Ocak 2008

AVRUPA İLE ASYA ARASINDAKİ ADAM GAZİ MUSTAFA KEMAL 2/6

AVRUPA İLE ASYA ARASINDAKİ ADAM GAZİ MUSTAFA KEMAL

2.Bölüm

 

DAGOBERT VON MİKUSCH

Türkçesi: Esat Nermi Erendor

 

5. BALKALDIRICI

 

''Türkiye'de reform yapmak, onu öldürmek demektir.'' Salisbury Markisi böyle diyor. Osmanlı İmparatorluğu Türkiye kabul edilirse, büyük İngiliz devlet adamının bu kehaneti de gerçeğin dile getirilmesi sayılır. Uğranılan felaketlerden sonra, her zaman olduğu gibi, nedenler ve etkenler arandı, bulundu da; sorumluluklar yaratıldı ve yönetici adamlar daha sonraki kuşakların yargılamasına uğradı. İnsani açıdan bu da haklı ve yerindedir. Fakat daha derinlemesine bakılınca, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında, dünya tarihinin bir trajedisinin oynandığı görülecektir. Türler, ırklar nasıl tükenir, niçin tükenir bilinmez; toplum biçimleri için de durum bundan farklı değildir; bu da bireyin iradesinden çok daha güçlü bir yazgının kaçınılmaz ortamında cereyan eder.

Yaklaşık aynı dönemde, başka bir Doğu halkı, Japonlar, ciddi bir birikimleri olmadığı halde Ortaçağ'dan, Yeniçağ'a sıçramayı başardılar. Ne var ki bu değişim sırasında tam birlik içinde bir halk oluşturmaktaydılar; burada sadece, tümüyle yaşama gücüne sahip organizmanın, varlığını sürdürebilmesine ilişkin koşullarda meydana gelen değişikliğe uyum sağlaması söz konusuydu. Osmanlı İmparatorluğu'nda ise durum değişikti. Yeni yaşama biçimlerinin kazanılmasıyla birlikte, eskinin yerine baştan sona yeni bir organizmanın yaratılması da gerekiyordu. Başka deyişle, Devlet yapısının modernleştirilmesi, yakın tarihin tanıdığı en pürüzlü süreçlerden biriyle, ulusal birliğe dayalı devlet tipine yönelişle aynı zamana rastlamıştı. Bilindiği üzere bu amaçla Avrupa'da, İngiltere ve Fransa'da olduğu gibi yüzyıl savaşılması gerekmiş, Almanlar ise nice ağır doğum sancılarından sonra ancak yarım bir oluşuma ulaşabilmişlerdir.

-Belli bir yaşın biyolojik yaşama tarzı olarak- en son tarih devresinde, hiçbir halkın uzak kalamadığı, bu nitelikte bir bünye değişimi için, Osmanlı İmparatorluğu gerekli önkoşullardan yoksundu. Padişahlık iktidarındaki sihrin bozulmasından sonra, Fransa krallığındakine benzer biçimde, birbirinden ayrılmaya çalışan organları birbirine kaynaştırabilmiş, çok güçlü merkezi bir yönetimin mistiği de kaybolmuştu. Doğal çekim gücü sayesinde tüm parçaları, adeta bir atom çekirdeği gibi çevresinde toplayan, Alman birliği içinde Prusyalılarınkine benzer bir güç alanından da aynı derecede yoksundular.

Osmanlılık için ulusal devlet bir zorunluluktu. Fakat böylesi bir bünyeyi nasıl kazanacaktır? Merkezileşmeye dayalı bir birlik yolunu denese, Hristiyan bölgeler buna karşı çıkacak, dillerini korumak ve kendi kendilerini yönetmek isteyecektir. Onlara uyulsa, federatif bir bölünmeye gitmeye ve durmadan yeni ayrıcalıklar kazanmaya kalkışacaklardır; o zaman da Müslümanlar öfkelenecek, Hıristiyanlardan yana çıkılıyor ve İslamiyet'e ihanet ediliyor diye feryat edeceklerdir. Sorun sadece Makedonya'nın sayıca az Hıristiyan Rumları, Sırpları, Bulgarlarıyla ilgili olsaydı, belki de bir uzlaşma yolu bulunurdu. Fakat asıl büyük zorluk bambaşka bir yerdeydi. Müslümanların yoğun olduğu bölgede, Küçük Asya'da bir hayli güçlü, üstelik özümleştirilememiş yabancı bir halk oturmaktaydı: Ermeniler. Bu bedbaht halk, acıklı bir yazgının hışmına uğramıştır; bunda kendilerinin de suçu yok değildi; bugün Sovyetler Birliği'nde küçük bir cumhuriyete sığınmış durumdadırlar. Oysa o zamanlar nüfusları milyonlarla sayılıyor, Küçük Asya'nın doğu ve güneydoğusunda, geniş alanlara yayılmış bulunuyorlar, ayrıca ülkenin bütün büyük kentlerinde de azınlık olarak yaşıyorlardı. En eski Hristiyanlardan olmanın ve büyük bir geçmişe sahip bulunmanın gururuyla, yüksek bir kültürel gelişimin bilincine vardılar; bu da onları kendi başlarına yaşayabilecek bir halk olabilecekleri inancına götürdü.

Refah düzeylerinin yükselmesi ve sayılarının da sürekli artması karşısında, bir zamanlar varolmuş eski Ermeni devletini yeniden kurmanın hayaline kapıldılar, bu umut içinde de komşu Rusya'dan teşvik ve destek gördüler. Bu durum çevrelerinde ve aralarında yaşayan Müslümanların onlara karşı öfkeli bir kin duymalarına yol açtı; ancak görünürdeki bütün nedenler bile bu kini açıklamaya yetecek güçte değildir, bunun çok derinlerdeki köklerini kanda aramalıdır. Jön Türklerin izinden giden Kemalistler, öncülerinin hemen hemen bütün eylemleri hakkında görüşler ileri sürmüşlerdir. Sadece Ermeni sorununda Jön Türkleri savunmuşlar ve onların bütün dünyaca çok kötü bir suç sayılan yok etme politikalarını, açıkça olmasa bile, hiç değilse susmak suretiyle onaylamışlardır. Bugün bile Ermeni konusu her Türk için bir ''dokunma-bana çiçeği''dir. Olayın insani yönü bir yana bırakılırsa, Ermenilerin kendi devletleri bünyesinden dışarı atılması yeni Türkiye için -önkoşullardaki bazı farklarla- Amerika'da beyazların kurduğu yeni devlet için, Kızılderililerin yok edilmesinden hiç de daha az önemde bir zorunluluk değildi.

