şaşkınlık büyüktü. Ama karşı çıkan olmadı. Mustafa Kemal, insanların güvenini kazanacak ve onları bir konuda inandırabilecek gibi konuşma yeteneğine sahipti.

Kısa bir zaman sonra memurların şapka giymesi zorunlu kılındı. 25 Kasım 1925 tarihli bir yasa, bütün Türk erkeklerinin şapka giymesini buyuruyordu. Bundan böyle fes giyen cezalandırılacaktı. Direnme gösterenler de çıktı. Polis, fesi çıkarmak istemeyen birkaç yüz kişiyi tutukladı. İslam dünyasında tanınmış sözü geçen kişiler, direnmeyi güçlendirdiler. Hepsi de şapka giyen Müslümanların inançsız olduklarını ilan ettiler. Bazı yerlerde de düpedüz şapka bulunmuyordu. Çok garip başlıklar ortaya çıktı. Örneğin bir yerde bütün erkekler hep birden Avrupa'nın kadın şapkalarını, açıkgöz bir tüccarın herkese dağıttığı modası geçmiş eski şapkaları giydiler. Türkiye'de ve Yakındoğu'nun bütün bölgelerinde bugün için şapka ve Avrupa tipi giyim olağan bir şey haline gelmiştir.

Ancak Mustafa Kemal Kastamonu'da verdiği uzun söylevde yalnız fese değil, peçeye ve onunla birlikte kadınların toplumsal baskı altında tutulmasına da karşı çıktı. Kadının kurtuluşu ve erkekle hukuksal bakımdan eşit tutulması, tüm Türk hukukunun reformundan ayrı değildir. Hukuk, Türkiye'de de meydana gelen toplumsal değişmelere uyma durumundan çoktandır çıkmıştı. İslam hukuku denilen şeriat, 9. yüzyılda ortaya konmuştu. Kuran'a ve İslam geleneğine dayanıyordu. Koyduğu hükümler kısmen gökten inmiş nitelikte ve bu yüzden de dokunulmaz sayılıyordu. Bunlar ne tartışılabilir, ne de değiştirilebilirdi. Tüm devlet ve toplum yaşamı, bu hükümlere bağlıydı. 19. yüzyılın yetmişinci yıllarında 1851 maddeyi içeren bir medeni kanun yapılmıştı. Ancak bu, yalnız biçim bakımından çağdaştı ve Fransız ''code civil''ine benziyordu. İçeriği bin yıl öncekinin aynıydı.

8 Nisan 1924'te, bütün yargılama gücü, laik mahkemelerin eline verildi. Ama eskisi gibi dinsel yasa geçerlikteydi. Mustafa Kemal, 5 Kasım 1925'te, Ankara'da yeni hukuk okulunu açarken, feodal-mutlakiyetçi rejime ve onun eskimiş hukuk ölçütlerine bağlı kalmanın ne kadar büyük kötülükler getirdiğini bir örnekle canlandırdı: ''Dünya tarihinin 1453'te İstanbul'un Türkler tarafından fethi zaferi gibi bir olayını anımsayalım. Bütün bir dünyaya karşın, İstanbul'u her zaman için Türk halkının malı haline getiren aynı güç, hukuk bilimcilerinin sert direncini kırmaya ve yine o sıralarda bulunmuş olan basımevini Türkiye'ye sokmaya yetmemişti. Eski yasaların ve onların bekçilerinin, basımcılığın ülkeye girmesine izin vermesinden önce üçyüz yıl süreyle incelemeler yapıldı, karşı çıkmalar oldu, olumlu ve olumsuz tartışmalarla güç ve enerji tüketildi.'' Konuşmacı bundan şu sonucu çıkardı: ''Devrimcilerin en güçlü, en fesatçı ve en tehlikeli düşmanları köhnemiş yasalarla onların eskimiş savunucularıdır.'' Mustafa Kemal'in konuşması şu sözlerle en yüce noktasına ulaştı: ''Biz tamamıyla yeni yasalar çıkaracağız ve eski hukuk ölçütlerini kökten yok edeceğiz.'' (134).

Hukuk reformu olağanüstü bir yüreklilikle ele alındı. Babıâli'nin eski hukuk danışmanı Kont Leon Ostorog, genç ve hareketli adalet bakanının kendisine, bazı yasa maddelerinin değiştirilmesi konusunda yıllarca danışmalarda bulunmak yerine Türkiye için bir Avrupa yasasının kabul edileceğini söyleyince ne kadar şaştığını anlatır. Sonunda, 1907 yılından kalma ve gelişmiş bir burjuva-kapitalist toplumun istemlerine uyan İsviçre Medeni Kanunu seçildi. 26 hukukçudan meydana gelen bir komisyon, İsviçre Yasası'nı hazırladı ve Türkçe'ye çevirdi. 17 Şubat 1926'da Büyük Millet Meclisi bu yasayı kabul etti. Aynı yılın 4 Ekim günü de yasa yürürlüğe girdi. 1930 yılına kadar Türkiye, ayrıca, yeni ceza, ticaret, borçlar ve deniz hukuku yasaları ile yeni usul yasaları kabul etti. Bunun için Alman, İtalyan ve Fransız yasaları örnek olarak alındı.

Halifeliğin kaldırılması ile devletin en üst düzeyinde başlayan şey, artık toplumsal yaşamın bütün alanlarına kadar götürüldü: İslamlığın devlet ve toplum alanlarının dışında bırakılması. Aynı zamanda, ulusal ve dinsel azınlıkların hukuk alanında ayrı işlem görmesine de son verildi. Şeriat, yalnız Müslümanları hedef aldığı halde, yeni yasalar bütün yurttaşlar için geçerliydi. Daha önce ''Müslüman olmayanlar'' kendi yaşamını, topluluklarının, Ermeni, Rum-ortodoks ya da Yahudi kiliselerinin kurallarına göre düzenliyordu. Hukuk reformu böylece yeni ulusal Türk devletini sağlama bağladı.

Medeni Kanun en etkili biçimde bireyin özel alanına etkili oldu ve aile yaşamında devrim meydana getirdi.

Osmanlı hukuku ''inananlar'' ile ''inanmayanlar'' arasında eşitlik tanımadığı gibi, erkek ile kadın da aynı haklara sahip değildi. Gerçi Kuran kadın eşlere de mülkiyet hakları tanıyordu, ama kadınların yanında erkeklere açıkça ''öncelik'' veriyordu. Kadınların kocalarına boyun eğmesi gerekliydi. Yalnız Müslümanlar arasında yapılabilen evlilik, gerçekte erkek kadını ''satın aldığı'' için, bir çeşit üstü örtülü ticarete benziyordu. Muhammed'in koyduğu kurallara karşın, boşanma da tek yanlı, kadının zararına olan bir hukuk işlemiydi. Gerçekte boşanma deyimi konunun içeriğine de uymuyordu. Çünkü erkeğin kadını istememesi yeterliydi. Erkeğin eşine, ''Evimi terket'' ya da ''Artık seni görmek istemiyorum!'' (anlamında ''boş ol'') demesiyle evlilik bozulmuş sayılıyordu.

Doğu'nun herkesçe bilinen çok kadınla evlenme sistemi, Türk kadınının hukuksal ve toplumsal durumunu daha da kötüleştiriyordu: ''Hoşunuza giden kadınları, iki, üç ya da dört olsun, alıverin''(135) deniyordu Kuran'da. Avrupa kültürüne açılmış olan Türk burjuva ve aydın çevrelerinde çok kadınla evlilik çoktandır moda olmaktan çıkmıştı. Yoksul Türk köylüsü ile işçisinin de çoğunlukla tek karısı vardı. Çünkü bir ikinci, üçüncü ya da dördüncü kadınla evlenmek için parası yoktu. Kentlerdeki orta tabaka insanları ile varlıklı köylüler için durum başkaydı: Birden fazla kadınla evlenen, bu yoldan ucuz ve ek işgücü sağlamış oluyordu. Bununla birlikte, yükselen geçim giderleri, genel olarak, çok kadınla evlilik sayısını azaltmıştı.

Yeni Medeni Kanun, uygar evliliği ve mahkeme yoluyla boşanmayı getirdi. Bu arada her iki cins eşit duruma getirildi ve çok kadınla evlenme yasaklandı. Artık bir Müslüman kadın, ''inanmayan'' biri ile de evlenebiliyordu.

Kadının hukuksal kurtuluşu ise henüz gerçekleşmemişti. Geleneksel Müslüman adetine göre kadın, en yakın akrabaları dışında hiçbir erkek topluluğuna yaklaşamazdı. Özellikle bu kurallar, bazı yerlerde yirminci yıllara kadar çok sıkı biçimde uygulanıyordu. Bir kadın evinden ayrılınca -bu da ancak gündüzün olabilirdi- neredeyse polis gözetimi altında bulunuyordu. Çarşaf denilen bir çeşit örtüye sarınmak ve yüzünü de peşe ile kapatmak zorundaydı. Yolda giderken kadının yanında bir erkek bulunmadığı gibi, kadın bir erkekle de konuşamazdı. Bunu yaparsa, ya da peçesi fazla saydamsa ve çarşafı bedenini fazlasıyla sıkı sarmışsa, bağnazlar tarafından hakaret edilmesi ve üstüne tükürülmesi her zaman için söz konusu olabilirdi. Kendini zamanında saklayamazsa, ''düzen koruyucular''ından birinin hemen gelip kendisini bir polis karakoluna sürüklediği olurdu.

Mustafa Kemal, Türk kadınlarını, Doğu âdetinin bağladığı bu zinciri bizzat gösterdiği bir örnekle kırdı. Latife ile evlenirken yapılan düğünde her türlü alıkanlıkların tersine kadınları da konuk olarak çağırmıştı. Caddelerde ve lokantalarda, peçesiz ve Avrupa biçimi giyinen karısı ile sık sık birlikte görünürdü. 1923 yılı ilkyazında, onunla bir yurt gezisi yapmıştı. Çoğu zaman Latife de seyircilerin şaşkın bakışları altında konuşmak için kürsüye çıkardı. Bu birlikte yapılan gezi, çağdaşları olan insanlar üzerinde büyük etki yaptı. Mustafa Kemal, daha o zaman, kadının aşağı plandaki durumdan kurtarılması bakımından kendisi için neyin söz konusu olduğunu açıklıyordu: ''Eğer bir toplum iki cinsin yalnız biri için çağdaş gereksinmelerin karşılanması ile yetinirse, bu toplumun yarısından fazlası zayıflatılmış demektir. ... Zamanımızın gereklerinden biri, kadının durumunu bütün alanlarda düzeltmektir. Bunun sonucu olarak kadınlar da, erkekler gibi bilim ve teknik adamı olacaklar ve aynı eğitim düzeyine ulaşacaklardır. Bundan sonra, toplumda aynı safta yürüyen kadınlar ve erkekler birbirlerinin destekçisi olacaklardır.''(136). Mustafa Kemal, toplumsal ilerlemenin güvence altına alınması için erkekle kadının aynı hakları ve görevleri yerine getirdiği bir aile yaşamını kaçınılmaz bir koşul olarak görüyordu.

Hükümet fese karşı yasal yollarla harekete geçti. Aynı şeyi peçe için yapmadı. Ama kadının hukuksal bakımdan eşit tutulması ve Kemalistler tarafından yürütülen propaganda, peçe ile çarşafı, kentlerin sokak görünüşlerinden kısa zamanda silip attı. Çok sayıda kız ve kadın kendilerine tanınan olanakları kullandı. Artık bürolarda, ticaret yerlerinde, sağlık ve okul işlerinde, yeni kurulan fabrikalarda çalışıyorlardı. Varlıklı tabakaların kızlarına üniversitenin kapıları da açıldı. 1931'de İstanbul Üniversitesi'nden 33 kadın mezun oldu. ortaokullarla liselerde kız öğrencilerin sayısı 1924'te 773 iken 1932 yılında 9.231'e yükseldi. 1930'da kadınlar, yerel seçimler için seçme ve seçilme hakkını elde ettiler. 1934'te aynı hak, Büyük Millet Meclisi seçimleri için de kabul edildi. O yıl 17 kadın, bir Doğulu devletin parlamentosuna ilk kez üye olarak girdi.

Eylül 1925'te İzmir Valisi bir kabul töreni düzenledi. Mustafa Kemal orkestraya bir işaret verdikten sonra valinin yaverinin kızını bir fokstrot oynamaya çağırdığı zaman, zamanın Türk toplumu için şaşkınlık verici bir olay meydana gelmişti. Daha sonraki günlerde kendisi de çok sayıda balo düzenledi ve böylece memurların, subayların, aydınların ve tüccarların eşlerini eğlenceli bir çağdaş yaşama alıştırdı.

Köylerde ağır tarla işleri altında ezilmekte olan Türk kadınlarının büyük çoğunluğu için önce hiçbir şey değişmedi. Yoksul köylü, büyük toprak sahipleri ile kentlerdeki tefecilerin insafına bağımlı olduğu, mülkiyet ilişkileri onun yararına değiştirilmediği sürece, köyün kadınları da reformlardan yararlanamazdı. Köylerde ve küçük kentlerde peçe daha uzun süre kalkmadı. Yeni Medeni Kanun'a karşı, kadın, yüzyıllar öncesinde olduğu gibi, erkeğin çalışma kölesi olarak kaldı. Pek az sayıda kız ve kadın, eşlerine, babalarına ve erkek kardeşlerine karşı dikelerek kendi haklarını istemek cesaretinde bulunabildi. Daha aydınlık bir geleceğin kapısı Türk kadını için gene de açılmış sayılırdı. Mustafa Kemal'in en büyük hizmetlerinden biri, Türk kadınlarına, 20. yüzyılın yolunu göstermiş olmasıdır.

Kemal Atatürk'ün halkının mutluluğu için savaşırken gösterdiği çaba ve kişisel girişim gücü daha yaşadığı günlerde onu bütün dünyanın sevilen kişiliği durumuna getirdi. Savaş meydanlarında yaşamını ortaya koymaktan geri durmamıştı; sarık ile fesin gericilik cephesine, şapkası ile karşı çıkmış insandı. Türk halkına, yeni bir yazı öğretmek için karatahta önünde tebeşiri eline alan kişi de gene oydu. Halifelikle şeriat ortadan kalktıktan sonra geri kalmış toplumsal-ekonomik koşullar yanında Türkiye'yi İslam-Osmanlı geçmişine bağlayan güçlü bir bağ olarak Arap alfabesi henüz duruyordu. Daha 1923 ve 1924 yıllarında, Millet Meclisi'nde Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin alınması önerilmişti. Sesli harfi bulunmayan Arap alfabesi, sesli harf bakımından zengin olan Türk dilinin yansıtılmasına asla elverişli olmayan bir araçtı. Bu yüzden yazmayı öğrenmek her Türk için uzun zaman çaba gösterilmesini gerektiren bir işti. Mustafa Kemal, Türkiye'de okur-yazar olmayanların sayısının yüksek oluşunu, halkın aşağı yukarı yüzde 90'ının okuma yazma bilmemesini, kısmen yazının öğrenilmesinde karşılaşılan büyük zorluklara bağlıyordu. 1927'de iç durumun duruluğa kavuşmasından sonra yazı reformunu yeniden gündeme koyduğu zaman, bununla birçok amaç güdüyordu: Bunu, gerek kötülüklerle dolu bir geçmişe, gerekse bilgisizliğe karşı bir savaş kabul ediyordu. Aynı zamanda, bu yoldan uluslararası kültür ve bilim düzeyi ile bağlantı kurmak istiyordu. Ayrıca bu reform, Türk dilini Arap alfabesinin, bunun dışında da birçok Arapça ve Farsça yabancı sözcüklerin ve dilbilgisi öğelerinin çemberinden kurtarma konusunda duyulan derin bir ulusal isteği de anlatıyordu.

1927 yılı, uzmanların  geniş araştırmaları  ile  geçti. Mustafa Kemal, sekiz yıldan bu yana ilk kez 15 Temmuz 1927'de; sağlık nedenleri yüzünden yaz aylarını Dolmabahçe Sarayı'nda geçirmek üzere İstanbul'a gitti. Bir yıl sonra, burada, ''Latin harflerinin kabul edilme olanağını ve biçimini incelemek için'' bir komisyon topladı. Tartışmaları bizzat kendisi yönetti. Komisyonun altı hafta içinde yeni Türk alfabesini hazırlaması daha çok onun bir hizmetiydi. Alfabe, Latin harflerini içine alıyordu, ama Türk dilinin ses hazinesine de uydurulmuştu. Alfabenin kapsamı bu yüzden 32 harfti. Bunların 21'i sessiz, 11'i sesli harfti.

9 Ağustos 1928 günü akşamı Gazi, milletvekillerini, bakanları, memurları, gazetecileri, eğitimcileri, tarihçileri ve diplomatları sarayın önünde bulunan parkta bir şölen yemeğine çağırdı. Saat 23'te kendisi şölen yerinde göründü. Yeni yazı ile birkaç satırı not defterinin bir sayfasına yazdı ve genç bir adamdan okumasını rica etti. Ama genç adam bunu okuyamadı. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayağa kalktı ve konuklara doğru döndü. Kendilerinden yeni yazıyı en kısa zamanda öğrenmelerini istedi. ''Arkadaşlar'', dedi, ''zengin ve ahenkli dilimiz, şimdi yeni Türk harflerinin yardımı ile gerçek değerini gösterecektir. Yüzyıllar boyunca kafalarımızı demir bir çemberin içinde hapis tutan ve kendimizin bile çözemediği bu anlaşılmaz işaretlerden kurtulmak zorundayız. .. Yeni Türk alfabesini çok çabuk öğrenmek zorundasınız. Onu her yurttaşımıza, erkekler gibi kadınlara, hamallara ve kayıkçılara kadar herkese öğretin. Bunu bir yurtseverlik görevi, ulusal bir görev olarak bilin!'' (137).

Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı'nı bir okul haline getirdi. Orada, günlerce, önce 9 Ağustos akşamı çevresine toplanmış olan kişilere olmak üzere yazı öğretti. Kendisi tahtada harfleri açıkladıktan ve bunlarla ilgili örnekler yazdıktan sonra, orada bulunanların her biri, Başbakan İsmet'ten son yavere kadar tahtanın önüne geçip yeni harflerle adını yazmak zorundaydı.

Sonra bir duvar tahtası ile tebeşiri kuşanarak ülkede bir geziye çıktı. Köy meydanlarında, kahvelerde ve belediyelerde tahtayı kurdu, yeni yazıyı öğretti ve bu yazıda herkesi sınavdan geçirdi. Başbakan ve öteki hükümet memurları onu örnek aldılar. 45 yaşına kadar her Türk için yeni yazıyı öğrenme zorunluluğu kondu. Basımevleri yeni alfabeyi çok sayıda bastı ve gazeteler bunu yaydılar. Büyük Millet Meclisi, 3 Kasım 1928'de, yeni Türk yazısını kabul eden ve Türk dili için Arap yazısının kullanılmasını yıl sonundan başlayarak yasaklayan bir yasa kabul etti.

Yeni yazı, aynı zamanda, bir dil reformunun da başlangıcı oldu. 1932'de devlet başkanının buyruğu üzerine Türk Dil Kurumu kuruldu. Bu kurum, Türk dilini birçok Arapça ve Farsça sözcükten temizledi. Eski metinleri, lehçeleri ve başka Türk dillerini, yabancı sözcüklerin yerine bunlardan sözcükler almak amacıyla incelendi. Milliyetçi arıdilcilerden bazıları asıl hedefin dışına çıktı. Bununla ilgili olarak, 17. yüzyılda kurulan ve aşırılıklara gitmekten kendini alıkoyamayan Alman dil derneklerini düşünelim. Ama kurum, asıl amacına erişti: Yazı dili gerçekten konuşulan Türkçeye uyduruldu, sadeleştirildi ve böylece teknikle bilimin çağdaş istemlerine yeterli bir araç durumuna getirildi. Bugün bir Türk öğrenci elli yıl önce yazılmış bir kitabı -yeni yazıya aktarılmış olarak- okurken, bizim orta yüksek Almancayı okurken karşılaştığımız güçlüklerle karşılaşır.

Yazı ve dil reformu, tüm Türk eğitimine yeni atılımlar kazandırdı. Daha önce belirtildiği gibi, Mustafa Kemal, her zaman için kendini halkının eğitimcisi olarak görüyordu. Halkın eline yüzyıllarca eski geriliği yenmek için gerekli araçları vermek istiyordu. Bu tutumu ile, gençliğinde yapıtlarını okuduğu 18. yüzyıldaki Avrupa'nın burjuva aydınlanma döneminin gerçek bir evladıydı. Her gün yeni bir okul açmanın Atatürk'ün tutkusu olduğu ileri sürülür. Kuşkusuz bu sav, bir abartmadır. Ülkenin ekonomik gizil güçlerinin azlığı ve reformların oluştuğu burjuva sınıfsal sınırlar, böyle bir tasarıyı olanaksız yapmıştı. Buna karşın, Kemal Atatürk'ün yaşamının son yıllarında, okul alanında yapılmış olan işler gerçekten şaşırtıcıdır. Öğretmen yetiştirme kurumları, teknik ve tarımsal okulların meydana getirdiği bir sistem, ilkokullar ve ekonomik kadroların yetiştirilmesine yardım etti. Eskiden bir tek tarım okulunun bulunduğu Ankara'da bir lise, kızlar için ayrı bir okul, bir ticaret yüksek okulu, bir tıp fakültesi, bir hukuk fakültesi ile bir tarih-dil fakültesi, bir hijyen merkez enstitüsü, bir konservatuvar, bir mimarlık ve şehircilik yüksek okulu açıldı. İstanbul Üniversitesi temelden çağdaş hale getirildi. Hükümet, çok sayıda yabancı bilim adamını ülkeye getirdi. 1933'te Almanya'da kültür barbarlığı başladığı zaman, Kemal Atatürk yurdunu terk eden birçok Alman profesörüne Türkiye'de çalışma alanı sağladı. Türkiye'ye gelen yeni ruhun simgesi olarak, İstanbul'da, ünlü Ayasofya Camisi'nin müze haline getirildiğini ve daha sonra da ''bilimin tapınağı'' diye adlandırıldığını belirtmek gerekir. Padişahların sarayları da yerli ve yabancı ziyaretçilere açıldı ya da çeşitli eğitim kurumlarının barınma yeri oldu.

Halk eğitimi alanında da çalışmalar oldu. Osmanlılar çağına göre bu alanda belirgin bir ilerleme görüldü. Öğrenci sayısı 1923'te 350 bin iken, İkinci Dünya Savaşı'nın başında 800 bine çıktı. ''Halkevleri'' ile kentlerde ve köylerde açılan okuma salonları eğitim sistemini tamamladı. Yabancı okullar sıkı bir denetim altına sokuldu. Coğrafya, tarih ve yurttaşlık bilgisi derslerinin Türkçe verilmesi zorunluluğu kondu. Türk dilini yalnız Türk öğretmenler okutabiliyordu.

Ancak burada verilen sayılar, 14 milyonluk nüfus ile karşılaştırılınca, Kemal Atatürk tarafından ortaya atılan konuların gerçekten henüz ne kadar uzak olduğu anlaşılır. Gerçi yasalara göre genel ve parasız okul zorunluluğu vardı, ama 1939'da okul çağında bulunan çocukların ancak yüzde 50'si devlet ilkokullarına gidiyordu. 1927'de okur-yazar olmayanların oranı erkeklerde yüzde 87, kadınlarda yüzde 96 idi. 1935'te aynı oranlar erkeklerde yüzde 76.7, kadınlarda yüzde 91.8 dolayında bulunuyordu (138). 800.000 öğrenci yanında yuvarlak olarak yetişkinlerin ancak 1.3 milyonu okuyup yazabiliyordu. Demek ki, devlet başkanının ve öteki devlet ileri gelenlerinin yeni yazının propaganda edilmesi için yaptığı başdöndürücü geziler, yetişkinler arasında karabilgisizliğin geniş ölçüde azalmasını sağlayamamıştı.

Yeni Türk okulculuğunun eğitim hedefi, ülkenin siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamına başarılı biçimde katılabilmek için gerekli pratik bilgilere sahip, ulusal bilinçte, cumhuriyetçi yurttaşlar yetiştirmekti. Atatürk'ün koruyuculuğu altında kurulan ''Türk Tarih Kurumu'', yurtseverlik, Anadolu yurdu üzerine gurur duyma yolundaki eğitimi destekliyordu. Mustafa Kemal, 1932'de, Birinci Türk Tarih Kongresi'nde bir konuşma yaptı. Bu konuşması ile, bundan böyle Türk tarihçilerinin çıkış noktası yapacakları ana savı ortaya koydu: Türk halkının tarihi, Müslümanlığın kabul edilmesiyle ve Osmanlı hükümdar soyunun iktidara geçmesiyle başlamaz, bundan daha eskidir. Kendi halkının kökenlerini araştırmak ve böylelikle Osmanlı-İslam geleneğinden sıyrılmış, kendine özgü bir Türk ulusal bilinci sağlamak yerinde ve değerli bir şeydi. Ama bu çaba ile ilgili olarak birçok Türk tarihçisi şovenist bir yola saptı. Akla-aykırı, faşist ırk teorilerine benzer, Türklerin dünyanın asıl kültür halkı oldukları ve Orta Asya'dan dağılarak, Çin'e, Hindistan'a, Yakındoğu'ya ve Afrika'nın en uzak köşelerine uygarlık götürdükleri yollu savlar ortaya attılar. Sümerler ve Hititlerin Türk toplulukları olduğuna bir şey denemezdi.

Bilim ve sanatın bütün öteki alanlarında da reformlar yapıldı. Örneğin besteciler, eski Türk folkloruna, klasik ve çağdaş Avrupa müziğine yöneldiler. İslamlık, sanatçıların insan bedeninin resmini yapmasını yasaklamıştı. Artık bu önyargı da ortadan kalktı. Bunun gözle görünür kanıtları, halka sanatta yeni yolu tanıtmak için Gazi'nin yaşadığı günlerde yapılmış birçok at sırtındaki heykelidir.

Bu sayılanlarla reformlar hiç de bitmiş değildir. Metrik sistemin, Gregoryan takviminin kabul edilmesi, yer adlarının Türkleştirilmesi ve en son olarak da 28 Haziran 1934 tarihli yasanın belirtilmesi gerekir. Bu yasa, efendi, bey ve paşa gibi bütün Osmanlı rütbelerini kaldırdı, 1 Ocak 1935'e kadar her Türkün bir aile adı bulması zorunluluğunu getirdi. Kişi adlarında o güne kadar görülen karmaşa çağdaş bir toplumsal örgütlenme için altından kalkılması olanaksız bir şeydi. Evlilik durumu kayıtlarının sağlanması, posta dağıtımında yanlışlıkların önlenmesi, ya da herkesin babasının özadına bile benzemeyen rastgele bir adı kendi özadının yanına koyması halinde, bir aileden gelen üyelerin saptanması nasıl yapılabilirdi? Gazeteler ve radyo spikerleri altı ay süreyle soyadları için uzun öneri listeleri ilan ettiler. Mustafa Kemal de paşa ve gazi rütbelerini terketti. Büyük Millet Meclisi, ona, ''Türklerin babası'' anlamına gelen Atatürk adını verdi.

Türkiye'nin hareketli çağdaşlaşma politikası, Asya ve Afrika'ınn sömürge ve yarı-sömürge ülkelerindeki bütün ulusal bilinçte güçlerin, İslam ülkelerinin gözünde Kemal Atatürk'ün ve Türkiye'nin saygınlığını daha da yükseltti. Bu ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketi, Orta Asya Sovyet cumhuriyetleri yanında Türkiye'de de yeni bir örnek ve aynı zamanda yalnız emperyalist efendileri yenmenin değil, onlarla birlik halinde olan feodal-dinci gericiliği yenmenin de olanaklı olduğu konusunda kanıt bulmuştu. İran ile Afganistan, artık birçok noktada, Türkiye'yi öykünmeye değer bir örnek olarak gördüler. Arap ülkelerinde kültürel, toplumsal ve ekonomik koşullar biraz başka türlüydü. Ama buralarda da Kemalist politikanın ilkeleri, ulusal kurtuluş güçleri üzerinde verimli etkiler yaptı.

Bununla birlikte, yabancı bir gözlemci için Kemal Atatürk'ün reformlarının da sınırları görülür durumdaydı. Kuşkusuz burjuva Türk milliyetçileri, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki koşullara göre önemli bir ilerleme sağlamışlardı. Ama kendilerine kalan toplumsal yapıda hiçbir şey değiştirmediler. Ne bir tarım reformu, ne de ilerici çalışma yasaları yapıldı. Demokratik ve sosyalist hareket baskı altında tutuldu. Türk halkının büyük yığını köylüler, eskiden olduğu gibi yoksulluk ve gericilik içinde sürüklenip gittiler. Bu yüzden Türk örneği, gelişmesi zayıf ülkelerin halkları arasında demokrasi ve sosyalizm düşüncelerinin yer ettiği ölçüde çekici gücünü yitirecekti.

Ancak son bir yargıda bulunma olanağına erişmek için Kemalist programın önemli bölümlerini, bu arada ekonomi ve dış politika alanlarını da incelemek gerekiyor.

İKTİSADİ BAĞIMSIZLIK İÇİN

 

Türklerin ulusal kurtuluş hareketinin ulaştığı zafer, Anadolu'yu İtilaf emperyalistlerinin yarı-sömürgesi olmaktan korumuştu. Lozan'da İngiltere, Fransa ve İtalya gibi büyük devletler, bu zaferi siyasal bakımdan da tanımak zorunda kalmışlardı. Ama genç Türkiye Cumhuriyeti'nin, emperyalist devletlerin gerek dünya piyasasında ve gerek bizzat Türkiye'de sahip bulundukları güçlü ekonomik yığılmalar karşısında nasıl ayakta kalmak istediği sorusu henüz yanıtlanmadı.

Kapitalist dünya ekonomisinde, Türkiye, son derece zayıf bir duruma sahipti. Ekonomik bakımdan az gelişmiş bir ülkeydi. El zanaatları işletmeciliği önde geliyordu. Türkiye'ye yatırılmış olan yabancı sermaye, Lozan Antlaşması'na göre, 63.4 milyon İngiliz lirasını buluyordu. Bu yatırımların dağılımı, emperyalistlerin, yalnızca, Türkiye'nin hammaddelerini kolayca ülkeden dışarı çıkarma olanağını kendilerine veren ekonomi dalları geliştirdiklerini tanıtlar. Toplam yabancı yatırımlarının yüzde 62'si demiryolu şirketlerinin, yüzde 21'i bankalarla ticari girişimlerin, yüzde 8'i belediye işletmelerinin ve yüzde 5'i de madenciliğin payına düşer. Sermayenin yalnız yüzde 4'ü sanayi kesimine yatırılmışıtır (139).

Bu kesim de, birkaç tekstil, deri, yaprak sigara ve sigara, kereste işleme ve yiyecek maddesi girişimlerinden meydana geliyordu. İç ve dış ticaret, yabancı tekellerle işbirliği yapan Ermeni, Rum ve Yahudi tüccarların elindeydi. Belirgin biçimde bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin 1923 yılında ABD, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dan 3 milyon İngiliz Lirası tutarında ekmeklik buğday ithal etmek zorunda kalması gerçeği, savaşın yıkıntıya çevirdiği tarımın durumunu tanımlar.

Kemal Atatürk, henüz bağımsızlık savaşı yapılırken, ülkenin tam bağımsızlığı ve özgürlüğü için siyasal ve askeri bağımsızlık yanında, adalet, ekonomi ve maliye bağımsızlığının da gerekli olduğunu belirtmişti. ''Bu sayılan alanların birinde ülkenin ve ulusun bağımsızlığının başkası tarafından ele geçirilmiş olması, onların bağımsız olmadığı anlamına gelir.'' (140).

O halde anti-emperyalist savaşım, askeri zaferden sonra, en başta ekonomik alan üzerinde yoğunlaşmalıydı. Tüm ulusun olduğu kadar, gelişmekte olan Türk burjuvasının çıkarları da bunu böyle gerektiriyordu. Ulusal ekonomi politikasının temel çizgilerini, 17 Şubat ile 4 Mart 1923 günleri arasında İzmir'de toplanan ''Türkiye Genel İktisat Kongresi'' hazırladı. Mustafa Kemal, kongreyi açış konuşmasında şöyle dedi: ''Askeri zaferlerimiz ne olursa olsun, ekonomi alanındaki zaferlerle tamamlanmadığı takdirde, sürekli olamazlar, parlaklığını ve önemini kısa zamanda yitirirler. Bundan dolayı, kesin sonuçlar alabilmek için... ülkenin ekonomik bağımsızlığını sağlamak üzere ekonomimizi geliştirmek ve güçlendirmek gereklidir.'' (141). Böylece İzmir Kongresi, yıkılan ülke ekonomisini yeniden kurmak, var olan hammaddelere dayalı ve ülkeye özgü ulusal bir sanayi meydana getirmek ve bunun için gerekli sermayeyi bulmak, yabancı sermayeyi atmak, bir demiryolu ve karayolu ağının yapımı ile ülkeyi geliştirmek, tarım gelirlerini yükseltmek gibi konularla uğraştı. Özel sermayenin bulunmadığı yerde, doğrudan doğruya devlet, ekonomi ve ulaştırma kalkınmasına el atacaktı.

Ancak Mustafa Kemal, bununla ilgili olarak, kendi kanısınca Türk ulusunun birbiriyle savaşan sınıflardan meydana gelemeyeceğini, köylülerin, zanaatçıların, tüccarların ve işçilerin ulusal bir birlik meydana getirmesi gerektiğini yineledi. Böylece halkın demokratik etkinliği sanayileşme programının gerçekleştirilmesi sırasında yasaklanmış oluyordu. Bu nokta, kongrede bulunan işçi heyetinin ortaya koyduğu dileklerin dikkate alınmaması ile de deyimlenmişti. Öncü durumundaki subaylar ve memurlar tabakasına egemen olan burjuva ideoloji, var olan mülkiyet ilişkilerine etkili biçimde el atılmasını kabul etmiyordu. Dünya ekonomik bunalımının başlangıcına kadar ülke, savaşın kendisine açtığı yaraları pek yavaş iyileştirdi. Bu süre içinde hükümet, çeşitli önlemlerle var olan ve özel girişimciler tarafından yeni kurulan fabrikalarda yerli malların yapımını özendirmek, ulaştırma ağını geliştirmek ve yabancı tekellerin elinde bulunan imtiyazları satın almakla yetindi. Bu politikanın göz önünde bulundurduğu başlıca nokta yabancı yardımına karşı temelden olumsuz bir tavır alınmadığı halde, tek bir kez bile Osmanlılar zamanında olduğu gibi geniş çapta borçlanmalara gidilerek yabancı sermayeye bağımlı duruma gelmemekti. Bu yüzden Türk devleti, sanayi girişimlerini hemen yalnızca son derece dar olan  bütçesinden ve iç  borçlanmalardan finanse ediyordu. uluslararası para dünyası Ankara'nın anti-emperyalist politikasını büyük bir kuşku içinde izliyordu ve bundan dolayı da Türkiye'de -şimdi çok daha elverişsiz olan koşullar altında- yeniden sermaye yatırımı yapmaya kendi açısından pek az eğilimliydi.

Hükümet çok sıkı tutumluluk önlemleri ile 1925 yılından sonra sürekli olarak bütçe fazlası sağlıyordu. Özel sanayi için gerekli kredileri sağlamak üzere 1924'te Türkiye İş Bankası kuruldu. Bu projeyi, Kemal bizzat destekledi ve kendi varlığını bu bankanın paylarına yatırdı. Bankanın ilk müdürü sonradan iktisat bakanı, başbakan ve 1950 ile 1960 arasında devlet başkanı olan milletvekili Celal Bey (Bayar) idi. İş Bankası ile, o güne kadar Türkiye'nin ekonomik yaşamına engel olan yabancı bankalar cephesinde ilk yarık açılmış oldu. Bir yıl  sonra devletin ''Türkiye Sanayii ve Madenler Bankası'' kurulunca bu yarık daha da genişledi. Bu banka, Osmanlı devletinin mülkiyetinden devir alınan işletmeleri yönetmek, finanse etmek ve yeni işletmeler kurmak amacıyla kuruldu.  Böylece Ankara hükümet çevreleri, özel işletmeler yanında, devlet işletmeleri de kurmak niyetinde olduklarını belirtmiş oluyorlardı. Banka, en başta devletin büyük pay sahibi olarak, yabancı şirketlerin paylarını satın alıyor ve böylece,  özellikle madencilik alanındaki bu şirketler karma şirketler haline dönüşüyordu. Birkaç çimento, şeker ve tekstil fabrikası, Türkiye'de sanayileşmenin bu ilk döneminde kuruldu. Bu sırada devletin sermaye yatırımlarının toplamı gene de ancak 6.6 milyon Türk Lirası tutarındaydı.

Buna karşılık devlet, 1927 yılında kabul edilen ve 1942 yılına kadar yürürlükte  kalan ''Sanayi Teşvik Kanunu'' ile özel Türk girişimcilerini destekliyordu. Bu yasanın yardımı ile özel girişimciler devletin arsalarını ve binalarını parasız elde edebiliyor, vergi bağışıklıkları kazanıyor, indirimli taşıt ücretleri ödüyor ve gümrük kolaylıkları görüyorlardı. Yasa, devlet makamlarını, yabancı mallarından yüzde 10 oranında daha pahalı olsalar bile satın almada yerli ürünlere öncelik vermek  yükümlülüğü altında bulunduruyordu. Devletin bu yoldan desteklediği işletmelerin sayısı 1927'de 342 iken, 1933'te 1.473'e yükseldi (142). Devlet en başta orta ve büyük çaptaki işletmeleri dikkate alıyordu. Ancak yüzde 88'inin elektrik tesisinin bulunuşu, bu girişimlerin gelişme düzeyini tanımlamış olur. Bunların yüzde 70'i de tarımsal hammadde işliyordu (143).

Sanayi Teşvik Kanunu, ulusal Türk burjuvasına başka yollardan da yeni hareket alanları açtı. Söz konusu fabrikalarda yalnız Türk uyruklu kişilerin yönetici görevlerde bulunabileceği saptanıyordu. Ticaret ve esnaflık alanlarında Rum egemenliği, daha önce Lozan Antlaşması'nda kabul edilen göçmen değiş-tokuşu ile kırılmıştı. 1.3 milyon Rum, Küçük Asya'yı terk etti. Buna karşılık 600.000 kadar  Türk, Yunan Makedonyası'ndan Anadolu'ya göç etti. İstanbul'da gene de 80.000 Rum ile 45.000 Ermeni'nin meydana getirdiği güçlü bir azınlık kaldı. Rum tüccarlar, köylülere zorla düşük fiyat kabul ettirip onlara verdikleri sanayi mallarını tefeci fiyatına satarak, Türklerin tütün, incir, kuru üzüm, fındık vb. gibi başlıca ihraç maddelerini satın alma sonucu sürekli olarak zenginleşmişlerdi. Bu Rum aracıların yerini, bu kez Türk öğeler aldı. ulusal azınlıkların elinde kalan ticaret yerleriyle öteki girişimlere de, bir dizi yasalar yoluyla sürekli olarak artan oranda Türk yönetici ve memur kullanma zorunluluğu getirildi. Bazı meslekler, örneğin belli zanaatlar yabancılara yasak edildi.

Türkiye, ekonomik kalkınmanın bu ilk döneminde,  en  çok göze çarpıcı başarılara demiryolları yapımı alanında ulaştı. Daha 1924'te, savaşta hemen tamamen kullanılmaz duruma gelen demiryollarının yenileştirilmesine ve yeni yolların yapımına başlanmıştı. Böylece ülkenin doğusuna kadar uzanan bir demiryolu ağı meydana geldi. O güne kadar birbirinden kopuk biçimde var olan ekonomi alanları artık bir bağlantıya kavuştu ve böylece ilk kez sanayi ve tarım ürünleri için ulusal bir pazar meydana geldi. Demiryolu yapımı, yürütülmesini yerli ve yabancı inşaat firmalarına veren devletin tekeli altında gerçekleşti. Yabancı firmalar arasında bir Belçika, bir İsveç - Danimarka konsorsiyumu ve Alman Julius Berger - Bau - Union firması vardı. Ancak bu firmalar, Abdülhamid zamanındaki gibi demiryollarından mülkiyet hakları elde edemiyor, yalnız yaptıkları iş için Türk  devlet bankalarının ödediği parayı alıyordu. Mülkiyet sahibi, Türk devletiydi.

1923 ile 1940 yılları arasında 3.624 km. demiryolu yapıldı. Bundan başka 1923'te var olan 3.220 km. demiryolu da Türk devleti tarafından yabancı firmalardan satın alındı (144). Bu işlemler, 1928'de ''Anadolu Demiryolu Şirketi''nin ve bunun alt  şirketlerinin satın alınması ile başladı. Bu şirketin pay senetleri daha çok Deutsche Bank'ın elinde bulunuyordu. Daha sonra, otuzuncu yıllarda, İngiliz ve Fransız hatları satın alındı. Bunlar arasında Bağdat demiryolunun savaştan sonra Fransız mülkiyetine geçen kısmı da vardı.

Kemal Atatürk'ün zamanında Türkiye'yi ziyaret eden bir yabancıyı, demiryolu ve karayolu yapımı yanında özellikle birçok yeni hükümet binaları, okullar, yüksek  okullar, hastaneler, tiyatrolar vb. etkiliyordu. Ankara birkaç yıl içinde çağdaş bir büyük kent haline geldi. Bu işler için Atatürk, tanınmış Avusturyalı ve Alman şehir plancıları ve mimarlar getirtti.

Demiryolu şirketleriyle başlayan devletleştirme dalgası, uzun yıllardır yabancı  sermayenin egemenliği altında bulunan ekonomik yaşamın öteki alanlarına da atladı. Ulaştırma alanında Alman sermayesi ön sırada geliyor, madencilik alanı ise, ana üssünü Zonguldak kömür madenlerinde kurmuş olan Fransız ve İtalyan tekellerinin egemenliği altında bulunuyordu. Kentlerin elektrik işletmeleri daha çok Belçika şirketlerinin elindeydi. Sanayi girişimlerinde İngiliz firmaları, bankacılık alanında Fransız sermayesi yanında Alman sermayesi üstünlük sağlamıştı. Türkiye'nin ticaretinde İngiliz şirketleriyle Amerikan ve Fransız şirketleri söz sahibiydiler. 1923 ile 1933 arasındaki dönemde millileştirme yoluyla 142 milyon İngiliz Liralık yabancı sermaye yatırımları toplamı 26 milyona indirilerek yüzde 84 oranında azaltıldı (145). Ama Türk hükümetinin satın almaları kırkıncı yılların başına kadar sürdü. Örneğin 30 Mayıs 1940 tarihli yasa ile tüm kömür madenleri devletin sahipliğine geçti. Yabancıların elinde yalnızca bir kısım ticaret şirketleriyle banka şubeleri kaldı.

Yeni kurulan Türk bankaları ve yabancı varlığın devletleştirilmesi, yabancı banka şubelerinin etkisini de daralttı. 1863'te Fransız bankerleri tarafından kurulan  ve bir Türk devlet bankası rolünü oynamış olan ''Osmanlı Bankası'', 1933'te banknot çıkarma hakkını ''Türkiye Merkez Bankası'na'' bıraktı ve Maliye Bakanlığı'nın denetimi altına sokuldu. Çeşitli yabancı banka kuruluşları, artık  eskisi gibi hesaba geçirecek para bulamadıkları için Türkiye'den ayrıldı. 1923'teki yirmi yabancı banka şubesinden 1938'de ancak yedi tane kaldı. Kemalist hükümet, bu bankaların çalışmasını, Türkiye ile kendi ülkeleri arasında yapılan  dış ticarette aracılık görevi yapma çerçevesinde sınırladı.

Fransız ve İngiliz finans-kapitali, Türkiye'nin davranışlarına, otuzuncu yılların ortasına kadar kendini duyuran, amaca yönelik bir boykotla karşılık verdi. Çeşitli tekeller, Türkiye'den ayrıldılar. Bir kısmı da, örneğin Zonguldak kömür madenlerine sahip bulunan Fransız - İtalyan şirketi, girişimlerinde hiçbir yatırımda bulunmadılar, tersine bunları devletleştirilinceye kadar sömürürcesine hoyratça işlettiler. İngiliz - Fransız etkisinin ortadan kalkması ile meydana gelen ''boşluğa'' oturmaya bir yandan hazır bulunan Alman tekelleri arasında bile, öte yandan Ankara hükümetinin tutumundan dolayı kırgınlık görülüyordu. 1929'da Reichsbank Başkanı Schacht, hazırladığı bir raporda Türk hükümeti için tasarlanan ulusal bir bankanın kurulmasını kabul etmedi. Deutsche Bank temsilcileri, Avrupa çıkarlarının hâlâ sürüp giden devletleştirilmesinde gösterilen ivedilikten yakınıyorlardı. Türk hükümeti, büyük Alman şirketlerinin, Deutcshe Bank'ın Ergani bakır madenlerinin işletmeye açılmasında sağladığı olanak gibi, belli projelere sermaye yatırarak katılmasına izin vermekle birlikte, bu şirketler, kısa ya da uzun bir dönemde, paylarının Türkler tarafından satın alınacağını göz önünde bulundurmak zorundaydılar. IG-Farben şirketi bu yüzden öteki tekellere şu öğüdü vermek gereğini duydu: ''Sözü edilen  alanlarda yabancı sermaye sahiplerinin yeniden çıkarlar elde etmesi gelecekte söz konusu olmayacaktır. Halen elde bulunan imtiyazların kullanılması da devlet etkisinin artması karşısında salık verilemez.''(146).

Ancak otuzuncu yılların sonunda, yabancı tekeller, Türkiye'nin sanayi kalkınmasını önlemeye yetmediği için, koydukları boykotu kaldırmak zorunluluğunu duydular. Atatürk'ün politikası, 1914'ten önce olduğu gibi kapitülasyonlar, parasal denetim ve imtiyazlar yoluyla Türkiye'yi siyasal bakımdan da bağımlı yapmak yolunu tekellere kapadığından, bunlar da yeni ve daha az göze çarpan yöntemlere başvurduler, ama bu yöntemlerle de gene aynı hedefe ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu yöntemler, bugün ''yeni sömürgecilik'' diye tanımladığımız şeye çok benzer. Özellikle Alman ve İngiliz tekelleriyle hükümet çevreleri bu yeni taktiği uyguladılar. Yeni taktiğin ağırlık noktasını, kaçınılmaz olduğu anlaşılan sanayileşme sürecine karışmak meydana getiriyordu. Yabancı tekellerle  bunların hükümetleri, Türkiye'nin devlet olarak bağımsızlığına özenle saygı gösteriyor, ama ekonominin dolaylı yolu üzerinden ülkeyi yeniden kendi emperyalist iktidar alanlarına sokmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Türkiye'nin birinci beş yıllık planı (1934-1939) için uzmanlar yolladılar ve sanayi tesisleri verdiler. IG-Farben dosyalarında tekellerin bu taktikleri konusunda ilginç bilgiler vardır. IG-Farben Direktörü İlgner, 31 Aralık 1936'da bir Türk kimya sanayiinin kurulmasına IG-Farben'in katılması konusunda şöyle yazıyordu: ''Türkiye er geç bizzat üretime geçeceği için, başka ülkelerin sanayi gelişmesine katılma konusundaki düşüncelerimiz... Türk hükümetinin sürekli olarak hizmetine hazır görünmekle birlikte şu yada bu fabrikanın yapımını yüklenebilecek durumda olup olmadığımızı, her konuya göre ayrı ayrı incelemeyi amaçlıyor.'' Türk hükümetinin güvenini bu yoldan kazandıktan sonra, ''daha sonraları belli bir etki sahibi olma olanağı ortaya çıkabilir. ...Bu olanak, özellikle, Türkiye tarafından, yalnız bizim için de ekonomik açıdan akla-uygun görünen projelerin uygulanması bakımından sağlanabilir.'' (147). Alman tekelleri için ekonomik açıdan akla-uygun görünme demek, ancak Almanların hazır mallarının Türkiye piyasasında satışına engel olmayan ve onlar için rakip sayılmayacak sanayi kollarının kurulması demekti. Oysa Türkiye, kapitalist sanayi ülkelerinden üretim araçları satınalma gereksinmesi içindeydi ve bu gereksinme, bugün Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin sanayide çok gelişmiş sosyalist blok karşısında duyduğu gereksinmeden çok daha fazlaydı. Bu olgu, nesnel biçimde karşılaşılan dünya piyasa durumunun da sonucu olarak yirminci ve otuzuncu yıllarda Türkiye için ekonomide ve politikada kendine özgü, ulusal çıkarlara yarayan bir yol tutmanın ve bu yolda direnmenin ne kadar güç olduğunu gösterir.

Öte yandan, yabancı devletlerin ekonomik çıkarlarının 1914'ten önce olduğu gibi siyasal egemenliğe götürmesini önlemek isteyen Kemalist hükümet, kapitalist dünya piyasası ile bağlarını kopartmamaya da çalışıyordu. Bu yüzden yabancı imtiyaz sahiplerinin hepsine tazminat ödedi. Türk hükümeti yalnızca devletleştirilen demiryolları için 350 milyon İsviçre Frangı ödedi. Böylece devlet bütçesi ağır bir yük altına girdi ve halkın üzerinde vergilerin ağırlığı sürekli olarak arttı. Başka bir yük de Osmanlı devletinin borçlarıydı. Türkiye'nin bu borçlardan ödeyeceği kısım 1928'de 84 milyon Türk Lirası tutarında altın olarak saptandı. Dünya ekonomik bunalımından sonra uluslararası finans-kapital, borç tutarının geniş ölçüde azaltılmasına razı olmak zorunda kaldı. Türkiye'nin bütçesi 1956 yılına kadar hep bu borçların yükü altında kaldı.

Böylece sanayi kalkınmasının finansmanı da, belli sınırlar içinde kaldı. Ancak sanayi kalkınması, geçmişin başka bir kalıntısının daha etkisi altındaydı. Türk heyeti, Lozan'da, 1929 yılına kadar eski gümrük tarifelerini uygulamayı kabul etmişti. Bu tarifeler çok düşüktü ve dışardan akan ucuz yabancı ürünlere karşı yerli malların korunmasını sağlamıyordu. Gümrük oranlarının üretim ve Türk sanayi ürünlerinin ihracatı üzerinde nasıl engelleyici bir etki yaptığına ilişkin belirgin bir örnek, Türk dış ticaret istatistikleridir. İhracat, değer olarak 85 milyon Türk Lirası'ndan (1923) 155 milyon liraya (1929) yükseldiği halde, ithalat her zaman için ihracattan yuvarlak olarak 70 milyon Türk Lirası fazlaydı. Ancak 1929 yılında yeni bir gümrük korunma sisteminin kabul edilmesinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti olumlu bir ticaret bilançosuna kavuştu (148).

Bununla birlikte, Türkiye'nin ekonomik ve sosyal politikasının asıl sorununu, halkın yüzde 85'inin çalışmakta olduğu tarıma yeni atılımlar sağlamak meydana getiriyordu. Ancak köylünün yarı-feodal zincirlerden kurtulması halinde, sınai alım gücü olan bir iç piyasaya kavuşabilir ve bu da onun gelişmesini hızlandırabilirdi. Bununla, aynı zamanda, köylü, yüzyıllardır süregelen uyuşukluktan ve gerilikten kurtulabilir, en kaba bir sömürünün hedefi olmaktan çıkarak Türk halkı için mutlu bir geleceğin oluşumuna katkıda bulunacak duruma gelirdi. Daha bağımsızlık savaşı sırasında yalnız Türk komünistleri değil, küçük burjuva-demokratik ''Yeşil Ordu''da mülkiyet ilişkilerinin küçük ve topraksız köylülerin çıkarına kökten değiştirilmesini istemişti.

Osmanlı döneminde büyük toprak sahipliği önde geliyordu. Serbest çitfçilik için ayrılan topraklar illere göre önemli değişmeler çerçevesinde, ekilebilen tüm alanların ancak yüzde 15-50'sini meydana getiriyordu. Köylü işletmelerinin çoğunluğu, beş-altı üyeden meydana gelen her aile başına 2-3 hektar toprağa sahipti. Bu topraklar, çoğunlukla ağaç sabanla olmak üzere, en yoğun biçimde işleniyordu. Ancak Adana, Mersin ve Eskişehir çevreleri gibi verimli bölgelerde bir köylü işletmesinin ortalama büyüklüğü 4, hatta bazen 10 hektar oluyordu (149). Bu yüzden köylüler, büyük toprak sahiplerinin arazilerinde çalışmak zorunda kalıyordu. Bu da çoğunlukla yarı-kiracılık biçiminde oluyordu. Buna göre büyük toprak sahibi, kiracıdan ürünün yarısını alıyordu. Buna, bir de köylünün devlete vermek zorunda olduğu aşar ekleniyordu. Aşar, köylüleri hoyratça yağmadan geçiren vergi mültezimleri tarafından toplanıyordu.

Kemal Atatürk'ün çevresinde toplanan ulusal-burjuva yönetici tabaka, bu soruna eğilmeye nasıl ve ne ölçüde istek göstermiş ve eğilmeyi başarmıştı? Kemal'in niyetleri konusunda, 1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşma belge olabilir. Bu konuşmasında, milletvekillerine, Türkiye'nin asıl efendisinin kim olduğu sorusunu soruyor ve buna karşılık da şu yanıtı veriyordu: ''Türkiye'nin asıl sahibi, asıl efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. Bundan dolayı köylü, refahı, mutluluğu ve zenginliği herkesten önce hak eder. O halde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ekonomi politikası, bu yüce hedefin gerçekleşmesine yönelik olmalıdır. Denebilir ki, arkadaşlar, şu andaki mutsuzluğumuzun ve yoksulluğumuzun tek nedeni, bu gerçeği göz önünde tutmamış olmamızdır. Yedi yüz yıldır kanını emdiğimiz, dünyanın her köşesine yolladığımız, kemikleri oralarda yabancı toprak altında çürüyen, çabalarını ve iyiliklerini yedi yüzyıldır boşuna harcadığımız, fedakârlıklarını nankörlükle, arsızlıkla ve zorbalıkla karşıladığımız, bir uşak düzeyine indirmek istediğimiz bu soylu sahip karşısında bugün saygı ile eğilelim.'' (150). Kemal Atatürk, çok zaman acılarını köylülerin kendilerinden de dinliyor, bu acıları hafifletmek için ötede beride konulara el attığı oluyordu.

Köylü, Kemalist devrimle Atatürk'ün sözlerine göre ona tanınan düzeye gerçekten yükseltildi mi? Gerçeklere bağlı kalalım. Kuşkusuz, 17 Şubat 1925'te aşarın kaldırılması, köylü için büyük bir rahatlama olmuştu. Böylece bütçede köylülerin vergi payı yüzde 40'tan yüzde 10'a indi. Buna karşılık devlet, arazi vergisini, özellikle de tütün, alkol, kibrit vb. gibi ürünlere konan dolaylı vergiyi yükseltti. Çok sayıda tarım okulları açıldı, orduda tarım dersi verildi, köylüler için kredi kolaylıkları sağlandı, örnek çiftlikler ve sulama tesisleri yapıldı. Bütün bu önlemler, tarımda hektar başına düşen ürünün yükselmesine ve ekim alanlarının büyümesine yardımcı olacaktı. Kısa zamanda başarılar da sağlandı. Türkiye, hububat ithal eden bir ülke olmaktan çıkarak hububat ihraç eden ülke durumuna girdi. Pamuk ekimi, nitelik ve nicelik bakımından önemli yükselmeler gösterdi. Ayrıca tütün, üzüm ve zeytin gibi öteki ihraç maddelerinde, merinos koyunu yetiştirme alanında, önemli bir gelişme sağlandı.

Ama yoksul ve topraksız köylüler, bu gelişmeden bir pay almamışlardı. Büyük Millet Meclisi'nin çıkardığı yasalar, çoğu zaman yalnızca, işletmelerini büyütebilen sermayece güçlü köylülerin yararına oluyor ve böylece Kemalist politikanın akışı içinde burjuva zengin köylüler tabakası meydana geliyordu. Bu durum, özellikle ihraç maddelerinin yetiştirildiği bölgelerde söz konusuydu. Köyde kapitalist özel mülkiyet iyice sağlamlaştı. Devlet toprağını kalıt yoluyla kiralamış olan kişiler bu toprakların tam sahibi oldular. Oysa köylüler, yirmi kat kira bedeli ödeme karşılığında eski Müslüman din kurumlarının topraklarından bir kısmını elde edebiliyorlardı. Rumların terk ettiği topraklar da satışa hazır tutuluyordu. 1938 yılına kadar dağıtılan 1.047.000 hektar devlet ve vakıf topraklarından ancak 210.000 hektarını küçük çiftçiler aldılar. (151).

Halk Partisi içindeki ilerici güçler, radikal bir toprak reformu yapılması için yıllarca çaba gösterdiler. Ama partide ve hükümette bulunan büyük toprak sahiplerinin gücü karşısında başarısızlığa uğradılar. Ancak 1937'de yapılan bir anayasa değişikliği, çiftlik sahiplerinin topraklarının ödeme karşılığında köylülere verilmesini öngörüyordu. Bu sınırlı reform da gerçekleşmedi. Daha sonra savaş, Halk Partisi içindeki gerici güçler için, konuyu tüm olarak gündemden çıkarma konusunda bulunmaz bir fırsat sağladı.

Büyük köylü yığınının yaşam koşullarının otuzuncu yılların sonunda, 1923'ten önceki döneme göre, hiç değişmediği konusunda bütün gözlemciler görüş birliği içindedirler. Bunun şüphe götürmeyen tanığı Başbakan İsmet İnönü'dür. Kendisi, Aralık 1936'da, Halk Partisi'nin parlamento grubunda şöyle bir açıklama yapmıştı: ''Eğer toprak onu işleyen kimsenin malı değilse, ondan iyi ürün beklememelidir. En zengin bölgelerde bile, köylülerin nerdeyse yarısı toprak sahibi değildir ve başkasını malı olan topraklar üzerinde en ağır koşullar altında çalışmak zorundadır.'' (152).

1945'te Türk gazeteleri, köylü işletmelerinin ancak yüzde yedisinin yeteri kadar toprak sahibi olduğunu, ekilebilen alanların yüzde 35'inin 33.000 büyük toprak sahibinin elinde bulunduğunu yazıyordu.

O halde Kemal Atatürk'ün sözleri ve vardığı sonuçlarla bunların gerçekleşmesi arasında geniş bir uçurum vardır. Bu olguyu, onun öteki reformları ile ilgili olarak daha önce de saptama olanağı bulmuştuk. Burada yalnız karabilisizliğe karşı yapılan savaşımı anımsatalım. Bunun nedenleri, yalnızca, yıllar geçtikçe Kemal Atatürk'ün hükümet işleri üzerindeki etkisinin hastalığının sonucu olarak azalmasında aranamaz. Türkiye'nin ilk devlet başkanının siyasal uzak görüşlülüğü, bir yandan kökeni eski asker ve memur tabakasına dayanan ve öte yandan da liberal çiftlik sahipleriyle henüz oluşmakta bulunan büyük Türk burjuvazisine en sıkı bağlarla bağlı olan egemen subay ve memur tabakasından kopamadığı için, çoğunlukla gerçekleşme durumuna gelememiştir. Bu sınıflar, ulusal devrimden yararlanıyordu. Çünkü devrim, o zamana kadar egemen olan yabancı sermaye karşısında onların durumunu güçlendirmişti. Gene de köklü bir toprak reformundan, hem kendi gelirleri bakımından korkuyorlar, hem de onu, kendilerinin siyasal egemenliğini devirebilecek geniş bir halk hareketi tehlikesini doğuracağı için istemiyorlardı. Bu yüzden, çeşitli alanlarda başlayan reformların sonuna kadar götürülmesi onları hiç ilgilendirmiyordu. Bu tabakalar, otuzuncu yıllarda ilerici gelişmeyi artık tamamen ortadan kaldırmak amacıyla onu engelleme çabalarına giriştiler. Bu nesnel etkenlere karşı, Kemal Atatürk gibi üstün bir kişilik de güçsüz kalmıştı. Aslında onun burjuva-milliyetçi fikir dünyası da, işçilerle köylülerden çok ulusal burjuva ve büyük toprak sahipleri sınıfına daha yakındı.

Şimdi bir kez daha Türkiye'nin sanayileşmesi konusuna dönelim. Yirminci yıllarda hükümetin bütün çabalarına karşın, sanayileşme çok yavaş yürüdü. Türk ticaret sermayesinin sanayi alanında deneyimi pek azdı. Türlü özendirmelere karşın, bu ekonomi dalına istemeyerek para yatırıyordu. Ayrıca, örneğin başlangıçta yüksek kâr veremeyen ağır sanayi alanında yatırımlara girişmek için sermaye de yoktu. Köylerde iç piyasayı daraltan feodal kalıntılar ve yetişmiş işgücünün eksikliği de yeni engelleyici öğeler oluyordu.

Dünya ekonomi bunalımının baş göstermesiyle durum daha da kötüleşti. Türkiye, başlıca sanayi ülkelerinin, bunalımın yükünü omuzlarına yüklemeye çalıştığı, gelişmesi zayıf kalmış ülkeler arasındaydı. Türk tarımının ihraç ürünlerinin fiyatları sürekli olarak düşüyordu. 1928'de bunların fiyat endeksi 1.077 iken, 1932'de 548'e düşmüştü. İthal edilen sanayi mallarının endeksi ise ancak 1.198'e düştü (153). Sanayi ürünleriyle tarım ürünleri arasındaki bu fiyat farkı, Türkiye'nin ödeme bilançosu üzerinde ağır bir yüktü. Türk aydınları arasında güçlü bir anti-kapitalist akım yayıldı. Az gelişmiş ülkelere karşı uluslararası finans-kapitalin uyguladığı yağmacılık politikası, gene Osmanlı borçları yönetiminin ve kapitülasyonların anısını canlandırıyordu. 1930 yılında Serbest Fırka'nın uygun gördüğü serbest girişimcilik kalkınması, çeşitli basın organlarının kanısınca, ancak ülkenin ekonomisi üzerinde yabancı denetimini yeniden kurabilirdi. Sovyetler Birliği'nin sosyalist planlı ekonomi yardımı ile izlediği başarılı sanayileşme politikasına şöyle bir bakınca, bunalımların sarstığı kapitalist dünya ekonomisi yanında yeni bir seçeneğin kesinlikle bulunduğu tanıtlanıyordu.

Kemalistler, ülkenin ekonomik gelişmesini ve bağımsızlığını güvenceye almak, kapitalist sanayileşmenin acılarla dolu tipik yolunu kısaltmak için, ''devletçilik'' adını verdikleri bir devlet sanayileşme programı kabul ettiler. Bunu da, eşi olmayan ve Türklere özgü bir önlem olarak görüyorlardı. Devlet, ülkede çok bol olarak bulunan hammadde kaynaklarına, özellikle maden yataklarına ve pamuk ürününe dayanarak, kendi malı olan işletmeler kuracaktı. Bu işletmelerle sanayide ve madencilikte yalnız devlete özgü bir sektör meydana gelecekti. Avrupa ülkelerinde bu türlü devlet kapitalizmi uygulamaları yeni bir şey değildi. Ancak burada yeni olan, az gelişmiş bir ülkenin, geriliği ve emperyalist yabancı vasiliğini yenmek için devletçi bir sanayi kalkınma yolunu seçmiş olmasıydı. O halde devletçilik, geri kalmış bir ülkenin kendi ulusal sanayiini kurmak için alınan ve anti-emperyalist öğeler taşıyan bir devlet önlemleri sistemi demekti. Kemal Atatürk ve Türk milliyetçileri, bu programla ve bununla sağlanan başarılarla, böylesi sorunlarla ancak ellinci ve altmışıncı yıllarda karşılaşan Asya ve Afrika'nın birçok genç ulusal devletlerine çok öncesinden örneklik yapmış oluyorlardı.

Ama bu programı yerine getirebilmek için Türkiye'nin kendi güçleri yeterli değildi. Bir Amerikan uzmanlar grubunun gönderdiği teknik yardımı, Ankara hükümeti geri çevirdi. Bunun yerine parasal ve teknik yardım için Sovyetler Birliği'ne yönünü çevirdi. O sıralarda Sovyetler Birliği'nin ekonomik ve teknik güçleri ABD ile öteki kapitalist ülkelerin çok daha gerisinde olduğu halde, Sovyetler Birliği kapitalist dünyadan farklı olarak, bunalımlardan etkilenmeyen ve sürekli olarak ileriye doğru gelişen bir halk ekonomisine sahipti. Ayrıca Sovyetler Birliği, başarılı bir siyasal-askeri kurtuluş savaşımından sonra ekonomik bakımdan da emperyalizmin boğucu yumruğundan kurtulmaya çalışan bir devlete, olanakları çerçevesinde yardım etmeyi kendisi için uluslararası bir yükümlülük kabul ediyordu. Bu yüzden, Sovyet hükümeti, Türkiye'nin dileğini kabul etti. İnönü'nün Moskova'ya yaptığı ziyaret sırasında iki taraf 8 Mayıs 1932'de bir anlaşma yapmayı kararlaştırdı. Anlaşma gereğince Türkiye, 8 milyon dolar tutarında bir Sovyet kredisi alacak ve bu kredi 1935'te 10 milyon dolara çıkarılacaktı. 21 Ocak 1934 tarihli Sovyet-Türk kredi anlaşmasına göre Sovyetler Birliği bu para karşılığında dört yıllık bir süre içinde makine ve teçhizat verdi. Türkiye, kredinin karşılığını 20 yıl içinde geleneksel Türk ihraç ürünleri olarak faizsiz ödeyecekti. Böylece Sovyetler Birliği, Türkiye'ye, herhangi bir emperyalist devletten alınan kredilere göre daha elverişli kredi koşulları sağladı. Sovyet planlı ekonomisinin Türkiye'nin sanayi planlaması üzerindeki etkisi de çok belirgindir. Türkiye'nin ilk beş yıllık planının hazırlanması ile ilgili görüşmelere Sovyetler Birliği Devlet Plan Komisyonu Başkanı G.M. Krjijanovski de katıldı. Kendisi Ekim-Kasım 1933'te Voroşilov'un başkanlığındaki bir hükümet heyeti ile Türkiye'yi ziyaret etmişti (154).

Bununla birlikte Kemal Atatürk'ün çevresindeki ulusal öncü güçlerin sınıfsal durumu bakımından, bunların, Türkiye'nin artık ''Moskova'' örneğini izleyeceği konusunda basın tarafından ileri sürülen türlü tahminleri kabul etmemek için gösterdikleri aşırı çaba tanımlayıcı bir örnektir. Bütün resmi açıklamalarda ve konuşmalarda, devletçi sanayileşmenin kapitalist toplum düzeni çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerektiği sık sık belirtiliyordu. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi'nin 20 Nisan 1931'de ilan edilen ''altı ilkesi''nde şöyle deniyordu: ''Özel çalışmayı ve etkinliği temel kabul etmemize karşın, başlıca ilkelerimizden biri, ulusu ve ülkeyi elden geldiği kadar kısa zamanda refaha götürmek için, ulusun genel ve en önemli çıkarlarının söz konusu olduğu yerde devletin her işle etkin olarak ilgilenmesidir...'' (155). İktisat Bakanı Celal Bayar, devlete doğrudan doğruya sermaye birikimini hızlandırma görevini yüklüyordu. Devlet, ''sermaye yığılımını çeşitli biçimlerde desteklemeli'' ve ''bireyin çalışmasının ya da sermayesinin yetişmediği yerde'' müdahalede bulunmalıydı (156). Ayrıca Kemal de, Türk devletçiliğini her türlü sosyalist eğilimden kesin sınırlarla ayırdı: ''Devletçilik, 19. yüzyıldan bu yana sosyalizm teoricilerinin ortaya koyduğu düşüncelerin aktarılması değildir (157). Bu devletçiliği, Türklere özgü bir şey olarak tanımladı. Ancak daha sonra, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru, Sovyet ordularının üstün zaferleri ile ilgili olarak, Türk hükümet çevrelerinden biraz başka renkte sesler duyuldu. Zamanın Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, devletçiliği ''sosyalizmin çağdaş bir tipi'' olarak niteledi. Sosyalizmin çekici gücünün nasıl arttığı, bugün sömürge boyunduruğundan kurtulmuş olan Asya ve Afrika devletleri önderlerinin, vaktiyle Kemalistlerin yaptığı gibi, kendi devletçi sanayi kalkınmaları ile sosyalizm arasındaki benzerlikleri geri çevirme yolunu tutmamaları bir yana, bilinçli olarak böyle benzerlikler bulmakta olmalarından da anlaşılabiliyor.

Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin çoğunun, altmışıncı yıllarda, bağımsızlıklarını güçlendirmek için ekonomide bir devlet sektörü yaratmaları, otuzuncu yıllarda Türk Kemalizminin sağladığı deneyimler ile bağıntılı olduğu kabul edilebilir. Ama aralarında, Cezayir'in, Mısır'ın, Suriye ve Burma'nın da bulunduğu bu ülkelerin bir kısmı, devrimci-demokratik güçlerin öncülüğü altında, bu devletçi ekonomi sektörü temeli üzerinde tamamen yeni bir politikaya, kapitalist olmayan gelişme yoluna girdiler. Leonid Brejnev, Moskova danışma toplantısında, ''Bu, çağımızda sömürge boyunduruğundan kurtulan halkların, kapitalizmi aşarak toplumsal ilerleme yoluna girebildiklerine ilişkin Lenin savının yeni ve pratik bir doğrulanmasıdır'' dedi (158). 1969 yılındaki Moskova danışma toplantısının ana belgesinde, bu yolun genç devletlere ''sömürge geçmişinden devir alınan geriliği aşma ve sosyalist bir gelişmeye geçme koşullarını sağlama'' olanağını verdiğine işaret edilir (159).

O halde, ''devletçilik'' politikası otuzuncu yıllarda Türk halkına da bu olanakları getirebilirdi. Ama ulusal öncü güçlerin burjuva sınıfsal durumu, devletçiliği yabancı sermayeden koruma ve yerli sermayeyi destekleme sınırları içine hapsetti. Türkiye'nin bu sanayileşme programının bilançosu, böyle bir açıdan bakılarak çıkarılmalıdır.

Türkiye'nin 1934'te ilan edilen birinci beş yıllık planı, üçte-biri Sovyet kredisi ile finanse edilen 43.9 milyon Türk Lirası değerinde yatırımları öngörüyordu (160). Bununla güdülen amaç, yığınsal gereksinme malları ithalatının sınırlanması ve böylece ticaret bilançosunun istikrara kavuşturulmasıydı. Plan, özellikle tekstil sanayii alanında girişimlerin gerçekleştirilmesini öngörüyordu. Bu arada Sovyetler Birliği'nin teknik yardımı ile Kayseri ve Nazilli tekstil kombinaları, pamuk ve yün ipliği fabrikaları ve dokuma fabrikaları kuruldu. Ayrıca kâğıt, cam, porselen, çimento ve kükürt üretimi için fabrikalar ve ağır sanayi tesisleri yapıldı. Türk hükümeti, 1936'da, İngiliz, H.A. Brassert and Co. firması ile, Krupp firması ile yapılan görüşmeler başarısızlığa uğradıktan sonra, 27 milyon Türk lirası değerinde bir demir ve çelik fabrikasının satın alınması için anlaşma imzaladı. Fabrika, yabancı uzmanların görüşlerinin tersine, stratejik nedenlerden dolayı, Karadeniz kıyısında değil de, ülkenin iç taraflarında Karabük'te, Zonguldak kömür havzasından 110 km uzağa kuruldu. 1939'da üretime başladı ve 1941'de tam kapasitesine ulaştı. Fabrikanın kapsamı iki yüksek fırın, birer haddehane, çelik çekme, boru çekme tesisi, enerji tesisi ile, kömür ve kok yan ürünleri için bir tesisti. Fabrika çok çeşitli türde ham demir, şekilli demir ve hazır demir yanında, demiryolu rayı, vagon demir parçaları vb. üretir.

Hükümet henüz beş yıllık plan dönemi bitmeden yeni tasarılar hazırladı. Bunlar arasında limanların, ticaret gemiciliğinin, enerji santrallarının yapımı ve genişletilmesi ile özellikle zengin maden yataklarının geniş ölçüde işletilmesi vardı. İkinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemin son yıllarında, taşkömürü üretiminin artırılması, Divrik'te yeni maden cevheri, Guleman'da büyük krom yataklarının işletmeye açılması ve Ergani'de bakır üretiminin yoğunlaştırılması başarıldı. 1933 ile 1939 arasındaki dönemde devlet işletmelerinin sayısı 36'dan 111'e çıktı (161). Bunların içinde, kuşkusuz devletleştirilen girişimler de var.

Gerek yenilerinin ve gerekse eskiden beri var olan devlet işletmelerinin yönetimi ve finansmanı için iki yeni banka kuruldu. Sanayi ve Madencilik Bankası'nın da birleştirilmesiyle 1933'te kurulan Sümerbank, sanayi girişimlerini yönetiyordu. 1935'te kurulan Etibank, madencilik ve enerji ekonomisinden sorumluydu. Ülkenin en büyük özel bankası olan İş Bankası da, devlet işletmeleri için kredi veriyordu. Böylece Sümerbank ile İş Bankası, ortaklaşa tekstil, şeker ve cam sanayiini finanse ettiler. Sümerbank, ayrıca çeşitli özel işletmelere sermayesi ile geniş ölçüde ortak oluyordu. Madencilik sektöründe çok küçük üretim kapasitesine sahip pek az özel işletme vardı. Yeni yatırımlar yalnız devlet eliyle Etibank tarafından yapılıyordu. Sümerbank, Atatürk'ün ölüm yılı olan 1938'de toplam sermayesi 46.474 milyon Türk lirası olan (1933'te bu rakam 9.02 milyondu) fabrikalara sahipti. 13.643 milyon Türk lirası değerinde fabrika da yapım döneminde bulunuyordu (162). Tümü ile devlet sektörü 1954'te Türkiye'nin sanayi kapasitesinin yüzde 32'sini kapsıyordu (163).

Kemal Atatürk'ün ekonomi politikası bazı başarılardan yoksun kalmamıştı. 1933 ile 1938 yılları arasında ülke ileriye doğru önemli bir adım atmıştı. Devletçi sanayi kalkınması, çeşitli alanlarda yeni üretim olanakları getirdi ve dışarıya ekonomik bağımlılığı azalttı. Aşağıdaki tablo, Kemal Atatürk'ün yaşamının son yıllarında, Türkiye'nin ekonomik gelişmesi konusunda bir bilgi verebilir:

 

ÜRETİM (164)

(TON OLARAK)

(Sanayi Kesimleri)         1993     1938/39

Pamuk  760       1.639

Pamuklu mallar 3.805    10.200

Çimento           11.900  239.600

Şeker    65.068  94.000

Taş kömürü      154.000            216.000

Bakır    -           561.000

Cam     -           419.000

Kâğıt    -           745

 

Türk sanayii 1939'da şeker, çimento, kereste, kauçuk ve deri ürünleri bakımından yerli gereksinmeyi tam olarak karşılıyordu. Yerli gereksinme, pamuklu kumaşlarda yüzde 42, yünlü kumaşlarda yüzde 83, kâğıt ve mukavvada yüzde 32, kükürtte yüzde 70 ve cam eşyada yüzde 63 oranında karşılanıyordu (165). Ayrıca Türkiye'nin bakır ve bakır bileşiklerini de artık ithal etmesi gerekli değildi. Hatta bu döviz getiren cevherin ihracatına bile başlamıştı. Krom üretimi daha da başarılı olarak gelişti. Türkiye, kapitalist dünyada, krom üreticisi ve  ihracatçısı olarak Güney Rodezya'dan sonra ikinci sıraya geçti.

Bu başarılar, Türkiye'nin dış ticaret istatistiklerinde de yansıyordu. Dış  ticaret açığı kapanmıştı ve Türkiye, 1938 yılı bir yana, İkinci Dünya Savaşı'nın  sonuna kadar sürekli olarak önemli ölçüde ihracat fazlası sağladı. Böylelikle de yabancı alacaklılarla ve mallarına el konan imtiyaz sahipleri ile kesin hesaplaşma yapma olanağı gerçekleşti. Sanayileşme ile birlikte ithalatın yapısı da değişti. Üretim araçlarının ithalatı yükseldi, buna karşılık tüketim araçları ithalatı önemini yitirdi. İşte birkaç örnek: 1933'te makine, madeni mallar ve ulaştırma araçları ithalatı tüm ithalatın yüzde 28'ini, 1938'de ise yüzde 48'ini meydana getiriyordu. Tekstil ithalatının oranı da aynı dönemde yüzde 36'dan 22'ye düştü (166).

Ekonomik ve politik yönden önemli olan bu deneyimde yanlışlıklar da yok değildi. Bunlar, şurada ya da burada elverişli olmayan bir yerin seçilmesi, yanlış hesaplamaların yapılması ya da bürokrasi örgütünün çok sayıda uydurma engeller çıkarması gibi noktalar olabilir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerikan ekonomi uzmanları Türk hükümetine verdikleri bir raporda bu yanlışlıkları iyice  abartırken, güttükleri niyet apaçıktı: Devletçi sanayileşme, Amerikan finans-kapitalinin Türkiye'ye elini kolunu sallayarak girmesine karşı güçlü bir  kale olarak duruyordu ve bundan dolayı da kötülenmeliydi. 1950'de Devlet Başkanı Bayar'ın verdiği görev üzerine Türk ekonomisini inceleyen ''International Bank for Reconstruction and Development''ın bir heyeti, 1938'de dış kredi almadığı için Türkiye'yi sert biçimde eleştirdi. ''Twentieth Century Fund''ın Max Weston  Thornburg başkanlığında aynı amaçla kurulan bir grubu da, Atatürk'ün sanayileşme yolunda, sözü edilen eksiklerden dolayı hiç de iyi şeyler söylemez: ''Türkiye'de  gördüğümüz şey, planlı bir ekonomi değil, sermayenin çoğunun, rasgele, hükümet tarafından sağlandığı, kötü yönetilmiş bir kapitalist ekonomiden başka bir şey değildir.'' (167).

Oysa gerçekten önemli olan eksikler tamamen bambaşka bir alandadır. Bunlar iki küme halinde özetlenebilir. Birincisi, köklü bir toprak reformunun yapılmaması ve sanayi kalkınmasında emekçilerin demokratik yoldan kararlara katılmasının sağlanmaması, ikincisi de ulusal Türk burjuvasının Atatürk'ün ilkelerinden sapmasıdır.

  Köy halkının büyük çoğunluğu eski geri kalmış koşullardan sıyrılamamıştı, sanayi gittikçe büyüyen bir talebin dürtücü öğesinden yoksundu. Köylerde geniş halk yığınlarının durumunun nasıl bir gelişme gösterdiğini, yaşam düzeyine ilişkin birkaç rakam kanıtlar. 1934 ile 1938 yılları arasında günlük kalori tüketimi yuvarlak olarak 2.560, 1947/48'de ise ancak 2.170 dolayındaydı (168). Ellinci yılların başında kişi başına düşen ulusal gelir 125 dolardı. O yıllarda aynı rakam İtalya'da 343, Fransa'da 684 dolar dolayındaydı (169). Söz konusu ülkelerin  hektar başına düşen verimi de karşılaştırılınca buna benzer bir oran ortaya çıkar.

Başka bir büyük engel de, burjuva-ulusal devlet iktidarının anti-demokratik politikasıydı. Bu devlet iktidarı, en başta padişahlık zamanından kalma eski memur takımından yararlanıyordu. Bu memur takımı, öteden beri en belirgin olan özelliklerini yeni çağa beraberinde aktarmıştı: rüşvet ve halk yığınlarını bir uçurumun dibindeymiş gibi küçük görmek. Çoğunlukla bağımsızlık savaşında gerçekten hizmetleri görülmüş kişilerden, subaylardan ve aydınlardan çıkmış olan  en yüksek devlet görevlileri de, halkı, yönetilecek ve güdülecek hareketsiz bir yığın olarak görüyordu. Sanayi kalkınmasında işçi, gerçi işgücünü ortaya  koymuştu. Ama sorumlulara göre işletmelerin yönetiminde ve geliştirilmesinde işçinin yaratıcı girişimini uyandırmak demokrasi ile yapılacak çok tehlikeli bir deneyim olarak görülüyordu. Haftalık çalışmayı 48 saat olarak saptayan, aynı  zamanda grevi de cezaya bağlayan 1937 yılının iş yasasına karşın, işçiler gene bu yüzden siyasal ve toplumsal haklarına bir türlü kavuşamadılar, özel girişimlerde olduğu kadar devlet işletmelerinde de sömürüldüler. İş kazalarından korunma, sosyal sigorta ve işsizlik sigortası, 1946 yılına kadar tümden savsaklandı.

Özel girişimcilerin devletin ekonomi politikasına karşı gittikçe artan eleştirileri, halk yığınlarının yakınmalarından daha başka nedenlere dayanıyordu. Kentte ve köyde çok sayıda burjuva öğeler, devlet işletmelerinden dolaysız biçimde yararlanıyordu. Bunlar, yapı girişimcileri, devlet işletmelerine pamuk, yün, şeker pancarı ve tütün gibi hammaddeleri veren büyük toprak sahipleri ile büyük çiftçiler, devlet tarafından üretilen yarı-işlenmiş malları yeniden işleyen küçük ve orta çapta girişimcilerdi. Bu arada Türk olmayan azınlıkların yerine, tüm dış ve iç ticareti ele geçirmiş olan Türk ticaret ve banka burjuvası da, ekonomik gelişme, dış ticaretin yararına olduğu için, kârlarını yükseltebiliyordu. Örneğin 1926 ile 1936 yıllarında siyasal nedenlerden dolayı mesleğinde çalışma olanağı bulamayan tanınmış Türk gazetecisi Ahmet Emin Yalman, kardeşi ile birlikte bir ticarethane kurduğunu ve sermayesini üç katına çıkardığını anlatır. Böyle bir başarı göstermesinin başlıca nedeni de, Amerikan firmalarından kredi alması ve Amerikan mallarının ithalatının büyük ölçüde artmasıydı. Buna benzer ve daha da büyük ticaret işlerini Alman piyasası  ile bağlantılı ticarethaneler elde ettiler. Çok sayıda özel pay sahibi, İş Bankası yoluyla, bu özel bankanın finansmanına katıldığı devlet işletmelerinden  temettü çekti.

Yıllar geçtikçe eski İstanbul ve İzmir komprador burjuvazisi ile Anadolu ulusal  burjuvazisi arasındaki farklar silinmeye başladı. Azınlıkların dışta bırakılmasından başlayarak devletçiliğe kadar uzayan tüm kemalist ekonomi politikası, otuzuncu yılların sonuna doğru kendi Türk burjuvasının meydana gelmesi ile sonuçlandı. Bu burjuvanın ağırlığı eskiden olduğu gibi gene ticaret  alanında bulunuyordu, ama bu arada bankacılığa iyice yerleşmişti ve sanayie de girmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı bu iki tabakaya yeni kâr olanakları getirdi. Çünkü savaşa giren iki taraf da, tarafsız Türkiye'nin stratejik bakımdan önemli hammaddeleri uğrunda çetin rekabet savaşımları ile birbirlerine  karşı çıkıyordu. Türkiye'de sermaye birikiminin bu sürecini özel banka biriktirme hesapları açıkça gösterir. 1924'te bu hesaplarda toplam olarak ancak  13 milyon Türk Lirası varken, bu sayı 1938'te 227 milyona çıktı ve 1945'te 528 milyona ulaştı (170).

Türkiye'nin bu yeni ticaret ve finans burjuvazisi, gücünü ve bilincini yüselttikçe, aynı ölçüde devletin genel politikasını da etkilemeye başladı. Onun  için bağımsızlık savaşı ile başlamış olan ulusal devrim bitmişti. Artık gittikçe daha güçlü ölçüde kendi dar sınıf hedeflerini tüm ulusal çıkarların üzerine çıkarıyordu. Devletçiliği pek öyle ulusal bağımsızlığı koruma aracı olarak değil, daha önce değinildiği gibi, bir kâr kaynağı ya da sert eleştiri için hedef olarak görüyordu. Yeni burjuvazi, bir kez ayaklarının üstüne kalkıp dikildikten sonra, devletçi ekonomi politikasına neler borçlu olduğunu çok çabuk unutu. Örneğin sanayi burjuvazisi için, kendisinin devletçe desteklenen girişimlerinin üretim değerinin 1933 ile 1937 arasında 154 milyondan 259 milyon  Türk Lirası'na yükselmesi yeterli gelmedi (171). Bundan sonraki kâr çabaları için, devletin sanayi sektörünü ve ekonomik yaşamın devlet eliyle yönetilmesini  bir sınırlama olarak görüyordu. Bundan dolayı özel girişim için daha büyük olanaklar ve yabancı sermaye için bir ''açık kapı'' istiyordu.

  Bu türlü görüşler hükümet çevrelerine gittikçe büyük ölçüde girmeye başlamıştı. 1937-38 yıllarında başbakanlık yapan ve banka sermayesinin küçük, ama etkili grubunun güvenilir adamı olan Celal Bayar, özel girişime devlet yardımı ile belli bir gelişme düzeyine erişmiş olan bütün alanlarda daha geniş olanaklar sağlayan bir yasa çıkarttı. 1939 yılı yazında Halk Partisi'nin organı Ulus, devletin ağırlığının daha fazla oluşuna karşı, burjuva çevrelerin duyduğu hoşnutsuzluğu gidermeye çalışıyordu. Gazete, devletçiliğin bir tanımlamasını yapıyordu. Ama bunda, Kemal Atatürk'ün kabul ettiği ulusal çıkarlar hemen hiç söz konusu değildi. Buna karşılık, devletçiliğin tek hedefi, kapitalist birikim sürecinin çabuklaştırıcısı olarak yorumlanıyordu: Devletin ekonomik etkinliğinin ''anlamı -Ulus'a göre-, devletin çeşitli sınırlamalarla özel  girişimin olanaklarını daraltması ve bu olanakları kendi etkinliği için saklaması demek değildir. Devlet, özel girişimin yapamadığı işleri yerine getirmeli ve böylece özel girişimin her türlü gelişmesi için gerekli temeli sağlamalıdır.'' Bu program daha sonra devletçiliğin siyasal-toplumsal hedefleri  konusunda burjuvayı yatıştırıyor ve bunda Atatürk'ten daha da ileri giderek, apaçık tutucu bir yöne giriyor: Devletin hedefi, ''yaşamın bütün alanlarında uygulanacak bir çeşit sosyalist devlet ekonomisi değildi. Türk devletçiliğinin toplum biçimini değiştirmeyi hedef aldığını hiç kimse ileri süremez.'' Sonunda da özel sermaye için iyimser bir görünüş ortaya çıkıyor: ''Özel girişimin bugünkü durumu ... gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığı zaman henüz çok geridir. Ama bizim ekonomimizde özel girişimin büyük bir geleceği vardır.'' (172). Kapitalist gelişme yönünün bu açık ve kesin onayı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle 1950'de Bayar'ın ''Demokrat Parti''sinin iktidara geçmesinden sonra yoğun biçimlere büründü. Devlet sektörü, aydınların ve küçük-burjuvanın yurtsever çevrelerinin direnmesine karşın, bir daha genişletilmedi. Demokrat Parti'nin programı, bu sektörü, taşımacılık, enerji üretimi, su enerjisinin düzenlenmesi ve madencilik alanları çerçevesinde sınırlamayı hedef alıyordu. ABD ile NATO bundan sonrasını tamamladılar. Ekonomik baskının bütün araçlarını kullanarak, devlet işletmelerinin özelleştirilmesini zorladılar. ABD emperyalizminin gönüllü bir yardımcısı olan ve Bayar'ın başbakanlığını yapan Adnan Menderes, ellinci yıllarda yabancı sermayenin her dediğini yaptı ve çok sayıda devlet işletmesini sattı.

Bayar'ın başbakanlığı sırasında, 1938'de, ilk kez kapitalist ülkelerden geniş ölçüde kredilerin alınması kabul edilince, yabancılara olan borçlanmalar birden  tekrar yükseldi. Burada söz konusu olan, 16 milyon İngiliz Lirası tutarında bir  İngiliz kredisi ile 150 milyon RM'lik bir Alman kredisiydi, Alman emperyalistleri ile bağlantısı yapılan ticaret işi, 1939 yılındaki siyasi olaylar yüzünden onaylanmadı. Ama 1942'de bu iş, Türkiye'nin Hitler Almanyası'ndan savaş gereçleri satın alması için verilen 100 milyon RM kredi ile yeniden canlandı. İkinci Dünya Savaşı'nda, Türkiye, yeni İngiliz kredileri daha  aldı. En sonunda bu durum, 1947'de Ankara'nın egemen çevrelerinin Kemal Atatürk'ün ilkelerinden kesinlikle vazgeçmesine ve Truman doktrini çerçevesinde  Amerikan sermayesine bütün kapılarını açmasına kadar vardı.

Kemal Atatürk'ün giriştiği, ulusal bağımsızlığın ve egemenliğin güvencesi hedefini güden sanayileşme programının umut dolu başlangıçları böylece daha ileriye götürülmemiş oldu. Yirminci ve otuzuncu yıllarda gelişip serpilen Türkiye'nin büyük burjuvazisi, kendi kazanç çabasını ulusal çıkarların üzerinde  tutuyordu. Bu yüzden ellinci yılların sonuna kadar Kemal Atatürk'ün programının  hedeflerine de ulaşılamadı. Gördüğümüz gibi, hafif sanayiin birkaç dalında dış ithalata bağımlılık ortadan kaldırıldı. Bununla birlikte, zengin maden yatakları dolayısıyla Türkiye'de kesinlikle olanağı bulunan güçlü bir ağır sanayinin kurulması yoluna, Amerikalı ''uzmanların'' öğütlerine dayanılarak gidilmedi. Böylece ellinci yılların sonuna doğru Türkiye'nin makine sanayii yurt gereksinmesinin ancak yüzde beşini karşılayabiliyordu. Türkiye az gelişmiş bir tarım ülkesi ve bununla birlikte de ileri düzeyde sanayileşmiş emperyalist devletlere bağımlı olarak kaldı. 1957'de tarım, ulusal gelirin beşte-dördünü sağlıyor ve ihracata da aynı oranda katılmış oluyordu (173).

Burjuva - demokratik devrimi sonuna kadar tamamlamak ve Türkiye'yi daha İkinci Dünya Savaşı'ndan önce ilerici, demokrasi ve sosyalizm fikirlerine dönük bir ulusal devlet haline getirme konusundaki büyük tarihsel fırsat, yukarıda anlatılan sınıfsal güçler durumu dolayısıyla kullanılamadı. Devletçilik politikası, büyük Türk burjuvazisinin meydana gelmesinde önemli bir gelişme basamağı oldu. Özellikle Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra büyük burjuvazi diktatörlüğünü, geniş halk yığınları üzerinde sistematik biçimde kurdu.

Ama Kemal Atatürk ile taraftarlarının, ekonomik bakımdan zayıf gelişme göstermiş ülkelere, emperyalist egemenliğinden kurtulmak istedikleri takdirde, tutabilecekleri yolu gösteren bir örneği de devletçilikle aynı zamanda ortaya koymuş olmaları, ortada bir hizmet olarak durmaktadır. Bu arada Kemalist  ekonomi politikasının kaçırdıkları ve eksikleri de, günümüzün ulusal kurtuluş hareketinin deneyimler hazinesine katılmış bulunuyor.

 

 

 


KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE 3/5

 

KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

III.Bölüm

JOHANNES GLASNECK

Çeviren:  ARİF GELEN

 

 

TÜRK-SOVYET DOSTLUĞU YOLUNDA

 

Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda Türk halkının yardımına koşması, Rusya'daki ilk işçi ve köylü devletinin dış politika ilkelerine uygun düşüyordu. Sıvas Kongresi'nden hemen sonra, 13 Eylül 1919'da, Sovyet hükümeti, ''güçlük ve sorumluluk dolu bir anda ağır bir sınav içinde bulunan siz Türkiye'nin tüm işçileri ve köylülerinin, ortak bir güçle Avrupalı haydutları kovmak ve yok etmek, ülkede mutluluğunu sizin mutsuzluğunuzun üstüne kurmaya alışmış olan kimseleri güçsüz hale getirmek için kardeşlik elinizi bize uzatacağınızı umut ederek'' çağrısı ile Türk emekçilerine başvurdu(90).

Mustafa Kemal, bir anti-emperyalist ve anti-feodal ittifak kurma yolundaki bu çağrıya, Bolşeviklerle bağlantı kuracak olan elçilerini yolladığını bildirerek karşılık verdi. İki Türk subayı Kırım'da Denikin'in askerleri tarafından yakalandı. Buna karşılık, Kemal'in Ekim 1919'da yolladığı Halil Paşa, beyaz muhafızların ve müdahaleci birliklerin kordonunu geçerek 1920 ilkyazında Moskova'ya ulaştı. Halil Paşa Sovyet hükümetine, Sovyet Rusya ile bir dostluk ve ittifak antlaşması yapmaya hazır bir ulusal hükümetin Anadolu'da kurulmakta olduğunu bildirdi. Osmanlı Padişahlığı ile Rus Çarlığı arasında 200 yıl süren savaşlardan sonra bu karar, son derece devrimci nitelik taşıyordu. Bu karar, Kızıl Ekim'den bu yana, halkların yaşamında hangi büyük değişikliklerin meydana geldiğini gösteriyordu.

Lenin'e ilk resmi mesaj, 26 Nisan 1920'de, yeni kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi hükümeti adına Mustafa Kemal tarafından kaleme alındı. Mustafa Kemal, mesajında, Erzurum ve Sıvas kararlarının ortaya koyduğu biçimde Türkiye'nin dış politikasının ilkelerini açıkladı. ''Türkiye'nin, emperyalist hükümetlere karşı Sovyet Rusya ile birlikte savaşmayı yükümlülük saydığını ve emperyalist düşmanların Türkiye'ye karşı giriştiği saldırılar dolayısıyla yapılan savaşta Sovyet Rusya'nın yardımını umduğunu'' belirtti (91). Bu mesaj, dünyanın ilk sosyalist işçi ve köylü devleti tarafından, dünya emperyalizmine karşı bütün devrimci güçlerin birlikte gitmesine ilişkin olarak ilan edilen politikaya ulusal devrimci Türkiye'nin yanıtını meydana getirmiş oluyordu. Bundan dolayı, Sovyet hükümetinin ''Rusya'nın ve Doğu'nun 'bütün emekçi Müslümanlarına'' yaptığı 3 Aralık 1917 tarihli çağrının 11 Mayıs 1920'de Büyük Millet Meclisi'nde okunmasına şaşılmazdı. Milletvekilleri çağrıyı coşkun alkışlarla onayladılar. İki ülke arasında diplomatik ilişkiler ve dostça işbirliği konusunda görüşmelere başlayacak bir heyeti Moskova'ya yollamaya karar verdiler. Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığındaki bu heyet, 19 Temmuz 1920'de Moskova'ya geldi.

Bundan önce Büyük Millet Meclisi Hükümeti, 26 Nisan tarihli mesajına Lenin'in verdiği yanıtı almıştı. Bunda şöyle deniyordu: ''Sovyet hükümeti, Türk halkının bağımsızlık ve egemenlik yolunda verdiği kahramanca savaşı canlı bir ilgiyle izliyor ve Türkiye'nin zor günler yaşadığı şu sıralarda, Türk ve Rus halkını birleştirecek anlaşmanın dayanıklı bir temelini atmaktan dolayı mutluluk duyuyor.''(92). Sovyet Rusya, Büyük Millet Meclisi hükümetini hukuksal olarak tanıyan ilk devlet oldu ve kapitülasyonları, parasal denetimi ve çarlığın uyguladığı biçimde Türkiye'nin içişlerine karışma politikasını kabul etmediğini ilan etti. 24 Ağustos 1920'de her iki ülkenin delegeleri bir Sovyet-Türk dostluk anlaşmasının metnini Moskova'da parafe etmişler, Sovyet Rusya'nın Türkiye'ye silah, cephane ve altın vermesini öngören bir sözleşme imzalamışlardı.

22 Eylül'den sonra Sovyet silahı getiren gemiler sürekli olarak Trabzon'a geliyordu. Erzurum'da Türk hükümeti temsilcilerine 200 kilo külçe altın teslim edildi. Bu Sovyet yardımının değeri, o sıralarda Kızıl Ordu'nun Polonyalı müdahalecilere karşı yaptığı çetin savunma savaşı içinde bulunması karşısında çok daha yüksek sayılabilir.

Ancak yaptığı girişimde Mustafa Kemal'i salt maddi yardımdan daha çok ilgilendiren bir şey vardı. Onun siyasal eylemleri gibi konuşmaları da, burjuva-milliyetçi bir politikacı için şaşılacak kadar derin ve kapsamlı olan tarihsel bir gerçekten hareket ederek eylemde bulunduğunu tanıtlar. Kendisi, az gelişmiş ülkelerdeki proleter devrim ile emperyalist sömürgecilik boyunduruğuna karşı ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketi arasındaki nesnel bağıntının bilincindeydi. Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde 14 Ağustos 1920'de yaptığı bir konuşmada, Rus Ekim Devrimi'nin emperyalist sisteme büyük bir yumruk vurduğunu ve böylece Doğu'nun halkları için kurtuluşa giden yolun aşılmasını kolaylaştırdığını belirtmiştir. Kendisi aynen şöyle diyordu: ''Devrim (Rusya'da -J.G.), bütün insanlığı emperyalizmin ve kapitalist sistemin zalim baskısından ve zorlamasından kurtarmayı kendine görev yapmıştı. ... Batılı emperyalistler, onlara (yani Bolşeviklere -J.G.) karşı bütün olanaklarını ve bütün araçlarını kullandıkları halde, Ruslar, bugün devrimin kazandırdıklarını başarı ile savunuyorlar. Bolşeviklerin birbirini izleyen zaferleri, özellikle son olarak Polonya'da kazandıkları zafer, yaptıkları devrimin gerçekten mutlu, görkemli ve son derece önemli meyveleridir. Bolşevizm ... şimdi de bizim varlığımıza yumruk vuran ortak düşmanlara karşı zaferler elde ediyor. Bu zaferler bizim de minnet borcumuzu hak ediyor.'' Konuşmasının başka bir yerinde de ''Bolşevik Hükümetini'', ''bize elini uzatan ve halkımızla bir ittifak kuran'' hükümet olarak övüyor.(93)

Bu görüşlerden çıkan pratik bir vargı, Mustafa Kemal'in, Bakû'de, 1-9 Eylül 1920'de toplanan Doğu Halkları Birinci Kongresi'ne Türk ulusal hareketi temsilcilerinin resmi olmayan katılmasını onaylamasında kendini gösterdi. Kemalist heyetin başkanı İbrahim Tali Bey (Öngören), kongre sırasında, Türk hükümetinin ''Anadolu'nun yürekten gelen içtenlikle uzattığı eli, Sovyet Rusya'nın aynı içtenlikle tutmasından mutluluk duyduğunu'' söyledi(94). Kongre, bağımsızlığı için Türk halkının yaptığı anti-emperyalist savaşa yürekten katıldığını bildirdi, ama zaferin işçilerin ve köylülerin her türlü sömürüden kurtulması anlamına gelmeyeceğine işaret etti.

Güttükleri iç politikanın da gösterdiği gibi, Kemalistler, asla komünist değildiler. Politikalarında, anti-demokratik ve anti-komünist eğilimler kendini açıkça gösteriyordu. Bununla birlikte, Sovyet hükümeti, değişik toplum ve devlet düzenine sahip devletlerin birbirleriyle barışçı ilişkilerde bulunmasını ve -önde gelen emperyalist dünya devletlerine karşı yapılan savaşımın yüksek çıkarı uğruna- bu devletlerin gerek siyasal ve gerekse askeri bakımdan sıkı işbirliği içinde çalışabilmelerini olanaklı ve gerekli kabul ediyordu. Mustafa Kemal de, burjuva kökenli Türk milliyetçilerinin Rus proleter devrimcileriyle yan yana olabildikleri ölçüde, bunu açıklama çabası içindeydi. Bu konuda şöyle diyordu: ''Bizim ... ilkelerimiz, herkes tarafından bilinmektedir. Bunlar Bolşevik ilkeleri değildir. Bizim ortak kanımız odur ki, ulusumuzun yaşamı ve kalkınması bu anlayışların konularını gösterir. ... Bu ilke, Bolşevik ilkesinin karşıtıdır. Haklı olarak kendimize milliyetçi diyoruz. Ama bizler, bütün uluslara saygı duyan, onları onurlu kabul eden ve onlarla işbirliği yapan milliyetçileriz. Biz, bütün ulusların istemlerini yerinde görüyoruz. Her şeye karşın, bizim milliyetçiliğimiz, bencil, kibirli bir milliyetçilik değildir.'' Bu ilerici, anti-emperyalist milliyetçilik görüşü açısından, her iki hareketi birbirine bağlayan şeyi gösteriyordu: ''Bolşevizm, ulus çerçevesinde, dikkatini ezilen sınıfa yöneltir. Bizim ulusumuz da ezmenin ve köleleştirmenin hedefi olmuştur. Ulusumuzun, insanlığın kurtuluşundan yana olan güçlerden yardım görmesinin nedeni de budur.''(95). Türkiye'de bağımsız bir Komünist Partisi'nin bulunmasının kabul edilmeyişinin gerekçesini, ülkenin ancak sağlam bir siyasal birliğin var olması halinde kurtarılabileceğine bağlıyordu. Bununla, Mustafa Kemal, Ziya Gökalp'in görüşlerini siyasal programına almış oluyordu. Bu görüşlere göre, sınıf savaşımından vazgeçilmeli ve halkın bütün üyeleri güçlü bir dayanışma duygusu ile birleşmeliydi. Bu savlara bugün için de Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerinin önder gruplarında sık sık rastlarız ve bunlar çoğu zaman halkın bütün güçlerinin, ağır siyasal ve ekonomik görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan yaygın ve başarılı oluşumunu engeller.

Türk-Sovyet Antlaşması'nın ana çizgileri, daha 24 Ağustos 1920'de hazırlanmış olduğu halde, antlaşmanın imzalanabilmesi için Mart 1921'e kadar beklemek gereği ortaya çıktı. Bunun da suçlusu Kafkasya'daki durum oldu. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'da karşı-devrimci güçler, 1918 güzünde burada karaya çıkarılan İtilaf Devletleri birliklerinin yardımı ile Sovyet iktidarını tekrar devirmişlerdi. Kafkasya, Sovyet Rusya'ya karşı yapılan müdahaleler için arka desteği sağlamak bakımından işe yarıyordu. Ancak 1920 ilkyazında Kızıl Ordu, Kuzey Kafkasya'da Denikin'in silahlı kuvvetlerini yok ettikten sonra durum değişmeye başladı. Bu başarılar Kafkasya'nın öte yanındaki devrimci hareket için de elverişli ortam meydana getirdi. 28 Nisan 1920'de Bakû proletaryası silahlı bir ayaklanma sırasında Müsavatçılar Partisi'nin karşı-devrimci hükümetini devirdi ve Azerbaycan'da Sovyet iktidarını yeniden kurdu. Müsavatçılara karşı yapılan savaşa, Kasım 1918'de Türk birliklerinin çekilmesinden sonra Azerbaycan'da kalan ve daha sonra Kemalist harekete katılan bir grup Türk subayı da katılmıştı. Mustafa Kemal, Azerbaycan'da Sovyet iktidarının kurulmasına karşı ilgi gösteriyordu. 6 Şubat1920'de Kâzım Karabekir'e Sovyet Rusya ile birlikte Doğu'ya doğru kapıları açmak için Kafkas barajı projesini boşa çıkarmak gerektiğini yazdı. Büyük Millet Meclisi hükümeti, Sovyet hükümetine yolladığı 26 Nisan 1920 tarihli yazıda, Azerbaycan'ın Sovyet cumhuriyetleri çevresine girmesini önermeye hazır olduğunu bildirdi.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler daha karmaşık biçimde oluştu. Gerçi 7 Temmuz 1920'de İngiliz birlikleri Kafkasya'yı terk etmişti. Ama burjuva-milliyetçi ''Taşnak'' Partisi'nin egemenliği altında bulunan Ermenistan, gene İtilaf emperyalistlerinin şubesi olarak kışkırtmalarda bulunuyor, bu güçlerden siyasal ve parasal yardım da görüyordu. Bununla birlikte, Erivan'ın İtilaf Devletleri'nin askeri yardımına ne kadar güvenebileceği, öteden beri şüpheliydi. Mayıs 1920'de, Taşnak hükümetinin halk düşmanı politikasına karşı, Ermeni işçi ve köylüleri çeşitli yerlerde devrim komiteleri meydana getirdiler. Devrimciler, bir kez daha yumruk yediler ve Ermenistan'da beyaz tedhiş her yeri kasıp kavurdu. Erivan hükümeti ülkeyi dış politika serüvenlerine de sürükledi. 24 Eylül 1920'de, Sèvres barışı ile kendisine vaat edilen Türk topraklarını ele geçirmek için Türkiye'ye karşı savaşa girdi. Daha önce de Ermenilerle Türkler arasında silahlı çatışmalar olmuştu. Türk tarafı, en iyi düzenli birliklerini, 69 topu ve 200 makineli tüfeği bulunan Kâzım Karabekir komutasındaki dört tümeni Doğu sınırına yığmıştı. Osmanlıların milliyetler politikasının en ağır kalıtı da burada bulunuyordu. Türklerle Ermeniler arasında uzun yıllar körüklenmiş olan kin, ikide-bir durmadan alevleniyordu. Karabekir gibi, Türk askerleri de, Ermenileri, yok edilmesi gereken eski düşmanlar olarak görüyorlardı. Sovyet hükümeti, birkaç kez, silaha başvurulmamasını Ankara'dan istedi ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkına uygun biçimde saptanması konusunda aracılık yapma önerisinde bulundu. Sovyet hükümetinin bu girişimi, kendi hükümetlerinin de çıkmasına neden olduğu ulusal bir yıkımın kurbanı olmak yolunda bulunan Ermeni işçi ve köylülerinin çıkarınaydı. Mustafa Kemal, Ağustos 1920'de, Büyük Millet Meclisi'nde konuşurken, ''Sovyet hükümeti, bizim Ermenistan'da daha fazla ilerlememizi, istenmeyen ve amaca uygun düşmeyen bir durum olarak görüyor.''(96) dedi. Gerçekten de yaz ayları sırasında savaş hareketleri durduruldu.

Ama 28 Eylül'de, Türklerin Doğu ordusu, yeniden ilerlemeye başlayan Ermeni birliklerine karşı saldırıya geçti. Bu sefer sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri, Brest-Litovsk barışının Batum'la birlikte Türkiye'ye bıraktığı Kars ve Ardahan bölgesini ele geçirdiler. Oysa Sovyet hükümeti bu barışı uzun zaman önce geçersiz saymıştı. 8 Kasımda Taşnak hükümeti, İtilaf Devletleri'nin askeri yardımda bulunacağı yolundaki bütün umutları boşa çıktığı için, bir ateşkes antlaşması yapmak zorunda kaldı ve 2 Aralıkta da Aleksandropol Barış Antlaşması'nı imzaladı. Aleksandropol -Türklerin Gümrü dedikleri yer- barışı, büyük dünya olaylarının yanında yalnızca bir ayrıntı olarak kaldı. Taşnak hükümeti antlaşmayı imzaladığı gün, ülkesi bulunmayan bir hükümet durumuna gelmişti. Ermeni halkının, Bolşeviklerin öncülüğü altında, 29 Kasım'da başlamış olan yeni bir silahlı ayaklanması bu kez başarıya ulaştı. Ermeni Devrim Komitesi, Lenin'den yardım dileğinde bulundu ve 2 Aralıkta 11. Kızıl Ordu birliklerinin yardımı ile devrimciler Erivan'ı ele geçirdiler. Hükümet dağıldı ve komutasındaki birlikler Sovyet iktidarının tarafına geçti.

Lenin, bu 2 Aralık 1920 günü, Ermenistan Devrimci Askeri Komite Başkanı'na şu telgrafı yolladı: ''Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulan emekçi Sovyet Ermenistan'ını sizin kişiliğinizde selamlarım. Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan emekçileri arasında kardeşlik dayanışmasını kuracağınızdan hiç kuşku duymuyorum.''(97).

Sovyet hükümeti, Türkiye ile görüşmelerini de bu telgrafın ruhu içinde sürdürdü. Türk tarafı Aleksandropol barışı üzerinde direnme gösterdiği ve Sovyet Ermenistan'ının kendisi tarafından işgal edilmiş çeşitli bölgelerini boşaltmak istemediği için görüşmeler önce güçlükler içinde geçti. Bunun dışında, Türkiye, Batum konusunda da hak iddia etti. Buna karşılık Sovyet hükümeti, bu önemli liman kentinin Gürcistan'ın bir parçası olduğunu sık sık belirtti. Ancak Ankara hükümeti, Kafkasya'da İtilaf Devletleri'yle birlikte Sovyetler'e karşı bir blok meydana getirmek için çalıştığını öne süren Batı Avrupa basınının bütün söylentilerini yalanladıktan sonra, bu sorunlar da zararsız duruma geldi. Söylentilerin tersine Türk hükümeti, İtilaf Devletleri'nin İstanbul'un aracılığı ile ortaya çıkan barış yoklamaları konusunda Sovyet hükümetine bilgi verdi. Bir ticaret anlaşması yapılması ile ilgili olarak başlamış bulunan Sovyet-İngiliz görüşlerinde İngiltere'nin öne sürdüğü siyasal koşullar konusunda da Türkiye'ye bir Sovyet notası ile bilgi verildi. Londra, Sovyet Rusya'nın Asya devletleriyle ilişkilerini kesmesini istiyordu. Sovyet tarafı bu yakışıksız isteği kabul etmedi.

Henüz giderilmeyen görüş ayrılıklarına karşın, ortak anti-emperyalist savaşımın nesnel temeli üzerinde, Türklerle Sovyetler arasında güvene dayanan ilişkiler meydana gelmişti. Böylece, tasarlanan antlaşmanın imzalanması iki hükümet için de olanaklı görünüyordu. Bu yüzden Ocak 1921'de bir Türk heyeti Moskova'ya geldi. Heyetin başında İktisat Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) bulunuyordu. Sovyet heyetine ise Dışişleri Halk Komiseri G. V. Çiçerin başkanlık ediyordu.

26 Şubat 1921'de resmi görüşmeler başlamadan önce iki heyet, anlaşmanın nasıl bir biçim alması gerektiğini inceledi. Türk görüşmeciler bir askeri ittifak önerdiler. Türkiye'de çok sayıda sade insan, ancak zafer kazanmış Kızıl Ordu'nun kendi ülkesini sayısız düşmanlarından kurtarabileceği kanısındaydı. Ama Sovyet Rusya, bu dönemde, böyle bir ittifaka giremezdi. Çünkü tam o sıralarda ülke, İngiltere ve öteki kapitalist devletlerle ticaret anlaşmaları imzalamak için görüşmeler yapıyordu. Böylece Sovyet hükümeti, savaşın, karşı-devrimin ve dış müdahalenin sonucu olarak Orta Rusya'da binlerce insanı kasıp kavuran açlığı önlemek istiyordu ve önlemek zorundaydı. Sovyet Rusya'nın Türkiye'ye karşı anlaşmaya dayanan yardım yükümlülüklerine girmesi, tasarlanan ticaret anlaşmasını yeniden boşa çıkarma konusunda Londra için sözde bir neden ortaya çıkarmış olacaktı. Bu yüzden Sovyet tarafı, 22 Şubat'ta, yalnızca bir dostluk ve kardeşlik antlaşması yapabileceğini resmen açıkladı. Bununla birlikte, Türk Kurtuluş Savaşı'nı artık para ve silahla desteklemeye hazırdı.

Moskova'da üç Türk-Sovyet komisyonu antlaşma metni üzerinde çalıştıkları sırada, Londra'da Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, İtilaf Devletleri'nin temsilcileri Lloyd George, Briand ve Sforza, ayrıca Japonya ve Yunanistan'ın birer delegesi ile karış karşıya oturuyordu. İtalyan Dışişleri Bakanı Kont Sforza, Lloyd George'u, Sèvres Barış Antlaşması'nın koşullarını bir kez daha tartışmak üzere harekete geçirmeyi başarmıştı. Yunan ve Türk delegeleri de bu tartışmada hazır bulunacaklardı. Mustafa Kemal, padişahın heyeti gibi resmen çağrılmadığı takdirde Ankara'nın temsilci yollamasını kabul etmedi. Lloyd George, bu isteği dişlerini gıcırdatarak kabul etmek zorunda kaldı. Böylece ulusal hükümet artık İtilaf Devletleri tarafından resmen tanınmış oldu. 21 Şubat'ta Londra Konferansı çalışmalarına başladığı zaman Türkiye'deki gerçek iktidar durumu ortaya çıkmıştı. Sadrazam ayağa kalktı ve Ankara Büyük Millet Meclisi heyetinin bütün Türk ulusunu temsil ettiğini açıklamak zorunda kaldı.

Londra gazeteleri, İngiliz diplomatlarının Sèvres Antlaşması'nın ''değiştirilmesi'' niyetinde olduklarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan bildiriyordu. Yusuf Kemal'in Moskova'da görüşmeler yaptığı günlerde, Londra basınının, Moskova, Petrograd ve Rusya'nın başka yerlerinde silahlı ayaklanmalar çıktığı konusunda sürekli olarak uydurma haberler yayımlaması garip değil miydi? Sovyet hükümeti, bir nota ile, İtilaf Devletleri'nin Moskova ile Ankara arasında ayrılıklar çıkarmak amacıyla açıkça manevralar çevirmek istediğine Ankara'nın dikkatini çekti.

Ancak o sırada Londra'da Türkiye'ye tanınmak istenen şeyler son derece de önemsizdi: Müttefikler, Boğazlar'da silahsızlandırılan bölgenin biraz küçültülmesine, Boğazlar Komisyonu'na iki Türk üyenin alınmasına, silahlı kuvvetlerin sayısının 35 binden 75 bine çıkarılmasına ve İzmir bölgesinde müttefik subaylarının yöneteceği bir jandarma gücünün kurulmasına hazır olduklarını bildirdiler. Yunan işgali de yalnız İzmir kenti çerçevesinde olmak üzere sınırlandırılacaktı. Türkiye onların isteğine boyun eğerse, Milletler Cemiyeti'ne alınmasını da müttefikler kabul ediyordu. Ermeni ve Kürt sorununda da -Kafkasya'da Sovyet iktidarı kurulduktan sonra İtilaf Devletleri'nin bu konularda artık bir etkisi yoktu- ödünler vermeye hazırdılar.

Bu öneriler, Trakya ve İzmir'i sınırları içine almıyor, İstanbul'un işgalini bundan böyle de müttefiklerin keyfine bırakıyor ve ekonomik ve parasal denetimi eskisi gibi sımsıkı sürdürüyordu. Bunları kabul etmek ''Misakımilli''ye ihanet anlamına gelirdi. Türk heyeti, müttefiklerin önerilerini Ankara hükümetine vermek üzere yurda hareket etti. Ama Mustafa Kemal'in yanıt vermesine meydan kalmadan, Yunan birlikleri, 23 Mart 1921'de, bütün cephe boyunca saldırıya geçti. Atina heyeti, Londra'da Sèvres Antlaşması'na ilişkin her değişikliği geri çevirmiş ve Yunanistan'ın Türkiye'ye barış koşullarını silah gücü ile kabul ettirecek kadar güçlü olduğunu öne sürmüştü. Oysa Foch, Wilson ve Townsend gibi müttefik askeri uzmanlar, bunu olanaksız görüyorlardı. Suriye Yüksek Komiseri Fransız Generali Gouraud, deneyimlerine dayanarak Yunanlılara karşı çıktı. Kilikya'da Antep kentini (9 Şubat 1921'de) teslim olmaya zorlamak için altı aylık bir zaman gerekmişti. Fransızlar büyük bir yüreklilikle savaşan Türkleri, silahları ile birlikte serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. Büyük Millet Meclisi, kente zafer kazanmış anlamına gelen ''Gazi'' adını verdi. Gouraud, tüm Anadolu'yu işgal edebilmek için böyle yüzlerce, binlerce ''Antep''in ele geçirilmesi gerektiğini söyledi. Bunun için de milyonluk bir ordu gerekliydi. Böyle bir ordu da yoktu. Fransız Başbakanı Briand, Gouraud'u destekledi: Mustafa Kemal'in askerleri, dünya savaşındaki padişah askerlerinden çok başka türlüydü. Ama Yunanlı delegeler bütün bu sözlere aldırmadılar. Ankara'daki ''haydut yüzbaşı'' ile hesaplaşacak kadar güce sahip olduklarına hâlâ inanıyorlardı. Mustafa Kemal'le ilgili bu sözün asıl sahibi İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'du. Kendisi ile Başbakanı -Yunanlılar konferans sırasında bunu yeterince açıklıkla görmüşlerdi- eskisi gibi Yunanistan'ı İngiltere'nin Boğazlar'daki emperyalist çıkarlarının en iyi kâhyası sayıyorlardı.

Londra Konferansı'nın yuvarlak masasında Müttefikler bir başarısızlığa uğramışlardı ve bununla Moskova görüşmelerini engelleyemediler. Ancak kulislerin ardında olup bitenler daha tehlikeliydi. Bekir Sami Bey, Türklerin ulusal çıkarlarını iyi temsil edemediğini burada gösterdi. Bir kuzey Kafkasya prens ailesinden gelme Bekir Sami Bey'i, 1920 yazında Moskova'da geçirdiği günler, işçi ve köylülerin yeni devlet ve toplum düzeni ile karşı karşıya getirmiş, böylece onu Sovyet iktidarının korkunç bir düşmanı durumuna sokmuştu. Kendisi Kafkas halklarının, Kızıl Ordu'nun yardımı ile, çiftlik sahiplerinin ve kapitalistlerin rejmini bir daha dirilmemek üzere ortadan kaldırmakta olduğunu görmüştü. Mustafa Kemal'in Sovyet Rusya ile olan dostluk politikası bu süreci desteklemekten başka bir şey yapmıyordu. Böylece Bekir Sami, Batılı devletlerle Sovyetler'e karşı bir blok meydana getirme yolunu açmak amacı ile Mustafa Kemal'in söylediklerinin tersine, ''Misakımilli''nin ilkelerinden uzaklaşmaya başladı.

Bu tutum, aynı zamanda, İngiltere'nin Doğu politikası karşısında giriştiği rekabetten dolayı Ankara ile Sovyetler'e karşı böyle bir blok uğrunda anlaşmaya hazır olan Fransız Başbakanı Briand'ın niyetlerine çok uygun düşüyordu. 11 Mart 1921'de Briad ile Bekir Sami bir sözleşme imzaladılar. Buna göre Kilikya'da düşmanlıklara son verilecek ve Fransız birlikleri geri çekilecekti. Buna karşılık Bekir Sami, 10 Ağustos 1920 tarihli üçlü antlaşmanın Fransa için öngördüğü etkinlik bölgesinde Fransız emperyalistlerine ekonomik ayrıcalıklar tanıdı. Bununla ilgili olarak Ergani bakır madenlerinin işletme imtiyazı, bir Fransız finans grubuna veriliyordu. Fransız subayları, Türk jandarmasını eğitecekti. Bir gün sonra Kont Sforza ile varılan sözleşme de buna benziyordu: Bekir Sami, bu kez İtalya'da kendiliğinden üçlü antlaşmanın ayrıcalıklarını tanıdı. İtalya kendi etkinlik bölgesinde ekonomik öncelik elde ederek, İtalyan finans-kapitali, Ereğli kömür madenlerinin işletilmesine katılabilecekti. Buna karşılık İtalyan hükümeti, İzmir ile Trakya'nın geri verilmesi yolundaki Türk isteğini desteklemeye hazırdı. Bekir Sami'nin Sovyet düşmanlığı, onu, halkının çıkarlarına ihanet eden biri yapmıştı. Bu nokta, Lloyd George ile yaptığı görüşmede de kendini gösterdi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın bu görüşme için hazırlayarak ona yolladığı tutanağı, hiçbir zaman Mustafa Kemal'e göstermemiş olması dikkati çeker. Bu tutanak, sonradan Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın dosyaları arasında da bulunamamıştır. Türkçe'ye çevrilmesi için tutanağı bakanlığın resmi çevirmenlerine değil, Halide Edip'e vermiştir. Halide Edip tutanağın içeriğini bize anlatıyor (98). Bekir Sami, Yunanlıların savaşı sona erdirmesini ve Anadolu'yu boşaltmasını sağlaması yolunda Lloyd George'u uzun zaman boş yere sıkıştırdıktan sonra -Halide Edip'in sözlerine göre- ''şaşılacak bir öneride'' bulundu. Kafkas halklarının Türkiye'ye bağlı bir tampon devlet meydana getirmek üzere birleşmesini önerdi. Gerekirse, bütün bu halkları, Türklerin öncülüğünde bolşevizme karşı savaş için seferber duruma getirme olanağı vardı. Türkiye bütün kalbi ve ruhu ile ''batılı ülkeler'' için savaşacaktı. Bunun için kendisi İngiliz yardımını istiyordu. Lloyd George, bütün Kafkasya'yı Türkiye'nin koruyuculuğu altına sokacağına söz verdi. Bu önerisi ile Moskova'da yapılmakta olan Türk-Sovyet görüşmelerini baltalamak amacı güdüyordu. Söz konusu görüşme ile ilgili bazı noktalar dünya basınına yansıdı ve şöyle bir sorunun ortaya atılması sonucunu doğurdu: Türk politikasının gerçek yüzü hangisidir. Londra'da gösterilen mi, yoksa Moskova'daki mi? Dışişleri Bakanı Çiçerin, Moskova'da bulunan Türk heyetine bu soruyu yöneltti. Heyet, Sovyet Rusya ile bir anlaşma imzalamak konusunda Mustafa Kemal'in çabalarının dürüstlüğünü belirtti. Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami'nin Briand ve Sforza ile yaptığı sözleşmeleri kabul etmedi. Bütün ülkede yurtsever güçler Bekir Sami'nin politikasına karşı çıkmışlardı. Dışişleri Bakanı'nı ''her şeye karşın, barış yanlısı'' diye niteleyen Mustafa Kemal, onun görevden çekilmesini sağladı. Moskova'da delege olarak bulunan Yusuf Kemal, Dışişleri Bakanı oldu.

Moskova'da, Londra'da olduğu gibi Türk toprakları ve Türkiye'nin toprak zenginlikleri üzerinde görüşmeler yapılmamıştı. Sovyet başkentinde karşı karşıya oturanlar, iki eski rakip olan Rusya ile Türkiye arasında yeni bir iyi komşuluk ilişkisi kurmaya çalışan eşit taraflardı. Lenin her akşam görüşmelerin gidişi konusunda telefonla Çiçerin'den bilgi alıyor ve çoğu zaman da ortaya çıkan güçlükleri hemen gidermek için işe el atıyordu. Lenin, Sovyet Rusya ile Kemalist Türkiye arasında yakınlaşmanın temeli olarak, ''her iki halkın son yıllarda emperyalist devletler yüzünden anlatılamayacak kadar çok acı çektikleri'' olgusunu belirtiyordu. Ayrıca 28 Şubat 1921'de işçi ve köylü delegelerin Moskova Sovyet'i önünde yaptığı konuşmada, şu noktalara dikkati çekti: ''Bugünkü halkların soygun politikasına gösterdiği direnmenin beklenen bir şey olduğunun, emperyalist hükümetlerin Türkiye'yi mahkûm ettiği soygunun, en güçlü emperyalist devletleri oradan elini çekmeye zorladığının, Türk işçilerine ve köylülerine anlatılması işi başarılmıştır. Bu, Türk hükümeti ile yapılmakta olan görüşmeleri çok büyük bir kazanım olarak kabul etmeye bizi götürüyor.'' (99)

16 Mart 1921'de Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin ile Türk heyeti Başkanı Yusuf Kemal, iki ülke arasındaki dostluk ve kardeşlik antlaşmasını imzaladı (100). ''Kardeşlik'' sözcüğü, bu antlaşmanın savaş içinde, kardeşin kardeş yanında olduğu ve aynı düşmana karşı direndiği bir savaşta doğduğunu belirtir. Antlaşmanın girişinde ortaya konduğu gibi, taraflardan birinin üstesinden gelmesi gereken güçlükler ölçüsünde, öteki tarafın da ortak anti-emperyalist savaş içinde kötüleşir. Bundan dolayı dostça bir işbirliğine büyük gereklilik vardır.

Bu sıralarda Sovyet hükümeti tarafından yapılan öteki antlaşmalar gibi bu da, uluslararası ilişkilerin yeni bir tipini canlandırır. Burada toprak bölüşmeleri, parasal ve maddi değerler, etkinlik bölgeleri, başka ülkelere saldırma ile ilgili askeri sözleşmeler vb. söz konusu değildir. 1917'den önce, diplomatik sahnede yalnız emperyalistlerin egemen olduğu sıralarda olağan sayılan bunlardı. Sovyet iktidarının ortaya çıkışı sahneyi değiştirdi: Emperyalist toprak katmalarından ve zarar ödentilerinden arınmış barış, başka halkları boyunduruk altında tutanlara karşı dostluk ve işbirliği -Sovyet barış politikasının ilkeleri daha baştan bu yana böyleydi. Bu politika, Türkiye ile yapılan antlaşmada da ifadesini buldu.

Her iki devlet önce kötülüklerle dolu geçmişi ortadan sildiler. Türkiye'nin doğu sınırlarını, 1918'e kadar Rusya'nın elinde bulunan Kars, Ardahan ve Artvin bölgelerinin Türk topraklarına katılmasını sağlayacak biçimde saptadılar. Türkiye'de, Batum üzerinde Gürcistan egemenliğini tanıdı ve daha öne buraya girmiş olan birliklerini tekrar geri çekti. Böylece Sovyet hükümeti, iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerini ve Kafkasya'daki gerçek durumu dikkate almış oldu. Ayrıca Türkiye'yi çarlık döneminin bütün parasal yükümlülüklerinden kurtardı. Daha önceki eşitliğe dayanmayan Rusya-Türk antlaşmaları ile kapitülasyon rejimi kaldırıldı ve hâlâ Sovyet Rusya'da bulunan Türk savaş tutsakları ile sivillerin geri dönmesi konusunda sözleşmeler yapıldı.

Her iki devlet, gelecekteki ilişkileri konusunda şu noktaları saptadı: Başka birisine iradesi dışında zorla kabul ettirilen hiç bir barış antlaşması kabul edilmez. Sovyet hükümeti, Türkiye ile ilgili, Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından bizzat kabul edilmemiş hiç bir uluslararası sözleşmeyi dikkate almamayı yükümlendi. Antlaşmanın 4. maddesi, sömürge boyunduruğuna karşı yapılan kurtuluş savaşı için köklü bir siyasal önem taşıyordu. Bu maddeyi burada aynen vermek yerinde olur: ''Doğu halklarının ulusal kurtuluş hareketi ile, yeni bir toplumsal düzen için çalışan Rusya emekçilerinin savaşımı arasında bir bağıntı bulunduğunu saptayan taraflar, bu halkların özgürlük ve bağımsızlık hakkı ile, kendileri için isteklerine uygun bir hükümet biçimi seçme hakkını tanırlar.'' (101). İki taraf, iyi komşuluk ilişkileri kurmak için, kendi toprakları üzerinde öteki devletin hükümeti imiş gibi davranan ve ona karşı savaşmak isteyen hiç bir örgütün varlığını kabul etmemekte anlaşmışlardı. Bu hüküm, özellikle, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nin kanatları altında yerleşen Beyaz Rusya sığıntı topluluğuna karşı yönelmişti. Antlaşma gereğince yakın gelecekte çözümlenmesi gereken öteki konular da iki devlet arasında güvenceli ve serbest ulaşım bağlantılarının kurulması, konsolosluk antlaşmaları ile ekonomik ve parasal sorunlarla ilgili sözleşmelerdi. Antlaşma, Boğazlar konusunda yalnızca, bu sorunun Karadeniz'de kıyısı olan bütün devletlerin bir konferansında çözümleneceğini söylüyordu. Ancak bununla ilgili olarak ne Türk egemenliğine, ne de İstanbul'un güvenliğine bir zarar gelmemeliydi.

Her iki heyet aynı gün, Türkiye'ye bundan sonrası için yapılacak karşılıksız para yardımı ile askeri yardımın çerçevesi konusunda anlaştılar (102). Kan akıtan, savaş yüzünden son derece bitkin duruma düşen Türk halkı, kendisine, çıkar gözetmeden, yalnızca Sovyet iktidarının yardım ettiğini açıkça gördü. Öküz arabaları, eşekler ve develer, üzerinde Rusça yazılar bulunan balyaları ve sandıkları Karadeniz limanlarından ülkenin içlerine doğru aralıksız taşıdı. Yalnız 1921 yılında bu yoldan 33.273 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 20.000 gaz maskesi ve çok sayıda cephane cepheye ulaştı. Ankara hükümeti, başka ülkelerden daha başka savaş gereci satın almak için kullanmak üzere 10 milyon altın ruble aldı. 3 Ekim 1921'de Trabzon Limanı'nda Türk denizcileri ayyıldızlı bayrağı, Sovyet Başkomutanlığı tarafından Türk deniz kuvvetlerine verilmiş olan iki torpidobota çektiler.

Moskova Antlaşması, Türk halkına, yaptığı Kurtuluş Savaşı içinde hem siyasal-moral, hem de maddi yardım sağladı. Türkiye'nin kuzey sınırını güvenlik altına aldı ve Türk Başkomutanlığı'na, doğuda bulunan birliklerini de Yunanlı işgalcilere karşı savaşa sokma olanağını verdi. Demek oluyor ki, genellikle antlaşma, Türkiye'nin siyasal ve askeri durumunun düzeltilmesine geniş ölçüde yardım etti. Bu konuda Mustafa Kemal şöyle diyordu: ''İki devlet arasında yapılan antlaşma ile, emperyalizmin saldırısına karşı savaşta doğal bir ittifak olarak görünen bir dayanışma meydana geldi.'' (103).

Ama gerek Büyük Millet Meclisi'nde, gerekse yüksek rütbeli Türk subayları arasında, Türkiye'nin Sovyet Rusya ile sıkı bir bağ kurmasına karşı olanlar bulunuyordu. Bunlar, tüm Türk-Sovyet antlaşmasını baltalamak için Türk birliklerinin Sovyet Ermenistanı'ndan çekilmesini önlemeye çalıştılar. Ancak 11. Kızıl Ordu Komutanlığı'nın sert bir ültimatomu üzerine, Kâzım Karabekir, Gümrü'yü boşaltmaya razı oldu.

Bu güçlüklerin ortadan kaldırılmasından ve Büyük Millet Meclisi'nin 22 Temmuz 1921'de Moskova Antlaşması'nı onaylamasından sonra, Sovyet-Türk ilişkileri hızlı bir gelişme gösterdi. Antlaşmanın 14. maddesi, Sovyet Rusya'nın, Kafkasya cumhuriyetlerinin de antlaşmayı kabul etmesi için gerekli girişimlerde bulunacağını saptamıştı. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan, Türkiye ile görüşmeler yapmaya hazır olduklarını açıkladılar. Sovyet Ermenistan hükümetinin, Ankara'ya yolladığı bir notada, Ermeni ve Türk halkı arasında ulusal barışı ve dostluğu kurmayı, kötülük dolu şovenizme kesinlikle son vermeyi hedef aldığını bildirdi. 26 Eylül 1921'de, Kars'ta, Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu, Rus Sovyeti temsilcisinin de katıldığı bir Kafkas -Türk konferansı toplandı. Bunun sonucu olarak Türkiye ile üç Kafkasya Cumhuriyeti arasında 13 Ekim 1921 tarihli dostluk antlaşması imzalandı. Genellikle bu, Moskova Antlaşması'na uygun düşüyor, bunun dışında Kafkasya bölgesinde halkların birlikte yaşamasına ilişkin birçok sorunu da çözüme bağlıyordu. Kafkasya halklarına karşı Mustafa Kemal'in ulusal politikası, gerek Jön Türklerin Ermenilere karşı uyguladığı şovenist yok etme politikasının, gerekse Azerbaycan'ın Türkiye'ye katılması hedefini güden Pantürkizm politikasının sona erdirilmesini ilke kabul ediyordu. Kemal'in Pantürkizmi kabul etmemesi politikası, yalnızca böyle bir şeyin biçimsel olarak ilan edilmesi olarak kalmadı, Azerbaycan konusunda pratik olarak da uygulandı. Daha önce Lenin'e yolladığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubunda, Azerbaycan'ın Sovyet cumhuriyetleri çevresi içine girmesi için çalışacağını üzerine aldığını görmüştük. Mustafa Kemal, Azerbaycan'ın Türk halkının, yüzyıllar boyunca, Osmanlı Türklerinden ayrı bir ulusal gelişmeden geçmiş olduğunu anlıyordu. Türkiye ile birleşme, tarihselliğe aykırı, gerici bir yanlış görüştü. İki ulusun emperyalist sisteme karşı ortak savaşımı, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi tarafından gündeme konulmuştu. Bu yüzden Mustafa Kemal, 14 Ekim 1921'de, güven yazısını kendisine veren Sovyet Azerbaycanı elçisine şöyle karşılık verdi: ''Azeri Türklerinin derdi bizim kendi derdimiz ve onların sevinci bizim sevincimiz olduğu için, onların isteklerine erişmiş olmaları, özgür ve bağımsız yaşamaları, bizi çok sevindiren bir durumdur. Azerbaycan Türklerinin de Türkün mutluluğu ve ezilenlerin kurtuluşu için kan dökmeye hazır olduğunu söylemeniz, Türkün ve ezilenlerin gücünü arttıran çok değerli bir sözdür. Bana inanın ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti, iki kardeş ulus arasındaki bağları güçlendirmek için bütün gücü ile çaba gösterecektir...'' (104).

Ukrayna Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti de Ankara ile görüşmelere girişti. Ağustos 1921'de Kızıl Ordu'nun önde gelen ordu komutanı M.W Frunze'yi olağanüstü büyükelçi olarak Türkiye'ye göndereceğini bildirdi. Yalnızca bu açıklama bile Türk kamuoyunu etkiledi: Bu açıklama, çok yakına kadar gelen üstün Yunan gücüne karşı kesin meydan savaşının Ankara'nın yakınlarında yapıldığı bir sırada duyulmuştu. Bu durumda en tanınmış Sovyet kişiliklerinden birinin Türkiye'de olağanüstü büyükelçi olması, birinci derecede siyasal bir gösteri olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Frunze'nin Ankara'ya yaptığı yolculuk, ancak Sakarya Meydan Savaşı ile ilgili olarak kabul edilebilirdi.

 

SAKARYA'DA DÖNÜM NOKTASI

 

Londra Konferansı, Türkiye'nin geleceğini, en ince diplomasinin bile açıklığa kavuşturamayacağını tanıtlamıştı. Türkiye'nin geleceği, yeniden asker üniforması kuşanan Türk köylü ve işçilerinin elindeydi. onların önderi Kemal Atatürk'ün elindeydi. Müttefikler yeşil konferans masasında Türkiye'nin bağımsız ulusal geleceğine razı olmadan önce, Türklerin kendisi ''Boğaziçi'nin hasta adamı'' efsanesini kesinlikle yıkmak, vatanın topraklarını Yunanlı işgalcilerden korumak zorundaydılar.

Atina da, bu sıralarda, silahlarının kesin zaferi için hazırlık yapıyordu. Savaşın yönünü belirleyen 1921-22 yıllarının kanlı askeri oyunu, üç perde halinde oluştu. 23 Mart 1921'de Yunan ordusu General Papulas komutasında Bursa ile Uşak arasındaki cephede saldırıya başladığı zaman birinci perde açıldı. Hedef, gene, Ankara'yı Bağdat demiryoluna bağlayan önemli demiryolu birleşme noktası Eskişehir ile bunun 140 km. güneyinde bulunan Afyonkarahisar'dı. Yunanlıların kuzey grubunun başlangıçtaki ilk başarılarından sonra, General İsmet, bunları, İnönü'de durdurdu. 31 Mart'ta karşı saldırıya geçti ve 1 Nisan'a bağlanan gece düşmanı çıkış mevzilerine geri çekilmeye zorladı.

Yunan birlikleri güneyde Afyonkarahisar'ı almayı ve güneye doğru biraz daha ilerlemeyi başardılar. Yunanlıların sol kanadı tehlikeli biçimde genişliyordu. Mustafa Kemal, bu yüzden, İnönü yakınında serbest kalan beş tümenin güneye gönderilmesi buyruğunu verdi. Güney cephesi komutanı Refet Paşa, bu birliklerle düşmanın kanadına yüklenecek ve onun Afyon ile arkasını kesecekti. Önce Refet Paşa'nın karşısında yalnız bir Yunan alayı vardı. Refet Paşa görevini başaracak güçte olmadığını gösterdi. Saldırıyı gereği kadar enerjik biçimde yürütemedi ve bu yüzden Yunan alayı takviye kuvvetleri gelinceye kadar dayanabildi. Böylelikle Afyon'u almış olan birliklerin kuşatmadan kurtulması ve Dumlupınar'da -Afyon'un batısında- sağlam mevzi alarak Refet'in birliklerinin bütün saldırılarını ağır kayıplar verdirerek püskürtmesi olanağını sağladı. Bundan dolayı Refet, askerlerin ve Türk kamuoyunun güvenini yitirdi. Bunun üzerine hemen görevden alındı ve bütün Batı Cephesi İsmet'in komutasına verildi. Ufak tefek, sevimli ve ağır işitmesi yüzünden biraz ürkek olduğu izlenimini veren İsmet Paşa, Mustafa Kemal gibi bir halk kahramanı olmak için gerekli üstün yeteneklere sahip değildi. Ama askerlik mesleğini çok iyi biliyordu; savaşta kavrayış gücünü kolayca yitirmezdi, dürüst ve güvenilir bir çalışması vardı. Askeri konularda, daha sonra da siyasal konularda Mustafa Kemal için vazgeçilmez bir dayanak olmuştu. Aynı adı taşıyan yerde iki zafer kazandığı için 1934 yılında Millet Meclisi ona ''İnönü'' soyadını verdi.

Yunanlıların Mart saldırısı hedefine ulaşmamıştı. Ama Türk birlikleri de, düşmanı kovalayacak ve kesin yumruğu indirebilecek güçte değildi, bitkin düşmüştü. İkinci İnönü Meydan Savaşı'nın siyasal etkisi, sınırlı askeri başarısından daha büyük oldu. Türk ulusal ordusu kadar bütün Türk halkı da kendi gücü konusunda güven kazandı. Bekir Sami gibi her şeye karşın barış yapmak isteyenlerin sesi eskisine göre daha çok zayıfladı.

Bu arada Yunan Başkomutanlığı ikinci büyük vuruşu hazırlıyordu. 18 ile 45 yaş arasında bulunan bütün erkekler seferber edildi. Trakya ve Batı Anadolu'daki Rum azınlığından bile -devletler hukukuna tamamıyla aykırı olarak- asker toplandı. Atina hükümeti, Yunan halkını ''Elenizm'' ve ''Avrupa'' sloganları ile bir haç seferi coşkusuna sokmaya çalıştı. Böylece, büyük bir yoksulluk içinde yaşayan Yunan işçi ve köylülerinin ekmek ve toprak isteyen haykırışları boğulmak isteniyordu. General Papulas, temmuz ayında Yunanistan'ın hazırlığını tamamladı. Elindeki silahlı güçler, 97.000 asker, 5.600 makineli tüfek ve 345 toptan meydana geliyordu. Buna karşılık, Türk tarafının 55.000 askeri, 440 makineli tüfeği ve 162 topu vardı. Silah tekniği üstünlüğüne, bir de taşımacılık üstünlüğü ekleniyordu. Türkler ikmal işini daha çok iki tekerlekli öküz arabaları ile yerine getirmek zorunda kaldığı halde, Yunanlılarda 500 kamyon, 3.000 at arabası ve 2.000 deve vardı. Bu, geniş çaptaki İngiliz gereç yardımının bir sonucuydu.

9 Temmuz 1921'de genel olarak Ankara yönünde yürüyüş başladığı zaman, Kral Konstantin cepheye bizzat gitti. Asya güneşinin yakıcılığı ve kuraklığı içinde saldırgan, uzun kuzey-güney demiryolu önünde iyi pekiştirilmiş Türk siperleri üzerine ilerledi. Türk askerleri, birkaç gün, inatla savundular, sonra geri çekilmek zorunda kaldılar: 12 Temmuz'da Afyonkarahisar, 17 Temmuz'da Kütahya düştü. İsmet, Eskişehir üzerin yapılan saldırılara karşı birlikleriyle hâlâ dayanıyordu. Ama Mustafa Kemal, onun karargâhına koştu. Neye mal olursa olsun, stratejik bakımdan önemli bir noktayı tutmaktan ve orduyu kurtarmaktan daha önemli bir şey var mıydı? Eğer bu önemli tutamak yeri demiryolu ile birlikte elden çıkarsa, bunun moral sarsıntısı büyük olacaktı. Bu yol iki yıl boyunca ordunun candamarı, savunmanın belkemiği olarak değerini ortaya koymuş ve bugüne dek hep başarı ile savunulmuştu. Ama Mustafa Kemal her zaman olduğu gibi yalnız soğukkanlı hesaplamalarla karar veriyordu. Nazik durumlarda onun güçlü yanı buydu ve hep böyle oldu. Doğuya doğru, Sakarya ırmağının arkasına çekilme buyruğunu verdi. Düşmandan kopuşma başarılabilince, orduyu daha doğuda yeniden düzenleme olanağı doğdu ve Yunan birlikleri, çıplak ve dağlık yüksek yaylada bir kez daha yeni yerleşme hatları kurmaya zorlandı. Bir dizi sert süvari saldırıları ile Yunanlılar şaşkınlığa uğratıldı ve ordu da geri çekilme durumuna geçebildi. Anadolu'nun çıplak ve kayalık toprakları üzerinde yorgun ve umutsuz asker dizileri akıp gidiyordu. Çok sayıda ölü ve elden giden değerli gereç yanında 6.000 kişi düşmanın eline tutsak düştü. Askerlerin yürüyüş kolları yanında ve onlarla birlikte halk da, çabucak sarıp sarmaladığı birkaç ev eşyası ile yüklü arabalar ve kağnılardan meydana gelme sonsuz kervanlar halinde ayaklanmıştı. Kentlerde ve köylerde insanlar Yunanlılardan kaçıyordu. Eskişehir'den ayrılan son trenlerden birinde Mustafa Kemal vardı. Ankara'da kendisini neler bekliyordu?

Cephe hattı şimdi Ankara'nın 50 km. uzağından geçiyordu. Bazı resmi makamlar başka yere göç etmeye hazırlanıyorlardı bile. Halk bir panik havasına girmek üzereydi. Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi'ne girdiği zaman, toplantı salonu gerginlikten çatırdıyor gibiydi. Muhalefet, şimdi sıranın kendisine geldiğini gördü: Mustafa Kemal askeri bakımdan yenilince, siyasal bakımdan da işi bitik demekti. İşte artık padişahla ve Müttefiklerle bir anlaşmaya varılabilirdi. Ancak bunu sağlayabilmek için askeri harekâtın yönetiminden doğrudan doğruya Mustafa Kemal'i sorumlu tutmak gerekiyordu. Şimdiye kadar bu sorumluluk yalnız Batı Cephesi Komutanı İsmet'in, yeni anayasa gereğince hükümet başkanlığı görevini yüklenmiş olan, aynı zamanda da Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı olarak görev yapan Fevzi'nin üzerindeydi. Bu yüzden çeşitli konuşmacılar kürsüye çıkarak üstü kapalı belirtmelerle kendini gösterme yarışı yaptılar: ''Ordu nereye gidiyor? Ulus nereye götürülüyor? Bu olayların elbette bir sorumlusu vardır. Bu nerededir? Onu göremiyoruz. Bugün içinde bulunduğumuz üzücü durumun, korkunç halin gerçek sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik.'' (105). Çok geçmeden, konuşmacılardan biri, komutayı yüklenmesini Mustafa Kemal'den doğrudan doğruya istedi. Kendisinin çoğunluğu meydana getiren yandaşları da söz aldı ve aynı istekte bulundu. Yalnız arada önemli bir fark vardı; kendi yandaşları, bir güven duygusundan hareket ederek ordu başkomutanlığının ona verilmesini istiyorlardı.

4 Ağustos 1921'de Millet Meclisi'nin gizli bir oturumunda, Mustafa Kemal, aşağıdaki önergeyi vererek, kendisine yapılan öneriyi yanıtladı: ''Meclis yüce üyelerinin, genel olarak beliren dilek ve istekleri üzerine başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi kişisel olarak üzerime almaktan doğacak yararı hızla elde edebilmek için ve ordunun maddi ve manevi gücünü alabildiğine hızla çoğaltmak, tamamlamak ve yönetimini bir kat daha pekiştirmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduğu yetkiyi, fiili olarak kullanmak koşulu ile üzerime alıyorum. Yaşantım boyunca, ulusal egemenliğin en bağlı bir hizmetlisi olduğumu, ulusun gözü önünde bir kez daha doğrulamak için bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle kısıtlanmasını ayrıca öneriyorum.'' (106). Oysa muhalefet bunu istememişti. Bu geniş yetkilere karşı çıkmaya başladı. Ama buna karşılık eski Osmanlı rütbesi ve makamı olan ''başkomutan vekilliği''ni önerdi. Böylece Mustafa Kemal'in karşıtları içyüzlerini iyice ortaya koydular: Onlar sağlam bir savaş yönetimi değil, yalnızca yenilgiye uğrasın diye ona bu sorumluluğu yüklemek istiyorlardı. Mustafa Kemal, kendisini üç ay süreyle başkomutanlığa atayan bir yasanın kabulü için meclis çoğunluğunun oyunu sağlamayı başardı. Şimdi buyrukları yasa gücündeydi.

Mustafa Kemal bu diktatörce yetkileri ne yolda kullanacaktı? Eskiye bağlılıktan kurtulamayanlar, onun padişah olmak istediğinden başka bir şeye inanmıyorlardı. Yaşam öyküsünü yazanların bazıları da, Kemal Atatürk'ü, yalnızca iktidara susamış bir diktatör olarak gördüler. Onun kişiliğindeki bir bilinçlilik ve egemen olma düşkünlüğü çizgisi böyle bir sanıya götürebiliyordu. Ama böyle bir bakış biçimi, onun için kişisel bir iktidarın söz konusu olmadığını tamamıyla gözden kaçırır. Ulusal hareketin, hükümetin, ordunun ve en sonunda da devletin başına geçerken, her zaman için bunu, yalnız, bu yoldan halkına ve ülkesine en iyi biçimde hizmet edeceği inancında olduğu için yapıyordu. Onun bu inancının kaynağı burjuva bir düşünceler dünyasıydı ve bundan dolayı da zorunlu olarak sınırlıydı. Ama bu inanç içtenlikliydi ve tüm yaşamı boyunca yaptıkları bunun belgesi sayılır.

Artık kırk yaşına gelmiş olan Mustafa Kemal'i siyasal çalışması yanında bedensel zayıflıkları ve aile anlaşmazlıkları yıpratıyordu. Öteden beri çektiği böbrek ağrılarına bir de sıtma eklenmişti. Sık sık hastalanarak yatağa düşüyordu. Hekimlerin söylediklerinin tersine, çalışmaktan yorgun düşen sinirlerini içki ve sigara ile yatıştırıyordu. Uykuyu hiç gördüğü yoktu. Her gece Ankara'da ''sergerdeler'' diye adlandırılan bir grup yakın arkadaşı ile içki sofrasında oturuyor ve oyun oynuyordu. Sabahları tanyeri ağarırken yaptığı at gezintisinden sonra gene devlet işlerinin başına oturacak kadar dinçti. En yakın politika ve askerlik arkadaşları bu eğlencelere katılmıyor ve bunları uygun görmüyorlardı. Mustafa Kemal'in kendisi de, ''sergerdeler''in politikaya karışmasına izin vermiyordu. Bunlardan biri politikaya karışmaya kalkışınca, yaptığının cezasını ölümle ödemişti. Çoğu zaman evindeki gürültüden kaçmak için bu çevrede bulunuyordu. Uzak bir akrabası olan sevgili Fikriye, Çankaya'da günlerin elden geldiği kadar iyi geçmesini sağlamak için onun uğrunda elinden geleni yapmıştı. Ama annesi İstanbul'dan gelerek yanına yerleştikten sonra evde her gün gene kavga vardı. Annesi, Mustafa Kemal'e çok bağlı olan kızla uyuşma yoluna gitmiyordu. Kız yoksul olduğu için anne onu oğluna ''uygun bir eş'' olarak görmüyordu.

Ama evdeki bu sıkıntılar artık gene unutulmuştu. Başkomutan, Çankaya'daki köşkünü bırakarak, cepheye hareket edeceği güne kadar Ankara istasyon binasına yerleşti. Çelikten bir güçle kendini işe verdi. Tek bir hedef tanıyordu: çok önemli olan Yunan saldırısını geri püskürtmek için ulusun bütün güçlerini bir araya getirmek. 7 ve 8 Ağustos'ta ''savaş gereksinmelerine ilişkin on buyruk'' çıkardı. Buna göre ülkede her ev, bir takım, çamaşır, bir çift çorap ve bir çift ayakkabıyı askerler için hazırlamak ve ulusal savaş gereksinmeleri komisyonlarına teslim etmekle yükümlüydü. Bu komisyonlar, tüccarların ya da halkın depolarında bulunan tekstil, deri ve saraççılık mallarının, yiyecek maddelerinin, motorlu taşıt aracı ile bunlara ilişkin parçaların, telefon hatlarının ve stratejik bakımdan önemli başka maddelerin yüzde-kırkına el koyabiliyorlardı. Ayrıca çekim ve yük hayvanları ile dört ve iki tekerlekli arabaların yüzde-yirmisi de bunlara ekleniyordu. Halk ayda bir kez, elinde kalmış bulunan taşıt araçları ve yük hayvanları ile askeri yük taşımak zorundaydı. Askeri bakımdan işe yarayan silahlarla cephane üç gün içinde teslim edilmek zorundaydı. Ordunun giyimi ve bakımına yarayan sahipsiz mallara el kondu, silah ve taşıt aracı yapabilen bütün işyerlerinin bir listesi hazırlandı. ''İstiklal mahkemeleri'', bu buyrukların yerine getirilmesini denetim altında bulunduruyordu. Eldeki bütün birlikler, doğudan ve güneyden, artık Anadolu'nun kalbinden geçen Batı cephesine kaydırıldı. 18 ile 55 yaş arasında bütün erkekler zorunlu askerlik hizmetine alındı.

Bu buyruklar, yoksul köylülerle küçük zanaatçılar için ağır bir yük meydana getiriyordu. Ama ülkenin bağımsızlığı konusunda karşılaşılan tehlikenin üstesinden gelmek ve işgalcileri kovmak için başka çare yoktu. Türk halkı, bu hedefe ulaşmak için varını yoğunu veriyordu. Gece gündüz yollarda öküz arabalarının ağaç tekerleklerinin gıcırtısı duyuluyordu. Çoğunlukla yiyecek maddesi ve cephane yüklü araçlar -bu arada Sovyet Rusya'dan gelen yükler- yüzlerce kilometre yol alıyordu. Tarla işleri gibi cepheye yapılan taşıma işleri de hemen yalnızca kadınların elinde bulunuyordu. Kadınlar öküz arabalarını savaş hattına kadar sürüyorlardı. Sonra ağır top mermilerini birer birer omuzlarına alarak topçu siperlerine kadar taşıyorlardı. Çoğu zaman top mermisi ile birlikte en küçük çocuklarını da sırtlarına sımsıkı bağlıyorlardı.

Mustafa Kemal, 12 Ağustos'ta, askeri harekâtın yönetimini yüklenmek üzere genel karargâhına hareket etti. Sırtında hiç bir rütbe işareti taşımayan, sade askerin giydiği boz renkli talim üniforması vardı. Yalnızca Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı olarak kısa süre için başkomutanlığı üzerine almıştı. Cepheye doğru atını sürerken, yere düştü ve kaburga kemiklerinden üç tanesi kırıldı. Yaraları acele sarıldıktan sonra, gene genel karargâha gitti: 23 Ağustos'ta Büyük Yunan saldırısı başlamıştı. Yakın tarihin en uzun ve en kanlılarından olan yirmi iki günlük Sakarya Meydan Savaşı'nı yönetti.

İnsan ve gereç yönünden daha üstün olan, Kral Konstantin tarafından bizzat komuta edilen Yunan ordusu, 100 km uzunluğunda bir cephede yürüyüşe geçti. Bu akın nasıl durdurulabilirdi?

Mustafa Kemal, Türk köylüsünün inatla ve metinlikle kendini savunabileceğini biliyordu. Vatanın var olması ya da yok olmasının söz konusu olduğunu, zaferin kazanılmasından sonra kendilerinin yoksul yaşamının iyileşmesini umut edebileceklerini, askerlere, sık sık, gereği gibi anlatmıştı.

Başkomutan taktiğini buna dayandırıyordu. Genel karargâhta -alçak tavanlı bir köylü kulübesinde- toplanan komutanlara, herhangi bir savunma hattını tutmanın söz konusu olmadğını anlattı. ''Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır ve bu satıh bütün vatandır (bir savunma hattı yoktur, bir savunma yüzeyi vardır ve bu yüzey bütün vatandır). Yurttaşlarımızın kanı ile sulanmamış bir karış toprak feda edilemez. Her küçük ya da büyük birlik, siperinden atılabilir. Ama her büyük ya da küçük birlik, tutunabildiği ilk yerde düşman karşısında cephesini yeniden kurar ve savaşı sürdürür'' dedi (107). Mustafa Kemal, burada, ulusal-devrimci bir kurtuluş savaşının taktiğini geliştirdi. General Papulas'ın savaş planı, Türklerin zayıf olan sol kanadını aşarak Ankara'ya doğru yürümekti. Saldırganlar Sakarya Irmağı'nı geçtiler, birçok yerde Türk hatlarını yardılar ve çarpışma halinde tepeden tepeye geçerek Ankara'ya gittikçe yaklaştılar. Bu arada 21 uçak kendilerini destekliyordu. Türklerin ise bir tek uçağı vardı. Sakarya'nın doğusundaki arazi üzerinde çok sayıda tepe zincirleri vardır. Gerçi Türk birlikleri Mustafa Kemal'in buyruğu gereğince gerilediler, ama her defasında daha sonra gelen tepelerde yeniden siper aldılar. Yunanlılar ve Türkler kızgın bir yaz güneşininin altındaydı. Su hemen hiç yoktu ve çok güçlükle uzaklardan sağlanıyordu. Askerlerin yiyeceği çoğu zaman bir avuç mısır tanesinden meydana geliyordu.

Türk tarafı için durum günden güne daha nazikleşti. Başlangıçta batıya yönelen Türk cephesi güneye doğru döndü. Çünkü düşman sürekli olarak Türklerin sağ kanadını dolanmaya ve yarmaya çalışıyordu. Artık düşman Ankara'ya, sağ kanattaki Türk birliklerinin büyük bölümünden daha yakındı. Ankara'da oturanlar top seslerini gittikçe daha iyi işitiyorlardı. Türk askerleri, savunma-çekilme-karşı-saldırının öldürücü gidiş-gelişine daha ne kadar dayanabileceklerdi? Kan döken birliklerin sürekli olarak pekiştirilmesi için kullanılan yedek birlikler ne zaman bitecekti? Yunanlıların gücü, saldırılarını sürdürmek için daha ne kadar yetecekti?

Korkunç didişmenin on beşinci gecesi, 7 Eylül 1921 günü akşamı, genel karargâha öldürücü bir suskunluk çökmüştü. Bir gün önce üstünlük sağlayan bir tepe elden gitmişti. Meydan savaşının sonu belli olmuş ve çekilme buyruğunu verme zamanı gelmiş miydi? Mustafa Kemal, sigarasını birbiri ardından içerek, yarı-karanlık odada rahatsızlık içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Ara sıra haritaya bir göz atıyor ve ikiz kardeşmişçesine kendisine benzeyen Albay Arif ile durumu görüşüyordu. Sabaha karşı saat ikide bir ses, subayları ve nöbetçileri tavşan uykusundan uyandırdı. Söylenenler, Başkomutana yöneltilmişti: ''Fevzi Paşa sizi telefona rica ediyor.'' Mustafa Kemal bitişik odaya koştu. Orada bulunanlar açık duran kapıdan Mustafa Kemal'in sesini duyuyorlardı: ''Ben Mustafa Kemal, siz misiniz paşam? Ne var? Günün bizim iyiliğimize mi sonuçlandığını söylüyorsunuz? Duyduklarım doğru mu? ...Yunanlıların gücü sona  mı erdi? Ne? Yunanlılar geri çekilmeye mi başlıyor?'' (108).

Mustafa Kemal, yanlış işitmemişti. Türk askerlerinin üstün savaş morali ve dayanıklılığı karşısında, sayı bakımından daha güçlü olan Yunan birliklerinin saldırı gücü kırılmıştı. Tutsak edilen bir Yunan askeri şöyle dedi: ''Bize Ankara'nın saldırdığımız dağın ardında olduğunu söylediler. Oysa 16 gün geçti, henüz Ankara görünmüyordu.'' (109). Meydan savaşının bu dönüm noktasına kadar Yunanlılar 18.000 ölü vermişlerdi. Türklerin ölü sayısı 13 bindi. Mustafa Kemal karşı-saldırı buyruğunu verdi; önce cephenin sağ kanadından.. Kısa bir topçu hazırlığından sonra Türk birlikleri ileri atıldılar. Bununla birlikte, ancak günlerce sonra düşmanı dize getirmek olanağı sağlandı. General Papulas, Türklerin sol kanatta yarık açmaları halinde kendi ordusunun tümünü bekleyen tehlikeyi zamanında anladı. Bu yüzden geri çekilme buyruğunu verdi. 13 Eylül'de Sakarya'nın doğusunda tek bir Yunan askeri kalmamıştı. Çoğu eski çetelerden olan Türk süvarisi düşmanın arkasına kadar sokuldu, demiryollarını, cephane ambarlarını ve petrol depolarını havaya uçurdu. Düşman geride çok sayıda savaş malzemesi bıraktı. Az kalsın bir Türk devriyesi Kral Konstantin'i tutsak ediyordu. Bu korkulu durumdan sonra kral, güvenlik kaygısı içinde İzmir'e çekildi ve vapurla Atina'ya döndü. Orduları da geri çekilirken Türk köylerini yaktılar ve yok ettiler. Halide Edip, tamamıyla yıkılmış bir köyde yaşlı bir kadınla konuşurken, ''Bana ters gelen bir şey var, kızım'', dedi kadın ''eskiden derdik ki, Allahın bize yolladığı tek dert jandarmalardır. Sonraları bizim nasıl ezildiğimizi padişah bilmez ki derdik. Ezilmek mi? Şu gördüklerimizle karşılaştırılınca, eskiden cennet varmış. Ey Allahım, Yunanlılara yalvardım, geri kalanlara bir dam bıraksınlar diye. Güldüler ve bütün bunları yapmaları için onları buraya Avrupa'nın yolladığını, bizi artık hiç bir vakit rahat bırakmayacaklarını söylediler. Bu Avrupa denilen adama söylemeli, kızım, biz zavallı köylüleri rahat bıraksın. Ona ne yaptık ki?''(110).

Yenik Yunan ordusu Eskişehir-Afyonkarahisar'ın doğusunda siperlere yerleşti. Türk birlikleri de çok bitkindi, düşmanı daha fazla kovalayamazdı. Başarı yeteri kadar büyüktü: Ankara kurtulmuş, daha da önemlisi, stratejik öncelik düşmanın elinden koparılıp alınmıştı. Artık bir saldırıya geçmek için siperlerini asla terk edemezdi.

Mustafa Kemal'in Ankara'ya dönüşü bir zafer alayına benzedi. Her şeyden önce feodal-dinci muhalefetin eleştiricileri susmuşlardı. Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e 'mareşal' rütbesini ve eski Osmanlılardan kalma, bir bakıma ''zafer kazanmış'' anlamına gelen ''Gazi'' adını verdi.

Sakarya Meydan Savaşı, Anadolu'da emperyalist devletlerin toprak alma politikasına karşı önemli bir vuruştu. Doğu'nun halkları Gazi'yi sömürge boyunduruğuna karşı bir ön savaşçı olarak görüyorlardı. Onun zaferleri kurtuluş umuduna ve çabasına güç kattı. Asya ve Afrika'dan gelen sayısız kutlama yazıları, Kemal'in masasında yığın haline geldi. Bunlar arasında anti-emperyalist kurtuluş hareketinin ünlü adları bulunuyordu: Hint Ulusal Kongresi'nin önderi Gandi, Mısır'da Vaft Partisi'nin kurucusu ve önderi Said Zaglul, Faslı Rif boylarının Fransız ve İspanyol sömürgecilerine karşı yaptığı savaşın önderi Abdülkerim, İngiliz egemenliğine karşı çıkan İran Şahı Rıza Pehlevi ile Afganistan Kralı Emanullah.

Sakarya zaferi sömürge devletlerin emperyalizme karşı savaş cephesini güçlendirdiği gibi, Türkiye sorununda İtilaf Devletleri'nin kurduğu ittifakı da kesinlikle dağıttı. Roma, Antalya bölgesinden İtalyan birliklerini temmuz sonunda tam bir sessizlik içinde çektikten sonra, 20 Ekim'de, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon, Ankara hükümeti ile bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma, Fransa ile Türkiye arasında ülkenin güneydoğusunda barışı yeniden sağlıyordu. Bouillon ile görüşmeler haziran ayından beri uzayıp gidiyordu. Ancak Sakarya zaferinden sonra Fransız hükümeti, Türkiye'yi, eşit haklara sahip görüşme taraflısı olarak tanımaya hazırdı. Türk-Fransız anlaşması, Kilikya'da Fransız birliklerinin çekilmesini, Türkiye'ye 200 milyon frank savaş zararı ödentisi verilmesini, Suriye-Türk sınırının saptanmasını ve Suriye'nin İskenderun sancağındaki Türk halkı için özel haklar tanınmasını öngörüyordu. Bununla Fransa, gerek Sèvres Barış Antlaşması'ndan, gerekse Türkiye'de etkinlik bölgeleri kurulmasına ilişkin üçlü anlaşmadan vazgeçmiş oluyordu. Türk tarafı yalnızc Fransızların bazı ekonomik isteklerinin dikkate alınacağına söz veriyor, ama bu konuda bir yükümlülüğe girmiyordu. Anlaşma, Fransız-İngiliz karşıtlıklarını derinleştirdi ve Londra ile Paris arasında sert notaların alınıp verilmesine neden oldu. Franklin Bouillon antlaşması ile Fransız emperyalistleri, İngiliz rakiplerine, savaş sırasında söz verdikleri Musul petrol bölgesini gözlerinin önünde aşırdıklarından ve yenik Almanya karşısında onların isteklerini yeteri kadar desteklemediklerinden dolayı bir çeşit fatura sunuyorlardı. Ankara hükümeti için anlaşma, henüz diplomatik bakımdan tanınmış sayılmamakla birlikte, gene de uluslararası ağırlığının geniş ölçüde artması anlamına geliyordu. Bunun dışında, silah ve asker de batı cephesindeki savaş için serbest duruma geliyordu.

Sakarya zaferinde Sovyet Rusya'nın yaptığı siyasal, parasal ve askeri teknik yardım da önemli bir rol oynamıştı. Mustafa Kemal, zafer dolayısıyla Millet Meclisi'nde 19 Eylül 1921'de yaptığı uzun bir konuşmada, Sovyet halkının bugün, yarın ve her zaman Türkiye'nin dostluğuna güvenebileceğini özellikle belirtti. Aralık 1921 ile Ocak 1922 arasında Frunze'nin Türkiye'ye yaptığı ziyaret bu dostluğun etkileyici bir gösterisi oldu. Halk ve resmi makamlar, onun için sıcak bir karşılama hazırlığı yaptılar. Frunze, Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yapmak ve cepheyi ziyaret etmek üzere çağrılıydı. Frunze Meclis'te yaptığı konuşmada, Sakarya Meydan Savaşı'na bir kez daha değindi. Sovyet insanlarının Yunan ilerlemesinden dolayı üzüntü duyduklarını, ama Türk ordusunun günün birinde düşmana öldürücü yumruğu indireceğinden hiçbir zaman kuşku duymadıklarını söyledi. Sakarya Meydan Savaşı'nın, bu umudun gerçek bir temele dayandığını şaşılacak kadar çabuk kanıtladığını belirtti. Frunze, daha sonra Anadolu ordusunun kahraman askerlerini, subaylarını ve komutanlarını zaferlerinden dolayı kutladı. Cepheye yaptığı gezide, Türk Başkomutanlığı, kendisine birliklerin durumu, donanım ve silahlanma durumu konusunda bilgi verdi. Frunze, Türkiye'nin Sovyet yardımı olmadan işgalcilere karşı kesin zafere ulaşamayacağını saptadı. Bundan dolayı Türk tarafının kendisine bildirdiği yeni savaş gereçleri isteklerini hükümetine olumlu görüşü ile birlikte ulaştırdı ve Türk hükümetine 1.1 milyon altın ruble verildi. Ziyaret, 2 Ocak 1922'de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ile Türkiye arasında Moskova Antlaşması örneğine uygun bir dostluk ve kardeşlik antlaşmasının imzalanması ile sona erdi.

Frunze'nin ziyareti, iç politika çatışmalarının sertleştiği bir zamana rastlamıştı. Mustafa Kemal, daha önce, 10 Mayıs 1921'de hükümet çalışmalarının desteklenmesi için, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu'' adını alan ve 151 milletvekilini kapsayan bir meclis grubu meydana getirmişti. Grubun amacı, ''misakımilli''yi gerçekleştirmek ve yeni anayasa çerçevesinde devletin bundan sonraki kuruluşu konusunda çalışmaktı. Cumhuriyet istemini üstü kapalı biçimde içeren bu ikinci amaca karşı çıkan bir grup milletvekili ile ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin birkaç yerel örgütü vardı. Bir muhalefet partisinin oluştuğu açıkça anlaşılıyordu. Daha sonra bunlara ''İkinci Grup'' adı verildi bu grup, ülkede feodal-dinci çevrelerin çıkarlarını temsil ediyordu.

Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra İngilizler tarafından Malta'da enterne edilen kişiler serbest bırakılınca, muhalefet yeni güçler kazandı. Bunların önde gelen ikisi, Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey, Bakanlar Kurulu'na seçildiler. Gerçi bunlar önce Kemal'in ''Birinci Grup'una'' katıldılar, ama gerçekte ''İkinci Grup''la birlikte çalışıyorlardı. ''Maltalılar'', önce, ''Misakımilli''nin hedeflerine askeri bir zaferle ulaşmanın olanaklı olup olmadığı sorusunu ortaya attılar. Onlara göre, Türk ordusu gerçi başarılı savunma yapabilmişti, ama düşmanı vatanın topraklarından kovamamıştı. Öyleyse bu hedefe İtilaf Devletleri'yle diplomatik görüşmeler yapma yolundan yaklaşmak gerekliydi. Ağustos 1921'den bu yana Savunma Bakanlığı işini yürüten Refet Paşa da aynı görüşü savunuyordu. Mustafa Kemal ise, zaferin artık görünürde olduğu bir zamanda ülkenin alınyazısını diplomatik bir hayvan pazarlığına bırakmanın, halkın yaptığı tarifsiz özverilere ihanet anlamına geleceği görüşündeydi. Bu yüzden, böyle bir konunun Bakanlar Kurulu'nda ve meclis grubunda görüşülmesine bile izin vermeyi kabul etmedi. Bundan dolayı da Rauf ile Refet, Ocak 1922'de görevlerinden çekildi.

Bunun üzerine muhalefet taktiğini değiştirdi. Mecliste bazı milletvekilleri, Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra aylar geçtiği halde neden hâlâ ordunun saldırıya geçmediğini sordu. Ordunun saldırı gücünün anlaşılabilmesi için hiç değilse belli bir kesimde ilerlemek zorunda olduğunu öne sürdüler. Ülkenin her yerinde yapılan bu tür bir propaganda orduya kadar ulaştı. Bunun ardında devrimci sabırsızlığa benzeyen bir şey değil, böyle kısmi bir saldırının ordunun eksik olan saldırı gücünü ortaya koyacağı kanısı yatıyordu. Ama Kemalistler böyle bir kışkırtmaya kendilerini kaptırmadılar. Sakarya Meydan Savaşı, ordunun saldırıda da başarılı olabilmesi için onu gerektiği gibi donatmak ve yetiştirmek işinin çok geniş kapsamlı ve uzun süren hazırlıklar istediğini göstermişti. Mustafa Kemal'in görüşüne göre, ancak bu koşullar sağlandıktan sonra bir saldırıya geçmi riski göze alınabilirdi. Ancak onun görüşlerine bakılırsa, bu, bir sınırlı girişim değil, Yunanlı işgalcileri yok etmek ve ülkeyi kesinlikle kurtarmak amacını güden genel bir saldırı olarak yürütülmeliydi. Millet Meclisi'nin 4 Mart 1922'de yaptığı gizli oturumda Mustafa Kemal, bu görüşlerini ortaya koydu. Bu arada özellikle düşman karşısında kötümser, kararsız ve uyuşmaya yanaşma durumunun söz konusu yapılmasını asla kabul etmedi. Ulaşılmak istenen hedefe erişmenin, hem ulusun hem de özellikle Meclis'in bütünleşmiş iradesine ve yürekliliğine bağlı bulunduğunu belirtti. Onun için en önemli olan ''içerdeki cephe'' idi: ''Bu, bütün ülkenin ve bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. Gözle görülebilir cephe, doğrudan doğruya düşmanla karşı karşıya bulunan ordunun silahlı cephesidir. Bu cephe sallanabilir. değişmelere uğrayabilir, yarılabilir. Ama böyle bir olanak, asla bir ülkenin, bir ulusun yok olmasına neden olamaz. Asıl önemli olan, ülkeyi temellerine kadar çöküşe götürebilen ve ulusu köleliğe sokabilecek iç cephenin yıkılışıdır. Bu gerçeği bizden daha iyi tanıyan düşmanlar, yüzyıllardır ve şimdi bu cepheyi yıkmak için çalışıyorlar. Bu konuda şu güne kadar başarı elde etmişlerdir... Kesinlikle öne sürüyorum ki, '' - bu sözlerle bir kez daha teslim olmak isteyenler topluluğuna saldırıyordu- ''istemeyerek de olsa düşmanlara bu konuda en küçük bir umut bile verilirse, ulusal davanın zaferi bu yüzden gecikmeye uğrayacaktır.'' (111).

 

ZAFER VE BARIÅž

 

Genel saldırı hazırlığını yapmak anlatılamayacak kadar güçtü. Ülke, bazı kısa aralıklar bir yana,  on bir yıldır savaş içinde bulunuyordu. Toplanabilecek pek az şey varsa, savaş gereçleri toplama yasaları ne işe yarardı? Yalnız Batı Anadolu'da 27 kent ve 1.400 köy yok edilmişti. Verimli bölgeler düşmanın elinde bulunuyordu. Tarım için işgücü, alet ve tohumluk yetersizdi. Toprakların yüzde-ellisi işleniyordu.

Çoğunlukla Fransızların ya da İngilizlerin elinde bulunan kömür ve maden işletmelerine, demiryolu işliklerine, tekstil fabrikalarına ve belediye kuruluşlarına hükümet el koydu ve bunları ordunun silahlanması için işletmeye başladı. Ama bu işletmelerin sayısı son derece azdı. Bunun yanında gerekli yedek parça ve teknik personel de yoktu. Anadolu'nun ticaret sermayesi, resmi makamların tanıdığı birçok ayrıcalıklara karşın, sanayi işletmeleri kurma eğilimini pek göstermiyordu.

Bu yüzden devletin başlıca gelir kaynağı gene köylülerin verdiği vergilerdi. İktisat Bakanlığı'nın belgelerine göre, köylünün ödediği vergiler, iş adamları ile tüccarların ödediği vergilerin on beş katıydı. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, geniş halk yığınlarının durumu iyileşme göstermedi. Büyük Millet Meclisi Hükümeti, sınıfsal durumuna uygun olarak, yoksul köylülerin yararına gerekli mülkiyet değişikliklerine girişmeye istekli değildi. Bu durumda küçük çiftçilerin elinde 3-5 hektarlık arazi, bir çift öküz ve birkaç küçükbaş hayvan vardı. Köylüler kendi toprakları olmadığı için büyük çiftçilerden ya da büyük toprak sahiplerinden kiraladıkları toprak parçalarını işliyorlardı. Peki, erkekler cephede savaşırken, yaşlı kimselerle kadınlar, toprak kirasını ödeyebilecek ölçüde tarlaları nasıl işlesinlerdi? Bunun sonucu olarak birçok köy insanı toprağını yitirdi. Sonra da kentlere gittiler ve orada dilenci ordusunun çoğalmasına yardım ettiler. Savaşın yükünü en çok küçük ve orta çiftçiler çekti. Savaş gereci toplama komisyonlarından geri kalanı da vergiler alıp götürdü. Ürünün yüzde-yirmisini ''aşar'' olarak, feodal ondalık olarak, devlete ayni olarak teslim etmek zorundaydılar.

Mustafa Kemal, köylünün, Anadolu'nun efendisi olduğunu gerçi sık sık söylüyordu. Ama hükümet uygulamasına bu ilke hiç girmedi. Hükümetin 1921'de çıkardığı ve köylülere başka şeyler yanında kredi, kurtarılmış bölgeler için tohumluk ve işlenmemiş araziyi kullanma hakkı sözünü veren yasalar, daha çok büyük çiftçilere yaradı. Büyük çiftçiler, savaş sırasında ulusal, Kemalist hareketin başlıca toplumsal dayanakları haline geldi. Büyük toprak sahiplerinin önemli bir kısmı da, Ankara hükümetini destekledi ve etkiledi. Destek sağlayanlar, 19. yüzyılda saray memurluğundan gelerek büyük toprak sahibi olanlardı. Buna karşılık, çeşitli göçebe boylarının soylu takımının da aralarında bulunduğu, ülkenin doğusundaki feodal toprak ağaları, padişahın çevresinde toplanan feodal-dinci gericiliğin dayanakları olarak kaldı. Günde 12 ile 16 saat çalışarak ordu için elbise, deri eşya ve cephane üreten, silahları ve taşıt araçlarını onaran işçilerle zanaatçılar, küçücük gündeliklerinden yüzde 6 oranında ek savaş vergisi vermek zorundaydı. 1921-22 yıllarında Türk sendikacılık hareketi büyük bir gelişme gösterdi. Tek tek gruplar birleşerek bütünleşmiş bir ''Türkiye İşçiler Birliği'' meydana getirdi. Eylül 1921'de Büyük Millet Meclisi madencilik iş yasasını kabul ettiği zaman, bu onların ilk başarısı oldu. Bu yasa, maden işçilerine sekiz saatlik işgünü ve haftada bir günlük tatil tanıyordu. Aynı ay içinde, 29 Eylül'de, hükümet, hapisteki Türk komünistleri için af çıkardı. Komünist Partisi tekrar yasal durumuna döndü. İstanbul'da işgalcilerin çekilmesi için emekçi gösterileri düzenlendi, Anadolu'da işçiler daha yüksek ücret ve siyasal haklar istediler. 1922 yazında Anadolu'da toplumsal hareket öylesine bir çerçeveye ulaştı ki, Ankara hükümeti yeniden teröre başvurdu ve 12 Temmuz 1922'de Türkiye Komünist Partisi'ni tekrar yasakladı. Ağustos ayında, parti, kongresini gizli olarak yapmak zorunda kaldı.

Bu türlü toplumsal koşulların ve çatışmaların tabanı üstünde Mustafa Kemal'in yönettiği ulusal, anti-emperyalist kurtuluş savaşı, sonuca götüren son aşamasına girdi. Türk ordusu hızla yeniden düzenlendi, yeni silahlar ve yeni birlikler, özellikle süvari birlikleri cepheyi pekiştirdi. Ancak Mustafa Kemal'i, bir kez daha silaha sarılmanın gerçekten gerekli olup olmadığı sorusu uzun süre uğraştırmıştı. Önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal'i sondaj görüşmelerinde bulunmak üzere Paris ve Londra'ya yolladı. Barışa her şeye karşın ulaşmak isteyenler grubunun tersine, Mustafa Kemal, ''Misakımilli''nin biçimlendirdiği gibi, barışın ülkeye tam özgürlük ve bağımsızlık getirmesi gerektiği görüşüne sımsıkı bağlıydı.

Türkiye sorununda İngiliz emperyalistlerinin biraz daha yumuşaması umutları belirmiş bulunuyordu. Hint Ulusal Kongresi 27 Aralık 1921'de, İngiltere'nin Türkiye'ye yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaması halinde Hindistan'ın bağımsızlığını ilan etme korkutmasında bulunduğu bir karar kabul etmişti. Yeni Delhi'deki İngiliz Kral Vekili, bu uyarının ciddiliği konusunda Lloyd George'un dikkatini çekti. Başbakan, artık bu Hint görüşünü -aynı biçimde İngiliz sömürge imparatorluğunun başka bölümlerinde de ortaya konan bu görüşü- görmezlikten gelemeyeceğine inanıyordu. Mart 1922'de, Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları Konferansı, bir ateşkes anlaşması ve ilerideki bir barış anlaşması için Ankara ve Atina'ya yeni koşullar önerdi. İngiltere de artık Anadolu topraklarından Yunanlıların çekilmesinden yana olduğunu açıklıyor, ama öte yandan, Doğu Trakya ve Çanakkale Boğazı üzerinde Yunan egemenliğine gene bağlı kalıyordu. Barış görüşmelerine başlayabilmek için bir ateşkes öngörülüyordu. Ateşkes, iki tarafın birliklerinin pekiştirilmesini ya da yer değiştirmesini yasaklıyor, birlikleri bir denetim komisyonunun gözetimi altına sokuyordu. Bu önerilerin amacı gerektiğinden de açıktı; Sakarya'da yenilen Yunan ordusu bir soluk almalı ve Türk ordusunun işgalcileri zorla kovmasına engel olunmalıydı. Mustafa Kemal'in önerisi üzerine Ankara hükümeti ateşkes önerisini ilke olarak kabul etti, ama kendisi de önemli bir koşul öne sürdü: Ateşkesin yürürlüğe girmesiyle aynı zamanda Yunanlılar Anadolu'nun boşaltılmasına başlamalı ve bu iş dört ay içinde tamamlanmalıydı. Ankara, bu koşullar altında barış anlaşması üzerinde görüşmelere hazır olduğunu bildirdi. Ancak Yunan tarafı bunu kabul etmeye hazır değildi. Bu yüzden 1922 ilkyazında yapılan bu temaslar, belirgin bir sonuç vermedi. Bununla birlikte, Kemalistlerin politikası, bir artı puan daha sağlamayı başarmıştı: Önce dünya kamuoyunun gözünde barışseverliklerini tanıtlamışlar, öte yanda da metinlikleriyle İtilaf Devletleri'ni Sèvres Antlaşması'ndan daha çok uzaklaşmaya doğru götürmüşlerdi.

Düşmana aynı zamanda birlik halindeki bir iç cephe ile karşı çıkma konusunda Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi üyelerine yaptığı çağrı, önce hiç bir etki yapmadı. 5 Mayıs 1922'de Başkomutan'ın yetkilerinin üçüncü kez olarak üç ay daha uzatılması oya konduğu zaman, milletvekillerinin çoğunluğu buna karşı çıktı. Böylece ordu başsız kalmıştı. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla oturuma katılamamıştı. Oylamadan sonra hükümet çekilmek istiyordu. Böylece ağır bir içi politika bunalımı başgösterebilirdi. 6 Mayıs'ta, Mustafa Kemal, muhalefetin savlarını boşa çıkarmak için meclis kürsüsüne çıktı. Son olarak padişah ve İtilaf Devletleri'yle bir uyuşma sağlamaya çalışan ''İkinci Grup'' milletvekilleri, başkomutanlığın uzatılmasına ilişkin yeni bir yasanın gereksiz olduğunu söylemişlerdi. Mustafa Kemal'i, Meclis'in haklarını saymamakla suçladılar. Ordunun saldırıya geçmesinin olanaksız bulunduğunu, ordunun gösterdiği duraksamanın da bunun en iyi kanıtı olduğunu yeniden öne sürdüler. Mustafa Kemal, eleştiricilerin herbirine sert ve anlaşılmaması olanaksız yanıtlar verdi. Bu arada, Millet Meclisi'nin kurulmasında, bizzat kendisinin geniş ölçüde çalıştığını ve bundan dolayı da onun onurunu küçültmeye kendisinin razı olmadığını, tersine, bu onuru daha da yüceltmek istediğini söyledi. Ordu saldırıya geçecekti, ama bunun için gerekli tamlık derecesine henüz ulaşmamıştı. Bir konuşmacının, asıl görevinin politika yapmak olduğu yolundaki savına da şöyle yanıt verdi: ''Bütün ülkenin, bütün ulusun olduğu gibi, bizim de biricik görevimiz, yurdumuzda bulunan düşmanı süngümüzün gücü ile kovmaktır. Bu hedefe erişmediğimiz sürece, politika boş bir laftan başka bir şey değildir.'' (112).

Mustafa Kemal'in, ordu yönetiminde bir bunalımın kışkırtmacılığı yapılırsa, önüne geçilemeyecek bir yakımın meydana gelebileceğini söylemesi, amacına ulaştı. 177 milletvekili, başkomutanlıkla ilgili yasanın uzatılmasından yana oy kullandı, on bir tanesi muhalefette kalmakta direndi ve 15'i de çekimser kaldı. Böylece askeri harekâtın sürdürülmesi güvenceye alınmış oldu. ''İkinci Grup'' içinde bir araya gelmiş olan İstanbul komprador çevrelerinin ve feodal-dinci gericiliğin etkisi, gene de ağır basıyordu. Bunlar, Bakanlar Kurulu Başkanı ve bakanların meclis tarafından gizli oylama ile doğrudan doğruya seçilmesi koşulunu getiren bir yasayı, 8 Temmuz 1922'de geçirdikleri zaman dikkate değer bir başarı elde ettiler. Böylece Millet Meclisi Başkanı önerme hakkını yitiriyordu. Ama bu yeni yasadan sonra da yürütme ile yasama birliği gene ayakta kaldı. Mustafa Kemal, Meclis Başkanı olarak onayını bildirmediği sürece, Bakanlar Kurulu Başkanı'nın kararları uygulanamıyordu. Meclis, 12 Temmuz'da, Rauf Bey'i başbakanlığa seçti. Rauf Bey, bu görevi, 4 Ağustos 1923'e kadar üzerinde bulundurdu. Kendisi Mustafa Kemal'in ''Birinci Grubu''ndan olmakla birlikte, zaman geçtikçe Meclis'te gerici öğelerin güvenilir adamı durumuna geldi. Onun bu göreve getirilmesi, Türk devletinin gelecekteki siyasal oluşması üzerindeki sert sınıf çatışmalarının çıkacağı konusunda bir ön işaret oluyordu.

Haziran 1922 ortasında, Başkomutan, saldırı planını hazırlamak bakımından ordunun istenilen duruma geldiği tanısına vardı. Bunu bilenler, dört kişilik bir çevrede sınırlı kaldı. Her şeyden önemli olan, düşmanı gerek stratejik ve gerekse taktik yönden baskına uğratmaktı. Bu yüzden Mustafa Kemal, bir ara İçişleri Bakanlığı'na yükselen, Sofya'da geçirdiği günlerden bu yana eski arkadaşı Fethi Bey'i, Fransız ve İngiliz diplomatları ile yeniden görüşmeler yapmak üzere Paris ve Londra'ya yolladı. Yunan hükümet çevreleri, bu olay karşısında sinirlendiler. Anlaşıldığına göre, şimdi Paris'ten başka Londra da Atina'yı atlayarak Ankara ile anlaşma yoluna gitmek istiyordu. Bu sinirlilik, Yunan şovenistlerini, yaptıkları yardımların karşılığının ödenmesini isteme amacı güden eylemlere götürdü. ''Averof'' zırhlısını Karadeniz'e yolladılar ve gemi burada 7 Haziran 1922'de hiçbir korunması olmayan Samsun kentini bombardımana tuttu. Temmuz sonunda İzmir'deki Yunan yüksek komiseri, Batı Anadolu'da bağımsız bir ''İyonya'' devleti kurmak için Atina'dan direktif aldı. Bundan birkaç gün sonra Yunan hükümeti, İstanbul'a doğru yollamak amacıyla Trakya'ya birliklerini yığdı. Bununla, kentin, Kemalistlere müttefikler tarafından geri verilmesi önlenmek isteniyordu. Ama İtilaf, buna karşı çıktı. Ege bölgesinde güçler ilişkisini Atina'dan daha gerçekçi biçimde değerlendirdi. Ancak Lloyd George, 4 Ağustos 1922'de, Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmada Yunan tarafına gene moral destek vermeyi, amacına uygun gördü. Yunanlıların Küçük Asya'da gösterdiği becerikliliği övdü ve bu küçük ülkeyi çaresizlik içinde bırakmayacağına söz verdi.

Ama bu canlandırıcı sözler de, Yunan ordusunun savaş gücünü düzeltmeye elverişli değildi. Yunan halkı, İtilaf yanlısı politikası ile hükümetin onları nereye götürdüğünü şimdi çok açıkça görüyordu. Ülke ekonomik bir çöküntünün kenarına gelmişti. Yunanistan'ın her yerinde savaşa karşı gösteriler gittikçe yaygınlaşıyordu. Birçok asker, cepheye gitmekten kaçınıyor, ya da ordudan kaçıyordu. İşgal altındaki Batı Anadolu caddelerinde buyrukları uygulamadıkları için zincirle bağlanan askerleri jandarmaların götürdükleri sık sık görülüyordu. Yunan subayları, Türk nüfusunun varının yoğunun yağma edilmesi ve onlara eziyette bulunulması için kendi askerlerini ayartıyorlardı. Bunun sonucu olarak, işgal kuvvetleri, çevrelerinde aşılmaz bir düşmanlık duvarı ördü. Bu arada Yunan komuta subayları da siyasal entrikalar içinde birbirlerini yiyordu: Kral Konstantin yanlıları ile eski Başbakan Venizelos yanlıları birbirleriyle kavga halindeydiler. Başkomutan Hacı Anesti, korkusundan İzmir'den dışarı çıkamıyordu. Kendisinin cinnet geçirdiği söylentileri dolaşıyordu. Günün birinde organlarının camdan olduğu, kalkınca kırılacağı kuruntusuna kapıldığı için yataktan çıkmamakta diretti.

Buna karşılık Türk ordusunun durumu 1922 yılı yazında, gerek Yunanlılarla, gerekse geçmiş yıllarla karşılaştırıldığı zaman, çok daha iyi görünüyordu. İki tarafın birliklerinin güçler durumu şimdi aşağı yukarı terazinin kefelerini dengeliyordu. Bununla birlikte savaş gereçleri yönünden daha önceki gibi gene Yunanistan'ın üstünlüğü sürüyordu. Ancak Türk tarafı da daha güçlü süvari birliklerine sahipti. Gene de önemli olan, moral üstünlüktü. Komünistlerden tutun da Mustafa Kemal'in çevresindeki burjuva-milliyetçi önderlik grubuna kadar Türk ulusal hareketi içindeki bütün siyasal akımlar, ülkenin bağımsız ve egemen olması isteniyorsa, düşmanın Türk topraklarından kovulmasının zorunlu olduğu noktasında birleşiyorlardı. Türk askeri, Türkiye'nin ulusal varlığı uğrunda anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı yapıyordu. Yunanlılarda kendi müttefikleri tarafından terk edilmiş olma duygusu yaygınlaştığı halde, Türk askerleri kendilerini Doğu'nun bütün ezilen uluslarının öncüsü olarak görüyorlardı. Ankara hükümeti, Sovyet Rusya'nın dostluğu yanında Afganistan'ın anlaşma ile saptanmış desteğini kazanmıştı. Hindistan'ın ve bütün Yakındoğu'nun Müslümanlarından maddi ve manevi yardım görüyordu. Avrupa devletlerinin ilerici güçleri de ondan yana çıkıyordu.

Fethi Bey, Londra ve Paris'te, İngiliz ve Fransız memurları ile tartışırken, Mustafa Kemal Ankara'dan ayrıldı. Gazeteler, iki ordu futbol takımının maçında bulunmak istediğini yazdılar. Bu futbol maçı, 28 Temmuz'da yapılmıştı. Ancak seyirciler arasında Mustafa Kemal ile İsmet Paşa'nın yanında ordu ve kolordu komutanları bulunuyordu. Ertesi gece Başkomutan, kendileriyle planlanan saldırının ayrıntılarını görüştü. Türk ordusunun ana güçleri, Afyonkarahisar bölgesinde bir baskın saldırısı ile düşmanın güney gruplarını yok edecek, sonra da tüm düşman cephesini çökertmek amacıyla kuzeybatıya yönelecekti.

Mustafa Kemal Ankara'da yeniden işinin başında bulunduğu sırada, birlikler hazır durumda olmaları gereken yerlere kaydırıldılar. Yürüyüş kolları ve taşıt araçları yalnız geceleyin hareket halinde bulunuyordu. Gündüzün ağaçların altına ya da köy evlerinin avlularına saklanıyorlardı. Yunan keşif uçakları Türklerin tarafından şüpheli bir hareket haberi veremiyordu. Gerçekte ise çok sayıda birlik cephenin kuzey bölümlerinden Afyonkarahisar bölgesine getirilmişti.

20 Ağustos'ta Mustafa Kemal otomobille Konya üzerinden Akşehir'e genel karargâha geldi. Onun Ankara'dan ayrıldığını bilen ancak birkaç kişi vardı. Gazeteler ise, Gazi'nin 21 Ağustos'ta Çankaya'daki köşkünde bir çay verdiğini yazdılar. Öğleden sonra çay verilirken çağrılı olanların hepsi, ev sahibinin bitişik bir odada çalışmakta olduğu kanısı içinde bulunduruldular. Kendisi ise bu sırada genel karargâhı cepheye doğru iyice kaydırdı ve saldırı gününü saptadı.

26 Ağustos 1922'de sabaha karşı Türk bataryaları, Afyonkarahisar'ın güneybatısında, Dumlupınar'ın iki yanında bulunan, pekiştirilmiş ve tepelerde bulunan, Yunan mevzilerine ateş açtı. Bunun ardından on iki Türk piyade ve süvari tümeni ileriye atıldı. Baskın başarılı olmuştu. İki gün içinde düşmanın Afyon'un güneyinde 50 km ve doğusunda 20 km'lik bir alana yayılan pekiştirilmiş cephesi çökertildi. Kuzeye doğru çekilen Yunanlılar, kendilerini kovalayan Türklerle bağlantıyı yitirdiler. Türk birlikleri ise, Yunan ordusunun İzmir'de bulunan tabanı ile bağlantısını kesmek üzere cephenin yarılmasından sonra kuzeybatı yönünde ilerledi. Yunan Başkomutanlığı durumu kavradığı zaman vakit çok geçti: Yunanlıların ana birlikleri üç yandan kuşatıldıklarını gördüler: 12.000 kişi teslim oldu. Aralarında yeni atanmış Anadolu Başkomutanı General Trikopis de vardı. İşgal ordusunun öteki kalıntıları 300-400 km uzaktaki Akdeniz'e doğru kaçıyordu. Kaçanları adım adım peşinden izleyen Türk süvarisi, Yunanlılar arasında tam bir panik meydana getirdi.

Zafer gününde güneş batarken, Başkomutan yolun kenarında durmuş, çenesini eline dayamış, önünden geçen sonsuz tutsak kollarını gözlüyordu. Yüzünde zafer kazanmış kişinin gülümsemesi değil, yorgunluk ve ezginlik okunuyordu. Fevzi Paşa'nın sonradan anlattığına göre, Kemal'in acılı yüz anlatımı ve uzun suskunluğu, yanında bulunan subaylar için dayanılacak gibi değildi. Sonunda olduğu yerde doğruldu ve duygularını anlatmak için uygun sözler aradı: O sırada önünden geçen ve savaşın neden olduğu kurbanlar, ona, insancıllığın ve barışın barbarlık ve fetih tutkusu üzerinde zafer kazanacağı güne kadar daha yapılacak ne kadar çok şeyin bulunduğunu göstermesi bakımından korkunç bir simge olarak görünüyordu. Mustafa Kemal'in, Dumlupınar Meydan Savaşı'ndan sonra, 1 Eylül 1922'de çıkardığı bir günlük buyruk, şu sözlerle sona eriyordu: ''Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!'' (113).

Türk ordusunun ilerleyişinin bir yerde zayıflayıp duracağı konusunda Yunan Başkomutanlığı'nın umudu boşunaydı. Yunan birlikleri Alaşehir'de ilerlemekte olan Türklerin önünü bir kez daha kesmek istediklerinde yıkım tamamlanmış oldu: Bu meydan savaşı Yunanlıların 14.000 tutsak daha vermesine neden oldu. Normal birlikler olarak değil, ancak kaçaklar yığını halinde Yunanlılar İzmir limanında bulunan gemilere eriştiler.

Türk süvari birlikleri Akdeniz'e uzanan büyük yolu dokuz gün içinde aşmışlardı. 6 Eylül'de Bursa'yı, 9 Eylül'de İzmir'i aldılar ve 18 Eylül'de Anadolu toprağında artık tek bir Yunan askeri bulunmuyordu. Mustafa Kemal İzmir'e yaklaştığı sırada, Müttefik konsoloslarının mesajını aldı. Konsoloslar, kenti ona ''teslim etmeye'' hazır olduklarını bildirdiler ve Hıristiyan halka insanca davranılmasını istediler. Başkomutan öfkelendi ve yumruğu ile masaya vurdu: Bu konsolosların, bir Türk kentini Türk ordusuna teslim etmeye ne hakları vardı? İlk Türk atlıları İzmir'in rıhtım duvarları önünde atlarını durdurdukları zaman, dikkate değer bir İngiliz-Fransız savaş filosunun limanda demir atmış durumda bulunduğunu gördüler. Ama görkemli Türk zaferi onları haraketsizliğe mahkûm etmişti. Bölük komutanı Teğmen Şerafeddin, bir Fransız amiralinin kendisine doğru geldiğini gördü. Amiral uzun bir konuşma yaptı. Türk teğmenin bundan anlayabildiği, Hıristiyan Rum ve Ermeni halkı koruması gerektiğiydi. Amiral sözlerini bitirir bitirmez, rıhtım üzerine tüfek mermileri yağmaya başladı. Çevredeki evlerden Ermeniler ateş açmıştı.

Ertesi gün Yunanlılar tarafından çıkarıldığı sanılan bir yangın oldu. Üç gün süren yangın eski liman kentinin büyük bır kısmını kül haline getirdi. Halk kurtarabildiği eşyası ile rıhtıma sığınmaya çalıştı. Türklerle Yunanlılar arasındaki kin böylece bir kez daha korkunç bir noktaya ulaştı. Müttefiklerin insancıl sözleri salt ikiyüzlülüktü. Onların kendisi, emperyalist bir Doğu politikası ile Yunanlılarla Türkler arasında öylesine bir düşmanlığı körüklemişlerdi ki, sonucu böylesine kanlı taşkınlıklarla kapanacaktı. Mustafa Kemal, İzmir'de geçirdiği ilk günlerde çevresinde gördüğü şaşkınlık ve korku görünümleri yanında, hoş bir olayla da karşılaştı. 10 Eylül'de, İzmir'e varışından kısa bir süre sonra, genç, iyi giyimli ve bakımlı bir kadın kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Önce çalışırken kendisini rahatsız ettiği için onu geri çevirecekti. Ama kadın diretti. Sessiz ve güzel bir kenar semt olan Bornova'da genel karargâhı ile birlikte kendisinin konuğu olması dileğinde bulundu. Zengin bir tüccar ve armatör olan babası orada oturuyordu. Kadının adı Latife idi; Fransa'da hukuk öğrenimi yapmıştı ve kısa bir süre önce oradan dönmüştü. Milyonlarca Türk gibi o da vatanın kurtarıcısı ''Gazi''ye büyük saygı duyuyordu. Ona içinde kendisinin resmi bulunan, boynunda taşıdığı bir madalyon gösterdi. Birkaç gün sonra Mustafa Kemal, Latife'nin yangınlardan uzak köşküne taşındı. Genç kadın hem güzel ve akıllı, hem de belirgin siyasal görüşlere sahip biriydi. Her şeyden önce Türk kadınının hak etmediği kötü toplumsal durumdan kurtulmasında etkili olmak istiyordu. Mustafa Kemal, Ankara'ya döndükten sonra annesini İzmir'e yolladı. Latife, Ocak 1923'te öldüğü güne kadar ona baktı. Bundan kısa bir zaman sonra, 29 Ocak 1923'te Mustafa Kemal, Latife ile evlendi. Sevgilisi Fikriye'yi, tutulduğu akciğer tüberkülozu yüzünden 1922 güzünde bir Alman sanatoryumuna yollamak zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal'in evlenme haberi onun ruhsal ve bedensel çöküşünü tamamladı.

Yunan yenilgisi, İngiliz Ortadoğu İmparatorluğu'nu Küçük Asya'ya kadar yaymak konusunda Lloyd George'un yaptığı girişimin kesin fiyaskosu anlamına geliyordu. Ama Londra'da henüz bunu anlamak isteyen yoktu. Türk birlikleri, iki koldan Çanakkale Boğazı'na ve İzmit Yarımadası'na doğru ilerliyordu. Halkın güçlü gösterilerle işgalcilerin çekilmesini istediği İstanbul ile Trakya'yı da kurtarma amacı güdülüyordu. Paris ile Londra'nın şimdi gene önerdiği yeni barış görüşmelerinin önkoşulu olarak Mustafa Kemal, Türkiye'nin Avrupa'daki toprağı Trakya'dan da Yunan birliklerinin çekilmesini istedi. İngiliz emperyalistleri Boğazlardaki durumları için korku duyduklarından dolayı Mustafa Kemal'den, 1920'de Müttefiklerle padişah hükümeti arasında Çanakkal Boğazı ile İstanbul Boğazı'nın iki yanında topraklar için kabul edilen tarafsız bölgenin mutlaka Türk ordusu tarafından dikkate alınmasını istediler. Bunun üzerine Türk Başkomutanı, kendi hükümeti ile böyle bir bölge konusunda anlaşma yapılamadığı için tarafsız bölgeyi tanıyamayacağını bildirdi. İtilaf Devletleri'nin önde gelen politikacıları ve askerleri, Türklerin ilerlemesine nasıl karşı koyulacağı konusunda görüş birliğinde değildiler. İngiliz ve Fransız savaş bakanlıkları, Çanakkale Boğazı boyunca uzanan tarafsız bölge gibi dar bir alanda, Türklere karşı başarı ile direnme gösterilebileceğini olanaksız görüyorlardı. Savunma durumu almak için gerekli derinlik yoktu. Ayrıca, eldeki on iki tabur, böyle bir ödevin yerine getirilmesi bakımından sayıca gerektiği kadar güçlü görünmüyordu.