Dinsel olduğu kadar, ırksal nitelikte de olan böylesine zıtlıklar karşısında, bütün çabalar boşunaydı. İrticanın yenilgiye uğratılmasından sonra şimdi, artık saraydan gelen hiçbir engelleme olmaksızın, milli devlet kurmak yolunda ciddi çalışmalara başlanmıştı; bu konuda ilk denemelere iç savaşla cevap verildi. Makedonya'da çete savaşları yeniden alevlendi; kimse kendi isteğiyle ''Türkleştirilmek'' istemiyordu. Arnavutlar Osmanlı İmparatorluğu'nun İsviçrelileridir, padişahın muhafız birliği onlardan oluştuğu gibi, tarih boyunca birçok sadrazam da onlardan yetişmiştir; bu bakımdan da kendilerine her zaman hoşgörülü davranılmıştır. Devlet birliği içinde daha sıkı bir kaynaşmayla yer almaya karşı çıktılar ve oymak özgürlüklerinin kısıtlanmasına da direndiler. Sonra da düpedüz ayaklandılar. Düzenlenecek başarılı bir sefer Arnavutların aklını başına getirmeliydi; her zaman gereken psikolojik beceriden yoksun biçimde yönetilen bu sefer, barış getireceği yerde, yeni kinlerin tohumlarını saçmaya yaradı. Arabistan'a da koca bir ordu göndermek zorunda kalındı. Padişahın vasalleri olan çöl emirleri, merkezi otoritenin zayıflığından yararlanarak kendi bağımsız oymak dukalıklarını kurmaya kalkmışlardı. Ortaçağ Almanyası'nda da benzeri durumlar görülür, imparatorluklar otoritesinde her gevşeme, yerel prenslere kendi iktidarlarını artırmaya kalkışma yollarını açmıştır.

Kısaca çok köhnemiş devlet yapısının modernleştirilmesi diye tanımlanabilecek olan reformlar da hiç iyi yürümüyordu. Ertelenemez nitelikteki bu zorunlulukta bile akıllıca hamleler ve iyi niyetler, önlenilmesine güç yetmeyen engellere çarpıyordu. Dürüst çabalarla yapının değiştirilmesi ve yeniden kurulmasına girişilmişti; hepsi de bu amaca yönelik sayısız plan ve proje hazırlandı ve gerçekleştirilmesine girişildi; yüzlerce kararname çıkarıldı. Ne var ki birlik halinde bir devlet yapısının en başta gelen önkoşulu olan bağdaşık-homojen bir yasamanın, tarih öncesi göçebeliğinden 19. yüzyılın kentlisine kadar bütün kültür basamaklarının temsil edildiği bir ülkede uygulanması olanaksızdı.

Daha da kötüsü kendi evinin efendisi olamayışı haliydi. Devlet bütçesi yabancı ülkelerin borçlar yönetimi, bir çeşit tazminat komisyonu, Düyunu Umumiye tarafından düzenleniyordu. Fakat devlet gelirleri çoğu kez borçların faizlerini ancak karşıladığından, yabancı şirketlere verilen ayrıcalıklarla ilgili eski sistemde ivedi düzeltmeler yapmak zorunda kalındı. Fakat ayrıcalıklara karşılık ülkeye para gelmesi için, ünlü ''kapitülasyonlar''a, yabancıların eski hukuk ve ticaret ayrıcalıklarına el sürülemezdi. O zamanlar sadece fizik güçlükleri bakımından değil, aynı zamanda moral bakımdan da üstünlükleri söz götürmez büyük devletlerin ağır basması karşısında, kapitülasyonlar her türlü ekonomik gelişmeyi engellediği halde, bu zincirlere sadece el sürülmeye kalkışılması bile düşünülemezdi. Ekonomik ilerleme olmaksızın, elbette ki kültürce de yükselme olamazdı.

Buna benzer bir dönüp dönüp aynı yere gelme dansı, manevi alanda da yapılıyordu. -Kabul edilmeleri artık kaçınılmaz bir zorunluluk olan- yeni yaşama biçimlerine yolu açmak için, din kuruluşlarından belirli bir kopma gerekliydi. Fakat buna da İslamiyet karşı çıkıyordu; din adamlarından değil de (bu yönden gelecek engellemeler nasıl olsa aşılabilirdi) daha çok halkın duyarlılığından çekiniliyordu. Müslüman kitlesi bütün varlığıyla, alabildiğine derinlemesine din kuruluşlarıyla kaynaşmıştı; sadece gelenek olduğu için değil, aksine onun için hâlâ yaşayan değerler sayıldığından bunlara sıkıca bağlıydı. Açıkça dinsel bir irtica hareketi olan Nisan (31 Mart) ayaklanmasından sonra, reformcular İslamiyet'in sembollerine el sürmekten kaçınıyorlardı. Artık şapkadan hiç söz edilmiyordu. Dünya savaşı sırasında Türk ordu komutanlığı, askerler için yüzlerini yağmurdan ve çiğ güneş ışığından koruyacak, öte yandan da mekruh sayılan Avrupalı şapkasını hatırlatabilecek bir kenarı ya da siperliği bulunmayacak bir serpul bulabilmek amacıyla çok büyük çabalar harcamak zorunda kalmıştı. Kadınlar için peçe taşımak ve toplumdan soyutlanmak yasağı bütün katılığıyla uygulanmıştı ve uygulanıyordu. Toplumun bünye ve düşüncelerin çevre değiştirmesine, sınırlı da olsa ancak tek bir yolla, laikleşmeyle ulaşılabilirdi, fakat din ile devlet işlerinin ayrılması o zaman için olanaksız görünüyordu. Bundan dolayı da İslamî kurumlardan vazgeçilemiyordu, çünkü bunlar Müslüman dünyasının en güçlü birleştirme araçlarıydı. Bunlar olmaksızın hemen hemen Osmanlı devletinin yarısını oluşturan Arap bölgesi elde tutulamazdı. Fakat İslamî kurumlar yalnızca çağa ayak uydurmayı engellemekle kalmıyor, kendi özünden dolayı ''milliyet'' düşüncesine de karşı çıkıyordu; Ortaçağ Avrupası'nın evrensel kilisesi de, yine bu şekilde kendi yapısal niteliğinden dolayı, devlet sınırlarının halklara göre belirlenmesine karşı çıkmıştı.