İngiliz Kabinesi'nin 15 Eylül 1922'de yaptığı toplantıda gene de Lloyd George gibi kışkırtıcılar ve savaş elebaşıları etkili oldular. Sovyetler'e karşı militan bir müdahale politikasının öncülüğünü yapan Winston Churchill, Avrupa'nın yeniden bir Türk yayılmasına uğrayacağı korkusunu yaymaya çalıştı: ''Türklerin Avrupa'da ellerinden henüz çaresiz Hıristiyan topluluklarının kanı silinmemiş, başıboş ve yola gelmez istilacılar olarak yeniden ortaya çıkması, savaşta geçen bütün bu olaylardan sonra, Müttefikler için en ağır bir utanç kaynağı demekti. Hiçbir yerde zafer Türkiye'ye karşı olduğu kadar tamlıkla kazanılmamış, hiçbir yerde zafer sahiplerinin gücüne karşı Türkiye'de olduğu kadar kibirlilikle kafa tutulmamıştı.'' (114). İngiliz sömürge beylerinin, gözlerinde en çok köleler olarak acınabilecek, küçük görülen Türklerin uyanışı karşısında duyduğu öfke, bundan daha açık biçimde anlatılamazdı. Lord Curzon bile, bu sesleri fazla sert buldu ve daha yumuşak olunmasını salık verdi. Ama Lloyd Geroge ile Churchill, sözlerini kabul ettirdiler. Kabine, Türklerin tarafsız bölgeye girme konusundaki her girişimine sert biçimde karşı konulmasına, bütün Akdeniz Filosu'nun Boğazlar'a gönderilmesine, zayıf duruma düşen Asya kıyısına  derhal asker ve gereç takviyeleri çıkarılmasına karar verdi. Fransa, İtalya, İngiliz dominyonları, Romanya ve Yugoslavya'dan da bu harekete katılmaları istendi. İngilizlerin bu çağrısını, dünya basını, ''Call of war'' - ''savaşa çağrı'' - diye adlandırdı.

Küçük Türk birlikleri Çanakkale tarafsız bölgesine girdiği zaman durum iyice gerginleşti. İngiliz birlikleri henüz ateş açma buyruğu almamışlardı, ama Türkler onlara ateş açmak için küçük bir olanak bile vermedi. Türk birlikleri, barışçı niyetlerini göstermek için tüfeklerin namlularını aşağıya doğru çevirmişlerdi. İngilizler bu taktik karşısında öyle şaşırmışlardı ki, Türklerin kendi siperleri önünden geçmelerine göz yumdular. Bununla Türk tarafı, müttefik tarafsız bölgesini tanımadığını göstermişti.

15 Eylül'den birkaç gün sonra İngiliz emperyalistleri, savaşçı tutumlarını terk etmek zorunluluğunu duydular. Yaptıkları ''Call of war'' yalnız Avustralya ve Yeni Zelanda'da olumlu bir yankı bulmuştu. Kanada ve Güney Afrika, yanıt vermekte duraksama gösterdiler. İşin en güç yanı da, Fransız emperyalistlerinin, İngiliz çıkarları uğruna yeni bir Doğu savaşına sürüklenmeye istekli çıkmamaları oldu. Başbakan Poincaré o sıralarda Fransız yüksek finans çevreleri adına, Almanya'yı zor önlemleri ile -örneğin Ruhr bölgesinin işgali yoluyla- savaş ödentilerini vermeye zorlama planını uyguluyordu. Fransa bütün siyasal ve askeri araçlarını bu hedef üzerine yoğunlaştırmıştı. İngiliz notasına verdiği yanıt, Fransız birliklerinin tarafsız bölgeden çekildiği noktasında toplanıyordu. Onları da İtalyanlar izledi. Fransız Yüksek Komiseri Pelle ve onun ardından Franklin Bouillon, görüşmeler yapmak üzere İzmir'e Mustafa Kemal'e koştular. Yugoslavya ve Romanya, Fransa'ya uyarak İngiltere ve Yunanistan uğrunda askeri bir müdahaleye katılmayı kabul etmediler. Sovyet hükümeti de konuya el attı. Verdiği bir nota ile Lloyd George hükümetine, başlıca ilgililerle uyuşma halinde bunalımı barışçı yoldan çözme uyarısı yaptı. Sovyet hükümeti, Türk halkının savaşını bir var olma ve bağımsızlık savaşı, Türkiye'nin siyasal ve ekonomik özgürlüklerini yok edecek, onun egemenliğini bazı Avrupa devletlerinin egemenliği altına sokacak olan Sèvres Antlaşması'na karşı bir savaş olarak görüyordu. Rus halkının bütün gönlü, bu savaşta Türklerden yanaydı. Türklerin zaferi, bu ulusun bir diktaya boyun eğdirilmeyeceğini, onunla eşit haklara sahip bir devlet olarak barış konusunda görüşmeler yapmak gerektiğini tanıtlamıştı.

Bu dış politika biçimleşmesi İngiliz kabinesi üzerinde soğuk bir etki yaptı. 1920 yazının anısı da buna eklendi. O zaman İngiliz işçi sınıfı, atikçe bir karşı koymada bulunarak, İngiliz emperyalistlerinin ülkeyi Polonyalı beyaz muhafızların yanında Sovyet Rusya'ya karşı bir savaş serüvenine sürüklemesine engel olmuştu. 6.5 milyon İngiliz sendikalı işçisinin şimdi de hükümetin karşısına çıkarak, yeni bir Doğu savaşı çıkarmasına engel olmaya çalışması beklenen bir şeydi. Bir İngiliz-Türk savaşının İngiltere'nin Asya topraklarındaki Müslümanlar arasında uyandıracağı sert tepkileri de hesaba katma zorunluluğu vardı.

Derken Lord Curzon, Poincaré ve Sforza ile görüşmek üzere Paris'e gitti. Artık Türkiye'ye zorla kabul ettirilecek bir savaştan söz edilemezdi. İngiltere, artık Trakya'yı Türkiye'ye geri vermeyi amaçlayan Fransız ve İtalyan görüşü yönünde eğilim gösteriyordu. 23 Eylül 1922'de İtilaf Devletleri bir barış konferansı için çağrıda bulundular ve Mudanya'da bir Türk-Yunan ateşkes antlaşması için görüşmeler yapılmasını önerdiler. Trakya'nın Türk makamlarına verilmesi koşulu, Türk birliklerinin barış konferansının sonuna kadar Boğazları geçemeyeceği hükmünü içine alıyordu.

Mustafa Kemal, önemli bir karar alma durumundaydı. Eylül ortasında toplam gücü ancak 12.000 kişi olan İngiliz birliklerini Çanakkale Boğazı'ndan ve İstanbul'dan kovmak, askeri yönden tamamıyla olanaklı görünüyordu. Daha sonra Türk askerleri, ''misakımilli''nin gereğini tam olarak yerine getirmek üzere Yunanlılara karşı Trakya'da zafer kazanıncaya kadar savaşı sürdürmek zorundaydı. Kemal'in çevresindeki subayların çoğu, zaferi tamamlamanın ateşine tutulmuşlardı. Ama Başkomutan, olumlu ve olumsuz yanları tarttı. Çok kimse savaşın sürdürülmesinden yana çıktı: İngilizlerin zayıf askeri durumu, müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar, dünyadaki ilerici güçlerin Türkiye'ye moral destek sağlaması gibi noktalar vardı. Öte yandan Mustafa Kemal, Türk halkının, anlaşmazlıkla ilgili öteki halklar gibi beslediği barış özlemini dikkate aldı. Yeteri kadar insan öldürülmemiş miydi? Kesin zaferden sonra, ulusal istemlere barış yoluyla ulaşma olanağı yok muydu? İngiliz aslanını kana susayıncaya kadar kızdırmalı mıydı, yoksa ona ''onurlu bir çekilme'' fırsatı vermek siyasal bakımdan daha akıllıca olmaz mıydı? İngiltere ile olan ilişki, Mustafa Kemal için üstün bir rol oynuyordu. Türkiye'nin, emperyalist devletler oyununda, İngiltere'nin karşıtları tarafına asla geçemeyeceği inancına Birinci Dünya Savaşı'nda varmıştı. Yaşamının sonuna kadar bu görüşe bağlı kaldı. Bununla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Sovyet Rusya ile doğal olarak anti-emperyalist yönde bir ittifak meydana getirmişti. İngiliz emperyalistleri buna karşılık Yunanlı istilacıların ardında destekçi olmuştu. 12 Eylül'de Halide Edip'e kendi iğneleyici üslubu içinde şöyle dedi: ''Sağlam insan kavrayışı adına bana söyleyiniz, İngiliz hükümetinin güçlü yardımı ve isteği olmasaydı, Yunanlılar İzmir'e nasıl çıkabilirlerdi? Onların açık isteği olmadan Yakındoğu'da herhangi bir şey olabilir miydi. Bizim Yunanlılara karşı değil, İngilizlere karşı savaştığımız bin kez doğrudur.'' (115). Siyasal akıllılık ve onun burjuva sınıfsal durumundan gelen, emperyalistlerle uyuşmalara gitme eğilimi, İngiliz emperyalizmi ile herhangi bir biçimde doğrudan doğruya karşı karşıya gelmekten onu alıkoymuştur. Bu yüzden aynı 12 Eylül 1922 günü İzmir'de, İngiliz temsilcisine, Ankara hükümetinin kendisini İngiltere ile savaş halinde görmediğini bildirdi.

Bütün bu öğeler, Mustafa Kemal'i, 29 Eylül'de Müttefiklerin görüşme önerisini kabul etmeye ve Marmara Denizi kıyısındaki Mudanya'ya İsmet Paşa'yı ateşkes görüşmeleri için Türk temsilcisi olarak yollamaya götürdü. Dört yıl önce Mondros'ta olduğu gibi şimdi de bir Türk temsilcisi Müttefik generallerinin karşısına oturmuştu. Ama zaman değişmişti. O vakitler padişahın Bahriye Nazırı olan Rauf Bey Mondros'ta galip devletlerin koşullarını kabul etmekten başka bir şey yapacak durumda değildi. Mudanya'da ise istemleri öne süren yeni Türkiye'nin temsilcisi İsmet idi: Meriç kıyısında Türk sınırına kadar Trakya üzerinde Türk egemenliğinin yeniden kurulması ve Yunan birliklerinin derhal çekilmesi. Ancak İngiliz temsilcisi General Harrington, Trakya'nın yalnız Türk sivil yönetimine verilmesine razıydı. Barış yapılıncaya kadar ülke müttefiklerin işgali altında kalacaktı. Bunun üzerine İsmet, Türk birliklerinin 6 Ekimde yeniden ileri yürüyüşe geçecekleri korkutmasını yaptı. Paris'te yeniden yapılan Fransız-İngiliz görüşmelerinden sonra İngiliz temsilcileri, Trakya'nın Yunanlılar tarafından boşaltılmasını da kabul ettiklerini açıkladılar. 11 Ekim 1922'de İsmet, General Harrington, Fransız ve İtalyan temsilcileri ateşkes belgesini imzaladılar. Müttefik generalleri, ''Carysfort'' zırhlısında görüşmeleri uzaktan izleyen Yunan heyetini daha önce çağırmışlardı. Yunanlılar başlangıçta antlaşmayı imzalamaktan kaçındılar, ama antlaşmaya uymak zorundaydılar. Bu da, Doğu anlaşmazlığının asıl oyuncularının Yunan milliyetçileri değil, müttefikler olduğunun başka bir kanıtıydı.

Mudanya Antlaşması, Yunanlılar'ın 14 gün içinde birliklerini Meriç Irmağı'nın, yani sınırın arkasına çekmelerini ve Aralık 1922 başına kadar Trakya'nın Türk yönetimine verilmesi gerektiğini saptıyordu. Gerçi Türkiye barış yapılıncaya kadar burada birlik bulunduramayacaktı ama, 8.000 kişilik jandarma birliği yerleştirebilecekti. Müttefikler, Gelibolu Yarımadası'nı ve İstanbul çevresindeki bölgeyi barış yapılıncaya kadar işgal altında bulundurdular. Bu arada şunu da belirtmelidir ki, Lloyd George, Türkiye politikası fiyaskosunu başbakanlık koltuğunu yitirmekle ve Kral Konstantin de ''Büyük Yunanistan düşünün sonunu tahtını yitirmekle ödedi.

Yakındoğu'da silahlar sustu. Türk halkının yaşama isteği, Küçük Asya'yı köleleştirme yolunda emperyalistlerin kurduğu kaba planlardan daha güçlü olduğunu ortaya koymuştu. Komünist Enternasyonalin IV. Kongresi, Türkiye'nin zafer kazanmış halkını kutladı: ''3. Enternasyonalin IV. Kongresi... Batılı emperyalistlere karşı kahramanlık dolu bağımsızlık savaşındaki başarısından dolayı Türkiye'nin işçi ve köylü sınıfına en candan selamlarını yollar. Türk arkadaşlar! Köleleştirilmiş tüm Doğu'ya ve bütün sömürge ülkelere devrimci bir bağımsızlık hareketinin canlı örneğini göstermiş olanlar sizlersiniz (116).

Yabancı emperyalistlerin yenilgisini yerli-feodal gericiliğin yenilgisi izledi. Bunlar önce, padişaha yeniden soydan gelen hakların verileceği zamanın geldiğini sandıar. Sadrazam Tevfik Paşa, ancak köle ruhlu bir padişah uşağının gösterebileceği dar kafalılıkla, 17 Ekim 1922'de Mustafa Kemal'e yolladığı telgrafta, kazanılan zaferin İstanbul ile Ankara arasındaki her türlü anlaşmazlığı ve ikiliği ortadan kaldıracağını ve ortak bir barış heyeti kurulması gerektiğini bildirdi. Ankara'da Millet Meclisi'ndeki ''İkinci Grup'' da, ''ulusal birliği'' bu taban üzerinde kurmak ve padişahı anayasal monarşinin başında görmek istiyordu. Mustafa Kemal, eski savaş arkadaşları, üç yıl önce Türkiye'nin bağımsızlığının korunması yolunda ortak savaşım için Amasya'da ant içmiş olan çevre ile danışmalarda bulundu: Rauf Bey, Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa. Ama şimdi bunların görüşleri birbirinden ne kadar çok uzaklaşmıştı! Mustafa Kemal monarşinin artık sonunu hazırlamak istediği halde, Rauf şöyle konuştu: ''Ben bütün kalbimle ve ruhumla tahta ve halifeye bağlıyım. Çünkü babam padişahın iyiliklerini çok görmüştür ve kendisi Osmanlı İmparatorluğu'nun nişanlarını taşıyan kişilerdendi. Bu iyiliklerin anısı benim kanımda dolaşmaktadır. Ben bir nankör değilim ve olmak da istemem. Padişaha bağlı kalmak benim için bir yükümlülüktür.'' Refet de ona katıldı: ''Bizim için gerçekten padişahlığın ve halifeliğin dışında başka bir hükümet biçimi söz konusu olamaz.'' (117).

Halk paşalardan çok başka türlü düşünüyordu. Refet, 19 Ekim'de, Ankara hükümetinin temsilcisi olarak Trakya'nın yönetimini üzerine almak için İstanbul'a vardığı zaman buna inanmak fırsatını buldu. Sokaklar ulusal davanın zaferini ve Mudanya Ateşkes Antlaşması'nı kutlayan insanlarla dolup taşıyordu. Her yerde zaferin onuruna kurban edilecek koyunların korkulu melemeleri duyuluyordu. Gösterilerin sonu gelmiyordu. Gösteriler sırasında ikide bir şu haykırış çınlıyordu: ''Padişaha ölüm! Yaşasın Mustafa Kemal!'' Padişah kliğinin ihanetlerine karşı halkın yıllardır birikmiş öfkesi birden boşanmıştı. Kalabalık, Mehmet VI'nın tanınmış yandaşlarını zorla sokağa çıkarıyor ve dövüyordu. Ulusal hareketin amansız düşmanı, eski Dahiliye Nazırı Ali Kemal, kalabalık tarafından taşlandı. Müttefiklerin askeri polisine, seyirci kalmaktan başka bir iş düşmüyordu. Padişah ile sadrazam, ıssız kalan Yıldız Sarayı'nda korkudan titriyorlardı. General Harrington'a, sarayı bekleyen İngiliz birliklerinin çoğaltılması için yalvarırcasına ricalarda bulundular. İstanbul'da olduğu gibi bütün Türkiye'de halk böyle düşünüyordu: Padişahlık tahtında bulunan hainin zamanının dolduğu kabul ediliyordu.

Mustafa Kemal, halkın iradesine dayanarak, uzun zamandır güttüğü son hedefe, burjuva-cumhuriyetçi bir devletin kurulmasına doğru önemli bir adım daha atmayı başardı. Bu fırsatı, ona Müttefikler sağladılar. Müttefikler, 28 Ekim 1922'de, hem Büyük Millet Meclisi hükümetini, hem de padişahın kabinesini barış konferansı için Lozan'a çağırdılar. İngiliz emperyalistleri, padişahı düşürmeye henüz razı değildiler. Padişah onlara Boğazlar üzerinde İngiliz koruyuculuğunun kurulmasında yardım etmek olanağını bulamazsa bile, bu yoldan Lozan'da tek bir ulusal Türk hükümetinin karşısında kalınmış gibi hareket ederek daha güçlü bir durumdan çıkış yapma olanağı vardı. İngiliz sömürge politikasının eski ''böl ve egemen ol!'' ilkesi burada da uygulama alanına sokuldu.

Mustafa Kemal, Millet Meclisi'ndeki güçlü dinci grubun nasıl silahsız duruma getirilebileceğini düşünüyordu. Bununla ilgili olarak Avrupa burjuva devrimcilerinin eski bir kuralına başvurdu. Buna göre, din ile devlet birbirinden ayrılmalıydı. Bu uyuşma yolu ile Rauf Bey'i de kendi görüşünden   yana kazanmayı başardı. Mustafa Kemal ona şöyle dedi: ''Halifelikle padişahlığı birbirinden ayıracağız ve padişahlığı kaldıracağız. Siz meclis kürsüsünde, bu önlemin onaylanması yolunda açıklamalar yapacaksınız.'' (118).

30 Ekim 1922'de Rauf, Millet Meclisi'ne bu öneriyi getirdi. Bunun ardından sert bir tartışma başladı. Geniş halk yığınlarının isteklerini dile getiren Kemalist grubun birçok konuşmacısı, padişah hükümetinin ulusal davaya ihanetten dolayı mahkeme önüne çıkarılmasını istediler. Muhalefetin iki sözcüsü, padişahlığın kaldırılması önerisini açıkça geri çevirdiler. ''Birinci Grup''un aralarında Mustafa Kemal'in de bulunduğu 80 milletvekili, sonunda bir önerge verdiler. Önerge, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıldığını ve yeni bir Türk devletinin doğduğunu belirtiyor, Anayasa gereğince egemenlik haklarının ulusun olduğunu onaylıyordu. Daha sonra oturum ertelendi.

Mustafa Kemal, uzun zamandır İslam tarihini yoğun biçimde inceliyordu. Topladığı bilgileri daha sonra 1 Kasım 1922'de padişahlık ve halifelik konusunda yaptığı belli amaca yönelik uzun bir konuşmasında değerlendirdi. Dinci öğeler, İslam hukukunun dinsel ve layık gücün bölünmesini kabul etmediğini öne sürüyorlardı. Muhammed'in ardından gelen ilk halifeleri, Osmanlı padişahları gibi layık ve dinsel egemenliği bir tek kişide temsil ettiklerini söylüyorlardı. Mustafa Kemal, yalnızca kendilerine özgü bir alanda çok bilmiş hocalarla yarışa girmekten çekinmedi. İslamlıkta layık ve dinsel gücün birbirinden kolaylıkla ayrılabileceği konusundaki tarihsel açıklamasını yaptı. Moğol hükümdarı Hülagu, 1258'de, Abbasi soyundan son halifeyi Bağdat'ta öldürmüştü. 1517'de Mısır'ı ele geçiren Türk padişahı Sultan Selim II, her türlü layık güçten sıyrılmış olan, Kahire'de Memlûk sultanlarının sarayında bir emekli gibi ömrünü doldurmakta bulunan Abbasi torunlarından birinden bu rütbeyi alıp, kendine mal etmeseydi, halifelik bir daha layık güçle donanmış halde bulunmayacaktı.

Halifelikle padişahlığın ayrılması ve padişahlığın kaldırılması önergesi aynı gün görüşülmek üzere, anayasa, hukuk ve din işleri komisyonu temsilcilerinden meydana gelen bir komisyona gönderildi. Mustafa Kemal, bir köşeye oturdu ve tartışmaları izledi. Kendi tarihsel savlarının dar kafalı dincileri inandıramadığını gördü. Tartışma, geniş ölçüde temsil edilen hocaların, halifelik gibi yüce bir durumun zedelenemeyeceğini tanıtlayan türlü ince buluşlu savları arasında uzayıp gitti. Konunun sonu gelmeyen bir tartışma içinde dağılıp gitmemesi için Kemal işe karışmak zorunda kaldı. Bir sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle konuşmaya başladı: ''Efendiler, egemenlik ve padişahlık bilimsel bir tartışma sonunda hiç kimse tarafından hiç kimseye verilebilecek bir şey değildir. Egemenlik, padişahlık, güçle elde edilir, iktidar yoluyla ve zor yoluyla, Osmanlılar zor yoluyla Türk halkının egemenliğini ve padişahlığı ele geçirmişlerdir. Bu egemenlik altı yüzyıl sürmüştür. Ama şimdi Türk ulusu ayaklanmıştır, egemenliği zorla ele geçirenleri duvarlarının içine kapamıştır, egemenliği ve padişahlığı bizzat eline almıştır. Bu artık olup bitmiş bir şeydir. Artık söz konusu olan, egemenliği ve padişahlığı ulusun elinde bırakmak isteyip istemediğimizi öğrenmek değildir. ... Buraya toplanmış olanlar, Meclis ve herkes, sorunu tamamen doğal kabul etselerdi, sanıyorum bu amaca daha uygun düşerdi. Aksi halde gerçek nasıl olsa kendisini gösterecek, ama bu durumda belki de bazı kafalar kesilecektir.'' (119).

Böylece Mustafa Kemal, ülkedeki gerçek iktidar koşullarını feodal gericiliğe açıkça anlatmıştı. Komisyon başkanı, uyarıcı sözleri çok iyi anlıyordu. Karşılık verdi: ''Bağışlayınız, biz konuya başka bir açıdan bakıyorduk. Şimdi aydınlandık.'' (120). Yasa tasarısı çabucak hazırlandı ve Millet Meclisi'nin gece oturumunda kabul edildi. Yasaya göre, tek kişinin egemenliğine dayanan İstanbul hükümeti, 16 Mart 1920 gününden sonra -İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği gün- varlığını yitirmişti. İkinci madde dinci muhalefete verilen bir ödünü içeriyordu: Halifelik varlığını sürdürecekti. Ancak Millet Meclisi'nin, Osmanlı soyundan gelen, ''eğitim ve karakter bakımından'' en uygun birini ''Müslümanların halifeliğine'' seçme yetkisi vardı. Türkiye, bununla, gerçekten bir cumhuriyet olmuştu ama henüz böyle bir adla nitelenmiyordu.

Türk ulusal kurtuluş devrimi, feodal düzenin en güçlü kalesi sayılan ve son yıllarda yabancı emperyalizminin ajanlığını yapmış bulunan altı yüzyıllık padişahlığı ortadan kaldırdı. Son Padişah Mehmet VI Vahdettin'in sonu, hiç iyi olmayan bir biçimde ve çabucak gerçekleşti. 4 Kasım'da Tevfik Paşa Kabinesi dağıldı ve ulusal hükümet Boğaz kıyılarındaki eski başkentin yönetimini üzerine aldı. Mehmet VI'nın, Millet Meclisi kendisini halifelik makamı için uygun bulur mu bulmaz mı diye daha fazla beklemesinin gereği kalmamıştı. 16 Kasım'da Meclis, Vahdettin'i vatana ihanet suçundan mahkemeye vermeyi kararlaştırdı. Vahdettin daha fazla vakit kaybetmedi. Daha o gece Sultan Selim'in saf altından meydana gelen Hazine dairesinde ne varsa hepsini birkaç bavula koydurdu ve İngiltere'nin, onun değerli kişiliğinin korunması işini üstüne almasını General Harrington'dan rica etti. İstanbul üzerinde henüz gecenin karanlığı dururken, on kişilik küçük bir grup -padişah, oğlu, bir doktor, bir berber ve birkaç haremağası- bir yan kapıdan Yıldız Sarayı'nı terk etti. Dışarda iki İngiliz sağlık arabası ve içinde askeri bir eşlik grubunun bulunduğu üçüncü bir otomobil bekliyordu. Bir İngiliz askeri, padişahı, ambulansın içine itti. Sonra limana gittiler. 17 Kasım 1922 günüydü ve son Osmanlı padişahı ''Malaya'' adlı İngiliz savaş gemisi ile bir daha dönmemek üzere Türklerin yurdunu terk etti. Ertesi gün Millet Meclisi Ankara'da, Vahdettin'i yerinden uzaklaştırdı ve yeğeni Abdülmecid'i bütün Müslümanların dinsel başı olarak seçti. Ancak bu ''Kemalist'' halifenin alınyazısı, Türk tarihinin ayrı bir bölümünü daha meydana getirir.

Mustafa Kemal'in çevresindeki asker aydınların elinde bulunan Ulusal Kurtuluş Savaşı önderliği, aynı günlerde, zaferin meyvelerinden halk yığınlarını uzak tutma çabası içindeydi. Ekim ayında önde gelen komünistleri ve sendika yöneticilerini tutuklattı, kötü işlemlere uğrattı ve mahkeme önüne çıkardı. İşçilerin siyasal ve sendikal örgütlerini dağıttı. Komünist Enternasyonal bu duruma karşı ''Türkiye'nin işçi yığınlarına yaptığı çağrıda'' şu tutumu takındı: ''Türkiye Komünist Partisi, emekçi yığınların emperyalizme karşı savaşında ulusal burjuva hükümetini desteklemiştir. Hatta ortak düşman karşısında kendi programını ve ülküsünü geçici olarak feda etmeye hazır olduğunu göstermiştir. Türk hükümetinin Komünist Partisi karşısındaki tutumu, işçi ve köylü sınıfının, yardımımızı elde etme amacıyla bize söz verdiği reformları isteyecek sınıf bilincine varmış temsilcilerini etkisiz hale getirmek ve aynı zamanda Lozan Konferansı'nda gerçek bir burjuva hükümeti olarak ortaya çıkmak istemesiyle kendini gösteriyor.'' (121).

9 Kasım 1922 günü saat 12.30'da Simplon Ekspresi tam zamanında İstanbul'dan ayrıldı. Bu trenle Türk barış heyeti Lozan'a hareket etti. Heyetin başında, Mustafa Kemal'in Türkiye'yi Lozan'da temsil etmeye en uygun bulduğu İsmet Paşa bulunuyordu. Kendisi Mudanya'da da bu işi başarı ile yapmıştı. Ancak bunun sonucu olarak Rauf Bey'le olan anlaşmazlık daha da derinleşti. Rauf Bey, Lozan'a kendisi gitmek ve İsmet'i de yalnızca danışman olarak götürmek istemişti. Türk heyeti, Lozan'da toplanan yabancı gazetecilerin çok ilgisini çekti. Daha açılış günü olan 20 Kasım'da Türk heyeti onlara ilk coşkulu haberi sağladı. İsmet, Türk heyeti için ayrılan yerlere oturmayı kabul etmedi. Öteki delegeler için hazırlanan koltukların aynısını istedi. Önce, aceleyle ancak böylesi yerlerin hazırlanabildiği söylendi. Bunun üzerine İsmet, gerekli koltuklar getirildikten sonra, tekrar geleceğini söyleyince, eksik koltuklar çabucak bulundu. İtilâf diplomatları, görüşmeler için Lozan'da geçirecekleri altı ay boyunca, Türk Heyeti başkanının bu sertliğini ve inatçılığını sık sık anlamak ve görmek fırsatını bulacaklardı. Müttefikler, burada Sèvres Antlaşması'nın yeniden gözden geçirilmesinin söz konusu olduğu varsayımını sürdürme konusunda boşuna çaba gösterdiler. İsmet, ağır işitme özelliğini yerine göre kullanıyor ve bu türlü oluşturmaları duymazlıktan geliyordu. Buna karşılık, kendisi, Türkiye'nin yalnız Mudanya Ateşkes Antlaşması'nı görüşmelerin çıkış noktası olarak kabul ettiğini ve burada yapılacak şeyin yalnız barışı yeniden getirmek değil, aynı zamanda yüzyılların hesabını da temizlemek, yani Türklerin bağımsızlığını ve egemenliğini sınırlayan her şeyin ortadan kaldırılması olduğunu açıkladı. Türk ulusal kurtuluş hareketinin programı -milli misak- ve bununla birlikte yeni ulusal Türk devletinin sınırları, devletler hukuku açısından tanınmalıydı. Türkiye ile müttefikler arasındaki anlaşmazlığın ana noktası buydu. Müttefikler, Küçük Asya'yı doğrudan doğruya kendi sömürge egemenlikleri altına sokmaya ilişkin ana hedeflerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı, ama yeni Türkiye'yi, gene büyük devletlerin ayrılmaz siyasal, ekonomik ve parasal bağımlılığı içine sokulmuş ve küçültülmüş bir Osmanlı İmparatorluğu olarak görmekten başka bir şey istemiyorlardı. Verilmesi gereken toprak ödünlerini, Türkiye'nin bağımsızlığının feda edilmesi ile ödetmek istiyorlardı. Ancak bunu sağlayabilmek için yeniden silahlara başvurmak gereği vardı. Çünkü söz konusu olan bölgeler artık Türklerin elinde bulunuyordu. Bu planın başka bir zayıf yanı da, İngiliz emperyalistlerinin artık Fransız rakipleri kadar, kapitülasyonlar, parasal gözetim ve azınlıkların çıkarına içişleri karışma hakkı yoluyla Türkiye'nin sistematik bir denetim altında bulundurulmasına karşı ilgi göstermemesiydi. İngiliz politikası Lozan'da başlıca iki hedef güdüyordu: İngiliz filosu için Boğazların açık olmasını sağlamak ve petrol bakımından zengin Musul bölgesini Irak'taki İngiliz koruyuculuk bölgesine katmak.

Mustafa Kemal ile İsmet, kendi görüşme taktiklerini İtilâf Devletleri'nin bu türlü görüş ayrılıkları üzerine kurdular. Böyle bir davranış biçimi ne kadar yerinde olursa olsun, İngiliz isteklerine karşı geniş ölçüde olumlu davranarak, ''Misakımilli''nin gereklerinden önemli bir tanesini gündemden çıkardıklarını ve Sovyet  heyetine -kendi ulusal dileklerinin kabul ettirilmesi için bu heyetin desteğine her zaman güvenebilirlerdi- güçlük gösterdiklerini gözden uzak tutmamalıdır. Lord Curzon, Lozan'da Boğazların silahsızlandırılmasını, barış ve savaş zamanlarında ticaret ve savaş gemilerine açık tutulmasını istedi. Yalnızca Boğazlar Komisyonu'nun çalışmalarına katılan Sovyet heyeti, Çanakkale ve İstanbul Boğazları bölgesinde de Türk egemenliğinin eksiksiz olarak korunmasını savundu. Ticaret gemilerinin Boğazlardan serbestçe geçmesini savundu, ama Türklerin olmayan bütün savaş gemilerine kapalı tutulmasını istedi. Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin, hükümetinin görüşünü, Sovyet Cumhuriyetlerinin güvenliğinin, Mondros Ateşkesi'nin (1918) İtilâf Devletlerine savaş gemilerini Karadeniz'e yollama izni vermesinden bu yana sürekli olarak tehlike karşısında bulunmasına dayandırdı. İtilâf Devletleri, bu yoldan, Denikin ve Wrangel'e yardım etmiş, İtilâf birlikleri böylece Odesa, Nikolayev, Şerson, Sıvastopol ve Batum'u işgal etmişlerdi. Türk heyeti ise Çiçerin'den habersiz Lord Curzon ile görüşmeler yaptı. İngiliz planında birkaç değişiklik yapılmasını sağladı, ama ilke olarak onu kabul etti. Lozan'da kabul edilen Boğazlar Sözleşmesi şöyle oluyordu: Her ülke, Karadeniz'e, belli zamanda en güçlü olan Karadeniz devletinin sahip bulunduğu güçte bir savaş filosunu gönderebiliyor, bununla birlikte her biri 10.000 tondan daha ağır üç büyük savaş gemisinden fazlası Karedeniz'e giremiyordu. Boğazların kıyıları 15 ile 20 km derinliğinde bir çizgiye kadar silahsızlandırılıyordu. Ancak Türkiye, İstanbul'da, 12.000 kişilik bir garnizon bulundurabiliyordu. Sovyet hükümeti, Boğazlar Anlaşması'nı imzalamadı; çünkü bununla emperyalist devletlerin saldırganca niyetlerinin yeniden deyimlendiğini ve Türk halkının egemenlik haklarının zedelendiğini kabul ediyordu.

İngilizlerin ikinci önemli isteği olan Musul sorunu üzerinde İsmet ile Lord Curzon arasında sert söz çarpışmaları oldu. Sonunda sorunun görüşme-dışı bırakılması gerçekleşti. Musul, gene İngiliz işgali altında kaldı, geleceğinin kesinlikle saptanması daha sonraki bir uyuşmaya bırakıldı. Bu konuda İngiltere'nin durumu daha güçlüydü, çünkü askerleri Musul'da bulunuyordu.

Ocak 1923'te ilk görüşme döneminin sonuna doğru, görüşmelerin ağırlık merkezi, Fransız emperyalistlerinin en çok ilgi gösterdiği sorunlar üzerinde toplandı. Türk heyeti, İngiltere karşısında yumuşamıştı, ama Fransa karşısında bunu gerekli görmedi. Uluslararası durum, Türkiye'nin davranışı bakımından elverişliydi. Poincaré hükümeti Ruhr bölgesi serüvenine başlamış ve bu yüzden İngiltere'nin hoşnutsuzluğunu kazanmıştı. O halde İsmet, bu nedenle, Lord Curzon'un Fransız isteklerini biraz gönülsüzce destekleyeceğini hesaba katabilirdi.

Böylece Yunanlıların yenilgisine karşın, İngiliz emperyalistleri Lozan Konferansı'nda önemli başarılar elde edebilmişlerse de, Fransızlar bu işte asıl kaybeden taraf olmuştu. Poincaré hükümeti, İsmet Paşa'nın, 20 Ekim 1921 tarihli Franklin-Bouillon anlaşması ile Paris'in başlattığı Türklere karşı dostluk politikasını onurlandırmasını boşuna bekledi. Bu umudun ardında Fransız finanskapitali bulunuyordu. Daha önce başka bir yerde de değinildiği gibi, (122) Fransız finans kapitali, Türkiye'de yapılan tüm yabancı yatırımlarının yüzde 60'ını elinde bulunduruyordu ve Osmanlı hükümetinin de baş alacaklısıydı. Ancak, Türk tarafı hiçbir eğilme göstermedi. Hiçbir koşula bağlı olmayan parasal özerklik istedi, Osmanlı Düyunu Umumiyesi'nin eski haklarının yeniden verilmesini kabul etmedi, kapitülasyon rejimi ile buna bağlı olarak yabancı devletlerin ekonomik önceliklerinin tamamen kaldırılması üzerinde direndi. Türkiye, yeni imtiyaz anlaşmaları ile iktisat politikasında ellerini bağlatmaya razı değildi. Emperyalist devletlerin -bu alanda özellikle Fransa'nın- Osmanlı devletinin içişleri konusunda hakem rolü oynamasını sağlayan her türlü özel azınlık hakkını da kabul etmedi. İsmet, ayrıca, antlaşmasının imzalanmasından sonra müttefik birliklerinin derhal çekilmesini de istedi.

Lozan Konferansı, 4 Şubat 1923'te, bu türlü görüş ayrılıkları yüzünden çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Türk Millet Meclisi'nde, muhalefet, İsmet Paşa'nın geri dönüşünü fırsat bilerek, kendisinin görüşmeleri yürütme biçimine karşı sert saldırılara geçti. Heyet, müttefikler tarafından öne sürülen anlaşma tasarısını kabul etmediği için suçlanıyordu. Meclis görüşmeleri 6 Mart'a kadar sürdü. Sonunda, Türkiye'nin ulusal isteklerinin en geniş ölçüde karşılanmasını dileyen Mustafa Kemal taraftarları üstün çıktılar ve müttefiklerin anlaşma tasarısı geri çevrildi. Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde, 6 Mart 1923'te yaptığı konuşmada, Türkiye'nin isteğini genel olarak, ''kapsamlı ve güvenlikli biçimde ulusun ve ülkenin bağımsızlığının ve haklarının her türlü yönetimsel, siyasal, ekonomik, parasal ve başka konularda tanınmasını sağlamak, geri alınan bölgelerin tamamen boşaltılmasını gerçekleştirmek'' diye tanımladı (123). Batılı ülkelerin, görüşme masasına dönmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Fransız finanskapitalinin Türkiye'deki güvenliği için yeni bir savaş serüvenine sürüklenmeye, ne İngiltere, ne de Lozan konferansının öteki üyeleri herhangi bir istek gösterdiler. Üstelik arka planda yeni bir rakip daha ortaya çıkmıştı: Amerikan tekelci sermayesi. 1922'de ''Standart Oil Company of New Jersey'', Musul petrol kaynaklarının yüzde 25 payını ele geçirdi. Türk hükümeti, Yakındoğu'daki bu yeni emperyalist çelişkisinden de kendi hesabına yararlanmaya çalıştı. Bu amaçla, 9 Nisan 1923'te, Amiral Chester tarafından yönetilen Ottoman-American Development Company adlı şirkete, 4.500 km demiryolu yapma imtiyazı ile demiryolunun her iki yanındaki 20 km'lik alan içinde bulunan madenlerin işletilmesi hakkını verdi. Bu haber, Batı Avrupa finans çevrelerinin, zararına da olsa, Türkiye ile anlaşmayı çabuklaştırmasını sağladı. Anlaşılan, taktik manevra olarak Chester imtiyazı etkisini göstermişti. Ancak Türkiye'nin ulusal bağımsızlığı açısından bu imtiyaz bir riziko meydana getiriyor ve Boğazlar sorunundaki uyuşma gibi, Kemalistlerin anti-emperyalist politikasındaki çelişkileri bir kez daha gösteriyordu.

Ülkedeki ilerici güçlerin sert eleştirilerine uğrayan Chester imtiyazı, 1923 yılı sonunda geçersiz ilan edildi. 23 Nisan 1923'te, Lozan Konferansı yeniden toplandı. Görüşler birbiriyle bir kez daha sert biçimde çatıştı, ama müttefikler artık gerileme durumunda bulunuyorlardı. 24 Temmuz'da, İsmet, anlaşma belgesinin altına imzasını koymayı başardı. Anlaşmada, ayrıca, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya, Belçika ve Portekiz'in de imzaları vardı. Genel olarak anlaşma, Türkiye'nin egemen, bağımsız devlet olarak devletler hukuku açısından tanınması anlamına geliyordu. Yunanistan ve Bulgaristan karşısında savaş-öncesi sınır yeniden kabul edildi.  Asya sınırları Sovyet Rusya ve Fransa ile 1921'de anlaşıldığı gibi bırakıldı. Yalnızca Musul sorunu gene açık bırakıldı. Türkiye'nin savunma özerkliği ile ilgili her türlü sınırlama -Boğazların askersiz hale getirilmesiyle Yunanistan ve Bulgaristan sınırında 30 km genişliğindeki bir alanın askersizleştirilmesi dışında- ve Türk ordusunun gücünün sınırlandırılmasına ilişkin koşullar kaldırıldı. Kapitülasyon rejimi ile yabancıların parasal denetimi ve özel azınlık hakları da kalktı. Azınlıklarla ilgili hükümler, devletler hukukunun bağlayıcı genel ölçülerine uygun duruma getirildi. Anadolu'daki Yunan azınlığı, Yunanistan'ın Türk halkı ile değiş-tokuş edilerek Yunanistan'a yerleştirilecekti. Bununla birlikte demiryolu imtiyazları ile başka birkaç yabancı girişim eskisi gibi kalacaktı. Yalnız bunlar için normal çalışma koşulları kabul edildi. Türkiye'nin, henüz gerçekleştirilmemiş imtiyazları yeniden geçersiz sayması hakkı da tanındı. Türkiye, Osmanlı devlet borçlarının bir kısmını (140 milyon Türk Lirası) üzerine almayı ve çoğu Batı Avrupa bankaları olan alacaklılarla ödeme biçimi üzerine anlaşmayı kabul etti. Ancak Fransanın istediği, altın olarak ödemede bulunma koşuluna razı olmadı. Yabancı işgal birlikleri, Türk topraklarını terk edecekti. 6 Ekim 1923'te Türk ordusu yeniden İstanbul'a girdi.

Türk ulusal hareketi, emperyalist egemenlikten kurtulmaya ilişkin ana hedefine temelde ulaşmıştı. Ama Boğazlar statüsü ve Osmanlı borçlarının kabul edilmesi, emperyalistlere verilen ödünler demekti. Türk hükümeti, konferansta uyguladığı zikzaklı yola karşın, Sovyetler Birliği'nin siyasal ve moral desteğini her zaman gördü. Mustafa Kemal'in adı, Türk halkının başarılı Kurtuluş Savaşı ile ayrılmaz bir bütünlük meydana getirdi. Kemal'in karakteri için belirleyici olan nokta, Lozan görüşmelerinin yapıldığı aylarda bir tek düşünceye bağlı kalmasıydı: Türk ulusu kendine mutlu bir gelecek kurabilmek için barışı gereksiyor. Lozan'da görüşmelere ara verildiği zaman, Türk şovenistleri onu Musul ve Bağdat üzerine bir sefer için ayartmak istediler. Yugoslav Kralı ona, Selanik'i ve Batı Trakya'yı Yugoslavya ve Türkiye arasında paylaşmak için Yunanistan üzerine birlikte saldırmayı önerdi. Kendisinin eski muhalifi Enver Paşa, böyle kulak fıslamalarına kuşkusuz boyun eğerdi. Oysa Mustafa kemal, serüven adamı değildi. Savaşımı sürdürmek istiyordu, ama askeri bir fatih olarak değil. 16 Ekim 1922'de gelecekteki barış için programını Bursa'da taslak olarak çizmişti: ''Üçbuçuk yıl süren bu kavgadan sonra, savaşımımızı bilimsel alanda, eğitim ve iktisat alanında sürdüreceğiz. Bunda başarıya ulaşacağımıza da inanıyorum. Esnaf olacağız, zanaatçı olacağız. Bu göreve bundan böyle sağduyumuzun bütün güçleriyle kendimizi vereceğiz.'' (124).

 

 


KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE 2/5

 

KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

II.Bölüm

JOHANNES GLASNECK

Çeviren:  ARİF GELEN

 

ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI'NDA ÖNDER

 

İSTANBUL'DAN ERZURUM'A

 

8 Şubat 1919 günü İstanbullular garip bir oyun seyrettiler. General Franchet d'Espèrey, Fransız birliklerinin başında kente zafer yürüyüşü ile girdi. Gerçi İngilizler ondan haftalarca önce gelmişlerdi ama, bunun gelişinde olağanüstü bir şey göze çarpıyordu. İstanbul'a girerek Bizans İmparatorluğu'na son veren Sultan Mehmet II'nin 1453'te yaptığı gibi, bir kır atın üzerinde halı döşeli caddelerden Ayasofya'ya doğru yürüyordu. Kentin Beyoğlu tarafında oturan Rumlar, Fransız generaline bu atı armağan etmişlerdi. Bu, alınyazının terse döndüğünü Türklere göstermeliydi: İngiliz, Fransız ve İtalyan subayları ile Rum ve Ermeni  tüccarlar, şimdi kendilerini İstanbul'un efendileri olarak görüyorlardı. Türkler onların buyruklarına uyacaklardı.

İstanbul'un Türk halkı, korkulu ve ürkek haldeydi. Vaktiyle görkemli ve zengin olan kent, yabancı işgal birliklerinin ganimeti olmuştu. Caddelerde devriyelerin ayak sesleri çınlıyordu. Boğaz'dan yana İngiliz donanmasının top namluları korkutucu oluyordu. Müttefiklerin yüksek komiserleri kente yerleştiler. Mondros  ateşkes antlaşmasının yerine getirilmesi için ne yapması gerektiğini Osmanlı hükümetine buyuruyorlardı.

Padişah, 11 Kasım 1918'de Ahmet Tevfik Paşa'yı sadrazam yapmıştı. Savaştan önce  Londra'da Türkiye Büyükelçisi olarak bulunduğu için Babıâli'ye İngiltere'nin yakınlığını sağlayacağını umut ediyordu. Bu ulusal bilinçsizlik ruhu, istanbul aydınlarının, burjuvazinin ve saray memurlarının geniş çevrelerini de sarmıştı. Çok sayıda yeni siyasal parti ve dernek kuruldu. Jön Türkler ise İttihat ve Terakki Partisi'ni dağıtmak zorunda kaldılar. Alman militaristleri ile yaptıkları işbirliği ve teslim oluş onları iyice lekelemişti. Ancak şimdi onların yerine geçen politikacılar, Alman hegemonyasını, hemen İngiliz ya da Amerikan hegemonyası ile değiştirmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Sultan Mehmet VI'nın eniştesi ve ''Hürriyet ve İtilaf'' partisinin önderi Damat Ferit Paşa, İngiliz koruyuculuğunun düşünü görüyor, bunun yardımı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını sürdürmeyi umut ediyordu. Padişahın çevresindeki feodal-dinci çevrelerde de ''İngiliz Muhipleri Derneği'' kök saldı. Bu derneğin  başlıca temsilcilerinden biri Dahiliye Nazırı, Abdülhamid II'nin eski bir hafiyesi Ali Kemal'di. Türkiye'nin kendi kendini yönetemeyeceğini, işgal orduları ile birlikte uygarlığın gelmekte olduğunu söylemekten yorulmuyordu.

Öteki partiler, örneğin ulusal liberaller, Osmanlı Demokratik Partisi ve sosyal-demokratlar, Türkiye'nin bağımsızlığını koruma çabalarına giriştiler. Onlar, bunun barışçı yoldan sağlanabileceğine inanıyorlar ve Wilson'un 8 Ocak 1918 tarihli ''14 maddesine'' güveniyorlardı. Wilson, bu maddelerde, ''Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk bölümlerinin sürekli egemenliğinin güvencesinden'' söz etmişti(45). Hatta Aralık 1918'de kurulan ''Wilson Birliği'', Türkiye için Amerikan mandası yalvarmalarında bulunuyordu. İstanbul'da bulunan Rum azınlığı örgütleri de çok etkin davranıyordu. Örneğin ''Trabzon Bölgesinin Ayrılması Derneği'' adının ortaya koyduğu gibi, Rumlar, işgal altındaki ülkeyi Müttefiklerin tasarladığından da daha çok parçalamak için çaba gösteriyordu.

Bu türlü siyasal derneklerin ardında önemli ekonomik çıkarlar saklıydı. Ülkenin tüm dış ticaretini elinde bulunduran İstanbul komprador burjuvazisinin çeşitli grupları, öncelik kazanma kavgası içindeydi. Türk olmayan kompradorlar, Ermeni, Rum ve Yahudi tüccarlar, Türkiye'nin tamamen parçalanmasından başka bir şey istemiyorlardı. Türk kompradorları, imparatorluğun ayakta kalabilmesi için yabancı mandası uğrunda çalışan partileri destekliyorlardı. Savaştan önce İngiliz ve Fransız piyasası ile bağlantılı olarak büyük ticaret kuruluşları, bu devletlere yönelmişlerdi. Oysa Türk kompradorların büyük kısmı, savaştan önce ve savaş sırasında Alman ve Avusturya-Macaristan ile büyük işler yapmışlardı. Ama bu devletler artık onları ''koruyamıyordu''. O halde Amerikan mandası için çalışmaktan daha iyisi var mıydı?

Siyasal partilerin programlarını ve tasarılarını Mustafa Kemal de inceledi. Savaş sonrasının ilk kışında İstanbul'un sessiz kenar semti Şişli'de bir ev kiralamıştı. Eski böbrek ağrısı onu ikidebir yatağa düşürüyordu. Sonra gene canlandı. Birçok geceler konyak ve sigara içerken eski savaş arkadaşları ile uzun uzun konuşuyordu. Cepheden döndükten kısa bir zaman sonra gene politikaya dalmıştı. İzzet Paşa'dan sonra sadrazamlığa getirilen Tevfik Paşa'ya güvenoyu vermemeleri için parlamenterleri hazırlamak istedi. Ulusal bir politikayı sarsılmaz ve atikçe yürütecek bir kabine kurulmasına çalışmaları için onlardan ricalarda bulundu. Bu arada İzzet Paşa'nın yeniden sadrazam olmasını ve kendisinin de Harbiye Nazırı olmasını aklından geçiriyordu. Sonunda meclise bizzat gitti. Birkaç arkadaşının yardımı ile milletvekillerinin çoğunu çevresine topladı. ve onlara görüşünü anlattı. Bazıları, Tevfik Paşa'ya güvenoyu verilmezse padişahın meclisi dağıtacağını söyledi, bir kısmı da Mustafa Kemal'in dediği gibi davranacaklarını bildirdiler. Ama Mustafa Kemal, resmi oylamayı görünce bir kez daha düşkırıklığına uğradı. Bunun üzerine bir kez daha padişahla görüşmek istedi. 22 Kasım 1918'de selamlıktan sonra Vahdettin kendisini kabul etti ve açıklamalarını dinledi, ama bunları hem onaylamadığını, hem de uygun görmediğini söyledi. Sonra ordunun gerek şimdi ve gerekse gelecek için ona bağlı olup olmadığını sordu. General, kocamış tilkinin bir şey planladığını çok iyi anladı. Ancak bu konuda, padişah, ordunun kendisine karşı çıkabileceğinden korkuyordu. Mustafa Kemal kendisini yatıştırdı. Onu kuşkulandırmanın ne yararı olabilirdi? Padişah aynı gün eski Bahriye Nazırı Rauf Bey ile de görüştü. Deniz subayı olan Rauf (Orbay) Bey,(46) Mustafa Kemal'in orduda gördüğü saygı gibi donanmada saygı görüyordu. Kemal'le yaptığı görüşmeden kısa bir zaman sonra padişah, meclisi dağıttı ve yeniden kardeşi Abdülhamid'in mutlakiyetçi yolunu tuttu. Bu darbe ile ordu ve donanmanın kendisine bağlılığı konusunda kesin güven bulmak istiyordu. Gerçi Mustafa Kemal, Enver Paşa'nın eski yandaşlarından meydana gelen meclisin değeri konusunda da fazla umut beslemiyordu. Ama 17 Kasım 1918'de, Vakit gazetesine verdiği bir demeçte, hükümetin barış antlaşmasını hazırlarken Mebusan Meclisi'ne dayanmasının gerekliliği üzerinde durmuştu. Bu haftalar içinde, ulusal bağımsızlığın korunması için saraydan hiçbir yardım beklenemeyeceği inancına vardı.

Yabancı desteğini umut ettikleri için başkentin çeşitli siyasal gruplarından da uzak durdu. Derken şu sonuca vardı: ''Gereken gücün yalnız ulus olabileceği kanısına kesinlikle vardım. ... Böylece yapılabilecek tek şeyin kenti terk etmek, halkın sinesine gidip orada çalışmak olduğuna karar verdim.''(47).

Bu karar, Mustafa Kemal'i gerçekten büyük tarihsel bir kişilik yapacaktır. Halk olmadan kendisinin bir şey olmadığını ve hiçbir şey yapamayacağını çok iyi seziyordu. Ancak geniş bir halk hareketi, ona, yeteneklerini ve becerilerini Türk ulusunun yararına geliştirme olanağı verebilirdi. 1918-19 kış aylarında Anadolu'nun çeşitli yerlerinden sık sık haberler aldı. Bunlar, bu türlü, İtilaf emperyalistlerinin ele geçirme isteklerine karşı yönelmiş bir halk hareketinin oluştuğunu gösteriyordu. Mustafa Kemal'in ilişki halinde olduğu öteki yurtsever düşüncede subaylar da, bu haberlerle etkileniyor ve coşku duyuyorlardı. Böylece, Ankara'da bulunan 20. Kolordunun Komutanı Ali Fuad Paşa (Cebesoy) ile daha 20 Aralık 1918'de, ordunun dağıtılmasını durdurma, genç ve yetenekli subayları Anadolu'ya yollama ve ulusal direnme yandaşlarını orada görevlerinde bırakma konusunda anlaştı. Kâzım Karabekir Paşa, komutasında bulunan Erzurum'daki 15. Kolordu'ya hareket etmeden önce, birliklerini ulusal kurtuluş savaşına vermeye hazır olduğunu bildirdi.

Halk, her yerde yabancı askerlerin ortaya çıkması sonucu, Türkiye için durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı. Yalnız İstanbul boğazının iki yakasında ve Çanakkale Boğazı'nda 35.000 İngiliz, 28.000 Fransız ve 4.000 İtalyan askeri vardı. İngilizler ayrıca Samsun'u ve İstanbul-Konya tren yolunu işgal etmişlerdi. Kasım ve aralık aylarında Suriye'den kuzeye doğru kaydılar ve Maraş, Antep ve Urfa'yı işgal ettiler.

Ocak 1913'te Paris'te barış konferansı başladı. İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalistleri, yenik düşen rakiplerine emperyalist bir barışı zorla kabul ettirmek istiyorlardı. Kuşkusuz görüşmelerin ağırlık noktası, İtilafın baş düşmanı olan emperyalist Almanya ile yapılacak barıştı. Bu arada özellikle İngiliz ve Fransız çıkarları birbiriyle çatışıyordu. İngiliz emperyalistleri, Alman donanmasını teslim alma ve Alman sömürgelerinin büyük kısmını elde etme yoluyla savaş hedeflerinin en önemlilerine erişmişlerdi ve Avrupa'da Fransa'nın hegemonya çabalarına karşı bir denge olmak üzerine güçlü bir Almanya'yı ayakta tutmak istiyorlardı. Buna karşılık Fransa, Almanya'nın parçalanması, Ren sınırı ve savaş ödemeleri uğrunda çaba gösteriyordu. Bununla birlikte, barış konferansı ile sağlanacak düzenin Rusya'daki genç Sovyet devletine karşı müdahale için bir temel olması konusunda görüş birliğindeydiler. Türkiye konusu bu durum karşısında henüz ikinci derecede rol oynuyordu. Ancak ''üç büyükler'', Wilson, Lloyd George ve Clemenceau, konuyu aralarında daha inceden inceye görüşmüşlerdi. İngiltere, Arap bölgelerinin çoğunu ele geçirmişti. Yakındoğu'daki askeri gücüne dayanarak, Fransa ve İtalya ile, 1916 ve 1917 yıllarında yapılan gizli bölüşme antlaşmalarında, bu devletlere sözü verilen bazı şeyleri yeniden pazarlık konusu yapmaya kararlıydı. Özellikle Lloyd George, Fransa ve İtalya'nın asıl Türk yurdunda (Anadolu) etkinlik kazanmasını önlemek istiyordu. Bu yüzden İngiliz diplomasisi Wilson'un, Boğazlar bölgesinde uluslararası bir devlet kurma ve Ermenistan'ı Karadeniz'den Akdeniz'e kadar genişletme önerisini destekliyordu. Lloyd George, ayrıca Amerikan delegasyonuna, ABD'nin bu bölgeler üzerinde manda kabul etmesini önerdi. Böylece Sovyet Rusya'ya karşı bir müdahaleye ABD'nin daha fazla katkıda bulunmasına çalışıyordu. Lloyd George, İtalyanların isteklerini daraltmak için, Trakya'nın ve İzmir'in Yunanistan'a verilmesi konusunda Şubat 1919'da Başbakan Venizelos'un öne sürdüğü istekleri elverişli buluyordu. İtalyan emperyalistleri, savaş sırasında sözünü aldıkları ganimetin hiç değilse bir kısmını güvenceye almak için 29 Nisan 1919'da askerlerini Antalya'ya çıkardılar ve Konya'ya doğru yürüyüşe geçtiler. Almanya sorununun ve Sovyet Rusya'ya müdahale planlarının önceliği yüzünden Türkiye'nin alınyazısını çizme işi, Paris Barış Konferansı'nda daha bir süre sallantıda kaldı. Bununla birlikte, İtilafın yüksek konseyi, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini onayladı. Bunun, Mondros Antlaşması'nın 7. maddesine dayandırılması dünya kamuoyunu aldatma çabasından başka bir şey değildi. Sonradan müttefiklerarası bir araştırma komisyonunun saptadığı gibi, ne müttefiklerin, ne de İzmir ve çevresindeki Hıristiyan Rumların güvenliği tehlikeye girmişti.

15 Mayıs 1919 sabahı Yunan deniz piyadeleri, İngiliz, Fransız ve Amerikan gemilerinin koruyuculuğu altında, İzmir rıhtımına çıktılar. Rum halk, limana akın etti. Birlikler ''Yaşasın Venizelos!'' sesleriyle karşılandı. Atina şovenistlerinin ''Büyük Yunanistan'' düşünü gerçekleştirebilecekleri gün gelmiş miydi? Her şeye karşın, Türkler için, o gün, uzun bir acılar ve kovuşturmalar dönemi başlıyordu. Kentin garnizonu İstanbul'dan gelen bir buyruk üzerine kışladan çıkmadı ve sessizce bekledi. Oysa Yunan deniz piyadesi kışlaya ateş açtı ve kışlayı teslim etmek üzere kapıya çıkan Türk komutanını da öldürdü. Türk askerlerinin çoğu ulusal bakımdan kışkırtılmış Rumların kurbanı oldular. En sonra Rumlar caddelerde Türk hemşerilerine karşı büyük taşkınlıklar yaptılar. Türkler 300 ölü ve 200 yaralı verdi. Aralarında vali de olmak üzere 200.000 tutsak Yunanistan'a götürüldü. Türkiye'de bir korku ve öfke haykırışı her yeri kapladı. Bunun ardından ulusal kurtuluş hareketi ilk yüce noktasına ulaştı. Ancak hareketin başlangıcı çok daha gerilerdedir; Ekim Devrimi'nin Türk işçileri ve köylüleri üzerindeki etkilerinden de ayrı değildir. Padişah hükümeti, Rus devrimi konusundaki gerçeğin halktan saklanması için her şeyi yapmış olması yanında, bu gerçeğin, Osmanlıların halk zindanına ulaşması için yeteri kadar yol vardı. Savaş sırasında Rus Kafkas ordusunun işgalinde bulunan Doğu Anadolu'nun Türk halkı Ekim Devrimi'ni bizzat yaşamıştı. Rus askerleri toplantılar düzenleyerek Türk köylülerine, Petrograd'da iktidarın işçilerle köylüler tarafından alındığını, barış ve toprakla ilgili tarihsel kararları anlatıyorlardı. Askerler birer propagandacı olmuşlardı. Trabzon'un caddelerinde ve evlerinde birçok asker halkla Türkçe olarak ''özgürlük'' ve ''devrim'' üzerinde konuşuyorlardı. Brest-Litovsk barışından sonra yüzbinlerce Türk savaş tutsağı ve sivil, Sovyet Rusya'dan yurtlarına döndü. Kasım 1918'de sığınıklıktan dönen ilerici aydınlar ve savaş sırasında Almanya'nın ve Avusturya-Macaristan'ın fabrikalarında çalışmış işçiler bunları izledi. Bunlardan çoğu, Rusya'daki Ekim Devrimi ve Alman Kasım Devrimi konusundaki haberleri yaydılar. Barış ve toprağa ilişkin kararları, ''Rusya'nın ve Doğu'nun bütün emekçi Müslümanlarına'' çağrısını Türkçe'ye çevirdiler, böylece bunların yayılmasında yardımcı oldular, Şubat 1918'de, Türkiye Komünist Partisi'nin örgütçüsü Mustafa Suphi, Türk işçilerine Marksizm-Leninizmin görüşlerini ilk kez tanıtan komünist Yeni Dünya gazetesini kurdu.

14 emperyalist devletin müdahalesine karşı Sovyet Rusya'nın kahramanca savaşımı büyük ilgi ve derin bir yakınlık gördü. Çünkü bunlar, Türkiye'yi de boyunduruk altına sokmaya çalışan devletlerdi. Mayıs 1919'da İstanbul'dan Yalta'ya gelen Türk denizcileri şöyle dediler: ''Türkiye'de Bolşevizm, halkın büyük ilgisini görüyor. Bolşeviklerin her yeni zaferi Türk proletaryasının sevincini artırıyor.''(48). Savaş tutsaklığından yurduna dönen Türk deniz askerleri, İstanbul Deniz Harbokulu'nda arkadaşlarına sosyalizm ile ulusal kurtuluş savaşı arasındaki bağıntıyı en açık biçimde açıklıyorlardı. Şöyle diyorlardı: ''Rusya'da sade insanların hakkı için savaşan büyük bir adam var. Biz de bu yola gidersek, Türkiye'yi işgalcilerden kurtaracağız.''(49).

Savaşın acıları Türk halkını umutsuzluğun kenarına kadar getirmişti. Ama büyük komşu ülkede olup bitenler, Türk köylüsüne ve işçisine yeniden umut ve bir cesaret verdi. Eski ve yeni ezicilere karşı ayaklanma gücünü buldular.

İstanbul'daki müttefik yüksek komiserleri, Anadolu'da henüz biçimsel bir mezarlık sessizliği buluyorlardı. Doğadaki yaşam gibi, 1918-19 kışında ülkenin geniş yaylalarında ve dağlarında insanların yaşamı da donmuş görünüyordu. Ama bu sessizlik, yanıltıcıydı. Orada burada insanlar, karanlığın koruyuculuğunda bir araya geliyorlar, görüşüyorlar, başka köylere haberciler yolluyorlardı. Savaşta asker kaçaklarının özenle sakladığı tüfekler yeniden ortaya çıkarıldı. Ordunun gizli silah depolarından köylüler, İtilaf devletlerinin elkoymak istediği savaş araçlarını alıp getiriyorlardı. Denetleme subaylarının kolu, geniş ülkenin her köşesine kadar uzanamadı. Serüvencilerin tipinde kıyafetlere bürünmüş insanlar dağlarda saklandıkları köşelerden çıktılar. Bunlar, uzun yıllardır çiftlik sahiplerine, zengin tüccarlara, padişahın memurlarına ve jandarmaya karşı küçük bir çapta savaş yürüten çetelerdi. Dünya savaşında kaçaklarla sayıları çok büyümüştü. Yoksul köylüler onları iyi karşılıyor, gereksindikleri şeyleri ve haberleri onlara ulaştırıyorlardı.

1919 yılı başında Anadolu köylülerinin bu yeraltı çalışmasının belirtileri, Osmanlı hükümetinin ve yüksek komiserlerin bilgisine kadar ulaştı. Çiftlik sahiplerine ve vergi memurlarına yapılan baskılar çoğaldı. Toros dağlarında ilk kurşunlar çınladı ve işgalcileri dikkatli olmaya zorladı. Trakya ve Doğu Anadolu'da, halkların kendi durumlarını bizzat saptama temeli üzerinde adaletli bir barış isteyen direnme komitelerinin haberleri geldi. Çete birlikleri, bu hakkın gerekirse zorla savunulacağını gösteriyordu. Yunanlılar, İzmir'den ülkenin içlerine doğru ilerlemek istediklerinde, köylü direnişinin bütün ağırlığını herkesten önce duydular. Ayvalık'tan, Bergama, Ödemiş, Nazilli ve Aydın'a kadar 40.000 kişilik çeteler cephesi yerden biter gibi doğdu. Yunanlıların ilk saldırısını bunlar duyurdu. Çünkü bu bölgedeki normal Türk birlikleri, birkaç yüz kişiyi geçmiyordu. Çok sayıda yurtsever subay çetecilerin yardımına koştu, cepheye biraz da top ve makineli tüfek getirdiler. Savaşçı ve danışman olarak bu subaylar büyük ilgi gördü. Ama öncü olarak değil, Halkta subaylara karşı güvensizlik ve nefret derinlere kök salmıştı. Ne de olsa, savaşın kötülüklerinin Türkler üzerine gelmesinden ve milyonlarca Türk köylüsünün canını yitirmesinden onlar da sorumluydular. Bu yüzden çeteci birlikleri, önderlerini halktan gelen kişilerden seçtiler. Onların kahramanlıkları ağızdan ağıza yayıldı. Halk, onlara, cesur anlamına gelen "efe" adını verdi. Bunların en başarılı olanı Demirci Mehmet Efe'ydi. Dağınık çeteci topluluklarından bir tümen meydana getirdi ve böylece Aydın cephesini kurdu. Demirci Efe, Nazilli'nin bir köyünde demircilik yapıyordu. Savaşta ordudan kaçtı, dağlarda bir direniş grubu örgütledi ve Jön Türklerin rejimine karşı üç yıl başarılı bir küçük savaş verdi.

 Ancak bu yaygın ve dağınık köylü hareketini kim yönetmeliydi? Rusya'da bunu işçi sınıfı ve onun öncüsü Bolşevikler yerine getirmişti. Türk işçileri de cepheye koştular, protesto toplantıları düzenlediler, geceleyin ve siste İstanbul'daki depolardan silah kaçırdılar. Demiryolcular, sonra bu silahları müttefiklerin denetiminden aşırarak Anadolu yaylasına taşıdılar. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nda sanayi gibi işçi sayısı da azdı: 13 milyonluk nüfusun ancak 150 bini. Ayrıca bütün bunlar küçük işletmelerde dağınık durumdaydılar ve bir partileri yoktu. Müttefikler ile Yunanlılar, İstanbul, İzmir ve Adana gibi Türk sanayi merkezlerini de işgal ettiler. Türk proletaryasının yüzde 70'i buralarda toplanmıştı ve bu yüzden dolaysız silahlı kurtuluş savaşına giremiyordu. Proletaryanın olduğu gibi, köylülerin de kurtuluş savaşında yönetimi bizzat yüklenecek bir örgütü yoktu.

Anadolu'nun iç taraflarında ulusal Türk burjuvazisi de pek az gelişmişti. Hafif sanayi alanında birkaç küçük işletme vardı. Bunun dışında el zanaatları ile ticaret yaygındı. Bunların çıkarlarını aydınlar, memurlar ve askerler, yani yüzyıllarca eski bir geleneğe göre varlıklı Türklerin girebildiği mesleklerin insanları temsil ediyordu. Bu tabakaların ulusal amacı, İstanbul ve İzmir komprador burjuvazisinin ve onların yabancı destekçilerinin ekonomik üstünlüğünden kurtulmaktı. İtilaf askerlerinin varlığı, onlara, yabancı sermayenin iştahının savaş dolayısıyla daha da arttığını açıkça gösterdi. Her yerde, özellikle İtilaf devletlerinin toprak istekleri ile karşılaşılan kentlerde ''hakları savunma dernekleri'' meydana geldi. Kasım 1918'de ''Trakya Müdafaai Hukuk Cemiyeti'', İzmir, Adana cemiyetleri ve son olarak da Mart 1919'da Erzurum'da ''Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' kuruldu. Buralarda bir araya gelen kimseler, birçok toplumsal tabakayı ve siyasal görüşü temsil ediyorlardı. Bir kenarda Avrupa giyimli avukat, doktor ve tüccar, onların yanında sarıklı din adamı, hoca, bir kenarda Kürt şeyhinin yanıbaşında liberal bir çiftlik sahibi ve subay -hatta bazen komuta sahibi bir general- oturuyordu. Batı-burjuva örneğine göre yenileşmiş Türkiye'nin temsilcileri, dar kafalı dincilerle ve sınırsız padişahlık egemenliği yandaşları ile çatışıyordu. Ama bir noktada görüşleri birleşiyordu ve bu, onları, birbiriyle kaynaştırıyordu: Vatanın bağımsızlığını ve dokunulmazlığını korumak istiyorlardı. Önceleri yalnız toplantılarla, bildirilerle ve galip devletlerin temsilcilerine verdikleri sunuşlarla bu yolda çalıştılar. Ancak işgal devletlerinin zora dayalı eylemleri, Wilson'un ''adaletli'' barışından gerçekte ne beklenebileceğini onlara kısa zamanda öğretti. Bazı dernekler artık ulusal silahlı güçleri destekliyordu.

Bu dernekler ve çeteler birbirlerinden ayrı, az çok kendi kafalarına göre çalışıyor ve savaşıyordu. Yönetici bir merkez yoktu. Anlatılan sınıfsal durum dolayısıyla, subayların yurtsever fikirli kesimine ve aynı zamanda Mustafa Kemal'e böyle bir merkez olma olanağı doğdu.

Daha önceden bildiğimiz gibi, Mustafa Kemal, Anadolu'ya ulaşmak için bir yol arıyordu. Ancak bunu da hükümetin geniş yetkisi ile donanmış halde yapma olanağı çerçevesinde istiyordu. Bu yüzden bir süre İstanbul'da kaldı. Bu sırada hükümette ve özellikle Harbiye Nezaretinde bulunan arkadaşları da bu yönde çalışıyordu. Emekli bir general, Mustafa Kemal'in, Jön Türklerden yana olmadığı konusunda Dahiliye Nazırı'nı inandırdı. Nazır da ona, bir fırsat çıkar çıkmaz genç generali tekrar kullanmaya söz verdi. Müttefik denetim subayları Doğu Anadolu'daki ''karışıklıklar''dan yakınıyorlardı. Sonunda İngiliz Yüksek Komiseri, Babıâli'ye bu konuda bir nota verdi. 4 Mart 1919'dan bu yana sadrazam olan Damat Ferit, hemen Dahiliye Nazırı'nı çağırdı: ''Asayiş derhal sağlanmalıdır. Yoksa İtilaf devletleri işe karışır, bunun da ağır sonuçları olabilir. Ne diyorsunuz?'' Nazır söz konusu yere yetenekli bir kişi yollamayı önerdi. Bunun üzerine Damat Ferit sordu: ''Acaba kimi önerirsiniz?'' Cevap: ''Aklıma Mustafa Kemal geliyor.''(50) Damat Ferit, önerilen aday üzerinde soruşturma yapmak ve kendisini görmek istedi, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Mustafa Kemal'in Almanların ve Enver Paşa'nın mu halifi olduğunu daha önce İngiliz irtibat subaylarına söylemişti. Damat Ferit de, Bahriye Nezareti'nden aynı bilgiyi aldı. Mustafa Kemal ile ''Cercle d'Orient'' kulübünde yemek yedikten sonra iyice rahatlamıştı. Kemal'in yanıtları onda güven uyandırdı ve sadrazam, Mustafa Kemal'in Doğu Anadolu'daki olayları incelemekle görevlendirilmesi için Harbiye Nazırı'na buyruk verdi.

O anda Kemal'in bir dostu daha, Genelkurmay Başkan Yardımcısı eyleme geçti. Mustafa Kemal'in 9. Ordu Müfettişliği'ne getirilmesini Harbiye Nazırı'na önerdi. 30 Nisan'da padişahın bu konudaki buyruğu çıktı.

Damat Ferit tarafından da imzalanan yazıda, Mustafa Kemal'e, denetleme bölgesinde ''asayişi ve düzeni'' yeniden kurması, bütün savaş gereçlerini özel depolara en kısa zamanda toplaması ve bunları iyi gözettirmesi buyuruluyordu. Her şeyden önce de bazı yerlerde meydana gelen, silahlı gönüllü birlikleri kuran ve ordudan da resmi olmayan bir destek gören kurulları yasaklamalı ve dağıtmalıydı.

Bunları yerine getirmek için yetkilere gereklilik duyuyordu. Mustafa Kemal, bunları Genelkurmay İkinci Başkanı'na yazdırdı. İkinci Başkan bunları yazarken sarardı ve Harbiye Nazırı'nın mühürünü de güçlükle koydurabildi. Mustafa Kemal, gerçekte, bütün Anadolu'nun genel müfettişliğine atanmış oluyordu. Denetleme bölgesindeki askeri ve sivil makamlara buyruk vermekle kalmayacak, bunlara komşu illerde de aynı şeyi yapabilecekti. Bütün Anadolu'nun kolorduları ve valileriyle yazışmada bulunabilecekti. İstanbul'daki en yüksek makamlarla da yazışma yetkisi vardı.

Hareketinden bir gün önce padişah, yeni atanan ordu müfettişini kabul etti. Kendisi de henüz ona tam olarak güveniyordu. Mehmet VI, Enver'e karşı duydukları ortak nefreti, biraz inatçı ve anlaşılmaz olan generali padişahın kişiliğine bağlayabilecek kadar güçlü bir zincir sayıyordu. Yıldız Sarayı'nda geçen görüşme sırasında padişah, sarayın penceresinden görülen İngiliz gemilerini göstererek, ülkenin ve ulusun nasıl kurtarılabileceği konusunda herhangi bir yol göremediğini çekingenlikle söyledi. Müttefiklere karşı Türk ordusunun ya da halkın sabotajına ve zora başvurmalarına izin verilmemesi konusunda Mustafa Kemal'e sıkı tembihlerde bulundu.

Mustafa Kemal, Yıldız Sarayı'ndan Genelkurmay'a gitti. Burada Fevzi ile öteki subaylar, Anadolu kurtuluş hareketinin desteklenmesi konusunu görüşmüşlerdi. Müttefiklere artık hiç bir silahın teslim edilmemesini sağlamak istiyorlardı. Toplanan silahlarla ulusal silahlı kuvvetlerin donatılmasını gerekli görüyorlardı. Bu kuvvetler işgal devletlerinin yapabilecekleri yeni müdahaleler karşısında karşı-saldırıya geçebilirlerdi. Mustafa Kemal, oraya gelir gelmez subayların görüşmesine canlı biçimde katıldı. Onlarla gizli bir telgraf şifresi üzerinde de anlaştı. Anadolu'da bir ''ulusal yönetimin'' nasıl meydana getirilebileceği konusu tartışılırken Mustafa Kemal şöyle dedi: ''Ben, bunu gerçekleştirmek için Anadolu'ya gidiyorum. Buradan verilen buyrukları yerine getirmeyeceğim'' (51)

16 Mayıs 1919 günü akşamı ordu müfettişi, 23 subaylık kurmayı ile küçük ''Bandırma'' vapuruna bindi. Herkesin yüzü ciddi ve düşünceliydi. Birkaç saat önce Yunanlıların İzmir'i işgal ettiği haberi gelmişti. Yanında bulunanlardan bazıları sordu: Paşa şimdi ne yapacak? Padişahın buyruklarına mı, yoksa ulusal vicdanına mı uyacak?

''Bandırma'' vapuru Türkiye'nin Karadeniz kıyısı boyunca üç gün yol aldı. Derken 19 Mayıs 1919'da Samsun Limanı'nda demirledi. Mustafa Kemal Anadolu toprağına ayak bastı. Bekleyişler ve acı verici belirsizlik sona ermişti. Bütün gücü ile işine girişti. Varışından hemen sonra telgraflar işlemeye başladı. Mustafa Kemal önce Anadolu ve Trakya'da bulunan altı kolordunun hepsi ile bağlantıya geçti. Birliklerin karargâhları henüz duruyordu, ama askerler dağıtılmıştı. Her birliğin çok az sayıda askeri vardı. Yalnızca Erzurum'da Karabekir'in 15. Kolordusu ile, Sıvas'ta onun komutasında bulunan 2. Kolordunun bir ölçüde güçlü dört tümeni vardı. Daha ilk telgraflar, aldığı buyruğun biçimine ve özüne aykırı düşüyordu. Mustafa Kemal, İzmir bölgesinde durumu soruşturdu, birlikleri güçlendirmek için ne gibi olanaklar gördüklerini kolordu komutanlarına sordu ve gönüllü birliklerinin kurulmasını teşvik etti. 29 Mayıs'ta kolordu komutanlarına gerilla savaşına hazırlanmalarını açıkça buyurdu. Meslek subayı olarak düzensiz birliklerden fazla bir şey beklemiyordu, ama bir ordunun yeniden kurulması olanaksız bulunduğu için başka bir çare görmüyordu.

Samsun'da yerel ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' Mustafa Kemal'le bizzat ilişki kurdu. Mustafa Kemal, yerel askeri ve sivil makamlara, her yerde böyle ulusal örgütler kurulması buyruğunu verdi.

Ancak, Samsun'da İngiliz birlikleri bulunduğu için Mustafa Kemal burada yalnız bir hafta kaldı. Sonra genel karargâhını içerilere doğru, önce Havza'ya, daha sonra da Amasya'ya kaydırdı. Oradan 18 Haziran 1919'da Trakya'da bulunan kolordu komutanına ve yerel ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti''ne şu şifreli telgrafı yolladı: ''Ulusal bağımsızlığımızı boğan ve vatanımızın parçalanması için zemin hazırlayan İtilaf Devletlerinin yaptıklarını, merkez hükümetinin düşük ve vurdumduymaz davranışını biliyorsunuz. Bir ulusun alınyazısını bu karakterde bir hükümete emanet etmek, kendini yıkılışa terk etmek anlamına gelir.'' Bu bile, padişaha ve halifeye karşı başkaldırmak demekti. Sıvas'ta bir kongre yapılacağını, bu kongrenin Trakya ve Anadolu'daki ulusal örgütleri birleştireceğini bildirince, bu durum daha açıkça belirdi. Telgraf şu sözlerle sona eriyordu: ''Tam bağımsızlığımızı elde edeceğimiz güne kadar ulusla birlik halinde bütün gücümle çalışacağıma, kutsal bildiğim her şey üzerine and içtim.'' (52) Birkaç gün sonra kolordu komutanları ve valiler Mustafa Kemal'den, İzmir'in işgaline karşı büyük ve etkili gösteriler hazırlama, İtilaf Devletlerine ve Babıâli'ye protesto telgrafları yollama buyruğu aldılar. Kemal'in çalışmaları gerici valilerde ve generallerde güvensizlik uyandırdı. İstanbul'dan bu konuda önlemler alınmasını istediler ya da görevlerinden çekildiler. İstanbul hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiseri, Mustafa Kemal'i karışıklıklar içinde olan Anadolu'ya yollamakla yanlış bir şey yaptıklarını üç hafta sonra anladılar. Kendisi ulusal örgütleri bastıracağına, yenilerini kurmak için devlet örgütünü kullanıyordu. Orduyu silahsızlandıracağı yerde ordunun dağıtılmasını durduruyor ve gönüllü birlikleri kuruyordu. 5 Haziran 1919'da Mustafa Kemal, İstanbul'a dönmesi için Harbiye Nezareti'nin ilk istemini aldı. Ordu müfettişi, ivedi işleri dolayısıyla bundan bağışlanmasını istedi. Harbiye Nazırı ve padişahla telgraflaşmayı haftalarca sürdürdü, hareketini durmadan erteledi. Ama yeni Dahiliye Nazırı Ali Kemal, bütün valilerden, Mustafa Kemal'den artık hiç bir buyruk almamalarını isteyince durum gerginleşti.

Zaman sıkıştırıyordu. Paris'te Türkiye'nin geleceği görüşülüyordu. Ulusal örgütler, kurtuluş savaşını düzenlemek için birleşmeliydiler. Mustafa Kemal 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da, Sıvas'ta tüm örgütlerin genel kongresi ve Erzurum'da doğu illerinin bir kongresi için delegeler yollanmasını isteyen bir genelge hazırladı. Böylece, 30 Mayıs 1919'da bir kongre toplanması kararını alan ''Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti'ni desteklemiş oluyordu. Kemal'in o gece yaverine yazdırdıkları, askeri bir buyruktan daha öte bir şeydi. Birçok yerel derneklerin daha önce ilan ettiği, halkın geniş tabakalarının istediği şeyleri bir program halinde yeniden düzenliyordu. Amasya Genelgesi'nin ilk dört maddesi şunlardı:

''1. Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.

''2. İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.

''3. Ulusun bağımsızlığını, gene ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.

''4. Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.'' (53).

Erzurum'da Karabekir Paşa, Mustafa Kemal ile sürekli ilişki halindeydi, genelgeyi onayladı ve Erzurum Kongresi için 23 Temmuz 1919'da delegeleri çağırma işini üzerine aldı. Telgrafçılara verilmeden önce Kemal yanında bulunan bazı yüksek rütbeli askerlere de genelgeyi gösterdi. Ankara'daki 20. Kolordu'nun Komutanı Ali Fuat Paşa genelgeyi imzaladı. Savunma işlerini düzenlemek için 23 Mayıs'ta İzmir'den bu bölgeye koşan Rauf Bey de oradaydı. O da imzaladı. 3. Kolordu Komutanı Refet Paşa (Bele) güçlük çıkardı. Bu şık giyimli, her zaman eleştirici ve kendini üstün gören süvari subayı, söz konusu dört maddede ulusal savunmaya çağrıdan daha başka şeyler de bulunduğunu anlayacak kadar zekiydi. Kemal'e, söz konusu olan şeyin, ülkenin savunmasını düzenlemek mi, yoksa yeni bir hükümet kurmak mı olduğunu sordu. Ali Fuat, hiç olmazsa belgenin altını parafe etmeye onu razı etti. Bu olay, direnmenin yönetici kişilerinin değişik siyasal görüşlerde olduğunu daha şimdiden gösteriyor. Bunların çoğu, Mustafa Kemal'in tersine, efendileri padişahı dokunulamayacak ve yerinden oynatılamayacak bir güç olarak görüyorlardı. Ancak şimdilik bunun önemi yoktu: Mustafa Kemal, önce, ordu ileri gelenlerini bundan sonra atacağı adımlar için kazanmıştı. Asker aydınlar tarafından düzenlenmesi ve yürütülmesi, bu kişilerin de henüz zayıf olan ulusal burjuvazinin çıkarlarını temsil etmesi, Türk kurtuluş devriminin tipik bir özelliği olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra birçok Asya ve Afrika ülkesinde de olaylar böyle geçmiştir.

Damat Ferit Paşa'nın, 12 Haziran 1919'da, Paris'te, galip devletlerin forumu karşısına çıkması, Mustafa Kemal'in, padişahlık rejiminin Türk halkının ulusal çıkarlarını temsil edecek yetenekte olmadığı görüşünü pekiştirdi. Ferit Paşa'nın İstanbul'dan hareketinden önce toplanan bir ''saray konseyi'', Türkiye'nin büyük bir devletin koruyuculuğu altına girmesine karar verdi. Sadrazam bu ''koruyuculuk'' altında Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmak istiyordu. Böylece imparatorluğun savaş öncesi ''toprakları'' konusunda güvence, hatta Batı Trakya ve Ege adaları ile bu toprakları büyültmek bile istedi. Yalnız Arap topraklarına özerklik vermeye hazırdı. Ferit Paşa bu sözleriyle, Fransız Başbakanı Clemenceau'nun gülümsemelerinden ve alaylarından başka bir şey sağlayamadı.

Mustafa Kemal ise, Türk halkının, böyle gerçek-dışı amaçlar için ayaklanmadığını biliyordu. Yedi yıl sonra, o zamandaki düşüncelerini şöyle anlattı: ''Gerçekte o sıralarda Osmanlı İmparatorluğu'nun temelleri sarsılmıştı. Varlığının sona ermesi tehlikesi vardı. Bütün Osmanlı toprakları parçalanmıştı. Bir avuç Türk'ün korunabileceği birkaç merkez bölge elde kalmıştı. ... Bu koşullar altında verilecek tek bir karar vardı, o da yeni bir Türk devleti kurmaktı. Bu devlet, ulusal egemenliğe dayanacak, her türlü koşulun dışında ve hiç bir sınırlaması olmayan bir bağımsızlığa sahip olacaktı.'' (54). Bu planın uygulanması ancak birçok aşama halinde olacaktı. Daha başlangıçta bütün istemleri ilan etmek, ona göre, amaca pek  uygun değildi. Subayların çoğunun ve İslam geleneklerinin bağından henüz kurtulamamış geniş halk tabakalarının padişaha bağlılık tutumu içinde bulunması  karşısında, örneğin ''cumhuriyet'' sözünü bu dönemde yalnız söylemesi bile olanaklı değildi. Kemal Atatürk'ün büyük devlet adamlığı yeteneklerinden biri de, bu gerçekleri bilmesinde kendini gösterir. Burjuva sınıfının birçok öteki temsilcilerinden daha ileri görüşlü olduğu için, anti-emperyalist halk hareketinin gücünü anladı ve ondan yararlandı, ama her zaman için o anda gerçekleştirilebilen kısmi hedeflere doğru yürüdü.

Mustafa Kemal, 26 Haziran 1919'da gün ağarırken Amasya'da, arkadaşları ile birlikte Erzurum Kongresi'ne gitmek üzere otomobile bindi. Her şey çok gizli yürütüldü, hareket konusunda bir sonraki yerlere hiç bir haber gönderilmedi. Atlı bir küçük birlik, otomobil kervanını koruyordu. Mustafa Kemal, merkez hükümetinin kendisini zararsız hale getirmek istediğini çeşitli belirtilerden dolayı biliyordu. Kendisinin görevden alınmasını İngiliz Yüksek Komiseri istemişti. Dahiliye Nazırı Ali Kemal, başkaldıran generalle ilgilerini kesmesi için çok sayıda memuru yola getirmişti. Mustafa Kemal'in yolculuk sırasında uğrayacağı Sıvas'ta, kendisini ''isyancı ve hain'' diye gösteren afişler duvarlara yapıştırılmıştı. Sıvas'ta bulunan ve onu tutuklamak isteyen Elazığ Valisi Ali Galip'in darbesinden güçlükle kurtulmuştu. öteki memurların duraksaması ve ünlü paşayı alkışlayan kalabalığın sevinç haykırışları, onu bundan alıkoymuştu. Otomobil kervanı 2 Temmuz'da Erzincan'dan geçerken otomobilde ona padişahın bir telgrafını uzattılar. Padişah, müttefiklerin yaptığı çıkış dolayısıyla görevini derhal terketmesini ve İstanbul'a dönmesini istiyordu. Ertesi gün Erzurum'a vardığında onu bir telgraf daha bekliyordu. Bu kez de Harbiye Nazırı kendisini geri çağırıyordu.

Doğu illeri kongresi için delegelerin hepsi henüz seçilmemişti. Birçoğunun padişaha bağlı memurların gözü önünde gizlenmesi güçtü ve gizli yollardan Erzurum'a ulaşmaya çalışıyorlardı. Mustafa Kemal, kongre yerinin saldırılardan korunabilmesi için çevredeki önemli stratejik noktaları askerlere tutturdu. Sürekli olarak işini bırakmak ve telgrafhaneye gitmek zorunda kalıyordu: İstanbul'dan birbiri ardına gelen telgraflar mors işaretleri olarak kâğıtlara dökülüyordu: ''İstanbul'a geliniz!'' - Harbiye Nazırı; ''izin alınız!'' - Padişah; ''Anadolu'nun herhangi bir yerinde kalınız, ama yerinizden kıpırdamayınız.'' Verdiği yanıtlar hep aynı idi: ''Gelemem. Ulusumuz bağımsızlığına kavuşuncaya kadar Anadolu'da kalacağım.''

Mustafa Kemal, gülünçlü oyunu ordu müfettişliği ile daha fazla sürdüremeyeceğini anladı. ''Müdafaai Hukuk Cemiyeti''nin Erzurum bölümünü, Kâzım Karabekir ve Rauf gibi arkadaşlarını yanına topladı ve onlara, şu açıklamada bulundu: ''Göze  aldığımız görev, resmi makamların ve üniformanın koruyuculuğu altında gizlice yürütülebilecek görevlerden değildir. Bu yöntemi belli bir noktaya kadar izlemek olanağı vardır, ama artık zaman geçmiştir. Açık meydanlara gitmek, ulusun hakları adına sesi yükseltmek ve ulusu böyle bir çağrı için tamamen kazanmak zorunluluğu vardır.''(55). Orada hazır bulunanlara, bundan böyle kendisiyle birlikte olmanın taşıdığı tehlikeyi belirtti. Ama hepsi kendisine güvendiklerini söylediler.

Mustafa Kemal 8-9 Temmuz 1919 gecesi, görevinin resmen sona erdiği haberini aldığında, Harbiye Nazırı'na ve padişaha, görevinden çekildiğini ve aynı zamanda ordudan da ayrıldığını telgrafla bildirdi. İki telgraf yolda karşılaşmıştı. Mustafa Kemal, aynı gece, içinde yetişip büyüdüğü üniformayı çıkardı. Onu bir daha hiç giymeyecekti. Erzurum Valisi ona sivil elbise ve siyah bir kürklü kalpak buldu. Mustafa Kemal, padişahın koruyuculuğunu feda edebildi ve etmeliydi; ama çok yakında halkın koruyuculuğuna kavuşacağına inanıyordu.

 

ULUSAL DEVRİMİN BAŞLANGICI

 

23 Temmuz 1919'da Doğu illeri delegeleri Erzurum'da kongre için toplandılar. Sayıları -35- kadar, toplantı yeri de gösterişsizdi: Bir okulun dersanesi. Delegeler, Mustafa Kemal'i kongre başkanlığına seçtiler. Açış konuşması için söz aldı. Konuşmasında İtilaf emperyalistlerinin paylaşma planlarını yerdi ve Türk halkını galip devletlerin yumruğuna karşı, hakkını, kendi geleceğini ulusal temelde saptama yoluyla savunmaya ve öne sürmeye çağırdı. İstanbul'un isyancı diye ilan ettiği generalin ilk önemli konuşmasıydı bu. Bundan böyle ulusal dava  için sözlerinin inandırma gücünü sürekli olarak, gittikçe daha güçlü ve daha ustalıkla kullanacaktı.

Mustafa Kemal, bu konuşmasında, Türk Kurtuluş Savaşı'nın dünya tarihinin hangi koşulları altında geçtiğini anlamaya başladığını tanıtladı. Türklerin ayaklanmasını bütün ezilen ulusların aynı andaki hareketinin bir parçası olarak  niteledi ve bu arada, Mısır, Hindistan, Afganistan ve Irak gibi ülkelerin adını  andı. Rus halkının müdahaleci birliklere karşı verdiği başarılı savaşımı belirtti ve Ekim Devrimi'nin düşüncelerinin saldırgan devletlerde bile yayıldığını söyledi. Halkının kurtuluş savaşını destekleyen etkenleri bu gerçeklerde görüyordu.

Kongre, 7 Ağustos 1919'a kadar, ''Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti''ndeki bütün Doğu Türkiye yurtsever örgütlerini içine alan bir yönetmelik hazırladı. Bir de ''temsilciler kurulu'' seçti. Kurulun başkanlığını gene Mustafa Kemal yüklendi. Hukuksal niteliğini belirtmek için de dernekler yasası gereğince 24 Ağustos 1919'da kurulun kaydını Erzurum il makamlarına yaptırdı.

Erzurum Kongresi bir bildiri ile Türk topraklarının bölünmezliğini ve dokunulmazlığını ilan etti, İtilaf Devletlerinden ''30 Ekim 1918''de, ateşkesin  imzalandığı gün sınırlarımız içinde kalan ülkenin bölüşülmesi planından tamamen  vazgeçilmesini'' istedi(56). Bununla, kongre Osmanlı geçmişinin altına ayırıcı  bir çizgi çekti ve Arap toprakları üzerindeki egemenliği istemediğini gösterdi.  Çünkü ateşkesin çektiği çizgi aşağı yukarı etnik sınıra da uygun düşüyordu. Ancak ''savunma ve direnme ilkesi'' yalnızca ''Rumların ve Ermenilerin örgütlenmesine'' karşı çıkıyordu. Ülkenin doğusunda bulunan Ermeni azınlığın delegeleri de özel hakları onaylamak istemediler. Onların milliyetçiliği burjuva kökenliydi ve bu yüzden -anti-emperyalist karakterinin belirginliğine karşın- şovence eğilimlerden arınıktı.

Gerçi kongre, padişahlığa ve halifeliğe bağlılığını yineledi, ama ''merkez hükümetinin de halkın iradesine uyması gerektiğini''(57) istedi. Bundan dolayı Erzurum'da delegeler İstanbul hükümetinden, bir ulusal meclisin toplanmasını ve  ülkenin bütün işleri ile ilgili kararların bu meclise sunulmasını istediler. Merkez hükümet, ulusal Türk topraklarını koruyamazsa, kongre ya da temsilciler kurulu, ''geçici bir yönetim'' kurmaya yetkili olacaktı. Başka bir deyişle, kongre, gerektiği takdirde, karşı-hükümet olarak ortaya çıkma tehdidinde bulunuyordu.

İstanbul hükümeti, Erzurum Kongresi karşısında hareketsiz kalmadı. Eylemini ustalıkla Mustafa Kemal'in kişiliği üzerinde yoğunlaştırdı. Ulusal örgütün başı  koparılmalıydı. Önce eski generali başkan olarak görmek istemeyen bazı delegeler ortaya çıktı. Bu grubun sözcüsünün padişahın paralı ajanı olduğu sonradan anlaşıldı. 30 Temmuz günü Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal'i toplantı salonundan  dışarı çağırdı.

 

Ona başkentten gelen bir telgrafı gösterdi. Telgrafta isyancı generalin tutuklanması ve İstanbul'a yollanması kendisine buyuruluyordu. Koyu tutucu, padişaha bağlı Osmanlı generalinin eski bir tipi olan Karabekir, bir an duraksadı. Amasya'da Kemal'e söz vermişti. Bu sözü tutmayı düşünüyordu. İstanbul'dan gelen buyruk, yasal görünmüyor, ulusal çıkarların değil, İtilaf eliyle yazdırılmış gibi geliyordu. Böylece buyruğu yerine getirmedi. Hükümetin bu çabası da suya düşmüştü.

Bu kez müttefikler bizzat işe karıştılar. Erzurum can sıkıcı bir konu olmuştu, bu yüzden Sıvas genel Türkiye kongresi mutlaka önlenmeliydi. Sıvas Kongresi için Erzurum delegesi seçilmiş olan Mustafa Kemal yola çıkmadan önce Fransız Yüksek Komiseri harekete geçmişti. Bir Fransız subay heyeti, Sıvas Valisini ziyaret etti. Binbaşı Brunot, valiye çıkıştı: ''Burada kongre yapmaya kalkışılırsa, beş-on gün içinde bu bölge işgal edilir.'' (58). Vali kararsızlık gösterdi ve Mustafa Kemal'e, kongrenin Erzurum'a kaydırılmasını telgrafla bildirdi. Ama Mustafa Kemal ve Temsilciler Kurulu bundan ürkmediler: ''Sıvas'ın Fransızlar tarafından işgali Binbaşı Brunot'nun ileri sürdüğü gibi kolay değildir.'' (59) diye telgrafla yanıt verdiler. Ancak İngilizler Brunot'nun ültimatomuna ağırlık kazandırdılar. Batum'dan getirdikleri dört taburu Samsun'a çıkardılar. Ulusal silahlı kuvvetlerin bir gösterisi, onları, burada hiç tutundurmadı. Ama en büyük tehlike Güneydeydi. Malatya'ya bir İngiliz binbaşısı geldi. Daha önce tanıdığımız Elazığ Valisi ile birlikte dağlarda dolaşarak birkaç yüz atlı ve silahlı Kürt'ü topladı. Ali Galip, bu kuvvetle, İstanbul'dan gelen 3 Eylül tarihli buyruk gereğince, Sıvas'a doğru yürümek ve kongreye katılanları tutuklamak istiyordu.

Ülkenin her yanından Sıvas'a doğru yola çıkan delegelerin böyle buyruklardan haberi yoktu. Ama kendilerinin peşinde koşan hükümete bağlı memurlara ve jandarma devriyelerine sık sık rastlıyorlardı. Delegelerin bazıları binbir güçlükle ve dolaşık yollardan Sıvas'a ulaştı. Yolda temsilciler kurulunun arabası da durduruldu. Birkaç jandarma, Mustafa Kemal'e ve arkadaşlarına, önlerindeki Erzincan geçidinin Kürtler tarafından tutulduğunu söyledi. Jandarmalar il merkezinden takviye almak istiyorlardı. Ama bu ne kadar sürerdi? Temsilciler kurulu, zamanında Sıvas'a varmazsa ne olacaktı? Mustafa Kemal, hafif makineli tüfeklerle donatılan bir otomobili hızlı sürüşle geçide doğru önden yolladı, kendisi başka bir otomobille arkadan onu izledi. Yolculuk başladı. Ama ne bir kurşun geldi, ne de ortada bir Kürt göründü. Jandarmalar, en önemli delegeleri durdurmak için, hikâyeyi uydurmuşlar mıydı yoksa? Kongre planlandığı gibi 4 Eylül 1919'da Sıvas Lisesi'nde açıldı. Anadolu'nun bütün illerinden ve İstanbul'dan delegeler gelmişti: İş adamları, tüccarlar, serbest meslek insanları, liberal büyük toprak sahipleri, dinsel toplulukların şeyhleri, subaylar, memurlar ve İstanbul'un kompradorları. Bunların arasında emekçi halkın temsilcileri bulunmuyordu. Onlar o sırada İzmir cephesinde Yunanlı işgalcilere karşı savaşıyorlar, ya da Toros dağlarının uçurumları arasında güçlü Fransız alaylarına baskınlar yapıyorlardı. O günlerde Fransızlar, burada, İngilizlerin yerini almış, Kilikya'yı işgale başlamıştı.

Erzurum'da olduğundan daha çok görüş ayrılıkları çıktı, daha sert tartışmalar oldu. Kongrenin başlamasından önce Rauf Bey, Bekir Sami Bey ve başkaları, Mustafa Kemal'in toplantı başkanlığına seçilmesine karşı çıktılar. Ama gizli oyla yapılan seçimde yalnız üç karşı-oyla başkanlığa seçildi. Tartışmaların en serti, Türkiye'nin Amerikan koruyuculuğuna verilmesi konusunda çıktı. Türk komprador burjuvazisinin temsilcileri, daha kongreden önce böyle bir çözüm için çok çaba göstermişlerdi. Mustafa Kemal de, İstanbul'dan çok sayıda mektup alıyordu. Bunların biri tanınmış yazar Halide Edip'ten gelmişti. Mektuplarda kendisinden böyle bir çözümü kabul etmesi isteniyordu. Oysa ulusal Kurtuluş Savaşı'nın gerçek bir temsilcisi olarak onu buna razı etme olanağı yoktu. 20 Ağustos 1919 tarihli bir yazıda koruyuculuk sorunu konusunda temel görüşünü belirlemişti: ''Şunu belirtmeliyim ki, ben, Fransızların ya da herhangi bir yabancı devletin koruyuculuğuna sığınacak kadar küçülmüş olanlardan değilim. Benim için dayanılacak tek güç ulustur ve ben gücümü yalnız ondan alıyorum.'' (60).

Sıvas'ta koruyuculuk yandaşlarının saldırılarını püskürtmek kolay olmadı. Bekir Sami'den başka Rauf, Ali Fuat, Refet ve İsmet (İnönü) gibi en yakın çevresindeki subaylar da Amerikan koruyuculuğu istiyorlardı. Refet, bu grubun davranışını şöyle açıklıyordu: ''Amerikan koruyuculuğuna öncelik tanıyarak ulaşmak istediğimiz hedef, İngiliz koruyuculuğundan kurtulmaktır. ...Amerikan güvencesini kabul etmenin gerekliliğini her bakımdan zorunlu görüyoruz. 500 milyon lira borcu olan, devleti yıkıntıya uğramış bulunan, toprağı az verimli, geliri en çok on-on beş milyon olan bir halkın, yabancı yardımı olmaksızın varlığını sürdürebilmesi 20. yüzyılda olanaksızdır.'' (61). Bütün bu sözler, savaş dolayısıyla zayıflayan ve borçlanan İngiltere'nin yerini almak ve Yakın-Doğu'da egemenlik kurmaya girişmek zamanının geldiğini kabul eden Amerikan emperyalistlerinin çok hoşuna gidiyordu. Başkan Wilson tarafından doğuya gönderilen King-Crane komisyonu da Türkiye üzerinde Amerikan koruyuculuğunu o sıralarda uygun görmüştü. Öte yandan Amerikan Dışişleri Bakanlığı buna karşı çıktı. Türkiye'nin sesi, Amerikan kamuoyu üzerinde her halde çok etkili olabilirdi.

Kongrenin çoğunluğu -Anadolu ulusal hareketinin temsilcileri- ise, koruyuculuk görüşünü benimsemedi. Ancak Mustafa Kemal, ulusal güçlerin parçalanmaması için, Erzurum bildirisinin 7. maddesinin kongre tarafından onaylanması ile yetindi. Bu madde, ülkenin sınırlarına saygı gösteren ve emperyalist niyetler beslemeyen herhangi bir devletin teknik ve ekonomik yardımını kabul etmeye Türkiye'nin hazır olduğunu açıklıyordu. Kongre, ayrıca, koruyuculuk yandaşlarını susturmak için, ABD'den bir araştırma komisyonu gönderilmesinin istenmesine karar verdi. Ancak Mustafa Kemal, bu konuda bir yazı gönderilip gönderilmediğini sonradan anımsayamamıştır.

Mustafa Kemal, müttefiklerin ve Türk hükümetinin kongreye karşı düzenlediği oyunların belgelerini delegelere gösterince, koruyuculuk tartışması hemen unutuldu. En büyük tehlike Malatya'da bulunan Ali Galip'ten ve onun topladığı Kürtlerden geliyordu. Ama Mustafa Kemal tarafından gönderilen birkaç süvari bölüğü Malatya'ya yaklaşınca Kürtler dağlara kaçtılar, Ali Galip de İtilaf birliklerine sığınarak Urfa'ya kaçtı. Geri kalan belgeler, padişah hükümetinin, halkın ulusal isteklerini boğmak için nasıl bayağı yollar düşündüğünü ortaya koydu.

Kongrenin başında bazı delegeler, politika ile uğraşmanın kongrenin amacına uygun olup olmayacağı konusunu öne sürmüşlerdi. Ulusal bir programın hazırlanmasının ne kadar gerekli olduğunu olaylar onlara öğretti. Kongrenin 11 Eylül 1919'da kabul ettiği bildiri, Erzurum kararlarına geniş ölçüde uygun düşüyordu. Sıvas'ta delegelerin çoğunluğu, koruyuculuk konusundaki geçici uyuşmaya karşın, belirgin bir anti-emperyalist tutum gösterdi. Bu, savunma ve direnme ilkesinin yalnız Rumların ve Ermenilerin toprak planlarına yönelme çerçevesinden çıkmasında kendini gösteriyordu. Şimdi delegeler, bu direnmenin, ''her türlü müdahaleye ve her türlü işgale karşı'' olduğunu ilan ediyordu (62). Böylece Sıvas Kongresi emperyalist büyük devletlerin elegeçirme politikasına karşı doğrudan doğruya tutum almıştı. Özellikle Aydın-Manisa-Balıkesir cephesindeki çete savaşına da yasal bir biçim verildi. Kongre, ulusal silahlı kuvvetlere dayanma ve ulusal iradenin egemenliğini kurma yolundaki kararlılığını açıkladı. Sıvas bildirisi, gerek İstanbul hükümetinin, gerekse Müttefik yüksek komiserlerinin eline gitti.

Kongrede kurulan genel Türk birliği, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' adını aldı. ''Rumeli'' ile Türkiye'nin Avrupa'daki kısmı kastediliyordu. Temsil kurulu 13 üye ile daha da genişletildi. Mustafa Kemal gene başkandı.

Sıvas Kongresi ile ulusal hareket büyük bir başarıya ulaştı: Tüm Türkiye çerçevesinde birleşmekle kalmadı, bütün sınırlılığına karşın, çok geniş halk tabakalarının onaylayabileceği bir de program ortaya koydu. Bunun dışında tutulabilecek olanlar yalnızca padişahın çevresinde toplanmış olan ve ulusal kurtuluş hareketine karşı çıkan feodal beyler, din adamları ve komprador burjuvazinin bir kesimi idi.

Kongre dağılmadan önce, 11 Eylül'de, padişaha bağlılık telgrafını da kabul etti. Ama Mehmet VI, dikkatle inceledikten sonra, bu telgrafta birkaç saygılı sözün ardında güçlükle gizlenebilmiş çok sert istekler bulunduğunu anladı: Sadrazam Damat Ferit'in görevden uzaklaştırılması, Ali Galip'in ve öteki ''hainler topluluğu''nun cezalandırılması, halkın ve ordunun isteklerine uygun yeni bir kabinenin kurulması. Kolordu komutanları da buna benzer telgraflar yolladılar. 11-12 Eylül gecesi Anadolu ile İstanbul'dan yalnız telgraf memurlarının yanıtı geliyordu, Damat Ferit ile padişahın kıpırdadıkları yoktu. 12 Eylül sabahı saat 5'te İstanbul Telgraf Müdürlüğü Sıvas'tan son haberi aldı: ''Ulus, yasalara uygun bir hükümet kuruluncaya kadar merkez hükümetle bütün yönetimsel ilişkilerini, İstanbul ile her türlü posta ve telgraf bağlantılarını kesmeye karar vermiştir.'' (63).

Başkent bir gecede toprağını yitirmişti. Temsil kurulu, ülkenin hükümet örgütünü eline almaya başladı. Aşılması gereken direnmeler çoktu. İstanbul ile her şeye karşın bir uyuşmaya varılmasını isteyenlerin cephesi, kurulun içine kadar uzuyordu. Bu kişiler, böyle bir amaç için işgalcilere karşı silahlı savaşımdan vazgeçmeye bile hazırdılar. Çeşitli kentlerde, özellikle Trabzon ve Konya'da, valiler ve dernekler bu istekle açıkça ortaya çıktılar, temsil kurulundan buyruklar almaktan kaçındılar. Ama Mustafa Kemal, gücü ve kararlılığı ile kurul üyelerini kendinden yana çekti. Birçok valiye, belediye başkanına ve polis memuruna işten el çektirdi. Bunların yerine ulusal davaya gönüllü kimseler geçti. Böylece temsil kurulu, halkta güven ve enerji yarattı. Birçok yerde halk, eski belediye başkanlarının uzaklaştırılmasına ve yenilerinin seçilmesine etkin olarak katıldı. Eylül 1919 sonunda temsil kurulu ile yerel örgütler, müttefiklerin işgal etmediği bölgelerde bütün resmi makamların çalışmasını denetliyordu.

Ferit Paşa Kabinesi'nin durumu sallantıdaydı. Müttefiklerle padişah, bu hükümeti düşürmek gerektiğini anlamaya başladılar. Hükümet, Sıvas'ta, ulusal iradenin gösterisine karşı işlediği entrikalar dolayısıyla iyice lekelenmişti. İzmit çevresinde çeteler başkente yürüyecek kadar tehlikeli olmuşlardı. Temsil kurulu İstanbul'la bağlantılı telgraf hatlarından yalnız birini kestirmemişti. Bu yoldan her gün ülkenin dört köşesinden kabinenin çekilmesi istekleri geliyordu. Ferit Paşa'nın son eylemleri, umutsuzca davranışlardı. Bolşeviklerin gruplar halinde Türkiye'ye sızacağı, ulusal hareketin de Bolşevik bir örgüt olduğu söylentisini yayıyordu. Bu da yarar sağlamayınca, 27 Eylül akşamı Mustafa Kemal'in Selanik'te çalıştığı sıralarda eski arkadaşı olan birini telgraf başına yolladı. Bu kişi, Mustafa Kemal'i hükümetle anlaşmaya razı etmek için sekiz saat boşuna çaba gösterdi. Sonra alınıp  verilen telgrafları padişaha gösterdi. 1 Ekim 1919'da Damat Ferit Paşa çekildi.

Mehmet VI, ertesi gün Ali Rıza Paşa'yı hükümeti kurmakla görevlendirdi. İngiliz dostu yeni sadrazam kendinden önceki kadar lekeli değildi, ama kabinesinde padişahın çevresinden altı eski koyu gerici paşa vardı. Damat Ferit'in yıkılışından sonra birçok önde gelen subayın ve Kemal'in öteki yandaşlarının sırtından büyük bir yük kalkmış gibi oldu. Padişah efendilerine karşı isyancı olmaktansa, yeni hükümetle anlaşma olanağına öncelik veriyorlardı. Mustafa Kemal yeni hükümetin niyetlerine karşı kuşkulu olmakla birlikte, onunla işbirliği denemesinde bulunmaktan başka çare de göremiyordu. Ali Rıza, belgelenen ulusal iradeye ve temsil kuruluna dayanmaya, ulusal meclis için seçimler yapmaya hazır olduğunu ilan ettikten sonra, 7 Ekim'de temsil kurulu, hükümetle tam görüş birliği halinde bulunduğunu açıkladı. Kendi açısından da, hükümetin işlerine karışmamayı yükümlendi ve başkentle bağlantıyı yeniden kurdu.

Ama bu görüş birliği aldatıcıydı. Hükümeti ilgilendiren şey, her şeyden önce ''müdafaai hukuk cemiyetleri''nin ve temsil kurulunun dağılmasıydı. Ulusal hareketin temsilcileri de, parlamentonun toplanması kesinleştikten sonra kendi ulusal örgütlerinin gereksiz olduğu hayaline kapılmışlardı. Ancak Mustafa Kemal, padişah hükümeti ile yaptığı bütün görüşmelerde kurulun ayakta kalması ilkesine bağlı kalıyordu. Böylece kurul, denebilir ki, devlet içinde devlet olarak kaldı. Bununla birlikte Mustafa Kemal başka önemli bir konuda görüşünü kabul ettiremedi. Ulusal hareketin önderleri, parlamentonun toplanacağı yer konusunda günlerce tartıştılar. Mustafa Kemal, İstanbul'un buna elverişli bir yer olmadığı görüşünde tamamen yalnız değildi. Müttefikler orada gemilerin topları ile parlamentoyu her an baskı altına alarak kendi isteklerini kabul ettirebilirlerdi. Bu yüzden Anaolu'nun içinde güvenli bir yer seçilmesini önerdi. Çoğunluğun da, hiç değilse sözde, önemli bir gerekçesi vardı: Parlamentoyu -böylece de başkenti- İstanbul'dan uzaklaştırınca, Türkiye'nin Boğazlardan vazgeçtiği izlenimi uyandırılacaktı. O zaman Müttefikler, barış antlaşmasında ayırma planlarını gerçekleştirmekten geri kalmayacaklardı. Kuşkusuz hükümet de, toplanma yerinin İstanbul olmasından yanaydı. Mustafa Kemal, yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı.

Seçimlerden önce ülkede durum iyice gerginleşti. ''Hürriyet ve İtilaf'' Partisi'nin ve ''İngiliz Muhipleri''nin propagandacıları, ülkeye yayıldılar. Cepleri para doluydu ve bunu cömertçe dağıtıyorlardı. Bazı yerlerde ''kışkırtmalar'' ürünlerini verdi. Kurtuluş hareketinin adamlarına, Kemalistlere karşı ayaklanmalar çoğaldı. Padişahın paralı adamı Çerkez Anzavur'un çeteleri, Kuzey-Batı Anadolu'da tedhişçilik yapıyorlardı. Hıristiyan halka karşı girişilen taşkınlıklarda da padişahın ajanlarının parmağı vardı. Genellikle böyle ''karışıklık kaynaklarını'' İtilaf birlikleri işgal ediyor, bu da padişahın işine geliyordu. Silahlı direnmeyi kırmak için, hükümet, bazı yerlere çetecilerin önderlerini haince öldüren jandarma bölükleri gönderiyordu. Genç subayları görevlerinden uzaklaştırıyor, normal ordunun kalıntılarını ele geçirmek için yaşlı padişah uşaklarının atamasını yapıyordu. Ama hükümetin kolu yeterince uzun değildi ve Mustafa Kemal, İstanbul'un buyruğuna bakmadan bütün subayların görevlerinde kalmasını istedi.

Aralık ayı başında seçimler bitti. 175 milletvekilinden 116'sı ulusal kurtuluş hareketi yanlısı olarak ortaya çıktı. İstanbul'a gitmeden önce tek tek ya da küçük gruplar halinde Ankara'ya geldiler. Temsil kurulu, 27 Aralık 1919'da, buraya yerleşmişti. Eski ''Angora'', sıkıcı, tozlu ve boz Anadolu yaylasının ortasında bulunuyordu. Kocaman bir kayanın yamaçlarına yapışmıştı. Küçük Asya'dan geçen çok sayıda fetihçi, tarih-öncesinde burada kaleler kurmuştu. Eski bir Selçuk kalesinin kocaman duvarları ile çevrili olan kayalık, önemli ulaşım yollarının birleşme noktasıydı. Mustafa Kemal, Sıvas'tan daha merkezi olduğu için burayı seçti. Buranın gerek İstanbul'la, gerekse ülkenin batı ve güney cepheleriyle tren bağlantıları vardı.

Mustafa Kemal, delegelere, Sıvas ve Erzurum ulusal programının ilkelerini kavratmak için günlerce çaba gösterdi. Sonunda masaya oturup, parlamentoda kabul edilmesini isteyecekleri Türk barış programını onlarla birlikte hazırladı. Sıvas ve Erzurum görüşlerini öz biçimde içeren bu program taslağına ''Misakımilli'' (ulusalantlaşma) dendi. Milletvekilleri parlamentoda ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' grubunu meydana getirmeyi de yükümlendiler.

Sonra buradan İstanbul'a gittiler. Onlarla birlikte, meclis grup başkanı seçtikleri Rauf da gitti. Mustafa Kemal, birkaç yakın arkadaşı ile kendisine karargâh olarak seçtiği Ankara Tarım Okulu'nda kaldı. Kendisi de milletvekili seçilmişti. Ama padişahın ve müttefiklerin egemenlik bölgesine girmekten sakınıyordu. 1920 yılının bu ilk haftalarında, durumu, hiç de özenilecek gibi değildi. Ulusal hareket ne olacaktı. Meclisin sonu gelmeyen tartışmaları içinde kaybolup gidecek miydi? Uzaklardaki Ankara'da ''çete başını'' artık saymayan ve eski başkentte meclisin açılmasını dört gözle bekleyen çok kimse vardı. Ama Türkiye'nin geleceği gene orada değil, yabancı işgalcilere karşı halkın savaştığı cephelerde belirlendi. Ulusal hareket yeni ve önemli dürtülerini cephelerden aldı.

Ali Rıza hükümeti bir şeyi başaramadı: çeteci birliklerini denetimi altına almayı. Bu yüzden İngiliz Başkomutanı General Milne, Batı Anadolu'da çizdiği hattın üç kilometre gerisine Türk birliklerinin çekilmesini aylarca boşuna bekledi. Böylece Yunan birlikleri bu hatta kadar geleceklerdi. 3 Kasım 1919'da Osmanlı Harbiye Nazırı'na bunun için buyruk yollamıştı. Ama Nazır buyruğu nasıl yerine getirebilirdi? Padişahın buyruğu üzerine çeteci birliğini dağıtmak ve Demirci Mehmet Efe'yi tutuklamak üzere Aydın'a bir jandarma binbaşısı geldiği zaman, binbaşının kendisini tutukladılar ve Ankara'ya yolladılar. İngiliz ve Fransız komutanlıklarının öfkesi günden güne büyüyordu. İngiliz denetleme subayları, ülkenin içlerinde izinsiz birlik hareketlerini görüyorlardı, ama protestoları fayda vermiyordu. Subaylar, İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçiyorlardı. Silah depolarından top kamaları yok oluyordu. Bütün bu olanlardan, müttefikler, merkez hükümetinin Harbiye Nazırı'nı sorumlu tutuyorlardı.

Neredeyse Müttefik yüksek komiserlerinin kapılarının önünden silah çalınıyordu. Gelibolu Yarımadası'ndaki Akbaş'ta Fransız askerleri, beyaz orducu General Wrangel'in Kızılordu'ya karşı yaptığı savaş için ayrılmış olan büyük bir silah ve cephane deposunu bekliyordu. 26-27 Ocak 1920 gecesi, kimsenin göremediği birkaç mavna, boğazı geçti. Türk çeteciler Fransız nöbetçilerinin üstüne çullandılar ve depoyu boşalttılar. 8.000 tüfek, 40 makineli tüfek ve 20.000 sandık mermi mavnalarla taşındı ve hiç bir zarar görmeden Asya yakasına ulaştı.

Çetecilerin eylemleri, bunların ardında tek bir yönetimin bulunduğunu gittikçe daha belirli olarak gösteriyordu. Eylül 1919'da temsil kurulu, ''Batı cephesi''ni kurmuş, yönetimini de 20. Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa yüklenmişti. Temsil kurulu, çeteci birliklerine resmi bir ad da verdi: ''Kuvay-i Milliye'' (ulusal kuvvetler). Bunlara kolordu komutanları tarafından silah, cephane ve ikmal sağlanıyordu. Ancak bu komutanların, birliklerin iç işlerine karışma yetkisi yoktu. Mustafa Kemal ile kurtuluş hareketinin öteki önderleri, yeniden güçlü ve düzenli bir ordu kurmak için büyük çabalar gösteriyordu. Kesin zafere ulaşmanın tek olanağının bu olduğunu kabul ediyorlardı. İç düzeni sağlamak ve güvenceye almak için en iyi araç, eski subaylar tarafından yönetilen bir ordu olabilirdi. Günün birinde çeteciler, kurulmasına çalışılan burjuva devlet için tehlike de olabilirlerdi. Ancak onlardan vazgeçilemiyordu. Düzenli birliklerin kurulması işi çok yavaş ilerliyordu. Halkın subaylara karşı duyduğu güvensizlik çok fazlaydı, askerlik şubelerinin önünde kuyruklar meydana gelmesi beklenemezdi. Bu arada temsil kurulu, ulusal kuvvetleri gevşek biçimde bir araya getirmek ve komutası altına sokmakla yetindi. Birçok birliklerde subaylar ''askeri danışman'' olarak kalıyor, komuta gücü gene ''efelerin'' elinde bulunuyordu.

Mustafa Kemal'in Ankara'ya yerleştiği gün, ulusal kuvvetler Kilikya'da Fransız işgal birliklerine karşı harekete geçtiler. Toroslar'ın madenleri, pamuk ve meyve yönünden zengin olan Adana ovası, Fransız sömürgecilerini çekmişti. Onların görevlendirdiği General Gouraud yüzlerce Türk köyünü yakmış ve binlerce özgürlük savaşçısını vurdurmuştu. Bir de ''Ermeni lejyonu''nu silahlandırdı. Lejyon, Fransız süngüsünün koruyuculuğu altında, Türk halkından öcünü alacaktı. Ama bu türlü misillemeler direnmeyi boğacak yerde, güçlü bir halk ayaklanması biçimine götürdü. 17 Aralık 1919'da Maraş halkı ayaklandı. Bütün çevreden gelen ulusal atlı birlikler kente saldırdı. On sekiz günlük savaştan sonra düşman garnizonu kenti terk etmek zorunda kaldı. Fransız Başkomutanlığı tarafından takviye olarak gönderilen Cezayir Tümeni, ayaklananlarca yok edidi. 9 Şubat'ta Urfa ayaklandı. İki ay sonra burada kuşatılan garnizon da beyaz bayrak çekti. Antep de ayaklandı ve Fransız birlikleri her yerde güç duruma düştü. Sonunda, 30 Mayıs 1920'de, Fransızlar, Kemalistlerle üç haftalık bir ateşkes üzerinde anlaştılar. Kilikya'da ulusal Türk şahlanışının başarısına, aynı biçimde Fransız sömürge rejimine karşı savaşan Suriye yurtseverleri de katkıda bulundular. Ocak 1920'de Kilikya'ya Fransız birliklerinin ve savaş gereçlerinin gönderilmesini önlemek için Halep-İskenderun demiryolunu işe yaramaz hale getirdiler. Arap sınır komutanları Türk bölgesine silah ve cephane yolladılar.

12 Ocak 1920'de son Osmanlı Parlamentosu toplandığı zaman, önemli siyasal-askeri gerginliklerin ve çatışmaların geçtiği günler yaşanıyordu. Milletvekilleri bu görevi yerine getirebilecekler miydi. Bu soruya onların eylemleri karşılık verir. Önce bunlar, ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' olarak bir grup meydana getirmeye cesaret edemediler. Buna karşılık parlamentonun toplanmasıyla gerek ''cemiyet''in, gerekse ulusal kuvvetlerin gereğinin kalmadığını öne sürdüler. Birçok milletvekili, feodal-dinci saray çevrelerinin etkisi altına girdi. Onlar için sultanın karşısına çıkabilmek, bir nazırla görüşebilmek ulusal çıkarları savunmaktan daha önemliydi. Mustafa Kemal'in, o zaman, Ankara'dan bu durumu gözlerken duyduğu öfke, yedi yıl sonraki sözlerinde bile kendini duyuruyordu. Milletvekillerini ''inançsız adamlar'', ''korkaklar'', ''cahiller'' diye niteliyordu. Sonra sözlerini şöyle sürdürdü: ''Cahildiler, çünkü kurtuluşun tek etkeninin yalnız ulusun kendisi olduğunu ve her zaman da olacağını anlayamıyorlardı. Hükümdar önünde el pençe durarak, yabancıların yakınlığını kazanmaya çalışarak, yumuşak ve uysal davranarak büyük hedeflere ulaşılabileceğine inanacak kadar budalaydılar.'' (64).

Meclisin enerjik bir davranışının ne kadar önemli olduğu, 20 Ocak günü üç Müttefik yüksek komiseri, Ali Rıza hükümetine, Harbiye Nazırı ile onun Genelkurmay Başkanı'nın ''günah listesi''ni verdiği zaman anlaşıldı. Yüksek komiserler, her iki paşanın, 48 saat içinde görevden çekilmesini istediler. Mustafa Kemal bu ültimatomu ''imparatorluğun siyasal bağımsızlığına girişilmiş bir suikast'' olarak niteledi ve hükümetten, temsil kurulu adına ültimatomun geri çevrilmesi dileğinde bulundu. Ama hükümet teslim oldu, paşalar görevden çekildiler. Bunun üzerine Mustafa Kemal meclise başvurdu: ''İngilizler'in nazırların seçilmesine karışarak ve bu konuda baskılar yaparak imparatorluğun bağımsızlığına karşı giriştikleri saldırıyı iç ve dış dünyaya karşı enerjik biçimde ve olabildiği kadar çabuklukla geri püskürtmek en büyük görevinizdir.'' (65). Ertesi gün, 23 Ocak'ta temsil kurulu, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için hükümetin düşürülmesini istedi. Rauf kaçamak bir yanıt verdi. Meclis, hükümete karşı hiçbir girişimde bulunmadı. Ama Ankara'dan ulaşan zorlayıcı isteklerin sonu gelmediği için Meclis 28 Ocak 1920'de ''Misakımillî''yi kabul etti. Bununla, barış antlaşmasının koşulu olarak, ülkenin bölünmezliği ilkesi, Mondoros ateşkes antlaşmasının sınırları içinde ülkenin siyasal, adli, parasal ve ekonomik bağımsızlığı ilan ediliyordu (66). Erzurum ve Sıvas yapıtı şimdi ulusal meclis tarafından da onaylanmıştı.

Bu arada İngiliz emperyalistlerinin başkente ve Meclis'e bir yumruk daha vurmaya hazırlandıklarını gösteren belirtiler çoğaldı. ''Misakımillî'' isyancı Türklere karşı duydukları hoşnutsuzluğu arttırdı. 19 Şubat 1920'de General Milne, Müttefiklerin kararı gereğince İstanbul'un Türkiye'nin başkenti olarak kalacağını; müttefik birliklerine karşı, Yunanlılara karşı olduğu gibi, Türk birliklerinin harekâtının derhal durdurulmasını istemek zorunda kaldığını hükümete bildirdi. Bu istemlerin yerine getirilmemesi halinde barış koşulları sertleştirilecekti. Buna karşılık temsil kurulu, Yunanlı işgalcilere karşı savaşın İzmir kurtuluncaya kadar sürdürüleceğini ilan etti. Meclis'ten de -boşuna olmakla birlikte- bir ültimatomla Kilikya'nın Fransızlar tarafından boşaltılması isteminde bulunmasını istedi.

Türk direnişi son bulmadığı için İngilizlerin Akdeniz filosu İstanbul Boğazı'na girdi. 3 Mart'ta Yunan birlikleri İzmir'in doğusundan saldırıya geçtiler. 10 Mart'ta Lord Curzon Avam Kamarası'nda, İstanbul'daki durum karşısında müttefiklerin hareketsiz kalamayacağını söyledi. Aynı gün Meclis'teki önde gelen milliyetçilerin tutuklanması buyruğu verildi.

1919 yazından bu yana Yakındoğu'da siyasal-stratejik durum değişmişti. Amerikan Senatosu, Milletler Cemiyeti tüzüğünü ve bununla birlikte gelişmiş ülkeler üzerindeki koruyuculuk ilkesini onaylamadı. ABD'nin Türkiye'nin paylaşılmasında şimdilik rakip olmadığı anlaşılıyordu ve Amerikan koruyuculuğu konusu da tartışılmaz oldu. Lloyd George, ''Türklerin İstanbul'dan sürülmesi'' ve bir ''Karadeniz Cebelitarık''ı kurulması yolunda İngiliz emperyalistlerinin öne sürdüğü eski isteği gerçekleştirebilecek miydi? Halifenin İstanbul'dan çıkarılmasına karşı Hindistan ve Mısır'ın Müslüman kamuoyunun sert protestoları, Fransa ve İtalya'da gösterilen muhalefet dolayısıyla, Londra, başka bir taktik seçmek zorunda kadı. Sultan, halifeyi kendine bağlı bir alet durumuna getirdikten sonra kendisi de İstanbul'da neden kalmasındı? Boğazlara fiili olarak sahip olmak, İstanbul'da bir Türk hükümetinin bulunup bulunmaması sorunundan daha önemliydi. Bu yüzden İngiliz hükümeti, Şubat 1920'de, Londra'da alınan müttefiklerarası kararları onayladı: İstanbul padişahın oturduğu yer olarak kalacak, Boğazlar uluslararası ve tarafsız bir statüye girecekti. İngiltere, bu ''uluslararası hale getirme'' işinde terazinin kefesinde ağır basmak istiyordu ve basabilirdi.

Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon için daha önce yapılması gereken küçük bir güzellik ameliyatı vardı: Ankara'daki ''çete başı''nın ve onun ''çetelerinin'' ''can damarı'' kesilmeliydi. Bunun için en iyi çare İngiliz emperyalistlerine göre, İstanbul'un ''ceza olsun diye'' işgal edilmesiydi. Başkent elde olunca, hükümeti, Londra'nın iradesi altına sokma olanağı vardı. ''Yakındoğu İngiliz İmparatorluğu'' gerçekleşebilirdi. Lloyd George hükümetinin bu konudaki kararının, İngiliz hükümet çevrelerinin en ağır sonuçlar doğuran yanlış kararlarından biri olduğu anlaşıldı.

Mustafa Kemal, İngiliz hükümetinin 10 Mart tarihli kararlarını gizli yollardan öğrenmişti. 13 Mart'ta önde gelen milletvekillerinin acele Ankara'ya gitmelerini istedi. Özellikle, bir hükümetin kurulmasına katılmaya yetenekli saydıklarına bu konuda başvurdu. Başvurusunu şu tümce ile tamamladı: ''İtilaf Devletlerinin köklü zor önlemlerine girişeceği şüphe götürmüyor.'' (67).

Üç gün geçmişti ki, İstanbul'dan kötü haber geldi. Mustafa Kemal, 16 Mart günü öğleden önce telgraf başına çağrıldı. Telgrafçı haberi okuduğu zaman, her şeyin beklenmiş olmasına karşın, şaşılacak bir suskunluk oldu: ''İngilizler ... şu anda İstanbul'un işgali için harekete geçtiler. Bilginize, Manastırlı Hamdi.'' Sonra bir telgraf daha. Harbiye Nezareti'nin telgraf memuru Ali bildirdi: ''İngilizler sabahleyin saldırdılar, yedi ölü ve 15 kadar yaralı var. İngiliz askerleri şu anda devriye geziyorlar. Tam şimdi İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. Girdiler. Nizamiye kapısında bulunuyorlar. Bağlantıyı kesiniz. İngilizler burada.'' (68).

İngiliz Deniz Piyadesi 1918 Kasımı'ndan bu yana işgal ettiği noktalardan dışarı doğru yayıldı, bütün hükümet binalarına, kışlalara, postanelere ve telgrafhanelere girdi. Ulusal hareketin 150 tanınmış taraftarı, bunlar arasında birçok milletvekili, gazeteci ve yazar tutuklandı. Milliyetçilerin Meclis'teki önderleri Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey de tutuklananlar arasındaydı. İngilizler bunları, Malta'ya sürdü. Parlamentoyu darmadağın ettiler. Devrimci sendikalar ve komünist gruplar gizli kalma yolunu tuttular. 2 Nisan 1920'de İngiliz ajanı ve kurtuluş hareketinin amansız düşmanı Damat Ferit Paşa yeni bir hükümet kurdu.

İstanbul'un ''ceza olsun diye'' işgali, Kemal'in siyasal taktiğinde büyük bir değişiklik meydana gelmesi sonucunu doğurdu. İşgalin ve Meclis'in dağıtılmasının Anadolu'daki ulusal harekete savaş ilanı demek olduğunu anlamak için, işgal ordusu tarafından yayımlanan resmi bildiriyi okumak yeterliydi. Bildiri, padişahın buyruklarını dikkate almayan, halkı silah altına çağıran ''belli kişiler''den söz ediyordu. İşgal birlikleri hedeflerinin Türk yönetimi altında kalan bölgelerde ''padişahın saygınlığını'' güçlendirme olduğunu açıklıyordu (69).

Temsil kurulu bu meydan okumayı kabullendi. Mustafa Kemal'in bugüne kadar taktiği, özellikle İstanbul hükümeti üzerinde baskı yapmak olduğu ve bunu yaparken genellikle var olan yasaları göz önünde tuttuğu halde, şimdi asıl iki devrimci adımını attı. Temsil Kurulu, 19 Mart 1920'de yeni ve olağanüstü yetkilerle donatılmış bir millet meclisinin seçileceğini ilan etti. Meclis, Ankara'da toplanacak ve ülkede iktidarı üzerine alacaktı. Padişah ile sadrazam ancak tutsak ya da İtilaf Devletlerinin ajanları olarak kabul edilebilirdi. Temsil Kurulu, hemen geçici hükümet yönetimini üzerine aldı. Müttefikler, eskiden olduğu gibi padişahı devletin asıl başı olarak görseler de, eylemleriyle iktidarın, milliyetçilerin eline geçmesini çabuklaştırmışlardı.

Mustafa Kemal'in Ankara Tarım Okulu'ndaki bürosu bir gecede tekrar ulusal hareketin tek buyruk yeri olmuştu. Müttefiklere, ayrıca da tarafsızlara ve İslam dünyasına protestolar ve bildiriler yazıldı, gönderildi. Ama Türk halkının yaşam haklarının kabaca çiğnenmesine temsil kurulu yalnız sözle değil, özellikle eylemlerle karşılık verdi. Mustafa Kemal bu önlemlerin çoğunu daha önce hazırladığı için, şimdi bunlar çabucak ve düşmanı şaşırtacak gibi uygulanıyordu. Türk çeteleri, Eskişehir, Afyonkarahisar ve Kütahya'da Anadolu demiryolunu bekleyen İngiliz birliklerini çevirdiler ve Anadolu'dan çıkmaya zorladılar. Müttefik denetim subayları tutuklandı ve Malta'da kapatılan milliyetçiler serbest bırakılmadığı sürece rehine olarak gözaltına alındılar. İstanbul'un 150 km uzağında iki köprü havaya uçuruldu. Böylece, Anadolu'yu başkente bağlayan tek demiryolu zarara uğratıldı. Eylül 1919'da bir kez olduğu gibi, sivil ve askeri makamlar merkez hükümetle bütün bağları kestiler.

Ankara'da artık hükümet çalışmasının yalnız küçük başlangıçları söz konusu değildi. Ulusal davaya bağlı olan herkes, İstanbul'dan buraya kaçıyordu. Tutuklanmaktan kurtulabilen milletvekilleri de burada toplandılar. Çok sayıda yazar ve gazeteci geldi. Aralarında Halide Edip ve Yunus Nadi de vardı. Bunlar ilk Anadolu Haber Ajansı'nı kurdular. İstanbul'dan, Mustafa Kemal'i Harbiye Nezareti'nde son dakikaya kadar desteklemiş olan iki eski arkadaşı, General Fevzi (Çakmak) ve Albay İsmet (İnönü) de geldi. Ankara, İstanbul'dan gelen mülteci akınını sığdıramıyordu. Aydınlar ile Kemal, birbirlerini pek sevmiyorlardı. Mustafa Kemal, onlarda, özellikle asker disiplinini eksik buluyordu, Ama en iyi kişileri dava için kazanmıştı ve onları sonu gelmeyen tartışmalara sokmaktan, bir köşeye sıkıştırmaktan dolayı seviniyordu. Görüşlerde çok ayrılıklar vardı. Ama hiç biri, yaşamak için savaştıklarını unutmuyordu.

Ulusal kurtuluş hareketine karşı iç ve dış gericiliği yok etme seferi başlamıştı bile. İngiliz işgalciler, sıkıyönetim altında bulundurdukları İstanbul'da sayısız tedhiş eylemleri işliyorlardı. 27 taş kırma işçisi, çetecilere yardım ettikleri şüphesi uyandığı için hemen kurşuna dizildi. İşgal birliklerinin komutanı General Wilson, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve Fransızların, Anadolu'nun içlerine doğru yoğun bir saldırıya geçmesini planladı. Ama belki de bundan vazgeçilebilirdi. Damat Ferit ile padişah, ''yangını'' söndürmek için paylarına düşeni yapıyorlardı. 11 Nisan'da İstanbul'un en yüksek din yetkilisi olan şeyhülislamdan bir karar çıkarttılar. Bu fetva, Mustafa Kemal ile yandaşlarını isyancı olarak ilan etti. Müminlerin, bu isyancıları öldürmesi dinsel bir görev olarak gösterildi. İngiliz uçakları fetvayı, bildiriler biçiminde bütün Anadolu üzerine attılar. Hocalar bunu camilerde ve meydanlarda okudular. Bu, iç savaşa çağrıydı. Bir hafta sonra padişah, halkın ağzında ''Halife Ordusu'' adını alan ''düzen birlikleri' kurdurdu.

Gerici hocaların kışkırtmaları etkisiz kalmadı. Anadolu üzerinde bir ayaklanma dalgası esti ve Ankara'ya kadar yaklaştı. ''Büyük Millet Meclisi'' seçimleri olurken halife ordusu kanlı eylemlere girişti. Kemal yanlılarını taşla ezdi, gözlerini oydu ve astı. Ama sonunda yaptıklarını gene aynı karşılıkla ödedi.

Türkiye'de siyasal-askeri didişmenin boyutları birkaç ay öncesine göre daha açıklıkla belirdi. Sertleşen sınıf kavgası, henüz kararsız olan birçok kişiyi karar vermeye zorladı: ya İstanbul'dan yana- böylece de feodal-dinci gericilikten ve İngiliz emperyalistlerinin iradesine teslim olmaktan yana- ya da Ankara'dan yana -ulusal devrimin gelişmesi yolunda. Bu ortam içinde 23 Nisan 1920'de Ankara'da ''Büyük Millet Meclisi'' toplandı.

 

GERİCİLİK VE İLERİCİLİK ARASINDA  BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

 

23 Nisan 1920, Müslümanların başlıca dua günü olan cumaya rastladı. Mustafa Kemal, bu günü, rastgele seçmemişti. Bu gün, halka, gün kutsal niteliğini gösterme bakımından Müslümanlığın kurallarının ve kutsallıklarının bütün çekiciliğini taşıyordu. Anadolu'nun bütün camilerinde Müminler, halifenin ve  ülkenin, düşmanların elinden  kurtulması  için  dua etmek üzere toplandılar. Ankara'nın Hacı Bayram Camii'nde 338 milletvekili bir araya geldi. 233'ü yeni seçilmiş, 105'i de dağıtılan İstanbul Parlamentosu'ndan gelmişti.

Milletvekilleri duadan sonra, önlerinde peygamberin bayrağı olduğu halde tören yürüyüşü ile toplantı binasına gittiler. İslam âdetine göre binanın kapı eşiğinde iki kurban kesildi. Milletvekili sıralarına bakıldığı zaman çok alacalı bir görünümle karşılaşılıyordu. Beyaz sarıkların yanında kırmızı fesler, Kürtlerin, Lazların ve Çerkezlerin ulusal giysileri, Avrupai elbiselere karışıyordu. Milletvekilleri arasında 100 memur, 50 subay, 50 din adamı vardı. Bunları çiftlik sahipleri ile tüccarlar izliyordu. Meclis'te bir tek zanaatçı usta vardır. Bunun dışında ne kent küçük-burjuvası, ne de işçi ve köylüler temsil ediliyordu. Millet Meclisi anti-emperyalist ulusal savaşta en önemli organdı, ama sınıf temeli bakımından da burjuva bir iktidar aracının çekirdeği olma yolunda gelişiyordu.

Toplantının açılışından sonra ilk sözü Mustafa Kemal aldı. Delegelere, ateşkesten Ankara'da Millet Meclisi'nin toplanmasına kadar geçen olayların geniş bir özetlemesini yaptı. Sonra da konuşmasında geleceğin hükümet yapısı üzerinde durdu. 24 Nisan 1920'de milletvekilleri, kendisini ''Büyük Millet Meclisi'' başkanlığına seçtiler. Açıklamalarının ana düşüncesi, yalnız Büyük Millet Meclisi'nin ulusun egemenliğini temsil ettiği görüşüydü. Her zaman da belirttiği gibi, parlamentonun bu hakkını başka hiçbir güç kısıtlayamazdı: ''Büyük Millet Meclisi, ulusun bütün işlerini yürütmede sınırsız hakkını kullanır.''(70). Burada, Rousseau'nun, daha gençliğinde öğrendiği halk egemenliği öğretisinin öğrencisi olduğunu gösterdi. Bunları söylerken, eskiden olduğu gibi şimdi de padişahı -halen gerçekte İtilaf Devletlerinin tutsağı olsa bile- en yüksek egemen kişi diye gören birçok milletvekilinin ufuklarının çok ötesine gidiyordu. Kemal, hükümet yapısına ilişkin konuşmasının yalnız bir yerinde padişahın durumuna değindi. İstanbul'un kurtuluşundan sonra, ona, ''yasalar çerçevesinde onurlu ve kutsal bir yer sağlayacaktı.''(71). Eski general burada gene usta bir siyasal taktikçi olduğunu gösterdi. Bir yandan padişahlık yanlılarını birazcık yatıştırmış, öte yandan da gelecek için kendini serbest bırakmıştı. Padişahı ''yasaların hükümleri çerçevesine'' sokmanın kesin anlamı, onu, Millet Meclisi'nde toplanmış ulusal iradenin buyruğuna vermekti. O halde padişahın geleceği henüz sallantıdaydı.

Ancak bu sorunun çözümlenmesinden daha önemli olan şeyin, iyi işleyebilen bir hükümet mekanizması meydana getirme gerekliliği olduğu anlaşılıyordu. Çünkü daha 22 Nisan'da temsil kurulu, bütün sivil ve askeri makamlara yolladığı bir genelgede, ertesi günden başlayarak en yüksek yasal yetki makamı olarak yalnız Millet Meclisi'ne başvurmalarını istemişti. Mustafa Kemal, Fransız Devrimi'nde küçük-burjuva jakobenlerinin ideoloğu Rousseau'nun etkisinde kaldığını bu konuda da gösteriyordu. 24 Nisan konuşmasındaki en önemli görüşlerini 4 Mayıs'ta bu nokta ile ilgili olarak şöyle özetledi: ''Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme yetkisini kendisinde birleştirmiştir. ...Büyük Millet Meclisi, kendi seçtiği ve temsilci olarak görevlendirdiği üyelerine yürütme görevleri verir. ...Büyük Millet Meclisi Başkanı, aynı zamanda İcra Vekilleri Heyeti'nin de (yürütme görevlileri kurulu) başkanıdır.''(72). Mustafa Kemal bununla, birçok Avrupa burjuva anayasalarına girmiş olan, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı ilkesinden ayrılır.

25 Nisan 1920'de geçici bir yürütme komisyonu ve 3 Mayıs'ta sürekli bir yürütme komisyonu milletvekilleri arasından seçildi. Büyük Millet Meclisi'nin bu ''hükümeti'', ''Komiser'' denilen on bir üyeden meydana geliyordu. Bunlar arasında Mustafa Kemal Başkan, Bekir Sami Bey Dışişleri Komiseri ve Fevzi Paşa da Savunma İşleri Komiseri idi. Albay İsmet, kurulda, Genelkurmay Başkanlığı görevini almıştı. Kurtuluş Savaşı'nın sonlarına doğru ''komiser'' sözünün yerini ''vekil'' deyimi aldı.

Millet Meclisi daha ilk günlerde Ankara'da Türkiye'nin siyasal geleceğine ilişkin sert tartışmaların geçtiği yer oldu. Atatürk'ün yaşamöyküsünü yazmış olan çeşitli yazarların öne sürdüğü gibi, daha o zamanlar, Meclis üzerinde diktatörce yetkiye sahip bulunduğu doğru değildir. Tersine kendisi, Meclis'te açık ve gizli muhalifleriyle her gün didişmek zorunda kalıyordu. Meclis'te kendisini birkaç aydınla, genç subaylar ve memurlar destekliyordu. Meclis dışında ise en yakın asker arkadaşları yanında özellikle çete birliklerinin önderleri ondan yana idiler. Ama milletvekillerinin çoğunluğu bekleyici ve eleştirici bir tutum takınmışlardı. İslam hukukunu bilen hocalarla birçok geceler onları kendi görüşüne çekmek için konuşuyor ve içiyordu. Her yolu deniyordu: onlara yakınlık gösteriyor, saldırıyor, ricalarda bulunuyordu. Yakın çevresinde bulunan birçok kimsenin siyasal konulardaki görüşünü elden geldiği kadar dinlemeye çalışıyordu. Ancak ondan sonra bir yargıya varıyor ve bu yargısını onlarla bir daha tartışıyordu.

Mustafa Kemal'in Ankara'da milletvekilleriyle yapmak zorunda kaldığı çetin savaşımın en iyi tanıtı, Meclis'in kendi durumu, yetkileri konusunda bir temel yasa, bir anayasa kabul etmesine kadar dokuz ayın geçmiş olmasıdır. Bu amaçla kurulmuş olan anayasa komisyonu, halifeliğin ve padişahlığın ayakta durması karşısında, Meclis'in ancak geçici bir nitelik taşıyabileceği sonucuna vardı. Ama Mustafa Kemal, bu kurumların adının anayasada geçmesini bile önlemek istiyordu. Hukuksal ince buluşlar konusunda Meclis'te yapılan sürekli kavga, 1920 yılı yazında daha geniş bölgelere yayılmakta olan işgalci Yunan birliklerine karşı bütün sertliğiyle yürütülmek zorunda kalınan Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı desteklemeye de uygun düşmüyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal, 25 Eylül 1920'de, Meclis'in gizli bir oturumunda açık bir yöneltme yapma girişiminde bulunmaya karar verdi. O anda neyi söyleyip, neyi söyleyemeyeceğini de çok iyi biliyordu. Aynı zamanda bu konuşma, onun ana hedefinin cumhuriyet olduğunu da daha önceki konuşmalarından hiçbirinde görülmemiş biçimde açıklıkla gösterdi. Şöyle dedi: ''Türk ulusunun ve onun tek temsilcisi olan yüce Meclis'in, vatanın varlığını ve bağımsızlığını güven altına almaya çalışırken, halifelikle ve monarşi ile böylesine genişliğine uğraşması doğru değildir. Ulusun yüksek çıkarları, şu anda bundan asla söz edilmemesini gerektirmektedir. Eğer şimdiki halifeye ve padişaha bağlılık duymak ve bağlı kalmak gerektiğini açıklamak söz konusu ise, bu bir hain kişidir; vatana ve ulusa karşı çıkarak düşmanlara alet olmaktadır. Eğer ulus onu halife ve padişah olarak görürse, onun buyruklarına uymak ve böylece düşmanın planlarını gerçekleştirmek yükümlülüğü altına girmiş olacaktır.'' Mehmet VI'yı tahtından indirerek yerine başka bir padişahın seçileceği konusundaki karşı-gerekçeyi, bunun için gerekli gücün elde olmadığını ve bu yoldan vaktiyle Muhammed'in yerine geçme konusunda görüldüğü gibi bir çeşit halifelik kavgasının körüklenebileceğini söyleyerek ustalıkla boşa çıkardı. Konuşmasını çok anlama gelen şu sözlerle bitirdi: ''Eğer sorunu kesinlikle çözüme götürmeye girişirsek, şu anda bunu yapamayız. Bir gün elbette bunun da zamanı gelecektir.''(73). Mustafa Kemal, Meclis'e yeni bir anayasa tasarısı sundu. Ocak 1921'de Yunan birliklerine karşı sağlanan ilk askeri başarılar onun ve yandaşlarının Meclis'teki durumunu geniş ölçüde güçlendirdi, böylece sonunda, tasarı, 20 Ocak 1921'de, Meclis tarafından kabul edildi.

Yeni Türkiye'nin bu ilk anayasasının en önemli maddeleri şöyledir:

''1. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Yönetim sistemi, halkın gerçekten ve bizzat kendi yolunu kendi bulması ilkesine dayanır.

''2. Yürütme ve yasama gücü, Büyük Millet Meclisi'nin varlığında toplanmıştır ve onda deyimlenmesini bulur. Meclis, ulusun tek ve gerçek temsilcisidir.

''3. Türk devleti Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir ve hükümet Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.

''4. Büyük Millet Meclisi, illerin halkı tarafından seçilen üyelerden meydana gelir.

''5. Büyük Millet Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılır..."(74).

Bu yasa henüz feodal-dinci gericiliğe karşı kesin bir zafer sayılamazdı, ama bu yolda önemli bir adım olarak ortaya çıkıyordu. Adına bakınca değil, ama özüne göre dikkate alınınca, burada, söz konusu olan, burjuva-cumhuriyetçi bir anayasanın temel çizgileriydi. Bazı noktalarda dışına çıkılmış olmakla birlikte, Asya ve Afrika'nın bütün genç ulusal devletlerinde bu türlü devlet hukuku hükümleri bugün ne kadar doğal görünüyorsa, o sıralarda böyle düşünceler yüzyıllar boyunca yabancı sömürgeciliğin ve yerli feodalizmin boyunduruğu altında ezilmiş halklar için öylesine yeni ve devrimci bir nitelik taşıyordu. Enver Paşa rejiminin kendi serüven politikası için kötüye kullandığı 1876 tarihli eski Osmanlı anayasasını, Mustafa Kemal, ''baykuşların yuva yapmasından başka bir işe yaramayan bir yıkıntı''(75) olarak niteliyordu.

Bu sıralarda içteki sınıf çatışması içinde günün başlıca sorunu, feodal-mutlakiyetçi gericiliğe karşı ve Türk devletinin burjuva bir yeni biçim alması yolunda savaşımdı. Ancak Mustafa Kemal'in giriştiği politikaya karşı soldan gelen bir muhalefetin de kendini duyurduğu gerçeğini görmezlikten gelemeyiz. Bunda geniş halk yığınlarının, ulusal bağımsızlık yanında toplumsal bağımsızlık için de savaş verme çabası kendini gösteriyordu. Büyük Millet Meclisi'nde bu muhalefetin sözcüleri olarak ''Yeşil Ordu'' yandaşları ortaya çıktı. ''Yeşil Ordu'', karakteri bakımından, programında sosyalizmi, milliyetçiliği ve Müslümanlığı birleştirmeye çalışan bir köylü partisiydi. Genellikle -önceleri Mustafa Kemal'in bilgisi ve onayı çerçevesinde- ulusal silahlı kuvvetlerin yeni birliklerinin kurulması ile uğraşıyordu. Çok sayıda çete birliği, toplu olarak, ''Yeşil Ordu''ya katılmıştı. Ethem Bey'in 6 bin kişilik ''Seyyar Kuvvetleri'' de bunlar arasındaydı. örgütün Büyük Millet Meclisi'nin üyeleri arasında, sayısı 85'e çıkan yandaşı vardı. Eskişehir'de parti, Çetelerin Yeni Dünyası adlı bir gazete çıkarıyordu. Gazetenin alt başlığında ''Müslüman-Bolşevik gazete'' deniyordu.

Partinin programı, en başta ''Anadolu ve Rumeli Müdaafai Hukuk Cemiyeti'nin yaptığı gibi ulusal savaşın yalnızca yabancı ezicilere karşı değil, aynı zamanda yerli sömürücülere karşı da yürütülmesi konusunda emekçi yığınların duyduğu güçlü isteğin bir kanıtıydı. Kızıl Ekim'in etkileri, asıl bu programda açıklıkla kendini göstermiştir. İkinci maddede bile, ''Yeşil Ordu''nun ülkenin kendi içindeki her türlü emperyalist etkilere ve özellikle sermayenin boyunduruğuna da karşı çıkacağına yer verilmiştir. Parti, Avrupalı emparyalistlere ve onun Türk ajanı olan padişahlık rejimine karşı bir devrimci savaş istiyordu. Bu savaşta, Kızıl Ordu ile sıkı işbirliğini kaçınılmaz sayıyordu. Bunun dışında ''Yeşil Ordu'' kendini düzenli ordunun -sömürücü azınlığın ordusunun- karşıtı olarak görüyor ve halkın çoğunluğunun ordusu, yani bir halk milisi görüşünü savunuyordu. Çeteci birlikleri bunun temeli olabilirdi.

''Yeşil Ordu'' bir toprak reformu için de çaba gösteriyordu. Devlet, toprağın mülkiyeti hakkını kendine almalı ve toprağı köylülere dağıtmalıydı. Sanayide de devletin etkili çalışması öngörülüyor, ancak bu arada belli sınırlar içinde özel sermayenin de çalışabileceği kabul ediliyordu. Her şeyden önce zenginliğin ve sermayenin pek az elde yığılmasının önlenmesi gerekli görülüyordu. Bunun için birçok önlemler yanında ileri bir gelir vergisi sisteminin etkili olabileceği kabul ediliyordu. ''Yeşil Ordu'', kapitülasyonları kaldırmak ve dış borçları tanımamak kararındaydı. Öte yandan ''Yeşil Ordu'' emekçiler için yaşlılık ve sakatlık güvencesi getirmek istiyordu.

Kemalistlerin hedefleriyle, Millet Meclisi'nden ''ulusal grup'' tarafından temsil edilen ''Yeşil Ordu''nun hedefleri arasında devletin yapısı sorunu bakımından da önemli ayrılıklar bulunuyordu. Ulusal grup, burjuva ''Büyük Millet Meclisi'' yerine, devletin en yüksek organı olarak bir ''Büyük Halk Sovyeti'' önerdi. Bu sovyet, genel ve dolaysız seçimlerle meydana gelmeliydi. Buna karşılık Kemalist çoğunluk, yürürlükte bulunan dolaylı seçim -iki basamak halinde yapılan seçim- hukukunda kalmakta direndi. Sovyet düşüncesi, illerin ve ilçelerin özyönetiminde de uygulanmalıydı. Bu öneri, Ocak 1921'e kadar tartışıldı. Ama sonra, Mustafa Kemal'in kişisel çabası ile ortadan kaldırıldı.

Örgütün adı, Müslüman kardeşliğin sancağı sayılan yeşil bayraktan geliyordu. ''Yeşil Ordu'', programını, ''gerçek iman''a götürecek yol olarak görüyordu. Muhammed'in ve ilk halifelerin zamanından kalma demokratik geleneklerin yeniden canlandırılmasını istiyordu. Türk devriminin ana gücünü köylülerde görmesi ve işçilerle köylülerin devrimci ittifakı düşüncesinin programda yer almaması, partinin küçük burjuva yönetimi bakımından belirgin bir nitelik sayılırdı.

Bu örgüt, yalnızca ulusal silahlı kuvvetleri meydana getirme işi ile uğraştığı sürece, Kemal, ona hiçbir bakımdan karşı çıkmamıştı. Ama parti, demokratik reformlar için propaganda yaptığı ölçüde güvenilmez duruma düştü. Kemal de iç reformları gerekli görüyordu. Ama devlet başkanı olarak daha sonraki hükümet uygulamalarında da görüldüğü gibi, kendisi, yalnızca feodal-teokratik devletin burjuva tipte yeniden biçimlendirilmesi çerçevesinde kalan reformları düşünüyordu. ''Yeşil Ordu'' programının kabul ettiği biçimde sosyalist yönlü bir gelişme, her şeye karşın olanaklı göründüğü halde, Mustafa Kemal için bu, kabul edilebilir nitelikte değildi ve öyle kaldı. Başka birçok konularda bir burjuva politikanın dışına çıkan Kemal Atatürk'ün devlet adamlığı etkinliğinin sınırları, bu noktada, daha o zaman belirmişti. Daha sonraları ''ulusal grup'' milletvekillerinin görüşlerini ''garip ve abartılmış'' olarak niteledi. Kemalist basın, ''Yeşil Ordu''nun yabancı bir devletle gizli ilişkiler içinde olduğuna -bununla Sovyet Rusya kastedilmiş oluyordu-, devleti yıkmayı planladığına ilişkin söylentiler yaymaya başladı. Bu propagandaya dayanarak Millet Meclisi, önce maliye ve sonra da İçişleri Bakanı olarak hükümette bulunan partinin Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey'i görevinden çekilmeye zorladı. Ancak 4 Eylül 1920'de, Meclis, ''Yeşil Ordu''nun sol kanadının üyesi olan Nazım Bey'i 89'a karşı 98 oyla yeni İçişleri Bakanı olarak seçti. Mustafa Kemal, bunda, milletvekillerinin önemli bir kısmının demokratik güçler tarafına kaydığı tehlikesini gördü. Bu yüzden, Meclis ve Bakanlar Kurulu Başkanı olarak işe başlamadan önce kendisini ziyaret etmek isteyen yeni bakanı kabul etmedi. Mustafa Kemal, Nazım Bey'i, yabancı çevrelerle ilişki kurmak ve onlar için casusluk yapmakla suçladı. Nazım Bey görevden çekildi ve Kemal, Meclis'ten, bakanların seçimi konusunda yeni bir yasanın çıkarılmasını sağladı. Bundan böyle Meclis, Bakanlar Kurulu'nun başkanı olarak yalnız Mustafa Kemal'in önerdiği kimseleri bakanlığa seçebiliyordu. ''Yeşil Ordu''nun küçük burjuva önderliği, hükümetin baskısına boyun eğdi ve Eylül 1920'de partiyi bizzat dağıttı. Partinin sol kanadı, kasım ayında, Türkiye Komünist Partisi'ne katıldı.

Bu parti, 1918-19 kışından bu yana İstanbul, Eskişehir, Samsun, Sıvas, Erzurum, Zonguldak, Trabzon ve başka yerlerde meydana gelen çeşitli legal ve illegal sosyalist gruplardan oluşuyordu. Bunda demiryolcularla İstanbul'da kentin ulaşım işletmelerinin işçileri başrolü oynuyordu. Komünist gruplar, maden işçileri arasında, ticaret filosunun denizcileri arasında, demiryolu yapımında ve tekstil işletmelerinde çalışan işçiler arasında propaganda yapıyorlardı. Türk işçi hareketinin merkezleri birbirinden epeyce uzaktı. Asıl bu yüzden örgütsel bir birleşme son derece gerekli görünüyordu. Bu tek tek gruplar, 14 Temmuz 1920'de, yuvarlak olarak 500 üyeyi kapsayan tek bir örgüt halinde Ankara'da birleştiler. Sayıca henüz zayıf olan Türk proletaryasının bu devrimci öncüsü, sürgünde yaşayan Türk komünistleri ile 10 Eylül 1920'de Bakü'de Türkiye Komünist Partisi'nin birinci kongresi için bir araya geldi. 74 delegeden 51'ini Anadolu'nun komünist grupları yollamıştı, ötekileri yurtdışından geliyordu. Kongrenin belgelerinde, Üçüncü Enternasyonal'e katılan, partinin ana görevi olarak yabancı müdahalecilerin kovulmasını ve yerli sömürücü sınıfların yok edilmesini ilan eden, tek bir Türk Komünist Partisi'nin kurulması kararlaştırıldı. Türk komünistleri, Komünist Enternasyonal'in ikinci kongresi (19 Temmuz - 7 Ağustos 1920) tarafından ulusal sorun ve sömürge sorunu için hazırlanan ilkeleri Türkiye'nin koşullarına göre yaratıcı biçimde uyguladılar. Bildirilerinde, Türk halkının işgalcilere karşı giriştiği silahlı savaşımın burjuvazi tarafından başlatılmakla birlikte, nesnel olarak devrimci olduğunu açıkladılar. Bu savaşımın, uluslararası proletaryanın ve Türkiye'nin emekçi yığınlarının çıkarlarına uygun düştüğünü, çünkü büyük-küçük bütün ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığını ezen dünya emparyalizmini zayıflattığını bildirdiler. Köylü hareketinin desteklenmesi ve devrimcileştirilmesi konusunda Enternasyonalin yaptığı öneriyi de Bakû Kongresi dikkate aldı. Türkiye Komünist Partisi'nin tarım programı, bağımsızlığın kazanılmasından sonra hükümetin en başta gelen görevinin, feodal büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koymak ve daha sonra bunu toprağı az olan ve olmayan köylülere dağıtacak köylü komitelerine teslim etmek olduğunu öngörüyordu. Kongrenin daha sonraki genel demokratik istekleri, padişahlığın ortadan kaldırılmasını, yönetimin halk tarafından seçilmiş memurlara devredilmesini, genel seçim hakkını, parasız okul yükümlülüğünü, kadının eşit sayılmasını ve daha önce ''Yeşil Ordu'' tarafından konulan ilkeleri içine alıyordu. Bu programın gerçekleştirilmesi için, işçilerle köylüler yanında bütün öteki yurtsever tabakaları kapsayan geniş bir ulusal cephenin kurulması gerekli görülüyordu. Kongre, özellikle işçiler için sendika kurma ve grev hakkı, sekiz saatlik işgünü ve işverenlerle toplu sözleşmeler yapma hakkı istiyordu. Kongre, partinin merkez komitesini seçti ve Türk işçi hareketi içinde Marksizim-Leninizm görüşlerinin öncüsü Mustafa Suphi'yi başkanlığa atadı. Aralık 1920'de partiye hükümet tarafından kuruluş izni verildi ve parti merkez komitesi, merkezin Ankara'ya taşınmasını kararlaştırdı. Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, Ankara'da, Büyük Millet Meclisi'ne emperyalistlere karşı savaşta her türlü desteği göstereceğini bildirdi. TKP'nin kuruluşu, ülkenin tarihinde önemli bir aşama niteliğini taşıyordu. Emekçi yığınlara, yapılmakta olan Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ötesinde ülkenin mutlu geleceğini görme olanağı veren siyasal çalışma alanına adım atma gücü sağlanmıştı. Parti, ulusal savaşta öncülüğü yüklenme ve programını gerçekleştirme bakımından henüz çok zayıftı, ama yabancı işgalcilere karşı kazanılan zaferde üyeleri önemli bir rol oynamıştı. Burada, Kafkas bölgesinde komünistlerin, savaş tutsaklığından yurtlarına dönmekte olan kimselerden, sonradan Yunanlılara karşı savaşa katılan gönüllü birlikleri meydana getirdiklerine değinmekle yetinelim.

''Yeşil Ordu''nun ve Türkiye Komünist Partisi'nin kuruluşu, ulusal kurtuluş hareketinin demokratik, sosyalist kanadını güçlendirme ve onu örgütsel bakımdan bağımsızlaştırma çabalarına örnek sayılırdı. Onun karşı kutbu olarak, burjuva bir devlet örgütü kurmaya başlamış bulunan ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'' kabul edilebilir. Dış düşmana karşı savaş, ön planda bulunduğu için henüz karşıtlar bütün sertliğiyle birbiriyle çatışmıyordu.

Anti-emperyalist hareket, Türk burjuva milliyetçiliğinin yönünü değiştirmesi sonucunu da doğurdu. Kemal'in ulusal egemenlik düşüncesi, yeni ve ilerici bir ''Türkçülük'' görüşünü de içine alıyordu. Birinci Dünya Savaşı günlerinde kazanılan acı deneyimler, Ziya Gökalp ile ütopik Turancılık ülküsünün öteki milliyetçi ideologlarını etkisiz hale getirdi. Bu çok yaygınlaşan nesnelleşme, Kemal'e, Millet Meclisi'ni gerçekçi bir milliyetçilik kavramının kabul edilmesine götürme olanağını sağladı. Ankara'da Meclis'te yaptığı ilk konuşmalarından birinde, Abdülhamid ve Enver Paşa tarafından uygulanmış olan Panislamizm ve Pantürkizm şovenliğini kabul etmeme gerekçesini biçimlendirdi: ''Panislamizm ya da Pantürkizm politikasının başarılı olduğu, ya da bunların dünyanın herhangi bir bölgesinde uygulama alanı bulabildiği tarihte görülmemiştir. Dünya egemenliği görüşünden hareket ederek bir devlet kurmak tutkusunun sonuçlarına gelince ... tarih, bu konuda birçok örneklerle doludur. Bizim için ele geçirme hırsları söz konusu olamaz.''(76). Başka bir konu ile ilgili olarak da Osmanlıların yayılma politikasının bizzat Türk halkına bile büyük acılar getirdiğini dinleyicilere anımsatarak şöyle dedi: ''Son 45 yıl içinde birbuçuk milyon evladımızın Yemen'de şehit düştüğünü ve bir daha geri dönmediğini de biliyor musunuz? Balkanları, Suriye'yi ve öteki ülkeleri anımsayın!''(77) ''Ulusal politika'' adı altında anlaşılmasını istediği şuydu: ''Kendi ulusal sınırlarımız içinde ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğu ve iyiliği için, her şeyden önce, ulusal varlığımızı koruyabilmek için, kendi gücümüze dayanarak çalışmak, ... halkı gerçeğe uymayan hedefler peşine koşmaya yöneltmemek, ... çünkü böyle yaparsak, ona yalnız kötülük yapmış oluruz; uygar dünyadan uygarca bir insanlık işlemi, karşılıklığa dayanan bir dostluk beklemek.''(78)

Bu, gerçekçi, ulusun çıkarlarına uygun, barışsever bir dış politika programıydı. Bundan dolayı yeni Ankara hükümetinin ilk dış politika eylemi de, 26 Nisan 1920'de, ortak emperyalist düşmana karşı savaşta dostluk ve karşılıklı yardım ilişkilerinin kurulması için Sovyet hükümetine başvurmak oldu. ulusal bağımsızlık ve Türkiye'nin egemenliği savaşımına bu ilişkilerin nasıl yardımcı olduğunu başka bir yerde anlatacağız. Ama Büyük Millet Meclisi'nin, İstanbul'un işgal edildiği 16 Mart 1920 gününden sonra padişahlık hükümetinin yabancı devletlerle imzaladığı bütün anlaşmaların ve sözleşmelerin geçersiz olduğunu ilan eden 7 Haziran 1920 tarihli kararı da bu amaca hizmet etti.

Ulusal hareket, Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti ile dış emperyalistlerle içteki feodal düşmanlara karşı savaşı başarı ile sonuçlandırmasını kolaylaştıran önemli bir araca kavuşmuş oluyordu.

 

 

HER YERDE DÜŞMAN VAR!

 

Ancak, o güne ulaşmak için aşılması gereken uzun ve zor bir yol vardı. 1920 ilkyazında ve yazında ulusal savaşımın çökmesi zaferden daha yakın görünüyordu. Kemalistlere karşı çıkarılan fetvanın neden olduğu ayaklanmalar, çalı yangını gibi yayılıyordu. Kuzeybatı Anadolu'da, Bolu ve Düzce bölgesinde baş gösteren ayaklanmalar en tehlikeli olanlarıydı. Burada Çerkez Anzavur harekât halindeydi. Nisan 1920'de üçüncü kez başkaldırdı ve topları, makineli tüfekleri bulunan 500 kişilik bir birlikle ulusal silahlı kuvvetlere saldırdı. Padişah, kendisini paşa rütbesiyle ödüllendirdi. Buna karşılık, Mustafa Kemal ile öteki milliyetçi önderler hakkında gıyabi idam kararı çıkarttı.

Anzavur'un birliği yanında, ''Halife Ordusu''na katılan 4.000 isyancıdan meydana gelme bir yığın türedi. Ankara, bunlara karşı, 24. Tümeni yolladı. Bu tümen, düzenli ordunun Orta Anadolu'da başvurulmaya hazır tek birliği oluyordu. Tüm Ankara, tümenin ilerleyişini büyük umutlarla izliyordu. Ama tümenin geçtiği her insan oturan yerde müezzin minareden şöyle haykırıyordu: ''Kardeşlerinize kurşun atmak mı istiyorsunuz?'' (79). Askerler şaşkınlığa ve kuşkuya düşmüşlerdi. Sonunda tümen halife ordusu ile karşı karşıya gelince, halife ordusu, parlamenterler aracılığı ile iki cephe arasında komutanların buluşmasını önerdi. Komutan Mahmut Bey, yardımcıları ile birlikte, belirtilen yere hareket etti. Ama daha oraya varmadan karşı taraf ateş açtı, tümen komutanı şehit düştü. 24. Tümen'in ruhsal durumları zaten bozulmuş olan askerleri için bu, ya hemen oradan kaçmak ya da teslim olmak konusunda bir işaretti. Tümenin bütün donanımı Halife Ordusu'nun eline geçti.

Bu durum karşısında Ankara'yı hedef alan tehlikenin önlenmesi için tek dayanak olarak, çeteci birlikleri vardı. Arkadaki tüm toprakların yitirilmesi tehlikesini göze almamak için, İzmir cephesini başıboş bırakmaktan başka çare görünmüyordu. Anzavur'a daha önce önemli yumruklar indirmiş olan Ethem Bey, ''seyyar kuvvetleri'' ile birlikte getirildi; birkaç taburla Aydın cephesi komutanı Demirci Efe'nin verdiği atlı birlikler de geldi. Bu ''düzensiz birlikler'' düşmana karşı direnmek için düzenli birliklerden çok daha elverişliydi. Bizzat Mustafa Kemal şöyle demişti: ''Ulusal birliklerin devrimin hedeflerini daha kolay kavradığı ve fesatçıların sözlerine kanmadıkları saptanmıştır. Bundan dolayı bu devrimin ruhu içinde eğitilmemiş birliklerle, nazik anlarda bitkin ve isteksiz olan, Osmanlı ordusunun değersiz kalıntıları olduklarını söylememiz gereken birliklerle, devrimi iyi bir sonuca götürmek çok zordu.'' (80). Ama çeteci birlikleri de şimdi, yerine getirilmesi tamamen olanaksız bir görevle karşı karşıya bulunuyorlardı. Yalnız Ankara'nın kuzeybatısında ayaklanma baş göstermekle kalmadı. Orta Anadolu'nun doğu kesiminde de ayaklanmalar bunu izledi. Tokat ve Yozgat kentleri geçici olarak Halife Ordusu'nun eline geçti. Bazı Kürt boyları da güneyden ilerlemeye başladılar.

Ankara'daki ulusal hükümetin durumu günden güne, haftadan haftaya gittikçe daha nazikleşti. Kentlerin ve oturma yerlerinin elden çıktığı haberleri durmadan çoğaldı. Mustafa Kemal'in, arkadaşları ile konuşarak geçirdiği akşamlarda, sekreter yeni telgraflar getirdikçe, yalnızca hoş olmayan beklenmedik durumlar söz konusu oluyordu. Mustafa Kemal'in yanında bulunanlara okudukları, çoğunlukla şunlar oluyordu: ''Orası Ankara mı? Burası x kenti. Ben belediye başkanı. Milliyetçi düşmanı Halife Ordusu yaklaşıyor. Kentteki kargaşalığı duyabiliyorum. Sanıyorum, kentin halkı onlara katılacak. Teller kesilmeden önce bana bir buyruk verebilecek misiniz?'' (81). Tek küçük teselli noktası, telgraf memurlarının cesaretle ve yılmadan, çoğunlukla son ana kadar, yurtseverlik görevlerini yerine getirmeleriydi. İşte buna ilişkin bir kanıt: ''Orası Ankara mı? Ben x kentinin telgraf memuru. Bağlantı kesilmiştir. Ama ben kentten iki saat uzaklıkta bir yere bir alet yerleştirdim, geceleyin size hizmette bulunabilirim. Belediye başkanının karşıdevrimcilerle konuşmasını dinledim. onlarla anlaşmaya vardı... O bir haindir.'' (82).

Mustafa Kemal'in yüzü o günlerde solgun ve yorgun görünüyordu. Sıtma ateşi onu sık sık yatağa düşürüyordu. Çevrede sık sık silah sesleri duyuluyordu. Bütün önde gelen milliyetçiler artık dışarda silahsız tek adım atmıyorlardı. Bütün bu tehlikelerin ortasında, sonu gelmeyen hukuksal kuşkularla, yeni anayasaya ilişkin çalışmaları kendisi için bir işkence haline getiren milletvekilleriyle uzun uzun oturuyordu.

Bu arada oturma yerini Tarım Okulu'ndan istasyon binasına ve sonunda da il idaresinin kendisine armağan ettiği Çankaya denilen bir kenar semtteki villaya taşımıştı. Burada, kendisini, Lazlardan meydana gelen bir muhafız gücüne çevreletmişti. Karadeniz kıyısından gelme sert bakışlı, bıyıklı adamlar, üstüne fişeklikler, sarılmış uzun siyah üniformaları içinde, evin önünde aşağı yukarı gidip geliyorlardı. Boş zamanlarında villanın hemen ardında yayılmaya başlayan geniş bozkır üzerinde koyun otlatıyorlardı.

Kemal'in çevresindekilerden bazıları cesaretini yitirmişti. Çok zaman doğuya doğru, örneğin Sıvas'a çekilmenin uygun olup olmadığı tartışılıyordu. Ama Mustafa Kemal kararını değiştirmedi. Sayıca Halife Ordusu'ndan küçük olmakla birlikte, çeteciler cesaretlerini yitirmediler. Durmadan karşı saldırılar için çıkışlar yapıyor ve milliyetçilere karşı olan birliklere, yiğitçe baskınlarda bulunuyorlardı. Mustafa Kemal, Ankara Müftüsü ile Anadolu'nun 152 öteki din adamından padişahın fetvasını geçersiz ilan eden bir karşı-fetva almıştı. İstiklâl Mahkemeleri çalışmaya başladı ve suçlu olduğu anlaşılan halk düşmanı işbirlikçileri mahkûm ettiler.

Ama en önemlisi, ulusal silahlı kuvvetlerin dayanıklılığı idi. Haziran ayı içinde bu kuvvetler üstünlüğü ele geçirmeyi başardılar; ayaklanma merkezlerini çevirdiler, İzmit ve İstanbul'a doğru ilerlediler. İsyancıların moral gücü kırıldı. Gericiliğin hizmetine soktuğu dinsel yobazlık, ancak kısa sürelerde Anadolu köylüsü ile zanaatçılar üzerinde daha üstün bir etki sağlayabilmişti. Bu insanlar, Halife Ordusu'nun Tanrı adına işlediği korkunç kötülükleri, bu ''ordu''nun saflarını doldurmak için İngiliz parasının nasıl dağıtıldığını gördüler. Fetvaları ve karşı-fetvaları yaşadılar, hocaların karşı taraf için nasıl savaştıklarını duydular. Sonra da padişah hükümetinin İtilaf Devletleri'nin barış koşullarını kabul edeceği, ''çünkü tamamıyla yok olmaktansa zayıf bir varlık olmanın yeğ görüldüğü'' haberi yayılınca, birçok kimse, padişah ve halifenin vatanın iyiliğine olmayan kötü bir davaya kendisini verdiğini anladılar. Ondan sonra geniş halk yığınları arasında padişahın saygınlığı hızla azaldı. O güne kadar sımsıkı kök salmış İslam inancı bile ağır bir sarsıntı geçirdi. Emekçi yığınlar arasında ulusal kurtuluş ve toplumsal ilerleme görüşleri yayıldı.

Halife Ordusu artık yoktu. Ulusal kuvvetleri uğraştıran ayaklanmalar orada burada hâlâ başgösteriyordu. Ama bu kuvvetler, onları kendi güçleri altına soktular. Hatta Refet Paşa'nın süvari birlikleri İstanbul yönünde İngiliz karargâhına bir mil kalıncaya kadar ilerledi. Mustafa Kemal, bu ilerlemeyi durdurdu. Yunanlıların saldırı hazırlıkları artık gözden kaçmayacak kadar apaçık duruma gelmişti. 22 Haziran 1920'de fırtına koptu. Altı Yunan tümeni İzmir'den doğuya doğru yürüyüşe geçti, başka tümenler de Trakya üzerine yürüdüler. Parayı ve donatımı İngiliz hükümeti veriyordu. Ama İngilizler'in yeteri kadar askeri yoktu. İngiliz halkının barış özlemi ve proletaryanın birçok devrimci eylemi, Lloyd George hükümetini, orduyu dağıtmaya zorlamıştı. Geri kalan birliklerin de İngiliz İmparatorluğu'nun kendisinin tehlikeye girdiği başka noktalarda kullanılması zorunluluğu vardı. İngiliz sömürge askerleri, Hindistan'da, Afganistan sınırında, Irak'ta ve Mısır'da ulusal ayaklanmalara karşı savaşıyorlardı. Ulusal-devrimci dalga İngiliz başkentinin kapılarına kadar dayanmıştı: İrlanda halkı kendisini ezenlere karşı ayaklandı. Müttefiklerin durumu gittikçe kötüleşiyordu. Fransa'da da ordu dağılıyordu. Askerler ve denizciler, Sovyet Rusya'ya karşı müdahaleye katılmaktan kaçındılar. Fransız sömürge birlikleri Suriye'ye yığılmış, Faysal'ın Arap krallığının bağımsızlığını sona erdirmekle uğraşıyordu. Proleter devriminin arifesinde olduğu sanılan İtalya da, tamamıyla eylem yetersizliği içindeydi.

Yunan Başbakanı Venizelos, Müttefik Yüksek Konseyi için en zor zamanda bir kurtarıcı melek gibi göründü. Yunan ordusunu Müttefiklere yem olarak sundu. Müttefikler gereken silahlı güçle ortaya çıkamaz durumda kalırlarsa, ilkyazda San Remo'da, hazırlanan ağır barış koşullarını, Osmanlı İmparatorluğu'na nasıl kabul ettirebilirlerdi? Bu barış, Türk halkına zorla kabul ettirilmek isteniyorsa, Mustafa Kemal ile hesaplaşmak zorunluğu vardı. Mustafa Kemal'in kuvvetleri İstanbul'a yaklaşmaya başladığı sırada, bu durum daha da önem kazanmıştı. Lloyd George ile Clemenceau, sunulanı teşekkürle kabul ettiler. Venizelos ile Atina'daki Yunanlı şovenistler de kendi hedeflerinin peşindeydiler: Geleceğin ''Büyük Yunanistan'ı için yeni yerler ele geçirmek istiyorlardı. O an için Yunanistan'ın güçlülüğü ne kadar etkileyici görünse de, daha ilk günden başlayarak girişimin zayıf bir yanı vardı: Gerek Paris, gerekse Roma, onayını pek gönülden kopar gibi vermemişti. Fransız hükümeti, Kilikya'da Kemalistlerle yapılan geçici ateşkesin de tanıtladığı gibi, her şeye karşın, sonunda Ankara'yı tanımadan yapılamayacağını artık anlıyordu. Avrupa da kendisinin yardımından olmamak için Lloyd Geoge'u desteklemek zorundaydı. İtalyan emperyalistleri ise, birliklerini Güneybatı Anadolu'dan çekmeye hazırlanıyordu.

Yunan birlikleri birkaç hafta içinde dikkate değer başarılar sağladı. Balıkesir'i, daha sonra Bursa'yı ele geçirdiler, Eskişehir-Afyonkarahisar'ın tam batısındaki bir hatta kadar ilerlediler. İngilizler de, Marmara Denizi'nin güney kıyısına asker çıkararak kendilerini desteklediler. 20 ile 27 Temmuz 1920'de Yunan birlikleri Trakya ile Edirne'yi de işgal etti. Kurtuluş Savaşı'nın daha başında Trakya Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin çalışmalarını baltalayan Cafer Tayyar komutasındaki 1. Kolordu, ciddi bir direnme göstermeden teslim oldu. Türk askerleri sayıca, cephane ve donanım bakımından düşmanlarından daha zayıftılar ve ağır kayıplar verdiler. Halife tarafından kandırılan isyancılara karşı aylarca süren savaş çok şeye mal olmuş ve etkili bir savunmanın düzenlenmesi için gerekli olan gücü alıp götürmüştü. Ulusal silahlı kuvvetler hâlâ en dayanıklı olanlardı. Örneğin Demirci Efe'ye saldıran Yunan tümeni, pek az başarı elde edebilmişti. Daha Nazilli'nin doğusunda iken durdurulmuştu.

Mustafa Kemal cephe bölgesine bizzat gitti ve orada çok sayıda, cesaretini yitirmiş ve dağınık hale gelmiş birliğe rastladı. Düşmanın karşısına, yeni cephelerin çıkarılabilmesi için komuta yapısını yeniden kurmak amacıyla çalışmalar yaptı. Yunanlılar, kendileri ve Müttefikler için aşılması güç bölgeye doğru şimdilik daha fazla ilerlemenin ikmal hatları güvence altına alınmadan çok tehlikeli görünmesi karşısında siperlere yerleştiler. Cephe yeniden siper savaşı halinde donduruldu.

Kemal, henüz Ankara'ya dönmemişti ki, Büyük Millet Meclisi'nde kendisine karşı sert saldırılarda bulunulduğunu gördü. Bazı milletvekilleri, yenilgiden sorumlu olanların cezalandırılmasını istiyorlardı. Dolaylı olarak bu saldırılar onun kendisine karşı yöneltiliyordu. Bir milletvekili, yenilginin bütün dünyada,''Anadolu savunmasının adına ne denirse densin, bunun bostan korkuluğundan başka bir şey olmadığı'' izlenimini uyandıracağını haykırdı. 26 Temmuz 1920 günü gizli bir oturumda Mustafa Kemal, Meclis'te dile getirilen kuşkuları ele aldı. Onun için söz konusu olan, bir paniği önlemek, milletvekillerinin sessizlik ve sabır göstermeleri için uyarıda bulunmaktı. Cephe birliklerini Yunan birliklerinin karşısına çıkarmak yerine, iç karışıklıkları bastırmak için kullanmasının doğru olduğunu onlara anlattı. İtilaf emperyalistlerine ve onların Yunanlı yardımcılarına karşı başarı ile çıkabilmek için önce ulusun birlik haline gelmiş ira desinin sağlanması gerekiyordu. Bu konuda şöyle dedi: ''Ülkede düzenlik güvence altına alınmadığı, ulusun birliği ve iç bağlılığı kurtuluş dileği içinde sağlanmadığı sürece, bir dış düşmanın ülkede yayılmasını durdurmaya çalışmak olanaksızdır ve aslında böyle bir çabadan önemli bir başarı da beklenemez. Eğer ülke ve ulus, benim salık verdiğim tutumu takınırsa, düşmanın herhangi bir zamanda bundan sağladığı ve çok büyük bir bölgenin işgal edilmesi sonucuna götüren bir başarının her zaman ancak geçici bir niteliği bulunabilir. Birliğini ve iradesini ortaya koyan ve her zaman koruyan bir ulus, kendisine saldıran kibirli herhangi bir düşmanı, işlediği haddini bilmezlikten pişman olma yoluna er geç götürebilir.'' İstanbul hükümetinin kışkırtmalar yoluyla birçok birliğin savaş ruhunu yok ettiğine de dikkati çekti. Meclis'ten şu dilekte bulundu: ''Ülkemin bütün yardım kaynaklarını kullanmak için gerekli güce ve araçlara sahip olunsa bile, ciddi bir askeri örgütün meydana getirilmesi ve başarı olanaklarının güvenceye alınması için zamana da gereksinme vardır.'' (83). Mustafa Kemal ile yandaşlarının 1920 yazındaki yenilgiden çıkardıkları sonuç burada kendini gösteriyor. Kendileri, vurucu bir ulusal orduyu kurmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ediyorlardı. Ancak böyle bir ordu ülkeyi kurtarabilirdi. Padişah ordusunun kalıntıları ile oldukça bağımsız ulusal silahlı kuvvetlerin yan yana bulunuşu, gerçekte bütün sorumlular tarafından anlaşılan büyük bir engeldi. Bu yan yana oluşun nasıl ortadan kaldırılacağı -eski düzenli ordu temeli üzerinde mi, yoksa çeteci birlikler temeli üzerinde mi- konusu henüz tartışılıyordu. Ama bu sorunun çözümlenmesinin daha fazla geciktirilemeyeceği zaman noktası da yaklaşıyordu.

Ordunun örgütlendirilmesiyle de iş olup bitmiyordu. Para, cephane, silah ve donatım araçları yoktu. Türk Kurtuluş Savaşı'nın en kahramanca bölümünden birini, Türk işçileri, köylüleri ve askerleri, orduyu, gerekli araç ve gereçle donatma çabası göstererek yazdılar. İstanbul'daki silah depolarında eski ordunun silahlarının büyük bir kısmı bulunmakla birlikte Anadolu'nun iç taraflarında müttefiklerin topladıkları top kamaları da bu depolara getirilmişti. Depo işçileri yaşamlarını tehlikeye atarak müttefiklerin gözetimi altında bulunan depolardan ve işliklerden silah ve top kamaları kaçırdılar. Yakalanan olunca savaş mahkemesinin karşısına çıkarılıyor ve idam edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. Gizli bir örgüt, savaş gereçlerini teslim alıyordu. Kömür çuvalları ve saman yükleri içine gizlenen silahlar geceleyin serüvenli bir biçimde, ana caddeleri gözetleyen İngiliz nöbetçilerinden ve yan yolları tutmuş olan Yunan nöbetçilerinden kaçırılarak yerine ulaşıyordu. Çoğu zaman bu yoldan insan da taşınıyordu: İstanbul'u terk eden yüksek okul ve askeri okul öğrencileri. Bunlar ulusal kuvvetlere katılmaya gidiyorlardı. Anadolu'nun demiryolu işliklerinde demirciler yeni top kamaları yapmak için çekiç sallıyordu. Bütün bu çabalar çok görkemli olmakla birlikte, kanı emilmiş ve soyguna uğramış ülke, çağdaş bir savaşı başarı ile sürdürmek için gerekli bütün gereçleri sağlayabilecek durumda değildi.

Temmuz yenilgisinden sonra Ankara'da yaygınlaşmaya başlayan cesaretsizlik ve kötümserlik, 10 Ağustos 1920'den sonra yerini bir kızgınlık duygusuna ve savaşma kararlılığına bıraktı. O gün padişah hükümeti, Paris'in kenar semti Sèvres'de İtilaf Devletleri tarafından önüne konulan emperyalist barış diktasını imzalamıştı. Lloyd George, daha önce, 21 Temmuz 1920'de, Avam Kamarası'nda, ''Türkiye'nin tamamıyla parçalanması gerektiğini ve bundan üzüntü duymak için de bir neden bulunmadığını'' (84) açıklamıştı.

Antlaşma, egemen bir Türk devleti yapıntısı ayakta bırakılmakla birlikte, bağımsız bir Türkiye'nin sonu anlamına geliyordu. İstanbul ile ardında kalan önemsiz bir toprak parçası dışında Türkiye'nin Avrupa'daki toprakları Yunanistan'a bırakılıyordu. Padişahın oturduğu yer, gene İstanbul olacaktı, ama Türkiye barış antlaşmasını tam olarak yerine getirmezse, Müttefiklerin bu hükmü değiştirme yetkisi vardı. Türkiye, bu konuda alınabilecek her kararı peşinen tanıyordu. Böylece padişah ile hükümet, boğaz kenarındaki başkentte, her an buyruk yerine getirmeye hazır durumda bekleyecekti. Boğazlar barışta ve savaşta bütün ticaret gemileriyle savaş gemilerine açık tutulacaktı. Türkiye'nin ancak ikinci derecede rol sahibi bulunduğu bir Boğazlar komisyonu, bu amaçla Akdeniz ile Karadeniz arasında bulunan su yolu denetimini üstüne alıyordu. Artık İngiliz donanması bu sularda her an görülebilir ve Sovyet Rusya kıyılarına karşı baskıda bulunabilirdi. Boğazlar bölgesi askersiz duruma getiriliyor ve Müttefikler burayı işgal altında tutma hakkını koruyorlardı.

Arap topraklarının elden çıkışı ve 1814'ten önce İtalya'nın kendine sağladığı toprak katmanlarının (On iki Ada) tanınması, İngiltere'nin aldığı yerlerin (Kıbrıs, Mısır) kendinin sayılması, artık Ankara'da hiç kimseyi şaşırtmıyordu. Ama asıl Anadolu sınırları içinde kalan Türkiye de, daha başka zararlara uğruyordu. İzmir bölgesi Yunan egemenliğine giriyordu - yalnız beş yıl süreyle kentin bir dış kalesinde Türk bayrağı dalgalanabilecekti. Doğu illeri, Örneğin Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis, İtilaf Devletleri'nin koruyuculuğu altında bulunan Ermenistan'a bırakılıyordu. Buranın asıl sınırını ABD Başkanı Wilson çizecekti. Onun hakemliğine Türkiye hiç  ses çıkarmadan boyun eğecekti. Bunun gibi bir de özerk Kürdistan kurulacaktı. Kürdistan'ın Türkiye'den tamamıyla ayrılıp ayrılmayacağı konusu üzerinde Milletler Cemiyeti sonradan karar verecekti.

Türkiye'nin geri kalan yerleri, gerçekte ülkeyi İtilaf Devletleri'nin yarı sömürgesi durumuna düşüren daha başka egemenlik sınırlamaları altına alınıyordu. Sèvres Antlaşması her şeyden önce Türkiye'yi savunmasız duruma sokuyordu. Padişahın yalnızca 700 kişilik bir muhafız gücü ile 35.000 kişilik jandarma birliği bulundurmasına izin veriyordu. Nefret edilen kapitülasyonlar sınırsız olarak yeniden getiriliyor ve ülkenin gümrük özerkliği elinden alınıyordu. Bir Fransız-İngiliz-İtalyan parasal işler komisyonu, ülkenin parasal işlerini üzerine alıyordu. Ülkenin bütçesini bu komisyon hazırlayacak, hükümetin aldığı borçları ve vereceği imtiyazları, hukuksal geçerliklerini kazanmadan önce, onaylayacaktı. Devletin bütün gelirleri komisyonun yetkisi içinde kullanılacaktı. Büyük devletlerin Hıristiyan azınlıklar konusundaki eski müdahale hakkı da ölümsüzleştiriliyordu.

Bu antlaşma, Türkiye'nin her türlü askeri, hukuksal ve parasal karar verme özgürlüğünü elinden alırken, aynı gün yapılan üçlü bir sözleşme, bu boyunduruk altına alma sistemini ekonomik bakımdan tamamladı. Sözleşmede İngiltere, Fransa ve İtalya, bunlardan son iki devletin belli ayrıcalıklara sahip özel etki alanları elde etmelerini kararlaştırdı. İtalya, Antalya ve Konya bölgesine, Fransa da Kilikya ile Batı Kürdistan'a böylece sahip olacaktı. İngiltere, bununla, emperyalist rakiplerini ''yatıştırmak'' istiyordu. Çünkü Fransa, savaş sırasında kendisine vaat edilen değerli petrol bölgesi Musul'u, San Remo'da, gene İngiltere'ye bırakmış, İtalya'ya ayrılmış olan İzmir de Yunanistan'a verilmişti. Bu arada belirtmek gerekir ki, Fransa ile İtalya bu teselli ödüllerinden hoşnut kalmamışlar ve Sèvres Antlaşması'ndan sonra Türkiye sorununda İngiltere'ye güçlükler çıkarabilecekleri anı gözlemeye başlamışlardı.

Üçlü sözleşme, her iki devlete kendi bölgelerinde ekonomik imtiyazlar tanıyordu. Ayrıca bu devletler, söz konusu bölgelerde yönetim ve polis örgütünü ''yeniden düzenlemeye'' yetkiliydiler. Bu, etkinlik bölgeleri yönetiminin Fransa ve İtalya'ya verilmesi, böylece onlar için ekonomik sömürünün kolaylaştırılmasından başka bir anlama gelmiyordu. Üçlü sözleşme, bu emperyalist soygun sistemine taç giydirmek için de, İtalya ile Fransa'nın söz konusu bölgeleri askeri bakımdan işgal etmesini öngörüyordu. Bu bölgeler ancak iki devletin İngiltere ile anlaşma halinde, Türklerin barış antlaşmasını yerine getirdiğini saptamalarından sonra boşaltılacaktı. O halde boşaltma zamanı, imzacı devletlerin isteğine bağlı kalmıştı. Bu hüküm ile birlikte İstanbul'un ve boğazların sürekli işgali, savunmasız bırakılan Türkiye'yi her zaman için baskı altında tutacaktı.

İstanbul'un siyasal çevreleri umutsuzluk ve bitkinlik içine düşmüştü. Gazeteler siyah matem çerçeveli olarak çıkıyor ve gösterişli biçimde haber veriyorlardı: ''Uzun zaman üç kara parçası üzerinde yıldız gibi egemen olan imparatorluğun sonu demektir bu!'' Buna karşılık Ankara'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun çoktandır ölü olduğu çok iyi biliniyordu. Kemalistler onun ardından yas tutmuyorlardı. Bunun yerine, Sèvres Antlaşması'nın ulusal Türk devletini emperyalist boyunduruğun altına sokmak isteyişine karşı çıkıyorlardı. Büyük Millet Meclisi, 7 Haziran 1920 tarihli kararına bağlı kalarak, ulusal antlaşma temeline dayanılmadan yapıldığı için antlaşmayı geçersiz ve yokmuş diye ilan etti. 19 Ağustos 1920'de, Meclis, antlaşmayı onaylayan saray konseyi üyelerinin vatan haini olduğunu bildirdi. Padişahın temsilcileri Paris'te İtilaf devlet adamları önünde bel bükerken, ulusal, devrimci Türkiye'nin elçileri Moskova'da Sovyet hükümeti ile görüşmeler yapıyordu.

Gerek Yunan saldırısının, gerekse Sèvres Antlaşması'nın, Türklerin bağımsızlığı bakımından meydana getirdiği büyük tehlikelerin ortasında Mustafa Kemal, yürekliliğini ve Türk halkının gücüne olan inancını yitirmedi. Düşmanın vuruşları sertleştikçe, o da aynı biçimde daha inatçı ve daha sert oluyordu. Halide Edip, Mustafa Kemal'in Sèvres diktasına nasıl tepki gösterdiğini bize şöyle anlatıyor: ''Onlar (Yani İngiliz emperyalistleri - J.G.) bizim de onlar kadar yaman olduğumuzu anlayacaklardır. Bizi kendileri ile eşit değerde görerek davranmak zorunda kalacaklardır. Başımız onların önünde asla eğilmeyecektir. Son insanımıza kadar onlara karşı savaşacağız ve sonunda uygarlıklarını başları üstünde parçalayacağız.'' (85). Doğunun tüm ezilen halkları onun sesi ile sanki haykırıyormuş gibiydi. Lenin, Sèvres Antlaşması'nın imzalanmasından kısa süre önce yapılan, Komünist Enternasyonalin İkinci Kongresi'nde konuşurken, halkların bu güçlü isteğini şöyle dile getirmişti: ''1.25 milyar insan için, 'ileri' ve uygar kapitalizmin onlara zorla kabul ettirmek istediği kölelik içinde yaşaması olanaksızdır ve bu insanlar yeryüzü nüfusunun yüzde 70'ini meydana getirmektedir.'' (86).

Ankara hükümeti, Sèvres Antlaşması'na karşı yaygın bir propaganda kampanyası geliştirdi Böylece, ulusu Yunanlı işgalilere karşı silahlı bir savaşım içinde eskisinden daha sımsıkı biçimde birlik haline getirmeyi başardı. Artık düzenli ordu birliklerinin kurulması konusunda da elle tutulur ilerleme sağlanıyordu. Çeşitli olaylar buna yardımcı oldu. Ekim 1920 başlarında bu kez Konya'da olmak üzere, gerici ayaklanma gene başgösterdi. Küçük garnizon kendini kahramanca savundu, ama sonunda üstün güç karşısında boyun eğdi. Padişah hükümeti tarafından kışkırtılmış olan ayaklanma ile düşman, güçlükle yeniden kurulan Türk cephesini bir yumrukla arkadan vurarak yıkmak istiyordu. Türk komutanlığı, çeşitli cephelerden ve Ankara'dan birlikleri yürüyüşe geçirdi. Bunlar, 6 Ekim'de, Konya'yı ve çevresini isyancılardan temizlediler. Düzenli birliklerin etkinliği yükseldi. Öte yandan Batı Cephesi Başkomutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, ''Seyyar Kuvvetler'' komutanı Ethem Bey'in salık vermesi üzerine, sözde tecrit edilmiş bulunan Yunan tümeni üzerine bir saldırıya girişti. Saldırı gereği gibi hazırlanmamıştı ve Türk birliklerinin yenilgisi ile sona erdi. Cephe biraz daha doğuya kaydırıldı.

Saldırı Genelkurmay'ın isteği dışında olduğu için, Türk komutasında değişiklikler yapılması gereği ortaya çıktı. Ali Fuat Paşa görevinden alındı ve Moskova'ya Büyükelçi olarak gitti. Savunma Bakanı Fevzi Paşa, Genelkurmay Başkanlığı görevini de ek olarak yüklendi. Batı cephesinin kuzey kısmını bundan böyle daha önceki Genelkurmay Başkanı İsmet, güney kısmını da Refet yönetiyordu. Kendisi burada ayrıca güçlü süvari birlikleri de kuracaktı. Bu amaçla köylerden çok sayıda at ve gereç topladı. Elkoyma birliklerinin baskınları ve zora başvurma eylemleri halkın hoşnutsuzluğunu kazandı. Birçok yerde Kemalistlere karşı gösteriler yapıldı.

Böylece, çete birliklerinin dağıtılması ve yeni bir düzenli ordunun kurulması yolunda Mustafa Kemal üzerinde daha çok baskıda bulunan kişiler, önemli cephe komuta yerlerine geldiler. 8 Kasım 1920'de, hükümet, çetelerden düzenli birlikler meydana getirmeye ve düzensiz silahlı kuvvetler sistemini ortadan kaldırmaya karar verdi. Bu karar, burjuva güçlerin ulusal hareket içinde kesinlikle üstünlük kazandıklarının bir belirtisiydi. Demokratik köylü ya da proleter kanat çok zayıftı ve pek az örgütlenmişti. ''Yeşil Ordu''nun başına gelenler bunu daha önce de göstermişti. Ulusal kuvvetlerin en büyük kısmı, bunu izleyen haftalarda düzenli orduya katıldı. Yeniden silah altına alınanlarla bu ordu daha da güçlendi. Çeteci birliklerinin önderleri, emperyalistlere karşı zafer kazanmak için birlik halinde ve sıkı biçimde yönetilen askeri bir örgütün ne kadar önemli olduğunu bizzat anladılar. Türk Başkomutanlığı çetecilerin birçok birliklerini tamamıyla orduya kattı. Örneğin Halife Ordusu'nun yenilmesinde üstünlük gösteren İbrahim Süreyya Bey'in birliği 3. Süvari tümeni ve Sarı Efe'nin birliği 33. Topçu Alayı oldu. Demirci Efe gibi öteki çete önderleri tekrar dağlara çıktılar ve Yunan cephesinin ardında işgalcilere karşı gerilla savaşını sürdürdüler. Düzenli silahlı birliklerin sayısı 1920 yılının sonunda 90 bine çıktı. Burjuva tarihçiler çoğu zaman, çetelerin ulusal sorumluluk duygusunu anlatan gerçeği görmezlikten gelirler. Çeteler, ulusal kurtuluşu, daha sonraları geniş halk yığınlarının toplumsal isteklerini gerçekleştirebilmek için önemli bir görev ve temel koşul saymışlardı. Buna karşılık birçok tarih yazarı, çeteci birliklerinin dağıtılışını, yalnızca Çerkez Ethem Bey'le ilgili olaylara bağlarlar. ''1. Seyyar Kuvveti''nin komutanı, yeni başkomutanı İsmet'in buyruklarını yerine getirmekten ve bu yüzden de birliğini düzenli orduya vermekten kaçınmıştı. 27 Kasım 1920 günü akşamından sonra Ethem, Başkomutana hiçbir haberi bildirmiyor, doğrudan doğruya Mustafa Kemal'e başvuruyordu. Bunun dışında ''Tüm Seyyar Kuvvetler ve Kütahya Bölgesi Komutanı'' rütbesini de üzerinden atmıştı. Ethem, Kütahya'da karargâhını kurdu ve çevrede sivil yönetimi de yürüttü. Komutasında 3.000 kadar atlı, 100 ağır makineli tüfek ve 4 top vardı. Kardeşleri de kendisini destekliyordu. Tevfik yardımcısıydı, Reşid de milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'nde kardeşinin davası yolunda çalışıyordu. Anti-emperyalist savaşta büyük hizmetler görmüş olan Ethem, öte yandan ulusal devrimci hareketi kendi kişisel hedefleri için kullanmak istedi. Kendisi bir serüvenciydi, kişisel iktidardan başka bir şey düşünmüyordu. Ordunun başına geçerek Ankara hükümetini devirmek amacı güttüğü açıkça ortaya çıkmıştı.

İsmet ve Refet, Ethem'e karşı zor yoluyla harekete geçmek istediler. Mustafa Kemal ise iyilik yolundan bir birleşme sağlamak çabası güttü. Her iç kavga, düşmanların işine yarıyordu. Bu yüzden Kemal, Ethem'i Ankara'ya çağırdı. Ethem yola çıkmadan önce yakın arkadaşlarından bazılarına, İsmet'i Batı Cephesi Komutanlığı'ndan uzaklaştırmadığı takdirde Mustafa Kemal'i Büyük Millet Meclisi'nin kapısı önünde asacağını söyledi, Çankaya'da Mustafa Kemal'in villasına girdiği zaman, Kemal yatakta hasta yatıyordu.Ethem'in muhafızları evin içine dağıldılar, kendisi de kapıyı vurmadan Kemal'in odasına girdi. İri yapılı Çerkez'in yabansı ve korku verici bir kalıbı vardı. Ethem, nazikçe söylediği ilk sözlerden sonra isteğini açıkladı. Mustafa Kemal, ''olanaksız'' dedi. Muhafızlarının, Ethem'in işareti üzerine ateş etmeye hazır durumda beklerken evin kuşatıldığını da biliyordu. Ethem, pencereden dışarı bakarken, güç durumda bulunduğunu anlamış oluyordu. Mustafa Kemal'i öldürseydi, kendisinin de öleceğini biliyordu. Zorla gülümsemeye çalıştı, selam verdi ve adamları ile birlikte evi terk etti. Ama Ankara'dan ayrılmadı. Bir otele yerleşti ve Mustafa Kemal'e karşı fesatçılığa girişti.

Mustafa Kemal, hastalıktan kalktıktan sonra, Ethem ile kardeşini, İsmet'le görüşmek üzere Eskişehir'e gitmeye çağırdı. Ama yolda Ethem treni terk etti. Kemal'in, Ethem'in nerede olduğunu sorması üzerine kardeşi Reşit şöyle dedi: ''Ethem şu anda birliklerinin başında bulunuyor.'' (87). Mustafa Kemal, görüşmelerde bulunmak üzere Ethem'e bir heyet yolladı. Ama bu da boşuna oldu.

Bunun üzerine, Ethem'in birliğini silahsız duruma getirmek üzere piyade ve süvari birliklerinin Kütahya'ya hareket etmesi ve hazır olması için başkomutanlığa buyruk verdi. 27 Aralık 1920'de Büyük Millet Meclisi Hükümeti şu kararı aldı:

''1. Birinci Seyyar Kuvvetler, bütün öteki birlikler gibi, hiçbir kayıt ve koşula bağlı olmaksızın, hükümetin yönetmeliklerine ve buyruklarına uymak, askeri disiplin altına girmek zorundadır...

''3. Yukarıdaki kararları Genelkurmay Başkanlığı uygulayacaktır.'' (88).