Böylece zorunluluğun dikte ettirdiği bu konu -çok geçmeden her biri başka telden çalmaya başlamış olsa bile, yine de- bütün Jön Türkler için bir türlü çözümleyemedikleri bir sorun durumunu aldı. Meşrutiyetin bünyesi onları başarısızlığa mahkûm ediyordu. Etkiler ve karşı-etkiler çözülemeyen bir düğümde birbirine dolaşmaktaydı; bu düğümü daha sonra gelecek biri de gerçi çözemeyecekti, ama bir vuruşta paramparça edecekti.

Abdülhamit'in devrilmesinden sonraki yıllarda Türkiye'nin durumu, Sezar'ın ortaya çıkışından önceki dönemin Romasına benzer. İç savaşlar ve parti kavgaları bu çağın belirgin özelliğidir. Yalnız düşünceler değil, iktidarlar da birbirleriyle boğuşuyordu.

Radikal İttihatçıların yürütme organı olan komite, plânlı şekilde parti diktatörlüğünü amaçlıyordu. Sovyet devletindekine benzer şekilde, ülkenin bellibaşlı her yerinde İttihatçıların bir temsilcisi vardı, çoğu kez de ya bir telgraf memuru ya da bir teğmendi bu temsilci; bunlar ilin valisinden muhtarlara kadar bütün yönetimi gözetim altında bulunduracak, merkezin istediğini yerine getirecek ve halk arasında da yeni aydınlanmanın ışığını yayacaktı. Komitenin elbette ki akıllı kafalardan, becerikli adamlardan yana eksiği yoktu; onda eksik olan gerçek bir orkestra şefiydi; bir Lenin'in devrimci dehasına ya da bir Troçki'nin acımasız sertliğine sahip bir önderdi. Parti hiçbir zaman devlet yönetimini, mutlak bir iktidara sahip olabilecek şekilde eline geçirmeyi başaramadı. Belki de bu dönemde ülke için olağanüstü bir tehlike yararlı olacaktı, böylesine bir tehlike zorunluydu da. İttihatçılar ne zaman iktidarlarını kesinlikle kuracak duruma yakınlaşsalar, her seferinde dış politikada bir gerileme olmuş, onların saygınlığını sarsmış, kendi saflarında bölünmeler meydana getirmiş ve karşı akımlara yeniden üstünlük kazandırmıştır.

Zaman istikrarsız tablolarda yansıyordu; karmakarışık bir film seyredenin gözü önünde oynayıp duruyordu: Kısa sürelerde değişen sadrazamlar, feshedilen parlamentolar, umutla umutsuzluğun gün ve gece gibi değişip durduğu, gürültülü patırtılı meclis oturumları, korkuyla arkasında gölgeler araştıran bakanların hükümet toplântıları.. kilitli kapılar arasında siyasal kulüpler toplânıyor, emirler veriliyor, sloganlar bildiriliyor, kararlar alınıyor, herkes başkasını kuşkuyla kolluyordu. Geceleyin vurulan biri, bir köşede yere yığılıyor, bir ikincisi ertesi sabah önemli bir makam alarak ortaya çıkmak için, bir arka merdivenden yukarı çıkıyor, karaltılar seçilir gibi oluyor, isimler ansızın parlayıveriyor, sonra yine ansızın sönüp gidiyordu. Şimdi bir figür giderek belirginleşmekteydi, çizgileri öylesine pekişiyordu ki, görünüşe göre pırıl pırıl beşiğinde kalıcı olacağa benziyordu: Mahmut Şevket Paşa'ydı bu; Abdülhamit'i deviren adam. Ordu alkış tutuyordu ona, bir adım daha, son bir adım daha ve diktatördür artık, fakat yanı başında tehdit edercesine Jakobin başları ortaya çıkınca, geri çekilip kaybolur. Ve böylece iktidar-iktidarsızlık oyunu, perde kapanmaksızın sürüp giderken, uzaktan savaşmak üzere yola çıkmış taburlarını yürüyüş marşı yankılanır.

Bu dönemle ilgili olarak Mustafa Kemal'in insani büyüklükle ilişkili olarak anlattığı bir olay vardır ki, kapsamı ve kendine özgü renkliliği bakımından burda tekrar edilmeye değer niteliktedir.

Daha sonraları bir arkadaş meclisinde ''O günlerde İstanbul'a yapılan yürüyüşten sonra Selânik'e dönmüş, işe başlamıştım'' diye anlatıyor. ''Bir akşam Kristal Palas'a gittim, burası Olimpos Oteli'nden pek uzakta olmayan Hürriyet Meydanı'nda bulunuyordu. Salon tıklım tıklım doluydu, boş yer yoktu. Bana öteki uçta, merdivenle çıkılan ayrı bir odayı gösterdiler. Yukarı çıkınca karşıma zarif döşenmiş, küçük bir salon çıktı, hepsi de dolu birkaç masası vardı. Bir masaya yaklaştığımı hatırlıyorum. Burda rakı ve bira içiliyor, yurt sorunları üzerinde ateşli laflar ediliyordu. Söz devrimlerin nasıl yapılması gerektiğine geldi ve bir devrimin başarıya ulaşması için büyük adamlara ihtiyaç olduğu söylendi. Bana öyle geliyordu ki, hepsinin içinde yatan gizli bir arzu, ihtiyaç duyulan o büyük adam olmaktı. Fakat nasıl olunacaktı? Her şeyden önce de: Bir büyük adam olmak için ne gibi nitelikler zorunluydu?

Ordakilerden biri: ''Ben Cemal Bey gibi olmak isterdim!'' diye bağırdı.

Bu sözü ötekiler ''Bravo - Cemal gibi!'' diye onayladılar (*).

Sonra da masada oturanların hepsi -onları sadece şöyle böyle tanıyordum- bana döndü.

Onları sakin, soğuk bir bakışla süzdüm. Ben böyle bakarak, onlara elbette bir şeyler anlatmak istemiştim. Fakat hiçbiri bendeki bu suskun hareketsizliği anlamışa benzemiyordu. Daha çok benim genellikle büyük adamlar hakkında, özellikle de Cemal hakkında onların görüşüne katılmamı beklemekteydiler.

Sadece bir jest yaparak onları onaylamaktan beni neyin alıkoyduğunu bilmiyorum. Benim böyle ısrarlı biçimde susuşum, masa arkadaşlarımın pek hoşuna gitmemişti ve yüzlerindeki ifadeden şahsımla ilişkili olarak neler düşündüklerini okuyabiliyordum. ''Pek tanımadığımız bu adam kendini beğenmişin biri olacak'' diye düşünmekteydiler.

O akşam masada, yoğun sigara dumanları altında, iki görüş dile getirildi.

Bir görüşe göre, önce büyük adam, sonra vatanın kurtarıcısı olunmalıydı. Diğer görüşe göre ise lafla büyük adam olunmazdı. Önce vatan kurtarılmalıydı, ondan sonra bile, büyük adam olmanın sözü edilemezdi.

Dostlarım, bu iki görüşten hangisinin benimki olduğunu sizler düşünüp bulabilirsiniz.

Birkaç gün sonra -yine konuyla ilgili olduğu için eklemek istiyorum- aynı yerde çalıştığım Cemal Beyle birlikte tramvayla Olimpos oteline gidiyordum. Cemal, Selânik gazetelerinin birinde imzasız bir makale yayınlatmıştı. Elinde tuttuğu gazeteyi bana gösterip sordu: ''Başmakaleyi okudun mu?''

''Hayır''.

''Oku''.

Okudum ve gazeteyi kendisine geri verdim.

''Nasıl buldun?'' diye sordu.

''Bir gazetecinin alışılmış cinsten rastgele karalaması.''

''Hey, baksana bana. Ben yazdım bunu''.

''Affedersin, bilmiyordum. Fakat yazmamış olmanı isterdim''.

Sonra da ekledim:

''Cemal Bey, günün basma kalıp yollarına sapıp, her budalaya kendini beğendirmeye kalkışma. Yığınların alkışı ne önemlidir, ne de bir ağırlığı vardır. Gücünü hep böyle istenilene göre bir şeyler yaratma yolunda harcamaya devam edersen, şu günler sana ne getirir bilemem, fakat geleceğini hiç kuşkusuz mahvetmiş olursun. Büyük adam olmak, kimseye yaltaklanmamak, kimsenin gözünü boyamamak, ancak ülke için gerçek zorunluluğun ne olduğunu görmek ve doğruca bu amaca yürümektir. Herkes kendi görüşüyle ortaya çıkacak, herkes seni yolundan döndürmek isteyecektir. Olsun, sen yine bildiğinden hiç şaşmayacak, tuttuğun yolda devam edeceksin. Attığın her adımda önüne engeller dikilecektir. Ama sen, kendinin büyük değil, aksine küçük ve güçsüz olduğunu kabul eder, hiçbir yerden yardım ummaz, hiçbir destek beklemezsen, sonunda bütün engelleri aşarsın. O zaman biri çıkıp seni büyük adam olarak nitelendirirse, sana bunu diyenlerin yüzüne sadece gülüp geçeceksin. Cemal Bey sözlerimi sessizce dinlemişti; ne var ki eleştirim pek etkili olmamışa benziyordu''.

***

Rahat içinde uyuklayan garnizon hayatı, anayasanın başarısıyla birlikte gerilerde kalmıştı. Kışla avlusunda yapılan kısa eğitim çalışmaları yerine, şimdi birliklerin yarım gün ya da bütün gün dışarıya çıkarılmasına başlanmıştı. Açık arazide eğitime çıkılıyor, piyade ve süvari birlikleriyle manevralar yapılıyor, şimdi tüfekler, hatta toplar gerçek mermilerle doldurulup ateş ediliyordu, oysa böyle şeyleri yapmak Abdülhamit zamanında tek kelimeyle yasaktı. Bu canlı askerlik eylemleri, manevraya katılmak üzere bandoya ayak uydurarak sokaklardan geçen alaylar, o günlerde görülmeye değen, İstanbul'un korkunç kargaşası ve gazetelerin kulak tırmalayan kavgaları arasında insanı teselli eden manzaralardı. Kuşkusuz bu genel temizleme, parlatma, havalandırma ve güveleri kovalamadan hoşnut kalmayanlar da vardı. Padişahın ''bendegân'' yönetimi sona erdirilmişti; otuz yaşındaki generaller, bu yönetim sayesinde bir zamanlar yaptıkları hızlı sıçramalar bir kenara konunca, yeniden teğmen apoletlerini takmışlardı. Şimdi bütün yurttaşlar yasa karşısında eşit olduğundan, Hristiyan Osmanlıların da renkli ceketleri giymeleri gerekiyordu, bu da onların hiç hoşuna gitmiyordu. Müslüman cihat ordusu, her dinden, her mezhepten askerlerin bulunduğu bir halk ordusu oluyordu ya da hiç de değilse böyle olması gerekiyordu. Ne var ki başarılamadı bu. Eğer bir insanın Hristiyan olarak vatanı için savaşması ya da ölmesi gerekiyorsa, bunu elbette hilal yerine haç altında yapmayı yeğleyecekti.