Bu önlemler, cepheden çekilen birliklerin Kütahya'ya doğru saldırıya geçmesiyle uygulanmaya başlandı. Kent ele geçirildi, Ethem'in birlikleri dağıtıldı, bir kısmı kendisiyle birlikte kaçtı. Ethem, bundan sonra gerçek karakterini gösterdi. İstanbul'a sadrazama şöyle bir telgraf çekti: ''Şu anda Millet Meclisi'nin bir kararı ile saldırıya uğramış bulunuyorum. Birliklerim, hem kendimi savunmaya, hem de saldırmaya yetecek durumda olmakla birlikte, cephede ve yan tarafta Yunanlılarla ilişki halinde bulunduğum için, Yunan Başkomutanlığı ile nasıl bir davranışta bulunulacağı konusunda anlaşmış olmakla birlikte, sizin yüksek onayınızı almayı da gerekli görüyorum.'' (89). Ethem, kişisel tutkusu yüzünden hain olmuştu. Birkaç gün sonra, ne savunma, ne de saldırı için hiçbir kuvvet sahibi değildi. Çeteciler, önderlerinin Yunanlılar tarafına geçtiğini anlayınca, onu terkettiler. Ethem olayı da böylece kapanmış oldu.

Ancak Büyük Millet Meclisi, Ethem'in ihanetinden yararlanarak sol güçlere karşı öldürücü bir yumruk indirdi. Ankara'da ve öteki kentlerde ''Türk Halk Komünist Partisi''nin (''Yeşil Ordu''nun kapatılmasından sonra parti kendine bu adı verdi) ve sendikaların önderlerini tutuklattı. 28-29 Ocak 1921 gecesi sürgünden Ankara'ya dönmekte olan Mustafa Suphi ile 15 arkadaşı Trabzon'da haince öldürüldüler. Kemalistler, bu anti-komünist politika ile ulusal cepheye büyük zarar verdiler ve Türk halkına düşman olanların entrikalarını kolaylaştırdılar. Böylece Türk Kurtuluş Savaşı'nın dünyadaki ilerici güçlerden gördüğü moral-siyasal desteği de zayıflattılar. Öte yandan, sayıca zayıf olmakla birlikte Türk halkının geleceğini temsil eden Türkiye Komünist Partisi'ni tümden yok etmeyi başaramadılar. Komünistler, emperyalizme ve padişah gericiliğine karşı güçlü savaşımı sürdürdüler.

Bu arada Yunan Başkomutanlığı Ethem olayından cesaret alarak 6 Ocak 1921'de Bursa'dan Eskişehir yönünde bir saldırıya başladı. Bununla, Kuzeyden Güneye giden önemli Anadolu demiryolunu ele geçirmek istiyordu. Ethem'e karşı girişilen savaşla çok sayıda birlik cepheden uzaklaştırıldığı için, Türk tarafının durumu nazikti. Bu durumda Mustafa Kemal, eldeki bütün birlikleri bu saldırıya karşı bir araya getirmeye karar verdi. Cephenin geri kalan kısımlarında yalnızca zayıf kuvvetler kaldı. Düşmana karşı koyabilmek için tek olanak buydu.

10 ve 11 Ocak 1921 günleri, İnönü İstasyonu yakınında bir meydan savaşı oldu. İsmet komutasındaki Türk birlikleri, ağır kayıplar vererek de olsa, düşmanı durdurmayı ve daha sonra Bursa'daki çıkış siperlerine kadar geri püskürtmeyi başardılar. Yeni ulusal Türk ordusu, ilk zaferini kazanmıştı.

Bu zafer, İtilaf Devletleri ve padişah üzerinde etkisini göstermekten geri kalmadı. Padişah daha 1920 güzünde, Kemalist isyancıların sonunu silahla getirme yolunda Damat Ferit politikasının başarısızlığa uğradığını görmüştü. Bu yüzden Eylül 1919'da olduğu gibi, Damat Ferit'in yerine gene Ali Rıza'yı getirdi. Bu, 22 Ekim 1920'de olmuştu. İstanbul'un gerici çevreleri, anlaşma politikası perdesi altında, iç parçalanmalardan yararlanmayı denediler. Ankara'da Millet Meclisi'nde, padişahla uyuşma konusunda çıkan her fırsatı büyük bir istekle kullanacak milletvekillerinin bulunduğunu biliyorlardı. Ali Rıza Paşa, Türk kamuoyunda tanınmış ve henüz fazla lekelenmemiş iki kişiyi özel bir görevle yolladı. Bunlar, Dahiliye Nazırlığı'na atanan eski sadrazam İzzet Paşa ile Bahriye Nazırı Salih Paşa idi. Kendilerinin yola çıktığı haberi bile birçok yerde, İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlığın barışçı yoldan çözümleneceği umudunu yeniden uyandırdı. Mustafa Kemal, kamuoyundan bu kanıyı silmek amacıyla, iki politikacı ile buluşmaya hazır olduğunu açıkladı. Buluşma, 5 Aralık 1920'de, Bursa yakınındaki Bilecik'te oldu. Büyük Millet Meclisi Başkanı, kendisiyle görüşenlerin dikkatini, ne İstanbul hükümetini, ne de böyle bir hükümetin üyeleri olarak iki paşayı tanıyamayacağı noktasına çekti ve bu nedenle görüşmenin yalnızca özel bir nitelik taşıdığını belirtti. İstanbullu nazırlar bu görüşe katıldılar. Bununla birlikte, onların önermek istedikleri, şey yaptıkları gezinin ötede beride uyandırdığı umutlarla hiçbir yönden uygun düşmedi. Ankara'dan, İstanbul hükümetini tanımasını ve onun buyruğu altına girmesini istediler. Ancak bundan sonra Sèvres Antlaşması'nı değiştirmeye ve Doğu sınırı ile İzmir bölgesi konusunda Türkiye'ye ödünler vermeye hazır bulunan Müttefiklerle görüşmelere başlanabilirdi. Bu türlü görüşmelerle Yunan ve İtilaf birliklerinin çekilmesi sağlanabilirdi. Oysa bu türlü görüşmelerin başarı ile sonuçlanacağı konusunda Müttefiklerden gelen resmi bir söz yoktu. Bu durumda -Ethem yüzünden iç anlaşmazlıkların en ileri noktaya ulaştığı bir zamanda- böyle tutarsız bir görüşme önerisine güvenilseydi, ulusal direnme ve birliklerin ruhsal durumu için tehlikeli bir durum ortaya çıkabilirdi. Mustafa Kemal yüreklilik dolu bir atiklikle duruma egemen oldu. İstanbul'a dönmelerine izin veremeyeceğini iki paşaya bildirdi. Kendisiyle birlikte Ankara'ya gitmeliydiler. Ankara'da İzzet ile Salih'e eşsiz bir incelikle davranıldı; ama kendilerini Mart 1921'e kadar Ankara'dan dışarı bırakmadılar. Bu arada basın, iki nazırın ülkenin iyiliği ve kurtuluşu yolunda daha etkili ve verimli çalışmak için Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne katıldığı haberini yaydı. Böylece geziden İstanbul hükümetinin beklediği propaganda etkisi boşa çıkarılmış oldu. Mustafa Kemal zaman kazanmıştı.

Bu zaman, askeri durumun dengeye kavuşturulması için kullanıldı. İnönü Zaferi'nden sonra İtilaf Devletleri'yle görüşmeler için hazırlıklara da başlandı. Çeşitli öğeler, durumu Ankara'nın yararına olmak üzere değiştirmişti. Türk ordusunun başarısı yanında, Denikinle birlikte İtilaf Devletleri'nin desteklediği beyaz muhafızlardan General Vrangel'i ortadan silip süpüren Kızıl Ordu'nun da zaferleri vardı. Londra ve özellikle Paris, dikkatli olmak gerektiğini anladılar. Bolşevizmin uzun zaman için Rusya'da kök saldığı anlaşıldı. Moskova ile Ankara arasındaki ilişki gittikçe sıkılaştı. Ulusal devrimci hareket, Doğu halkları arasında Sovyet Rusya'nın ve Kemalist Türkiye'nin zaferleriyle daha güçlü olarak alevlendi. Kuzey Afrika sömürge imparatorluğu üzerinde de bunların etki yapmaması olanaksızdı. Fransız hükümetinin Kilikya cephesini ayakta tutmak için gerekli parası ve askeri yoktu. Bu yüzden Kemalist Türkiye yararına bir dönüş yapılmasını isteyen sesler, Paris'te çoğaldı. İslam dünyası böylelikle hoşnut edilebilirdi.

Bunun sonucu olarak Fransa, aralık ayında, Müttefik Yüksek Konseyi'nin Londra Konferansı'nda, Sèvres Barış Antlaşması'nın değiştirilmesi ve Türkiye'ye karşı Yunanistan'ın artık desteklenmemesi önerisi ile ortaya çıktı. Padişahın zayıf hükümeti artık tamamıyla İngiliz etkisi altına girdiği için, Yunanistan'ın galip gelmesi halinde, İngiltere'nin şimdiki üstün durumu kesinlikle yerleşecek ve Fransa, bu duruma razı olmayacaktı. Yunanistan'da bir iç politika olayı Fransa'nın bu dönüşüne neden hazırlamış ve İngiltere'nin de duraksama göstermeye başlaması sonucuna götürmüştü. Aralık 1920'de İtilaf dostu Venizelos düşürüldü. Kendisi 12 Haziran 1917'de emperyalist Almanya'nın hoşuna giden bir tarafsızlık politikası izlemiş olan Kral Konstantin I'i tahttan çekilmeye zorlamış, Yunanistan'ı da İİtilaf Devletleri'nden yana savaşa koşmuştu. 19 Aralık 1920'de Wilhelm II'nin eniştesi olan Konstantin yeniden Yunan tahtına çıktı. Müttefik Yüksek Konseyi'nin Atina'ya yolladığı sert notalara karşın, bu iş olmuştu. Müttefikler, kralın yeniden tahta çıkarılması halinde kendilerinin ''hareketlerinde tekrar serbest kalacaklarını'', daha doğrusu misillemede bulunacaklarını açıkladılar. İlk önlem olarak, yaptıkları para yardımını kestiler. 1920 yazında Yunanistan İtilaf Devletleri'nin verdiği ''görev'' üzerine harekete  geçerek Anadolu'da saldırısına girişmişti, ama müttefikler'' artık ''hareketlerinde tekrar serbest'' duruma geldikleri için, şimdi bu ''görev'' kesinlikle sona ermiş bulunuyordu. Ama bu konuda henüz bir karar verilmemişti. Fransız gazetesi Temps, Wilhelm II'nin eniştesi için para ve insan feda etmekten vazgeçmesini, artık Türkleri kendine dost edinmesini hükümetten istiyordu. Venizelos'un düşmesi, bekleme durumundan çıkarak Sèvres Antlaşması'nın değiştirilmesi yolunda etkin bir politikaya girmesi için Paris'in çıkış yapmasına neden oldu. Artık Doğu'daki İngiliz-Fransız-İtalyan birlik cephesi yalnızca sözde vardı.

Bu koşullar, Ankara'da, Türk ulusal hükümetinin bundan sonraki askeri ve diplomatik eylemlerine yarar sağladı. Ancak bu yoldaki çalışmaların başarıya ulaşması için, Ankara hükümetinin Sovyet Rusya'yı bu arada güvenilir bir dost ve müttefik olarak kazanması da en büyük rolü oynadı.

 

 

 


KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE 1/5

KEMAL ATATÜRK ve ÇAĞDAŞ TÜRKİYE

I.Bölüm

JOHANNES GLASNECK

Çeviren:   ARİF GELEN

 

ÖNSÖZ

 

YÜZYILIMIZIN yirminci ve otuzuncu yıllarının gazeteleri gözden geçirildiği zaman, dar ve zayıf yüzlü, çakır ve etkili gözlü bir adamın resimleri ile sık sık karşılaşılır. Güçlü bir kişiliği anlatan, çok belirgin bir yüzdür bu. İlk resimlerinde üniforma ile görülür, başında tatarların kürk şapkası, kalpak vardır. Sonraki resimlerinde yalnız sivil kıyafettedir. Çoğu zaman silindir şapka ile şık bir frak, ara sıra da en modern İngiliz kesimi hafif bir yaz elbisesi içindedir.

Her gazete okuru için bir kavramdır bu insan: Mustafa Kemal Paşa(1) ya da Kemal Atatürk (2), 1919-1923 yıllarında, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın önderi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı. Kısa zamanda yaşamı ve yapıtı ile ilgili kitaplar da ortaya çıktı. Burjuva gazetecilerin ve yayımcıların onun için yazdıkları, şaşırtıcı, merak verici ve coşkulu, tek sözcükle coşturucuydu.

Onun için çok kişi yazdı, kişiliği konusunda çok yorumlar yapıldı. Ancak burjuva basını bir noktada görüş birliğindeydi: Bu Türk generali ve devlet adamı, ''tarih yapan kişilerdendi''. Onlar için bu, daha çok yalnız bir seçkin grubun, yalnız birkaç sivrilmiş ''büyük kişi''nin dünya olaylarını belirlediği savı konusunda bir kanıttı. Halk yığını ise uyuşuk ve tembeldir, bu türlü insanların elinde yoğrulan bir hamurdur. Ancak onların sesi, bu yığını uykusundan uyandırır. Ama düşünen okur için, Türkleri yabancı boyunduruğundan kurtaran ve yeni bir devlet kuran bu Mustafa Kemal yalnız mıydı, sorusu ortaya çıkmıştı. Hangi koşullar onun böyle üstün bir rol oynamasını sağlamış, hangi kişisel deneyimler ona bu rolü yerine getirme olanağını vermişti?

Mustafa Kemal'in yaşamının ve yapıtının yorumlanış biçimi, yazarın siyasal görüşüne ve çoğu zaman milliyetine bile bağlıydı. Alman tekel basınının, yazıişleri bürolarında oturanlar, Türk Kurtuluş Savaşı'nı, yalnızca dünya savaşının bir uzantısı olarak görüyor, Mustafa Kemal'in Yunanlıları ve onlarla birlikte İtilâf Devletlerini uğrattığı yenilgiler konusunda için için gülüyorlardı. Alman gazeteleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ''Alman-Türk silah arkadaşlığından'' bıktırıncaya kadar söz ediyorlardı. Mustafa Kemal'in Alman militaristleri ile anlaşmazlıkları, çoğunlukla utanç konusu olduğu için değinilmeden geçiştiriliyordu. 1933'ten sonra Goebbels'in propagandacıları ayrıca, ''iki büyük ulusal kahraman arasında benzerlikler'', yani Hitler ile Kemal arasında benzerlikler bulup çıkarma konusunda büyük çaba gösteriyorlardı. Batılı ülkelerde bu konu değişik bir duruma getirilmiş ve getirilmekte; Hitler, Mussolini ve Lenin'in yanına Atatürk de konularak, bütün bu kişiler, ''otoriter'' ya da ''totoliter'' rejimlerin benzer temsilcileri olarak nitelenmektedir. Dünya proletaryasının önderi ve Sovyetler Birliği'nin kurucusu Lenin'i, anti-emperyalist Türk Kurtuluş Savaşı'nın önderi Atatürk'ü, emperyalizmin en haydutça, en gerici ve en çok kana susayan biçiminin temsilcileri derekesine koymak, tarihi kabaca değiştirme anlamına gelmekle kalmaz; aynı zamanda, gerek Sovyetler Birliği'ni, gerek uluslararası işçi hareketini ve ulusal kurtuluş hareketini lekelemek, küçük düşürmek gibi kötü niyetli bir girişimi anlatır.

Coşku verici yazılar ve biyografiler de Kemal Atatürk'ü bir ''bozkurt'', ''at üstündeki hayalet'', hatta bir ''ikinci Cengiz Han'' yapıyordu. Bunlara göre, bu kişi, Türk soyunun gerçek temsilcisidir; Moğol-Tatar ve Osmanlı atalarının orta Asya steplerinden saldırışı gibi, Türklerin yüzyıllar süren yenilgilerinden sonra bu kez Asya'nın Avrupa'ya karşı saldırısını yürütmek için gelmiştir. Yakıp yıkıcı, anlaşılmaz bir doğa kuvveti gibi ''Uygar Batı'ya'' karşı başkaldırmıştır.

Avrupa ve Amerika'daki bir burjuvanın, böyle öyküleri okurken sırtından soğuk terler dükülmüş olması gerekir. Çünkü Mustafa Kemal, özel yaşamında, bu yazarlar tarafından, yaman bir acımasız kişi diye gösterilmiştir. Böyle bir bakış biçiminin temelinde ''Boğaziçi'ndeki hasta adamın'' yeniden ayağa kalkmasını uzun süre olanaksız sanan İngiliz sömürgecilerinin kızgınlığı ve düş kırıklığı yatıyordu. onlara, göre, Türk halkında bağımsız bir politika yürütecek güç ve yetenek yoktu. Bundan dolayı, Mustafa Kemal gibi emperyalist barış buyrultusuna karşı dikilmiş birisi, ancak bir ''haydut'', ''çete başı'' ya da ''Moskova ajanı'' olabilirdi.

Halifeliği, fesi ve peçeyi kaldıran adam, tutucu yazarlar için dinsiz, nerdeyse Bolşevik bir yıkıcı, liberaller için ise akıllı bir reformcu, halkının gerçek babası sayılırdı. Mustafa Kemal'e karşı anlayış, en çok Fransız burjuva biyografi yazarları arasında görülür. Burjuva cumhuriyetçiler ve demokratlar, ona, Jül Sezar döneminin Galli özgürlük savaşçısı Vercingetorix ile, kralcıların Vendèmiaire ayaklanmasını bastıran genç Napolyon Bonaparte ile, hatta ünlü Paris komüncüleri ile karşılaştırdılar.

Ama böylesine coşturucu yazılar, efsaneler ve karşılaştırmalar, Kemal Atatürk olayını açıklamaktan uzaktır. Tarihsel gerçek, onun oluşum çizgisini ve bu kişiliğe tarihte birinci derecede bir rol oynama olanağını veren koşulların araştırılmasını ister. Daha onun yaşadığı zamanlarda uluslararası devrimci işçi hareketinin yayınlarında buna ilişkin temel noktalar vardı. Ayrıca Sovyet tarih bilimi de uzun süredir en yeni Türk tarihi ile yoğun biçimde uğraşmakta, bunda, Kemal Atatürk'ün, aldığı yerin üzerinde durmaktadır. Elinizde bulunan çalışma bu araştırma sonuçlarına dayandırılmıştır.

Üstelik ilk Türk devlet başkanının yaşam öyküsü, tarihsel yönü yanında, günümüzü ilgilendiren çok güncel bir yanı da içerir: Mustafa Kemal, bundan 40 yıl önce, Türkiye'yi emperyalist sömürgeci devletlerin ve içerdeki feodal gericiliğin siyasal, ekonomik ve ideolojik vasiliğinden kurtarma girişimine geçti. Onun bu yoldaki başarıları kadar, yapamadıkları, eksikleri ve yanlışları da, günümüzde Asya ve Afrika'nın genç ulusal devletlerindeki devlet adamlarının kaynaklandıkları ve her zaman kaynaklanabilecekleri deneyimler hazinesinde toplanmıştır. Bu kitapta, Kemal Atatürk'ün biyografisinde, gerek tarihsel ve gerekse güncel öğeye hakkını verme girişiminde bulunulacaktır.

 

 

 

BİR PADİŞAHIN BİR GENERALİ

 

SULTAN ABDÜLHAMİD'E BAŞKALDIRMA

 

Kemal Atatürk, 1881'de, Selanik'te doğdu. Babası gümrük memuru Ali Rıza Efendi ve annesi köylü kızı Zübeyde Hanım, oğullarına Mustafa Kemal adını verdiler. Ali Rıza, o vakitler Selanik'i de egemenliği altında bulunduran padişahın hizmetinde önemli bir varlık sahibi olamamıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun başı, memurlarına az ve düzensiz aylık ödüyordu. Mustafa'nın babasının bir gün açtığı küçük kereste ticarethanesi de gelişme göstermedi ve böylece aile gösterişsiz küçük-burjuva yaşantısının ötesine geçemedi.

Annesi, Türk köylülerinin büyük çoğunluğu gibi Allah'a ve onun Peygamberi Muhammed'e, Müslümanların dinsel başı Sultan Halife'ye (3) içten ve sarsılmaz bir inanç beslediği, Kuran'ın yazdığı eski âdet ve geleneklere saygı gösterdiği ve uyduğu halde, Mustafa Kemal, sonradan, babasını, dinle ilgilenmeyen, buna karşılık Batı Avrupa'nın liberal düşüncelerine istekle sarılan, özgür düşünceli bir kişi olarak nitelemiştir. Küçük Mustafa okula gönderileceği zaman, bu yüzden anne ile babanın görüşleri birbirlerinden ayrılır. O zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nda eski ile yeni arasındaki savaşımın nasıl olduğunu gösteren küçük, ama ayırıcı nitelikte bir örnek. Zübeyde, oğlunun, oğlan çocukların eski geleneğe göre Kuran öğrendikleri bir din okuluna gitmesini istiyordu. Ali Rıza ise, çocuklara çağdaş bilimlerin ilkelerine göre ders veren Şemsi Efendi'nin özel ilkokulunu yeğ tutuyordu. Baba, usta bir manevra ile sorunu çözdü. Sözde annenin isteklerine uyuyormuş gibi, Mustafa'nın her zamanki dinsel törenle mahalle camiinin yanındaki din okuluna girmesine razı oldu. Bir süre sonra çocuğu bu okuldan aldı ve Şemsi Efendi'nin yanına verdi: Anne buna karşı artık direnmedi. Çünkü onun için önemli olan dinsel tören nasıl olsa yapılmıştı.

Bir süre sonra Ali Rıza öldü. Hiç bir geliri olmayan Zübeyde, Mustafa ile kızı Makbule'yi alarak, köye, erkek kardeşinin yanına taşındı. Orada iki yıl kaldılar. Çocuklar her türlü tarla işi yapıyorlar, özellikle fasulye tarlalarını bekleyerek kargaları kovuyorlardı. Ama oğlunun hiç bir eğitim görmeden büyümesi anneyi tedirgin ediyordu. Bu yüzden, onu, Selanik'e, kent okuluna yolladı. Orada teyzesinin yanında kalıyordu. Ancak Mustafa bir gün arkadaşlarından biriyle kavga ettiği için Arapça öğretmeninden kanı akıncaya kadar dayak yediğinden okula gitmekten vazgeçti.

Anne, oğlunun geleceği konusunda büyük üzüntüler içindeydi. Oğlu din adamı olmak istemiyordu. Babasının düşündüğü gibi onu ticaret okulunda okutmak için para yoktu. Ama on iki yaşındaki Mustafa seçimini yapmıştı bile: Subay olmak istiyordu. Komşunun oğlu Ahmet'i süslü askeri öğrenci üniforması ile caddede caka ile yürürken gördüğü zaman, onu kıskanmamalı mıydı? Hele Selanik'te sayısı bol olan subayları? Mustafa da böyle bir üniforma giymek istiyordu. Askeri okulun parasız olduğunu bilecek yaştaydı da. Türk küçük burjuvazisinin birçok genci bu yükselme olanağından yararlanıyordu. Zaten onlar için gerçekte başka olanak da yoktu. Zübeyde, oğlunun niyetini öğrenince korktu. Oğlunu, kanlı askerlik mesleğine terk etmek istemedi ve onun niyetine sert biçimde karşı çıktı. Ama başarılı olamadı. Mustafa, annesinden habersiz, babasının bir dostuna başvurdu ve bu kişi giriş sınavına alınması için ona yardımda bulundu. Mustafa sınavı kazındı ve sonra da olup-bittiyi annesine bildirdi. On iki yaşındaki bir çocuk için şaşırtıcı olan bu kararlılık ve direşme, sonraları yetişkinlik döneminde onun en belirgin karakter özellikleri olarak gelişmiştir.

1893'te Selanik Askeri Rüştiyesi'nde çoktandır özlediği üniformayı sıvazlayan taze askeri öğrenci, bununla daha sonraki tüm yaşamı için nasıl önemli bir adım attığını ölçebilecek durumdan henüz çok uzaktı. Askerlikten sonra hangi yüce amaçların geleceğini de bilebileek yetenekte değildi. Annesi Zübeyde, Mustafa'nın asker olmak istemesinden duyduğu kuşkularda elbette haklıydı. Vaktiyle Atlantik'ten Kırım'a, Viyana kapılarından Hint Okyanusu'na kadar uzayan büyük Osmanlı İmparatorluğu, artık eski büyüklüğünün yalnızca gölgesini yansıtıyordu. Padişah, Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin, Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve Arnavutların özgürlük çabalarını ezmek için ordusunu imparatorluğun bir köşesinden ötekine yollamak zorunda kalıyordu. Askerler, çoğunlukla Türk köylülerinden meydana geliyordu. Onların yaşam düzeyi, bir hayvanınkinden pek iyi değildi. Subaylar da düşük aylık alıyor, çok zaman bu küçük aylığı alabilmek için aylarca beklemek zorunda kalıyorlardı. Askerlik görevine çağrılan köylülerin çoğu, dağlara kaçıyorlar ya da kendilerini sakatlıyorlardı. Çünkü imparatorluğun uzak illerinde görev almak, ölüme atılmak demekti. Örneğin Yemen'e gönderilen askerlerden her zaman ancak yüzde 20'si yakınlarının yanına dönebiliyordu. Geri kalanlar, ayaklanan Bedevilerin kurşunlarına kurban gidiyor, salgın hastalıklar tarafından alıp götürülüyor, ya da yalnızca iyi beslenmemekten dolayı ölüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu son anlarını yaşıyordu. ''Boğaziçi'nin hasta adamı'' deyimi tamamen yerindeydi.

Vaktiyle herkesi titreten imparatorluğun, topraklarını birbiri ardından yitirmiş olmasının ve Avrupalı büyük devletlerin oyuncağı haline gelmesinin nedenleri nelerdi? Kapitalizm ve burjuva ulusal devlet çağında çokuluslu Osmanlı Devleti, Habsburg monarşisi gibi çağını doldurmuştu. Bu, iki yönden böyleydi.

Önce, bir halkın adını değil, Osmanlı hanedanının adını taşıyan bu feodal devlet, güney Slavlarının, Ermenilerin ve Arapların, hatta bizzat Türklerin burjuva ulusal gelişmesi için bir engel haline gelmişti. Çok sayıda gruplar, Osmanlı yabancı egemenliğine karşı ulusal-devrimci bir hareketi yürütüyorlardı: 1893-94'te gerek Türkiye'ye, gerekse Avusturya-Macaristan'a karşı güney Slavlarının feodal ve yabancı boyunduruktan kurtarılması için savaşan ''İç Makedonya Devrimci Örgütü'' meydana geldi. Suriye'de 1904'ten bu yana Arap illerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması yolunda çaba gösteren Arap Vatan Birliği vardı. Sözde henüz Türkiye'nin olan, ama 1882'den bu yana İngiliz sömürge beyleri tarafından işgal altında tutulan Mısır'da Mustafa Kamil, 1907'den sonra da Ulusal Parti, İngilizlerin kayıtsız koşulsuz çekilmelerini istiyordu. Siyasal alandaki bu merkez güçler, ekonomik olayları yansıtıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda da pamuk ve ipek işleyen manüfaktürler meydana geldi. Sonradan bunlara tütün ve halı fabrikaları eklendi. Türk olmayan burjuvazinin, özellikle Rumların ve Ermenilerin elinde, dış ve iç ticaretten gelen sermayeler toplanıyordu.

Osmanlı Devleti'nin çağını doldurmuşluğunun ikinci yanına, geri kalmış feodal toplum düzenine böylece değinmiş oluyoruz: Bununla ilgili olarak, özellikle, Anadolu'yu, imparatorluğun Türk olan çekirdek bölgesini gözden geçirmek istiyoruz. Türk zanaatçılar henüz ortaçağ loncalarının etkisinden kurtulamamışlardı. Zanaatçılar ve tüccarlar, Müslüman olmayan tüccarların rekabetiyle baş edemiyorlardı. Eski bir gelenek gereğince varlıklı Türkler çoğunlukla memurluk ve askerlik gibi meselelerle uğraşıyorlardı. Ticaret sermayesinin sanayi alanına yatırıldığı seyrek durumlarda söz konusu olan da, Ermeni ya da Rum girişimleriydi. Ulusal bir çerçeve bunun yanında da iç pazar bulunmadığı için, sanayi üretiminin zayıf filizleri çok dar ölçüde gelişme gösterebiliyordu. Nüfusun başlıca bölümünü meydana getiren Türk köylüsü, devlet ile büyük toprak sahipleri ''Ya verirsin, ya ölürsün!'' biçimindeki eski kurala göre kendisini soyuyorsa, pazardan ne satın alacaktı?

Gerçi 19. yüzyıl boyunca ülkenin feodal yapısı değişmişti. Dış düşmanların baskısı altında daha çok dayanabilmek için, padişahlar, özel orduları bulunan büyük toprak sahiplerinin özerkliğini ortadan kaldırmışlardı. Ancak bu kişiler topraklarını gene de istedikleri gibi kullanabiliyor ve köylülerin ürününün bir kısmını alıyor, onları kendi hizmetlerinde çalıştırıyorlardı. Hükümet, atlı birlikleri kurmak ve savaş hizmeti yapmakla yükümlü olan timarları da kaldırmıştı. Bunun yerine yeni bir sürekli ordu kurmuş, devlet hazinesine kısa zamanda para sağlamak için de toprakları ''iyi hizmet görmüş'' saray memurları ile mültezimlere dağıtmıştı. Böylece 19. yüzyılda ağalar denilen yeni bir büyük toprak sahipleri sınıfı doğdu. Bunlar köylü nüfusun ancak yüzde 5'ini meydana getirmekle birlikle, tüm toprakların üçte-ikisine sahiptiler. Bir köye egemen olan ağa için köylünün sağladığı vergi ve hizmetlere, bir de devletin aldığı ''aşar'' ekleniyordu. Ancak devlet memurları aylarca aylık alamadıkları için -sürekli savaşlar yüzünden devlet hazinesi çoğu zaman boştu-, kendi başlarının çaresine bakıyorlardı.; Normal bir resmi görevi yerine getirirken halktan rüşvet istiyor, köylerde ve kentlerde yaşayan korumasız halkı aldatıyorlardı.

Köylülerin elinde teknik yenilikleri benimsemek ve böylece tarlalardan alınan ürünü yükseltmek için hiç bir olanak yoktu. 1928'de (!) bile Türk köylüsünün yüzde 85'i, ağaçtan yapılan sabanı kullanıyordu. Birçok köylü, talihini kentte denemek için topraklarını terk ediyor, ya da dağlara çıkarak kendilerini ezenlere ve padişahın zaptiyesine karşı savaşmak için birlikler kuruyordu. 19. yüzyılın halk edebiyatı, köylülerin bu türlü birçok acılı sınıf kavgalarını dile getirir. Bunların başında da, eylemleri türkülerde söylenen Anadolu Robin Hood'ları vardı.

Köylülerin durumu ve memurların kötü yönetimi, çağdaş bir gözlemcinin şöylesine anlattığı durumdan ülkeyi kurtaramıyordu: ''Ülke, büyük verimliliğine karşın... pek az bayındır hale getirilmiş, toprakların çoğu ormanlardan yoksun edilmiştir; haberleşme aracı, sanayi, ulaştırma vb. yoktur. Türk kentleri, insanın tasarlayabileceği en kültürsüz ve en perişan bir yaşam içindedir. Tek sözcükle, ülke her bakımdan yüzyıllarca geri kalmıştır.'' (4)

Böylesine geri bir toplumsal-ekonomik yapı dolayısıyla padişah ile egemen feodal sınıf, imparatorluğun hızlı çöküşünü durdurabilmek için gerekli maddi olanaklardan yoksundu. Bu yüzden Kırım Savaşı'ndan (1854-1856) bu yana, Osmanlı hükümeti, Paris ve Londra'dan borç para alıyordu. 1876'da İstanbul hükümeti, devlet borçları 200 milyon sterline ulaştığı için devletin iflasını ilan etmek zorunda kaldığı zaman, yabancı sermayeye bütün kapılar açıldı. Kemal Atatürk'ün doğduğu 1881 yılında 20 aralık günü, Avrupa'nın parababaları, padişah hükümeti ile ''Osmanlı Düyun-u Umumiyesi''nin (genel borçlar yönetiminin) kurulması konusunda anlaştılar. Bu yönetim, artık Türk maliyesini ve tüm ekonomik yaşamını denetliyordu. Fransız, İngiliz ve daha sonra da Alman sermayesi, Türk ekonomisinde gittikçe genişleyen bir etkiye sahip oldular. O vakitler, Türk hükümetinin bulunduğu yere göre verilmiş adı ile ''Babıâli", yabancı şirketlere birbiri ardından imtiyazlar dağıtıyordu: demiryolları, tramvay işletmeleri, limanlar, gaz ve elektrik işletmeleri, var olan birkaç maden işletmesi ve hafif sanayi işletmeleri bunların eline geçti. Bunun yanında özerkliği daraltan ''kapitülasyonlar'' vardı. Büyük devletlerin yurttaşları ya da onların ''korunumu'' altında bulunan nüfus grupları, Türk adliyesinin dışına çıkarılmıştı. Onlar için özel, daha düşük gümrük resimleri ve vergiler uygulanıyordu. Fransa ve Rusya, istedikleri zaman Katolik ya da Rum-Ortodoks Hıristiyanların çıkarına, Osmanlı İmparatorluğu'nun içişlerine karışmak hakkına sahipti. Makedonya, Lübnan ve Ermenistan gibi bölgelerin, büyük devletlerle uyuşma halinde saptanmış özel yönetim durumları vardı.

Büyük devletlerin Türkiye'de ekonomik yayılmasının iki toplumsal sonucu şu oldu: Artık ülkeye bol bol akıp gelen Avrupa'nın ucuz tüketim malları, bunlarla rekabet edemeyen yerli zanaatları kökten yıktı. Açlık ve salgın hastalıklarla birlikte gittikçe artan işsizlik, yavaş yavaş bütün Türk kentlerine yayıldı. Öte yandan mallarının satışını sürdüren ya da parasal işlemlerini gerçekleştiren yabancı tekellerin temsilcilerinden, Doğu Asya örneğine göre ''komprador burjuvazi'' dediğimiz yeni bir tabaka meydana geldi. Bunlar da çoğunlukla Rum, Ermeni ya da Yahudi kökenliydi.

Padişah, egemen feodal sınıfın temsilcisi olarak böylece ülkenin ekonomisini, etkinlik alanındaki ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerini daha iyi ezebilmek için Avrupa mali burjuvazisinin aradığı sermaye yatırım alanları, hammadde kaynakları ve satış pazarları yolundaki hırsına kurban etti.

Ancak ekonomik bağımsızlığın yitirilmesi, siyasal bağımsızlığın otomatik olarak yitirilmesi sonucuna henüz götürmedi. İstanbul'un paşaları, bunu, büyük devletler arasındaki karşılıklı rekabete borçluydular. İngiltere, Hindistan'la olan bağlarını güvenceye almak için Osmanlı İmparatorluğu'nu önemli bir karakol olarak görüyordu. Bu yüzden dolaysız egemenlik alanını da Mısır ve Aden üzerindeki öteki Arap topraklarına yaymak çabasındaydı. Bununla birlikte Suriye ve Lübnan'da güçlü ekonomik, siyasal ve özellikle ideolojik etkiye sahip olan Fransa gibi öteki emperyalist devletler, soygunun önemli bir payını elde etmeden önce, ''Boğaziçi'nin hasta adamı''nın bütünlüğünü savunma rolünü oynuyordu. İstanbul'u ve Boğazları alarak Akdeniz'e çıkmak için yol elde etmek isteyen Rusya'nın çarlık hükümeti de böyle davranıyordu. Londra'nın böyle bir plana karşı güçlü ve aşılmaz görünen direnişi, padişahı İngiltere'nin kollarına itmektense, bu devlete karşı destekleme yoluna götürdü. Dünyanın bölüşülmesine zamanında yetişemeyen Alman emperyalistleri, doksanıncı yıllarda Bağdat demiryolu politikası ile ve Osmanlı ordusuna verdikleri Krupp toplarıyla Türkiye'yi yarı-sömürge durumuna getirmek isteyince, İngilizlerin ve Rusların hegemonya isteklerine karşı 300 milyon Müslümanın ve onların halifesi olan Türk padişahın koruyucusu olduklarını resmen ilan etmek zorunda kaldılar.

Böylece, Osmanlı politikası için biraz daha manevralarla ayakta durma olanağı vardı. 1876'dan başlayarak hükümet eden Abdülhamid II, bu sanatın ustası olduğunu gösterdi. Genç Mustafa Kemal de, kısa bir süre sonra bu padişahın rejimi ile çatışacaktı. Abdülhamid tarihe ''kanlı sultan'' olarak geçti. Kendisinden önceki padişahlar zamanında ''Genç-Osmanlılar'' hükümette kilit noktalarını elde etmişlerdi. Bunlar, başta eğitimde ve yönetimde olmak üzere bazı reformlar yaptılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü durdurmak için Avrupa'nın burjuva uygarlığının yeniliklerinden yararlanabileceklerine inanıyorlardı. En büyük başarıları, Sadrazam Mithat Paşa tarafından hazırlanan ve 1876'da ilan edilen anayasa idi. Ama Abdülhamid, ilk olarak seçilen Osmanlı parlamentosunu dağıtmak ve anayasayı yürürlükten kaldırmak için, tam o sıralarda çıkan Türk-Rus savaşından yararlandı. ''Genç-Osmanlıları'' ülkeden kovdu, zindanlara attı, ya da Arap çöllerine sürgün etti. Mithat Paşa'yı da bu çöllerde haince öldürttü.

Abdülhamid, gerici feodal kliğin varlığını uzatmak için mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetti. Dış politikada büyük devletlerin rekabetinden ustalıkla yararlanmakla birlikte, ülke içinde daha geniş burjuva özgürlükleri ve ulusal özgürlükler isteyen halkların her kıpırdanışını sıkı sıkıya kovuşturdu. Örneğin ''vatan'' sözünü söyleyenleri bile cezalandırıyordu. Türkler, Araplar ve öteki milliyetler, ulusüstü bir niteliği olmayan ''vatan''ın yurttaşları olarak değil, padişahın kulları sayılmak zorundaydılar. Padişah, bu politikanın aracı olarak, yalnız halkı değil, hükümet örgütünü de gözetleyen gizli polislerden ve hafiyelerden meydana gelme sıkı bir ağ kurdu. Abdülhamit, polis ve cinayet öykülerini çok severdi. Conan Doyle'ın bütün Sherlock-Holmes romanlarını yayınlanışından hemen sonra Türkçe'ye çevirtiyordu. Akşamları bir perdenin ardında oturan mabeyinci bunları ona okurdu.

Halkın ayaklanması ve kendisine suikastlar yapılması konusunda Abdülhamid'in duyduğu korku, çok gülünç görünen bir cinnete kadar vardı. Boğazın Avrupa yakasında kendisine yeni bir köşk, Yıldız Sarayı'nı yaptırdı. 100 hektarlık bir alana yapılan, üç katlı bir duvarla çevrili bu sarayın içinde köşklerin, pavyonların, haremin ve parkların yanında ahırlar, savunma tesisleri ve 15 bin kişilik, en iyi donanımlı bir saray koruma gücü vardı. Padişah burada aylarca sürecek bir kuşatmaya dayanabilirdi. Abdülhamid, bu sarayda, yanında sürekli olarak üç tabanca bulundurur, yemeğinde zehir olup olmadığını birkaç kez incelettirir ve terzi ölçüsünü alırken yanına yaklaşamadığı için çok biçimsiz elbiseler içinde dolaşırdı. Ama gene de her cuma günü törenle yapılan cuma namazında bulunmak için selamlığı terkederek Yıldız Sarayı'nın kapısından çıkardı. Herhangi bir İstanbul camisine kadar giderek kendini tehlikeye atmak istemediğinden sarayın yakınında Yıldız Camisi'ni yaptırdı. Arabası camiye giden kısa yolu hızla geçerken padişah sağa sola selamlar verirdi. Camide kendisini hazırol durumuna geçmiş koruma askerleri, saray memurları ve kordiplomatlar beklerdi.

Abdülhamid zamanında hükümet yöntemleri, Ermenilerin ulusal kurtuluş çabasına karşı uygulanan kanlı toplu öldürmelerden, önde gelen muhalefeti susturmak için dağıtılan rüşvetlere kadar değişiyordu. Yalnız 1890-1898 yıllarında 150-200 bin Ermeni öldürüldü. Özellikle, Türk halkının, Müslümanlığın bütün yaşam alanlarına koyduğu yönergelerin karanlığından kurtulmasını önlemek amacıyla uygulanan sansür korkunçtu.

Abdülhamid, liberal düşüncelerin yerleşmesini tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden, yıkılmakta olan imparatorluğu ayakta tutma ve belki de yeniden topraklar ele geçirme yolunda Müslümanlığı bir birleştirme aracı olarak düşünüyordu. Yıldız Sarayı, ateşli bir panislâmizm propagandasının merkezi olmuştu. Müslüman din adamları, hocalar ve ulema, (5) fanatik dervişler ve gezgin vaizler saraya girip çıkıyordu. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun her yanında ve hatta imparatorluğun sınırları dışında, tek kurtuluş yolunun sarsılmaz bir inançta ve halife için özveriye hazır bulunmakta olduğunu Müslümanlara anlatıyorlardı. Sultan halifenin, bütün Hıristiyanlara ve Avruplılara karşı ''kutsal savaş'' hazırlığında olduğu düşüncesini demagojik bir ustalıkla yayıyorlardı. Din yobazlığı, uyanan ulusal bilinci, toplumsal yoksulluk üzerinde düşünmeyi insanların kafasından söküp atmalıydı.

Abdülhamid gibi dar kafalı ve yobaz bir despot bile, çağdaş doğabilimin ve tekniğin yeniliklerine tamamen kapalı olamazdı. Tahtını, feodallerin ve din adamlarının topraklarını ve gelirlerini korumak için becerikli bir memur örgütü, özellikle de güçlü bir ordu gerekliydi. Bu yüzden memur yetiştirecek orta dereceli okullar, maliye, hukuk, adalet, ticaret, mühendislik, polis ve tıp alanları için meslek okulları açıldı. Padişah, buralarda Avrupa örneğine göre öğretim yapılmasını, istemeyerek ve kuşku içinde kabul etti. Ordu konusunda da çelişkili duygular taşıyordu. Bir yandan donanmanın İstanbul'da Haliç'ten çıkmasını ve ordu birliklerinin kırsal yerlerde talim yapmasını yasaklamıştı. Kendisini devirme niyetlerinin saklı olabileceği askeri manevraların ise sözü bile edilemezdi. Öte yandan genel askeri okulların, savaş akademilerinin, askeri tıp okullarının, veteriner, istihkâm ve topçu subayı yetiştirecek okulların geliştirilmesine yardımcı olmuştu. Becerikli subay sahibi olmak isteyince, bu okullarda matematik, fizik, kimya, tıp ve özellikle modern yabancı dillerin öğretilmesine izin vermek zorundaydı. Ama böylece subayları Batı Avrupa'nın gelişmiş kapitalist ülkelerinin bütün alanlarda Osmanlı İmparatorluğu'ndan ne kadar üstün olduğunu anlayacak duruma gelmezler miydi? Bundan da nasıl bir sonuç çıkarırlardı?

İşte böyle bir okula gitme olanağı bulan genç Mustafa'nın daha sonraki yaşam yolunu şimdi gene izleyelim. Selanik askeri okulunda Mustafa, en çok matematiğe karşı gösterdiği ilgi ile dikkati çekti. Matematik öğretmeninin adı da Mustafa idi. İkisini ayırt etmek kolay olsun diye öğretmeni ona, onurlandırıcı ikinci ad olarak, ''olgunlaşmış'' anlamına gelen ''Kemal'' adını verdi. Mustafa Kemal, 1895'te Manastır askeri lisesine geçtikten sonra, Fransızca öğretmeninin önceleri ağır uyarıları ile karılaştı. Çünkü bu alanda bilgisinde önemli eksikler vardı. Eksiklerini gidermek için Selanik'te geçirdiği yaz tatillerinden yararlandı. Fransızların dominikan kilisesine gitti ve rahiplerden ders aldı. Fransızca bilgisi ona yeni bir dünyanın kapılarını açtı. O zamanki okul arkadaşlarının çoğu gibi Voltaire'in, Montesquieu'nün, Rousseau'nun yasaklanmış olan yapıtlarını, Mirabeau'nun konuşmalarını ve Robespierre üzerine bir biyografi okudu. Genç adamı daha önceleri bulanık bir duygu sarmıştı: Ayaklanmak, isyan etmek istiyordu. Şimdi bu duygudan besleniyor ve daha belirgin çizgiler kazanıyordu. Voltaire, ona, feodal din adamlarının mutlakiyetin önemli bir güç dayanağı olduğunu ve bununla savaşılması gerektiğini öğretmişti. Montesquieu'nün ''güçler dağılımı'' ve hatta Rousseau'nun ''halk özerkliği'', ona, Abdülhamid'in despotizmi karşısında ulaşılması gereken seçenekler olarak görünüyordu. Fransız aydınlanması, onu, halkın gizli duran gücüne ve eğitilebilirliğine inandırdı. Dünyayı gerçekçi olarak, mistik örtüsünden sıyırarak görmesini öğrendi.

Genç Mustafa Kemal, askeri eğitimi ve siyasal incelemeleri yanında başka şeylerle de uğraşıyordu. Manastır'da, daha sonra da 1899'da girdiği İstanbul Harp Okulu'nda edebiyata karşı sevgisi olduğunu anladı. Fransızca, küçük, acemice şiirler yazdı, konuşma sanatı üzerinde alıştırmalar yaptı ve gönül işlerine de tam bir hız verdi. Kendi açıklamasına göre, bu yüzden çalışmalarını bir süre astı. Annesi, ikinci kez, hem de varlıklı bir adamla evlendiği için, güzel giyime, rakıya, sigaraya verecek para buluyor, eğlence yerlerini de ziyaret ediyordu.

Onun belgelerle tanıtlanabilen bazı önemli karakter çizgileri o sıralarda belirdi. O zamanki okul arkadaşlarından biri, Mustafa Kemal'in her zaman başkalarından uzak durduğunu, sıkı dostluklar kurmadığını, ama başkalarına kaba ve katı da davranmadığını anlatır. Arkadaşları arasında fazla belirgin olmamakla birlikte, bazı arkadaşlarının ona güven duyması da bu özelliğinden ileri geliyordu. Harp okulunun müdürü 1902'de Mustafa Kemal için yargısını yazdı. Buna göre Mustafa Kemal, üstün başarıları dolayısıyla kurmay subay yetiştiren harp akademisi için öngörülüyordu. Okul müdürü yazısında, Mustafa Kemal'in ''güçlü bir kişiliğe sahip bir genç olduğu, çok yetenekli bulunduğu, ama kendisiyle sıkı ilişkiler kurma olanağı bulunmadığını'' (6) belirtiyordu. Mustafa Kemal'de sağlıklı bir hırs vardı; ''bir şey olmak'' istiyordu. Bununla birlikte, kişisel tutkularını, her zaman, uğrunda çaba gösterdiği hedefin altında tutuyordu. Bu hedef sevdiği askerlik uğraşısı ya da ''vatanın kurtarılması'' olabilirdi.

Harp akademisinde genç subayların küçük bir gizli örgütü ile karşılaştı. Genç subaylar, yasaklanan ''vatan'' sözcüğünü kendilerine parola yapmışlardı. Kemal bu subaylara katıldı. Örgütün gizli toplantılarında tam bir coşkunluk içinde konuşuyor, elyazısı ile çıkardıkları gizli gazetede çok sayıda makaleler ve şiirler yazıyordu. Böylece subaylar, ülkenin yönetiminde ve politikasında bulunan eksiklerle ilgili görüşlerini akademinin öteki öğrencilerine duyurmak ve onları kendi yanlarına çekmek istiyorlardı. Mustafa Kemal de, görüş ve düşünceleri benimsemekle kalmıyor, siyasal olayların içine karışıyordu.

1904 ve 1905 yıllarında harp akademisinde böyle zayıf ve yoklayıcı biçimde canlanan şeyin, gerek burada ve gerekse başkentin öteki askeri okullarında bir geleneği vardı. Mustafa Kemal'den önceki askeri öğrenci kuşakları da, Türk aydınlatıcıları İbrahim Şinasi'nin (1826-1871), Ziya'nın (1825-1880), özellikle Namık Kemal'in (1840-1888) yasaklanmış kitaplarını okuyordu. 1848 Şubatı'nda Paris barikatlarında savaşan Şinasi, daha sonra Ziya, Türkiye'de anayasal bir hükümet biçimi istemişlerdi. Namık Kemal, 1863'te, Montesquieu'nün Esprit des Lois adlı yapıtını çevirdi ve Mithat'ın 1876 Anayasası'nın hazırlanmasına katıldı. Sansürün verdiği olanak çapında ve süresinde, İngiltere'nin parlamenter hükümet biçimini övdü, bunun, Kuran'dan alınan İslam hukuk düzeni olan şeriatla tamamen uyuşabileceğini ortaya koydu. Namık Kemal, 1873'te ''Vatan'' adını taşıyan bir yurtseverlik dramı yayınladı. Bununla, askeri okullarda en çok okunan yazar durumuna geldi. Abdülhamid bu dramı yasaklayınca, elde çoğaltılmış kopyaları askeri öğrenciler arasında elden ele dolaştı. Mustafa Kemal de onu coşku ile okudu ve yasaklanmasına öfkelendi. Yapıt, ondaki vatan kavramı tamamıyla Osmanlı ve Müslüman olmakla birlikte, gençlik arasında yurtseverlik duygusu ve ulusal bilinç uyandırdı. Namık Kemal için henüz bir ''Türk'' ulusu yoktu.

Fransız burjuva devriminden gelen, Namık Kemal tarafından Osmanlıcaya aktarılan ''özgürlük'' ve ''vatan'' kavramları, 1889 Mayısı'na -büyük Fransız örneğinden yüz yıl sonra- İstanbul askeri tıp okulunun dört öğrencisini, ''İttihat ve Terakki'' (Birlik ve İlerilik) adlı gizli bir örgüt kurmaya götürdü. Böylece, yazarların ideolojik olarak hazırladıkları ''Jön Türkler hareketi'', siyasal bir etken olmaya başladı. Bu hareket, sözü geçen askeri okullarda, özellikle harp akademisinde kısa zamanda yayıldı. O sıralarda yurtdışına sürülmüş ''Jön Türkler''de, Paris'te Ahmet Rıza'nın çevresinde toplanmıştı. Ahmet Rıza, Auguste Comte'un olgucu toplumbilimine göre ''düzen ve ilerleme'' kavramı altında Osmanlı İmparatorluğu'nda gerekli değişmeleri gerçekleştirmek istiyordu. Ancak donuk ve gerici Fransız burjuvazisi ideologlarının kaleminden çıkma bu türlü reçeteler İstanbul'daki insanlar için çare değildi. Örgütün çekirdeğine yönelmiş çok sayıda tutuklamalar ve sürgünler karşısında, padişahın zorla düşürülmesine 1896'da karar verildi. Ama düzenlemeye ihanet edildi; 1896-97 yıllarında verilen askeri mahkeme kararları gizli örgütün çalışmalarını sona erdirdi. Reform sözleri veren ve paradan da sakınmayan Abdülhamid, ülke dışındaki Jön Türklerin büyük bir kısmını yurda dönüşe razı etmeyi başardı.

1904-1906 yıllarında İstanbul'da kurulan ve Mustafa Kemal'in de üyesi olduğu yeni gizli örgütlerin yürütücüleri gene ordunun aydınlarıydı. Jön Türkler hareketinin ideologları -öğretmenler, hekimler, yazarlar ve filozoflar- ve ordu aydınlarının temsilcileri, padişahın feodal-dinsel rejimi karşısında, burjuva-ulusal çıkarları temsil eden kişilerdi. Denebilir ki, bunlar, henüz ortada olmayan Türk burjuvasının yerini almışlardı. Bu durum karşısında Jön Türkler muhalefetinin programı epeyce dar ölçüdeydi. Ezilen her ulusun burjuva milliyetçiliği gibi, bir ilerici ve bir de gerici yanı vardı. Jön Türklerin, Abdülhamid'in mutlakiyetçi rejimini ortadan kaldırmak ve 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe koymak istemeleri bunun ilerici yanıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün insanlarına aynı burjuva özgürlükleri verilmeli ve Müslümanlık çağdaş yaşam koşullarına uydurulmalıydı. Mustafa Kemal'in de çalıştığı gizli gazete, tekkelerin kaldırılmasını, adaletin, Kuran'ın buyrultularından kurtarılmasını, özellikle de kadının peçe ve haremden kurtulmasını istiyordu. Jön Türkler Avrupa'nın büyük devletlerinin vasiliğine karşı da savaşıyorlardı. Programın gerici yanı, Türk olmayan halkların bağımsızlık savaşının ortak ''Osmanlı vatanına'' ihanet olarak görülmesiydi. Ülkenin bütünlüğünü korumak, en yüce hedef diye kabul ediliyordu. Jön Türkler, geniş halk yığınlarının, özellikle köylülerin yoksulluğuna karşı da anlayış göstermiyorlardı. Rejimin devrilmesi için halka başvurmayı düşünmüyorlardı.

1904-05 yıllarında harp akademisinde kararlaştırılan gizli sözleşmenin sonu çabuk geldi. Gizli şeyler düzenleme kurallarında acemi olan Mustafa Kemal ve arkadaşları, Abdülhamit'in gizli polisinin hemen şüphesini çektiler. Akademi komutanına düzeni sağlama buyruğu verildi. Komutan gizli örgütçülüğü bağışlanabilecek bir düşüncesizlik diye görüp ya da bu türlü çabalara karşı yakınlık duyduğu için olsa gerek, bir gün onları gizli gazeteyi yazarken yakalamış olduğu halde, bu gençleri koruyordu. 11 Ocak 1905'te Mustafa Kemal harp akademisini bitirdi diplomayı ve kurmay yüzbaşı rütbesini aldı. Notlarına göre, 13 kişilik kurmay sınıfının beşincisiydi.

Genç yüzbaşıların, kesin görev buyruğunu alıncaya kadar geçen birkaç haftalık zamanı vardı. Bu zamandan yararlandılar, İstanbul'da bir oda kiraladılar, orada toplanarak tartışmalar yaptılar ve gazeteyi çıkarma işini sürdürdüler. Ama aralarına yeni katılan bir subayın muhbir olduğu anlaşıldı ve bir gün grup tam toplantı halinde iken polis hepsini birden tutukladı. Mustafa Kemal ve arkadaşları despotluğa karşı olan bazı kimselerin diri çıkmadığı ünlü ''kızıl zindan''da iki ay hücre tutuklusu olarak kaldılar. Sonra, Mustafa Kemal, bir daha asla siyasal faaliyette bulunmamak koşulu ile, Şam'da bulunan 30'uncu süvari alayına atandı. Arkadaşları da gene böyle uzak illere gönderildiler. Bu hoşgörülü işlemi, o zamanki okul komutanının etkisine borçlu oldukları anlaşılıyordu.

Mustafa Kemal, Suriye'de yaptığı ilk birlik hizmeti ile, Osmanlı hükümetinin uygulamalarını hemen öğrendi. Askeri öğrencilerin coşkunlukla tartıştıkları, kanlı gerçek karşısında solup kalıyordu. Durmadan bozulan bir yönetimin hizmetindeki Türk alayları, Arap köylerinde dolaşıyor, oralarda konaklıyor, halkın varını yoğunu yağma ediyor, yıkıntıya uğratılan köylerde umutsuzluk ve öfke bırakarak gidiyordu. Ayaklanan Dürzü boylarına karşı ''ceza yürüyüşlerine'' geçiyorlardı. Mustafa Kemal, buna öfkeleniyor, orada devletin vergilerini toplama perdesi altında yapılanları salt bir soygunculuk olarak niteliyordu. Halkın kuşkularına karşın, onlarla çeşitli konuşmalar yapıyordu. Bu kimseler ona, devlet adına onları yok etmeye yönelmiş bir yönetimin buyruklarını yerine getiremeyeceklerini sık sık anlatıyorlardı. Böylece Mustafa Kemal, Arap halkının padişah rejimine karşı duyduğu, aşılmaz düşmanlığı öğrendi. Osmanlı ''birliğini'' -Abdülhamid'e karşı başarılı bir devrim yapılsa bile- sağlamanın olanaklı olup olmadığı konusunda içinde şüpheler uyandı. Kışla avlusunda geçen ve penceresinden gözlediği küçük bir olay, ondaki bu kuşkuları güçlendirdi: Bir Türk astsubayının talim sırasında bir arap askerini nasıl dövdüğünü gördü. Mustafa Kemal, astsubayın mahkemeye verilmesini istedi. Türk'ün vicdanının onun kendi içinde ayaklandığını bir Arabı, eski bir kültürün halkından olan kişiyi dövme hakkını her astsubaya tanıyan Osmanlı egemenlik sisteminin kötülüğünü gördüğünü sonradan anlatıyordu. Kemal'in düşüncelerinde bu, ancak ulusal bir Türk Devleti'nin ve yabancı halklara boyun eğdirmekten vazgeçmenin, Türk halkına daha iyi bir gelecek sağlayabileceği inancını doğurdu.

Mustafa Kemal Suriye garnizonlarındaki subaylar arasında kendisi gibi Abdülhamid'in rejimini devirmeye hazır birçok kimse buldu. Eski kapalılığını yavaş yavaş aşmaya başlamıştı. Çoğunlukla görüşlerini anlatmak için arkadaşlarıyla saatlerce konuşuyordu. Bir gün arkadaşı Yüzbaşı Müfit'le Şam pazarında dolaşırken, orada küçük bir dükkân işleten Dr. Mustafa Bey'le tanıştılar. Bu hekimin tıp okulunda devrimci çalışmaları yüzünden zindana atıldığı ve sonra da Şam'a sürüldüğü anlaşıldı. orada kendisi gibi düşünenleri çevresine toplamış ve küçük bir gizli örgüt kurmuştu. İki subay, 1906 Kasım ayında hiç duraksamadan onlara katıldılar. Bu grup kendisine, ''Vatan ve Özgürlük'' adını vermişti. Mustafa Kemal kısa zamanda onların başı durumuna geçti. Örgüt, Doğu Akdeniz kıyılarında, Beyrut, Yafa ve Kudüs'te bulunan 5. Kolordu'nun subayları arasında büyük saygınlık kazandı. Mustafa Kemal'in o zamanki rolünü fazla büyütmek istememekle birlikte, ''Vatan ve Özgürlük'' örgütünün 1908 devrimini ciddi biçimde hazırlayan ilk askeri komite olduğunu belirtmek gerekir.

5. Kolordu'nun subayları, Suriye'nin kendi hedefleri için asla elverişli olmadığını hemen anladılar. Başkentten çok uzaklarda bulunuyorlardı. Mustafa Kemal, Makedonya'daki 3. Kolordu'da harp akademisinden eski arkadaşlarının birçoğunun bulunduğunu biliyordu. Makedonya'nın büyük kenti Selanik, İstanbul'a çok daha yakındı. Oradaki çeşitli karmaşık milliyetler, yabancı subaylar tarafından yönetilen Makedonya polisi, Abdülhamid'in casuslarından korunmak için gizli örgütçülere güvenlik sağlayabilirdi. Bunun için ''Vatan ve Özgürlük'' komitesi, Kemal'i İskenderiye ve Atina üzerinden Selanik'e, bir şube örgütü kurmak üzere yolladı. Mustafa Kemal, yüksek rütbeli subayların da ''Vatan ve Özgürlük'' örgütünün amaçlarına yakınlık duymaları yüzünden, doğduğu kentte dört ay kalabildi. Burada bir kurmay albay ona kolordu komutanından ''sağlık izni'' aldı ve böylece üniforması ile serbestçe dolaşma olanağı buldu. Padişahın gizli polisinin, Kemal'in nerede bulunduğu sorusuna yarşılık Yafa liman komutanı, onun Sina çölünde görevli bulunduğu karşılığını veriyordu. Gerçekten de Kemal, garnizonuna bir süvari bölüğü ile Mısır sınırından döndü. Padişahın casusları, Selanik'te aynı adla dolaşan subayın başka biri olması gerektiği sonucuna vardılar.

Kemal, Selanik'te, adları bize kadar gelen beş subay ve öğretmenle ''Vatan ve Özgürlük'' komitesinin Makedonya şubesini kurdu. Altı kişi, devrim yolundan asla dönmeme konusunda bir topçu subayının tabancası üzerinde ant içtiler. Her biri, ünlü Karbonari yöntemine uygun dört-beş kişilik yeni bir komite kurdu. Bunların üyelerini öteki komitelerin üyeleri tanımıyordu.

Padişahın polisi, Suriye'deki görevine döndükten sonra Kemal'i çok daha sıkı biçimde gözaltında bulundurduğu için kendisi şimdi daha dikkatli davranmak zorundaydı. Bununla birlikte, 1907 yılının Eylül ayında, Makedonya 3. Kolordusu kurmayına atanmasını sağladı. Ancak ''Vatan ve Özgürlük''ün yöneticisi devrimci eyleminde zoraki bir kesinti yapmak zorunda kaldığı için, Makedonya'da Mustafa Kemal'den bağımsız bir komite daha kuruldu. Bu komitenin ilk ve en etkili üyeleri arasında Selanik Posta ve Telgraf Müdürlüğü Başkâtibi Talat Bey, Kurmay Albay Cemal Bey vardı. Her ikisi, sonradan Jön Türkler hükümetinin üyesiydiler. Bu örgüt, kendine, önce, ''Hürriyeti Osmaniye Cemiyeti'' adını verdi; ama 27 Eylül 1907'de Ahmet Rıza'nın Paris'teki örgütü ile birleşerek, tarihsel bir isim haline gelen ''İttihat ve Terakki'' adını aldı. Ahmet Rıza, Makedonyalı subayların 1905 Rus Devrimi'nin deneyimlerine dayanarak ana hedef olarak kabul ettikleri, Abdülhamid yönetiminin zorla yıkılması ilkesine büyük bir duraksamadan sonra razı olabildi. Dışardaki örgüt ile Makedonya'daki ''İttihat ve Terakki'' komitesinin gerçek işbirliği hiçbir zaman sağlanamadı. Yeni komite, 3. Kolordu üzerinde etkisini çabucak yaydı. Selanik dışında ilk hücreler Manastır, Resne, Ohri, Üsküp, Serez, Edirne ve Drama'da kuruldu. Komitenin üyeleri, toplantılar ve dosyaların güvenlikle saklanması için İtalyan Büyükelçiliği'nin korunumu altında bulunan Selanik'in iki İtalyan mason locasından yararlanıyorlardı. Böylece polisin elinin yetişebildiği yerden uzak kalıyorlardı. ''İttihat ve Terakki''nin birçok üyesi, bu türlü pratik düşünceler dolayısıyla locaların üyesi oldular. Komite, Selanik'in iş yaşamına egemen olan dönmelerden, yani Müslüman olmuş Yahudilerden para yardımı alıyordu. Kısa bir zaman sonra ''İttihat ve Terakki'', Mustafa Kemal'in ''Vatan ve Özgürlük'' komitesinden çok daha büyük bir örgüt durumuna geldi. Her iki grup arasında bağlantı, daha önce sağlanmıştı. Mustafa Kemal, iki ayrı grubun varlığının ortak devrimci sorun için pek az yararlı olacağını anladı. Bu yüzden her iki grup, birleşmeye karar verdiler. ''ittihat ve Terakki''nin ağırlığı bu birleşme ile ilgili olarak, ''Vatan ve Özgürlük'' adının tamamıyla ortadan silinmesinde kendini gösterdi. Mustafa Kemal, Selanik-Üsküp demiryolunun denetimiyle görevli olduğu için haber ulaştırmada ''İttihat ve Terakki''ye yararlı oluyordu. 1908 yılının önemli haftalarında ve aylarında ise olağanüstü bir olay ortaya çıkmadı.

Rusya'da Bolşevik Partisi'nin önderliğinde işçilerin ve köylülerin çarlığın temellerini sarstığı 1905 devrimi ile Asya'da burjuva-demokratik devrimler çağı başlamıştı. Bunlar, Doğu'nun gerek yerli feodal gericiliğe ve gerek yabancı emperyalizme karşı başkaldıran halklarının ulusal uyanışını gösteriyordu. Rusya'daki olaylarla birlikte İran, Çin ve Türkiye'de de devrimci kıvılcım parladı. 1907'de ülke ağır bir ekonomik bunalım ve açlıkla karşılaştı. Artık Osmanlı İmparatorluğu'nda halk ayaklanmalarının sonu gelmiyordu. Askeri birlikler ve garnizonlar aylarca aylık verilmemesi yüzünden ayaklanmışlardı.Bazı birlikler, Yemen'e gidecek gemilere binmekten kaçındılar. Bu ayaklanmaların çoğu, başarı ile sonuçlandığı için sivil halk da hemen bunlara katıldı. Bitlis, Van, Erzurum ve öteki kentlerde halk, rüşvetçi, memurlara karşı ayaklandı, valileri görevden attı ve yeni buyruklara uymayı kabul etmedi. Ordu yöneticileri, ''güvenemedikleri'' birlikleri halka karşı kullanmaya cesaret edemediler. 1908 yazına kadar, ayaklanmalar, Anadolu ve Suriye'nin de dışına taştı. Başkentte bile ayaklanmalar ve başkaldırmalar görüldü.

''İttihat ve Terakki'' komitesinin subaylarına göre, zaman, eyleme geçmek için olgunlaşmıştı. İstanbul'daki çökmüş rejimin imparatorluğun ayakta kalmasını sağlayamayacağı kanısındaydılar. İngiltere Kralı Edward VII'nin 9 ve 10 Haziran 1908'de Çar Nikola II ile Reval'de buluşmasından sonra Türkiye'de herkes, iki eski rakibin birleşmesinin Avrupa'daki Türk topraklarının yitirilmesine götüreceğinden korkuyordu. Abdülhamid, Makedonya'ya, ''İttihat ve Terakki'' komitesinin peşine düşen ve birçok subayı tutuklayan bir araştırma komisyonu gönderince, devrimin başlamasını bizzat sağlamış oldu. Bu olay üzerine genç Enver Bey, tutuklanmamak için Resne dağlarına çıktı. Birkaç gün sonra, 4 Temmuz 1908'de Binbaşı Niyazi Bey, iyi silahlanmış 200 kişilik bir bölükle onu izledi. Ama onun nedeni yalnızca tutuklanmaktan kurtulmak değil; Manastır belediye başkanına yazdığı gibi, ''vatanı kurtarmak''tı. İstanbul hükümetinden ve illerin yetkililerinden, 1876 Anayasası'nın derhal yürürlüğe konmasını istedi. Bunun üzerine 3. Kolordudaki komiteler açıkça ortaya çıktılar. Bütün kolordu, sonunda da Trakya'da bulunan 2. Kolordu, aynı zamanda, Arnavutluk ve Makedonya kurtuluş hareketi, Niyazi'nin isteğine katıldı. Ayaklanmayı bastırmak üzere Anadolu'dan Selanik'e gönderilen birlikler de Jön Türklerin yanına geçti. 21 Temmuz 1908'de Yıldız Sarayı'na, padişahın anayasanın yürürlüğe girişini ilan etmemesi halinde yüzbin kişilik bir ordunun İstanbul'a yürüyeceğini bildiren bir telgraf geldi. 23 Temmuz'da Abdülhamid boyun eğdi ve ''özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet'' diye haykıran çok büyük bir insan kalabalığı sokakları doldurdu. Kalabalık, anayasaya bağlılık andı içilmesini nazırlardan istiyordu.

19 Temmuz 1908'de Enver, bu devrimin ''kahramanı'' olarak yenmiş kişi davranışı ile Selanik'e girmişti. Olympus Palace Oteli'nin balkonundan anayasanın yeniden kabul edilişini ilan ederken, arkasında duran subaylar arasında Kaymakam Mustafa Kemal de bulunuyordu. Savaşıma ilk başlayanlardan biri olduğu halde kalabalığın hiç tanımadığı, ikinci ya da üçüncü sırada biri olarak yer alıyordu. ''İttihat ve Terakki'' komitesinin ağır basan iç çevresinin dışında kalmıştı. Arkadaşları arasında askerlik yeteneklerinden ve bilgisinden olduğu kadar devrim konusundaki görevseverliği bakımından da saygı görmekle birlikte, sürekli olarak kuşku ve eleştiriler öne sürdüğü, devrimin bundan sonraki gelişmesi konusunda kuşku dolu yargılarda bulunduğu için komitenin önderlerinde güvensizlik uyandırmıştı.

 

JÖN TÜRKLERLE ÇATIŞMA

 

Lenin, daha 1908 Ağustosu'nda, 1908 burjuva Jön Türkler devriminin ''ancak yarım bir zafer ya da zaferin yalnız küçük bir parçası'' (7) olduğunu belirtmişti. Yarımlığının bir yanı, anayasanın yeniden kabulünden sonra Abdülhamid'e hiç dokunulmamasıydı. Bu, ona ve feodal-dinci saray kliğine Jön Türklerin partisinin iktidarına karşı 13 Nisan 1909''da karşı-devrimci bir darbeyi sahnelemek olanağını verdi. Yobaz hocalar İstanbul garnizonunun askerlerini kışkırttılar. Askerler çok sayıda subayı öldürdüler, parlamentoyu kuşattılar ve anayasa ile zedelenen şeriatın, kutsal İslam hukukunun korunmasını istediler. Abdülhamid bu konuda büyük bir istekle gereken sözü verdi ve yaman bir gericiyi sadrazamlık görevine getirdi. Ama karşı-darbe fazla gecikmedi. Enver Bey, Mustafa Kemal ve komitenin öteki subayları, 2. ve 3. kolordu birliklerinden bir ''Harekât Ordusu'' kurması için Mahmut Şevket Paşa'yı harekete geçirdiler. Bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal'di. Böyle bir görev için üstün askerlik yeteneklerini daha önce de kanıtlamıştı. İstanbul halkına yazılan bildiri de onun kaleminden çıkmıştı. 24 Nisan 1909'da kısa bir çarpışmadan sonra Harekât Ordusu İstanbul'a girdi. Enver, ilk süvari birliğinin başında kente girerek ''devrimin'' kurtarıcısı olarak görünmeyi düzenlemişti. Abdülhamid tahtını yitirdi. Yerine, tamamıyla ''İttihat ve Terakki'' komitesinin elinde olan Mehmet Reşat geçti.

Ancak 1908 devriminin öteki ''yarımlığı'' daha önemli sonuçlar verir nitelikteydi. İttihat ve Terakki Partisi, 1909 ilkyaz programında, ''halkın kendi egemenliğinin kurulacağı ve kuvvetler ayrılığına dayalı anayasa sisteminin tam olarak gerçekleştirileceği'' sözünü verdi. (8) 17 Aralık 1908'den sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun gene bir parlamentosu vardı. Anayasa da bütün yurttaşların yasa önünde eşit olduğunu, toplanma özgürlüğünü, basın ve haberalma özgürlüğünü güvenceye bağlıyordu. Artık yazarlar ve yayımcılar oldukça serbest halde toplumsal, felsefi ve aynı zamanda dinsel sorunlar üzerinde yazabiliyorlardı. Ortak tartışmalarının ana konusu, geleceğin Türkiyesi'inin nasıl olması gerektiği üzerinde toplanıyordu. Bütün halk yığınına, 1908 devrimi, hiç bir yarar sağlamadı. Feodal aşar, başlangıçta söz verildiği halde kaldırılmadı ve Aydın ilinde çıkan bir köylü ayaklanmasını Jön Türkler acımasız bastırdılar. 1872'de ilk ücret savaşımını veren işçiler, önceleri sendikalar ve 1910'da da Osmanlı Sosyalist Partisi'ni kurdular. Ama hemen ardından, egemen Jön Türklerin çevreleri, işçilerin grev yapmasını yasakladılar ve örgütlerini de yeniden dağıttılar.

Anayasanın tanıdığı siyasal özgürlüklerin yalnızca kâğıt üstünde bulunduğu anlaşıldı. 1912 Temmuzu ile 1913 Aralık ayı arasındaki kısa bir aralık dışında 1918'e kadar iktidarda İttihat ve Terakki Partisi bulundu. Daha doğrusu gerçekte partiye ve ülkeye sınırsız olarak egemen olan üç kişi vardı: Enver, (9) 1913'ten başlayarak Harbiye Nazırı, 1914'ten sonra padişahın damadı; Cemal, 1914'ten sonra İstanbul askeri valisi, daha sonra Bahriye Nazırı ve Suriye'de ''padişahın vekili''; Talat, Dahiliye Nazırı ve 1916'dan sonra sadrazam. Parlamento, padişah, sadrazam ve öteki nazırlar, çıplak diktatörlüğü gizleyen bir incir yaprağıydı. Büyük toprak sahipleri ile rüşvetçi memurların büyük kısmının yeni kişilerden korkacak bir durumu yoktu, onların buyruğuna girdiler. Jön Türklerin önderleri için önemli olan, iç reformları yapmaktan çok, imparatorluğun çöküşünü bütün araçları kullanarak önlemekti. Anayasanın buna yeterli olmadığını anlayınca, Abdülhamid'in yöntemlerine başvurdular. Aradaki tek fark, Abdülhamid'in göze çarpmayan sürgünleri yeğ görmesine karşılık, şimdi darağaçlarının yerden ot gibi bitmesiydi.

23 Temmuz 1908'de ve onu izleyen günlerde İstanbul'da ve bütün Osmanlı İmparatorluğu'nda Müslümanlarla Hıristiyanlar, Türklerle Ermeniler, Bulgarlarla Rumlar sokaklarda sarmaş dolaş olmuşlardı. İnsanları gerçek bir kardeşlik coşkunluğu sarmıştı. Jön Türkler, değişik dinler ve milliyetler arasında fark olmadığını ilan etmişlerdi. Ama ''Osmanlılık'' bayrağı altında, halkların özgürce, eşitçe ve barışçı biçimde birleşmesi yolundaki düş hemen ortadan kayboldu. Jön Türklerin önderleri bundan ne anladıklarını, iktidarı güvence altında sandıkları andan sonra açığa vurdular. 16 Ağustos 1909'da bir yasa ile, etnik ya da ulusal temele dayalı siyasal kuruluşların meydana getirilmesi yasaklandı. 1908 devrimine kısmen etkin biçimde katılmış çeşitli Balkan halklarının kulüpleri ve dernekleri böylece kapatıldı. Aynı yılın 27 Eylülü'nde ''soygunculuğu ve ayaklanmayı önleme yasası'' bunu izledi. Hükümet, artık Balkanlar'daki çete denilen silahlı birlikleri silahsız duruma getiriyor, dağıtıyor ve silah taşımayı ağır cezalara uğratabiliyordu. Jön Türklerin önderlerinin tek isteği, bütün imparatorluğa, Arnavutlara, Bulgarlara, Ermenilere, Kürtlere ve Araplara, Türk dilini zorla kabul ettirmekti. Türkçe her yerde ve bütün okullarda resmi dil oldu. Yalnız Türkçe konuşabilen parlamentoya üye seçilebiliyordu. Talat, bu politikayı partinin gizli bir toplantısında şöyle açıkladı: ''İmparatorluğu Osmanlılaştırma görevinde başarı sağlamamıza kadar eşitlik söz konusu olamaz...'' (10). Bu, hem gerçeklikten uzak, hem de serüven demekti ve Birinci Dünya Savaşı'nın gösterdiği gibi, Türk halkının da varlığını tehlikeye soktu.

Ermenilere karşı girişilen yeni toplu öldürmeler ve Arnavutları cezalandırma seferleri, bunlara bizzat katılmak zorunda kalan Mustafa Kemal'de ''Osmanlıcılık'' konusunda duyduğu kuşkuları güçlendirmekten başka bir etki yapmadı. Bununla birlikte, Mustafa Kemal'in yaşamının bu bölümüne ilişkin belgeler, Jön Türklerin politikası için olumlu bir seçenek sahibi olduğunu ileri sürmemize olanak vermiyor. Ancak kesin olan bir nokta var: 1908'den sonra olup bitenler onu derin bir düş kırıklığına uğrattı, önderlere karşı eleştirileri acı ve iğneleyici bir biçime girdi. Bir gün Selanik'te Café Gnogno'da arkadaşlarının önünde yaptığı uzun bir konuşmada, siyasal bir kişiliğin asıl büyüklüğünün ne olduğunu açıklarken, bunun vatanı kurtarmak olduğunu, kendi gösterişini sergilemek sayılamayacağını belirtti. Çok iyi ilişkiler kurduğu Cemal'in dikkatini, Jön Türklerin politikasının serüvenciliğine çekerek şöyle dedi: ''Gerçekçilik duygusu bütün alanlara girememiştir. Aramızda, ham hayallar ve eskimiş uydurma şeyler peşinde koşan çok sayıda kimse var.'' (11)

Mustafa Kemal partinin yönetimine karşı bir çıkışta daha bulundu ve bunu, 1909 yazında İttihat ve Terakki Partisi'nin ilk açık kongresinde delege olarak yaptı. Zamanın önderlerinin yeniden seçilmesini önlemek istiyordu. Konuşmasında şöyle dedi: ''Biz subaylar, partide kaldığımız sürece ne güçlü bir parti, ne de güçlü bir ordu meydana getireceğiz. 4. Kolordu'da subayların çoğu aynı zamanada parti üyesidirler ve 3. Kolordu için birinci sınıf bir askeri birliktir denemez. Ayrıca, gücünü orduya dayandıran bir parti asla halkta yankı bulamaz. Bunun için partide kalmak isteyen bütün subayların ordudan ayrılmaları gerektiğine şimdi burada karar verelim.'' (12) Gerçi kongre böyle bir karar verdi, ama önderleri özellikle bunun dşında bıraktı. Mustafa Kemal, gene Enver ile adamlarının siyasal bakımdan oyununa gelmişti. Kendisi karara uydu, partiden çıktı ve subay olarak kendini görevine verdi. Bir süre komuta ettiği 38. Piyade Alayı'nın subayları ve erleriyle iyi ilişkisinin bulunması, parti tarafından gizli örgütçülükle suçlanmasının nedeni oldu. Kendisini daha iyi gözaltında bulundurmak için İstanbul'da Harbiye Nezareti'ne atamasını yaptılar.

Mustafa Kemal'in kişisel yenilgisi, Türkiye'de burjuva devrimini ''yarım zaferlerden'' öteye götürmek isteyen herkesin yenilgisiydi. Lenin o sıralarda Türk halkı ile birlikte Mustafa Kemal'in tutması gereken yolu göstermişti: ''Devrimlerde böylesi yarım zaferler... yeni, çok daha önemli, daha sert, içsavaşın daha büyük halk yığınlarını kapsayan dönüşümleri için en sağlam güvencedir.'' (13).

Bununla birlikte Jön Türklerin bir noktada hakkını yemeyelim: Onlar çok ağır bir mirası yüklenmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu yalnızca iç çöküşle karşı karşıya değildi. Emperyalist devletlerin ve tekellerin pazarlar, sermaye yatırımları, etkinlik bölgeleri ve sömürgeler bulma yolundaki savaşımı da yüzyılın başından bu yana şiddetlenmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını tehlikeye sokmuştu. Yerel bir bunalımın bir dünya çatışmasına dönmesi her an olanaklıydı. Yabancıların gözünde Türkiye'yi saldırı için daha büyük bir hedef haline getiren 1908 devriminden sonra, önce Avusturya-Macaristan, 1878'den bu yana işgal altında bulundurduğu Türklerin Bosna ve Hersek illerini kendi topraklarına kattı. Rus Dışişleri Bakanı İzvolski, bir zarar ödentisi karşılığında bu katıma razı oluverdi. Ödenti, Rus savaş gemilerine boğazların açılmasına Avusturya'nın karşı koymayacağına söz vermesinden başka bir şey değildi. İzvolski, İtalyanların Trablusgarp'ı ele geçirmelerine razı olmakla, onların da ''onayını'' sağladı.

Ama bu devletler, dünya hegemonyası uğrundaki savaşım konusunda yalnızca ileri karakol çarpışmaları veriyorlardı: Almanya ve İngiltere asıl tarafları meydana getiriyordu; ''üçlü ittifak'' ile ''itilâf'' da onların öncülüğündeki askeri müttefiklerdi. Dünyanın yeniden bölüşülmesini isteyen Alman tekelleriyle onların diplomatik yardımcıları, İngiliz İmparatorluğu'nun ana bağlantı hatlarına -Süveyş Kanalı ve Hint Okyanusu- doksanıncı yıllardan bu yana tehlike olacak kadar yaklaşmayı becermişlerdi. Bu konuda Alman Dışişleri Bakanlığı şu reçeteye göre davranıyordu: ''Önemli olan, İngiltere ile Rusya'nın Asya'daki rekabetinden kendi çıkarımıza öylesine yararlanmaktır ki, İngiliz aslanı önünde hemen şöyle bir eğilmekle, Rus ayısı önünde şöyle bir nazik selamla, İran körfezinde bulunan Kuveyt'e inmek için kendimize bir yol açalım.'' (14). Deutsche Bank tarafından denetim altında bulundurulan Anadolu Demiryolları Şirketi 1902'de Konya'dan İran körfezine uzanacak demiryolunu yapma imtiyazını aldı. Deutsche Bank, Türk maliye ekonomisinde o güne kadar süren İngiliz-Fransız üstünlüğüne de son verdi. Birinci dünya Savaşı'ndan önce yapılan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 60'ı Fransa'ya, yüzde 25.4'ü Almanya'ya düşüyordu. İngiltere'nin bu alandaki payı ise yüzde 14.5'e düşmüştü. Osmanlı İmparatorluğu, Alman finans-kapitaline 20 milyon Türk Lirası borçlanmıştı. Krupp firması, Osmanlı ordusuna silah, cephane vermek için uluslararası silah şirketlerinin yarışmasını açıkça kazandı. Bu konuda, Feldmareşal von der Goltz'un (1883-1895) askeri kurulundan bu yana Türkiye'de sürekli olarak kalan çok sayıdaki Alman askeri danışmanları, Krupp'a yardımcı oldular. Alman emperyalistleri ''barışçı sızma'' yolu ile, İngiltere'nin Mısır'da elde ettiği gibi üstün bir durumu Türkiye'de kendilerine sağlamak isityorlardı. Yalnız ekonominin, ordunun ve yönetimin en önemli komuta noktaları Almanların elinde bulunursa, Osmanlıların sözde bağımsızlığı korunabilir ve korunmalıydı.

Bu durum karşısında Jön Türklerin önderleri nasıl davranıyordu? Birçok yurtsever subay ve aydının umut ettiği gibi, yabancı etkisini uzaklaştırmak için çaba gösteriyorlar mıydı? Böylesi umutlar boşunaydı. Jön Türkler, kaba ''Osmanlılaştırma'' politikası ile bu olanağı bizzat yok ediyorlardı. İmparatorluk sınırları içindeki öteki halkların gemlerini elde tutabilmek için, Alman emperyalistlerinin yardımını gereksiniyorlardı. Sonuç: Enver Paşa ve kliği, Alman bankalarından eski hükümdarlara göre daha çok borç para aldılar, Krupp'tan daha çok silah satın aldılar ve son olarak da 1913'te, Osmanlı ordusunu yeniden örgütlemek üzere General Liman von Sanders başkanlığında yeni bir resmi Alman askeri kurulunu İstanbul'a getirdiler. Böylece Türk genelkurmayında, topçu birliklerinde, istihkâm birliklerinde ve savaş sanayiinde bütün önemli görevler Alman askerlerinin eline geçti.

Bununla Mustafa Kemal'in umutları da gerçekleşmemişti. Gerçi ordunun yeniden örgütlenmesinin mutlak gerekliliğini o da görüyordu, ama Türkiye'nin bunu kendi gücü ile başaracağına inanıyordu. Önce Selanik'te bir subay yetiştirme kurumunun komutanı olarak, sonra bir piyade alayının komutanı olarak ve en sonunda da İstanbul'da Harbiye Nezareti'nde büyük bir tutku ile kendisini bu göreve vermişti. 1910'da Picardie'de Fransız manevralarına katıldı, Alman generali Litzmann'ın takım ve bölük çarpışmalarına ilişkin iki kitabını Türkçeye çevirdi. Üstleri ile İttihat ve Terakki'nin önderleri tarafından sevilmez olmuştu. Çünkü dilekçelerinde, sunuşlarında ve kişisel görüşmelerde, Almanların üstün etkinliği yüzünden ülkenin bağımsızlığının tehlikeye girdiği konusuna onların dikkatini çekiyordu. Üç yıl askeri ataşe olarak çalıştığı sırada Enver'in Berlin'le kurduğu sıkı siyasal ve parasal bağ dolayısıyla özellikle onu hedef alıyordu. Kemal muhalefetinde yalnız değildi. Jön Türklerin partisi içinde itilaf dostu güçlü bir kanat da vardı. Yakınmalarında ve uyarmalarında, onlardan ve Cemal Paşa'dan anlayış görüyordu. Mustafa Kemal, o sıralarda, İstanbul'un askeri çevrelerinde, Alman emperyalistlerinin karşıtı olarak öylesine tanınmıştı ki, zamanın Avusturya askeri ataşesi Pomiankowski anılarında bundan söz etmiştir.

Ancak İngilizlerden ve Fransızlardan yana bir politikanın taraftarları ile ayrıldığı önemli bir nokta vardı: Bir şeytanın başka bir şeytanla uzaklaştırılmasını değil, vatanının her türlü emperyalist hegemonyadan arınmasını istiyordu. Bununla ilgili önemli bir kanıt belgesi var. 1910'da 3. Kolordu, Arnavutluk ayaklanmasını bastırdıktan sonra, kolordu subayları birlikte oturuyorlardı. Alman danışman, zaferin şerefine kadeh kaldırdı. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayağa kalktı ve genç bir yaverin Almana çevirdiği karşılığı alaylı biçimde verdi: ''Türk subayı olarak Arnavutluk'un teslim alınması gibi önemsiz bir olay için kadehimi kaldıramam. Bunu yaparsam, üzüntüden başka bir şey duymam. Kendi sınırları içinde kazandığı bir başarıdan dolayı Türk ordusu için, Osmanlı ordusu için değil -böyle bir şey yoktur-, kadeh kaldırılırsa benim buna üzülmem gerekir. Beni dinleyin, arkadaşlar: Osmanlı ordusunun değil, Türk ordusunun, Türk ulusunun bağımsızlığını kurtaracağı gün gelecektir. O zaman ordumuzun şerefine göğsümüz kabararak ve mutlulukla içeceğiz!'' (15).

Görkemli bir gelecek görünümü, ama hepsi bu kadar. Dünya emperyalizmi henüz gücünün en yüksek noktasında bulunuyor ve Asya ile Afrika halklarını siyasal ve ekonomik boyunduruğu altında sımsıkı tutuyordu. Böyle bir görünümün gerçek olabilmesi için önce dünya tarihi bakımından köklü değişmeler olmalıydı. Önce Türk köylüsü asker kılığı içinde, kendisi için hiç de önemli olmayan bir sorun için, Osmanlı İmparatorluğu'nun ayakta kalması için çok kanlar dökecekti.

27 Eylül 1911'de İtalyan birlikleri, sömürge olarak kendi topraklarına katmak üzere Türklerin Trablusgrap iline saldırdılar. İtalyan emperyalistleri Türkiye'nin bölüşülmesinde geri kalmak istemiyorlardı. Zayıf Türk garnizonlarının kısa zamanda üstesinden gelindi. Ama İtalyanlar ülkenin içine doğru yayılmak istediklerinde, Arap bedevi aşiretlerinin sert direnmesi ile karşılaştılar. İtalyan birlikleri ''ceza olsun diye'' 3.000 Arabı öldürdüler, aileleri toptan yok ettiler, kadınları ve çocukları kılıçtan geçirdiler. Lenin, daha o zaman, karaparçasının iç taraflarında Arap aşiretlerinin İtalyan katımına razı olmayacaklarını görmüştü. Bu halkların önünde uzun ve dikenli bir yol görüyordu, ama günün birinde sömürge efendilerinin üstünlüğüne son vereceklerine kesinlikle inanıyordu.

Jön Türkler kabinesi, Trablusgarp'ı yitirmek istemedi, İslam dünyasındaki saygınlığını yitirmekten kaygı duyuyordu. İtalyan donanması Doğu Akdeniz'e egemen olduğu için hükümet karayolu ile Trablusgarp'a bir subay grubu yolladı. İtalya'ya karşı savaşta komutayı Enver üzerine aldı. Mustafa Kemal de Anadolu, Suriye Mısır üzerinden Trablusgarp'a geçti. Mısır'da bedevi kılığına girdi. Çünkü İngiliz makamları Trablusgrap sınırını kapatmışlardı. İngiliz gizli servisi, arkadaşlarından ikisini tutukladı. Sınır istasyonundaki Mısırlı subaya, Mustafa Kemal'in tam bir kişilik tanımlaması bildirildi: ince ve uzun boylu, mavi gözlü, açık sarı saçlı, çok az arapça bilir. Tren istasyona girdiği zaman Mısırlı subay Mustafa Kemal'i hemen buldu. Ama İngilizlere olduğu kadar İtalyan emperyalistlerine de kini vardı; mavi gözlü Türkü hemen bıraktı ve aynı belirtileri taşıyan bir Berberi'yi tutukladı.

9 Ocak 1912'de Mustafa Kemal Tobruk önündeki ilk çarpışmada başarılı oldu. Bu arada binbaşılığa yükseltildi ve Derne önlerinde bulunan Arap savaşçılarının komutasını ele aldı. Karargâhı, Türk Başkomutanı'nın, Yarbay Enver'in süslü çadırının kurulu olduğu yerde bulunuyordu. Yürekli bedeviler ölümü iyice göze alarak İtalyan mevzilerine saldırıyor, birçok küçük başarılar sağlıyorlardı. Gene de bu savaşı kazanamazlardı. Yakında bulunan İtalya'dan silah ve asker getiren yeni gemiler durmadan Trablusgarp limanlarına giriyordu. İtalyan gemi topları Derne vadisini bir mezara çevirdi.

Enver, halifenin temsilcisi olarak Arap şeyhlerinden saygı bekliyordu. İtalyanların gene denize doğru atılacaklarına kesin inanç içinde, birinin ardından başka bir büyük plan hazırlıyordu. Planlarını Kemal ile görüştükçe, aralarında sert tartışmalar çıkıyordu. Daha önceki yıllarda da sözü edilen siyasal nedenler yüzünden birbirlerinden çok uzaklaşmışlardı. Enver, karakter bakımından kendisinden çok değişik olan Kemal'i, aynı zamanda kişisel düşmanı ve rakibi olarak görüyordu. Pomiankowski, Enver'i ''doğuştan akıllı ve becerikli, kişilik bakımından metin ve yürekli, alçakgönüllülük maskesi altında ölçüsüz biz tutkuyu gizleyen'' kişi olarak tanımlar. Ama onda ''olabilen ve erişilebilen konusunda şaşılacak bir sezgi eksikliği bulunduğunu'' da anlatır. (16) Buna karşılık Mustafa Kemal için yalnız kesin gerçekler ve sayılar söz konusudur. Enver, talihe güvendiği halde, Kemal üstün bir satranç oyuncusu gibi her gerçek olanağı nerdeyse matematiksel bir incelikle tartar ve düşmanın yapılabilecek karşı çıkışlarını hesaplardı. Enver'in her strateji kararına karşı eleştirici, bazen de iğneleyici sözlerini öne sürüverirdi. Trablusgarp serüveni bu iki insan arasındaki ayrılığı, bir daha giderilemeyecek ölçüde derinleştirdi.

Trablusgarp'ın acımasız çöl güneşi altında kanlı çarpışmalar bir yıla yakın sürdü. 1912 Ekim ayının ortasında Türk subaylarına, Balkan bloku devletlerinin -Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan- Osmanlı İmparatorluğu'na karşı birbiri ardından ilk Balkan savaşını başlattıkları haberi ulaştı. Çarlık Rusyası, meydana getirdiği Balkan blokunu, yaklaşmakta olan dünya çatışmasında, özellikle Avusturya-Macaristan ve Almanya'ya karşı kullanmayı düşünüyordu. Ama alet ustasının elinden kaydı. Emperyalist Rusya savaş hazırlığını yapmadan, Balkan devletleri, ulusal hedeflerine ulaşmak, Arnavutluk, Makedonya, Trakya üzerindeki Türk egemenliğine son vermek için hareket geçti.

Babıâli, Roma ile çabucak barış yapmak zorunda kaldı ve subayları Trablusgarp'tan geri çağırdı. Mustafa Kemal, 1912 Kasımı sonunda başkente vardığı zaman, her şey olup bitmişti. Türk ordusuna hızlı ve yok edici bir yumruk vurulmuştu. Bulgarlar, İstanbul'un 40 km. batısında bulunan Çatalca hattına erişmişlerdi. ''Avrupa Türkiye'' artık yoktu. 3 Kasım 1912'de Osmanlı hükümeti, barış antlaşmasında aracılık yapmaları için büyük devletlere başvurdu.

Mustafa Kemal, İstanbul sokaklarında tarifsiz bir sefaletle karşılaştı. Parçalanan ordu ile birlikte yaralı dolu arabalar, Makedonya'daki yurtlarını terk eden onbinlerce Müslüman Türk kente akın ediyordu. Kemal, yetersiz ve rüşvetçi ordu komutanları ile valiler konusunda yeteri kadar uyarılarda bulunmuştu. Ama yıkılışın bu ölçüye vardığına kendisi bile inanmak istemiyordu. Sağlık işlerinin ve geri hizmetlerin daha savaş başlangıcında korkunç bir durumda bulunduğunu kendisine anlatmışlardı. Bir mil ötede insanlar açlıktan ölürken, koyunlar vagonlarda açlıktan telef oluyor, buğdaylar ambarlarda çürüyordu. Sokaklarda, cami avlularında, kentin kenarında aceleyle kurulmuş çadırlarda konaklayan insan yığınları arasında kolera ve tifo yayılmıştı. Soğuk kuzey rüzgârları gerisini tamamlıyordu: 1912-13 kışında açlık, hastalık ve soğuk, onbinlerce insanı silip süpürdü. Mustafa Kemal, bu perişanlığın ortasında, Selanik'ten kaçmış olan annesini ve kızkardeşini günlerce aradı. Sonunda onları bir göçmen kampında buldu. Annesi yaşlanmış, gözleri nerdeyse görmez olmuştu. Onları İstanbul'da bir yere yerleştirdi.

Sonra Harbiye Nezareti'ne giderek geldiğini bildirdi ve 25 Kasım 1912'de yeni bir görev aldı. O güne kadar Gelibolu yarımadasını Bulgar saldırılarına karşı tutmuş olan Bolayır Kolordusu'nun kurmaybaşkanı olmuştu. Ama şimdilik ateşkes vardı. 1912 Aralık ayı ortasından bu yana Londra'da, savaşan taraflar ile büyük devletler, barış koşulları üzerinde görüşmeler yapıyordu. Gerek Avusturya-Macaristan, gerekse Rusya, bencil nedenlerden dolayı güçlü bir Bulgaristan istedikleri için, Avrupa'daki hemen bütün toprakları elinden alınmak istenen Türkiye'nin zararına büyük devletler arasında bir uyuşma meydana geldi. 1912 Temmuzu'ndan bu yana İttihat ve Terakki'nin görev almadığı Kâmil Paşa Kabinesi, teslim olmaya hazırdı. Trablus'tan henüz dönmüş olan Enver, bir hükümet darbesi yapmak için bu durumdan yararlandı. 23 Ocak'ta küçük bir subay grubu ile kabinenin toplandığı odaya girdi, korkulu nazırlardan birini vurdu ve Kâmil Paşa'yı çekilmeye zorladı. Enver'in Harbiye Nazırı olduğu, Mahmut Şevket Paşa'nın Jön Türkler kabinesi, barış antlaşması koşullarını kabul etmedi ve 3 Şubat'ta savaş yeniden başladı. Enver'in savaş planı, Bolayır'ın kuzeyinde bir kara hareketinin desteği ile Gelibolu Yarımadası'ndan çıkış yaparak kuzeye doğru Bulgar cephesini yarmak, kuşatılmış olan Edirne'yi kurtarmak ve böylece de İstanbul önündeki Balkan orduları cephesini yıkmaktı. Mustafa Kemal, bir savaş gemisinde yapılan durum görüşmesinde gene Enver'le karşı karşıya geldi. Bulgar mevzileri çok iyi -hem de derinliğine- pekiştirildiği ve düşman, iç hattaki güçlü yedek birlikleriyle harekete geçebileceği için, planın uygulanması olanaksızdı. Bu yüzden Enver, konuşulacak bir kişi değil, buyrukları yerine getirilecek biriydi. Saldırı fiyasko ile sonuçlandı. Çıkarma birliği, geride 6.000 ölü bıraktı. Sağ kalanlar da gemilere kaçtılar. Mustafa Kemal'in yanında bulunduğu birlikler er sayısının yarısını yitirdi ve çıkış mevzilerine geri atıldılar. Jön Türkler hükümeti, Kâmil Paşa kabinesinin kabul etmek istediği barış koşullarını imzalamak zorunda kaldı. İlk Balkan Savaşı, Avrupa'da vaktiyle çok güçlü olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye yalnız İstanbul ile, Enez-Midilli hattına kadar bir toprak parçasının kalması biçiminde sona erdi. 1913 yazında Balkan devletleri İkinci Balkan savaşında ganimet kavgası yüzünden çözülme gösterdikleri için, Türkiye, bu fırsattan yararlandı ve Edirne'yi geri aldı. Bu yüzden Enver ününü artırdı. İstanbul'un bütün vitrinlerinde onun resmi şu altyazı ile görülüyordu: ''Edirne fatihi!'' 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Barışı ile Türkiye, Edirne ile birlikte Meriç'e kadar Doğu Trakya'yı geri alıyor ve bugün de geçerlikte bulunan sınır çiziliyordu.

Balkanlarda Osmanlı egemenliğinin çöküşü, Jön Türklerin inanılır olmayan devlet ülküsü ''Osmanlıcılığı'' da kesinlikle ortadan sildi. Jön Türklerin ideologları arasında hemen ''Türkçülük'' akımı yayıldı. Yayımcılar ve eğitimciler uzun süredir, pek az dikkati çekmekle birlikte, romantizmle karışık bir Türk milliyetçiliğini savunuyorlardı. Eskiden Anadolu köylüsünü tanımlamak için kullanılan, küçümsemeli ''Türk'' sözünü gene onurlandırdılar. Türk halk dilini edebiyata sokma, okumuşların dilini Farsça ve Arapça öğelerden arıtma çabası güdüyorlardı. Türk toplumunda Müslümanlıkla ilişkinin kuruluşundan önceki eski Türk halk yaşamı ve sanatı üzerinde duruluyordu. 1912'de Türk Yurdu dergisi çıkmaya başladı. Aynı yıl ''Türk Ocağı'' denilen kulüp kuruldu.

Yazar Ziya Gökalp (1875-1924), genç Türk aydınlarının fikir önderi oldu ve Mustafa Kemal'i de çok etkiledi. Gökalp'ın görüşlerinin temel düşüncesi, Türk ulusunun ulusal kültürünü yeniden bularak yenileşmesi gerektiğinde toplanıyordu. Bu arayışta önderliği, bir düşünür seçkinler grubu yapacaktı. Ancak bundan sonra Avrupa uygarlığının önemli edinimlerini -Ziya Gökalp yaygın bir sanayileşmeden yanaydı- Türk kültürüne katmak olanağı vardı. Bu hedefe, aydınlarla halk arasında kurulacak sıkı bir bağ ile ulaşılabilirdi.

Bu burjuva-milliyetçi ideoloji, Türkiye'nin, Çin, İran ve sömürge ülkeler gibi emperyalizme karşı büyük burjuva-demokratik hareketlerin ve ayaklanmaların arifesinde bulunduğunu gösteren bir işaretti. Bu ideolojinin sınıfsal bencilliği ve burjuva sınırlılığı, Ziya Gökalp'in toplumun gelişmesi için asıl öğeyi milliyetçilikte görmesinden ileri geliyordu. Ona göre, Türkiye'de sanayileşme ile birlikte kendini gösterecek olan sosyalizm de kaçınılması gereken bir şeydi: ''Yalnız siyasal savaş sırasında değil, ekonomik savaşımda da ulusal ülküler sınıfsal ülkülerden her zaman önde gelmelidir.'' (17). Özellikle bu görüş, 1919'dan sonra Kemal Atatürk'ün siyasal tutumunu belirlemiştir.

Oysa bu sıralarda Lenin, ezilen halkların ulusal kurtuluş savaşımının, emperyalizme karşı uluslararası sınıf savaşımının bir parçası olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı ezilen ülkelerin sosyalistlerinden, burjuva-demokratik ulusal kurtuluş hareketini kesinlikle desteklemelerini, aynı zamanda da küçük ulus sınırlılığına, bencilliğe, hareketin kendi kabuğu içinde kalmasına ve soyutlanmasına karşı savaşmalarını istedi. Ayrıca ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileri ile ezen ulusun işçileri arasında birlik kurmalı ve bunu savunmalıydılar.

''Türkçülüğün'' burjuva milliyetçiliği için tipik olan gerici öğelerini, şovenist ''Pantürkizm'' ya da ''Turancılık'' ortaya koyuyordu. Ziya Gökalp'in yapıtında bu da vardı. 1911'de yazdığı ''Turan'' adlı şiirinde, Türklerin vatanının, ne Türkiye, ne de Türkistan, büyük ve ölümsüz ülke Turan olduğu görüşünü buluruz. Jön Türklerin önderleri, burada yatan, Anadolu'dan Orta Asya ve Moğolistan'a kadar Türkçe konuşan bütün halkların birleştirilmesi olanağı konusundaki düşünceye sarıldılar. Talat Paşa, ''Bu bizi Sarı Denize kadar götürebilir!'' diyerek Turancılığa hemen siyasal bir patlama gücü verdi. (18). İttihat ve Terakki Partisi'nin egemen çevreleri- Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde, herkesin kendi ulusal toplumu üzerindeki düşüncelere olan ilgisini, saldırgan bir yayılma programına doğru yönelttiler. Enver, bunu ancak Alman emperyalistlerinin yardımı ile gerçekleştirebilirdi. Çünkü program ilk planda Rus egemenliği altında bulunan bölgeleri (Kafkasya, Kırım, Orta Asya) içine alıyordu. Ünlü Türk yazarı Halide Edip'in anılarından anlaşıldığına göre, böyle serüvenli bir programı zamanın burjuva Türk aydınlarının büyük bir kısmı kabul etmiyordu. Mustafa Kemal'in, Enver'in politikasını eleştirisi arasında bunları da sayabiliriz.

27 Ekim 1913'te, Mustafa Kemal, Sofya'da Türk askeri ataşeliği görevine başladı. Atatürk üzerine kitap yazanlardan bazılarının belirttiği gibi, Enver Paşa'nın, böylece tedirgin edici bir eleştiriciyi ordudan uzaklaştırmak istediği akla yakın geliyor. Daha önce Abdülhamit zamanında da görülen bir uygulamaydı bu. Ama Enver Paşa, eskiden olduğu gibi şimdi de Harbiye Nezareti'nin ataşeler dairesindeki yazı masalarına Kemal'in raporlarının gelmesini, İstanbul'da olup bitenler konusunda çok sayıda arkadaşının Kemal'i sürekli olarak haberdar etmesini önleyemedi.

Sofya Elçisi Fethi Bey, Kemal'i, Bulgar başkentinin kibar, feodal-burjuva toplumuna soktu. Kemal, bir generalin kızı ile ilişki kurmak istedi, ama olumlu karşılık alamadı. Sofya salonlarındaki kadınlar onu fazla ''taşralı'' buluyorlardı. Kendisi gerçekten bu toplum için fazla diri ve yalın kişiydi. Onu etkileyen ve özendiren bir şey vardı: şu Bulgar kadınlarının serbest, bilinçli ve peçesiz dolaşması. Harem ve peçe ile küçük düşürülmüş Türk kadını bakımından büyük bir çelişki.

Sonraları Bulgaristan'la ilgili bir izlenimini daha açıklamıştı. Bir gün dans çayı sırasında bir kahvede oturuyordu. Şef garsonun bir köylüye servis yapmadığını ve onu dışarı atmak istediğini gördü. Köylü dışarı çıkmayınca adam bir polis çağırdı. Ama polis de bir şey yapamadı, köylünün ödeyecek parası vardı. Bunun üzerine köylü şöyle dedi: ''Utanmıyor musun? Sen ve Sofya halkı, hatta bütün Bulgaristan, benim tüfeğimin ve sabanımın gölgesinde yaşıyorsunuz. Oysa sen, yanında yemek yeme hakkını bana tanımaktan kaçınıyorsun demek?'' (19) Kemal bu olayı anlatırken, Türk köylüsünün de bu bilince erişmesi gerektiğini, Türkiye'nin efendisi olmasını sözlerine ekledi. Sofya'da geçirdiği günler, Mustafa Kemal'de yalnız Türk halkının, köylünün, Türkiye'nin alınyazısını iyiye doğru yöneltebileceği düşüncesinin yerleşmesine yardım etti.

 

ALMAN KOMUTASI ALTINDA

 

1914 Temmuzu'nda İstanbul'un daracık ve tozlu caddelerinde, sokaklarında oturan insanlar tropik bir sıcak altında terliyordu. Boğazın kıyılarında ise yılın en sıcak mevsiminde bile her şey güzeldir. Karadeniz tarafından serin bir rüzgâr eser. Boğaz, tablo kadar güzel kıyıları ve masmavi gökyüzü ile dünyamızın en güzel köşelerinden biridir. Bu yüzden 1914 yılının gerginlik dolu bu Temmuz günlerinde bile Tarabya otelleri ile deniz kıyısındaki villalar dopdoluydu. Türk ve Mısırlı prensler, yüksek rütbeliler, egemen ülkelerin elçileri, zengin Rum ve Ermeni bankerler, tüccarlar ve fabrikatörler, yazı burada geçiriyorlardı.

Yeniköy'de Sadrazam Said Halim Köşkü ile Tarabya'da Alman Büyükelçisi'nin yazlığı arasında, iyi giyinmiş aylakların gözünden uzak, önemli görüşmeler oluyordu. Büyükelçi Wangenheim, 22 Temmuz'da Harbiye Nazırı Enver Paşa'yı kabul etti. Enver Paşa kendisine bir ittifak önerisi yapmıştı. İtilaf yanlısı nazırları da bundan haberdar etmemişti.

28 Temmuz'da, büyük dünya çatışmasının başlangıcından dört gün önce, Sadrazam Said Halim öneriyi resmen tekrarladı.

Bir yanda ingiltere, Fransa, Rusya, öte yanda Almanya ile Avusturya-Macaristan olmak üzere taraflar arasındaki rekabet öylesine sertleşmişti ki, barut fıçısının patlaması için küçük bir kıvılcım yeterliydi. Bu kıvılcım, Sarayevo'da Avusturya veliahdı Franz Ferdinand'ın Sırp milliyetçileri tarafından öldürülmesi oldu. Alman emperyalistleri, uğrunda çaba gösterdikleri ''güneşte yer kapma''da kendilerine yardımcı olur diye, anlaşmazlığın çözümlenmesi için istekle çalışıyorlardı. 1 Ağustos 1914'te, Lenin'in sözleriyle söylersek, ''soyguncu büyük devletlerin iki grubu arasında sömürgeleri paylaşma, başka ulusları köleleştirme, dünya pazarlarında üstünlükler ve ayrıcalıklar sağlama savaşı''(20) başladı. Enver Paşa'nın çevresindeki Jön Türkler kliği kenarda kalmak istemiyor, topraklar ele geçirmek amacı güdüyordu. İtilafa katılma ya da hiç değilse tarafsız kalma konusunda İngiltere, Fransa ve Rusya'dan öneriler geliyordu. Türk ortaklık paylarını ve tahvillerini ellerinde bulunduran Fransız ve İngilizler, kabineye kadar ellerini uzatıyorlardı. Ama daha önce gördüğümüz gibi, bu yarışta emperyalist Almanya epeyce önde gidiyordu: Ordu, stratejik bakımdan en önemli olan demiryolu ve hatta Jön Türklerden önemli iktidar sahipleri Alman etkisi altındaydı. Bu yüzden, Almanya'nın doğuda siyasal amaçları olmadığını, yalnızca ekonomik amaçlar güttüğünü, Orta Avrupa devletlerine katılırsa Osmanlı İmparatorluğu'na toprakları konusunda güvence sağlama ve belki de bunları genişletme sözü verdiğini söyleyen Wangenheim'a da inanıyorlardı. Almanya, Rusya'nın ve doğudaki İngiliz üslerinin tersine Türk sınırından uzaktı ve bu yüzden en az tehlikeli görünüyordu. Türkiye'yi bölmek için Londra, Paris ve Petersburg'da planlar yapıldığı da çok iyi biliniyordu.

Bu değerlendirme, iktidar sahibi Jön Türklerin en tehlikeli yanlış hesaplarından biri olarak kendini gösterdi. Bunu ancak onların milliyetçi dar görüşlülüğü ve şovenist ele geçirme tutkusu ile açıklama olanağı var. Yakın ve Ortadoğu, Alman emperyalizmi için başlıca yayılma bölgelerinden biriydi. Burayı ele geçirme ya da isteme -kısmen değişmiş yöntemlerle de olsa- emperyalizmin iktidar gücünün sürekli savaşım hedefi olmuş ve olmaktadır. Alman tekelci burjuvazisi ve saldırıların planlanmasında ve yürütülmesinde rol oynayan merkez kuruluşları, Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay, daha ilk Emperyalist Dünya Savaşı'nda Türkiye'yi yalnız kendi etki alanları içinde bir yarı-sömürge durumuna dönüştürmeye ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap bölgelerini sömürge egemenliği altına almaya kararlıydılar. Örneğin 1915 Kasımı'nda Yukarı Silezya Kömür ve Çelik Sanayii, ''merkez devletleri Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın Balkan devletleri ve Türkiye ile askeri bakımdan bir konvansiyon, ekonomik bakımdan ticaret ve gümrük antlaşmaları yoluyla olabildiği kadar uzun bir süre için Flamanya'dan İran Körfezi'ne kadar uzanan sımsıkı bir devletler bloku halinde birleşmesini''(21) istedi. Bunun dışında Türkiye, daha serüvenli Alman planları için eşsiz bir üs meydana getiriyordu: İran ve Afganistan yoluyla İngiliz Hindistanı'na ve Mısır yoluyla Orta Afrika'ya girmek, buralarda büyük, bağlantılı bir sömürge imparatorluğu kurmak. Alman tekelleri için savaş, savaş-öncesinin Bağdat demiryolu politikasını sürdürmek için de başka bir araçtı. Birçok belgeler, Alman finans-kapitalinin Osmanlı İmparatorluğu için itilafın finans-kapitali kadar tehlikeli olduğunu tanıtlıyordu.

Bağdat demiryolu yayılmasının, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki halk yığınlarının sömürülmesinin gerici niteliğini daha savaşın ortasında görmeleri ve gözler önüne sermeleri bakımından işçi hareketi içinde Alman solcularına onur sağlamıştır. Rosa Luxemburg, Berlin kadınlar hapishanesinde şunları yazıyordu:

''Alman emperyalizminin en önemli harekât alanı Türkiye, burada yolları açan da, Almanya'nın doğu politikasında ağırlık noktasını meydana getiren Deutsche Bank ile onun Asya'da giriştiği büyük işler olmuştur. ... Bu yoldan ... iki türlü sonuç elde ediliyor. Anadolu'nun köylü ekonomisi, Avrupa, özellikle Alman banka ve sanayi sermayesinin yararına işleyecek iyi düzenlenmiş bir sömürme sürecinin hedefi haline geliyor. Böylece Türkiye'de Almanya'nın 'çıkar alanları' genişliyor. Bunlar, gene Türkiye'nin siyasal 'korunması' için temel ve fırsat sağlıyor. Aynı zamanda köylülerin ekonomik sömürüsü için gerekli emme aygıtı, Türk hükümeti, Alman dış politikasının uslu bir aleti, kâhyası durumuna giriyor.''(22)

2 Ağustos 1914'te Almanya ile Osmanlı İmparatorluğu gizli bir ittifak kurdular. Ama Türk kabinesindeki tarafsızlar ve İtilaf yanlıları, emperyalist Almanya'nın yanıbaşında savaşa girmeye henüz karar veremiyorlardı. Alman askeri danışmanları ise Enver Paşa ile birlikte Türk ordusunun saldırıları için planlar hazırlıyorlardı. Bunlar, Alman tekel sermayesinin yayılma özelliklerine tıpatıp uygun düşüyordu: Kafkas sınırındaki bir saldırı, Bakû'yü merkez devletlerinin eline geçirecek, İran ve Hindistan kapısını açacaktır. Süveyş kanalında Türklerin harekete geçmesi, Alman mali ve sınai devlere Mısır üzerinde egemenlik sağlayacak, özlenen büyük Afrika sömürge imparatorluğunun temelini atacaktır. Aynı zamanda, bu hareketlerle, Avrupa'da, Alman ve Avusturya silahlı kuvvetlerinin hareketleri desteklenebilecek; çünkü İngiliz ve Rus yüksek komutanlığı, Avrupa'nın ana cephelerinden birliklerini çekmek zorunda kalacaktı.

1914 Ağustosu başında Genelkurmay Başkanı V. Moltke'nin üzerine, Türkiye'nin savaşa girmeye zorlanması için İstanbul'daki Alman ilgilileri yoğun bir etkinliğe giriştiler. 10 Ağustos 1914'te Akdeniz'de İngilizlerin kovalamasından kaçan ''Goeben'' zırhlısı ile küçük ''Breslau'' zırhlısı Çanakkale Boğazı'na girdi. Bu durum, Enver Paşa'nın çevresindeki Alman yanlılarını güçlendirdi. Bahriye Nezareti tarafından Londra'daki Armastrong-Vickers tersanesine sipariş edilen ve tamamlanmış olan ''Sultan Osman'' ve ''Reşadiye'' savaş gemilerine, İngiliz hükümeti savaşın başlamasından hemen sonra elkoymuştu. Enver, Talat ve Cemal, ''Goeben'' ile ''Breslau''nun sözde satın alındığını ve Türklerin hizmetine sokulduğunu kabul ettirdiler. Alman komutanı Amiral Souchon'u da Türk donanma komutanlığına atadılar. 29 Ağustos 1914'te iki Alman amirali, 15 deniz subayı ve 281 deniz topçusu daha Türk başkentine geldiler. Bunlar boğazlardaki müstahkem yerlerin yönetimini aldılar. Türk ordusunda ve donanmasında bütün kilit noktalarını elde eden Alman subayları, ordunun seferberlik durumuna geçmesi için hızla ilerletiyorlardı. Türkiye daha fazla hareketsiz kalırsa, Enver'i görevlerini bırakmakla korkutuyorlardı.

Bu sırada Türk hükümetinin İtilaf Devletleri'yle yürüttüğü gizli görüşmeler ölü noktaya gelmişti. Türkiye, tarafsızlığının bedeli olarak, kapitülasyonların kaldırılmasını istemişti. Ama müttefikler, özellikle dengesiz anlaşmalarla sağladıkları ekonomik ayrıcalıkları feda etmek istemediler. Şimdi Enver, hâlâ daha kararsız olan kabine çoğunluğunu, savaş serüveni içine çekmek için kesin darbeyi indirebilirdi. 22 Ekim 1914'te donanma komutanı Amiral Souchon'a şu gizli buyruğu imzaladı: ''Türk donanması Karadeniz'de deniz üstünlüğünü sağlayacaktır. Rus donanmasını bulunuz ve savaş ilanı yapmaksızın bulunduğu yerde ona saldırınız.''(23)

29 Ekimde, Türk savaş gemileri, Karadeniz'de Rusların Sivastopol, Odesa, Feodosiya ve Novorosisk limanlarını topa tuttu. Petrol ve buğday depoları alevler içinde kaldı. Dönüşte de bir Rus mayın gemisi ile bir torpido botu batırdılar. Hemen ardından, İtilaf Devletleri, Türkiye'ye savaş ilan etti. Enver Paşa'nın çevresindeki Jön Türkler kliğinin yardımı ile Alman Yüksek Komutanlığı, dünyanın yeniden paylaşılması yolunda, Alman emperyalistlerinin savaşına Osmanlı İmparatorluğu'nu sokmayı başarmıştı.

Mustafa Kemal, Sofya'daki ateşelik masasında, 1914 yılının yaz ve güz aylarında İstanbul'da geçen olayları kuşku içinde izliyordu. Almanya'nın yanında savaşa sürüklenilmemesi için durmadan uyarılar yapıyordu. Alman orduları henüz Paris'e doğru durdurulmaz sanılan yürüyüşte iken, Almanya ile müttefiklerinin yenileceğini haber vermişti. Soğukkanlı hesap yapan bir kişi olarak, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın, Alman yıldırım savaşı stratejisini başarısızlığa uğratmak ve sonunda savaşı kazançla bitirmek için gerekli çok daha büyük insan ve gereç kaynaklarına sahip olduğunu gözler önüne seriyordu. Hem bu savaş onun vatanına ne getirecekti? Analar,'', Balkan savaşlarında ölenler için hâlâ gözyaşı dökmüyorlar mıydı? Böyle yararsız bir sorun için daha çok insan yok olmalı mıydı? Sınır boylarında yaşayan halkı, örneğin Rumlar, Ermeniler ve Araplar, fırsatı geldiği zaman Türk egemenliğini yıkma anını bekleyen; çağdaş bir savaş için ulaşım yolları tamamıyla yetersiz olan; tarımı verimsiz halde duran, sanayii ne ağır silah, ne de gerekli cephaneyi yapabilen bir devlet, savaşı nasıl başarı ile yürütebilirdi? Ama Harbiye Nezareti Mustafa Kemal'in sunuşlarını ''zamana uymaz'' nitelikte diye bir kenara itiyordu. Cemal Paşa'nın bile Enver'in yoluna girdiğini görecekti.

Mustafa Kemal, bu savaşın, gerçek, emperyalist niteliğini henüz görmüyordu. Ağır basan olgularda onun için bilinmeyen şeylerdi. Kendisi yalnız resmi Türk açıklamasına göre Rusların çıkardığı ve Karadeniz'de geçen bir ''çatışma''yı biliyordu. Enver Paşa ile General Liman von Sanders arasında yapılan, bütün Türk ordusunu Alman askeri kuruluşunun ''gerçek komutası'' altına sokan gizli anlaşmadan da haberi yoktu.

Ama kısa bir zaman sonra bu gerçekle karşı karşıya gelecekti. Savaş çıktıktan sonra askeri ateşe Mustafa Kemal, Sofya'nın diplomatik salonlarındaki sessizlikten sıkılmaya başlamıştı. Artık Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceğine inanmıyordu. Padişahın ilan ettiği, bütün Müslümanların ''kutsal savaş''ını bir maskaralık olarak görüyordu. Ama Türk subayı olarak Türk yurdunu yabancı devletlerin saldırısına karşı savunmayı da görev biliyordu. Savaşa bu anlamı veriyordu. ''Başkomutan Vekili''(24) ve Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya kendisini orduya alması için yazdı. Ama Enver, onun Sofya'da kalmasını uygun buldu. Kemal dileğini birçok kez yineledi. Hiçbir karşılık gelmeyince, kendi başına yalın bir asker olarak cepheye gitmek üzere en önemli öteberisini topladı. O sırada Harbiye Nezareti'nden bir telgraf aldı; 2 Şubat 1915'te 19. Piyade Tümeni Komutanlığı'na atanmıştı. Bu 19. Tümenin nerede olduğunu bilen birisine başkentin askeri makamlarında rastlayıncaya kadar bir süre geçirmek zorunda kaldı. Tümen henüz kuruluyordu ve Çanakkale boğazındaki savunma görevini alan, General Liman von Sanders ordusuna bağlıydı.

Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti'nin koridorlarında dolaşırken eski muhalifi, şimdiki Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya da rastladı. Aralık ayında Enver, Kafkas ordusunun komutasını bizzat yüklenmişti. Baron von Wangenheim ve Türk ordusunun Alman Genelkurmay Başkanı General Bronsart ile olan anlaşması gereğince, Pantürkizmin ve Panislamizmin ele geçirme planlarını gerçekleştirmek istiyordu: 19 Aralık 1914'te saldırıya geçen ordunun ilerleme yönü Azerbaycan-İran-Hindistan'dı. Ama hangi koşullar altında! En yakın tren istasyonuna 600 km uzakta, 2 bin metre yükseklikte bir plato üstünde, eksi 20-25 derece soğukta, dört gün yetecek ekmeği ile 100 bin kişi saldırıya başladı. Hatta 9. Kolordu birbuçuk metre karın içinde daha hızlı ilerleyebilmek için paltoları Erzurum'da bırakmıştı. 14 gün içinde bu ordu. Sarıkamış Meydan Savaşı'nda Rus birlikleri tarafından neredeyse yok edildi. 80 bin kişi soğuktan ve açlıktan öldü, 8 bin kişi tutsak oldu ya da öldürüldü. Bunlar, bir acemi asker tarafından, gerçekte yabancı, Alman tekellerinin kârları uğruna ölüme itildiler.

Napolyon'u taklit etmeyi seven bu adam, şimdi Mustafa Kemal'in karşısında duruyordu. Zayıflamış ve bitik bir durumda görünüyordu. Mustafa Kemal, ona, ''Biraz yorgunsun galiba?'' diye sordu. ''Hayır, pek değilim'' karşılığı geldi. Kemal, biraz daha açtı konuyu: ''Neler oldu?'' Başkomutan Vekili açıkladı: ''Yenildik, iyice yenildik.'' Kemal soruşturuyordu: ''Peki genel durum, o nasıl?'' ''Çok iyi'';(25) diye kısa bir karşılık geldi. Herhalde bu, onun kişisel durumuna ilişkindi. Çünkü vicdansız serüvenci Enver, Alman Genelkurmayı'na ve Deutsche Bank'a dayanarak, devletin en güçlü adamı olmuştu. Durum değiştiğinde, dayanaklar ortadan kalktığında, ne olacaktı acaba?

Mustafa Kemal, daha sonra yeni ordu komutanı General Liman von Sanders'e göreve başlangıç ziyareti yaptı. General, karşısındakinin Sofya'dan henüz geldiğini öğrenince, Bulgaristan'ın Almanya yanında savaşa girmek için ne zaman karar vereceğini sordu. Mustafa Kemal, Bulgarların önemli bir Alman başarısını beklediklerini söyledi. Alman generali öfkeli bir tavır takındı ve kibirli bir gülümseme ile sordu: ''Bulgarlar, Alman ordusunun başarısına hâlâ inanmıyorlar mı?'' Kemal, tam bir soğukkanlılıkla ''Hayır'' diye karşılık verdi. Liman von Sanders, bir müttefikin davasına karşı gösterilen bu güven eksikliğinden dolayı öfkesinden kızarmış durumda yakındı. Mustafa Kemal'in onun öfkesine katılmadığını anlayınca, şüpheci biçimde sordu: ''Bu konuda sizin görüşünüz ne?'' Kemal bir an duraladı. Ne de olsa henüz komutanlığı kesinlik kazanmamıştı. Ama öte yandan, ilgili kişilere Türkiye'nin savaşa girmesi konusunda görüşünü o kadar sık ve o kadar açıklıkla söylemişti ki, bunları artık geri alamazdı. Böylece konuştu: ''Bulgarların haklı olduğunu sanıyorum.'' Bunun üzerine general ayağa kalktı ve Kemal dışarı çıktı.(26)

Çanakkale Boğazı'ndaki tümenine ulaştığı zaman, boğazın girişi önünde İngiliz-Fransız donanması toplanmış, kıyı müstahkem yerlerini bombardıman ediyordu. Boğazın girişine egemen olan Seddülbahir ve Kumkale istihkâmları susturulmuştu. Müttefik yüksek komutanlığı, Rusya ile bağlantı yolunu yeniden açmak ve Türkiye'yi safdışı bırakmak için İstanbul'a ulaşmayı tasarlıyordu. Ancak müttefikler tarafından da askeri harekâtın siyasal hedefleri vardı. Çarlık hükümeti, başarılı bir Çanakkale harekâtının boğazları İngiltere ile Fransa'nın etkinlik alanına sokacağından korkuyordu. İstanbul'un alınması ise emperyalist Rusya'nın ana hedeflerinden biriydi ve 1914 güzünde İngiliz Dışişleri Bakanı Grey tarafından Rusya'ya bunun sözü de verilmişti. Fransa'da cepheyi rahatlatmak için Rus yardımı gerekliydi. Şimdi Rus Dışişleri Bakanı Sasonov, resmi sözleşmeler yapılması konusunda müttefikleri sıkıştırıyordu. İngiltere ve Fransa, 18 Mart 1915'te, gizlice alınıp verilen notalarla, Türkiye'nin yenilmesi halinde İstanbul ile boğazlar bölgesinin Rusya'ya bırakılmasını kabul ettiler. Buna karşılık çarlık hükümeti de Asya Türkiyesi konusunda İngiltere ve Fransa'ya ''özel haklar'' tanıdı. Böylece büyük devletler Türkiye'nin paylaşılması için ilk adımı atmışlardı.

18 Mart 1915'te, Müttefik donanması, 16 büyük savaş gemisi ile yarmayı sağlamak için Çanakkale Boğazı'na girdi. Ancak kıyı bataryalarının ateşi, denizaltı torpidoları ve mayınlar dolayısıyla İngiliz-Fransız donanması dört savaş gemisi yitirdi, ötekiler de ağır hasar gördü. Saldırı püskürtülmüştü. Ama bütün belirtiler, Müttefiklerin Gelibolu Yarımadası'na bir çıkartma yaparak donanmaya İstanbul yolunu açma girişiminde bulunacaklarını gösteriyordu. General Liman von Sanders komutasındaki 5. Türk Ordusu'nun savunmaya hazırlanmak için yeterli zamanı vardı. Mustafa Kemal, Eceabat'ta yedek olarak bekleyen komutasındaki 19. Tümen'in alaylarını sürekli yürüyüşler ve eğitimle hareket halinde tutuyordu. 5. Ordu'nun altı tümeni Bolayır'dan Bezika koyuna kadar tüm kıyı çizgisini kapatamadığı için, bir çıkartma durumunda bunların en tehlikeli yerlere en kısa yoldan götürülebilmesi gerekliydi.

25 Nisan 1915'te sabahın erken saatlerinde İngiliz gemi topçusunun gürültüsü Mustafa Kemal'i tümen karargâhında uyandırdı. İlk çıkartma harekâtı ile ilgili haber hemen ulaştı. Çoğu Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hintli olan 81 bin kişilik İngiliz birlikleri, savaş gemilerinin ateş koruması altında Arıburnu, Kabatepe ve Seddülbahir'de Gelibolu Yarımadası'na, Asya yakasında da Kumkale'de karaya çıkarıldı. Arıburnu'ndan gelen haberler Mustafa Kemal'i kaygılandırıyordu. Düşman burada bulunan 9. Tümen'in zayıf güvenlik hatlarını yarmayı ve tepeleri aşmayı başarırsa, boğaz kıyısındaki Eceabat'a oldukça kolaylıkla ilerleyebilirdi. Bu yüzden Mustafa Kemal hemen karar verip buyruk almadan harekete geçti. Türk yurtseveri olarak, düşmanın içerilere doğru yolunu kapamayı görev biliyordu. Bu öznel onurlu tutum ne kadar çok saygıdeğer olsa da, Mustafa Kemal, bu tutumla bile nesnel bakımdan Alman tekellerinin ve Türk gericilerinin isteklerini yerine getiren kişi olmaktan öte geçmiyordu.

Mustafa Kemal tümeni alarma geçirdi ve Arıburnu yönünde yürüyüşe soktu. Daracık yarımada üzerindeki önemli tepeleri mutlaka İngilizlerden önce ele geçirmek zorundaydı. Kendisini ağır ağır izleyen alayların önünde kurmayı ile atını sürüyordu. Gemi topçusunun ağır ateşi arasında, kayaların ve çalıların üzerinden Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Buradan denizdeki düşman gemilerini görebiliyordu. Henüz gerilerde bulunan birliklerin on dakika dinlenmesi buyruğunu verdi. Bu arada kendisi, üç subayla birlikte en yakın tepeye, Conkbayırı'na gitti. Conkbayırı'nın güneyinde bulunan 261 numaralı tepeye keşif için daha önce yolladığı bölüğün hızla koşarak geriye kaçtığını gördü. Bundan sonraki önemli anların anlatılması için sözü Mustafa Kemal'in kendisine bırakalım: ''Onlara bağırdım: 'Niçin kaçıyorsunuz?' Cevap verdiler: 'Düşman!' 'Nerede?' 'Orada' diyerek 261 numaralı tepeyi gösterdiler. Doğruydu. İngilizler 261 numaralı tepeye avcı hatları ile yaklaşıyorlardı. Hiçbir engelle karşılaşmadan ilerliyorlardı. Durumu göz önüne getirin!.. Düşman şimdi bana kendi birliklerimden daha yakındı. Biraz daha ilerleyince, birliklerim çok nazik bir duruma düşeceklerdi. Bilmiyorum, mantıksal bir düşünmenin sonucu muydu, yoksa doğal bir dürtü mü; kaçanlara bağırdım: 'Düşmandan kaçılmaz!' 'Cephanemiz kalmadı!' 'Cephaneniz yoksa, süngünüz var!' Süngü takmalarını emrettim. Sonra askerlere bağırdım: 'Yere yat!' Emir subayını, arkadan gelen piyade alayı ile dağ topçu bataryasının en kısa yoldan Conkbayırı'na yöneltilmesi için geriye yolladım. Askerlerim kendilerini yere atınca, düşman birlikleri de mevzilendiler. Bize çarpışmayı kazandıran bu andı. ...Düşman bir ara kararsız kaldı. Bu arada 57. Alay Conkbayırı'na ulaştı.''(27)

İlk taburlar geldiği zaman, Mustafa Kemal, karşı-saldırıya başladı. Türk askerleri düşmanı adım adım gerilettiler. Mustafa Kemal, düşmanı gene denize püskürtmek istiyordu. Ama bütün gün sürekli olarak yeni İngiliz bölükleri karaya çıktılar ve tepeye doğru saldırılarda bulundular. Tümen Arıburnu'na yaklaştıkça, gemi topçusunun öldürücü ateşi saflarda öylesine büyük yarıklar açıyordu. Akşama doğru savaş gürültüsü azalıp da askerler bitkin halde kısa bir dinlenme yaparken, Mustafa Kemal, ana hedefine ulaştığını saptadı. İngilizlerin sefer ordusu Eceabat'a doğru hızla sızamamış ve böylece baskın başarısızlığa uğramıştı. Mayıs ortasına kadar saldırılar ve karşı-saldırılar sürüp gitti. 19. Tümen ve bu arada hızla getirilen pekiştirmeler Arıburnu çevresindeki kayalık tepelere sımsıkı yerleştiler. Sonunda cephe tam bir mevzi savaşı durumuna girdi.

Harbiye Nezareti'nde fazla önem verilmeyen Mustafa Kemal, çarpışmaların ilk gününden başlayarak kendisinde gerçekte neler saklı olduğunu gösterdi. Liman von Sanders'in verdiği öğüdün tersine, çarpışma durumunu en ön çizginin olabildiği kadar yakınına sürdü ve keşiflerde bulunduğu, askerlerle konuştuğu mevzilerden hiçbir zaman ayrılmadı. Böylece savaş alanında durumu yakından biliyor, sonra da çabuk kararlar veriyor ve bunları da atikçe uyguluyordu. Sorumluluktan kaçmıyor, tersine, onu arıyor ve bağımsız davranıyordu.

Ağustos 1915'te bu durumu bir daha tanıtladı. Müttefik Başkomutanlığı sonucu elde etmek istiyordu. 6 Ağustos'u 7 Ağustos'a bağlayan gece Arıburnu'nun kuzeyine 70 bin asker daha getirdi ve Suvla Koyu'nda karaya çıkardı. Türk birliklerinin sağ kanadı bu yüzden kuşatılmış ve çökme tehlikesine girmişti. Bu sırada Yeni Zelandalılarla Avustralyalılar da Conkbayırı, Kocaçimen hattına doğru saldırdılar. Daha önceden bu tepeler tam anlamı ile yerle bir edilmişti. Burada da Türk birlikleri yalpalamaya başladı. Mustafa Kemal, son yedekleri de savaşa sokmak zorunda kaldı. Gene de Kocaçimen elden gitti. İstanbul'da padişahın kaçması için hazırlıklar yapılıyordu. Ermeni tüccarlar, en iyi pencere önlerini çok yüksek fiyatlarla kiralamışlardı bile. Buralardan İngiliz ve Fransızların girişi güzelce seyredilebilecekti.

Bu nazik durumda, Liman von Sanders, 7. ve 12. Tümenleri, Saros Körfezi'nden pekiştirme olarak yolladığında, komuta birliği yoktu. Bu tümenlerin komutanı uzak bir yerde bulunuyordu. Mustafa Kemal, ordu kurmaybaşkanına telefon etti: ''Bir fırsatımız daha var. Bunu kaçırırsak, belki de çok kısa zamanda genel bir çöküş ile karşı karşıya kalacağız. ...Harekâtın yönetiminin tek elde bulunması için bütün birlikleri tek bir komuta altına sokmaktan başka bir çare yok.''(28) 8 Ağustos'u 9'a bağlayan gece, Liman von Sanders, kendisinin zorla saygısını kazanan Albay Mustafa Kemal'i, üç tümenden meydana gelen ''Anafartalar Grubu''nun komutanlığına atadı.

Durumu yeniden düzeltmek için 10 Ağustos günü saat  4.30'da  karşı-saldırı başladı. Gün ağarmak  üzereydi. Ama askerler mevzilerden çıkmakta kararsızlık gösteriyorlardı. Daha önceki günlerde kendilerinden çok şey istenmişti. Daha fazla beklemek ise, İngiliz kara ve deniz bataryalarının ateşini çekmek demekti. O anda Mustafa Kemal ilk asker olarak mevziden fırladı ve askerlere bağırdı: ''Askerler! Ben önden gideceğim. Kamçımı yukarı kaldırıp da işaret verdiğimde, hep birlikte düşmanın üstüne atılacağız!''(29) Düşman mevzilerine doğru dimdik yürüyerek 15 adım attı, sonra işareti verdi. Onu örnek alan askerler fırladılar. İngiliz siperlerine saldırdılar ve kanlı bir yakın çarpışma ile düşmanı çıkış mevzilerine püskürttüler. Bu arada Kemal'in sağ göğsüne bir kurşun rastlamıştı. Ama saati, bu şarapnel parçasını zararsız bıraktı.

Mustafa Kemal, ''Anafartalar Grubu''nun başında daha sonraki çarpışmalarda da üstün bir komutan olarak değer kazandı. Onun çabası ve kötü giyimli ve iyi beslenemeyen Türk askerlerinin şaşırtıcı dayanıklılığı ile, anafartalar çarpışmalarında İngiliz sefer ordusu zafere ulaşamamıştı. Özellikle 8 ve 9 Ağustos günlerinde çok kararsız davranan İngiliz komutanlığının sayısız yanlışlıkları da buna eklendi. İngilizler, ağustos sonunda her türlü saldırıdan vazgeçtiler. Aralıkta da geeden ve sisten yararlanarak Gelibolu Yarımadası'ndaki köprübaşlarını boşalttılar. İtilaf Devletleri'nin çok büyük umutlarla başlayan Çanakkale girişimi, başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ama Türk ordusu da ölü ve yaralı olarak 250.000 insanını yitirmişti.

Mustafa Kemal, vatanını etki alanına ve işgal bölgelerine dönüştürerek parçalamak üzere gelen dış düşmana karşı savaşmakla kalmıyordu. Kendi ülkesindeki düşman ona gittikçe daha tehlikeli görünüyordu: Alman militaristleri ve halk düşmanı Jön Türkler rejimi. Aralık 1915'te İstanbul'a döndükten sonra orada ailesinin yanında geçirdiği birkaç aylık zaman içinde, halkının hak edilmemiş durumu onda iyice bilinçleşti. Kibirli Prusya subayı tiplerine her yerde rastlıyordu. Bunların Türk subaylarına ve askerlerine karşı ikinci sınıf insanlarmış gibi davrandıklarını görünce ulusal gururu kabarıyordu. Ona göre, imparatorluk Almanyası ile yapılan ittifak Türkiye için bir yük olmuştu. Askeri becerileri dolayısıyla saygısını esirgemediği Alman subaylarına raslaması bile onu bu görüşten uzaklaştırmıyordu. Mesleğinde hızla yükselmesi de onu şımartmadı. İstanbul gazeteleri onu ''Anafartalar kahramanı'' ve ''başkentin kurtarıcısı'' diye övdüğü, 1 Nisan 1916'da generalliğe yükseltildiği halde kendisi, Türkiye'de düzene karşı gelen bir insandı hep. ''En yüksek savaş efendilerine'' körükörüne boyun eğerek dünyayı onların at oynatacağı meydan yapmak isteyen Prusya-Alman subaylarından, ''silah arkadaşları''ndan onu ayıran da buydu.

Mustafa Kemal, çoğu zaman olduğu gibi şimdi de düşüncelerini saklamıyordu. Alman vasiliğini kabul etmediğini Liman von Sanders'e birkaç kez sezdirmişti. Durum yargılamasında Enver Paşa ile anlaşamadığı için iki kez görevden çekilmek istediğini bildirdi. İstanbul'da savaşı istemeyen başka kimselerin de bulunduğunu fark etti. Halkın büyük çoğunluğu için savaş, ağır bir yüktü. Enver sevilmez olmuştu. Motorlu araçlara binmiş polis kordonu ile kıpkırmızı otomobil içinde sokaklardan hızla geçerken, İstanbul halkı onu hoşnutsuzlukla seyrediyordu. Kendisini düşürmek amacı ile düzenlenen darbeler durmadan ortaya çıkarılıyordu. Vaktiyle Abdülhamid'in başına geldiği gibi, sürekli olarak öldürülme korkusu içindeydi. Bu durum, Mustafa Kemal'i, önde gelen politikacıların dikkatini, karşılaşılan kötü duruma çekmeye yöneltti. Ama gizli düşüncelerden uzak kaldı. Hariciye Nazırı'na gitti ve ona başkomutanlığın iyimser raporlarının düpedüz yalan olduğunu anlattı. Türkiye'nin bir fiyaskoya doğru gittiğini, en kısa zamanda ayrı bir barış antlaşması yapılması gerektiğini söyledi. Hariciye Nazırı ise, Enver Paşa'ya tam güveni olduğunu bildirdi. Mustafa Kemal'e, asker olarak eleştirilerini Genelkurmaya yöneltmesini söyledi. Kemal, alaylı bir gülümseme ile nazıra şöyle dedi: ''Genelkurmay, ilk iş olarak beni ordudan uzaklaştırmaya çalışan Alman askeri kurulundan başka bir şey değildir.'' (30). Birkaç gün sonra, nazırın, kabinede, kendisinin cezalandırılmasını istediğini işitti. Ancak bu, hükümet için çok tehlikeli bir şeydi. ''Anafartalar kahramanının'' başkaldırışı, geniş bir kamuoyu tarafından öğrenilirse ne olurdu?

Bu can sıkıcı uyarıcıdan kurtulmak için Harbiye nezareti onu gene cepheye yolladı. 1916 yılı başında Mustafa Kemal, Kafkas cephesinde 16. Kolordu'nun komutasını ele aldı. Burada -18 Mart 1917'de 2. Ordu Komutanlığı'na atandı- Temmuz 1917'ye kadar kaldı. Bu süre içinde, Aralık 1915'te yaptığı kötümser uyarılarında çok haklı olduğunu yaşayarak anladı. Uzun savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nun gücünün üstündeydi. Tarımda çalışacak erkek kalmamıştı. 1913'te işlenen toprakların ancak yüzde 47'si, 1917'de işlenir durumdaydı.  Yük hayvanlarının sayısında yüzde 85 azalma olmuştu. Böylece hububat üretimi düşmüştü. Savaş sırasında ekmek fiyatı 50 kat pahalılanmıştı. 1918'de bir işçinin günlük ücreti ancak 250 gram ekmek almaya yetecek kadardı. Hububatın az yetiştiği Suriye ve Lübnan'da açlık çıkmıştı. Yalnız 1915-16 kışında, burada 150.000 insan açlıktan öldü. Sağda solda yalnız kalmış binlerce çocuğun alınyazısı korkunçtu. Bunlar bitkin bir hayalet halinde pazarlara kadar geliyor, orada çoğu açlıktan ve dermansızlıktan can veriyordu. Ölmeden önce büyük acılar çekiyor ve bağrışıyorlardı. Onlarla ilgilenen tek kimse yoktu. Her sabah ölüleri toplanarak, hep birlikte bir yere gömülüyordu. Halk açlık çekerken, varlıklı tabakalar gerçek bir zenginleşme sarhoşluğu içindeydi. Orduya verilen mallar ve yiyecek maddesi istifçiliği ile, geniş bir küçük tüccar ve büyük işadamı tabakası, sağlıklı beslenme halindeydi. Böylece Anadolu'da ulusal Türk burjuvazisi palazlanmaya başladı.

Halk gibi sade Türk askeri de acı çekiyordu. Padişahın ordusunda bir milyon insan vardı. Türk askeri, paçavralar içinde, yetersiz beslenme halinde, her şeyden habersiz, Allahın ve ''kumandanın'' buyruğuna uyarak, Alman emperyalistlerin ve onların Türk yardakçılarının ele geçirme planları için yem olarak tam anlamı ile kurbanlıktı. Örneğin, Türkiye'deki Avusturya askeri temsilcisi Feldmareşal Pomiankowski'nin, Türk askerini ve ''alaylı subayı'', ''iyi bir yük hayvanı'' ile karşılaştırması ilgi çekicidir. Koleradan, tifodan, açlıktan ve soğuktan ölenlerin sayısı, savaşta ölenlerden çok daha yüksekti. Askerler buyruk yerine getirmekten gittikçe geniş ölçüde kaçınıyor ya da birliklerden kaçıyorlardı. Liman von Sanders, 1917 yılı sonunda kaçakların sayısını 300.000 olarak kestiriyordu. Bunların bir kısmı dağa çıktı, yerel makamlara karşı savaşan ve barış isteyen çete birlikleri meydana getirdi.

1915 yılı sonunda askeri ve ekonomik bitkinliğin belirtileri çoğalmaya başladı. Süveyş Kanalı'na doğru girişilen iki saldırı başarısızlığa uğradı. 1917 yılı başında İngiliz birlikleri Filistin'de bulunuyordu. İran'daki 6. Türk Ordusu'nun çabaları da boşuna olmuştu. Bu arada Irak'ta İngiliz ordusu, Bağdat'a bir saldırı hazırlamak için zamandan yararlandı ve 1917 Mart'ında burayı ele geçirdi.

Mustafa Kemal'in Nisan 1916'da gittiği Kafkas savaş alanında Türk ordusunun durumu içler acısıydı. 1915 yılında Doğu Anadolu'da Alman hükümetinin bilgisi ve onayı çerçevesinde nefretle karşılanan toplu Ermeni öldürmeleri yapılmıştı. Türk hatlarının ardında Ermeni halkının ulusal kıpırdanışını ezmek için Jön Türklerin önderleri zalimce kan döktüler. Bir milyon Ermeni erkeği, kadını ve çocuğu Kuzey Arabistan'a sürülürken yolda öldü. Ermenilerin meydana getirdiği sefalet kervanları, Müslüman halk arasında da tifo hastalığını yaydı ve ordu insansız kalan topraklar üzerinde kendisi için hiçbir şey bulamaz oldu. Derken, 1916 ilkyazında Rus saldırısı geldi. Erzurum ve Trabzon'la birlikte bütün Anadolu Rus ordularının eline geçti. Mustafa Kemal, bilinen eylem gücü ile açlık, soğuk ve tifodan kırılan asker yığınlarından orduya benzer bir şey meydana getirmeye girişti. İlaç, taze birlikler ve cephane istedi. Askerleri daha sağlıklı konak yerlerine götürdü ve orduya mal satanlardan sahtekârları astırdı. Ama bütün çabası boşunaydı. Ordunun savaş gücü gözle görülürcesine azalmıştı. 1917 güzüne kadar ordu, yalnızca açlık, hastalık ve soğuk yüzünden 60.000 insan yitirdi. Bu savaş alanında bir ordu komutanı için, ne denli yetenekli olursa olsun, başarı sağlama olanağı yoktu. Ancak Rus askerleri de savaş yorgunu idiler ve devrimci kaynayış çarın Kafkas ordusunu da sardı. Böylece 2. Ordu tam bir çöküşten kurtuldu. Ama Kemal Atatürk'ün yaşamı üzerine kitap yazan bazı burjuva yazarların görüşüne göre, kahramanlar, her zaman zafer kazanmak zorunda oldukları için, bu yazarlar, Ağustos 1916'da, 2. Ordu'nun giriştiği, Bitlis ve Muş kentlerinin geri alındığı karşı saldırıyı Mustafa Kemal'in büyük bir zaferine çevirdiler. Gerçekte saldırı, çok kısa zamanda Rus karşı saldırısı ile önlendi ve Muş elden çıktı. 1 Mayıs'ta burası -çarpışma olmadan- yeniden ele geçirildi. Çünkü Rus birlikleri bazı yerleri isteyerek boşaltmışlardı. Bu türlü efsaneler yayma yerine, Mustafa Kemal'in Kafkas cephesinde Rus Şubat devrimini yaşadığını saptamak daha önemlidir. Çok sayıda Rus tutsağını ve kaçağını sorguya çekerken büyük komşu halkın yığınları arasında devrimci ortamı gözleyebilmişti.

Mustafa Kemal 1917 ilkyazında Şam'a gitti. Türk Başkomutanlığı onu Hicaz'daki birliklerin başına getirmek istiyordu. 5 Haziran 1916'da bu bölgenin Arap boyları, Haşimiler soyundan Mekke Şerifi (31) Emir Hüseyin'in öncülüğünde padişaha karşı ayaklanmışlardı. İngiliz hükümeti, 24 Ekim 1915'te Adana-Musul çizgisine kadar uzanacak büyük bir Arap imparatorluğunun bağımsızlığı için Hüseyin'e söz vermişti. Bununla birlikte 1916 ilkyazında İngiltere ile Fransa, Hüseyin'in haberi olmadan Sykes-Picot Antlaşması'nı imzaladı. Buna göre, Irak ve Suriye, ya bu iki büyük devlete bağlanacak, ya da onların korunumu altına sokulacaktı. Daha sonra, 2 Kasım 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour, Arap Filistini'ni Yahudilerin ''ulusal yurdu'' olarak dünya siyonist kongresine ''verdi''. Dünya tarihinin en utanç verici ve en ağır sonuçlar veren kandırma manevralarından biri.

İngiliz subayları, bu arada ünlü Albay Lawrance, bedevî savaşçılarını örgütlediler. Bunlar da Türk garnizonlarını basıyor. Hicaz demiryolundaki nöbetçilere saldırıyorlardı. Ayaklanma, Kuzeye doğru yayıldıkça  Sina cephesinde savaşan Türk ordusunun yan tarafı gittikçe tehlikeli duruma düşüyordu. Medine'de hâlâ, Hicaz demiryolu ile gereksinmeleri sağlanan 15 topçu taburu vardı. Başkomutanlık bu bağlantıyı ayakta tutmak için, Sina cephesinde İngilizlere karşı sağlanamayan çok sayıda insanı ve gereci feda etti.

Mustafa Kemal, Arap bölgesindeki durumu dikkatle inceledi. Sonra da komutanlığı geri çevirdi. Bunun yerine, bütün Türk birliklerinin Hicaz'dan alabildiğine çabuk geri çekilmesini ve bunlarla Sina cephesinin pekiştirilmesini önerdi. Burada yakında büyük İngiliz saldırısı başlayabilirdi. Mustafa Kemal, Arap bölgelerinin bir daha geri gelmemek üzere elden gideceğini çok iyi görüyordu. Bunu, 4. Ordu Komutanı ve Suriye Genel Valisi Cemal Paşa da değiştiremedi. Mustafa Kemal, Halep üzerinden Şam'a giderken Jön Türklerden olan bu eski savaşım arkadaşının Arap düşmanı terör adaletinin izlerini yolda gördü: Arap gizli derneklerinin önderlerini astırdığı büyük kent meydanlarında darağaçları; Türk ordusundan kaçan Arap fellahları toplu halde öldüren polis birliklerinin silah sesleri. Ermenistan Dağlarında olduğu gibi, Arap çölünün kenarında da, halkların Osmanlı boyunduruğunu daha fazla taşımaya istekli olmadıklarını gördü. Kendisi bu durumdan askeri çıkış yolunu, cepheleri kısaltmada ve ulusal Türk topraklarını İtilaf emperyalistlerinin ele geçirme tutkusundan korumak için güçleri bir yere toplamada görüyordu. Ama Enver Paşa, eski muhalifinin önerilerini kabul etmiyordu. Türkler açısından savaşı ulusal bir savunma savaşına dönüştürmeyi ve aynı zamanda böylece Jön Türklerin rejimini ortadan kaldırmayı tasarladığını, Mustafa Kemal'in bu önemli 1917 yılındaki başka eylemlerinde de göreceğiz.

Mustafa Kemal henüz Şam'da iken, bir gün yaveri ona, bir bedevinin kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Adamın üzerinde silah araması yapıldı ve sonra da kendisini içeri aldılar. Elinde, Hüseyin'in oğlu ve Şerif ordusunun komutanı Faysal'ın bir mektubu vardı. Faysal için, İngiliz dostlarına pek güvenmeme konusunda birçok nedenler vardı. Ayrıca, Avrupa'da savaşın sonucunu etkileyecek çekişmelerin nasıl biteceği de henüz belli değildi. Bu yüzden, Faysal, Arap illerinin özerkliği ya da bağımsızlığı konusunda söz alabilmek için Türkiye'deki muhalefet grupları ile bağlar kuruyordu. Faysal'ın danışmanı albay Lawrence bu konuda sonradan şöyle yazıyordu: ''Asıl hedefimiz, genelkurmayda Mustafa Kemal öncülüğündeki Alman aleyhtarı gruptu. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap illerine kendi geleceğini saptama hakkını asla vermemek için ulusal Türkçülük konusunda çok inatçıydılar.'' (32). Kemal, fazla duraksamadan haberciye, ertesi gün gelip yanıtı almasını söyledi. Genç generalin giriştiği iş, tehlikeli bir oyun, başkomutanına, padişaha karşı ihanet demekti. Ancak Osmanlı sarayına karşı bütün bağlardan sıyrılmış, kendisini yalnız Türklerin ulusal çıkarlarına vermiş sayıyordu. Haşimilerin amaçları da onu pek ilgilendirmiyordu. Türklerin ulusal davasının yararına olacaksa, Araplar da büyük feodal-İslam imparatorluğunu isterlerse kursunlardı. Kemal'in Faysal'a verdiği yanıt bu anlamda kaleme alınmıştı. Lawrence bunu bize şöyle aktarıyordu: ''Mustafa Kemal, Araplar kendi başkentlerine (Şam) yerleşir yerleşmez, Türkiye'nin bütün hoşnutsuz kişilerinin onlara katılacaklarını ve Enver ile onun Anadolu'daki Alman müttefiklerine saldırmak için çıkış noktası olarak Arap bölgesinden yararlanacaklarını yazıyordu. Mustafa, Torosların doğusundaki bütün Türk silahlı kuvvetlerinin kendisine katılacağını, böylece dğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüme olanağını elde edeceğini umut ediyordu.'' (33). Bu haberleşme birkaç zaman sürdü, ama pratik bir sonuç vermedi. Mustafa Kemal 1917 yazında ve güzünde böyle yüksek planları gerçekleştirebilecek durumda değildi. Etkisi henüz çok azdı. Enver'in, Almanya'da Ordu Yüksek Yönetimi Genel Karargâhı'nın başı olarak diktatör yetkilerine sahip bulunan Alman generali Ludendorff'un kararları, onun hareket özgürlüğünü hâlâ kısıtlıyordu.

7 Temmuz 1917'de Halep bölgesinde toplanan 7. Ordu'nun komutasını ele aldı. Alman generali ve eski Genelkurmay Başkanı von Falkenhayn'ın emrindeydi. Ludendorff, Enver'le anlaşarak Falkenhayn'ı Türkiye'ye ''Yıldırım'' Orduları grubunun başında Bağdat'ı tekrar ele geçirmek için yollamıştı. Enver'in Irak cephesi konusundaki iyimser raporları, Türk hükümeti ve ''İttihat ve Terakki'' komitesini rahatça uyutmuştu. Bağdat'ın düşmesi, böylece gökten düşer gibi gelmişti. Merkez devletlerinin saygınlığı düştü; çünkü çok övülen ''Berlin-Bağdat'' ekseni nereye gitmişti? İran körfezinde önemli bir çıkış noktası elden gidince, İran'ı, Afganistan'ı ve Hindistan'ı ele geçirme planları nasıl gerçekleştirilecekti? Komite yönetimi ve hükümet, başkomutan vekilini, askeri bakımdan acemiliğinden dolayı düşürmeyi ciddi olarak tartıştılar. Kendisini tutanlar, onun yerine elverişli bir aday olmadığını öne sürdüler. Bu görüşmelerde ilk kez olarak Mustafa Kemal'in de adı geçti. Ama onun da Enver gibi genç olduğu, ''hakkındaki yargıların çok değişik olduğu, pek kişiliğe sahip bulunmadığı ve kamuoyunda da hemen hiç tanınmadığı'' (34) ileri sürüldü. Ama bunun ardında, komitenin bu bilinen muhalifinin ordunun başına geçer geçmez, siyasal bakımdan ülkeyi köklü bir değişime zorlayabileceği korkusu yatıyordu. Enver'in çekilmesi istekleri kesildi, komite sert tartışmalı bir görüşmeden sonra Bağdat'ın tekrar ele geçirilmesini istedi.

Türk subay topluluğunun geniş çevreleri daha başlangıçta yıldırım planını kuşkuyla karşıladılar ve ''kılık değiştirmiş bir Alman finans girişimi'' diye adlandırdılar. Alman emperyalistlerinin, Osmanlı İmparatorluğu'nu eskisinden daha çok etki altına alabilmek için onun askeri zayıflığından nasıl yararlandıklarını görüyorlardı. Daha önceki uygulamanın tersine, Yıldırım Orduları grubunun yalnız başkomutanı, bir Alman generali olmakla kalmıyordu. Grubun kurmaylar kurulu da, 64 Alman subayından meydana geliyordu. Bunlar, o güne kadar Türkiye'de çalışanların dışında Almanya'dan yeni gelmişti. Kurmaylar kurulunun 11 Türk subayı, yalnız küçük rütbeli kimselerdi. Ayrıca ''Paşa II'' adını taşıyan 4.500 kişilik bir Alman yardım birliği getirilmişti. Bunlar, makineli tüfek, mayın döşeyici, dağ topçusu, haberalma, öncü ve pilot bölükleri gibi özel birlikleri meydana getiriyordu. Halep'in güneyinde ve kuzeyinde bulunan askeri yollar Falkenhayn'ın emrine verilmişti. Türk toprağı üzerinde çok sayıda yabancı birlik kullanılmasına karşı duyulan güvensizlik, kısmen sivil makamlara kadar yayılan edilgin bir direnmenin yer yer gelişmesi sonucunu doğurdu.

Mustafa Kemal, Falkenhayn'ın komutasına sokuluşunun ilk gününden başlayarak kendisiyle ayrılığa düştü. Kendini beğenmiş Prusya militaristlerinin örnek tipi olan, üstelik de Verdun yenilgisinin lekesini taşıyan birinden buyruk almak ona zor geliyordu. Falkenhayn, haşarı ve sözdinlemez Türk paşasını, eski bir sömürgeci âdetine göre kazanmayı denedi. Kendisine bir kutu değerli altın para yolladı. Mustafa Kemal, önce bir yanlışlık olup olmadığını ve paranın ödeme kâtibine verilip verilmeyeceğini sordu. Falkenhayn'ın yaveri bunun kişisel bir armağan olduğunu söyleyince, Mustafa Kemal paraları saydı ve biçimine uygun bir alındı kâğıdı düzenledi. Bir süre sonra altınları geri yolladı ve karşılığında bir makbuz istedi.

Mustafa Kemal'in, Halep'te, Enver, Cemal, Falkenhayn ve ötekileri ile birlikte katıldığı bir durum görüşmesinde, sert tartışmalar çıktı. Filistin cephesine komuta eden Cemal, bu cephenin pekiştirilmesini ve Falkenhayn tarafından Fırat ırmağı boyunca Bağdat yönünde önerilen saldırıya girişilmemesini istedi.

Mustafa Kemal, tüm girişimi gerçek dışı olarak niteledi; çünkü Fırat kenarındaki İngiliz birlikleri dört kat üstündü ve ezici bir ateş gücüne sahipti. Sözü verilen Alman havan topları ise daha hâlâ ortada yoktu. Eğer Bağdat üzerine yürünürse, İngilizler Sina yarımadasından Filistin'e doğru ilerleyeceklerdi. Bizce daha önceden bilinen strateji anlayışını burada da yineledi: Savunmak, saldırmamak; toplamak, dağıtmamak.

Falkenhayn'ın, bir saldırının gerçekten olanaksız bulunduğunu anlaması için dörtbuçuk ay geçmesi gerekliydi. Bu arada, Mustafa Kemal'in, bir yanda Enver'le, öte yanda Falkenhayn'la anlaşmazlığı gittikçe büyüdü.  Ayrıca Mustafa Kemal ile Cemal'in de görüşleri gittikçe birbirinden ayrılıyordu. Cemal'i ilgilendiren tek şey, Suriye'deki durumuna Falkenhayn'ı karıştırmamaktı. Oysa Mustafa Kemal, vatanını bir Alman sömürgesi durumuna düşüren zararlı ittifaka karşı kişisel davranışı ile protestoda bulunmak istiyordu. Bu konuda hiçbir kişisel özveriden kaçınmıyordu.

Mustafa Kemal, Enver Paşa'ya, belki kendi görüşünü kabul ettirebilir diye, durumun ağırlığını bir kez daha anlattı. Başkomutan Vekili'ne verdiği 20 Eylül 1917 tarihli rapor, Osmanlı İmparatorluğu için bir uyarmadır ve bazı kısımlarını burada aktarmaya değer. Mustafa Kemal önce ülke içindeki ekonomik ve siyasal durumu tanımlıyor: ''Halk savaştan bıkmıştır. Evlerde yalnız kadınlar, çocuklar, hastalar ve asker kaçakları kalmıştır. Herkes, yaşayabilmek için gerekli birazcık ürünü sağlamak üzere çok çalışmaktadır. ama hükümet memurları, büyük açlık makinesini -Türk ordusunu- doyurmak için bu pek az şeyi de onların ellerinden almaktadır. Halk açlıktan ölme tehlikesi ile burun burunadır. Hükümet memurlarının ve ordu tümenlerinin meydana çıktığı yerde güvenlik olmadığını yaşamın kendisi öğrettiği için, halk kendi içine kapanıyor ve yardımda bulunmak istemiyor. Bu yüzden diyebiliriz ki, halk ile hükümet arasında hiçbir bağ yoktur.'' Daha sonra ekonominin ve maliyenin bir kargaşaya benzediğini, bu koşullar altında en namuslu devlet memurunun bile rüşvete kendini kaptırdığını anlatıyor. Askeri konulara değinirken, İtilaf Devletleri'nin merkez devletlerine göre savaşa daha çok dayanabileceklerini belirtiyor: ''Ordumuz son derece zayıftır. Bugün için birliklerin sayısı, savaşın başındaki birlik sayısının beşte-biri kadardır. Ülkenin ikmal kaynakları, artık açığı kapatacak durumda değildir. Ülkenin yiyecek maddesi ve donatım olarak sağlayabileceği her şeye sahip bulunan komutamdaki 7. Ordu bile, yeterince güçlü değildir. Örneğin, bana gönderilen yeni birlikler, 17-20 yaşlarındaki çocuklardan, 55 yaşında savaşma isteğinden yoksun ve alınyazısının boyun eğdirdiği insanlardan meydana geliyor. Hepsi hasta, iyi beslenememiş ve perişan görünüşte - savaş alanından çok hastaneye yollanması gereken insanlar...'' Kemal'in raporu daha sonra şöyle: ''Gelecekte hedefimiz, saldırmak değil, savunmak olmalıdır. Türkiye'yi savunmak zorundayız. Artık Osmanlı İmparatorluğu için tek asker bile feda edilmemeli, Türkiye için saklanmalıdır.'' Hicaz komutanlığını geri çevirmesine temel olan da bu düşünceydi. Bundan da, Türklere ancak Türkler tarafından komuta edilebileceği sonucuna vardı. ''Bütün kaynaklarımızı onların (Almanların-J.G.) eline verirsek, bizi bir Alman sömürgesi haline getirebilirler'', diye sert biçimde karşı çıkıyordu. Ülkenin bağımsızlığı için Alman emperyalistlerinin en büyük tehlike olması bakımından, bağımsızlık üzerinde titizlikle durmasını Enver'den yürekten istiyordu. Sonra Alman ''silah arkadaşlarına'' karşı saldırılarının en serti geliyordu: ''Onlarla daha fazla işbirliği yapmamız hiçbir bakımdan onları daha insaflı yapmayacaktır. Tersine, gelecekteki sömürgeleştirme planlarını gerçekleştirmek için, bu onları daha da yüreklendirecektir. Daha şimdiden Falkenhayn, Arapları Almanya'dan yana kazanmak için propaganda yapmak üzere Alman subaylarını onlara yolluyor. Bizzat kendisi bana, Arapların Osmanların düşmanı olduğunu, bu yüzden Almanya için, gelecekteki Almanya için kolayca kazanılabileceklerini söyledi. Falkenhayn, bütün Arap ülkelerini Alman egemenliği altına sokmanın düşünü görüyor...'' Böylece, Falkenhayn'ın askeri planları üzerinde bir daha duruyor. Falkenhayn, Bağdat'a saldırmanın olanaksızlığı kesinleştikten sonra, 7 Eylül 1917'den bu yana, Yıldırım Orduları grubunun birliklerini Filistin cephesine yollamayı ve orada bir saldırıya geçmeyi tasarlıyordu. Bununla Alman egemenliğini Osmanlı İmparatorluğu üzerinde daha çok sağlamlaştırmak istiyordu. ''Falkenhayn, kendi amacı için son Türk askerini bile feda etmek ve son Osmanlı altınını bile harcamak istiyor.'' (35).

Enver'in 2 Ekim 1917 tarihli yanıtı, anlaşılacağı gibi, umut kırıcıydı. Kendisi Falkenhayn'ın savaşçılık becerisine güveniyor ve Mustafa Kemal'den, onun da buna inanmasını istiyordu. Mustafa Kemal ise İngilizlerin üstünlüğü karşısında Falkenhayn'ın yeni planını salt bir ham hayal olarak görüyordu. Onun için, ekim ayında 7. Ordu'nun komutasını bırakmaktan başka yol kalmamıştı. Aynı zamanda, bir günlük buyruk yayımlayarak, yerine gelecek olanı da kendi yetkisiyle atadı. Falkenhayn, Mustafa Kemal'i cezalandırmak için başkaldırma niteliği taşıyan bu dosyayı istedi. Enver de kendisini gene Kafkas cephesindeki 2. Ordu'ya yollamak niyetindeydi. Ama inatçı general bunu da kabul etmedi. Enver güç durumda kalmıştı. Yalnızca Alman komutasında çalışmak istemediği için saygın bir generali cezalandırırsa, ülkenin bugünkü ortamında kamuoyunun sert tepkisi ile karşılaşabilir ve Kemal'i de bir ulusal kahraman yapabilirdi. Bu yüzden ona süresiz hastalık izni verdi. Böylece Mustafa Kemal, ekim ortasında İstanbul'a geldi. Daha önce Cemal'le konuşmuş, o da kendisine aynı davranışta bulunacağını söylemişti. Ama iktidar düşkünü Suriye padişah vekili, görevinde kalması için Enver tarafından kolayca kandırıldı. Mustafa Kemal, Cemal'in kendi deyişine göre, bu davranışı uygun görmedi.

Başkentte çoktandır düşündüğü bir planı uyguladı. Annesinin yanından ayrıldı ve Pera Palas Oteli'ne yerleşti. Daha çocukluğundan bu yana ailesiyle ya da dostlarıyla birlikte aynı evde oturmaktan hoşlanmadığını sonradan açığa vurmuştu. Yalnız kalmayı yeğ görüyordu. Onu, annesinin görüşlerinden ayıran koca bir dünya vardı. Onun yakınmalarından da usanmıştı. Bir yandan da annesinin doğru saydığı biçimden başka türlü düşündüğü ve davrandığı için onun duygularını incitmek istemiyordu. Bu yüzden yerel ayrılık ona en iyisi göründü. Cephelerden gelen haberleri merakla izliyordu. Korktuğu şey olmuştu. 31 Ekim 1917'de Filistin'e ve orada bulunan Yıldırım Grubu'na karşı İngiliz saldırısı başladı ve aralık ayında Kudüs'ün ele geçirilmesiyle geçici olarak sona erdi. Falkenhayn yenildiğini kabul etme zorunda kaldı. Şubat 1918'de Almanya'ya döndü. Yerini Liman von Sanders aldı.

Yıldırım Orduları grubu ile ilgili olaylar, İtilaf Devletleri'nin casusluk örgütlerince de biliniyordu. Türkiye ile Almanya arasındaki ''kardeşçe ilişkilerin'' aynen sürüp gittiğini dünya kamuoyuna göstermek için Babıâli, Osmanlı tahtının veliahtı Vahdettin'i imparator Wilhelm II'yi ve Alman Genel Karargâhı'nı ziyaret için Avrupa'ya yollamaya karar verdi. Mustafa Kemal'in de veliahta eşlik etmesi istendi. Bu isteği kabul etti. Çünkü böylece imparatorluk Almanyası'nda durumun ne olduğunu Hindenburg, Ludendorff ve Wilhelm II'nin ağzından bizzat öğrenmek için kendisine eşsiz bir fırsat çıkmıştı. 15 Aralık 1917'de yüksek konuk, Spaa'da büyük genel karargâha vardığı ve bilinen askeri törenlerle karşılandığı sırada, Yüksek Genel Komutanlığın kurmay subayları, Fransız ve İngiliz birliklerine karşı Batı cephesinde bir dizi saldırı planlarının üzerinde çalışıyorlardı. Bununla ''zafer barışını'' zorla sağlamak istiyorlardı. Enver Paşa, bu saldırıların başarılı olacağına ve böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün de önlenebileceğine kesinlikle inanıyordu.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin ve Lenin'in bütün halklara ve hükümetlere yönelttiği, toprak katmalardan ve koşullardan arınmış bir barış yapılması çağrısının sonucu olarak, Alman-Sovyet Rusya barış görüşmeleri başlamıştı. Doğu cephesinde silahlar susmuştu. Ayrıca ABD'de, savaşta henüz acemi olan yalnızca altı tümenini Fransa'ya yolladı. Durumu kendi çıkarlarına değiştirmek için, zaman, merkez devletlerine elverişli göründü. Enver şöyle düşünüyordu: Şu mızmız adam Alman askeri mekanizmasının etkileyici gücünü ve komutasını bizzat görüp inanmalı.

Ama Mustafa Kemal, mızmız insan değildi. Geçmiş savaş yılları, ona, Alman müttefikin insan ve gereç yedeklerinin gittikçe artan bir hızla azaldığını öğretmişti. ABD'nin savaşa girmesi ve sömürgelerin kullanılması, İtilaf Devletleri'ne silah üretimini çok güçlendirme ve yedekler yığma olanağı sağlamıştı. Alman ve Avusturya işçileri güçlü grevleriyle emperyalist savaşa son verilmesini istiyorlardı. İşçi ve köylü iktidarını kurmuş olan Rusya da, kardeş sınıfların örnek etkisini gösterdi. Doğu cephesinde askerlerin kardeşlikler kurduğu haberleri, Alman ordusunda da devrimci düşüncenin nasıl yayıldığını gösteriyordu.

Türkiye, imparatorluk Almanyası'na zincirlenmişti. Onunla birlikte askeri yenilgisinin yıkımı içine sürüklenmek zorunda mıydı? Mustafa Kemal, bu durumu son anda değiştirebilecek zayıf bir umut ışığını, veliaht Vahdettin'in kişiliğinde gördü (36). Abdülhamit'in ve tahttaki padişahın bu en genç kardeşi 55 yaşındaydı, ama sarayın bozuk yaşamının sonucu, 70 yaşında biri gibi görünüyordu. Mutlakiyetçiliğin en gerici yanlısı ve Jön Türklerin düşmanı olarak ün yapmıştı. Kardeşi Mehmet V. Reşad'ın hastalığı dolayısıyla, yakın zamanda tahta geçmesi bekleniyordu. Bu güçsüz ve iradesi zayıf insan, kendisinden yararlanmak için etki altına alınabilirse, Türk politikasında temelli bir değişim sağlanır mıydı? Mustafa Kemal, hiç değilse bir denemede bulunmaya karar verdi ve gezi sırasında ülkenin gerçek durumu konusunda veliahtı aydınlattı. Veliaht, Enver ile Talat'a karşı nefretini birkaç kez dile getirdi.

İlk görüşmelerde Hindenburg ile Ludendorff, veliahtı etkilemek amacıyla genel durumun iyimser bir görünümünü çizdiler. Batı cephesinde başlayacak büyük saldırıyı belirttiler. Mustafa Kemal daha kesin açıklamalar gelsin diye sabırsızlıkla bekledi. Alman askerlerinin, müttefikin ruhsal durumunu düzeltmek istedikleri izlenimine vardı. Bu yüzden Ludendorff'a ansızın yönelttiği soru ile konuşmaya karıştı: ''Saldırının hangi hatta kadar götürülebileceği hesaplanıyor?'' Alman Genelkurmay Başkanının tasarlanan askeri harekâtı ayrıntıları ile ona açıklamasını elbette bekleyemezdi. Öne attığı soru, askeri eğitim görmemiş prens Vahdettin'in dikkatini, Almanların durumunun zayıflıklarına çekmeyi hedef alıyordu. Kısa bir düşünme anından sonra Ludendorff yanıtladı: ''Saldırımızı yürütürüz ve olayların nasıl gelişeceğine bakarız.'' Kemal, Ludendorff'un yanıtını prense sonradan şöyle yorumladı: ''Anlaşılan silahların kaderini Tanrı'nın buyruğuna bırakıyor. Bizim başkomutanlığın, Alman ordusunun yardımı ile verdiğimiz kurbanların başarı ile sonuçlanacağına inanmakla, boş bir şeyin peşinden koştuğu konusundaki inancımı bu, daha da pekiştiriyor.'' Alman Yüksek Genel Komutanlığı'nın planlarının hiç bir bakımdan gerçeklere dayanmadığı konusundaki izlenimi daha da yerleşti. Wilhelm II, otelinde, prense karşı ziyarette bulunmak üzere geldiğinde veliaht, Mustafa Kemal'in salık vermesi üzerine, şunları söyledi: ''Türkiye'nin yediği yumruklar azalmıyor, gittikçe büyüyor. Kısa bir süre daha bu böyle giderse, Türkiye çökecektir. Majestelerinin açıklamalarında, bu yumrukların azalmasında yardımcı olunacağı umudunu veren kesin belirtiler bulumadım. Bu konuda beni birazcık yatıştırabilecek açıklamalarda bulunmak ister misiniz?'' Wilhelm II, Mustafa Kemal'in anlattığına göre, şu karşılığı verdi: ''Sayın veliaht, sizde kuşkular uyandırmaya çalışan insanlar bulunduğunu bildiğimi sanıyorum. Ben, Alman imparatoru olarak size yakın zaferden söz ettiğim halde, hâlâ daha kuşku duyabilir misiniz?''

Elbette Wilhelm II, bu sözlerle, Mustafa Kemal'i hedef almıştı. Onun Falkenhayn ile olan kavgaları genel karargâhta biliniyordu. Bunun dışında imparator üzerinde de daha ilk tanıtmada olumsuz bir izlenim bırakmıştı. İmparatorun, ''Ah,16. Kolordu! Anafarta!'' diye telgraf üslubunda söylediği sözlere Mustafa Kemal karşılık vermemişti. Bu yüzden Wilhelm II, Almanca olarak gene sordu: ''Siz, 16. Kolordu'ya komuta eden ve Anafartalar Savaşı'nı kazanan Mustafa Kemal misiniz?'' Şimdi daha nazik bir dille karşılaşan Mustafa Kemal, kaba bir terslik daha gösterdi ve ''Evet, ekselans!'' diye karşılık verdi. Oysa saray  kuralları ''Majeste'' ya da ''Sire'' demeyi gerektiriyordu.

İmparatorun, Vahdettin onuruna verdiği bir yemekten sonra Mustafa Kemal, Hindenburg'a yaklaştı. Planlanan batı saldırısının hedefi konusunda yönelttiği soruya Hindenburg karşılık vermedi; bunun yerine nazik bir davranışla kendisine bir sigara uzattı. Aynı akşam Kemal, imparatora kuşkularını durmadan bildirmesi ve Türkiye'de gerçekleri tanıyan insanların daha hâlâ bulunduğunu anlatması konusunda Vahdettin'i bir daha razı etti.

Spaa'da kalındıktan sonra cepheye bir gezi yapıldı. Türk konukların Alman askeri gücüne olan güveninin pekiştirilmesi isteniyordu. Ama Mustafa Kemal, Vahdettin gibi kurmay karargâhlarında harita incelemekle yetinmedi. Protokole aykırı olarak siperlere kadar gitti ve topçu gözetleme yerlerine tırmandı. Kendisine eşlik eden subaylar, onun sorularını yalnızca geçiştirdiler. Alman birliklerinin gerçekten dayanıp dayanamayacakları konusunda sağlam bir inanca varmak istiyordu. Alman cephe subayları, kendileri gibi savaşı en ön hatta tanımış bir kimse ile karşılaştıklarını anlayınca, dilleri çözüldü. Ona, piyade eksiği olduğunu, boşlukları doldurmak için atları alınan süvari askerlerinin en ön siperlere gönderildiğini anlattılar. Bunun için gerekli yedek birlikler de eksikti. 1918 ilk yazında ve yazında Alman saldırılarının stratejik hedefine ulaşamamasının başlıca nedenlerinden biri, gerçekten de fazla yedek birliklerin olmayışıydı. Mustafa Kemal, Spaa gezisi konusunda özetle şöyle diyordu: ''O sırada elde ettiğim genel izlenim, savaşa girdiğimiz anda söylediğimi doğruladı. Bu görüşe göre, Alman ordusu ve onunla bağlantı kuran klik, yenileceklerdi (37). Almanya'nın yanında Türkiye için yalnızca yıkıma götüren bir yol bulunduğuna artık kesinlikle inanmıştı.

Yurda dönüşünden kısa bir süre sonra eski böbrek ağrıları gene başladı. Birkaç aylık bir tedavi için Viyana ve Karlsbad'a gitmek zorunda kaldı. Orada iken padişahın öldüğü ve 3 Temmuz 1918'de Vahdettin'in Mehmet VI olarak tahta çıktığı haberini aldı. Henüz tamamen iyileşmediği halde yeni padişah, Türkiye'ye dönmesi buyruğunu verdi. Döner dönmez, Mehmet VI, kendisini kabul etti. Padişah, Enver Paşa'nın Başkomutan vekili rütbesini geri aldı. Şimdi Enver, yalnızca, Genelkurmay Başkanı olarak görev yapıyordu. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, tasarıları için sağlam umutlar gördü ve kendine özgü biçimde, doğrudan doğruya hedefe doğru atıldı: ''Ordunun başkomutanlığını bizzat üzerinize alınız ve beni de yaverliğe değil, Genelkurmay Başkanlığı'na atayınız. Her şeyden önce gerekli olan, orduyu ele almaktır. Gerekli önlemleri almak için bu, önkoşuldur (38). Padişah ordunun öteki subaylarının da böyle düşünüp düşünmediğini sordu ve sonra onu savdı. Mustafa Kemal padişahın yanıtını günlerce boşuna bekledi. Padişahın karar veremediği anlaşılıyordu. Mustafa Kemal'e görev verilmesi, Enver'in düşmesi, ''İttihat ve Terakki''ye karşı açık savaş ve hepsinden önce İtilaf Devletleri'yle hemen barış görüşmeleri demekti. En sonunda Mustafa Kemal, bizzat bir görüşme isteğinde bulundu. Görüşmede çok sıkıştırıcı bir tutum aldı ve hatta padişaha, eğer silahlı gücü eline almazsa, sözde padişah olmakla kalacağını söyledi. Silahlı güç, başka birinin, Enver'in elindeydi. Vahdettin'in yanıtı başka söyleyecek bir şey bırakmadı: ''Ben, ekselans Talat ve Enver Paşa ile ne yapılması gerekli olduğu konusunda görüştüm'' (39). Sonra gözlerini kapadı; yaptığı el işareti konuğun gitmesi anlamına geliyordu. Mustafa Kemal, 23 Eyüll 1918'de padişahın yaverliğine atanmasını, Vahdettin'in  boş bir inceliği olarak değerlendirdi. Vatanının bundan sonraki durumundan duyduğu kuşku, düşüncelerini veliahta ve daha sonraki padişaha açmasına götürmüştü. Ama bu kişinin, kendinden öncekilerin çoğu gibi, düşünmekte yetersiz, yalnızca kendi canını kurtarmaya çalışan üstü kapalı bir entrikacı olduğu anlaşılıyordu.

Bu sırada ulusal bilinci olan birçok Türk'e yeniden umut veren olaylar geçmişti. 7 Kasım 1917'de Rus işçi ve köylüleri Sovyet iktidarını kurdular. Daha önce belirtildiği gibi, Sovyet Devleti, ilk kararında, ''barışa ilişkin kararnamede'', bütün savaşan halklardan ve hükümetlerden, toprak katımından ve koşullardan arıtılmış bir barış konusunda derhal görüşmelere girişilmesini istedi. Hemen ardından halk komiserleri konseyi, ''Rusya'nın ve Doğu'nun bütün Müslüman emekçilerine bir çağrıda bulundu. Genç Sovyet Devleti, bu çağrıda, Rus çarlığının ele geçirme politikasını kesinlikle yeriyordu:

''İstanbul'un alınması konusunda devrik çarın yaptığı, yıkılan Kerenski'nin de onayladığı gizli antlaşmaların yırtıldığını ve yok edildiğini ilan ediyoruz. Rusya Cumhuriyeti ve hükümeti, Halk Komiserleri Konseyi, yabancı ülkelerin ele geçirilmesine karşıdırlar. İstanbul, Müslümanların elinde kalmalıdır. Türkiye'nin bölüşülmesine ilişkin antlaşmanın yırtıldığını ve yok edildiğini ilan ediyoruz.'' Çağrı, Doğu halklarının ayaklanmasını istedi ve onlara, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduğunu açıkça gösterdi: ''Sizi boyunduruk  altına alacak olanlar Rusya ve onun devrimci hükümeti değil, Avrupa emperyalizminin haydutları, yurdunuzu kendi 'sömürgesi' durumuna sokanlar, yağma edenler ve soyanlardır.'' (40).

Emperyalist sömürgeci efendilerin devrilmesini isteyen çağrı, Çin'den, Hindistan'a ve Yakındoğuya kadar her yerde hemen yankı buldu. Türk halkının çıkarlarına yarayan bir politika için şimdiye kadar önceden sezilmemiş olanaklar, ortaya çıkmıştı: Yüzyıllardır bir tehlike olan çarlık yıkılmıştı; şimdi bütün güçleri, İngiliz, Fransız ve Alman emperyalistlerine karşı savaş için kullanma olanağı vardı. Bunun dışında genç Sovyet Devleti ile bir ittifak da kurulabilirdi. Ancak böyle bir politikanın yürütülmesi için, egemen olan büyük devlet şovenisti Jön Türkleri ve feodal-dinci padişahlık rejimini silip süpürecek devrimci bir değişim gerekliydi önce. Asıl bu güçler, Alman yandaşları gibi, Rusya'nın savaş-dışı kalmasını kendi elegeçirme planlarını gerçekleştirmek için büyük bir fırsat sayıyorlardı. Kars, Ardahan ve Batum bölgelerini Osmanlı İmparatorluğu'nun geri almasını sağlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Barışı, İstanbul'daki iktidar sahipleri için yalnız bir başlangıç  demekti. Nisan 1918'den bu yana Brest-Litovsk'ta saptanmış hattın ilerisine çıkan, Eylül 1918 ortasında da Bakû'yü ele geçiren altı tümeni, Türkiye'nin doğu sınırına topladılar. Bunun üzerine Sovyet hükümeti, Brest Barışı'nın Türkiye'yi ilgilendiren maddelerini yürürlükten kaldırdı. 1918 yazında burjuva Türk milliyetçileri arasında, emperyalist bir ele geçirme politikasına karşı çıkan, Enver'in hedeflerini ''deli saçması'', ''serüven'' ve ''serap'' olarak niteleyen çok sayıda sesler duyuluyordu. 21 Haziran 1918'de başlayan ''Türk Ocağı'' kongresinde demokratik bir muhalefet, bir tüzük değişikliği sağlamayı başardı. Buna göre, kuruluşun tek çalışma alanı olarak Türkiye saptandı. Yazar Halide Edip'in 30 Haziran 1918 tarihli bir makalesi dikkatleri topladı. Makale, program adına benzeyen şu başlığı taşıyordu: ''Kendi Başımızın Çaresine Bakalım!'' Gittikçe anti-emperyalist bir nitelik kazanan ''Türkiye milliyetçiliği'' Mustafa Kemal'in görüşlerine de uygun düşüyordu.

Alman Yüksek Komutanlığı ve onun arkasında bulunan tekeller, tutkulu bakışlarını Gürcistan'ın mangan ve bakır madenlerine, Bakü'nün petrolüne dikmişlerdi. Ludendorff, bu zenginliklerin yalnız Türk dostlara bırakılması için  Alman birliklerini Kafkasya'ya da çıkardı.

Bütün bunlar, merkez devletlerinin çöküntü arifesinde bulunduğu bir zamanda oluyordu. 18 Temmuz 1918'den bu yana, Fransız, İngiliz ve Amerikan birlikleri, Fransa'da savaşın ana cephesinde üstün güçlerle saldırıyorlardı. Cephe hattını yardılar ve Alman ordularını gerilemeye zorladılar, 15 Eylül'de İtilaf birlikleri Makedonya cephesini yıktı ve Bulgaristan teslim oldu. Filistin'de her an yeni bir İngiliz büyük saldırısı başlayabilirdi. Oysa oradaki Türk birlikleri yeni takviye almıyorlardı, gereçleri yoktu, hiçbir şey sağlayamıyorlardı. Halep-Şam demiryolu, kömürsüzlükten haftalarca işlemiyordu. Her şey Kafkasya'ya  gönderiliyordu. İktidar sahibi Jön Türkler, bir ayakları mezarda olduğu halde, deli gibi önlerini görmez durumda Turancılık planlarının peşinde koşuyorlardı. 19 Eylül günü, İngilizler'in Filistin cephesini yerle bir ettiği gün, Enver Paşa, Doğu orduları grubuna şu telgrafı yolladı: ''Bakû'nün ele geçirilmesiyle sağlanan elverişli durumdan, İran'daki harekâtımız için tam anlamı ile yararlanılmalıdır.'' (41). Ama Enver'in çılgınlığı İran'da durmak bilmedi. Kafkasya'daki Alman-Türk anlaşmazlıklarını sona erdirmek için yapılan 23 Eylül 1918 tarihli bir gizli protokolde şöyle deniyordu: 'Osmanlı İmparatorluk hükümeti, Kafkasya'nın kuzeyinde ve Türkistan'da bağımsız devletlerin kurulmasına çalışacağını ve bu devletlerle bir ittifakı gerçekleştirmek üzere elinden geleni yapacağını kabul eder...'' (42)

Oysa bu tümceler, üzerine yazıldıkları kâğıttan bile değersizdiler. Aralarında Enver Paşa'nın da bulunduğu Türk resmi görüşmecileri, daha Berlin'de iken, Yıldırım Orduları grubunun yenilgisi gerçekleşti. 8. Ordu artık yoktu, 4. Ordu ile 7. Ordu'nun kalıntıları (1000 kişi!) 30 Eylül'de Şam'ı boşalttı ve kuzeye doğru çekildi. Ordular grubunun 100.000 askerinden ancak 17 bini Halep'e ulaştı.

İngilizlerin uçak saldırıları ile Bedevi süvarilerinin baskınlarından cesareti kırılan, savaştan bıkan ve kaçan Türk askerlerinin bu onulmaz kargaşası içinde Mustafa Kemal de sürekli olarak hastalığının acılarını çekiyordu. 7 Ağustos 1918'de gene 7. Ordu'nun komutanı olmuştu. Yıldız Camisi'ndeki bir selamlık sırasında padişah onu bu göreve atamıştı. Mustafa Kemal, bu şüphe götürür komutanlığı kime borçlu olduğunu çok iyi biliyordu. Padişahın yanından ayrılarak gene caminin büyük iç bölmesine geldiği zaman, orada Enver'e rasladı. ''Aferin'', dedi ona, ''kutlarım seni, oyunu kazandın.'' Sonra ciddi bir sesle şunları ekledi: ''Benim bildiğim kadarı ile, Suriye'de ordular, birlikler ve durumlar yalnız sözde vardır. Beni oraya yollamakla, güzel öç aldın.'' (43)

Mustafa Kemal'in bir yıl önce bıraktığı aynı ordu komutanlığını ciddi bir karşı koymaya başvurmadan kabul etmesi şaşılacak bir şey gibi görünür. Ama anlaşılan,  Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş anında bir silahlı gücün başında bulunmak istiyordu. Bununla ilgili olarak 20. Kolordu komutanına, imparatorluğunun yenilişi ve çöküşü acısının, Türklerin yerleştiği bölgelerde yeni bir devletin kurulması ile giderilebileceğini söyledi. Gençliğinden bu yana, deneyimler, Mustafa Kemal'e, ancak bir Türk ulusal devletinin halkın yeniden doğuşunu sağlayabileceğini öğretmşiti. 1918 yılının güz günlerinde Arap köylülerinin, kentlerde zanaatçıların ve tüccarların Osmanlı egemenliğine karşı düşmanlığını bir kez daha yaşadı. Askerleri, ayaklanmış olan Halep'e giden yolu binbir güçlükle açabildiler. Mustafa Kemal ancak kentin kuzeybatısında birliklerini yeniden düzene koyabildi ve Torosların güney yamaçlarında rastgele kaçışı, normal çekilme çarpışmaları biçimine soktu. 7. Ordu'nun birlikleri şimdi ulusal Türk topraklarının güney sınırına erişmişti.

İflas etmiş Talat Paşa Kabinesi 7 Ekim'de, Enver Paşa'nın çevresindeki tüm Jön Türkler kliği ile birlikte çekilmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, Halep'ten derhal padişah sarayına bir telgraf çekerek, mutlaka barış yapmaya hazır yeni bir hükümetin İzzet Paşa tarafından kurulmasını önerdi. Böyle bir kabinede Harbiye Nazırlığı'nı üzerine almak istiyordu. İzzet Paşa sadrazamlığa atandı ve  ona, barış yapıldıktan sonra kabinede kendisiyle birlikte çalışmayı umut ettiğini bildirdi. Yeni hükümetin başı, Mustafa Kemal gibi, 1914 savaşına Türkiye'nin girmemesini istemişti. Artık İtilaf Devletleri'yle görüşmelere başladı. Türkiye, 30 Ekim 1918'de düşmanları ile Mondros ateşkes antlaşmasını imzaladı. Antlaşma, Alman birliklerinin hemen boşaltılmasını da öngörüyordu. Bu  yüzden General Liman von Sanders ertesi gün Yıldırım Orduları grubunun başkomutanlığını Adana'da Mustafa Kemal'e devretti. Ama Alman militaristlerinin çekilmesine sevinmek için zaman yoktu. Şimdi Mustafa Kemal'in  görevi, Mondros Antlaşması'nı uygulamak ve ordu grubunu silahsızlandırmaktı. Ateşkes, Türk hükümetini, müttefiklere Boğazları açmak, orduyu silahsızlandırmak, donanmayı düşmana terketmek, henüz işgal altında olan Arap bölgelerini boşaltmak ve bundan sonraki askeri harekât için -özellikle Sovyet Rusya'ya karşı- kendi topraklarını serbest tutmak yükümlülüklerini getiriyordu.  Mondros Antlaşması, müttefiklere, güvenlikleri tehlikede olursa, Türkiye'nin bütün stratejik noktalarını işgal etmek, demiryollarında ve limanlarda denetim subayları bulundurmak hakkını veriyordu.

Mustafa Kemal, şimdi asıl Türkiye'nin ulusal bağımsızlığının en büyük tehlike karşısında olduğunu açıkça görüyordu. İtilaf Devletleri'nin Sovyet hükümeti tarafından açıklanan gizli antlaşmaları Anadolu'yu da içine alıyordu. Anadolu'nun güneydoğusundaki Kilikya'yı Fransa istiyordu. Trabzon, Erzurum ve Erzincan kentleriyle birlikte tüm Doğu Anadolu, İtilaf Devletleri'nin koruyuculuğa altındaki bir Ermenistan'a bağlanıyordu. İngiltere ve Fransa, Sykes-Picot Antlaşması'na kızan İtalyan emperyalistlerine, Nisan 1917'de, İzmir,  Antalya ve Konya ile birlikte güney-batı Anadolu'nun geniş bölgelerini de katma  ve etki alanı haline getirme konusunda söz vermişlerdi. Haziran 1917'de, İtilaf  Devletleri yanında savaşa giren Yunanistan da,Türk ganimetinin paylaşılmasına katılmak istiyordu.

Enver, Talat ve Cemal, ülkeyi bir yıkıma sürükledikten sonra, bir Alman torpidobotu ile kaçarken, Mustafa Kemal yeni bir savaşıma, halkının ulusal kurtuluşu yolundaki savaşıma başladı. Henüz her şey kökten umutsuz durumdaydı. Halk, savaşın acıları yüzünden duygusuz hale gelmişti. Gene de Mustafa Kemal güney Anadolu'nun bazı kentlerinde, Antep, Mersin ve Maraş'ta, halka silah dağıttı. Silah ve cephane depoları kurmak için dağlara nöbetçiler yolladı. Ateşkes antlaşmasının açık olmayan maddelerinin açıklığa kavuşturulması için hükümete sürekli baskı yaptı. Çünkü bunlar, İtilaf Devletleri'ne Anadolu'yu da parça parça işgal etmek bahanesini sağlıyordu. Ancak 7 Kasım 1918'de, Yıldırım Grubu dağıtıldı ve onun son komutanı da başkente döndü.

13 Kasım 1918'de, bulutlu, yağmurlu bir sonbahar gününde Mustafa Kemal, yaveri ile birlikte, Haydarpaşa'da treni terk eder. Boğaz üzerinden İstanbul'a ve Haliç'e bakınca, sisin ardında müttefik yük gemilerinin ve zırhlılarının silüetlerini görürler. Bunlar da ateşkes koşulları gereğince henüz Boğaz'a girmektedir. Kemal, bir Türk için utanç verici olan bu oyunu sessizce seyreder. Yüzbinlerce Türk ve Arap köylüsü, asker kılığı içinde Çanakkale Boğazı'nda, Kafkas dağlarında ve Arap çöllerinde niçin canlarını vermişti? Ülkeyi yıkıma sürükleyen bir yabancı devlet ile halk düşmanı küçük bir klik için. Acı ile doludur, bulanık düşünceleri dağıtmak için birden silkinmek zorunda kalır. Türk  köylüsünü asker olarak tanımıştır. Soyguna uğrayan bu halkta ne kadar çok gizli  güçler bulunduğunu bilir. Bunu bildiği içindir ki, kendisine eşlik edeni de emperyalist büyümenin görüntüsünden uzaklaştıran şu sözleri söyler: ''Geldikleri gibi gideceklerdir.'' (44)

 

 

 


ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IŞIĞINDA EĞİTİM POLİTİKAMIZ 2/2
 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IŞIĞINDA EĞİTİM POLİTİKAMIZ 

2.Bölüm

 

Prof. Dr. MAHMUT ÂDEM

(Bu derlemede Çizelgeler ne yazıkki gösterilmemektedir!)

 

Bölgelere göre çok önemli eşitsizlikler gözlenmektedir. 

 

 

Çizelge 7'den, 1990-1991 öğretim yılında 12-14 yaş kümesi nüfusun Marmara Bölgesinde net okullaşma oranı yüzde 56.6 iken, aynı oran Güneydoğu Anadolu için yüzde 21'dir. Buna göre bu bölgemizde çağ nüfusunun yüzde 79'u, henüz zorunlu eğitim evresinde eğitim dizgesinden tümüyle dışlanmaktadır. İlköğretimin ikinci kademesinde eğitimden tümüyle dışlanan Doğu Anadolu Bölgesinde yüzde 73.3, Karadeniz Bölgesinde yüzde 67.2, Akdeniz Bölgesinde yüzde 56.9, İçanadolu Bölgesinde yüzde 54.5'tir. 12-14 yaş kümesi toplam nüfusun yüzde 59.9'u zorunlu eğitim evresinde  eğitim dizgesinden dışlanmaktadır. Bu yaş kümesi çocukların köylü-kentli oluşlarına göre bölgelerarası çok büyük eşitsizlikler bulunmaktadır.

 

Çizelge 8'e göre Türkiye toplamında 12-14 yaş kümesi kentli çocukların yüzde 60.4'ünün net olarak okullaşmasına karşılık, köylü çocukların yalnızca yüzde 11.9'u okullaştırılabilmiştir. Marmara bölgesinde aynı oranlar sırasıyla yüzde 68 ve yüzde 18.2'dir. 1990-1991 öğretim yılında sözü edilen yaş kümesi nüfusun Ege bölgesinde kentlerde yüzde 65.4'ü, köylerde yüzde 14.2'si okullaştırılabilmiştir. Onu sırasıyla yüzde 63.8 (kentlerde) ve yüzde 13.8'de İçanadolu, yüzde 56.1 ve yüzde 14.7 ile Akdeniz, yüzde 63.7 ve yüzde 11.1 ile Karadeniz, yüzde 53.7 ve yüzde 6.6 ile Doğu Anadolu ve son olarak yüzde 33.9 ve yüzde 4.8 ile Güneydoğu Anadolu Bölgeleri izlemektedir. Buna göre Güneydoğu Anadolu Bölgesinde her 100 çocuktan kentte 66.1'i, köyde 95.2'si henüz temel eğitim evresinde tüm öğrenim fırsat ve olanağını yitirmesine karşılık, Marmara bölgesinde kentli çocukların yüzde 32'si, köylü çocukların da yüzde 81.8'i, tüm öğrenim şansını yitirmektedir. Daha açık bir deyişle kentli yaşdaşlarına göre köylü çocuklar aleyhine çok büyük eşitsizlikler bulunmaktadır.

Konuya, bu evrede kentlerde en yüksek ve en düşük on il açısından yaklaşıldığında gelişmiş yörelerle, geri kalmış yörelerimiz arasında eğitimde karşılaşılan eşitsizliklerin daha da derinleştiği görülmektedir. Çizelge 9'dan Kırklareli ilinde kentli çocukların yüzde 92.7'sinin ilköğretim II. kademede net olarak okullaşmasına karşılık, aynı oranın Şırnak için yüzde 17.5 olduğu anlaşılmaktadır. Bu kesimdeki okullaşma oranının yüzde 79.1 ile yüzde 92.7 arasında değiştiği on ilin Artvin ve Tunceli dışında kalan sekizi batı bölgelerimizde bulunmasına karşılık, okullaşma oranının en düşük olduğu on ilimizden Afyon dışındaki dokuz ilimiz Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde bulunmaktadır. Bu eşitsizlik, köylü çocuklar arasında daha da derinleşmektedir.

 

Buluç, Ön. Ver., s. 35.

Çizelge 10'da, 1990-1991 öğretim  yılında 12-14 yaş kümesi köylü nüfusun net okullaşma oranının en yüksek ve en düşük on il sıralamasında da çok önemli eşitsizlikler gözlenmektedir. Köylü çocukların en yüksek oranda okullaştığı on ilimiz Artvin dışında hepsi batı yörelerimizdedir.  Bu illerde net okullaşma oranı yüzde 21.2 ile yüzde 36.2 arasında değişmektedir. Okullaşma oranının en düşük olduğu on ilimizde bu oran yüzde 0  (sıfır) ile yüzde 4.4 arasında değişmektedir.

Sekiz yıllık zorunlu eğitimi istemeyenler; erkeklere göre kızların, kentlilere göre köylülerin, Batı yörelerimize göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki yurttaşlarımızın öğrenim görmesini istemiyorlar demektir.

1940'lı yıllarda köylü çocukların öğrenim görmesini istemeyenler, genelde toprak ağaları idi. Nitekim 17.4.1940 tarihinde TBMM'de Köy Enstitüleri Kuruluş Yasası, o zamanki 426 üyeden 278'inin oyu ile benimsenmiş, buna karşılık başta Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Yahya Kemal Beyatlı olmak üzere toplam 148 milletvekili toplu olarak oturuma katılmayarak köylü çocukların öğrenim görmelerini istemediklerini göstermişlerdir. Eskişehir milletvekili, Sivrihisar'da toprak ağası Abidin Fotuoğlu, "bunlar yetiştikleri zaman, bizim kafalarımızı keserler" demiştir (47). Hasan Ali Yücel'den sonra 1946 yılında Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer de Tonguç'a şöyle demiştir. "Sen bunları (köylüleri) okutuyorsun ama, sonra başımıza iş çıkarmasınlar". Eskişehir milletvekili Emin Sazak Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na şunları söylemiştir: "Bunlara toprak verilecekmiş... Peki, tohumu, sabanı, hayvanı  kim verecek?" (48).

ÇİZELGE 10

İLKÖĞRETİM İKİNCİ KADEMEDE KÖYLERDE EN YÜKSEK VE EN DÜŞÜK OKULLAŞMA ORANINA SAHİP ON İL (1990-1991)

Buluç, Ön. Ver., s. 36.

 

Atatürk, Kurtuluş Savaşının en yoğun olduğu günlerde 1 Mart 1922 tarihinde TBMM'ni açış söylevinde şöyle demiştir:

Demiştim ki, bu yurdun öz sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne dek eğitim ve öğretim ışığından yoksun bırakılmıştır. Bunun için bizim izleyeceğimiz eğitim ve öğretim siyasasının temeli ilkönce varolan bilisizliği (cehaleti) ortadan kaldırmaktır.

Bugün köylü çocukların öğrenim görmelerini istemeyenler, bu çocukların bilinçleneceklerinden korkuyorlar, aynı 1940'lardaki toprak ağaları gibi. Şeriat düzenine özlem duyanlar, köylülerin aydınlanmasını istemiyorlar, hem de köylülerin oylarıyla  bulundukları Meclis'te.

Şeriatçılar; kadınların çağdaş eğitim görmelerini istemiyorlar. Çünkü kadınlar çağdaş ve laik bir eğitim görürlerse, Kur'an kurslarına hammadde bulamayacaklar. Bugün bu kurs öğrencilerinin yüzde 67'si kızdır. Kadınların bilisiz kalmasını istiyorlar, hem de kadınların oylarıyla bulundukları Meclis'te. Çünkü kadınlar çağdaş, laik eğitim gördüklerinde sorgulayacaklar,  bilinçlenecekler, o zaman şeriatçılar kadınlarımıza "kul" olarak bakamayacaklardır. O zaman kadınların oylarıyla Meclis'e gidemeyecekler. Bu Aydınlanma Devriminin önünü kesmek değil, sözcüğün tam anlamıyla karşı devrimdir. Ama başarılı olamayacaklar!