Mahmut Şevket Paşa, periyodik olarak harbiye nazırlığı yaptı ve hiç değilse ordunun yeniden düzenlenmesi işine, sivillerin ve siyasal kulüpçülerin karışmasını önledi. Komitenin isteğine aykırı olarak da Almanya kayzerinden General von der Goltz'u istedi; bu gözlüklü, dost davranışlı mareşal, o neşeli iyimserliği ve ısırıcı nüktesiydi, her şeye bilgece karışmasını biliyor ve onun üstünlüğüne her Türk subayı, içinden ister İngiltere'yi, ister Fransa'yı tutsun, ister genç, ister yaşlı olsun boyun eğiyordu. Mahmut Şevket Paşa ordunun partiye değil, devlete hizmet etmesi gerektiğini biliyordu. Hiçbir subayın siyasal bir kuruluşa girmemesini isteyen bir genelge de yayınlanmıştı; fakat bu yönerge ne yazık ki kâğıt üstünde kaldı, uygulanamadı.

Mustafa Kemal, Selânik'te yavaş yavaş dikkatleri üzerine çekmeye başlamıştı. Kurmay işareti bu kolağası, askerlikle ilgili bir şeyin görülmesi ya da öğrenilmesi söz konusu olduğu her yerde hazır bulunuyor; görev gereği bir yükümlülüğü bulunmadığı halde, bütün tatbikatlara, atlı gösterilere, brifinglere katılıyordu. Gördükleri ya da duydukları konusunda eleştirisel görüşlerini bir not defterine yazmaktaydı. Bu arada Moltke'nin yazılarından çıkardığı özetleri ya da Napolyon'un seferleri hakkında küçük ekspozeleri de defterine geçirmişti. En yukarıya da acemice yazılmış Lâtin harfleriyle -acemiliği elinin bu yazıya alışkın olmayışındandı- Napolyon'un generallerine her zaman yaptığı uyarıyı da başlık olarak yazmıştı: ''Activité! Activité! Vitesse! (Etkinlik! Etkinlik! Çabukluk!) Defterinde oraya buraya da Fransız devrimine ilişkin düşünceler sıkıştırılmıştı. Devrimin tarihini kendine özgü terimlerine kadar bütün ayrıntısıyla öğrenmiş bulunuyordu.

Garnizonda çok geçmeden yükselme hırsı bulunan subaylardan biri olarak tanındı. 1910 güzünde Türkiye'yi temsil eden bir heyetin, büyük Fransız manevralarına katılmak üzere gönderilmesi gerekince, General Hüseyin Rıza Paşa'nın refakatçısı olarak seçildi. Böylece de ilk defa Balkanların sınırlarından öteye gitmek ve asıl Avrupa'ya kısa bir ziyaret yapmak olanağını buldu. Avrupa ona kendisini şakırdayan silâhlardan giysisiyle takdim etti. Orda, sevimli Pikardie'de, yurdunun başkenti İstanbul'da yabancı diplomatların nazikâne konuşmalarına sık sık nahoş madeni çeşni veren, o büyük güç aracını yakından gördü: Modern bir orduydu bu, en iyi şekilde eğitilmiş, çağdaş tekniğin bütün harikalarıyla donatılmıştı; bu ordu yalnız dış kılığı bakımından değil, birlik ruhu bakımından da bağdaşık, kaynaşmış tek bir biçimleniş içindeydi, kendi ülkesindeki gibi ırkların ve inançların uyumsuzluğu diye bir sorunu da yoktu.

Gözünü, kulağını açık tutuyordu. Böylesi şeytani becerileri bu Batılılardan mutlaka öğrenmek zorunluydu. Daha bir, iki yüzyıl önce Türk korkusundan bunların tümünün ödü kopuyordu. Ama şimdi Viyana'da, Paris'te ya da başka bir başkentte kaşların şöyle bir çatılması yetiyor, bütün paşalar, bütün sadrazamları bir titremedir alıyordu. Onların alabildiğine öne geçtikleri kesindi ve yakından görülünce de bu üstünlükleri çok daha göze çarpıcı oluyordu. Fakat bu böyledir diye, yurdunda birçok kimsenin yaptığı gibi, onları gözde alabildiğine büyütmenin de anlamı yoktu. Avrupalı karşısında kutsal bir saygıyla eğilmek hissini asla duymamıştı, duymayacaktı da. Bu da ona daha sonraları, tek başına kaldığı zaman bile, bir büyük savaştan zaferle çıkmış üç büyük devlete birden kafa tutmak pervasızlığını sağlamıştır.

Hüseyin Rıza Paşa bu kitabın yazarına ''Mustafa Kemal'in çalışkan bir subay olduğunu biliyordum'' diye anlatmıştır. ''Fakat onun Fransız komutanlarca verilen problemleri çözümlediğini ve günlük savaş durumlarını nasıl değerlendirdiğini görünce, çok zeki bir kafayla da karşı karşıya olduğunu anladım''.

Mustafa Kemal kendi ordusunun noksanlarını çok daha iyi anlamış durumda yurda döndü. Doğululara özgü, o kıpır kıpır hayalgücüne, onun matematik kesinliklerle düşünen kafasında yer yoktu. Türklerde genellikle hayallere ağırlık vermek, gönülden geçen istekleri gerçekmiş gibi ele almak, her şeyi oldukları gibi değil de, düşünmüş oldukları gibi görmek ve yanıldıklarını anladıkları zaman, bundan kolayca bir kendini beğenmişlik haline geçmek eğilimi vardır. Halkındaki bu karakter özelliği onda yoktu. Uyanık bakışı arzu edilenle gerçekten erişilen arasındaki derin yarığı farketmeyi başarıyordu. Daha iyi bilgi elde etmek çabası içinde, bazan kantarın topunu kaçırdığı da oluyordu. Vardığı yargıdan geri dönmüyor, tatbikatlarda komutanların düzenlemelerini olumsuz şekilde eleştiriyor, hatta kendisine saçma görünen emirlere Avrupalı kavramlara göre disiplin anlayışıyla hiç de bağdaştırılamayacak biçimde karşı çıkıyordu. Bu kolağasının sözünü sakınmadan yaptığı eleştiriler, sakalına kır düşmüş bazı generalleri incitiyordu. Daha önce politikada olduğu gibi, şimdi askerlik alanında da, uğrayacağı zarara hiç aldırış etmeyen bir ''başkaldırıcı'' olmuştu. General kordonları karşısında en küçük bir çekingenlik duymadan, sürekli uyarılar yapan bu adam doğrusu rahatsız edici bir duruma gelmişti, hızını artık kesmek gerekiyordu. Böylece onu kurmay heyetindeki ayrıcalıklı yerinden uzaklaştırıp bir alaya komutan yaptılar.

Gelgelelim henüz çok genç olan subayın böyle bir görevde başarısızlığa uğrayacağı yolunda beslenen gizli umut boşa çıktı. Teoride bilgili olan, uygulama hizmetinde de liyakatını gösterdi; yapılan denetlemelerde onun alayında kınanmayı gerektirebilecek hiçbir kusur bulunamadı.

Politikadan uzak kalmaya kararlı olduğu halde, olayların gelişmesi onu kendiliğinden yine bu çevrenin içine itti. Devrimin asıl aktörleri askerler arasında, İstanbul'daki ''sivillere'' ve onların devrimi tümüyle açıkça zedelemesine karşı hoşnutsuzluk gün geçtikçe daha da artıyordu. Durum daha iyi olacağı yerde, daha kötü olmuştu. Eskiden hiç değilse görünür bir otorite vardı, şimdi ise bu da kalmamıştı. Üstelik ordunun içine parti çatışmalarının mikrobu yeniden girmiş bulunuyordu. İktidarlarını sürekli tehdit altında gören İttihatçılar komitesi, orduda güvenilir desetekler aramış, yandaşlarını kayırmış, onları en önemli mevkilere getirmişti. Mahmut Şevket Paşa kulüp adamlarının karşısında gevşek davranışıyla ordunun sempatisini gitgide yitirmekteydi. Havada yine komplo kokusu vardı.

1919-1911 kışında Selânik'teki genç subaylar, Mustafa Kemal'in çevresinde kümelenmeye başladılar. Kendisi alayının subaylarını her hafta taktik üzerinde görüşmeler yapmak üzere topluyordu; başka birlikten subaylar da onlara katılmaktaydı. Anlaşıldığına göre bu toplantılarda her zaman sadece askerliğe ilişkin konular ele alınmıyordu. Komitenin ispiyonları bu kuşkulu eylemler konusunda İstanbul'a raporlar göndermekte gecikmediler. İttihatçıların yediler kurulu hemen önlem alınmasını istedi. O sırada harbiye nazırı olan Mahmut Şevket Paşa, bu isteğe uymak zorunda kaldı, belki de bunu pek istemeyerek yapmış değildi. ''Orduya hükümete karşı başkaldırmaya kışkırtmak girişiminde bulunduğu'' gerekçesiyle Mustafa Kemal 1911 baharında alay komutanlığından alındı. Herhalde daha iyi gözetim altında bulundurulması amacıyla olacak, başkente çağrılıp genelkurmayda bir göreve atandı. Ne var ki masa başına sürgün edilmesi pek uzun sürmeyecekti.

1911 yılı kıtalararası büyük siyasal gerilimler dönemiydi. 1911 Temmuzunda Almanlar Agadir'e yaptıkları ünlü ''panter sıçramasıyla'' için için kaynayan dünya krizini yeni bir darbeyle en yüksek derecesine çıkarmışlardı. Fransa Fas'a tek başına sahip çıkmak istiyordu. Bu arada Mısır'dan başka Sudan'ı da garantilemiş olan İngiltere onun yanında yer aldı. Bir yıl önce ölmüş bulunan Eduard VII'in yerinde şimdi Sir Edward Grey büyük oyunu sürdürmekteydi. Avam kamarasında doğrudan savaş tehlikesinden söz etti. İngiliz donanması Kuzey Denizi'nde toplandı.

Bütün İslâm dünyası soluk kesen bir heyecanla büyük devletlerin Fas yüzünden çatışmalarını izliyordu. Bu aç gözlü saldırıların sürüp gitmesi sonunda durdurulacak mıydı? Kayzer Wilhelm II, bir süre önce imparatorluk debdebesinin tüm görkemi içinde Kudüs'e girerken, bütün Müslümanlara göründüğü kişiliğiyle gerçekten İslâmiyet'in kudretli koruyucusu olarak ortaya çıkacak mıydı? İstanbul'da da iç kavganın silâhları bir süre için susmuştu; görünüşe bakılırsa çoktandır özlenen dönüm noktasına gelindiği umudunda birleşilmiş gibiydi.

Fakat bu görüntü bir anda gözlerden siliniverdi. Potsdam kentinde Petersburg'la bir çeşit uzlaşmaya varıldı. İran tümüyle Rusya'ya bırakıldı; genç İranlılar kovuldu, devrik şah Muhammet Ali, Rusya'nın yardımıyla mutlak hükümdar olarak tekrar tahta çıkarıldı. Bu birinci hayal kırıklığını, çok daha büyük bir ikincisi izledi. Almanya'nın umulan büyük jesti, Müslümanların güzel gözlerinin aşkına göre cereyan etmedi. Berlin ağız değiştiriverdi ve Paris'le hiç de yararlı olmayan bir alışveriş yaptı. Kongo'da birkaç bataklık bölgenin verilmesine karşılık, Fas'ı ve Batı Müslümanlarını Fransa'nın ellerine bıraktı. Politik fırtınanın dalgaları Avrupa'da dinmiş, dünya barışı bir defa daha korunmuş, ceremesini de Müslümanlık çekmişti.