Doğulu ve Güneydoğulu yurttaşlarımızın öğrenim görmelerini istemiyorlar. Çünkü bu çocuklar demokratik, laik, çağdaş eğitim gördükçe; Kur'an kursu, imam-hatip vb. dogmatik eğitim verilen kurumlara öğrenci bulamayacaklardır. Bu eğilimlerini her zaman belli etmişlerdir. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitimi istemeyenler, yalnızca köktendinci partilerle de sınırlı değildir. 4306 sayılı yasanın TBMM'nde görüşülmesi sırasında iktidar partileri de, sekiz yıllık zorunlu eğitimin ilk beş yılını tamamlayan öğrencilerin Kur'an Kurslarına gidebileceklerini 4. madde ile getirmek istemişlerdir. Ancak bu öneri muhalefet partilerince reddedilmiştir. TBMM'nin bu yöndeki iradesine karşın, 4306 sayılı yasanın yayımlanmasından iki gün sonra  Hükümet, Kur'an Kursları Yönetmeliğinin 2. maddesini şöyle değiştirmiştir:

Okulların tatil olduğu hafta sonlarında veya yaz aylarında, ilköğretimin 5. sınıfını tamamlayan öğrenciler için kanuni temsilcilerinin istemine bağlı olarak Kur'anı Kerim'i ve mealini öğrenebilmeleri ve dini bilgilerini geliştirebilmeleri amacıyla kurslar düzenlenir.

Temelde bu yönetmelik maddesi ile getirilmek istenen, bir tür 5+3'tür. Çünkü anılan kurslarda beyni yıkanan gençleri, zorunlu eğitim sonunda tek yönlü olarak imam-hatip lisesine yönlendirmenin değişik bir yolu idi bu yöntem. Hiç kuşkusuz bu nedenle bir öğrenci velisinin (Veli Gökdelen) başvurusu üzerine Danıştay 27.01.1998 tarihli yürütmeyi durdurma  kararı ile bunu engellemiştir. (49) Bu kez, Diyanet İşleri Başkanlığınca yayımlanan 29.05.1998 tarihli bir genelge ile,  "önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Kur'an Kursları Yönetmeliğinin 9. maddesi gereğince yaş sınırı aranmaksızın camilerde Kur'an öğretimi hizmetlerine devam edileceği" duyurulmuştur. Ancak Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), hem anılan yönetmeliğin 9. maddesinin hem genelgenin iptali için Danıştay'a dava açmıştır. Danıştay, 02.12.1998 tarihinde, "...sekiz yıllık  eğitimi tamamlamayan öğrencilerin de bu kurslara katılabileceği anlamını taşıdığından açıkça hukuka aykırı olan ve uygulanması halinde telafisi güç ve giderilmesi imkansız zararlar doğuracağı anlaşılan yönetmeliğin 9/2. maddesinde belitilen -yaş sınırı aranmaz- hükmünün ve buna dayalı genelgenin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiştir" (50).

12-14 yaş kümesi Güneydoğulu çocukların öğrenim görmesini istememek, bizce ahlaken ayıp, dinen günahtır. Temel eğitimden dışlanan bu gençlere, bir mesleki bilgi ve beceri kazandıracak çıraklık eğitim merkezleri de yetersizdir. Ayrıca istihdam olanakları da hemen hemen hiç yoktur. Bu durumda öğrenim (genel ve mesleki-teknik) ve çalışma olanağı bulamayan bu gençler başlıca iki seçenekle karşı karşıya bırakılmaktadır: Kur'an Kursları ya da PKK kampları. Bu çocukları bu iki seçenekten de kurtarmak, onlara sahip çıkmak devletin temel görevlerindendir. Çünkü temel eğitim görmek, herkes için temel insan hakkıdır, anayasal hakkıdır. İşte bu nedenle sekiz yıllık kesintisiz temel eğitim zorunludur.

 

Liselerin "İmam-Hatipleştirilmesi"

 

Türkiye'nin kalkınmaya uyum sağlayabilmesi için herkese bir mesleki nitelik kazandırılması esastır. Toplumsal ahlak herkesin bir meslek sahibi olmasını emretmektedir. İşte bu nedenle, birinciden yedinciye değin tüm kalkınma planlarında ortaöğretimde mesleki-teknik ortaöğretime öncelik ve ağırlık verilmesi hedef olarak belirlenmiştir. Buna göre toplam ortaöğretim içinde mesleki-teknik öğrenim gören öğrencilerin oranının 1995 yılı için 65, genel lise öğrenimi görenlerin oranının da 35 olması öngörülmüştür.

Görülüyor ki, kalkınma planlarında belirlenen hedefler doğrultusunda bir arpa boyu yol alınamamıştır. Bu bağlamda asıl önemli olan mesleki-teknik lise öğrencilerinin kendi içindeki dağılımıdır (Çizelge 11).

 

ÇİZELGE 11

LİSE VE MESLEKİ-TEKNİK LİSELERDEKİ GELİŞMELER

 

MEB-PAKK

 

Çizelge 12'ye göre, 1966-1967 ile 1996-1997 dönemini kapsayan son 30 yılda mesleki-teknik (orta ve lise) öğrenci sayısı konusunda en yüksek yıllık ortalama artış oranı İmam-Hatipte gerçekleşmiştir:  Yüzde 12. Anılan dönemde toplam mesleki-teknik öğretim öğrenci sayısının yıllık ortalama artış oranı yüzde 7 olmuştur. Dönem başında (1966-1967) toplam mesleki-teknik öğrenci içinde, ilköğretmen okulu öğrencilerinin oranının en yüksek (yüzde 28.42) olmasına karşın, dönem sonunda bu okullar mesleki eğitim kurumu niteliğini yitirerek genel liseye dönüştürülmüştür. Anılan öğretim yılında ikinci en büyük kurum erkek teknik öğretim idi: (yüzde 27.58) Otuz yıl sonra (1996-1997) toplam mesleki-teknik öğretim içinde en büyük pay, İmam-Hatip Okullarının olmuştur (yüzde 38.57). Bunu çok gerilerden yüzde 29.73'lük bir oranla erkek teknik öğretim, onu da yüzde 17.36'lik bir pay ile ticaret-turizm öğretim izlemiştir.

 

ÇİZELGE 12

MESLEKİ-TEKNİK ÖĞRETİM ÖĞRENCİ SAYISINDAKİ GELİŞMELER  (ORTAOKUL+LİSE) 1966-1997

DİE

 

Oysa Türkiye sanayileşerek kalkınmaya karar vermiştir. Ülkemiz, küreselleşen dünyada hakettiği yere gelebilmek için daha çok ve daha nitelikli mal ve hizmet üretmek istemektedir. Türkiye, AB'ne tam üye olduğu zaman, tüm Türk yurttaşları AB ülkelerinde serbestçe dolaşabilecek, o ülkelerin işgücü ile yarışmak zorunda kalacaktır. AB sanayisi ile yarışacak Türk sanayisinin fabrikalarını, teknik işgücü ile işletmek zorunludur.

İmam-hatip lisesi sayısını ve öğrencilerini artırmaktaki asıl niyet farklıdır. Bu okulların geliştirilmesini isteyen köktendincilerin sinsi emeli, kaleyi içten fethetmek, daha açık bir deyişle özledikleri şeriat düzenini kurmak için bir tür "Afganistan'daki Talebani" yetiştirmektir. Bunda belli ölçüde de olsa başarı sağlamışlardır. Bugün (18.04.1999) TBMM'deki 550 milletvekilinden 138'i (% 25.1'i) imam-hatip lisesi çıkışlıdır.

Son çeyrek yüzyıldaki (1970-1971/1995-1996) gelişmelere bakıldığında, mesleki-teknik öğrenim gören toplam öğrenci sayısı (ortaokul+lise) 235.086'dan 1.294.216'ya yükselerek 4.8 kat artarken imam-hatip öğrencileri (orta+lise) 10.4 kat artarak 47.423'ten 492.809'a yükselmiştir.  İlk mezununu 1954-1955 öğretim yılında veren İmam-Hatip Okulu 1993-1994 öğretim yılına değin toplam orta kısım mezun sayısı 610.606 ve imam-hatip lisesi mezunu sayısı 285.974, 1971-1996 resmi Kur'an kursu mezunu 2.725.482, tüm devlet okullarında din eğitimi görmüş (imam-hatip+Kur'an Kursu) mezun sayısı 3.622.062'dir. 1994-1995 öğretim yılında imam-hatip lisesi öğrencilerinin % 40'ı (14.421), toplam lise (orta+lise) öğrencilerinin % 38'i kız öğrencidir. Kur'an kursu öğrenimi gören öğrencilerin % 67'sinin kız olması düşündürücüdür. 1990-1991 öğretim yılında resmi Kur'an kursu öğrencilerinin % 96.3'ü ilkokul mezunudur. Bu kesimdeki toplam öğrencilerin % 87'si 11-14 yaş kümesi nüfustan oluşmaktadır. Bu yaş kümesi nüfus, 8 yıllık zorunlu bütünleştirilmiş eğitim çağında bulunmaktadır. Bu da, "dinci-şeriatçı" çevrelerin 8 yıllık zorunlu eğitimin tüm çağ nüfusuna yaygınlaştırılmasını engellemelerinin nedenini ortaya koymaktadır: "Ağaç yaşken eğilir".  Bu sayı; özel kurslar, özellikle Süleymancı, Nurcu ya da Nakşibendi vb tarikatlarca açılan özel okulları içermemektedir. Mezunlarını devletçe yetiştiren imam adaylarının yalnızca % 2'si bu göreve atanabilmektedir. Böylece 70 bin dolayındaki cami için milyonlarca imam yetiştirilmesi, anılan okulların kuruluş amacından saptırıldığını açık seçik ortaya koymaktadır. Bu nedenle son açılan 100 dolayındaki imam-hatip lisesi, Anadolu imam-hatip lisesi olarak açılmıştır. Öteki Anadolu liseleri için yeterli sayıda ve nitelikte yabancı dil öğretmeni bulunamazken, Anadolu İmam-Hatip liselerinde yeterli sayıda ve en nitelikli yabancı dilde matematik ve fen dersleri öğretmenleri görevlendirilmektedir. Belki bu yolla imam-hatip lisesi mezunlarının Harp okullarına girmeleri hedeflenmektedir.  Genel olarak, şeriat düzenine özlem duyan, dindar değil, dinci çevreler, din eğitimini sinsi bir planla yürütmektedir. Buna, eğitim-kadrolaşma-partileşme süreci denilmesi yanlış olmaz.

7.8.1992 tarih ve 21308 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğine göre "özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen Beden Eğitimi, Resim, Müzik ve Din Kültürü-Ahlak Bilgisi dersleri, hizmetiçi eğitim kurslarıyla yetiştirilen ilkokul öğretmenlerince verilir. (Mad. 75) Bu dört alanda Milli Eğitim Bakanlığı Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığınca açılan kurs sayısı Çizelge 13'de verilmiştir.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi için düzenlenen kurs sayısı, öteki yetenek dersleri için düzenlenen kurs sayısından 3.23 kat daha fazladır. Beden Eğitimi, Resim-İş ve Müzik derslerine oranla; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ne ölçüde yetenek dersi olduğu tartışma götürür. Öte yandan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim 4. ve 5. sınıflarda haftada 2'şer saat olmasına karşılık; Resim-İş, Müzik ve Beden Eğitimi derslerinin her biri her sınıfta (1., 2., 3., 4. ve 5.) haftada 2'şer saat olmak üzere toplam 10 saattir.  Bununla birlikte 11.4.1996 tarihi itibariyle Türkiye'deki ilköğretim okullarında toplam 1832 Beden Eğitimi öğretmenine karşılık, 3088 Din Kültürü-Ahlak Bilgisi öğretmeni bulunmaktadır. Yatılı İlköğretim Bölge okullarında bu sayılar sırasıyla 48 ve 109'dur.

ÇİZELGE  13

HİZMETİÇİ EĞİTİM KURSLARININ ALANLARA GÖRE DAĞILIMI

(1990-1996)

MEB, Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı Faaliyet Programları.

 

İlköğretim ve ortaöğretimde toplam 186.285 saat Beden Eğitimi dersi için 6.993 öğretmenin (bir öğretmene ortalama 27 saat) görevli olmasına karşılık, 190.000 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saati için, 15861 öğretmen (bir öğretmene ortalama 12 saat) bulunmaktadır. Her öğretmenin aylığı karşılığı haftada 18 saat derse girmesi durumunda, 5.306 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeni fazlalığı bulunmaktadır. 1995-1996 öğretim yılında toplam Beden Eğitimi ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saati sayısı hemen hemen eşit olmasına ve halen var olan gizli işsiz 5306 öğretmene karşın, 13.9.1996 tarihli Bakanlık genelgesi ile 1.100 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği kontenjanı ilan edilmiştir. Bu siyasal-dinsel kadrolaşma değil de nedir? Laik ulusal eğitimi bu dinselleştirme-medreseleştirme çabaları az görülmüş olacak ki, 1998-1999 öğretim yılında YÖK sekiz İlahiyat Fakültesinde İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği Bölümü açmıştır. Bu bölümlerin 1998 yılı öğrenci kontenjanı 476'dır. Halen bu kesimde gizli işsiz binlerce öğretmen olduğu için, bu yeni açılan bölüm öğrencilerinin mezun olunca işsiz kalmamaları için, ek 12 kredilik ders aldırarak Sosyal Bilgiler ya da Türkçe Öğretmenliği yan alan yapılmıştır. Bu, güzel Türkçemizin kirlenmesi anlamına gelir. Daha açık bir deyişle bu, anılan öğretmenlerin, Türkçe öğretmek yerine yoğunlukla daha iyi bildikleri İslâm edebiyatı öğretmelerine yol açar. Bu da, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" ilkesine taban tabana ters bir gelişme olur. Aynı ölçü, Beden Eğitimi dersi için uygulandığında 3.356 öğretmen açığı bulunmaktadır.

 

ÇİZELGE 14

İLKÖĞRETİM I. DEVREDE RESİM-İŞ, MÜZİK, BEDEN EĞİTİMİ VE DİN   KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ HAFTALIK DERS SAATI SAYISI

MEB İlköğretim Okulu Programı, Resmi Gazete, Sayı: 21166, 9.3.1992.

 

Çizelge 15'ten, 1995-1996 öğretim yılında Ankara'da sınıf öğretmeni olup da dal öğretmeni olmak için hizmetiçi eğitim kursunu tamamlayanların Çankaya İlçesi'nde % 26.4'ü, Keçiören İlçesi'nde % 38.1'i Din Kültürü-Ahlak Bilgisi Öğretmenidir. Beden Eğitimi öğretmenleri için bu oranlar anılan ilçeler için sırasiyle % 21 ve % 14.3'tür.

ÇİZELGE  15

ANKARA-ÇANKAYA VE KEÇİÖREN İLÇELERİNDE KADROSU SINIF ÖĞRETMENİ OLUP BRANŞ ÖĞRETMENİ HİZMETİÇİ EĞİTİM KURSLARINI TAMAMLAYAN ÖĞRETMENLERİN BRANŞLARINA GÖRE DAĞILIMI (1995-1996)

İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri.

Ankara'nın Altındağ, Etimesgut, Mamak, Gölbaşı, Sincan İlçelerinde de benzer gelişmeler, başka bir deyişle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi alanının lehine olduğu Çizelge 16'da görülmektedir.

 

ÇİZELGE 16

ANKARA ALTINDAĞ, ETİMESGUT, MAMAK, GÖLBAŞI, SİNCAN İLÇELERİNDE İLKOKUL SINIF ÖĞRETMENİ OLUP HİZMETİÇİ   EĞİTİMLE BRANŞ ÖĞRETMENİ OLANLARIN SAYISI (1995-1996)

 Aynı

 

Milli Eğitim Bakanlığı Talim-Terbiye Kurulu, bilim ve uzmanlar kurulu olup, ulusal eğitimimiz konusunda düşünce ve politika üretmekle görevli olan Bakanlığın bir tür "kurmay heyetidir". Nitekim 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun'un TBMM'de görüşülmesi sırasında tartışmalar, Talim ve Terbiye Kurulu konusunda yoğunlaşmıştır. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Talim ve Terbiye Kurulu'nu "Türk ulusunun okul içinde ve dışında eğitimi ile ilgili büyük sorunları ile uğraşacak ve Milli Eğitim Bakanlığına manevî kontrol görevi yapacak bir bilim ve uzmanlar kurulu olarak" düşünüldüğünü söylemiştir. Aynı konuda Atatürk de, 01.11.1926 tarihinde TBMM'ni açış konuşmasında eğitimin bilimselliğinden söz ederken şöyle demiştir:

Yurtta eğitim ve öğretim ilkelerini bilimsel ve bağımsız bir merkezden yönetmek amacıyla gerekli görülen 'Talim ve Terbiye Dairesi' kurulmuş ve bütün öğretim programları ve ders kitapları üzerinde önemli kararlar alınmıştır... Bütün milli eğitim kuruluşlarında uzmanlardan yararlanmak işinin gelecek yıllarda da daha geniş ölçüde sürdürülmesi yerinde olur.

Bilim ve Uzmanlar Kurulu olan Talim ve Terbiye Kurulu'nda çalışanların en büyük bölümünün Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi branşından olması, Mısır'daki El Ezher Medresesi mezunlarının öğretmen olarak atama kararı alınmasının nedenini açıklamıyor mu? (Çizelge 17). Bu çizelge ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Talim ve Terbiye Kurulu üyeleri karşılaştırılabilir mi? 1926 yılında TTK'nin kurucu başkanı Prof.Dr.Emin Erişilgil, üyeleri Prof.Dr.A.Refik Bekman, Ali Haydar Taner, Prof.Dr.Zeki Mesut Alsan, Rıdvan Nafiz Edgüer, Avni Başman, Ahmet Tevfik Göymen, İbrahim Alaattin Gövsa, M.Rüştü Uzel, Prof.Dr.Hayri Dener, Dr.Halil Fikret Kanat, Ord.Prof.Dr.Enver Ziya Karal (1940-1944), Faik Reşit Unat, Prof.Dr.Celal Saraç (1943-1946), İ.Hakkı Tonguç (1946-1949). 1996 yılında ülkemizde Amasya, Artvin, Bartın, Batman, Bayburt, Bitlis, Bolu, Burdur, Denizli, Erzincan, Giresun, Gümüşhane, Kastamonu, Kütahya, Manisa, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Yozgat, Zonguldak, Çanakkale, Çorum, Şanlıurfa illerinde il, ilçe milli eğitim müdürlükleriyle okul yöneticilerinin çoğu, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni idi.  Yine anılan yılda Türkiye'deki ilk ve ortaöğretimdeki toplam öğretmenlerin % 19.5'i Matematik, % 14.8'i Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olmasına karşılık, eğitim kesimindeki toplam yöneticilerin % 16.7'si Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, % 13.4'ü matematik öğretmeni idi.  Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerine tanınan bu ayrıcalık düşündürücüdür. Böylece şeriatçı kadrolaşma oluşturulmuyor mu?

 

ÇİZELGE  17 

TALİM-TERBİYE KURULU PERSONELİNİN ÖĞRENİM ALANLARI İTİBARİYLE DAĞILIMI VE TOPLAM İÇİNDEKİ YÜZDESİ

(1992  YILI OCAK AYI)

Konan Necdet, "MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı İşgörenleri", Eğitim Yönetimi, Yıl: 1, Sayı: 4, PEGEM Yayıncılık, Ankara 1995.

 

Uşak İmam Hatip Lisesi'nde 'RP militanı gibi çalışarak kız ve erkek öğrencileri örgütledikleri' belirlenen Din Kültürü ve Ahlak dersleri öğretmenleri Kadir Kesici ile Nazmi Yıldırım'ın Vali Kamil Demircioğlu'nun aynı okulda 6 öğretmenle birlikte geçici olarak başka okula atanmalarının öğrenciler arasında tepkiyle karşılandığı bildirildi. Atama kararının gelmesiyle birlikte öğrencilerin, kaldıkları Fatih Öğrenci Yurdu'nda hazırlık yaparak derslere girmeme ve toplantı düzenleyerek protesto kararı aldıkları öğrenildi.

Köktendinci akımların yeşerip kök saldığı Kur'an Kursları, imam-hatip okulları, İlahiyat Fakülte ve yüksekokulları vb dinsel ve siyasal örgütlenme sonucunda 5.6.1977 tarihinde yapılan milletvekilleri genel seçimlerinde Türkiye'deki toplam oyların % 8.6'sını (1.269.918) almış olan Milli Selamet Partisi, 24.12.1995 tarihinde yapılan seçimlerde RP oy oranını % 21.6'ya (6.012.450) yükselterek birinci parti olarak çıkmış ve iktidarın büyük ortağı yapmıştır. Bu gerçeğin altını, 13.10.1996 tarihinde yapılan RP 5. Büyük Kongresinde bizzat Erbakan çizmiş ve şöyle demiştir: "350'nin üzerinde imam-hatip, üç bin Kur'an kursu açtık. Bugünkü nesil işte o hamleler sonucu yetişti". Hangi demokratik ülkede devlet, bir köktendinci partiye "militan" yetiştiriyor?

Gazetenin haberine göre halen; 36'sı çok programlı lise, 2'si süper, 107'si Anadolu olmak üzere toplam 609 imam-hatip lisesi (orta ve lise) bulunmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur'an kurslarının sayısı da beşbini aşmıştır. Bununla da kalmamış, 1995 yılına değin hemen her zaman merkez sağ ve merkez sol partilerin kalesi konumunda olan Denizli, Aydın, Adana, Antalya, Bursa, İçel illerimizde bile, 25.12.1995 tarihinde yapılan seçimlerde RP, toplam 12 milletvekili çıkarmıştır.

1977'de toplam oyların Denizli'de % 3.3'ünü alan MSP, 1995 yılında RP olarak % 10.3'e, Aydın'da % 2.8'den 8.7'ye, Adana'da % 6.3'ten % 16.72'ye, Bursa'da % 5.9'dan % 18.8'e, İçel'de % 2.6'dan % 10.7'ye yükselmiştir. Köktendinci kadroların bu gelişmesinde, şu günlerde laikliği savunan Sayın Demirel, Sayın Çiller, Sayın Yılmaz'ın hiç mi katkısı olmamıştır? İmam-hatip açmada birbirleriyle adeta yarışan bu liderler değil mi? Sekiz yıllık zorunlu eğitime neden karşı çıkılıyor? Bunun başlıca üç nedeni var. Birincisi; imam-hatip liselerinin orta kısımlarının sekiz yıllık zorunlu eğitim kapsamına alınarak kaldırılacak olmasıdır. İkinci neden; beş yıllık ilkokul mezunlarının, 11-12 yaşlarında Kur'an kursuna gidebilmelerinin engellenmesidir. Üçüncü önemli neden tarikatçı vakıf ve derneklerin bu minik ama yoksul çocukları "yurt", Kur'an kursu adlı çoğuna her iki konumda da "ağaç yaş iken eğilir" görüşünden hareketle körpe beyinleri, şeriata büyük özlem duyan siyasal partilere "militan" kadro yetiştirilmesinin önlenmesidir. Ayrıca zorunlu temel eğitimin sekiz yıla çıkarılmasıyla, temel eğitimin I. kademesini ilk beş yıl bitirerek Kur'an Kursuna giden çocukların da, 11. yaş yerine en erken 14 yaşında bu kurslara gidebilecekleri de, tarikatçı çevreleri kaygılandırmaktadır. Sekiz yıllık temel eğitimi bitiren çocuklardan,              imam-hatip lisesini seçenler ve Kur'an kursuna gidenler bugünkü denli çok olabilir mi? Olmamıştır da. Örneğin 1996-1997 öğretim yılında 601 imam-hatip lisesinde (lise+ortaokul) (464 imam-hatip lisesi, 30 çok programlı lise, 107 Anadolu imam-hatip lisesi) 511.502 öğrenci öğrenim görüyordu.

1998-1999 öğretim yılında 604 imam-hatip lisesinde (464 imam-hatip lisesi, 33 çok programlı lise, 107 Anadolu imam-hatip lisesi) 192.786 öğrenci öğrenim görmekte, 18.145 öğretmen görev yapmaktadır (51).

Buna göre 1996-1997 öğretim yılında bir öğretmene ortalama 27 öğrenci düşerken, 1998-1999 öğretim yılında bir öğretmene on öğrenci düşmektedir. Öteki liselerin hangileri bu denli ayrıcalıklıdır?

Şeriat düzenine özlem duyan ya da kimi köktendinci partilerin arka bahçesi olarak yetiştirilen imam-hatip okulu öğrencilerinin çok önemli bir bölümü, devletçe de öncelikle desteklenmektedir. 1996-1997 öğretim yılında toplam mesleki-teknik öğretim kesimindeki tüm öğrenciler içinde, en yüksek oranda burs verilen kesim (yüzde 39.33), Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'dür. Aynı yıl mesleki-teknik öğretim kesimindeki pansiyon kapasitesinin yüzde 51.34'ü Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'ne aittir. Bunlar, tarikatçı vakıfların kurmuş oldukları öğrenci yurtları, Kur'an kursları ve her düzeydeki okulları içermemektedir.

 

BÖLÜM III

 

YÜKSEKÖĞRETİM

 

Yükseköğretim

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununa göre, "yükseköğretim; ortaöğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğrenim veren eğitim kurumlarının tümünü kapsar" (Madde 34).

 

Üniversite

 

06.06.1933 tarih ve 2252 sayılı İstanbul Darülfünunu'nun İlgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun'da üniversitenin amaç ve görevleri şöyle belirlenmiştir: "Bilimsel araştırmalar yapmak, ulusal kültürü ve bilimi genişletmeye ve yaymaya çalışmak, devlet ve ülke hizmet ve işleri için ergin ve olgun unsurlar yetişmesine yardım etmek" (Madde 1).

18.06.1946 tarih ve 4936 sayılı Üniversiteler Kanununda üniversite şöyle tanımlanmıştır: "Üniversiteler, fakültelerden, enstitü, okul ve bilimsel kurumlardan oluşmuş özerkliği ve tüzel kişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleridir".

"Her üniversitenin genel özerkliği ve tüzel kişiliği içinde, o üniversiteyi oluşturan fakülteler de, bu kanun hükümlerine göre bilim ve yönetim özerkliğine ve tüzel kişiliğine sahiptir" (Madde 1).

1961 Anayasasının 120. maddesi şöyledir:

Üniversiteler, bilimsel ve idarî özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir.

Üniversiteler, kendileri tarafından seçilen yetkili  öğretim üyelerinden kurulu organları eliyle yönetilir ve denetlenir.

Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar.

Siyasi partilere üye olma yasağı üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları hakkında uygulanmaz. Ancak bunlar partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar.

07.07.1973 tarih ve 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu'na göre "Üniversiteler; fakülte, bölüm, kürsü, yüksekokul, okul, enstitü ve benzeri kuruluşlarla hizmet birimlerinden oluşan özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yüksek bilim, araştırma, öğretim ve yayım birlikleridir".

06.11.1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na göre "Üniversite: Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur" (Madde 3/d).

Bu tanımlara göre; son altmış beş yıllık dönemde kavramlar anlamını yitirmiştir. İlk üç üniversite yasasında, üniversitenin birinci görevi; bilim, bilimsel ürün ve araştırma, bilim ve teknoloji üretmek iken, 12 Eylül askerî yönetimince kabul edilen ve halen yürürlükteki 2547 sayılı yasa ile, öteki eğitim konularında olduğu gibi yükseköğretim konusunda da geriye dönüş yaşanmıştır. Bu da bir karşı devrimdir.

Cumhuriyet ve Üniversite

 

1923 Aydınlanma Devrimi ile birlikte Türkiye köklü değişiklikler ve yenilikler yaşamıştır. Öğretim Birliği Yasası (1924), Harf Devrimi, Ulus Okulları (Millet Mektepleri), karma eğitim, köye öğretmen yetiştirme vb. eğitim devriminin kilometre taşlarıdır.

Bu dönemde tek yükseköğretim kurumu olan İstanbul Darülfünununun çağdaş bir eğitim kurumu olması için Cumhuriyet hükümetleri hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. 21.4.1924 tarihinde kabul edilen bir kanunla, İstanbul Darülfünununa bilimsel özerkliğin yanısıra tüzel kişilik ve yönetsel özerklik verilmiştir. Buna karşın Cumhuriyetin bu en yüksek bilim kurumu, Atatürk devrimlerine destek olmamış, hatta bir çeşit "pasif bir direniş" göstermiştir. Bu durumu en güzel, Darülfünunun kaldırıldığı yılın Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip belirlemiştir (52):

Milli eğitim işlerini faaliyet programının en başına koymuş olan Cumhuriyet, bir taraftan Tevhidi Tedrisat Kanunu (Öğretimde Birlik Kanunu) ile medreseleri kaparken öbür yandan da Darülfünuna elini uzattı. Bu kurumun kendi kendine olgunlaşması, ilerlemesi ve gelişmesi için, başta tüzel kişilik ve bilimsel özerklik imtiyazları olmak üzere, maddi manevî her türlü olanaklar sağladı. 1923'ten 1932'ye kadar geçen dokuz yıl zarfında Türkiye'nin bütün aydınları gözlerini Darülfünuna diktiler; her alanda devrimler geçiren yeni Türkiye'de Darülfünundan ülke yaşamının genel gidişine uygun bir gelişme göstermesini beklediler. Ülkenin hiçbir sorunu Darülfünun işi kadar genel ilgi uyandırmadı, hiçbir kurum onun kadar eleştiriye uğramadı. lakin bütün bu ilgilere, bütün bu eleştirilere karşın İstanbul Darülfünunu Türk aydınlarının kendisinden özlem ve ihtirasla beklediği düzelme, gelişme ve ilerlemeye ulaşmadı.

Memlekette büyük politik ve toplumsal dalgalanmalar olmaktaydı. Darülfünun bunun karşısında tarafsız bir seyirci rolünü sürdürdü. İktisat alanında önemli değişimler olmaktaydı. Darülfünun, bunlara tamamen ilgisiz görünüyordu. Hukukta köktenci değişiklikler yapıldı. Darülfünun yalnızca yeni kanunları ders programına almakla yetindi. Yazı reformu yapılmış, dilin özleştirilmesi hareketi başlamıştı. Darülfünun bununla hiçbir surette ilgilenmiyordu. Yeni bir tarih değerlendirilmesi ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı. Darülfünunun buna karşı ilgisini uyandırmak için 3 yıl beklemek ve çabalar sarfetmek gerekti. İstanbul Darülfünunu en sonunda sustu, kendi kabuğuna çekildi ve bir Ortaçağ izolasyonuyla, dış dünyadan tamamen koptu.

Türk toplumunun yaşam akışı içinde bu kadar soyutlanmış halde kalabilen İstanbul Darülfünunu, dünyanın başka yerlerindeki bilim hareketlerine karşı da, doğal olarak, yakınlık ve ilgi gösteremezdi ve bunlardan da uzak kaldı. İstanbul Darülfünunu bilimsel araştırma ve incelemeler için bir faaliyet alanı olamadı; kişisel çalışma için fırsat ve imkanlar veren bir çalışma çevresi haline giremedi. Öğretimin şekil ve yöntemini çağdaş Batı kurumlarındaki şekil ve yöntemlere uygun bir hale getiremedi. Türkiye gibi köktenci bir devrim ülkesinde vatanın gelecekteki yöneticilerinin eğitimi, hayattan bu kadar uzak kalan, devrimin gidişinden bu kadar uzak duran bir kuruma artık daha uzun müddet bırakılamazdı. Esasen o yıldan beri İstanbul Darülfünunu kendi kendisini iyileştirme için kendisine verilmiş olan ve her yıl tekrarlanan bol ve geniş fırsatlardan yararlanamadı. Geçen zaman ile geçirilen deneyim de yeterli idi. Büyük Millet Meclisi Darülfünunun 1932 bütçesini ancak bir yabancı uzman getirilerek bu kurumun esaslı bir surette iyileştirilmesi ve düzeltilmesi koşuluyla kabul etmiştir...

Hatiboğlu; günümüzdeki Türk üniversitelerini de, Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip'in yukarıda betimlediği 1930'lu yıllardaki İstanbul Darülfünununa benzetmektedir (53):

1997'de MGK'nun baskısıyla gündeme gelen sekiz yıllık eğitime gerici güçler karşı çıkarken bile üniversitelerden destek gelmemiştir. Kısacası, üniversite, Cumhuriyet devrimlerine ilgisiz kalan 1933 öncesi Darülfünununa benzemiştir.

Cumhuriyetin Kuruluşunun 75. yılında Türk yükseköğretiminin ulaştığı düzey, hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır, ama kesinkes yeterli değildir. 75 yılda üniversite sayısı 72, öğrenci sayısı 454, öğretim elemanı sayısı 181 ve mezun sayısı 516 ile katlanmıştır (Çizelge 18). Bu sürede Osmanlı Medresesinden çağdaş bir üniversiteye ulaşılmıştır. Bu gelişme hiç yeterli değildir. Çünkü 1933-1981 döneminde üniversite denilince öne çıkan bilim, bilimsel araştırma iken, 1981 yılından beri öğretim öne geçmiştir. Bunu yadırgayan değerli bilim adamı Karayalçın şöyle belirtmiştir: "Üniversite kavramı için esas olan kıstas öğreti (doktrin) değil, öğretimdir".... "Kanunu yapan kimselerin amacı gerçekten bu ise üniversite kavramının, mesleki bilgi veren meslek okullarına doğru erozyona uğratıldığı, bilimsel inceleme ve çalışmanın" mesleki bilgi yanında sadece "teorik" mahiyette kaldığı ve sonuç olarak pratik hayat için önemsiz ve tali bir rol oynadığı görüşü, büyük Atatürk'ün herkesçe bilinen vecizesini yenmiş demektir". (54)

 

ÇİZELGE  18

TÜRK YÜKSEKÖĞRETİMİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN SAYISAL

GELİŞMELER (1923-1924/1997-1998)

YÖK, Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu (Ankara, Mart 1998), s. 6.

 

Genelde ulusal eğitim dizgesinin herhangi bir tür ya da düzeyinde karşılaşılan sorunlara, bilimsel araştırma ve uygulamalarıyla üniversitelerden çözüm önerileri beklenir. Ancak 12 Eylül askerî yönetimince benimsenen 1982 Anayasası ve 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ile Türk yükseköğretimi yeniden yapılandırılmıştır. Buna göre Türk üniversiteleri, aynı silahlı kuvvetlerde olduğu gibi, "emir-komuta" düzenine göre örgütlenmiştir. Üniversitenin yönetsel ve bilimsel özerkliği alınarak YÖK'e verilmiştir. Bu yapılanma sonucunda, üniversitede profesör olmayan profesörler-kolay profesörlük-, bunun sonucu olarak doçent olmayan doçentler, öz olarak öğretim üyesi olmayan öğretim üyeleri türemiştir. 1981 yılına değin ilgili bakanlıkça yönetilen meslek okulları, üniversite şemsiyesi altına alınınca, bu kurumlar üniversiter düzeye yükseltilememiş, üniversiteler "meslek okulu" düzeyine düşürülmüştür.

Türk toplumuna "Üniversite Reformu" olarak sunulan YÖK düzeni; ülkemizin sorunlarını çözmek bir yana, bizzat kendisi "sorun" olmuştur. YÖK neden sorun oldu? Bu soruya, bir YÖK üyesinin yanıtı şöyledir (55):

"Sonuç: YÖK Sorun Oldu. Çünkü YÖK:

 

a. Tarihin akışına ve dünyanın genel gidişine;

b. Demokrasiye ve insan hakları bildirgelerine;

c. Zamanımızın ruhuna ve değerlerine;

ters düşen, anakronik (çağdışı) bir "kurtarma" denemesiydi. Çağdışı olan YÖK yöneticilerinin her fırsatta kınadığı, topluma jurnal ettiği öğretim üyeleri değil, YÖK modelinin kendisiydi".

 

"YÖK Sorun Oldu Çünkü:

d. 12 Eylül yöneticileri, modelin kerametine kendilerini öylesine inandırmışlardı ki, en masum öneri, dilek ve dilekçeleri bile devlete isyan olarak gördüler, susturmaya kalkıştılar".

e. "Temel ve tarihi yanılgılarını görüp düzelteceklerine, yanlış hesapların Bağdat'tan dönmesini beklediler. Bazılarını belki düzeltmeye çalıştılar ama çoğu kez geç kaldılar".

f. "YÖK Başkanı'nı üzmektense, binlerce öğretim üyesinin dilek ve uyarılarını, yüzbinlerce öğrencinin şikayetlerini duymazlıktan geldiler, yok saydılar".

g. "Anayasa'nın tanıdığı toplu dilekçe hakkını kullananları bile mahkemeye verdiler. YÖK'ü eleştirenleri neredeyse 'vatan haini' ilan edip ötekileri sindirmeye çalıştılar".

h. "Hukukun en doğal savunma hakkını tanımadan kişileri en ağır cezalara çarptırdılar. Kolayca ve alelacele çıkardıkları kanunların hukuk olduğunu sandılar. Yanıldılar".

 

"YÖK Sorun Oldu. Çünkü:

i. YÖK yöneticileri, kurucu Atatürk'ün en büyük eserim dediği Cumhuriyet'e, Cumhuriyet'in vatandaşlarına, gençlerine, yaşlılarına, toplumun sayduyusuna, kurumlarına ve en temel ilkelerine ve değerlerine, insanlara saygılı davranmadılar.

j. Kimi öğretim üyeleri de, pasif bir direnme olarak, YÖK sistemini inançla ve gönülden desteklemediler. Sistemlerin insanları çalıştıramayacağını bir kez daha kanıtladılar".

YÖK döneminde yaşanan üniversitelerdeki nitelik bunalımını değerli bilim insanı Prof.Dr.Ayhan Çavdar şöyle belirlemiştir (56):

... Üniversitelerin temel görevleri, araştırma yapmak ve bilim üretmek iken, Türk üniversitelerinde giderek, özellikle son 10 yılda öğretim ağırlıklı bir çalışma düzeni egemen olmuştur. Kaldı ki yapılan öğretim ve eğitimin kalitesi de ayrıca bir tartışma konusudur. İyi yetişmemiş öğretim elemanları yanında sıklıkla değişen ders saatleri ve programlarıyla eğitimin niteliği de giderek bozulmuştur. Sonunda üniversiteler üst düzey araştırma yapan ve birinci sınıf eğitimi-öğretimi gerçekleştiren kurumlar olmaktan çıkmış, sıradan yüksek okullar düzeyine indirgenmiştir.

Sonuç ve Öneriler; Yükseköğretim Kanunu değişikliğe uğrayacaksa kanımızca üniversiteye iki türlü kadro ayrılmalıdır. Son 10 yılda öğretim üyesi unvanı alanlar yeniden değerlendirilmeli, araştırıcı öğretim elemanlarıyla, öğretim-eğitim ağırlıklı çalışanlara göre kadrolar ayrılmalıdır.

Hatiboğlu da aynı konudaki görüşlerini şöyle ifade etmiştir (57):

... Üniversite gelenekçi ve gerici olamaz. Böyle olması gereken üniversite, çok acıdır, 1980'den sonra karanlığın yaratıcısı, dogmanın yeri, gelenekçiliğin, tutuculuğun ve gericiliğin kaynağı olmuştur. Özellikle YÖK'le birlikte kurulan taşra üniversiteleri, bulundukları yöreye bilimi, aydınlığı, yeniyi, laikliği ve çağdaşlığı götürecekken, tersi değerleri götürmüşlerdir...

12 Eylül askerî yönetimi; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu yapmasının, imam-hatip okulları mezunlarının tüm yükseköğretim kurumlarına girmesini sağlamasının yanısıra üçüncü şeriatçı  kadrolaşmaya da YÖK'ü kurarak yeşil ışık yakmıştır. Çünkü 76 yıllık Cumhuriyet döneminin hiçbir evresinde, YÖK döneminde (1981-1999) olduğu denli üniversitelerde "Türk-islam sentezci", hatta şeriatçı kadrolaşma yaşanmamıştır. YÖK döneminde atanan kimi dekan ve rektörler, bulundukları illerdeki müftülere onur doktorası vermeye, tarikatlarla işbirliği içinde çalışmaya başlamışlardır. Örneğin 11.7.1992 tarihinde kurulan 22 üniversitenin rektörleri üçlü kararname ile daha açık bir deyişle Milli Eğitim Bakanı (Köksal Toptan), Başbakan (Süleyman Demirel), Cumhurbaşkanı (Turgut Özal) imzalarıyla atanmışlardır. Anılan atamalarda, DYP-SHP koalisyonunun küçük ortağı etkili olamamıştır. Kanpolat bu durumu şöyle belirlemiştir (58):

Bilim adamı yetiştirme boyutundaki en önemli yara, bu dönemdeki atamalarda alınmıştır. Harran, Sütçü İmam, Dumlupınar, Kırıkkale, Mustafa Kemal Üniversitesi gibi birçok üniversitede tarikatçı kadrolaşma bu rektör atamalarıyla oluşmuş, daha sonraki dekan ve rektör seçimlerinin önemli bir kısmında varolan sorunlar, iki yıllık dönemdeki atamalarla sağlanmış kadrolar tarafından oluşturulmuştur.

Bu bağlamda 18 Aralık 1998 tarihli bir gazete haberinin başlığı şöyle idi: Tarikatçı rektör YÖK'ün seçimi"

"Tarikatçı olduğu gerekçesi ile Harran Üniversitesi rektörlüğünden alınan Prof.Dr.Mahmut Sert'in Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı olduğu dönemde de YÖK'ün benzer raporuyla suçlandığı ortaya çıktı.

Yüksek Disiplin Kurulu'nun "Fakülteyi tarikatçıların merkezi haline getirmek, şeriatçı uygulama ve kadrolaşmaya katkıda bulunmak ve yardım etmek" gerekçeleriyle suçladığı Sert'in, 1996 üniversite seçimlerinde 88 oydan 7'sini alarak 3. olmasına karşın YÖK tarafından rektörlüğe atanması kuşku yaratmıştı. YÖK, 1996 yılında dikkate almadığı raporu 1998 yılında işleme koyarak Sert'i görevden alırken; rektörlüğe Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Haluk Soran'ı getirmeye karar verdi. Soran'ın Şanlıurfalı ve eski YÖK Yürütme Kurulu üyesi, Sayıştay Başkanı Prof.Dr.Kamil Mutluer'in bacanağı olduğu öğrenildi. Taşra üniversitelerindeki kadrolaşmalar, YÖK'ün üniversite seçim sonuçlarını 3'e indirerek, Cumhurbaşkanlığı'na sunduğu listeyi belirlemede seçeneklerinin doğru ölçütlere dayanmadığını ortaya koydu. YÖK'ün, Sert'in Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı olduğu dönemde Yüksek Disiplin Kurulu'nun 15 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı raporu dikkate almadığı da belirlendi. Yüksek Disiplin Kurulu'nun 15 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı rapor şöyle:

Sert'in 63 DT 988 plakalı hizmet aracını özel işlerinde kullandığı, dekanlık görevine başlayınca "bazılarının canını yakacağım" yolunda sözler söylediği, Atatürkçü, laik öğretim üyelerinin çalışmalarına engel olduğu ve laboratuvar çalışmalarına izin vermediği Ziraat Fakültesi'nin girişindeki Atatürk büstünü kaldırdığı ve uzun süre yerine koydurtmadığı, Nurcu kadroya destek olduğu ve toplantılar yaptığı kanaatine varıldığından, Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği'nin 11. maddesi uyarınca üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılması 7. madde uyarınca yönetim görevinden alınması için gereğine karar verilmiştir (59).

Bu örnekler çoğaltılabilir. Söz gelişi tarikatçı kadrolaşma nedeniyle görevden alınan Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Abdurrahman Güzel'i, rektörlüğe YÖK atamadı mı? Daha önce Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği yapan Prof.Dr.Güzel'in, bu yöndeki görüşleri rektör atanmadan önce bilinmiyor muydu? Yine tarikatçı kadrolaşma nedeniyle istifiya zorlanan Kocatepe Üniversitesi rektörü Prof.Dr.Yiğitbaşı'yı bu göreve atayan YÖK değil mi? Görevden alınan ya da istifa ettirilen Pamukkale Üniversitesi rektörünü, daha önce göreve kim atadı? Öte yandan şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olarak yaşandığı üniversitelerin rektörleri görevden alınınca, bu üniversitelerin anılan şeriatçı kadrolardan temizlendiği mi kabul ediliyor? Örneğin şeriatçı kadrolaşma nedeniyle rektörü görevden alınan Kırıklale Üniversitesi sütten çıkmış ak kaşık mı oldu?

Malatya'nın altı bin kadar nüfuslu Darende ilçesine Kaymakam, Belediye Başkanı ya da halk istediği için değil, tarikat şeyhinin isteği üzerine İlahiyat Fakültesi açıldığı bilinmektedir. Bu fakültede görevli altı öğretim elemanı, İnönü Üniversitesi Rektörünü YÖK'e şu gerekçe ile şikayet ediyorlar:

Rektör, Seyid Osman Hulusi Efendi önderliğindeki tarikatla irtibat kurmamızı emretmiştir. Kendisi bu tarikatın dergahına uğramadan fakülteye gelmemiştir. Okulumuzu, bu dergahın uzantısı olarak lanse etmiştir.

Üniversitemiz mevcut rektörü tarafından sistemli bir şekilde tarikat ve dini cemaatlere yönelik bir kadrolaşma hareketi başlatmıştır ve kurumumuz çağdaş bir fakülte görünümünden hızla uzaklaştırılmıştır.

Cumhuriyet'in haberi şöyle devam ediyor:

"Öğretim elemanları fakültenin 5 Kasım 1993 tarihindeki açılışının da RP'li bürokrat ve siyasetçilerin kitlesel katılımıyla RP'nin gövde gösterisine dönüştürüldüğünü duyumsattılar" (60).

Bu davranıştaki rektörlerden; üniversitenin akademik ve yönetici kadrolarına demokrat, laik insanları seçmeleri beklenebilir mi? İşte bu nedenle çoğu üniversitelerimizden yurtdışına devlet bursu ile lisansüstü öğrenime gönderilen araştırma görevlisi kadrosundaki öğrenciler; ABD'de Atatürk'e küfür etmekte, şeriatçı propaganda yapmakta, cuma günlerini tatil yaparak geçirmekte, Türkiye'ye şeriat düzenini getirmek için Arap ve İranlı öğrencilerle gönül birliği yapmakta, buna karşılık devlet bunları beslemeyi sürdürmektedir. Boşuna dememişler "Besle kargayı, oysun gözünü", dünyada hiçbir devletin, bu devleti yıkıp yerine totaliter bir devlet kurmayı hedef alan militanlar yetiştirdiği görülmemiştir. Ne yazık ki Türk devleti yetiştiriyor!

Yurt dışına gönderilenler, şeriat düzenine özlem duyan kadrolar da, yurt içindekiler farklı mı? Ne yazık ki değil. Şöyle ki:

YÖK; yeterli öğretim üyesi bulunmayan yeni üniversitelere araştırma görevlisi kadrolarına atanmış olan öğretim elemanlarını, lisansüstü öğrenimlerini tamamlamak üzere, kadrolarıyla birlikte gelişmiş üniversitelerde görevlendirmektedir. Ancak sözü edilen üniversitelerdeki şeriatçı kadrolaşma sonucu, bu araştırma görevlilerinden kimileri, aynen yurtdışındaki öğrenciler gibi lisansüstü öğrenim görmekte oldukları üniversitelerin akademik kadrolarıyla uyumlu çalışmamakta, kadın eli sıkmamakta vb. davranışlar sergilemektedirler. Sonunda doktorasını Ankara, Hacettepe, ODTÜ vb. üniversitelerde yapmakta ama bağnaz birer öğretim üyesi olarak geldikleri üniversitelere geri dönmektedirler.

Bu araştırma görevlileri, lisansüstü öğrenim görecekleri üniversitelerce seçilmelidir. İlgili yönetmelik buna uygundur.

Bu bağlamda şu noktanın bir kez daha vurgulanması zorunlu görülmüştür. Gazete haberlerinde şu yönde bilgiler bulunmaktadır: Başbakanlık Takip Kurulu'na Genelkurmay temsilcisinin getireceği "Van Yüzüncü Yıl Üniversitesindeki şeriatçı faaliyetleri içeren raporda, -irticai yapılanmaların yoğunlaştığı  üniversiteler,  Şanlıurfa Harran, Erzurum Atatürk, Diyarbakır Dicle, Van Yüzüncü Yıl, Elazığ Fırat, Kütahya Dumlupınar, Kayseri Erciyes, Ankara Gazi, Malatya İnönü ve Konya Selçuk" olarak sıralandı".

Üniversitelerde şeriatçı kadrolaşmayı bu sayılan on üniversite ile sınırlandırmak, kesinlikle doğru değildir. Çünkü örneğin Onsekiz Mart Üniversitesi rektörü, bu üniversitedeki şeriatçı kadrolaşma nedeniyle görevden alındı ise, bu; anılan üniversitenin şeriatçı kadrolardan temizlendiği anlamına gelmez. Aynı neden Pamukkale, Afyon Kocatepe vb. üniversiteler için de geçerlidir. Söz gelişi Ondokuz Mayıs, Cumhuriyet, Karadeniz Teknik, Muğla, Celal Bayar vb. üniversitelerdeki akademik ve yönetici kadrolar içinde; İnönü ya da Fırat üniversitelerinde olduğundan daha az "Türk-İslâm Sentezciler" olduğunu kim kanıtlayabilir?

Bir başka gazete haberi de şöyledir:

MGK Genel Sekreterliği başta olmak üzere üst düzey güvenlik birimlerine sunulan ve üniversitelerdeki irticai faaliyetlerin ayrıntılandırıldığı rapora göre, irticai faaliyetlerin yoğun olarak saptandığı üniversiteler Şanlıurfa-Harran, Malatya-İnönü, Erzurum-Atatürk, Van-Yüzüncü Yıl, Konya-Selçuk, Kayseri-Erciyes ve Gaziantep olarak belirlendi. 100'ü profesör olmak üzere ikibin bilim insanının irticai faaliyetlere karıştığı belirlendi (61).

Öte yandan altmış bine yaklaşan öğretim elemanından yalnızca iki bininin irticai faaliyetlere katıldığını savlamak da gerçeği yansıtmıyor. Özellikle büyük kentlerimizdeki köklü ve saygın üniversitelerimizden birçok öğretim üyesinin F. Gülen'in okullarında düzenlenen "sözde" bilimsel toplantılara katıldıkları da biliniyor. Bu nedenle üniversitelerdeki irticai faaliyetleri 6-7 üniversite ve ikibin öğretim elemanı ile sınırlandırmak kesinlikle olanaklı değildir. Durum çok daha vahimdir.

Bu üniversitelerde şeriatçı ya da "Türk-İslâm Sentezci" kadrolaşmaların temelinde, varolan yükseköğretim yapılanması yatmaktadır. Çünkü YÖK öncesi dönemde üniversitelerde, bugünkü denli bir şeriatçı kadrolaşma kesinlikle görülmemiştir. Çünkü o zaman bu yöndeki girişimler, özerk üniversite yapısı içinde çözümleniyordu. Örneğin 1750 sayılı Üniversiteler Kanununa göre, yeni bir üniversite, eski ve çoğuna yerleşmiş gelenekleri olan bir üniversitenin "patronajında" kuruluyordu. YÖK öncesi dönemde Ankara Üniversitesi patronajında kurulan Çukurova, Akdeniz üniversiteleri sağlam temeller üzerine kurulmuşlardır. Buna karşılık Doğramacı'nın rektör olduğu Hacettepe Üniversitesi patronajında kurulan Erciyes, Ondokuz Mayıs, Cumhuriyet vb. üniversitelerin ne denli sağlam kurulduğu açık seçik görülmektedir. Bunlar hiç dikkate alınmadan 12 Eylül yönetimi Doğramacı'yı YÖK Başkanlığına getirmiştir. Öyleyse üniversitelerde şeriatçı kadrolaşmanın temel nedeni, anılan üniversitelerden önce Türk yüksek öğretiminin yönetsel yapısında, daha açık bir deyişle YÖK yapısında aranmalıdır. YÖK'ün yapısı demokratik mi? YÖK üyelerinin ve Başkanının atanma süreci demokratik mi? YÖK Başkanı atanırken neden daha önce rektör olarak çalıştığı üniversitedeki kadrolaşmaya bakılmıyor? Yetkili organlar demokratik yöntemlerle oluşmuyorsa, bu organlarca yapılan dekan, rektör atamaları demokratik olur mu? Öyleyse üniversitelerde demokratik bir yapılanma isteniyorsa, bu kurumların yönetim kadrolarının oluşmasında belirleyici etkisi ve yetkisi bulunan 12 Eylül askerî yönetim ürünü olan YÖK kaldırılmalı, yerine demokratik yollarla ve demokrat insanlardan oluşan bir planlama organı kurulmalıdır.

Bu yapıdaki bir üniversiteden demokrasiye uyum, kalkınmaya uyum sağlayabilecek nitelikte insan yetiştirmesi beklenebilir mi?

Sonuç olarak özellikle 12 Eylül 1980 sonrası, ulusal eğitimimiz giderek hızla dinselleştiriliyorsa, Anadolu'daki üniversitelerin çok önemli bir bölümü "Türk-İslâm sentezci" kadrolarca yönetiliyorsa, Milli Eğitim Bakanlığı denetimi dışında kalmış dinsel okullar açılmışsa, Öğretim Birliği Yasası yürürlükte olsa bile, uygulandığı savlanabilir mi? Türkiye, 28 Şubat 1997'ye boşuna gelmedi! Bugün gelinen nokta gerçekten çok vahim. Bunda YÖK düzeninde yetiştirilen öğretmenlerin hiç katkısı yok mu?

 

 

BÖLÜM IV

 

ÖĞRETMEN YETİŞTİRME VE SORUNLARI

 

Türkiye; öğretmen yetiştirmede 151 yıllık bir deneyim ve birikime sahiptir. İlk erkek öğretmen okulu (Darülmuallimin) 16 Mart 1948 tarihinde  İstanbul Fatih'te açılmıştır. Amacı, rüşdiyelere (ortaokul) öğretmen yetiştirmekti. Akyüz'ün açıkladığı ve yorumladığı 1 Mayıs 1851 tarihli bu öğretmen okulunun yönetmeliğinde (Darülmuallimin Nizamnamesi), "nitelikli öğretmen yetiştirilebilmesi için az sayıda öğrenci alındığı, hatta alınacak öğrenci sayısının 30'dan 20'ye indirildiği", öğrencilerin yarışma sınavı ile alındığı, öğretim süresinin de üç yıl olduğu belirtilmektedir. Yine sözü edilen yönetmeliğe göre, anılan öğretmen okuluna kabul edilen öğrencilerin "kendilerini yalnızca derslerine verebilmeleri, için dolgun maaş (burs) ödeneceği" hükme bağlanmıştır (62). Anılan yönetmelikle "öğretmenliğin vakar ve saygınlığını korumaları için, öğrencilerin cerre çıkıp para ve yiyecek dilenmeleri geleneği kaldırılmıştır" (63)  Sözü edilen yönetmeliğin bir başka maddesine göre "boşalan bir rüşdiye öğretmenliğini kabul etmeyen mezunun elinden diploması alınacak ve kendisine bir daha öğretmenlik veya eğitimde bir görev verilmeyecektir" (64).

Öte yandan 1869 tarihli "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi", kız ilkokullarına ve ortaokullarına bayan öğretmen yetiştirmek için bir kız öğretmen okulu (Darülmuallimat) açılmasını öngörmüş, bir yıl sonra (1870) bu okul açılmıştır (65).

Kimi değişikliklerle bu öğretmen yetiştirme düzeni Kurtuluş Savaşına değin sürmüştür. Savaş sırasında Atatürk, 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara'da Maarif Kongresi'ni toplamıştır. Atatürk'ün kongreyi açış konuşması, üç yıl sonra yasalaştırılacak Öğretim Birliğinin bir çeşit habercisidir:

Köy öğretmeni yetiştirilmesi, kongrenin en önemli gündem maddesidir.

Cumhuriyetin kuruluşunun ilk çeyrek yüzyılında Öğretim Birliği ve Harf Devriminden sonra en öncelikli eğitim sorunu, öğretmen yetiştirmedir. Çünkü 1923-1924 öğretim yılında varolan 10102 ilkokul öğretmeninin yalnızca yüzde 27'si alanda yetişmiş, yüzde 73'ü alan dışında eğitim-öğretim almışlardır. Alanda eğitim görmüş olanların da hemen hepsi medrese anlayışlı kişilerdi (66).

Bu nedenle, 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun'la "milli eğitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke, 73 yıl sonra bugün de bir anlayış ve uygulama olarak geçerliğini sürdürmektedir. Şöyle ki; sınıf öğretmeni istihdam edilirken; adayın öğretmenlik mesleği ile ilgili olup olmadığına bakılmıyor; Leh Dili ve Edebiyatı, Bulgar Dili ve Edebiyatı, Slav Dili ve Edebiyatı, Hungaroloji, Hindoloji, Sinoloji, Hititoloji, Sümeroloji, Fizik ve Paleoantropoloji, Arşivcilik, başta ziraat olmak üzere mühendisliğin her türü, ekonometri, uluslararası ilişkiler, tıp, hukuk, Mısır'daki El Ezher  Medresesi mezunu mollalar, açık öğretimin tüm bölümleri vb işsiz kalan yükseköğrenim görmüş herkes atanabilmektedir. Buna karşılık 1982 yılında toplanan XI. Milli Eğitim Şûrası'nda on ayrı alanda (Eğitim Yönetimi, Eğitim Denetimi, Eğitim Planlaması, Okul Danışmanlığı, Program Geliştirme, Özel Eğitim, Eğitim Teknolojisi, Beslenme Eğitimi, Halk Eğitimi, Ölçme ve Değerlendirme) uzman tanımları, bu uzmanların görmeleri gereken öğrenim ve her alanda gereksinme duyulan uzman sayısı belirlenmiştir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, sınıf  öğretmeni atarken uygulamadığı "milli eğitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesini, eğitim bilimleri alanında uzman atarken uygulamaktadır. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır: Örneğin eğitim planlaması teknik bir konudur. Bir yandan bu alanda yetişen uzmanlar, iş piyasasında söz gelişi bankalar, Türk Silahlı Kuvvetleri (KKK, HKK, DKK, Genel Kurmay vb.) Milli Güvenlik Kurulu, PTT vb. kuruluşlarda görev almakta, öte yandan Milli Eğitim Bakanlığı eğitim planlaması öğrenimi görmüş öğretmen bulamadığı için, ilgili birimlerinde hiç planlama öğrenimi görmemiş öğretmenleri görevlendirmekte, hatta Dünya Bankası'ndan alınan kredilerle yürütülen projelerde yine bu alanda hiç eğitim görmemiş çoğu Amerikalı yabancı uzmanlara ayda onbinlerce dolar ödemektedir. Bu bağlamda 1992  yılında uygulamaya konulan ve Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi'nce (EARGED) yürütülen "Milli Eğitimi Geliştirme Projesi'nde", ayda 10.000 dolar ücretle onlarca Amerikalı uzman görevlendirilmiştir. Elde edilen sonuç ortadadır: Dağ fare doğurdu! Bu uzmanlar arasında bir Amerikalı gazeteci sözde yabancı uzman olarak "Müfredat Laboratuvar Okulları'nı" geliştirdi, hatta aynı uzman (?) daha sonra YÖK'çe yürütülen Öğretmen Yetiştirme Projesinde de görevlendirildi; sanki Amerikalı gazeteci, eğitim bilimlerinin her alanında uzman! Bir Amerikalı sosyal antropolog Araştırma-Planlama ve Koordinasyon Kurulu'nda görev almış, ama Türk eğitim planı hiçbir şey kazanmamıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı'nca TBMM'ne sunulan 1998 yılı bütçe raporunda, İl Eğitim Ana Planları hazırlanması öngörülmüştür: "İstanbul İli Eğitim Ana Planı 1998 yılı içinde öncelikli olarak hazırlanacaktır. Bunu Ankara, İzmir ve Adana illeri Eğitim Ana Planları izleyecek ve 80 ilin plan hazırlıkları en geç 1999 yılında tamamlanmış olacaktır. Bu amaçla ön hazırlık çalışmalarına başlanmıştır".

"İl eğitim planlarının başarılı olarak hazırlanması ve uygulanması için eğitim planlaması alanında yetişmiş uzman personelden yararlanılacaktır. Bu amaçla hizmetiçi eğitim kursları düzenlenecektir".

Eğitim planlaması uzmanlığı, teknik bir alandır. Bu alanda yetişmiş uzman personeli istihdam edip, bu işleri gördürecek yerde, Milli Eğitim Bakanlığı "milli eğitim hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" ilkesini uygularsa sonuç bugünkü gibi olur: 1991 yılında öğretmen adayının fazla olması nedeniyle "yeterlik sınavı" yapılırken, birkaç yıl sonra "herkes öğretmen" olur anlayışı genel kabul görür. Çünkü her tür ve düzey öğretim için geleceğe yönelik öğretmen gereksinmesi projeksiyonu ne Milli Eğitim Bakanlığı, ne de YÖK tarafından yapılmıştır. Bunun sonucu olarak 1997 yılında yüzdoksan bin öğretmen açığı olur.

1926 tarih ve 789 sayılı yasa ile "Talim ve Terbiye Kurulu" kurulmuştur. Talim ve Terbiye Kurulu'nun kuruluş gerekçesi, Atatürk'ün eğitim ilkelerinden bilimselliğe dayandırılmıştır.

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ulusal eğitim politikamızın oluşturulmasında bilimsellik çok öncelikli ve önemlidir. Dolayısıyla oluşturulan eğitim politikasının mimarları da eğitim uzmanlarıdır. 72 yıl önce bu denli önemli görülen eğitim uzmanlığı, bugün bilenin bilmeyenin yapabileceği bir uğraş gibi görülmekte, halen Milli Eğitim Bakanlığı'nda uzman kadrosunda çalışan işgörenler içinde, eğitim bilimlerinin değişik alanlarında uzmanlık diplomasına sahip olanlar bir elin parmaklarını geçmemektedir.

22.3.1926 tarihli Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile köylülerin eğitimine yönelik çalışmaların ilk harcı konulmuştur. Biri Denizli, diğeri Kayseri'de olmak üzere iki Köy Muallim Mektebi açılmıştır. Bu karar, Atatürk'ün şu direktifleri üzerine alınmıştır:

Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini elllerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima tahkir, terzil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlıklarına, ihsanlarına karşı nankörlük ve cebbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asil sahibin huzurunda bugün ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım.

Köylüyü eğitmeye yönelik çalışmalar Mustafa Necati'nin bakan olması ile  hız kazanmış, Dr.Reşit Galip ile sürmüş, Hasan Ali Yücel ile doruk noktasına ulaşmıştır.

Genel olarak Cumhuriyet hükümetleri; her yurttaşın zorunlu ilköğrenim görmesini, yasal bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. 1946 yılına kadar olan dönemde hükümetler eğitim politikalarında önceliği köye yönelik eğitime vermişlerdir. Bu politikayı Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati 1926 yılında şöyle dile getirmiştir:

Türkiye Cumhuriyeti, her köyde bir öğretmen bulunduracaktır. Bu yolda büyük aşamalar yapılacağına inanılmalıdır. Günün birinde bir Maarif vekili çıkar da, Türkiye'nin her köyünde öğretmen var, her köyde tedrisatın yapılması için bütün imkanlar tamamdır derse, mektep çağındaki bütün çocuklar mecburi öğrenim görebiliyorlarsa,  o zaman Cumhuriyetin çizdiği hedeflere varılmıştır. Gerçek mutluluk da budur. Bunun gerçekleşeceğine inanmaktayız. Çünkü Türk köylüsü o kadar dirilmiştir ki, onun okumak isteyen çocuklarını okutmaktan hiçbir hükümet kaçınmayacaktır.

Bu arada Cumhuriyet döneminin ilk çağdaş dal (branş) öğretmenlerini yetiştirmek üzere 1926-1927 öğretim yılında Konya'da "Orta Muallim Mektebi" açılmıştır. Bir yıl sonra Ankara'ya taşınan bu okul, "Gazi Ortaöğretmen Okulu ve Terbiye Enstitüsü" adını almış ve 71 yılda onbinlerce öğretmen, eğitimci ve eğitim yöneticisi yetiştirmiştir. Ancak 70 yıl ilköğretim müfettişi yetiştiren Gazi Eğitim Fakültesi'nin Eğitim Yönetimi ve Denetimi (eski adı Pedagoji Bölümü) programı; YÖK Yürütme Kurulu'nun 4.11.1997 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

3 Kasım 1928 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile yeni Türk alfabesi kabul edilmiştir. Bundan bir yıl kadar önce, 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Türkiye'nin nüfusu 13.6 milyondur. Bu nüfusun yalnızca yüzde 10'u okur-yazardır. Bunlar da kentlerde oturmaktadır. Bunların tümüne yakını erkeklerdir; kadınlar arasında okur-yazar hemen hemen yok düzeyindedir. Bu nedenle yeni Türk abece'si kabul edildikten sonra tüm yurtta okuma-yazma seferberliği başlatılmıştır. Bu bağlamda Gazi Mustafa Kemal şöyle demiştir:

Yurttaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz, tüm ulusa, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki, bir toplumun yüzde 10'u bile okuma-yazma bilmiyor, bu ayıptır, bundan insan olanların utanması gerekir.

Halka yeni harflerle okuma-yazmayı öğretmek için "Ulus Okulları" (Millet Mektepleri) Halk Okuma Odaları, Halkodaları, Halkevleri açılmıştır. Tüm bu girişimler bu alandaki gereksinmeyi karşılayamamıştır. Çünkü nüfusun ezici çoğunluğu (yüzde 80'den fazlası) köylerde yaşıyordu. Oysa halkı okur-yazar kılmak için açılan bu kurumların çoğu kentlerde ve beldelerde bulunuyordu. Öyleyse köylüyü okutmak için daha köklü önlemler alınması zorunluydu.

Varolan şehir öğretmen okulu mezunu öğretmenler, kentlere yetmiyordu. Bunlardan köyde görevlendirilenler, kısa süre sonra kente geri dönüyordu. Çünkü köy yaşam koşulları için yetiştirilmemişlerdi.

Önce 11.6.1937 tarih ve 3238 sayılı yasa ile, Eğitmen Kursları açıldı. Bu kurslara askerken çavuş, onbaşı olmuş köylü gençleri alındı. Altı ay süreli bu kursların amacı, öğretmeni olmayan ve nüfusu 400'den küçük köy okullarının ilk üç sınıfına öğretmen yetiştirmekti (67).  Türk köylüsünün okuması-yazması için ilk ve önemli bir adım olan "eğitmen hareketi" geçici bir çözümdü. Türkiye'nin özel koşul ve gereksinmelerinden doğmuş eğitmen modeli, bugün 190 bin öğretmen açığını kapatmak için kullanılamaz mı? Altı ay ya da bir yıl öğretim yöntemleri ve temel bilgiler öğrenimi görmüş lise, özellikle Anadolu Öğretmen Lisesi mezunu gençler; alanla uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmayan ziraat, inşaat, orman-endüstri mühendisleriyle, dış ticaret-turizm, muhasebe-finansman, ekonometri, kamu yönetimi, iktisat, işletme, maliye, uluslararası ilişkiler, pazarlama vb. alan mezunlarından daha yararlı olmaz mı?

1937 yılında Milli Eğitim ve Ziraat bakanlıkları ortaklaşa biri İzmir-Kızılçullu, diğeri Eskişehir-Mahmudiye'de iki köy öğretmen okulu açmışlardır. Aynı yıl anılan okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmiştir. 11.6.1937 tarih ve 3228 sayılı Köy Eğitmenleri Kanunu kabul edilmiştir.

Bununla birlikte köye öğretmen yetiştirmede en önemli atılım 17.4.1940 tarihinde "bozkır yeşerten" Köy Enstitülerinin kurulmasıdır. Köy Enstitüleri iç politika malzemesi yapılarak, haksız yere istismar edilerek zamansız kapatılmış, daha açık bir deyişle 1954 yılında "İlköğretmen Okulu" adı altında öğretmen okullarıyla birleştirilmiştir.

 

Öğretmenlik Mesleğine Meslekten Olmayanların Atanması

 

27 Mayıs 1960'dan sonra lise ve dengi okul mezunlarından yedek subay olma hakları alınıp, 11.10.1960 tarihine kadar anılan okulları bitirenlere "yedeksubay öğretmenlik" hakkı verilmiştir. 1963 yılında kabul edilen bir yasa ile, bunlardan isteyenlerin sürekli öğretmenlik kadrolarına atanabilecekleri benimsenmiştir. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez meslek dışından insanların öğretmen olmaları yolu açılmıştır. Dolayısıyla marangoz, demirci, muhasebeci, tesviyeci vb. meslek mensupları kitle halinde ilkokul öğretmeni olarak atanmışlardır.

1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile, ilkokul öğretmeni açığının kapatılabilmesi için ortaokul ve dengi okul mezunlarından 18 yaşını tamamlayanların ilkokullara vekil öğretmen atanabileceği kabul edilmiştir.

1970-1971 öğretim yılına değin öğrenim süresi üç yıl olan ilköğretmen okulları, bu yıldan itibaren dört yıla çıkarılmıştır. 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile, öğretmenlik "özel bir ihtisas mesleği" olarak kabul edilmiş ve tüm öğretmenlerin yükseköğrenim görmeleri benimsenmiştir. Bu nedenle 1974-1975 öğretim yılında ilköğretmen okullarının çoğu, ilkokul öğretmeni yetiştirmek için iki yıllık eğitim enstitüsüne dönüştürülmüş, diğer öğretmen okullarına da "Öğretmen Lisesi" denilmiştir. 1976 yılında iki yıllık eğitim enstitüsü sayısı 50'yi bulmuştur.

1973-1974 öğretim yılında Mektupla Yükseköğretim için belirlenen 60.500 kontenjandan 46 bin öğrenci, öğretmen yetiştiren programlara alınmıştır. Öte yandan 1975-1976 yıllarında yükseköğretim kurumlarındaki siyasal olaylar nedeniyle öğrenimleri engellenen öğrenciler  1977-1979 yıllarında "hızlandırılmış programlarla", normal koşullarda 3-4 yılda yetiştirilen sınıf öğretmenleri ve dal öğretmenleri 2,5-3 ayda yetiştirilmiştir. Böylece 35 bin kadar hiçbir branş bilgisi olmayan branş öğretmeni yetiştirilmiştir. Bunlardan 5 bin kadarının diploması 12 Eylül 1980'den sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nca iptal edilmiştir.

 

1980 Sonrası Öğretmen ve Diğer Eğitim Personeli Yetiştirme

 

1982 tarihli 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilkokul öğretmeni yetiştiren iki yıllık Eğitim Enstitülerinden 17'si Eğitim Yüksekokuluna, diğer Eğitim Enstitüleri de Eğitim Fakültesine dönüştürülerek üniversitelere bağlanmıştır. Daha sonra Eğitim Yüksekokullarının, öğrenim süresi de dört yıla çıkarılarak Eğitim Fakültesine dönüştürülmüş, ilkokul (sınıf) öğretmeni yetiştirilen bölümler bu fakültelerin akademik birimine dönüştürülmüştür. Ancak son 5-6 yıldır "herkes öğretmen olur" ilkesi benimsendiği için, öğretmenlik sertifikasına sahip olup olmadığına bakılmaksızın; açıköğretimin de içinde olduğu yükseköğrenim görmüş herkes sınıf öğretmeni olarak atanmıştır.

1981 yılında YÖK kurulmadan önce, özellikle ortaöğretimde branş öğretmenleri sayısal olarak yetersiz olsa bile, "bilen öğretir" anlayışı geçerli idi. Özellikle il ve ilçe merkezlerinde eczacı, doktor, kaymakam, ziraat mühendisi, veteriner hekim, avukat vb.  öğretmenlik formasyonu olduğuna bakılmaksızın ortaokulda, lisede ek ders ücretli olarak derse giriyorlardı. Ama yine de öğretmenlik mesleği esas alınıyordu.

YÖK'ten sonra "herkes öğretmen olur", "hiç olmazsa bir öğretmen olsun", "en son tercih, öğretmenlik" vb. anlayışı hakim oldu. 12 Eylül askerî yönetiminden önce "mektupla öğretmen", "hızlandırılmış eğitimle" öğretmen  yetiştirerek, toplumda öğretmenliğin saygınlığı düşürülmüştür. 12 Eylül 1980'den sonra birçok öğretmen hangi karalamalarla 1402'lik yapıldı? Özellikle öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüleri, yükseköğretmen okulları 12 Eylül öncesi belli ideolojik kadroların "kurtarılmış bölgesi" idi. 12 Eylül sonrası Eğitim Fakültesine dönüştürülen bu kurumlarda, bu kadrolaşma sürdürüldü. Taşra üniversitelerinin Eğitim Fakültelerine bağlı Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulları (ya da bölümleri) belli ideolojik kadrolarla dolduruldu. Sonuçta öğretmen yetiştiren Eğitim Fakültelerinde akademik kadrolaşma yeterliğe (liyakate) göre değil, ideolojiye göre gerçekleştirilmiştir. Böyle oluşan akademik kadrolardan; bilgili, nitelikli, demokrat, laik, çağdaş anlayışlı öğretmen yetiştirmesi beklenebilir mi?

Öğretmen: Hızla gelişen teknolojik olanaklara karşın, öğretmen eğitim dizgesinde anahtar rolü oynamayı sürdürmektedir.

Her sınıfın, branş derslerinde de her dersin mutlaka bir öğretmeni bulunması zorunludur. Öyleyse öğretmen nicel olarak özellikle nitel olarak yeterli olmalıdır.

Nitelikli eğitim; her şeyden önce nitelikli öğretmen demektir. Bugün her tür (genel ve mesleki-teknik) ve her düzey (ilk, orta ve yüksek) eğitimde bir nitelik bunalımı yaşanıyorsa, bu bunalımın temelinde, öğretmenlerin niteliksiz oluşu yatmaktadır.

1980 yılı sonrası öğretmen yetiştirilmesinin iyi anlaşılması için, 1980 öncesi öğretmen yetiştirilmesi konusuna çok özlü bir biçimde değinilmesi zorunlu görülmektedir.

c 1954 öncesi; köy ilkokullarını başarı ile tamamlamış çocuklardan yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olanlar Köy Enstitülerine girerlerdi.

c Ortaokulu başarı ile bitirmiş öğrencilerden, hem yazılı hem görüşme (mülakat) yoluyla yapılan sınavlarda başarılı görülenler, üç yıllık ilköğretmen okullarına kabul edilirlerdi.

c İlköğretmen okullarını bitiren gençlerden yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olanlar, eğitim enstitülerine girerlerdi.

c Yine ilköğretmen okullarını üstün başarı ile tamamlamış gençler, yazılı ve sözlü sınavlar sonunda yükseköğretmen okullarına girmeye hak kazanırlardı.

İlkokul, ortaokul ve lise öğretmeni yetiştiren bu kurumlarda eğitim, yoğunlukla parasız yatılı olarak gerçekleştiriliyordu.

Altı yıl ilköğretmen okulunun üstüne 2-3 yıl eğitim enstitüsünde ya da 4 yıl yükseköğretmen okulunda toplam 9-10 yıl boyunca genç derslerde, uygulamalarda, toplumsal etkinliklerde; sağlam bir genel kültür ve branş bilgisi yanında, öğretmenlik niteliği de kazanıyordu. Daha da önemlisi; tüm öğretmen adayları; yurt sevgisi, Atatürk ve devrimlere bağlı, ulusunu seven aydın gençler olarak yetişiyorlardı.

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, 1942 yılında TBMM'de Köy Enstitülü öğretmenlere şu sözlerle kefil oluyordu (68):

...Köye göndereceğimiz bu Köy Enstitüsü mezunu öğretmen, şimdi elimizde mevcut 9.000 talebenin bize verdiği intiba ile söylüyorum, istisnasız çalışkandır. Tatile bile gitmek istemez, kendisine verilecek işi bekler ve o işi yapar; ahlâklıdır, yalan söylemez, hırsızlık etmez, civarında bulunan kız arkadaşlarının şeref ve haysiyetini kendi kardeşi olarak muhafaza etmek şuurunda, liyakatında ve iktidarındadır.

...Birinci nokta köydeki öğretmen, Cumhuriyetin ve inkılâbın yayıcısı, bekçisi ve öğreticisidir...

Gerçekten de Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenlerden Cumhuriyet düşmanı, şeriata özlem duyan bir tek kişi olduğu görülmemiştir, duyulmamıştır. 

 

1980 Sonrası

 

12 Eylül askerî yönetimince 1983 yılında 1739 sayılı yasanın yükseköğretime geçişi düzenleyen 31. maddesini değiştirerek, Cumhuriyet tarihinde ilk kez imam adayı olarak yetişenlerin de öğretmen olması kabul edilmiştir.

Bir araştırmaya göre, 1997 ÖYS sonuçları esas alındığında Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni yetiştiren yükseköğretim programlarına yerleşen öğrencilerin % 62.48'ini lise, yüzde 19.0'unu imam-hatip lisesi mezunları oluşturmakta, onu üçüncü sırada yüzde 5.75 ile öğretmen lisesi mezunları izlemektedir.

Felsefe grubu öğretmeni yetiştiren programlara yerleşenlerin yüzde 77.72'si lise, yüzde 10.04'si imam-hatip, yüzde 4.19'u endüstri meslek lisesi mezunudur.

Aynı oranlar Tarih/Milli Tarih öğretmeni yetiştiren programlar için sırasıyla lise yüzde 63.42, imam-hatip lisesi yüzde 19.01, öğretmen lisesi yüzde 4.77'dir. Coğrafya/Milli Coğrafya için aynı yüzdeler sırasıyla şöyledir: Lise 63.41, imam-hatip lisesi 15,02, öğretmen lisesi 6.86. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği (bu branşta lise 17.64, imam-hatip lisesi 77.29, sağlık meslek lisesi 2.02'dir) hariç öteki branş öğretmenliklerinde oranlar aşağı yukarı aynıdır (69).

Bu yüzdelerin doğru yorumlanması gerekir. Çünkü her yıl lisenin 500.000 mezun vermesine karşın, imam-hatip lisesi mezun sayısı kırk-elli bini geçmemektedir. Yine aynı araştırmaya göre 1997 yılında öğretmen yetiştiren tüm dallara (branşlara) (Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı, felsefe grubu, tarih/milli tarih, coğrafya/milli coğrafya, sosyal bilgiler, matematik, fizik, kimya, biyoloji, fen bilgisi, İngilizce, Fransızca, Almanca, din kültürü ve ahlak bilgisi) yerleşenlerin yüzde 27.72'si lise, yüzde 55.13'ü imam-hatip, yüzde 17.15'i diğer lise mezunudur.

Öte yandan 12 Eylül 1980 öncesi öğretmen yetiştiren eğitim enstitüleri, yükseköğretmen okulları üniversite olmak istiyorlardı. Bu, belki de o zamanki üniversitenin siyasal iktidara karşı özerk olmasına, bu nedenle üniversitenin toplumdaki saygınlığına bir özenti idi. Sonunda 12 Eylül askerî yönetimi bunu da gerçekleştirdi.

1982 yılında kabul edilen 41 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile tüm yükseköğretim kurumları, bu arada öğretmen yetiştiren kurumlar YÖK çatısı altında toplanan üniversitelere bağlanmıştır.

Tüm okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretim öğretmenlerinin üniversitede yetiştirilmesine, hemen hemen tüm eğitimci çevreler çok sıcak bakmışlardı, sevinmişlerdi. Ancak kısa sürede üniversitelerin öğretmen yetiştirmeye hazırlıklı olmadıkları, başta bu alanda yetişmiş yeterli sayıda ve nitelikte öğretim elemanı vb. yönden bir alt yapısı bulunmadığı anlaşılmıştır. Öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarını YÖK'e devretmekten pişmanlık duyan MEB, altı yıl geçmeden 1988 yılında toplanan XII. Milli Eğitim Şurası'nda, bu kurumların yeniden MEB'na devri konusunda karar alınmasına karşın, kuşkusuz Doğramacı faktörü nedeniyle bu kararın uygulanması mümkün olmamıştır.

Bilindiği gibi 12 Eylül 1980 öncesi MEB'na bağlı öğretmen yetiştiren eğitim kurumları çoğuna "Türk-İslâm" sentezcilerin "kurtarılmış bölgesi" idi. askerî yönetim; her şeye karşın bu kurumlarda kalabilmiş az sayıdaki demokrat öğretmenleri "solcu" çamuru atarak 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası uyarınca görevden almıştır.

12 Eylül 1980 öncesi "Kurtarılmış Bölge", olan öğretmen yetiştiren eğitim kurumları bir yana 1960, hatta 1970'lerin ilk yarısındaki ilköğretmen okulları, eğitim enstitüleri ve yükseköğretmen okullarında, bugünkü birçok eğitim fakültesinden daha nitelikli, "öğretmenlik ruhu" bugünkülerden kat kat üstün öğretmen yetiştiriliyordu. Çünkü sözü edilen kurumlarda öğretmen yetiştirmede deneyim kazanmış çok değerli öğretmenler hizmet veriyordu.

YÖK Yürütme Kurulu, 4 Kasım 1997 tarihinde; üniversitelere, özellikle eğitim fakültelerine sormadan, "eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırması" konusunda karar vermiştir. YÖK üniversitelere, eğitim fakültelerine sormadı demek yanlış olur. YÖK sormadı değil, sordu, hatta birçok rektörü ve dekanı A.B.D. ve İngiltere'ye götürüp gezdirdi, turistik otellerde ağırladı. Döndüklerinde bu kişiler, YÖK'ün bu eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılmasını, üniversite senatolarının, fakülte kurullarının görüşünü sormaya bile gerek duymadan benimsediler. Aslında YÖK'ün atadığı rektör ve dekanların, YÖK'ün görüşüne ters bir görüş bildirmeleri olası mı? Bugünkü YÖK yapısı içinde, rektörler ve dekanlar üniversiteyi/fakülteyi ne ölçüde temsil etmektedirler? 

 

Eğitim Fakültelerinin Yeniden Yapılandırılması Nedir?

 

YÖK Yürütme Kurulu, Eğitim Fakültelerinin Yeniden Yapılandırılması konusunda aldığı 4.11.1997 tarihli karar ile "sözde", öğretmenlerin daha nitelikli yetişmelerini amaçlamaktadır. 1998-1999 öğretim yılında uygulamaya başlanan  bu karara göre bundan böyle öğretmenler şöyle yetiştirilecektir:

Bu öğretmenlik programlarından ilköğretim, Türkçe, yabancı diller, güzel sanatlar, özel eğitim, bilgisayar ve öğretim teknolojileri bölümlerinde yetiştirilecek öğretmen adayları dört yıl öğrenim göreceklerdir. Bu alanlara ilişkin öğretmenlik  sertifikaları da bu dört yıllık lisans öğrenimi ile bütünleştirilmiştir.

Buna karşılık tüm ortaöğretim öğretmenliği programları, 3.5+1.5 ya da 4+1.5 yıl olarak gerçekleştirilecektir. Daha açık bir deyişle fen ve edebiyat fakültelerinde dört yıllık lisans öğrenimini tamamlayanlar, öğretmen olmak isterlerse eğitim (ya da eğitim bilimleri) fakültelerinde daha doğrusu bu fakültelerin bulunduğu üniversitelerde kurulmuş ya da kurulacak eğitim bilimleri enstitülerinde öğretim yöntemleri yoğunluklu tezsiz yüksek lisans yaparak öğretmen adayı olabileceklerdir. Tezsiz yüksek lisansın süresi üç yarı yıldır. Fen fakültesi fizik ya da edebiyat fakültesi tarih bölümü mezunu, eğitimden tezsiz yüksek lisans yapabilmesi için önce bir yıl süreli bilimsel hazırlık programına alınabilir. Ayrıca bu öğrenci tezsiz yüksek lisans öğrenimi süresince her yarı yıl bir dersi tekrarlamak durumunda kalsa, bu programın süresi altı yarı yıla çıkar. Bu durumda bir öğrenci dört yıllık lisans öğreniminden sonra, dört yıl da tezsiz yüksek lisans için öğrenim görecektir. Böylece mühendis olmak için dört, doktor olmak için altı yıl öğrenim yeterli iken, ortaöğretim öğretmeni olmak için sekiz yıllık bir yükseköğrenim gerekebilecektir. Buna ne Türkiye'nin bütçesi ne de aile bütçesi yeter. O zaman, öğretmene verilen ücret artmadığına göre, öğretmen adaylarının niteliği, bugünkülerin de çok altına düşebilir, çünkü adaylar dal öğretmenliğini seçmek istemezler.

Öte yandan aynı lisede çalışan resim, müzik, beden eğitimi, bilgisayar öğretmenleri dört yıllık lisans öğrenimi ile öğretmen olurken, diğer dal (branş) öğretmenleri yüksek lisans öğreniminden sonra öğretmen olabileceklerdir. Böyle bir durum, mesleki dayanışmayı artırmaz, tam tersine sürtüşme yaratır. Ayrıca ortaöğretimde kimi dal öğretmenleri, yüksek lisanslı olurken, bu öğretmenleri denetleyecek olan bakanlık müfettişlerinin yalnızca lisansı (hatta kimilerinin bu dereceleri bile bulunmamaktadır) olacaktır. O zaman öğretmen mi müfettişe, müfettiş mi öğretmene rehberlik edecektir ?

 

Eğitimde Uzmanlık

 

12 Eylül 1980 askerî yönetimi, eğitimde uzmanlık konusunda çok ileri bir atılım yapmıştır. 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile Talim ve Terbiye Kurulunun kurulmasından sonra, ilk kez 1982 yılında toplanan XI. Milli Eğitim Şûrası'nda eğitimde uzmanlık konusu tartışılmış ve on alanda 40.000 dolayında eğitim uzmanına gereksinme olduğu tespit edilmiştir. Eğitimde uzmanlık alanları şunlardır:

XI. Milli Eğitim Şûrası'nı izleyen 2-3 yıl, MEB her öğretmen ilanı ile 100 de eğitim uzmanı ilan ediyor ve çalıştırıyordu.

12 Eylül ürünü YÖK, 4.11.1997 tarihli kararı ile Psikolojik Danışma ve Rehberlik dışında kalan tüm eğitim bilimleri uzmanlık alanlarındaki lisans programlarını kapatmıştır. Bu arada 70 yıldır ilköğretim müfettişi yetiştiren Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Denetimi lisans programı da kapatılmıştır.

Bu durumda kim ilköğretim müfettişi olacaktır? Milli Eğitim Bakanlığı bu soruna da çözüm bulmuş: İlahiyat Fakültesi, Açıköğretim vb. kurum mezunlarını topluyor, Gazi ve Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültelerinde bir yaz tatilinde 2+2 ya da 3+1 biçiminde hızlandırılmış eğitim ile ilköğretim müfettişi yapıveriyor. Bu müfettişlerden kimisi "türbanlı" oluyor. O zaman türbanlı öğretmen konusunda nasıl soruşturma yapabilir?

Eğitim Yönetmeni. Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmelik'e göre, eğitim yöneticisinin eğitim yönetimi öğrenimi görmesi özel koşuldur (70). Ama bu alanda lisans diploması  veren tüm programlar YÖK'ün 4.11.1997 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

1998 Yönetici Seçme Sınavına 30.871 aday girmiş, bunlardan 1556'sı başarılı görülmüştür. Ancak, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü (EYP) mezunu 60 adayın bu sınava girmesine MEB gerek duymamıştır. Oysa Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü de YÖK'ün lisans programını kapattığı bölümlerden biridir.

Eğitimde uzman yetiştiren bölümlerin lisans programları kapatılınca ne oluyor? MEB, 1998 yılında yaptığı gibi kütüphanecilik, kuaförlük, liman işletmeciliği vb. alanlarda öğrenim görmüş öğretmenleri yöneticilik sınavına alıyor, başaranları eğitim yönetimi alanında hiç öğretim üyesi olmayan ya da bir yardımcı doçenti bulunan eğitim fakültelerine gönderiyor. Orada 15-20 günde hizmet öncesi eğitimle yönetici yetiştirmiş oluyor. Dört yıllık bir lisans programı yerine 15-20 günlük yetersiz bir eğitimle yönetici yetiştiriliyor denilirse, buna kargalar bile güler.

Öte yandan eğitim planlaması uzmanlığı teknik bir iş, bu hizmet kime gördürülecek? Bu hizmeti; bugün olduğu gibi "alaylılar" mı, "mektepliler" mi yapacak? Kamu yöneticilerinin okulu olduğu gibi, eğitim yöneticilerinin, eğitim plancılarının da okulu vardır. Ancak bürokrasisinin en tepesindekiler bile "alaylı" olunca, diğer yöneticilerin "okullu" olması beklenebilir mi?

15.6.1989 tarih ve 3580 sayılı yasa ile öğretmen ve eğitim uzmanlığı programlarını ilk beş sırada tercih eden üniversite öğrencilerine burs verilmesi öngörülmüştür. Ama eğitim uzmanlığı programları YÖK'ce kapatılmıştır.

MEB valiliklere gönderdiği 15.4.1998 tarihli bir genelge ile okul müdürü atanacaklarda eğitim yönetimi lisans ya da lisansüstü eğitim görmüş olma koşulunu getirmiştir. Yine MEB, YÖK Başkanlığına gönderdiği 14.5.1998 tarihli bir yazı ile eğitim yönetiminin hangi yükseköğretim kurumlarında öğretildiğinin bildirilmesini istemiştir.

Bu örnekler, MEB ile YÖK arasındaki eşgüdümün düzeyini çok güzel açıklamaktadır.

 

Öğretmen Yetiştirmede Nitelik Bunalımı

 

Öğretmen yetiştiren kurumlar YÖK'e devredilmeden önce (1982), en çalışkan ve yetenekli adaylar bu mesleği seçiyorlardı. Çoğu da parasız yatılı ya da burslu olarak öğrenim görüyorlardı. Altı yıl öğretmen okulunun üstüne 2-3 yıl eğitim enstitüsü ya da dört yıl yüksek öğretmen okulunda toplam 8-10 yıllık öğretmenlik eğitimiyle, adaylar; öğretmenlik bilgisi ve davranışı, öz alarak "öğretmenlik ruhu" kazanıyorlardı. Böylece öğretmenlik mesleğine küçük yaşta gönül verme, daha açık deyişle psikolojik hazırlık ve geniş tabandan seçme olanağı sağlanıyordu. Bu model, özellikle yüksek öğretmen okulu başarılı olmuştur. Bunun nedenlerini Kırbıyık şöyle açıklamıştır (71):

Öğrencilerin seçkin olmaları, ikincisi mesleklerini sevmeleri ve uzun bir hazırlık dönemi geçirmiş olmalarıdır. Başka bir unsur, öğretmen olacak öğrencilerin alan derslerini üniversitelerin ilgili bölümlerinde okumaları ve mesleğe hazırlık olan pedagojik formasyon derslerini ise ilgili eğitim kurumlarından almış olmalarıdır.

Sonuç olarak; iyi öğretmen yetiştirebilmek için zeki, çalışkan ve yüksek puanlı öğrenciler cezbedilmeli; öğrenci üniversiteye girerken öğretmen olacağını bilmeli ve belli bir hazırlık dönemi geçirmeli,..."

Önce Köy Enstitüleri, sonra ilköğretmen okulları, 1982 yılında da eğitim enstitüleri ve yüksek öğretmen okulları kapatılmıştır. Bunların yerine, yeterli sayı ve nitelikte öğretim üyesi bulunmayan, bu amaçla donatılmamış ve öğretmen yetiştirme deneyim ve birikimi olmayan üniversitelerde eğitim fakülteleri açılmıştır. "Herkes öğretmen olur" anlayışının temel alındığı üniversiteler, öğretmen yetiştirmeyi çok basite indirgemişler, dolayısıyla öğretmen olmayan yüzbinlerce öğretmen yetiştirilmiştir.

Eğitim fakültelerinde çalışkan ama yoksul gençlere burs verilerek yeterince desteklenmediği için öğretmenlik mesleği; üniversiteye giriş sıralamasında gençlerin en son tercihleri arasında yer almıştır.

Çizelge 19'a göre 1986 yılında Eğitim Yüksekokullarına yerleşen öğrencilerin yüzde 82'si 10.-24. sırada ilkokul öğretmenliğini tercih etmişlerdir. 1.-9. sırada tercih edenlerin oranı yalnızca yüzde 18'dir.

 

ÇİZELGE 19

1986 YILI ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEŞTİRME SINAVINA GÖRE EĞİTİM YÜKSEKOKULLARINA YERLEŞEN ADAYLARIN TERCİH  DAĞILIMLARI

Aydoğan Ataünal, "Yükseköğretim Kurulunun İlkokul Öğretmeni Yetiştirmeye İlişkin Projeksiyonu", Çağdaş Eğitim  s. 23, Sayı: 127, Kasım  Ankara 1987).

Genelde öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri, adayların son sıralardaki tercihleri arasındadır. Bununla birlikte, belki 15.06.1989 tarih ve 3580 sayılı yasa ile, öğretmen yetiştiren fakülteleri ilk sıralarda tercih edenlere MEB'nca burs verilmesi, az da olsa bu oranı artırmıştır. Ama yeterli değildir, çünkü ÖYS'da en düşük puanlarla girilen kurumların başında bu fakülteler gelmektedir.    

Öte yandan 1986 yılında eğitim yüksekokullarını tercih edenlerin yalnızca yüzde 7.7'si öğretmen lisesi, yüzde 10.6'sı imam-hatip lisesi, yüzde 62'si genel lise, yüzde 7.7'si endüstri meslek lisesi, yüzde 0.6'sı teknik lise ve yüzde 11.4'ü diğer meslek liseleri mezunudur. Buna göre hiçbir fen lisesi ve Anadolu lisesi mezunu, sınıf öğretmeni olmak istemiyor.

Ayrıca 1997 yılında çeşitli dal öğretmenliği programına yerleşenlerin de en büyük bölümü genel lise mezunu olup, onu, hemen her branşta ikinci sırada imam-hatip lisesi mezunları izlemektedir. Bu da, demokratik, laik, çağdaş eğitim düzeninin hızla "imam-hatipleşmesine" neden olmaktadır. Çünkü böyle yetişen öğretmenlerin çoğu, kronik sinüzüt olduğu gerekçesi ile düzmece rapor almakta, dolayısıyla okul günlük siyasete alet edilmektedir. Bu gelişmeler, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki uygulamaları çağrıştırmaktadır. O yıllarda, öğretmenlerin ancak beşte biri kadarı meslekten, kalan bölümü meslek dışından, bunların da önemli bir kısmı imamdı. Hem camide imamlık yapıyor, hem de mahalle mektebinde öğretmenlik yapıyordu. Öğretim Birliği Yasasının kabulünden sonra bu konu, sorun olmaya başladı ve 1926 yılında kabul edilen Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile "eğitim hizmetinde esas olan öğretmenliktir" ilkesi benimsenmiştir. Bugün imam olarak yetiştirilenlerin öğretmen olması, Türk eğitim dizgesinde şeriatçı kadrolaşmayı hızlandırılmıştır.

Bu konuda son gelişme de şudur: YÖK, 04.11.1997 tarihinde aldığı bir kararla "Eğitim Fakülteleri Öğretmen Yetiştirme Programlarının Yeniden Düzenlenmesine karar vermiştir ve YÖK'çe şöyle bir görüş ortaya atılmıştır: "... Bu kapsamda, özellikle Türkçe'nin diğer bütün programlarda yan alan olarak yer alması önerisi ayrı bir önem taşımaktadır" (72).

Bu görüş, ilâhiyat fakültelerinin yeniden yapılanması çerçevesinde uygulanmaya başlanmıştır.

1998-1999 öğretim yılında ilk kez açılan İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü lisans programına Türkçe Öğretmenliği ve Sosyal Bilgiler Öğretmenliği yan alan programları da eklenmiştir. Böylece toplam 141 kredi ile İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni yetiştirilirken, yalnızca 12 kredi ile Türkçe Öğretmeni yetiştirilmeye başlanmıştır. Bunun bir tür öncülüğünü de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yapmaktadır. Bu 12 kredi/saatlik dersler şunlardır: Türkiye Türkçesi, Yazılı ve Sözlü Anlatım, Osmanlı Türkçesi (kredisiz), Türk Edebiyatı, Çocuk Edebiyatı, Türkçe Öğretimi, Dil ve Kültür. Her ders iki kredidir. Bu kaygı verici ve vahim bir gelişmedir. Çünkü daha önce de değinildiği gibi şu anda onbinin üzerinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Türk eğitiminde görevli olarak bulunmaktadır. Her öğretmene haftada 18 saat ders verilmesi durumunda  beş binden fazla öğretmen gereksinim fazlasıdır, daha açık deyişle "gizli işsizdir". Dolayısiyle ilâhiyat fakülteleri lisans programına ek olarak 8-10 ilâhiyat fakültesinde yeni açılan İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümü mezunlarının istihdamı mümkün görülmemektedir. Bu durumda bu programlardan yetişenlerin, Türkçe öğretmeni olmaları sağlanacaktır. Bu politikanın amacı, eğitimi "dinselleştirmek" değil de nedir? Bu çok sakıncalı, sinsi bir girişimdir. Çünkü ilâhiyat fakülteleri, öğretim üyesi yönünden bu tür programı açmaya hiç yeterli değildir. O zaman bu 12 saatlik derslerini, Osmanlı Edebiyatı ya da İslâm Edebiyatı uzmanları mı okutacak? Neden Türkçe öğretmeni İlahiyat Fakültesinde yetiştiriliyor?

Bu, Atatürk'ün tam bağımsızlık anlayışına taban tabana ters düşer. Çünkü Atatürk tam bağımsızlıktan, askeri, ekonomik, siyasal, kültürel, eğitsel bağımsızlığı kastetmektedir.

Bu programla, yoğunlukla Arap-Acem kültürü ile yetişenler, Türkçe öğreteceklerdir. Bu girişimde güzel Türkçemiz aşağılanmaktadır. Bu, öğretmen yetiştirmenin dayanılmaz hafifliğinden başka bir şey değildir.

Öğretmen yetiştirmede nitelik bunalımının bir diğer nedeni; genelde öğretmen yetiştiren kurumlarda, özel olarak eski eğitim yüksek okullarında (bugünkü sınıf öğretmenliği bölümleri) görevli öğretim elemanlarının ezici çoğunluğunun öğretim görevlisi olmasıdır.

1982 yılında öğretmen yetiştiren kurumlar üniversitelere bağlanınca, bu kurumlarda görevli öğretmenler hiçbir ek öğrenim görmeden öğretim görevlisi olmuşlardır. Örneğin sınıf öğretmeni yetiştirilen 17 ildeki Eğitim Yüksekokullarında 1981-1982 öğretim yılında 299 öğretmen hizmet veriyordu. 1982-1983 öğretim yılında 11.302 öğrencinin öğrenim gördüğü bu kurumlarda 114 öğretim görevlisi, 214 öğretmen ve 3 okutman görevli bulunuyordu. Aradan 10 yıl geçtikten sonra sınıf öğretmeni yetiştiren Eğitim Yüksekokulu sayısı 26'ya, öğretim süresi de 4 yıla yükseltilmiştir. Toplam 17.892 öğrencinin öğrenim gördüğü bu okullarda 2 profesör, 4 doçent, 20 yardımcı doçent (ki bu öğretim üyelerinin hemen tümü okul müdürüdür) olmak üzere 26 öğretim üyesi, 341 öğretim görevlisi, 43 okutman, 6 uzman ve 1 araştırma görevlisi bulunuyordu.

O zaman üniversite olmasından on yıl sonra, yeterli sayıda ve nitelikte öğretim üyesi olmayacaksa bu kurumlar nasıl ve neden üniversite oldular?

Çizelge 20'ye göre 1984-1985 öğretim yılında eğitim yüksek okullarındaki toplam öğretim elemanının yüzde 0,7'si öğretim üyesidir.