Müslümanlık bu ceremeyi çekmek zorundaydı, hem de Türkiye'de en karamsar kimsenin bile önceden kestiremeyeceği biçimde, Fransa'nın gönlü daha yeni yapılmıştı ki, bu sefer ortaya İtalya çıktı. Kuzey Afrika'da, İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının arasında, sadece orta kesimdeki en kötü parça el sürülmeden kalmıştı: Bir zamanlar Roma İmparatorluğu'nun buğday ambarı, eski Libya, Türkiye'nin Bingazi ve Trablus illeri, tam karşısında bulunan bu kıyı bölgesini, büyük İslâm İmparatorluğu'nun mirasından kendi payına düşen yer olarak görüyor, ekonomik yayılma ve sermaye yatırımı gibi barışçı yollarla ele geçirmeye uzun zamandan beri hazırlanıyordu. Şimdi Fas üzerinde Fransa'nın hakkı resmen tanınınca, Roma da Trablus'un kesin şekilde işgali konusunda daha fazla duraksamamak gerektiği -duraksamasına da gerek olmadığı- kanısına vardı. Libya'da çıkarları vardı, daha doğrusu bu çıkarları kendileri yaratmıştı, şimdi bu çıkarların saldırı şeklinde savunulması tezgâhlanacaktı, bu amaçla bir bahane de çok geçmeden bulundu. İtalyan ticaretinin Türk makamlarınca engellendiği gerekçesiyle Roma, Babıâli'ye verdiği bir ültimatomla Trablus'un İtalya tarafından işgal edilmesinin onaylanmasını istedi. Ultimatomda belirtilen 24 saatlik süre tamamlanır tamamlanmaz da savaş ilân etti.

İtalya'nın bu şekilde açıkça hakları çiğnemesi, Avrupa kamuoyunda derhal bir öfke fırtınası kopardı. Ancak gözden kaçan -ya da gözden kaçması istenen- bir şey vardı. İtalya sadece biraz daha az becerikli şekilde davranmıştı, aslında bu hareketinin, İngiltere'nin Mısır'da, Fransa'nın kuzeybatı Afrika'da, Avusturya'nın Bosna-Hersek'te, daha önce de Rusya'nın Kırım ve Besarabya'da yapmış oldukları pek bir farkı yoktu. Toprakların bu şekilde sahip değiştirmesi daha geniş bir bakış açısıyla, yeryüzünün çehresini sürekli değiştirmiş, o büyük tarihsel evrimin yalnızca yeni bir merhalesi olarak görülebilir. Daha önceki zamanlarda Araplar, arkasından onların Türk varisleri İspanya'ya kadar tüm Akdeniz bölgesinde ve Viyana'ya kadar Avrupa kıtasında gerçekleştirdikleri fetihlerle ilerlemişlerdi. Aradan zaman geçmiş, Avrupa ilkin yavaş, sonra 19. ve 20. yüzyıllarda büyük güç kazanarak daha hızlı biçimde karşı saldırıya geçmişti. Müslümanların parça parça zorla kazandıkları, şimdi onlardan yine zorla geri alınıyordu.

İtalya'nın bu zorbaca darbesini, Türkler arasında da tarafsızca değerlendirenler olmuştur; bunlardan biri de o günlerin Genelkurmay Başkanı Mareşal Ahmet İzzet Paşa'dır; Leibzig'de 1927'de yayınlanan hatıralarında şöyle yazıyor: ''Eğer insan hakları açısından, hatta devletler arası hukuk açısından bakarsak... o zaman Trablus'a hiç nedensiz yapılan bu saldırı elbette ki bir haksızlıktır. Fakat herhangi bir devletin topraklarının büyüklüğüne ve bu toprakların doğal kaynaklarının olanaklarına yaraşmayan bir iktidarsızlık göstermesi, dev bir ülkenin verimini ve zenginliğini bir mirasyedi gibi har vurup harman savurarak, kötü yönetimiyle direnme gücünü yok etmesi çok daha büyük bir haksızlıktır.'' Başka deyişle: Türkiye cezalandırılmayı hak etmiş ihmaliyle, ülkenin bu parçası üzerindeki mülkiyet hakkını zaten kaybetmişti.

Gerçekten de İtalya'nın niyeti, şüpheye yer bırakmayacak şekilde çoktan beri bilindiği halde, bu illerin savunulması için en küçük bir hazırlık yapılmamıştı. Sadece Trablus'ta az sayıda birlikler vardı, bunlar da yeterli savunma araçlarından yoksundu, üstelik yüzlerce kilometrelik başka birliklerin, yalnız deniz yoluyla ulaşılabilen bu bölgeye getirilmesi için ise artık geç kalınmıştı. Küçük Türk filosu ise güçlü İtalyan donanması karşısında limanlardan dışarı çıkamazdı.

Demek ki mantıksal açıdan bir savaş asla kazanılamazdı. Türkiye ilkin Londra ya da Paris'ten bir destek önerisi gelir diye umutlandı. Oysa İtalya çok önceden rakipleriyle anlaşmış bulunuyordu, nitekim hükümetler tarafsızlıklarını pek çabuk ilân ediverdiler. ''Büyük devletler bizi yazgımızla başbaşa bıraktılar.'' Enver, gezi günlüğüne lakonik şekilde bu notu düşüyordu.

Bosna-Hersek'ten farklı olarak burada, halkı baştan başa Müslüman iller söz konusuydu. Buraları savaşmadan Hristiyanlara terk etmek, Türkiye'nin İslâm dünyasındaki saygınlığının son kalıntısını da götürür, belki halifeliğe mal olurdu; kısacası, General von der Goltz'un bir sözünü kullanırsak, intihar demekti.

Bu durumda İstanbul hükümetine akla, mantığa aykırı olduğu söylense de, direnişe geçmekten ve kahramanca bir çabayla hiç değilse kendini savunma isteğini ortaya koymaktan başka çare kalmıyordu. Tarih, böyle durumlarda umutsuzca cesaretin çoğu zaman umulmadık değişimlere yol açtığını gösterir örneklerle doluydu. İnsanların hesabına göre başarısı olanaksız bir yolda kim kendini fedaya hazırlanırsa, içinden yine de bir mucize olacağı, Tanrı'nın böylesine fedakârlığı göze alanların yardımına eninde sonunda koşacağı umudunu besler. Herhalde o günlerde Enver bu inançtaydı.