 

ÇİZELGE 20

EĞİTİM YÜKSEKOKULLARI ÖĞRETİM ELEMANLARININ SAYISAL GELİŞİMİ (1981-1982/1991-1992)

ÖSYM, Yükseköğretim İstatistikleri.

 

Yedi yıl sonra bu oran ancak yüzde 6'ya yükselebilmiştir. Kuruluşundan on yıl sonra hemen hemen tüm öğretim elemanları öğretim görevlisi (eğitim enstitüsü zamanındaki ortaokul ya da lise öğretmeni) olacaktı da, bu kurumlar neden üniversite şemsiyesi altına alındı? Bilimsel düzeyi mi yükseltilmek isteniyordu? Mesleki yönü mü geliştirilecekti? Nerede, nasıl! Yoksa 1982 yılında toplanan XI. Milli Eğitim Şûrası'nda alınan "Öğretmenler her türlü siyasi etkilerden uzak bulundurulacak" biçimindeki karar mı uygulanmak isteniyordu? Bu görüşe dayanılarak yapıldı ise, doğal olarak o zaman düşünülen özerk üniversite idi. 12 Eylül 1980 sonrası özerk üniversite mi kaldı?

Öte yandan 1997-1998 öğretim yılında MEB'de çalışmakta olan 237.533 sınıf öğretmeninin beşte biri (44.227) meslek dışındaki elemanlardan oluşmuştur. Esas mesleği sınıf öğretmenliği olan 193.306 öğretmenin yüzde 82'si ortaöğretim ve iki yıllık eğitim enstitüsü mezunu (bunlara hızlandırılmış eğitimle öğretmen olanlar dahil), geri kalan yüzde 18'i dört yıllık lisans öğrenimi görmüştür. Bu lisans da ne ölçüde lisans, kaç öğretim üyesi var bu kurumlarda? Sözgelişi, 1950'li ve 1960'lı yıllarda Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nde kazandırılan  öğretmenlik meslek bilgisi, branş bilgisi ve genel kültür, özellikle  "öğretmenlik ruhu" açısından, hiçbir biçimde bugünkü hiçbir eğitim fakültesi mezunu ile karşılaştırılamaz.

Nitelikli eğitim, herşeyden önce nitelikli öğretmen demektir. Ülkemizde 75 yıllık Cumhuriyet tarihinin hiçbir evresinde YÖK dönemindeki (1982-1999) kadar niteliksiz öğretmen yetiştirilmemiştir. Son yıllarda sınıf öğretmeni açığını kapatabilmek için yükseköğrenim görmüş herkes (buna açıköğretim mezunları da dahil) atanmıştır. Meslekten olmayan bu öğretmenler arasında ezici çoğunluğu ziraat mühendisleri oluşturmaktadır. Bu nedenle, öğretmenliğin niteliğinin ne ölçüde düşürüldüğünü belirtmek amacıyla sınıf öğretmenliği bölümü ile Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü lisans programları karşılaştırılmıştır (Çizelge 21).

 

 

ÇİZELGE 21

PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM FAKÜLTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİ BÖLÜMÜ LİSANS PROGRAMI İLE

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ZİRAAT FAKÜLTESİ TOPRAK BÖLÜMÜ LİSANS PROGRAMININ KARŞILAŞTIRILMASI

 

Çizelgeden sınıf öğretmenliği programı ile ziraat mühendisliği programının hiçbir biçimde örtüşmediği anlaşılmaktadır. Bu öğretmen olmayan öğretmenlerin verdiği eğitim-öğretimin niteliği ne olur?       

 

Eğitim Fakültelerinde Yeni Düzenleme

 

4.11.1997 tarihli YÖK Yürütme Kurulu Kararı ile, Öğretmen Eğitiminde Yeniden Yapılanma olarak sözde reform ile daha nitelikli ve daha çok sayıda öğretmen yetiştirme amaçlandığı söylenmektedir. 1997 yılında sınıf öğretmenliği bölümlerinin toplam kontenjanı 5 binden azdı, bu sayının 1998 yılında ikili öğretimi de zorlayarak 11 bine çıkarılmasıyla nasıl nitelikli öğretmen yetiştirilir? Söz gelişi Rize Eğitim Fakültesi'nde kaç öğretim üyesi var ki nitelikli öğretmen yetiştirilsin?

Dal öğretmeni konusunda, sınıf öğretmenliğinde olduğu kadar bir açık bulunmamakta, hatta kimi dallarda öğretmen fazlalığı bulunmaktadır. Burada asıl sorun, dal öğretmenlerinin dağılımındadır. Bununla birlikte kimi mühendislerin, dal öğretmenliğine atanmasının, örneğin kimi niteliksiz ve işsiz mühendislere iş bulmanın ötesinde bir yararı olamaz. Bu öğretmen olmayan öğretmenler, yetiştikleri alanda iş bulabildikleri an öğretmenlikten ayrılacaklardır. Dolayısıyla öğretmenliği, bir basamak olarak kullanacaklardır.

 Ortaöğretim dal öğretmenlerinin; 3.5+1.5 ya da 4+1.5 düzeni ile tezsiz yüksek lisans yapmaları koşulu da, bizce talihsiz bir Amerikan özentisinden başka bir şey değildir. Tezsiz yüksek lisans, önce öğretmen yetiştirme süresini; beş, beşbuçuk, belki de altı yıla çıkaracaktır. Halen üniversiteye girişte, öğretmenlik son tercihler arasında yer almaktadır. Öğrenim süresinin uzaması ile bu tercih sıralamasında öğretmenlik daha da gerilere düşecektir. Çünkü puanı yüksek olanlar altı yıllık bir öğrenim için öğretmenlik yerine tıp fakültesi vb. tercih edeceklerdir.

Dal öğretmeni adaylarına verilmek istenen tezsiz yüksek lisans, gerçekten yüksek lisans değil, bir çeşit "öğretmenlik sertifikası bozuntusudur". Daha açık bir deyişle söz gelişi fen fakültesi matematik bölümü mezunu genç, eğitim (ya da sosyal) bilimleri enstitüsünde, öğretim yöntemleri yoğunluklu derslerle tezsiz yüksek lisans yapacaktır. Bu kişiye hangi alanın bilim uzmanlığı diploması verilecek? Matematik mi, eğitim mi? İkisi de değil. Çünkü yüksek lisans, lisans üzerine yapılan bir öğrenimdir. Hele böyle bir tezsiz yüksek lisans mezununa doktora yolunun açılması, bilim adına tam bir bilimsel cinayet olur.

1998-1999 öğretim yılında başlayacak olan tezsiz yüksek lisans ile, en az birbuçuk iki yıl dal öğretmeni mezun edilemeyecektir. Bu süre içinde gereksinme duyulan dal öğretmeni nasıl karşılanacaktır?

Sonuç olarak öğretmen yetiştirilmesi, YÖK'e bırakılamayacak kadar önemli ve ciddi bir girişimdir. Bu nedenle yalnızca öğretmen yetiştirme ve eğitim uzmanlığı gündemli XVII. Milli Eğitim Şûrası zaman geçirilmeden toplanmalıdır.

 

Öneriler

 

1. Öncelikle her düzeydeki Milli Eğitim Bakanlığı yönetim birimleri, "tarikatçı" kadrolardan arındırılmalıdır.

2. Başta Öğretim Birliği Yasası olmak üzere tüm devrim yasaları uygulanmalıdır. Bu bağlamda imam-hatip liseleri Öğretim Birliği yasasında öngörülen amacına uygun insan yetiştirecek biçimde planlanmalı, gereksinme fazlası olan okullar genel liseye ya da teknik liseye dönüştürülmelidir. Çünkü bu okullar meslek okulu olma niteliğini yitirmişlerdir.

3. Kur'an Kursları, Öğretim Birliği Yasası gereği Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmalıdır. Bunun dışında kalan ve tarikatçı vakıf ve derneklerce kurulan ve işletilen Kur'an kursu, yurt ve okullar devletleştirilmelidir ya da kapatılmalıdır.

Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı tüm yurtlar, kimi siyasal parti ya da örgütlerin baskısından kurtarılmalıdır. Devlet, ilk, orta ve yükseköğrenim görmek için yetenekli ve istekli ama yoksul tüm öğrencilere burs ve kredi vermelidir.

4. Türkiye'nin hedefi AB'ne tam üye olmak olduğuna göre, orta ve yükseköğretim, anılan ülkelerin sanayi, tarım ve hizmet kesimlerinde üretilen mal ve hizmetlerle yarışabilecek nitelikte ve nicelikte ürün üretebilecek insan gücünü yetiştirecek biçimde yeniden planlanmalıdır.

5. Anılan nitelikte insan gücünü yetiştirecek öğretmen yetiştirme düzenimiz yeniden gözden geçirilmelidir. Böylece köylü olsun kentli olsun, kadın olsun, erkek olsun, Doğulu, olsun Batılı olsun herkese sunulan her tür ve düzey eğitimin niteliği yükseltilmelidir.

6. Çıraklık eğitimi, Kur'an Kursu ve ortaöğretimin çeşitli tür kurumlarına yönlendirme; 8 yıllık zorunlu temel eğitim sonunda yapılmalıdır. Bu yönlendirmede, eğitimi planlamada ve yönetmede, öğretmenler dışındaki uzman personelden yararlanılmalıdır.

7. YÖK kaldırılmalı, üniversiteler yeniden bilimsel, yönetsel, mali özerkliğe kavuşturulmalıdır. Bilim ve teknoloji üretmede çağı yakalayamamış olan üniversite, fakülte ve yüksekokullar, meslek okuluna dönüştürülerek, Öğretim Birliği Yasası uyarınca Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmalıdır. Üniversiteler; bilimsel araştırma ve üniversiter düzeyde öğretim yapan bilim yuvaları niteliğine kavuşturulmalıdır.

8. Sekiz yıllık  zorunlu ilköğretim, en kısa sürede tüm çağ nüfusuna (6-14) yaygınlaştırılmalı ve yakın gelecekte 11 yıla çıkarılmalıdır.

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Âdem, Mahmut, Kalkınma Planlarında Eğitimimizin Hedefleri ve  Finansmanı. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayınları No: 109,  Ankara 1982.

"Eğitim Hakkı" İnsan Hakları Yıllığı 1988-1989, Cilt 10-11, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi, s. 139-152, Ankara 1989.

Ulusal Eğitim Politikamız ve Finansmanı, Ankara Üniveristesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayını No: 172, s. 57 Ankara 1993.

Demokratik Laik Çağdaş Eğitim Politikası, Ankara 1995.

Eğitim Planlaması, Genişletilmiş üçüncü bası. Ankara 1997.

 "Bunalımın Eğitimsel Nedenleri", Türkiye'de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları. TÜBA, s. 271-310, Ankara 1998.

 "Ulusal Eğitimimizin Öncelikli Sorunları", Cumhuriyet. 14 Nisan 1990.

"Neden Üniversite Özerkliği",Cumhuriyet. 11 Ekim 1992.

"Bu mu Laik Eğitim!", Cumhuriyet.  18 Ekim 1993.

 "Eğitimde Demokratikleşmenin Neresindeyiz?", Cumhuriyet. 23 Kasım 1993.

 "Üniversitelerde Demokratikleşme mi?", Cumhuriyet.  11 Ağustos 1994.

"Üniversitelerde Nitelik Bunalımının Kaynakları", Cumhuriyet Bilim Teknik.  Sayı: 447,  14 Ekim 1995. s. 4.

"Üniversitelerin Öncelikli Sorunları", ÖES Bülteni, Sayı: 16, s. 4-5, Ankara:  1995.

 "Öğretim Birliği Neden Zorunludur?", Cumhuriyet. 4 Mart 1997.

 "8 Yıllık Zorunlu Eğitime Kimler Karşı", Cumhuriyet. 14 Nisan 1997.

"Kesintisiz Zorunlu Eğitim Neden Çarpıtılıyor", Cumhuriyet. 26 Haziran 1997.

"Öğretim Birliği Yasası Yürürlükte mi?", Cumhuriyet. 20 Mart 1998.

 "Öğretim Birliği Yasası Neden Uygulanmıyor?," Cumhuriyet. 3 Mart 1999.

Afetinan, A. Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988.

Ana Britannica Ansiklopedisi. Cilt: 7, İstanbul 1987.   

Ana Britannica 1986 Karşılaştırmalı Ulusal İstatistikler, Ana Yayıncılık ve Sanat Ürünlerini Pazarlama AŞ, s. 124-135, İstanbul 1986.

Aksoy, Muammer. Atatürk ve Tam Bağımsızlık, Cumhuriyet,  Ankara 1998.

Akyüz Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Genişletilmiş altıncı bası, Kültür Üniversitesi Yayınları No: 1, İstanbul 1997.

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I. s. 224, Aktaran, Galip Karagözoğlu, "Atatürk'ün Eğitim Savaşı", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. Cilt II, Ankara 1985.

Ataünal Aydoğan, Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimdeki Gelişmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü,  Ankara 1993.

 "Yükseköğretim Kurulunun İlkokul Öğretmeni Yetiştirmeye İlişkin Projeksiyonu",  Çağdaş Eğitim. Sayı: 127,  Ankara 1987.

Aydoğan, Mustafa. (Yayına Hazırlayan), Hasan Ali Yücel Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi ile ilgili Yazılı Konuşmaları. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı,  Ankara 1997.

Barkan, İsmet. Radikal, 19.04.1998.

Baloğlu, Zekai. Türkiye'de Eğitim, İkinci Bası, TÜSİAD, İstanbul 1990.

Baltacıoğlu, İsmail Hakkı. Hayatım. Yayına Hazırlayan: Ali Y.Baltacıoğlu, Dünya Yayınları,  İstanbul 1998.

Buluç, Bekir. Türkiye'de İlköğretim İkinci Kademede Eğitimde Fırsat ve Olanak Eşitsizliği, Kalkınma ve Eğitim adlı doktora dersi ödevi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,  Ankara 1995.

Caporal, Bernard. Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını II, Cumhuriyet, İstanbul 1999.

Cumhurbaşkanı, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri. Cilt I-III, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, 6, Ankara.

Cumhuriyet.  15.12.1994.

Cumhuriyet. 29.02.1996.

Cumhuriyet, 03.09.1998.

Cumhuriyet, 17.02.1999.

Cumhuriyet, 03.03.1999.

Cumhuiyet, 07.03.1999.

Cumhuriyet, 21.03.1999.

Cumhuiyet, 31.03.1999.

Çavdar, Ayhan. "Panel Konuşması", Yükseköğretimde Nasıl Bir Yasa, Türk Eğitim Derneği Yayını,  Ankara 1992.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilme tarihi 20.11.1989), Resmi Gazete (Sayı: 22184, 27.01.1995)

Delors, Jacques. "L'Education, Un Trésor Est Caché", Rapport ( l'Unesco de la Commission Internationale sur l'Education pour le vingt-et-uniéme siécle, Paris:UNESCO, Edition Odile Jacob,  1995.

Devlet İstatistik Enstitüsü, 1990 Genel Nüfus Sayımı: Nüfusun Sosyal ve Ekonomik Nitelikleri, Ankara 1993.

Duverger, Maurice. "Le Kémalisme", Le Pays d'Atatürk. Türkiye'nin Fransa Büyükelçiliği, Paris 27.05.1961.

Ekmekçi, Mustafa. Öksüz Yamalığı - Köy Enstitüleri,  Çağdaş Yayınları,  İstanbul 1996.

Gazalcı, Mustafa. Aydınlık İçin Laik Eğitim, Ankara 1998

Güçlüol, Kemal. "Sunu", Demokrasi İçin Eğitim. Yayına Hazırlayan: A. Ferhan Oğuzkan. Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını, s. VII-VIII, Ankara 1990.

Gülmez, Mesut. İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, TODAİE,  Ankara 1994.

Güvenç, Bozkurt. "Yök Neden ve Nasıl Sorun Oldu?" Yükseköğretimde Nasıl Bir Yasa, Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını,  Ankara1992.

Hatiboğlu, Tahir. Türkiye Üniversite Tarihi: 1845-1997 Selvi Yayınevi,  Ankara 1998.

Karal, Enver Ziya. "Atatürk İlkelerinin Biçimlendirdiği Eğitim", Atatürk ve Eğitim. Yayına Hazırlayan: Nizamettin Koç, Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını, 1-26 Ankara 1982,

Karayalçın, Yaşar . Meseleler ve Görüşler (1972-1983): III. Ankara 1983.

Kanpolat, Yücel. "Tıpta Uzmanlık Programları Alanında Lisansüstü Eğitim", Bilim Adamı Yetiştirme: Lisansüstü Eğitim, TÜBA, Bilimsel Toplantılar Serisi: 7,   Ankara 1997.

Kılıçoğlu, Ahmet. "Bir Laiklik Belgeseli: Medeni Kanunun Gerekçesi", Cumhuriyet, 17.02.1999.

Kırbıyık, Halil. "Öğretmen Yetiştirme",  Milli Eğitim. Sayı: 137, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını No: 3129,  Ankara 1998.

Kışlalı, Ahmet Taner.  Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, Altıncı bası, İmge Kitabevi, Ankara 1994.

Cumhuriyet, 24.07.1998

Cumhuriyet, 07.03.1999.

Konan, Nejdet. "MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı İşgörenleri", Eğitim Yönetimi, Yıl: 1, Sayı: 4, PEGEM Yayıncılık,  Ankara 1995.

Martı, Muzaffer. "Planlı Dönemde Ulusal Eğitimimizin Temel Hedefleri  ve Finansman Kaynakları: 1963-1992",  Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB). Milli Eğitimle İlgili Bilgiler: 1994-1997. Ankara: APKK.

Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı Faaliyet Programları. Ankara 1990-1996.

Uluğbay, Hikmet (Milli Eğitim Bakanı). TBMM 1998 Yılı Bütçe Raporu, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1997.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM). Yükseköğretim İstatistikleri.

ÖSS İkinci Basamak Sınav Kılavuzu 1998.

Ozankaya, Özer. "Eğitimde Laiklik", Eğitimde Laiklik. Yayına Hazırlayanlar: Mahmut (dem, Kasım Karakütük, Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını, Ankara 1990.

Petit Robert. Paris 1973.

Resmi Gazete. 05.07.1989.

Resmi Gazete. Sayı: 23472,  23.9.1998.

Toktar, Ebru. Cumhuriyet. 18.12.1998.

Tombul, Ekber. "Türkiye'de İlköğretim Birinci Kademe (İlkokul) Düzeyinde Fırsat ve Olanak Eşitsizliği" (1990-1991), Eğitim ve Kalkınma adlı doktora dersi ödevi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1995.

Tonguç, İ. Hakkı. Eğitim Yolu İle Canlandırılacak Köy. Üçüncü  bası,  Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayını, Ankara 1998.

Tunaya,  Tarık Zafer. Batılılaşma Hareketleri II. Cumhuriyet,  İstanbul 1999.

Turan, Şerafettin. "Laiklik ve Sorunları", Eğitimde Laiklik.  Yayına Hazırlayan: Mahmut Ådem ve Kasım Karakütük. Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını, Ankara 1990.

Tuzcu, Gökhan. "İlk ve Ortaöğretime Dal Öğretmeni Yetiştirilmesinin Planlanması". Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998.

Yurdaydın. Hüseyin, "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenlerinin Yetiştirilmesi", Ortaöğretim Kurumlarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretimi ve Sorunları. TED Yayını, Ankara 1991.

Yüce, Rüştü. "Açış Konuşması", Eğitimde Laiklik. Yayına Hazırlayan: Mahmut (dem ve Kasım Karakütük,Türk Eğitim Derneği (TED) Yayını,  s. XIII-XVII Ankara 1991.

Yücel, Hasan Âli. Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi  İle İlgili Yazıları, Konuşmaları. İkinci  bası, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayını,  Ankara 1997.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK). Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu, Ankara Mart 1998.

Eğitim Fakülteleri Öğretmen Yetiştirme Programlarının Yeniden Düzenlenmesi. Ankara Mart 1998.

 

 

 

 


AMERİKA'YA MESAJ Mehmet Bedri Gültekin

AMERİKA'YA MESAJ

Mehmet Bedri Gültekin    4 Ocak 2008

 

Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı son görüşmede söyledikleri, 29 Aralık tarihli gazetelerde yayınlandı. Amerika'nın Türk Ordusu'nun dayatmalarına boyun eğmek zorunda kalması ve Irak'ın Kuzeyinde bulunan kamplara yönelik olarak gerçekleştirilen yoğun operasyonlar sonrasında PKK'nın bir arayış içine girdiği anlaşılıyor.

Gerçi ABD, Kukla Devleti Türkiye'ye doğru genişletme hedefine ulaşmadığı müddetçe PKK kartını elinden bırakmayacaktır. Ama kartın elden bırakılmaması, bu ülkenin Türkiye'yi tatmin amacıyla PKK'ya karşı sınırlı bir takım operasyonlara izin vermeyeceği anlamına gelmez.

Åžimdi yaÅŸanan budur.

Mesaj

Önce Öcalan'ın ne söylediğine bakalım:

"PKK'nin tasfiyesinde ısrar ederlerse PKK alternatifsiz değildir! İran PKK'yi, ABD ve Türkiye karşıtı bir durumda görmek ister. Bu durum ABD'nin de bölgedeki çıkarlarını zedeler. PKK de kendi tasfiyesinde ısrar eden güçler karşısında alternatifsiz değildir. Bu durum karşısında Kürt-Şia ittifakı gelişebilir. Zaten İran'da bir Kürdistan eyaleti var. Sınırlı da olsa bir özerkliği var. Bu eyaleti biraz daha genişletebilirler, özerkliğini biraz daha genişletirler, PJAK'ı muhatap alırlar, oradaki halkla birlikte al sana 100 bin kişilik ordu! PJAK ile birlikte PKK, Suriye ve Irak'taki güçler, al sana devasa bir güç! Farsların siyaseti derindir, Rusya ve hatta Çin bunu ister."

PKK'nın Meşrebi

Öcalan son derece açık konuşmaktadır. Mesaj Amerika'yadır.

"Beni harcarsan, düşmanınla işbirliği yaparım" demektedir.

Öcalan, Amerika'nın yumuşak karnının İran olduğunu iyi bilmektedir. Bilindiği üzere Irak sonrasında İran hedef tahtasına kondu. İran, hem sahip olduğu enerji kaynakları, hem Orta Asya üzerindeki hâkimiyet kavgasında taşıdığı önem, hem de Irak Şiileri üzerindeki otoritesi nedeniyle Amerikan planlarının başarıya ulaşması açısından önemli bir konuma sahipti.

Ama Amerika, İran'a yönelik hesaplarında şimdi tam bir açmaz içindedir. Irak'ta yenilmektedir. İran'ın ise yutulamayacak bir lokma olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Öcalan, Amerika'nın bu açmazından hareketle içine düştüğü zor durumdan bir çıkış yolu aramaktadır.

PKK'nın meşrebi bilindiği gibi böylesine bir "açılım" yapmaya uygundur. Bu örgütün tarihi şu veya bu güce dayanarak kendisine bir gelecek yaratma tarihidir.

PKK, MİT'e dayanarak ortaya çıktı, 1980 yılına kadar sol örgütlere ve diğer Kürt örgütlerine karşı bu Kurumun koruması altında şiddet uygulayarak etkinlik kazandı.

1980 sonrası dönem, PKK'nın Suriye Muhaberatı ile birlikte hareket ettiği dönemdir. 1991 – 1999 arası ise, bir yandan Suriye ile ilişkilerin sürdürüldüğü, öte yandan başta CIA olmak üzere Batılı istihbarat servisleri ile ilişkilerin geliştirildiği dönemdir.

1999-2002 dönemi Abdullah Öcalan'ın İmralı'ya konduğu ve PKK'nın eylemlerini durdurduğu bir ara dönemdir. 2003 sonrasında ise PKK, her bakımdan ABD ile birlikte hareket etmiştir.

Yani şu veya bu güce dayanmak, PKK açısından var olabilmenin neredeyse en önemli şartı olmuştur. Onun için önemli olan bu noktada PKK'nın böyle bir adım atıp atmayacağı değil, birinci olarak Türkiye'nin PKK'nın bu yöndeki manevrasına olanak verip vermeyeceği ve ikinci olarak İran'ın tutumunun ne olacağıdır.

Türkiye'nin Yanlışı

Emperyalizmle işbirliği, Türkiye'nin dış politikasındaki temel açmazıdır. Nitekim PKK'nın 1980 sonrasında Suriye'de kendisi için bir sığınak bulabilmesi ve bunun da ötesinde destek görmesi, Türkiye'nin izlediği politika dolayısıyla mümkün olmuştur.

12 Eylül sonrası bilindiği üzere Amerika'nın "Bizim oğlanları" Türkiye'de işbaşındaydılar ve Bölge'de Amerikan çıkarlarıyla tamamen uyumlu bir politika izlediler.

Suriye'deki Müslüman Kardeşler Örgütü'ne Türkiye tarafından sağlanan destek ve bu örgütün 1981 yılında Hama ve Humus kentlerinde gerçekleştirdiği ayaklanma, Amerika'nın Şam yönetimini devirme politikasının bir sonucu idi. Türkiye, izlediği politika ile bütün bu gelişmelerde Amerika'nın yanında yer aldı. Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye'de barınma olanağı sağlandı. Suriye karşıtı eylemlere destek olundu.

Suriye ise Türkiye'nin Müslüman Kardeşler örgütüne sunduğu desteğe, PKK'yı barındırarak ve destekleyerek yanıt verdi.

Bu bir tarihi derstir.

Ama bu tarihi dersin, bugün Amerika ile gizli antlaşmalar imzalayan ve büyük emperyalistin planlarında eşbaşkanlık görevleri üstlenen Ankara'daki işbirlikçiler için bir önemi bulunmamaktadır.

İran Ne Yapacak?

AKP iktidarını bir yana bırakalım. Ama başta TSK olmak üzere Türkiye'deki bütün ulusalcı güçler, bu tuzağa düşmeyecek kadar deneyim kazandılar.

Türkiye'nin Amerikan ipiyle ineceği hiçbir kuyu kalmamıştır.

Öte yandan yıllardır Amerika'nın hedef tahtasında bulunan ve üç bin yıllık diplomasi geleneğine sahip olan İran'ın, komşularıyla sonu gelmez çatışmalar içine yuvarlanmasını doğuracak bir yanlışa düşmeyeceği umulur.

PKK'nın çırpınışı beyhudedir.

 


ANAFARTALAR KUMANDANI MUSTAFA KEMAL İLE MÜLÂKAT

 ANAFARTALAR KUMANDANI MUSTAFA KEMAL İLE MÜLÂKAT

 

RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN

 

BAÅžLARKEN

 

Bundan on iki yıl evvel Çanakkale muharabelerindeki hatıralarını anlatmasını Büyük Kumandan'dan rica etmiştim.

Bu mülâkat, kahramanın kendinden o vakit dinlediğim askeri, vatani bir menkıbedir. Bu sade ve asil hikâyede Çanakkale'nin ve Mustafa Kemal'in büyüklüğü yan yana duruyor. O ana dek eşi görülmedik en korkunç ölüm vasıtaları ile, sayıları bizimkilerden kat kat çok ve arzın beş kıtasından devşirilme hücum alayları ile saldırıp karşıdan bir göz alımlık bir yarımadayı aylarca müddet gece gündüz, göğü ateş, yeri ateş, suyu ateş, ufku ateş bir cehenneme çevirdikleri o imtihan meydanında dev çelikler aşındırarak, haşmetli inatlar kırarak Çanakkale'ye ''Bir gün Türkler bu geçidi tuttular, dünyayı buradan öte aşmaya bırakmadılar'' gibi ölmez bir mana kazandırmak ne yüce himmettir!

Yalnız o harbin kahramanı kalmak bile bir kumandan için öyle büyük bir şandır ki onunla hem kendi, hem milleti, hem de tarih iftihar duyar. Halbuki azmi bir vatan kurtarıp yeni baştan bir devlet kuran Büyük Adam'ın yaratıcı eseri önünde Çanakkale muzafferiyeti ancak bir dibace (başlangıç) kaldı, ne anlı dibace!

Gazi Mustafa Kemal'in hizmet ve eserine ait her merhaleyi kendi milli fahır (övünç) ve gururlarının höcceti (belgesi) olmak üzere arayıp toplayacak şimdiki ve yarınki Türk nesilleri için bu hatıralar, uzun ve çetin bir müdafaanın ve usanmayan şuurlu bir iradenin safhalarını gösterir bu hatıralar çok değerlidir. Bu sebeple onları sadece bir mecmua veya gündelik gazete yapraklarında bırakmayarak kitap halinde bastırmak istedim.

Büyük Adam'ın yüksek huzuruna sonsuz sevgi ve saygımı takdim ettikten sonra muhterem karii (okuyucu), asırların hiç şüphesiz imrenerek dinleyeceği o eşsiz ve salâhiyettar şahsiyetin sözleri ile baş başa bırakıyorum.

 

1930

RUÅžEN EÅžREF

 

BİRİNCİ SAFHA

 

Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın, bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor.

''Buyurun bir sigara... Bir şey yaparız.''

Büyük kutuda bulunan Baframaden sigaralarından bir tanesini aldım. Paşa küçük bir masanın üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde şık bir nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrine muntazır (hazır) olduğunu vaziyetiyle anlattı.

- Çocuğum bize iki kahve, sobanın da ateşine bakın.

Biraz sonra bize hitaben:

- Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir hülâsa (özet) yaparız, bu ancak böyle olur!

Hakikatte defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale harp tarihini yazmak için bir evrak mahzenine dalmış sanabilirdi.

Dedim:

- Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. Bu hamaset (kahramanlık) günleri artık silinmemek üzere cihan tarihinde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hamilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizim cesaretimizdeki, bizim fedakârlığımızdaki ulviyeti (yüceliği) kendi aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri, Çanakkale'de dövüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık. Yeni Mecmua'nın son kıymettar teşebbüsü bana o gazâ yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii zatıâlilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz... Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zatıâlinizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddi bir tebessümle telâkki ediyordu (karşılıyordu).

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış, bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa'nın siması Rambrandvarî bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet (uysallık), huşunet, saffet (temizlik), zekâ... Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz...

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tespihi masasının üzerine bırakarak:

- O halde, derhal başlarız, dedi.

Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zaptolunma koca bir makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden (temize çekilmiş kâğıtlardan) süzülen Çanakkale menkıbesinin hülâsasını (özetini), bu sabırlı ve temkinli kumandandan üç gün ve her mülâkat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

BaÅŸlamazdan evvel dedi ki:

- Tabii esrarı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alâkadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki tarih hepsinden bahsedecektir.

- Elbette Paşam. Maksadım, o günlerin vakalarını bizzat zatıâlinizden öğrenmektir. Askerliğe temas eden noktaları ben de anlamam. Bunun üzerine paşa izaha başladı.

Evvela Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağrılmış ve Tekirdağ'da 19'uncu fırkayı teşkile memur edilmiş ve bu kuvvetle Eçe limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

- Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktada teşebbüs ederdi:

 Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı... Ve benim noktai nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben Şubat 1330 (1914)...

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos Mıntıkası Komutanlığı esnasında cereyan eden mühim vakaları şu suretle hülâsa etti (özetledi): Düşman bir defa Seddülbahir'e ve Kumkale'ye asker çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

- Düşman bu karaya asker çıkarmak teşebbüsünü neden denedi?

- Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malûm olan 5 Mart vardır.

- Ki asıl bizi alâkadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

- Fakat bu tamamen bahrî (denizle ilgili) bir harekettir. Sahil müdafaası Cevat Paşa Hazretleri'nin tahtı emrinde bulunuyordu. Benim bu hareketle alâkam, dolayısıyladır. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevat Paşa Hazretleri... Maydos'ta bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı (düzeni) göstermek üzere beraber Kirte'ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.

- O vakit ne yaptınız efendim?

- Bunun üzerine bendeniz...

- EstaÄŸfurullah...

- Mezkûr (adı geçen) mıntıkanın muhafazasına memur 26'ncı alay kumandanına icap eden talimatı şifahiyemi (sözlü olarak) verdim. Ve Cevat Paşa ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos'a döndük. Düşmanın mağlubiyetiyle neticelenen bu 5 Mart muharebeyi bahriyesinde (deniz savaşında) kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemde (sorumluluğumda) idi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan (söylenmeye değer) hiçbir şey vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayanı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün haddi azamisiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir (yerine getirmişlerdir). Düşünün ki birçok çökmeler, infilâklar, yangınlar, zayiat arasında, daimi ateş karşısında, muharrip endahtlar (savaş ateşleri) altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Düşmanın mağlubiyetiyle kapanan bu hadisei bahriyeden  (deniz olayından) sonra, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların boğazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde (girişiminde) bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıtalara ''teyakkuzda" bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için lazım gelen yerlere resmi müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor! O zaman kaymakam (yarbay) rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırka ile icabında Gelibolu civarına, icabında Anadolu cihetine (yönüne) harekete müheyya (hazır) bulunmak üzere, ''ihtiyatı umumi'' olarak terkediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay (albay) beyin fırkası tahsis ediliyor.

Bu sıralarda, yani mart içinde Mustafa Kemal Bey'in fırkasından bir alay, Çanakkale'ye geçiriliyor; fakat gene iade ediliyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalıköyü civarında bulundarmayı muvafık (uygun) görüyor. Fırkası beşinci ordunun ihtiyatı umumisi olarak Bigalıköyü ve bunun cenubuşarkisindeki (güneydoğusundaki) Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugâhlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mucibince (gereğince) icabında Bolayır'a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren (emir bekleyerek) bütün kıtalarını talim ve terbiye ile iştigal ettiriyor.

.

- İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu'nda bir hadise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyit edildi (arttırıldı). Bir taraftan Maydos Mıntıkası Kumandanlığı'ndan malûmata intizar etmekte (beklemekte) idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari bölüğüne -istihsali malûmat (bilgi sağlamak) için- Kocaçimen istikametine hareket etmesi emrini verdim.

Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu'dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval (durumlar) hakkında vazıh (açık) malûmat edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey'den vürut eden (gelen) bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr (adı geçen) düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe'de icra ettiğim hususi tarassudat (gözetleme) neticesinde bende hasıl olan kanaati kat'iyye (kesin kanı), öteden beri imali fikir ettiğim gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu (gerçekleşiyordu). Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağından, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın (düşmandan geri çekilmenin) gayri kabili içtinap olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek (bakmayarak), karargâhımın bulunduğu Bigalıköyü'nde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel (dağ) bataryasının derhal harekete geçmek üzre amade (hazır) bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak üzre yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl (durmadan) ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları arasından bakarak:

- Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir maiyet (içerik olarak) cüzütam (bölük) kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte (gelişmekte) olduğunu, memlekete Çanakkale Harbi'nde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli, kararları kat'i genç bir kumandanın bütün kıtalarıyla tehlikeye atılmaya müheyya (hazır) vaziyeti karşımda, bu anda sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği notları mülâhaza ile (düşünerek) seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar vuzuhla (açıklıkla) seziliyordu ki... Türkiye'nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.

- Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe müheyya (hazır) olarak içtima ettirmiş bulunduran 57'inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi şehit olmuştu- kumandanları ve sertabip (baştabip) ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesi'ne tevcih ettim (yönelttim).

Yolda giderken kumandanlara olsun, sertabibe olsun şifahî izahatı lâzıme (gerekli açıklamayı) veriyordum. Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen'e isal edecek (ulaştıracak) muayyen bir yol olmadıktan başka Kocaçimen'e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa'bülmürur, kayalıklı derelerle mali (dolu) idi.  Bir yol bulup kıtayı sevke  delalet etmesi (yol göstermesi) için topçu taburu kumandanını tavzif ettim (görevlendirdim).

- Zatıâliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?

- Ben? Atla!.. Bu kumandanlar da atlarının üzerinde tabii... Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar.

Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başnı alıp Kocaçimentepesi'ne kadar gitmiş, delaletinden istifade edilemedi.

- Yani müşkülât (zorluk). Muharebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları?

- Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmek suretiyle Kocaçimentepesi'ne muvasalat edildi (varıldı). Şimdi Kocaçimentepesi'ni tasavvur buyurun. Kocaçimen şibihcezirenin (yarımadanın) en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei meyyite (çok zayıf) içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakın.

Sir Hamilton'un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı... asker, Paşa'nın askerî ceketindeki cepten haritayı alması için emir telakki etti (saydı). Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat gitti.

Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşa'nın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı (büyültülmüş fotoğrafı) vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzac'ın Kolonel Şaber'i (Colonel Chabert), Mopasan'ın (Maupassant) Bul dö Süif'i (Boule de suif), Lavedan'ın Servir'i, duruyordu. Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.

Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek mahirane vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa'yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı nazarı dikkatimi celbetmişti (ilgimi çekmişti). Ona bakıyordum: Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o esnada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi.

Kalın ve azimkâr sesiyle:

- Evet Sofya'da bir balkostüme hatırası, dedi.

Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 Nisan Muharebesi'ne avdet ettik (döndük). Paşa:

- Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrat (erler) o müşkül araziyi bilâ tevakkuf (durmaksızın) kat'etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku (derinlik) pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur (gizli) olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler (dinlenecekler), sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, orada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebeltopçu taburu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık.

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur.

Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdekten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:

''Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki (güneyindeki) 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi (karşılıklı konuşmayı) aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak:

- Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

- Efendim düşman! dediler.

- Nerede?

- İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmıştım, efrad on dakika istirahat etsin diye.. Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı (düşecekti). O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkiye midir, yoksa sevkı tabii ile midir, bilmiyorum.

Kaçan efrada:

- Düşmandan kaçılmaz dedim.

- Cepanemiz kalmadı, dediler.

- Cepaneniz yoksa, süngünüz var dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının ''marş marş''la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Bir koca muharebenin ufacık bir lahzaya (ana) bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!

Mustafa Kemal PaÅŸa dedi ki:

- Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cepanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay 57 tabur 2 kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

- Zatıâliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?

- Ben de bataryanın yanında idim.

- Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı.

- 57'nci alayın taarruza başlaması... durun size söyleyeyim... (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde idi. O esnada 9'uncu fırkaya mensup süvari zabitanından mülâzımievvel (asteğmen) Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27'nci alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkûr (adı geçen) alay kumandanına, düşmanın sol cenahına (yanına) taarruz etmekte olduğumu, 27'nci alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19'uncu fırka kısmı küllisini (büyük bölümünü) Kocadere istikametine celbedeceğimi (getireceğimi), bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi'yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı (bağlantıyı) muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı'ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı'da bulunan fırka erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim. Dedim ki:

İzzettin Bey (rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay 72 Maltepe'ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere'ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere şarkına takarrüp etsin (yaklaşsın). Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

- O raporu, askeri bir mahzur (sakınca) görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim (yazabilir miyim)? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vakalar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.

- Hayhay, bunu verebilirim, yazınız.

Üçüncü kolordu kumandanlığına

Arıburnu şimalindeki sırtlar.

Saat dakika

12 Nisan 10 24 evvel

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtları işgal etmiştir. 27'nci alay düşmanı şark cephesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında, altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan kıtaatının ricate (gerilemeye) başladığı görüldü.

İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine hikâyemize devam edelim, olmaz mı? 57'nci alay, verdiğim emir üzerine şiddetle takip ediyordu. 27'nci alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat benim, gerek yanımdaki zabitlerden tarassut için ileri gönderdiklerimin neticei tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

- Pek iyi Paşa Hazretleri, böyle bu kadar şiddetle hücum eden düşmanı bu kadar süratli bir surette ricate (çekilmeye) mecbur eden amiller (etkenler) nedir?

- Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arzedeyim: Şimdi saat on bir buçuk evvelden sonra vaziyet bence şu idi:

Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan fazla idi. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayrimünasip (uygun olmayan) gayet geniş bir cephe üzerinde ''261''e kadar şimalen (kuzeyden), ve Kemalyeri'nin bulunduğu sırtların garp (batı) yamaçlarına kadar şarktan (doğudan) ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı, ziyade manialı birtakım derelerle kesik bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her noktasında zayıf idi. Conkbayırı şimalinde mevzi alan 19'uncu fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihraç noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz ihraç etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkülâta, hem de teahhura (gecikmeye) uğradı. 57'nci alayın Conkbayırı ve Suyatağı hattından ''261'' istikametinde ve dar cephe ile kesif (yoğun) olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan 27'nci alayın da Merkeztepe istikameti umumiyesinde geniş cephe ile düşmana atılması düşmanı ricate (geri çekilmeye) mecbur etmiştir.

Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir amil vardır ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.

Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu bir taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlere şunu ilave etmişimdir:

- Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyoum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Bu sözler Paşa'nın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki, muhakkak, kumandan o günü hayalinde tekrar yaşatıyordu. Bunları duydukça muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin fevkinde (üstünde) gene ruh azminin, bir gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.

- Şimdi bu böyle, efendim? Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9'uncu fırka kumandanından haber getiren bir zabit, düşmanın Kumtepe'ye kuvvet ihracına (göndermeye) başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını, 19'uncu fırkaca bu cihetin nazarı dikkate alınmasını, 9'uncu fırka kumandanının tekmil (bütün) kuvvetleriyle Kirte'ye gittiğini bildiriyordu.

Kumtepe, Kilidülbahir'e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksatları zıyaa (kayba) uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey, Arıburnu'nda muharebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısmı küllisiyle bizzat Kumtepe'ye yetişmek oldu. Buna dair icap eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısmı küllisine mülâki olmayı (kavuşmayı) tercih ettiğim için hemen hareket ettim.

Kumandan hemen hareket ediyor. Ve Kocadere'den 77'nci alaya, ondan sonra da ... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde (sıralarında) Maltepe'ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esat Paşa ve maiyeti erkânı harbiyesi... Mustafa Kemal Bey, müşarünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aitti ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren zabit, bu raporun mealini (sonucunu) söylemiştir. Halbuki okuduğu tahrirî (yazılı) rapora nazaran düşmanın Kumtepe'ye çıktığı doğru değildir.

- Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir ''Kumtepe'ye asker çıktı'' cümlesinin ilavesi bütün tetkik kararlarını değiştirebiliyor, iş bu suretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı paşa hazretleri kararımı sordular.

Mustafa Kemal Bey de tekmil kuvvetle Arıburnu'ndaki düşmana taarruza devam edeceğini arzediyor. Kolordu kumandanı paşa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey derhal yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77'nci alayı 27'nci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine taarruza geçiyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lazım gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip oradan muharebeyi idare ediyor.

Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ricatine devam ediyor, hatta kısmen sandallara binmekle bile iştigal ediyormuş (uğraşıyormuş). Fakat akşam olmuş. Gecenin hulûlüne (gelişine) kadar muhtelif emirlerle hücuma sevk edilmiş olan cüzütam kumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamıyla tardedilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek de muvaffakiyetli hücumlarda bulunmuşlarsa da düşmanı kâmilen (tam olarak) sürememişler. Gece de pek ilerleyince muharebe kesilmiş. Bu anî sükûnet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.

PaÅŸa:

- Demek ki, dedi 12/13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malûmat (doğru bilgi) alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzarai harbi (savaşın manzarasını) gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi bizzat dolaşıyor, oradan, telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadere'ye geliyorum. Orada vâkıf olduğum yeni vaziyete göre sağ cenahtaki ihtiyat (yedek) kuvvetlerini alıp merkeze ve sol cenaha yaklaştırıyorum. Kendim de bilâhare (daha sonra) Kemalyeri unvanını alan merkezden muharebeyi idare ediyorum.

Muharebenin yalnız bir gününü dinlemek insanın içine helecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığını dolduruyordu. Sordum ki:

- Arıburnu vakayii (olayı) yalnız bundan mı ibarettir?

Paşa ruhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşfetmiş tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi:

- Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vakanın başlangıcıdır. Benim Arıburnu'nda 12 Nisan dahil gününden 4 Mayıs dahil gününe kadar 23 günlük ''Arıburnu kuvvetleri'' kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cephenin sağ cenahında tekrar yalnız 19'uncu fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vakayii harbiye cereyan etmiştir. Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.

Ve önünde duran sigara paketini uzattı. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı çaldı. Arkamızdaki mahmuz şıkırtısına:

- Çocuk, bize iki kahve daha yapın, sonra şu sobanın ateşi sönmesin, dedi.

- Başüstüne Paşam.

Ve yine çalışmaya başladık:

Düşman 13 Nisan'da, yani geceden beri ihracına devam ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor, evvela sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza faik (üstün) kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız faik düşman kuvvetinin süngü hücumundan kendini korumak şartıyla arada bir mesafe muhafaza etmek üzere mağlubiyetten sıyanet ediliyor (korunuyor). İşte bu suretle 13 Nisan günü, mağlup olmadan kazanılıyor.

PaÅŸa dedi ki:

- Bu, askerimizin en mühim surette fedakârlığı, kahramanlığı demeyim -çünkü Türklerin bundan daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum- herhalde sebat (direnme) ve metaneti (dayanması), zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en nümüsait (uygun olmayan) vaziyetim 13 Nisan günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü, yani 12 Nisan günkü, şanaver şedit (sert) savlet (hücum) ve taarruzlarla zayiata uğrayan 57'nci alaydan, ikişer taburlu olan 27 ve 77'inci alaylarla, gayri kabili istifade (yararlanılması olanaksız) bulunan 72'nci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 Nisan muharebesiyle Arıburnu cephesi muvaffakiyetinin temelini kuran, İngilizlerin bu cephede azmini kırıp planını mahveden, bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin tahtı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim.

13-14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim. Kat'î kararımı fecre (sabaha) yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateş altına almıştı. İşte icap eden taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır. Bu emir, emiratlıları ile cüzütam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri'ne gittim.

Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cephede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahta da kıtalarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt'ta firar suretinde ricate başlamıştı. Kırmızısırt'ta da ricate başladı. Saat 10'dan sonra sağ cenahımız da düşmanı tazyike (baskıya) başladı, ricate mecbur etti. Ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi iki düşmanın Kanlısırt'ta ricat eden aksamından baki kalmış olanlar Kırmızısırt'ta da en son ricat ettikleri avcı hendekli mevziinde tüfeklerini bırakarak hemen heyeti kâmilesiyle siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları Kemalyeri'nden ben ve tekmil maiyetim dürbünsüz olarak seyrediyorduk.

Bu aralık gerek fırka erkânı harbi İzzettin Bey'den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşahedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda hiçbir faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiştir.

Yalnız ricat noktasına uzak kalan düşmanlar Kanlısırt'la Kırmızısırt'taki vaziyetlerinden dolayı, Merkeztepe'de kalmış olan aksamı da sağ cenahımızın Kömürkapıderesi ve Bombasırtları'na kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt'ta aldıkları hâkim vaziyetten dolayı çekilmiyorlar, ister istemez sebat gösteriyorlardı.

Düşmanın asıl sebatı Yükseksırt'ın garbında ve Haintepe'de görülüyordu. En nihayet gece hulûl edince, kıtaatın fevkalade yorgun olduğu da anlaşılınca kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muharebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.

15 Nisan günü görülen vaziyet şu:

Düşman sağ cenahımız karşısında Yükseksırt'ın sahile müteveccih (yönelik) kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde, buna mukabil (karşılık) bizim kıtalarımız Cesarettepe'deki düşman hattı bâlâsında (üstünde), bunun karşısındaki kıtalarımız da Edirnesırtı'nda Kırmızısırt ve Kanlısırt'ta imiş. Hattı bâlâ tekrar tekrar düşman tarafından işgal edilmiş ve buna mukabil kıtalarımız mezkûr (adı geçen) hattı bâlânın şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevkedilerek ön hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe de umumi vaziyetini tashih edebilmek (düzeltebilmek) için cephenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden (yönünden) düşman sol cenahımızı sabahtan beri tazyik etmekte imiş. Bu taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz, üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu suretle gittikçe tekâsüf eden (yoğunlaşan) düşmanın karşısında beklemektense kat'î neticeyi kazanmaya kifayet edecek (yetecek) kadar kuvvet celbi için Mustafa Kemal Bey mafevk (üst) kumandanlara maruzatta bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cephesi genişlediğinden muhtelif kumandanlarla daimi münasebette bulunmak zorlaşmış. Onun için cephesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış.

16 Nisan:

Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa da durdurulmuş.

17 Nisan:

Sağ cenahımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiş, fakat kıtalarımızın mukabil süngü hücumları ile geri püskürtülmüş: Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden mühim bir hücuma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Bey taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaştırnmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemalyeri nezdine celbedip şifahi talimatta bulunmuş.

O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim ve şunları aldım: Zira taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Bey ruhlarına hitap etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki:

''Düşmanın altı gündenberi iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatinden dolayı neticeye kadar şiddetli takip edememek yüzünden barınabilen aksamı himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir'de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuştur.

Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaati vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran (göre) zayıf değildir. Düşmanın kuvvei maneviyesi tamamen mahvolunmuştur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce (sığınacak yer) aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz.

Düşmanı büsbütün kaçırmamak için daha çok teemmüle (düşünmeye) lüzum yoktur.

İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hacaletinin (utancının) ikinci bir safhasını görmektense burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat'iyyen kabul etmem. Şayet böyleleri olduğunu hissederseniz derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim.

Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz (elde ettiğimiz) muvaffakiyeti tamamlamak için emrime verilen taze kuvvetler hattı harbe vasıl olmaktadır (ulaşmaktadır)."

Ve ruhları bu hitapla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lazım gelen emirleri veriyor, tertibatını (düzenini) da kolordu kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da tasvip görüyor.

Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu vukubuluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, Paşa'ya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiçbirisiyle ''kabili tebeddül olmayan (değişmeyen) vaziyet''tir.

Şöyle ki: ''Saat beş evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açması ile diğer taraftan müteakıben (daha sonra) yeni gelmiş olan 14'üncü alayın Boyun ve Merkeztepe'ye doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cephe üzerinde topçu ve piyade muharebesine başlamış oluyoruz.'' Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafe pek az olduğu için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesir yapamıyorlarmış.

Yalnız düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muharebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı ateşler altında bulundurmaktan bir an hali (uzak) kalmıyormuş.

PaÅŸa'dan kendisinin bu muharebeyi nereden idare ettiÄŸini sordum:

- Ben bu muharebeyi Kemalyeri'nden idare ediyorum, dedi.

Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahtaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere bütün düşman mevzilerini sonra da hemen bütün kıtalarımızın hareketlerini gözaltında bulundurabilmesi mümkünmüş.

Paşa dedi ki: ''Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz ateşleri karşısında 14'üncü alayın taarruzu bataetle (ağırlığıyla) ilerlemekte idi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht (ateş) ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda (koruma konusunda) pek ziyade (çok) amma fevkalâde ziyade çalışmakta idi. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye başladı. Saat 6.45 evvelde 14'üncü alayın gerisinde bulundurulan 125'inci alayın kısmı küllîsi Merkeztepe istikametinde 14'üncü alaya takrip edilmişti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla 14'üncü alaya muavenette (yardımda) bulunmasını emrettim. Fakat saat 10.30 evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olmamakta bulunduğumuzu görüyordum.''

Bunun üzerine terbitatta birçok teferruata müdahaleye lüzum görmüş. Bu baptaki (bölümdeki) emirlerinin kumandanlara vusulüne (ulaşmasına) kadar, geriden sevkolunan takviye kıtalarının muharebe cephesine muvasalatına (varışlarına) kadar geçen zaman zarfında taarruzlarımızda bir durgunluk peyda olmuş, kumandanlardan bazıları taarruzun tevkifini, yahut hiç olmazsa geceye talikını rica etmekte imişler. Halbuki Mustafa Kemal Bey düşmanın hakikaten büyük bir tazyik karşısında bulunduğunu bildiği için mutlaka taarruza karar veriyor.

- Bu tazyikin mevcut olduÄŸunu ne suretle takdir edebiliyordunuz, efendim.

- Bir defa bulunduğum yer pek müsaitti. Bütün vaziyeti tekmil cüzütam kumandanlarından daha iyi görebiliyordum. Sonra da muhtelif membalardan (kaynaklardan) malûmat alabiliyordum. Mesela düşman kumandanının ''buraya imdat yetiştiriniz'' tarzındaki bir telsiz telgrafını mevkii müstahkemde bulunan telsiz telgrafımız kapmış. Bunu bana bildirdilerdi. Binaenaleyh başlanılan taarruza devam etmek lüzumlu idi. Düşmanın imdat kuvvetleri yetişmeden evvel taarruzumuzu kat'î bir neticeye iktiran ettirmek (yaklaştırmak) lüzumu aşikârdı (açıktı). Sonra düşmanı bir an evvel sahillerimizden atmak gayet vatani bir vazife idi.

Maksadımı cüzütam kumandanlarına bildirdim. Bu maksadın tatbiki için askerlerimizin süngüsünden başta güvenilecek hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün kuvvetler ileriye yaklaşmış bir halde idi. Bir hücum savletiyle (şiddetiyle) düşman mevzilerine girmeleri için borazanlarla, trampetlerle geriden şiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4 sonra idi. Umum cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa merkez grubu şiddetli saldırıyla ilerlemeye başladı. Doğrusu bütün kıtalarımız şayana takdir bir surette ilerliyordu.

Gayet itidalle (ölçülü) konuşan muhatabımın ağzında ''şayanı takdir'' terkibinin mühim manası vardı. Bu terkip benim nazarımda tarifsiz fedakârlık, muhayyelesiz kahramanlıklar sahnesi demekti.

- Sonra ne oldu efendim?

Birçok efrat bazı yerlerde düşman siperlerine kadar girmeye muvaffak oldu. Fakat asıl keşif avcı hatlarımız düşman siperlerinin yirmi otuz, hatta sekiz on metresinde durdu.

Bizim askerlikçe bu mesafede hâlâ muharebenin bitmemiş olması şayanı istiğraptı (hayretti). Çünkü eski nazariyata (kurama) göre bu mesafenin pek çok fevkindeki (üstündeki) bir mesafede muharebe neticesi taayyün etmiş (belirmiş) olmak lazım gelir. Halbuki düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmaması böyle burun buruna gelindikten sonra da daha aylarca müddet pek kanlı muharebe safhaları görmek imkânını muhafaza etmiş oluyor.

Bu muharebe böyle saat dörtte burun buruna gelmekle taarruz durdu. Fakat muharebe olanca şiddetiyle devam ediyordu. Ben kemali ciddiyet ve şiddetle taarruz edilmek, bu taarruz ihtiyat ve istinat (destek) kuvvetleriyle iyi takip olunmak şartıyla neticei kat'iyyenin (kesin sonucun) kazanılacağına kaniydim. Ve bu kanaatimde musırdım (direniyordum). Bilhassa düşmana bu kadar yaklaşıldıktan sonra gecenin zulmetinden (karanlığından) istifade edilerek düşman siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı. Gece yarısına kadar bazı tertibatla iştigal edildi (uğraşıldı). Sonra bir gece hücumu yapılmasını emrettim. Fakat sabaha kadar cereyan eden ahvale (duruma), hâsıl olan vaziyete nazaran düşman mevazii asliyesine (düşmanın asıl mevzilerine) girilemediği anlaşıldı.

Yirmi dört saatten beri devam eden muharebe askerin pek ziyade yorgunluğunu mucip (neden) olmuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı tahkim etmekten (güçlendirmekten), orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh lâzım gelen emri verdim.

Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere Paşa'dan bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:

"Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen (bize verilen) namus vazifesini tamamen ifa etmek (yerine getirmek) için bir adım geri gitmek yoktur. Hâb ü istirahat aramanın bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı (eseri) göstermeyeceklerine şüphe yoktur."

Mustafa Kemal Paşa'nın umum Arıburnu kuvvetlerine şamil (kapsayan) olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 (1915) gününe kadar devam etmiş, bu müddet zarfında cereyan eden vakalar içinde öyle mevziî mütekabil (karşılıklı) taarruzlardan başka hiç büyük muharebe yok. Fakat cidden kahramanlık sahneleri var. Mesela bakınız Paşa ne anlattı:

- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil (karşılıklı) siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen (tamamen) düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. fakat ne şayanı gıpta bir itidal (anlayış) ve tevekkülle (inançla) biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur (umutsuzluk) bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.

Paşa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat gece olmuştu. Ben de Paşa'dan ayrılmaya mecburdum! Kendisine pek çok teşekkür ederek, iki gün sonra diğer safhalar hakkında malûmat (bilgi) almak için tekrar ziyaret edeceğimi söyleyerek kahraman elini sıktım.

Bana Kanije müdafii Tiryaki Hasan Paşa ile yahut Plevne aslanı Gazi Osman Paşa ile görüşmek mukadder olsaydı bugünkü muhavereden (konuşmadan) daha fazla mı bir heyecan duyacaktım?

 

İKİNCİ SAFHA

 

Paşa yine aynı odada yine aynı sivil lâcivert elbise ile oturmuş; önündeki mufassal (ayrıntılı) haritadan son Alman taarruzunu takip etmekle meşguldü. Taarruz istikametlerini, tahmin ettiği neticeleri mesleğine âşık bir asker vuzuh (açıklığı) ve samimiyetiyle anlattı. Ve sonra:

- Bugün ikinci safhadan bahsedecektik, öyle değil mi, efendim? dedi. Bu ikinci safha harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide deruhte ettiği (üzerine aldığı) vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda, Paşa umum Arıburnu cephesine ait mütalaalarda (görüşlerde) bulunmak salâhiyetini kendinde bulamıyor. Ancak sağ cenahta 19'uncu fırkanın başında bulunduğu sırada cereyan eden en mühim hâdise hakkında, yani 6 Mayıs'ta vukubulan umumî hücum hakkında biraz malûmat (bilgi) verdi. Bu umumî hücumda onun fırkası, karşısındaki düşman mevzilerine girmeye muvaffak olmuş.

- 7 Mayıs, dedi (ve kahvesinden bir yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) o günü şöyle hülâsa edebiliriz (özetleyebiliriz):

Düşmanın Arıburnu'na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden birkaç tabur kadar Arıburnu cephesinin sağ cenah şimalinde bulunan Çataltepe'ye doğru gidiyordu. İcra edilen keşif ve tarassuda (gözetlemeye) nazaran da düşmanın, yine bu civarda, balıkçıadamları şimalişarkîsindeki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cephe üzerinde tahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip şimal grubu kumandanlığına arzettiğim gibi bu civardaki tahkimat evvela ufak mikyasta kanlı muharebeleri intaç etti (sonuçlandırdı). Sonra da Anafartalar harekâtı umumîyesinin mebdeini teşkil etti.

8, 9, 10 Mayıs günlerinde bizim fırkanın cephesinde mühim hâdiseler olmamıştı. 11'inci günü bir mütareke akdettik. Defni emvat ile uğraşıldı.

12, 13, 14 Mayıs günleri de, hatta 15'te de iş'ara değer bir şey yok...

- Bu durgunluk neden hâsıl oluyor, efendim?

- Çünkü düşman yorgundur. Çok zayiat verdi. Mühim miktarda kırıldı. Ve benim telâkkiyatıma (görüşüme) göre artık Arıburnu'nda neticei kat'iyye (kesin sonuç) olmaktan sarfınazar ediyor (vazgeçiyor). Ben bu durgunluğu ona hamlediyorum. Mayısın 16'ncı günü benim sol cenahımda bulunan fırka ki o da bizimdir, ihzar olunan (hazırlanan) birtakım lağımları iştial (infilak) ettiriyor. Onların iştial etmesiyle beraber düşmana bir baskın hücumu icra ediyor (yapıyor).

17 Mayıs'ta işte demin bahsettiğimiz Çataltepe Halit ve Rızatepe denilen yerde kanlı bir muharebe oluyor.

- O tepeye niçin Halit ve Rızatepesi denmiş?

Orada, Rıza Efendi isminde ve Halit Efendi isminde gayet kahramanca bir hücum icra eden iki zabit şehit olduğu için!...

Bu muharebeden sonra bir aralık benim Arıburnu'na karşı muhafazasını deruhte ettiğim (üzerime aldığım) cepheye ilaveten Anafartalar mıntıkası dahilindeki Azmak'a kadar olan parça da tahtı mesuliyetime (benim sorumluluk makamıma) verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar mıntıkası doğrudan doğruya Esat Paşa Hz.'lerine merbut (bağlı) olmak üzre Almanyalı Vilmer Bey'in tahtı kumanda ve mesuliyetine tevdi edildi (sorumluluğuna verildi).

On sekiz de hep o muharebe ile geçiyor.

22'nci günü verilen malûmata göre düşman, cenup grubunda yani Seddülbahir civarında Kirte mıntıkasına şiddetle taarruz etmekte idi. Binaenaleyh cephemizde de ciddi veyahut nümayiş tarzında bir düşman taarruzuna intizar etmek (beklemek) ihtiyata muvafıktı (uygundu). Hakikatte o gün öğleden evvel bütün fırka cephesi düşmanın top, tüfek, mitralyözleri ile şiddetli ateş altına alındı. Düşman taarruzu vaki oldu. Gerçi umum cephede düşman ademi muvaffakiyete duçar edildi. Fakat Bombasırtı'nda iki siperimizi zapt ve işgal etti. 23 Mayıs günü biz siperleri istirdat ile (geri alım) ele geçirdik. Düşman tedbirler sayesinde ve bilhassa 27'nci ve 57'nci kuvvetini sabaha kadar teksif etmiş ve aleyhimize istimal edecek (kullanılacak) bir hale getirmişti. Fakat ittihaz olunan (alınan) tedbirler sayesinde ve bilhassa 27'nci ve 57'nci alayların kumandanlarının, zabitlerinin ve efradının kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman kâmilen itlâf (tam olarak yok) edildi. Bombalarla parça parça berhava oldular. Siperler elimize geçtiği zaman içerleri düşman cesetleriyle ağız ağıza dolu idi. O müthiş bir şeydi. İngilizlerden bir fert bile kurtulmamıştı.

Bu muharebe cereyan ettiği sırada Kemalyeri'ni teşrif etmiş bulunan Talât Pş. Hz.'leriyle İsmail Canbulat ve Doktor Nâzım Beyler o gün İngilizlerden iğtinam ettiğimiz (ganimet olarak aldığımız) maddi muharebe hatıralarına da maliktirler. Kiminde kurşun parçalamış bir İngiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filân vardır.

- O gün zâtıâliniz de Kemalyeri'nde mi bulunuyordunuz?

- Hayır, ben muharebe mahallinde (yerinde) idim. Kendileriyle telefonla görüştük. Bahsettiğim hediyeleri oradan gönderdim.

Düşmanın yalnız bu ufak muharebedeki zayiatı 3000'den fazla tahmin olunmuştu.

24 Mayıs'ta düşman yine fırka cephesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat neticede kâmilen telef (tam olarak yok) edildi. Yine dışarı atıldılar, mahvoldular.

26 ile 27'de yine bir şey yok 28'de öyle.

29'da düşman 31, 33, 34 numara verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok zayiat vererek kovuldu. Bombasırtı'nda boyun noktasına mücavir olarak 14 Nisan günü taarruzdan sonra vücude getirilen bu siperler Arıburnu cephesinde 7-8 metreden 10 ila 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdi. Bu kurbiyet (yakınlık) ve sonra bu siperler üzerindeki hadiseler diyebiliriz ki, kendilerine bir mevkii mahsus ve bir şöhreti tarihiye temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperleri, gerileri Korkuderesi'ne inen bir yarın kenarında inşa edilmiş olmak itibarıyla bir mahiyeti mahsuseyi haizdir (özellik taşır). Mezkur siperlerdeki düşman daima ürkek bir halde idi. Bunun işte numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, tecavüzleri, hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmak, tahtezzemin lağımlar infilâkı ile bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekte idi. Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı halde idi. Düşmanın bombalarından vukua gelecek telefatı tenkis edebilmek (azaltabilmek) maksadıyla bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük.

Onlar bu kalaslara ikide bir ''mayii muhrik (sulu yakıcı) şişeler''i atıyorlar, siperlerde yangın tevlit ediyorlardı (çıkarıyorlardı). Kesif alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmazdı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekte idik. Fakat buna rağmen şeci (yiğit), mütevekkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, şayanı gıpta bir metin azimle yerlerini muhafaza ediyorlar, düşmana mukabelede (karşılıkta) bulunuyorlardı.

30, 31'den ve 1 Haziran'dan 16 Haziran'a kadar mühim hadiseler yok.

Fakat Mustafa Kemal Paşa 16 Haziran'da fırkasının sağ cenahında cidden kanlı bir muharebe yapmış. Ve o günden itibaren 24 Temmuz'a kadar fırka cephesinde mühim hadise olmamış. Yalnız 29 Haziran'da yine düşman bir kısım cephemize taarruz etmiş ve tardedilmiş (uzaklaştırılmış). 24 Temmuz günü, fırkasının cephesine topçu ateşi başlamış. Bu ateş evvelce mutat (alışılmış) dahilindeki derecede imiş. Ancak öğleden sonra şiddetini peyderpey arttırmış. Düşman ...nci fırka cephesinde ve Mustafa Kemal Bey'in fırkasının sol cenahında bir taarruz hazırlığı ima eder surette, şiddetli topçu ateşi istimal etmekte imiş. Filhakika hemen arkasından Kanlısırt'ta taarruza geçmiş. Ve teşebbüsünde sühuletle muvaffak (kolayca başarılı) olmuş. Muharebe bütün cephe üzerinde, hem de pek şiddetli olmak şartıyla gece dahi devam ediyormuş. Paşanın cephesinin gerisinde, Anafarta mıntıkası dahilinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş.

Düşman gece yarısından yarım saat sonra Paşa'nın fırkasına taarruz eder. Ve tekmil siperlerimizde, hatta gerilerimizdeki havalilerde vesaitinin (araçlarının) azami (en yüksek) derecesini istimal eder: Yağlı paçavralar, tahtezzemin lağım infilakları, muhtelif nevide bombalar! Kara ve deniz topçuları fırkanın cephesini mütemadiyen (durmaksızın) sarsmakta imiş.

Saat dakika

1 10 evvelde Mustafa Kemal Bey kıtalarının nazarı dikkatini şu suretle celbetmiş (çekmişti)!

''Vaziyeti umumiye pek mühimdir. Kumandanlardan, zabitlerden her vakitkinden ziyade fevkalade intibah (uyanıklık) ve mesaii fedakârane isterim.''

Sonra saat 3.30 evvelde de diğer bir emirle düşmanın bütün teşebbüslerini kıracak teyakkuz (dikkat) lüzumunu tekrar etmiş.

25 Temmuz günü saat 4 evvelden itibaren düşman topçusu azami faaliyetle ateş ediyormuş. Siperlerimizle rahı mesturlarımız (çizilmiş yollarımız) da ehemmiyetli bir surette yıkılmaya devam ediyormuş. Saat 4.45 evvelde düşman fırka cephesine hücuma kalkmış. Fakat bütün hücumları askerimizin metaneti (direnmesi) sayesinde az bir zaman içinde kâmilen (tam olarak) mahvedilmiştir. Düşmanlarımız dehşetli zayiata uğramışlar, hatta bazı siperlerimize girmeye muvaffak olan kısımları da orada siperler içinde itlaf (yok) edilivermişler.

Aynı günde saat beşe doğru düşman sağ cenahımız aleyhine ikinci bir hücum tevcih etmişse (yöneltmişse) de bu da püskürtülmüş. Düşman, hücumlarını pek musırrane (ısrarlı) bir surette icra etmekte imiş. Paşa gülümseyerek dedi ki: Hatta zabitlerinin sopalarla efradı sıkıştırarak müteaddit defalar siperlerden çıkarmaya çalıştığı görülüyordu.

- Peki iyi Paşa Hazretleri, düşmanın fırkanız istikametinde bu derece uğraşmaktaki maksadı ne idi?

- Vallahi, diyemeyiz ki düşmanın 19'uncu fırka cephesine yaptığı bu hücumlardan maksadı bir nümayişten yahut da bu cihetteki kuvvetlerimizi tespit etmek veyahut da Ağıldere cihetinden sevk ve istihdamdan men etmekten ibarettir. Hayır! Bence düşmanın asıl maksadı harekâtı umumiyesinde hedefi kat'î ittihaz ettiği Kocaçimen silsilesine, aynı zamanda 19'uncu fırkayı da geri atmak suretiyle vasıl olmaktan ibaretti. Fırka cephesinin vaziyeti umumiyeye nazaran haiz olduğu ehemmiyet, ''Arıburnu, Kocaçimen'', istikametini seddetmesi (kapaması) itibarıyla haiz olduğu ehemmiyet benim tahminimi muhik (haklı) gösterebilir. Düşman fırkaya yaptığı hücumlara üç dört livadan aşağı kuvvet tahsis etmemişti. İlk hücumda verdiği azim zayiata rağmen hücumu tecdit etmesi fırka cephesinde takip ettiği gayenin ciddiyetine gayet açık bir delildir. Düşmanın fırka cephesinde ademi muvaffakiyete uğramasının sebebi, sahra obüs bataryalarıyla iki harp gemisinden icra edilen 14, 15 saatlik mütemadi (sürekli) bir bombardıman altında kıtalarımızın metanetlerini, mevkilerini muhafaza etmelerinden ileri gelmişti. Bunda günlerden beri tahkim ve tarsin edilen (sağlamlaştırılan) siperlerimizin bahşeylediği istifadeyi de unutmayın.

Burada mühim bir satır başına geçeceğiz.

- Buyurun efendim.

- Fırka cephesine tevcih olunan hücumları size izah ettiğim gibi, gerçi tardedilmişti (uzaklaştırılmıştı), fakat fırka için, bütün Arıburnu vaziyeti için daha büyük bir tehlike başgöstermiş oluyordu.

- Bu tehlike ne idi?

- Bu tehlike Ağıldere mıntıkasından Şahinsırt'la Conkbayırı'na ilerlemekte olan düşmandı!

Bu tehditkâr hareket tekmil Arburnu cephesinin sükutunu intaç edebilecek (sonuçlandırabilecek) bir mahiyette idi. Bu istikamete karşı fırka kendi vüs'ü (gücü) salâhiyeti dairesinde icap eden tedbirleri almıştır. Fakat asıl tedabirle yani umumi noktai nazardan icraat ve tertibatla şimal grubu kumandanlığı ciddi bir surette iştigal etmekte idi (uğraşmaktaydı).

Paşa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önündeki mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler ısmarladı. Birer sigara daha yaktık.

- Filhakika, dedi, mühimce kuvvetlerin zevalden (azalmasından) sonra Conkbayırı cephesine tevcih edildiği öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden tasviri pek mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cephesindeki obüs ve sahra toplarıyla gerekse denizdeki harp gemileriyle Conkbayırı'nı ateş altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conkbayırı vaziyetini pek şayanı memnuniyet olarak tasvir etmiyordu. Bu raporlardan başka erkânı harbiye reisini ve yaveri bizzat Conkbayırı ve Şahinsırt civarına gönderdim. Vaziyeti tetkik ettirdim. Vaziyette vahamet muhakkaktı. Düşman Kocaçimen'i ve Şahinsırt'ı işgal etmişti. Kendim de bizzat bulunduğum fırka tarassut mahallinden (gözetleme yerinden) Conkbayırı'ndaki hücum dalgalarını görüyordum. O istikametten gelen düşman mermileriyle karargâhımdaki zabitlerden yaralananlar vardı. Düşman diğer taraftan Suvla limanında da, onun cenubundaki sahillerden de asker ihraç etmişti (çıkarmıştı). Bir taraftan da taarruz ediyordu.

Bugüne kadar Anafartalar mıntıkası, şimal grubu kumandanlığına merbuttu (bağlıydı). Ve şimal grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekte idi. O gün emir ve kumandada bir değişiklik icra edildi. Saros grubu kumandanı Miralay Feyzi Bey'in Conkbayırı ve Kocaçimen'deki kıtaatı da tahtı kumandasına alarak ''Anafartalar grubu'' namıyla bir grup teşkil olunduğu resmen tebliğ edilmişt. Conkbayırı'ndaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için şimal grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta bulundum:

Conkbayırı'ndaki vaziyetin henüz şayanı dikkat ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının nazarı dikkatlerini ciddi surette celbe delalet buyurmanızı selameti memleket namına istirham ederim.

Bu anda umum büyük kumandanlarda bir asabiyet mevcuttu. Ordu kumandanı Liman Pş. Hz'leri tarafından Kâzım Bey (eski Samsun Valisi Kâzım Paşa) telefonda benimle görüştü. Mütalaatımı (görüşlerimi) sordu. Vaziyetin nezaketini söyledim, dedim ki: ''Daha bir an mevcuttur. Bu anı da ziyaa uğratacak olursak bir felâketi umumiye karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir.'' Vaziyetin umumileşmiş olduğunu, Anafartalar'da çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini nazarı dikkate almak, ona göre umumi tedbirler ittihaz etmek lazım geldiğini, sevk ve idareyi tevhit ve temin için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, bilâvasıta bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim.

26-27 gecesi saat 9.50 sonrada  idi ki şimal grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman von Sanders Pş. Hz.'leri tarafından Anafartalar Grubu Kumandanlığı'na tayin edildiğime dair olan emri tebliğ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuz'da icrası emredilmiş olan taarruzu icra etmekliğim de mevcuttu. Bu emir üzerine 27'inci Alay Kumandanı Şefik Bey'i 19'uncu Fıkra Kumandanlığı'na tevkil (vekil) ettim. Yanıma fırka sertabibi Hüseyin Bey'i aldım.

- Niçin?

- Hasta idim çünkü... Yaverim Kâzım Efendi o gün şehit olmuştu. Rasim Efendi isminde diğer bir süvari zabitini de aldım. Dört aydır o yerde, yani ateş hattından 300 metre geride ecsat taaffünatı (çürümüş cesetler) ile bozulmuş bir hava teneffüs etmekte idim. O gece saat on birde, zindan gibi zifiri karanlıklar içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı zulmet (karanlık) ve müphemiyet (bilinmezlik) içinde teneffüs etmek nasip oluyordu.

Hiç ardı arkası kesilmeyen hücumların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu zatın uykusuz, havasız yerlerde burnuna kan ve barut kokuları, leş ve ceset kokuları çarpa çarpa, kulağında muhtelif çatırdılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına şaşıyordum. Dedim ki:

- Paşa Hazretleri, benim anladığıma göre siz henüz ne düşmanın derecei kuvvetini, ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi bu zulmet ve müphemiyet içinde meçhullere doğru gidiyorsunuz. Bu kadar ağır bir mesuliyeti nasıl bir düşünce ile kabul ediyordunuz?

Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelâde, hatta fevkalâde kelimelerle anlatmaya çalıştığımız ruhi haletlerin pek üstünde olan bir şey görüyordum?

- Vakıâ böyle bir mesuliyeti deruhde etmek (üzerine almak) takdir buyurduğunuz gibi, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemali iftiharla bu mesuliyeti deruhde ettim (üzerime aldım). Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargâhına hayvanla hareket ettim. İşte bu suretle benim Arıburnu ile olan kumanda münasebetim nihayete ermiş oluyor.

Bu ifadelerin ruhunuza verdiği temiz ve ulvi tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi. Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli, azimkâr asker çehresindeki manayı okumalı idi. İçinde, dram sahnelerindeki kahramanlarına müelliflerinin iare ettiği (yazarlarının ödünç verdiği) büyük, gürültülü kelimeler olmayan o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatıramda sakladım. Bu genç adama karşı bir meclûbiyet (yakınlık) hissettim.

Bu memuriyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaşlarına ne türlü hisler perverde ettiğini (beslediğini) sordum. Mukadderatımızla sıkı sıkaya alâkadar olan bu muharebeler esnasında bütün ordunun, küçük neferden, büyük kumandana kadar vazifesini ne suretle telâkki (anladığını) ne suretle ifa ettiğini (yerine getirdiğini) bilmek istiyordum.

İşte Mustafa Kemal Paşa'nın cevapları:

- İngilizler, Arburnu ihracında, bu cephedeki muharebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengâverane meziyetleri fevkalâde bir lisanı takdirle yâd ve ilan etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muharebe vesaitiyle (araçlarıyla) mükemmel surette mücehhez olarak büyük bir inat ve azimle Arıburnu sahillerine ayak basan düşmanımız yine o sahil kenarlarında kalmaya mecbur olmuştur. Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyatı vatanperverane ve diniyeleriyle, şecaati mahsusai milliyeleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı payitaht kapılarını muhafaza etmekle cidden şayanı iftihar bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bilumum kıtaların zabitanını ve efradını birer birer takdir ederim. Bu ulvi maksat uğrunda canlarını kahramanca feda eden mukaddes şehitlerimizi derin ve ebedi bir hürmetle yâdederim.

 

 

ÜÇÜNCÜ SAFHA

 

ANAFARTALAR

 

- Cidden sizi yorduk. Bu hikâyeler uzadıkça uzadı. Vakalar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini atlasak!

- Yorulmam efendim. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alâkadar olan bir meseleyi dinleyip bütün karilere de (okuyuculara) nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.

- Pek iyi. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.

- Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz.

- Evet, zulmeti leyiden (gecenin karanlığından) dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1.30 evvelde Gümbürdek bayırının cenubunda bulunan grup karargâhına vardım.

Taarruz fecirle başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malûmatından istifade etmek (bilgisinden yararlanmak) için tekmil erkânı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlüpınar, Sülecik, Mestantepe hattında -ki düşman miktarı katiyetle malum (kesinlikle belli) değil-, mühim fakat yine miktarı gayri muayyen diğer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conkbayırı'nda bulunduğu ve mütemadiyen (durmadan) Kemikliler'e ihracata (çıkarmaya), devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertip ettim. Fakat henüz telefon irtibatı (bağlantısı) yoktu. Lazım gelen kumandanlara emirleri birer zabitle fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doğrudan doğruya rapor vereceklerdi. İşte o zabitlerden biri de budur diye yaverini gösterdi.

Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti (anlayışlı) bakışlı genç bir yüzbaşı idi (rahmetli mebus Cevat Abbas (Gürer) Bey). O anda tetkik edilen evrakı tasnifle meşgul oluyordu. Paşa devam etti:

- Telefon tesisi, umuru sıhhiye (sağlık işleri) ve iaşe için de icap eden emirleri verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtepe şimalindeki tepelerde bulunan tarassut mahalline (gözleme yerine) gittim. 12'nci fırkanın taarruzi harekâtına başlamış olduğunu gördüm. 7'nci fırka kıtalarının kâffesini (hepsini) göremiyordum.

27 Temmuz 5.50 evvelde 12'nci fırka, taarruzunun ilerlediğini ve tertibatını raporla bildiriyordu. 7'nci fırkadan ve taarruza başlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlerle alınmış raporlar ve sair teferruatı icraîyeden sarfı nazar edelim de (diğer ayrıntıları uygulamadan uzak tutalım) neticeyi söyleyelim: Şuvla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlup edilmiş ve kâmilen gayrimüsait bir vaziyete atılmıştır. Ben mağlup düşmanın bu derece faikıyetini (üstünlüğünü) gördükten sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim (başarıyla yetindim). Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleşilmesini emrettim.

- Bu kadar faik (üstün) olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle, bir gün içinde neden mağlup oldu?

Paşa, masasının üzerinde duran kitabı açarak:

- Bunun cevabını en iyi Hamilton'un kendi raporunda okuyabilirsiniz? Benim o gün gördüğüm sebep şudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmişlerdi (yetinmişlerdi). Bir taraftan kuvvetli ve fedakâr avcılarımızın hâkim sırtlardan inerek mezkûr (adı geçen) düşman kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da (düzeni), kuveyi mâneviyeyi de, kumandayı da ihlâl etti. Baş taraftan tardedilen (uzaklaştırılan) hafif avcı hatları bu sebeple geriden takviye olunamadı. Düşman da kâmilen gözlerini geriye çevirmek ve kaçmak tarikını tercih etti (yolunu seçti). Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını da Hamilton bilahare itiraf etmiştir. Fakat benim istiğrap ettiğim cihet (şaştığım taraf) Hamilton'un bizzat kendisi de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır. Herhalde Hamilton da dahil olduğu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüt olması ve bilhassa mesuliyet korkusu, bize kendilerini mağlup etmek fırsatını bahşetmiştir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit icap eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür.

O gün ihraz olunan (elde edilen) muvaffakiyet pek ziyade şayanı memnuniyettir. Fakat vaziyeti umumiyenin ıslah ve temini binnetice payitahtın (başkentin) tamamen emniyetli bir surette muhafaza noktai nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali (aralıksız) ve fedakârane hücumlar sayesinde Conkbayırı ve Şahintepe'de mevcut tehditkâr vaziyete sahip bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak nokati nazarından Conkbayırı'nın zabtını muvaffakiyetine beraeti istihlâl (ilgisiz başlangıç) addediyor, bu mevzii, mihveri harekât addediyordu (hareket merkezi sayıyor).

Conkbayırı ve Şahintepe'nin muhafazası için benim kumandayı deruhde ettiğimden (üzerime aldığımdan) evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakârlık gösterdiğini kemali takdirle yâdederim. Ancak şunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının tahtı emrime gireceğine dair olan malûmat beni, vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceğime ikna etmiş oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conkbayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan 8'inci ve 9'uncu fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: ''Bu gece Conkbayırı'nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkân bulmanız çok muvafık (uygun) olur.''

O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terk edip Çamlıtekke'deki karargâhıma gelirken yolda Liman (Liman von Sanders) Pş. Hz.'nin yaverleri müşarünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşarünileyhin de karargâhıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Conkbayırı'nda düşmana icrasını tasmim ettiğim (tasarladığım) taarruzun yakından ihzar ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Müşarünileyh beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi (korumayı) düşündü. Fakat başka türlü de, yapılacak hareketin neticesinden emin olmayacağımı takdir ederek muvafakat etti (izin verdi). Erkânı harbiyemle birlikte Çamlıktekke'den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik (yöneldik). Düşmanın bir tayyaresi semti resimize geldi (bulunduğumuz yerine üstüne geldi) ve bizi takibe başladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarak ertesi güne kadar buna mülâki (kavuşamamışlardı) olamamışlardı.

Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendi ile tuttuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırı'na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha cenuptan dolaşarak Conk sırtının şark yamaçlarında bulunan ...nci fırka karargâhına vâsıl oldum. Kıtaların ahvali dahiliyelerini tetkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulûl etmişti (gelip çatmıştı). Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetler ise yukarda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiş; diğeri ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden (başarı sağladıktan) sonra gelebilmiştir. Bu sebeple kumandanlar ve erkânı harpleri kuvvete nazarı dikkatimi celbettiler; vakıâ hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte, ve onları benim tasavvur ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faide bahş (yarar sağlamış) olacaktı. Onun için bütün mütaleata (düşüncelere) rağmen sureti kat'iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.

- Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertip edecektiniz?

- Gayet basit!.. Conkbayırı'ndaki ve Şahintepe'deki düşman karşısında duran kuvvet ...nci fırkaya aitti. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu saffı harp nizamında ahzı mevki edeceklerdi (yer alacaklardı). Hareket fecirle beraber başlayacaktı: Hiçbir tüfek, top ve bomba patlamaksızın süngü ile, düşman üzerine atılmak!

- Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısı ile uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zatıâliniz, anladığıma göre kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor mu idiniz?

- Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa telafi ederek (gidererek) ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmem için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkân var mı idi? Birçok sebeplerle, birçok zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela, düşmanın Eçe limanı önünde nümayiş (gösteri) için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkûr (adı geçen) limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi... Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyoruz.

Mustafa Kemal Paşa'nın tasavvur ettiği hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyretmek üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki (katılıyor) oluyor.

Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. ''Halbuki bu teahhür (gecikme) biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacaktık, belki de bu bir felaket olacaktı.'' Müthiş heyecanlı bir buhran anı değil mi? Mustafa Kemal Bey derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. ''Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız'' demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle (saldırısıyla) düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kâmilen ezildiğini, hiç silâh kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.

- Ortalık açıldıktan sonra idi ki, diyor, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi (konuşmamızı) sakin bir vaziyette dinleyen Yüzbaşı Cevat (Abbas Gürer) Bey, paşanın yaveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

- Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa'nın göğsünü okşamıştır! dedi.

- Nasıl? dedim.

Paşa tespihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdeleleri sırası ve ipek kordonu kabara ine şöyle anlatıyordu:

- Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin (hücumların) arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştur.

- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (rahmetli Nuri Conker Bey) ''efendim, vuruldunuz'' dedi. Ben böyle bir söz şuyu bulursa askerimizin kuvvei maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm.

Elimle zabitin ağzını kapadım.

''Sus'' dedim.

Cevat Bey devamla:

- Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe paşanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçmemiştir, dedi.

- O saat sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim, dedim.

PaÅŸa:

- O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Pş. Hz. hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin ailevi asalet armasını havi bulunan saatlerini verdiler.

Cevat Bey saati gösterdi: Omega markalı siyah bir saat: Arkasında bir taç ve ''L. Z.'' markaları, Paşa'nın kırılan saati de Mektebi Harbiye'den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saati imiş. Cevat Bey Zenith markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa'ya o kurşun değdiği esnada yanında bulunan genç mülâzim (teğmen) vermiş.

Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.

- Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?

- Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayrikabili tevkif savletleriyle ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim münferit aksamımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksat hasıl olmuştu. Karşımda bulunan İngilizleri kâmilen imhaya kalkışacak kadar, şeraiti müsait tasavvur etmiyordum (koşulları uygun görmüyordum). Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.

Conkbayırı'nda ve Şahintepe'de yerleştik kaldık. Bu muharebede düşmana binlerce maktul (ölü), binlerce mecruh (yaralı) verdirdik. Birçok esliha (silahlar) aldık. O cephede bulunan makineli tüfeklerini iğtinam ettik. Birçok da esir alındı.

Bu hücumumuz Sir Hamilton'u bazı mübalağalı tasvirlere sevketmiş. Bunu sonra, raporunu okuduğum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) bakınız, müşarünileyh diyor ki: ''Askerlerini biz, mevcut bilcümle toplarımızla topa tutturmuşuz.'' Bu doğru değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum muvaffak (başarılı) olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20 hatve (adım) idi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına (atışına) imkân olmayacağı erbabınca malûmdur, bahusus (özellikle) gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp haki helâke (yere ölü) serildiğinden bahsediyor. Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz'da Conkbayırı'nda yaptığımız hücumla mağlup ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydanı harpte şan ve şeref kazandıklarından bahsettiği General Kayley, bütün erkânı harbiyesiyle beraber maktul (öldürülmüş) düşen General Baldwin, tehikeli surette yaralanan General Koper nerelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı?

Galip askerin, doğruyu söylemeyen mağlup askere, karşı esirgemeyediği tezyif (eğlenceli) tebessümü Paşa'da pek vazıhtı (açıktı).

- Maamafih, dedi, Sir Hamilton'un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek (kullanarak), diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün bir afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri haki helâke (yere ölü) serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten sonra, yine Hamilton'un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi, güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. ''İngilizler için bu derece nevmidâne (umutsuzca) ve hunrizane (kan dökücü) olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaifi evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydanı kâru zare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferâne ve şirâne (aslanlar gibi) harbettiler'' diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef oldular.

Ha, bir şey daha söylemeli. Hamilton askerimizin ma'reke (savaş) meydanında yorulmuş oldukları, tükenmiş oldukları zehabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için vermiş olduğum emirde olduğu gibi, tayin ettiğim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton'un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz (yetinebiliriz). Yalnız şunu diyeyim ki 29 Temmuz'da vuku bulmuş olan Conkbayırı Muharebesi Anafartalar muvaffakiyetinin (başarısının) en şanlı safhasıdır.

Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi, misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki kuvvei maneviyesi yerinde olan, mafevklerinin (üstlerinin) fedakârlığına tamamen inanan askerde mevcut kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra o sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arka üstü yatmış kahkaha ile gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.

Paşa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz'da, 1 ve 2 Ağustos'ta büyük mikyasta hadisat yoktur. Olanlar da sizi alâkadar etmez.

3 Ağustos muharebesi (Kireçtepe): Kireçtepe Anafartalar muharebe cephesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonrada bir liva kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe'nin bazı aksamını zaptetmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil (karşı) taarruzla Kireçtepe mevzii istirdat edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik kuvvetlerle tekrar Kireçtepe'ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat ittihazı tedabir etmek (gerekli önlemi almak) üzre mezkûr cephe gerisinde Turşun köyündeki fırka karargâhına gittim. Kireçtepe muharebe meydanında kâfi miktarda kuvvetlerin serian (hızl) toplanması lüzumu tezahür etmişti (belirmişti). Onun için istifadesi mükün olan cüzütamları celbetmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem'ine (toplanmasına) muvaffak oldum. Celbolunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkânı harbiyemden icap edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen (durmadan) ateş altında bulunduruluyordu. Bu sebeple ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Hayvandan indim, kolun başına ve mecburi tevakkuf olunan noktaya (zorunlu durma noktasına) geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle (ölümle) kat'i olarak temas etmek demektir. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkânı harbiye reisi ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra, tevakkuf eden (toplanmış) kıtaat kumandanlarına ''geçeceksiniz'' dedim. Parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim (etkisiz) bırakıldı, evvelkinden daha hâkim bir vaziyet alındı.

 Yaver Cevat Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Kimsenin geçemediği ateş içinden kemali itidal ve tevekkülle (bütün dikkati ve inancıyla) yürüyerek ilerdeki arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakâr genci Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif etmiş (ödüllendirmiş).

Paşa dedi ki: 4 Ağustos'tan 6 Ağustos'a geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustos'a geçeceğim. O gün, yani 8 Ağustos'ta sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa asker sevketmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cephede sükûnet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim, terbitatta (düzende) bazı tadilat (değişiklikler) yaptım. Karargâha avdetimde (dönüşümde) vaziyeti daha meşkuk (şüpheli) görüyordum. Onun için, ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnada idi ki gittikçe mütezayit (artan) top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta köyünün sureti umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza, Yusufçuk tepesi, İsmailoğlu tepesi ve Azmak ile Kayacık ağılı arasındaki sahaya karşı idi. Taarruz olunan cepheye sevkolunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimaligarbisindeki 9'uncu fırka ile Sivli köyü civarında bulunan 6. fırka ve 8'inci ve 4'üncü fırkaların ihtiyat kuvvetleri idi. 9'uncu fırka evvela tahrik olundu. 7'inci fırkayı Sülicek ve İsmailoğlu tepesi mıntakalarında takviye etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafarta üzerine yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçuları ile taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, hülâsa (özetle) bütün cephede icap eden (gereken) tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cepheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek (varması) için zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı:

Fransızlar Seddülbahir cephesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırtmışlardı. Bu Fransız süvarilerinin ateş karşısında bi-muhaba (korkmadan) ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu hareketi cidden şövalöresk bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ötesi yok işte, ölüme kucak açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakârlık levhasıdır!

Binaenaleyh derhal bizim süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoğlu tepesine taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevkif (durdurulmasını) etmesini kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesareti necibesini bu münasebetle izhar (gösterdi) etti. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu tepesi ile Azmak deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa, Yusufçuk tepesine birçok düşman bataryaları ateşlerini temerküz ettirmişlerdi (toplamışlardı). Düşman bütün cephe üzerine piyadesiyle de taarruz ediyordu. Topçularımızın, piyadelerimizin kemali metanetle icra ettikleri ateş sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın ilk taarruzu telefat ile püskürtüldü. Öğleden sonra 4 ile, 4.50 raddelerinde tahminen bir fırka kadar düşman kuvvetinin birbirini müteakip (izleyen) birkaç kademe olan Laletepe'den ilerlemekte olduğu görüldü. Bu düşman kuvvetleri Mestantepe ve Kayacıkağılı'na doğru yanaşıncaya kadar pek çok telefat verdi. Ve birçok defa tevakkufa (durmaya), mecbur oldu. Bazı aksamı darma dağınık bir hale geldi. Fakat herhalde ilk taarruzu yapan düşman kıtaatı takviye olundu. Ve ikinci defa olarak tekrar taarruza kalktı. Bu defa da Yusufçuk tepesine karşı vaki olan hücum defedildi (uzaklaştırıldı). Yalnız bir jandarma bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası derhal takviye olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da atıldı. Düşman saat 6 sonraya doğru taarruzunu faik (üstün) kuvvetlerle ve efradı İngiliz asılzadelerinden mürekkep (oluşan) ikinci süvari yaya fırkası ile üçüncü defa olarak tekrar Yusufçuk tepesine girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye olunarak icra ettiğimiz taarruzla düşmanı o tepeden attık. Hâkimiyet bizde kaldı. Düşmanın Azmak cenubunda yaptığı taarruzlar da püskürtüldü. Bu suretle 8 Ağustos'ta düşmanın lâakal (en az) biri taze olmak üzre üç fırka ile yaptığı taarruz neticesinde on beş yirmi bin kadar zayiatı oldu.

Düşmanın maksadı bence Kayacıkağılı, İsmailoğlu ve Yusufçuk tepelerini zaptederek cephemizi yarmaktı. Ve bu hat dahilinde şarka ilerleyecekti. Filhakika pek büyük azim ve inat ile müteaddit (çeşitli) taarruzlar yaptı. Kıtalarımızın ve başlarında bulunan kumandanlarla zabitlerimizin metanetleri, fedakârlıkları sayesinde düşmanın hücumları göğüs göğüse, süngü süngüye karşılanarak imha edildi. Neticei muvaffakiyet de bizde kaldı.

Paşa, General Hamilton'un raporunda, aynı güne tesadüf eden vakayii hikâye eden sahifeleri yüksek sesle okudu ve bana dedi ki:

- Görüyor musunuz, işte o da bu mağlubiyeti kabul ediyor. Yalnız tasavvur etmediği müşkülatı bu mağlubiyete sebep gösteriyor. Halbuki benim ve kıtalarımın içinde bulunduğumuz müşkülat, muhakkak ki onlarınkinden daha az değildi. Ve kendi ifadesine nazaran ''üç fırkadan da fazla olduğu anlaşılan ve bahusus (özellikle) damarlarında bir damla İngiliz kanı cevalan eden (dolaşan) her bir ferdi iftiharından lerzedar eyleyecek (titreyecek) derecede ulvi bir manzara'' arzettiğini söylediği İngiliz asılzadeler fırkasını mağlup etmek için benim kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton tarihi harpte okuyacağı zaman Türk askerlerini, Türk zabit ve kumandanlarını herhalde bu İngiliz fırkasının ulviyetinden daha âli (yüce) bulacaktır. Bundan eminim. Sir Hamilton mezkûr fırka efradı için diyor ki: ''Bu derece güzide efrada zamanı hazır muharebatında pek ender tesadüf olunur.'' Bunu böyle kabul edersek o halde bizim 34'üncü ve 64'üncü alaylarımızın -ki onları mağlup etmiştir- efradına dünyanın hiçbir ordusunda tesadüf etmek ihtimali olmadığı itiraf olunmalıdır. Yalnız Sir Hamilton'u parlak gayesine muvaffak olmaktan men'ettikleri için İngiliz kumandanının ''Türkler ikinci yaya süvari fırkasının, kendilerinin gırtlaklarına yapışıp bir haddi tedip yemekten kendilerini kurtardıkları için pek talihli imişler'' sözünü pek bayağı bulurum. Ve buna mukabil şu cümleyi kullanmaya kendimi mezun addederim. İngiltere'nin baisi iftiharı olan ikinci Mavend yaya süvari fırkası efradının temiz kanlı ve mert Türk kahramanları karşısında dayanamadıkları bence bizim için daha şayanı iftihardır. Hakikaten Türkler takati beşerin fevkinde (insan gücünün üstünde) bir kudret göstermişlerdi.

Şimdi gelelim 13 Ağustos muharebesine. Anlıyorsunuz ki sekizden ondörde kadar olan günlerin hadisatından bahse lüzum görmüyorum.

14 Ağustos Kayacıkağılı muharebesi: O gün düşman kesif topçu ateşiyle Kayacıkağılı cephesinde bulunan fırkamızı ateş altına alarak oradaki siperlerimizi dövmeye başlamış. Bu ateş öğleden sonra saat dörtte büsbütün kesbi şiddet etmiş. Buna gemi topçuları da iştirak etmekte imiş. Mustafa Kemal Bey, düşmanın o cepheye bir taarruz hazırlamakta olduğuna kat'i bir surette hükmetmiş. Oradaki fırka kumandanına, böyle bir taarruza mukabele (karşılık) maksadıyla hazırlanması için icap eden emri vermiş. Aynı zamanda mümkün olan tekmil (bütün) topçularına da o istikamette ateş açtırmış. İhtiyat fırkalarından birine de hazırlık emri verilmişti. Filhakika düşman mezkûr cepheye taarruz etmiş.

Mustafa Kemal Bey, oradaki fırka kumandanından vazıh (açık) haber alamadığı için, kendisine telefonla şu emri veriyor:

''İlerideki kuvvetleri kullanacak kimsenin orada bulunmadığını anlayarak müteessir oluyorum. Her halde birinci hatlar teksif edilmeli (yoğunlaştırılmalı). Düşmanın hücumu halinde derakap (hemen) süngü ile karşılanacak surette ihtiyat taburları birinci hatta takrip edilmeli (yaklaştırılmalı). Bunun böyle yapıldığından ben emin olmalıyım. Rica ederim icraatınızı hemen bildiriniz.''

Aynı zamanda demin bahsettiği ihtiyat fırkasını da o cepheye hareket ettirmiş. Erkânı harbiyesinden Pertev Bey'i de haber zabiti olarak oraya göndermiş. Almakta olduğu haberler natamammış (tamam değilmiş). Bununla beraber düşmanın siperlerimize girmiş olduğuna kanaat getirmiş.

''Fırka kumandanının verdiği haberlerle vaziyet tenevvür etmiyordu (aydınlanmıyordu). O kadar ki bu fırka kumandanına muğber (gücenmiş) oluyordum. Saat 6.15 sonrada da kendisine bu emri verdim'' dedi.

- Mümkünse lütfen okur musunuz?

- Ben şu habere intizar ediyorum: Siperlerimize giren düşman mahvedilmiş, düşman siperlerine askerlerimiz girmiştir. Bundan başka hiçbir haber bence haizi ehemmiyet değildir.'' İşte bu emri verdim.

- Netice ne oldu efendim?

- Bu emirden sonra gelen raporlarda da vuzuh (açıklık) yoktu. Bunlarda, hareketin iyice hava karardıktan sonraya talikine müsaade etmem talebinde bulunuyordu. Bunun üzerine yeni bir emrimde dedim ki: ''Düşmanın tardı için gecenin hululünü (gelişini) bekleyerek bir an bile kaybetmek kat'iyyen caiz değildir. Düşman da karanlıktan bilistifade (yararlanarak) fazla takviye kıtaları alır. Faalâne hareket ederek düşmanı hemen tardetmeniz matluptur. Gönderdiğim takviye kıtaatı ile irtibat peyda (bağlantı kurunuz) ediniz. Onları cephe gerisine yaklaştırınız ve bana bildiriniz.''

Bu fırka cephesinde o gün ve bütün gece sabaha kadar müteaddit (çeşitli) defalar kanlı boğuşmalar olmuş. Neticede düşman maksadını elde etmekten mahrum kalmış. Bundan başka bizim için pek parlak bir muvaffakiyet denecek derecede de fazla zayiata uğramış.

14/15 gece yarısından sonra düşman Mestan tepeden Yusufçuk tepesine taarruza teşebbüs etmişse de piyade ateşlerimizle bu da bertaraf edilmiş.

PaÅŸa dedi ki:

- İşte bu Kayacıkağılı muharebesinden sonra nihayete kadar artık ciddi hiçbir muharebe vukubulmamıştır. Bu uzun müddet zarfında gerek biz gerekse düşman tahkimat ve tertibatla iştigal ettik. Bütün tafsil ettiğimiz (ayrıntılarını belirttiğimiz) bu muharebelerde düşman pek büyük zayiata duçar olduğu ve bizim tahtı hâkimiyetimizde kalmaktan kurtulmadığı için bütün ümitleri kırıldı. Ben 27 Teşrinisani'de rahatsızlandım.

- Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaÅŸtırdığınız düşmanınızın kaçtığÄ