Trablus savaşı alanına ulaşmaya çalışan subaylar arasında Mustafa Kemal de vardı. Oraya gidebilmek için ister istemez Mısır'dan geçmek gerekiyordu. İngiliz koruma yönetimi, İtalya'nın hatırı için tarafsızlığını sıkı şekilde yürütüyor, hiçbir Türk savaşçısının ülkeden geçmemesine son derecede dikkat ediyordu. Mustafa Kemal, Tanin Gazetesi'nin muhabiri olarak, Şerif Bey adıyla İskenderiye'ye geldi. Birlikte gelmiş olduğu arkadaşlarından ikisi tutuklandı. Fakat resmi makamlar daha önce kendilerine bildirilmiş, Mustafa Kemal adlı sarı saçları ve mavi gözleriyle hemen fark edilebilecek üçüncü bir subayı arıyorlardı. Boş yere aramalardan sonra onun batı yönüne, Trablus sınırına kadar giden trene binip İskenderiye'yi terk ettiği anlaşıldı. Sanga'da Mısırlı bir subay trene geldi, yolcuları kontrol ediyordu, kolayca fark edildiğinden Mustafa Kemal'i tanıması pek uzun sürmedi, tutuklanması için direktif almıştı. Fakat Mısırlı subayın kalbi, İngiliz patronlarının aksine elbette ki Türklerden yanaydı. Ancak ortada apaçık bir emir de vardı, buna uyulması gerekmekteydi; sonunda bir çözüm yolu bulundu; birlikte yola çıktıkları bir silâhçı ustası vardı, gerçi sarışın değildi, ama yine de saç rengi açıktı; aranan kolağası Mustafa Kemal diye İngiliz makamlarına teslim edildi, sonra da yurduna geri gönderildi; bu sırada ismin asıl sahibi Trablus'a varmayı başarmıştı.

İtalyanlar kalkıştıkları seferin çarçabuk bir zaferle sonuçlanacağını ummuşlardı, yanıldıklarını çok geçmeden anladılar. Trablus ve Bingazi'nin Arap oymakları, İstanbul'daki büyük hükümdar ve halifenin kendilerini yüzüstü bırakmadığını, hayır duasından başka en iyi subaylarından birçoğunu yardım için gönderdiğini görünce, istenilmeyen saldırgana karşı dövüşmek üzere, iç bölgelerdeki vahalardan ve otlaklardan koşup geldiler. Bir zamanlar erken Ortaçağ'da olduğu gibi Peygamberin bayrağı, ışıldayan yeşil rengi altında bütün müminleri bir araya getirmiş, tehdit altındaki İslamiyet'in dayanışma ruhu, dindaşların birbirlerine karşı bütün hınçlarını unutturmuştu. Hatta Arap yarımadasının güney ucundaki Yemen'de, bir Türk ordusu ayaklanmış oymaklarla zorlu bir savaşa tutuşmuşken, bir anda düşmanlık sona ermişti. ''El cihad sabil illâh! El cihad! Allah aşkına kutsal savaş! Kutsal savaş!'' diye bağrışan bedevî kitleleri Hristiyan siperlerine karşı saldırıya geçtiler.

İtalyanlar bütün önemli limanları işgâl etmiş, fakat daracık kıyı şeridinde mıhlanıp kalmışlardı. Donanma toplarının menzil alanının ötesine, çöle benzer iç kesimlere ayak atmak girişimleri püskürtülmüş, çok geçmeden de böyle girişimlerin boşuna çaba olduğu kanısına varılarak ilerlemekten vazgeçilmişti. Böylece ünlü siper savaşı gelip çattı: Burada bir çatışma, orada bir çatışma, arada da çeşni olsun diye şiddetli bir boğazlaşma, toprakları savunanların zaman zaman yaptıkları büyük kahramanlıklar... Bu çabalar gerçi hoşa gidiyor, savaşçıların cesaretini arttırıyordu, fakat taburları çok daha güçlü olduğu için, dünyanın efendilerinden biri olmaya kalkışmış düşmanın durumunda bir değişiklik sağlayamıyordu.

Bu arada binbaşılığa yükselmiş bulunan Mustafa Kemal, kuzeydoğu Bingazi'de bir liman olan Derne'nin karşısında mevzilenmiş birliklere komuta ediyordu. Aynı Derne Ordugâhı'nda, ondan bir yaş küçük, fakat bütün cephenin komutanı olan Yarbay Enver Bey'in çadırı da kuruluydu. O zamanlar orduda kendisine takılmış adıyla ''Küçük Napolyon'' kısa zamanda savunmanın merkezi ve ruhu olmuştu. Onun yönetiminde savaş aralıksız sürdürülüyor, giderek daha şiddetli, daha etkili oluyordu. Direnişi durmadan tekrar alevlendirmek ve ona özellikle sıkı bir örgütlenmenin ağırlığını kazandırmak için bir an böyle boş durmuyordu. Vahşi insan sürülerinden, oldukça disiplinli birlikler yaratmış, en zor gizli yollardan silâh ve cephane sağlamıştı; yine de eksikliği duyulan bir şey olursa, bunları da kurdurduğu derme çatma atölyelerde yaptırıyordu. Düşman onun şahsında en tehlikeli hasmını görmekteydi; başına çok yüksek bir paha biçilmişti; ikide bir de öldüğünü ilân ediyordu. Yardımcılarının hiç de az olmayan hizmetlerini elbette küçümsememekle birlikte yine de Trablus, özellikle de Bingazi savunmasının, büyük canlılığı ve yılmayan direnmesiyle Enver'in eseri olduğu söylenebilir.

Türkiye'nin bu genç Alkibiades'i (*) eski bir saray müteahhidinin oğluydu, kısa bir süre önce de hanedandan bir prensesin kalbini fethetmişti. Naciye Sultan adlı bu prenses Abdülhamit'in bir oğluyla sözlüydü; fakat hürriyet kahramanına gönlünü kaptırmış ve sevimli görünüşüyle padişahı da etkilediğinden Enver Bey'le nişanlanmasına izin çıkmıştı. Böylece Enver Bey halifenin, dünyanın büyüklerinin bu en büyüğünün yakın bir gelecekteki damadı olmanın sağladığı bir saygınlık çemberinin içinde bulunuyordu. Arkasında muhafız birliği olduğu halde nerde görünse, bedeviler hemen kendisine alkış tutuyorlardı. O da bu büyük, ama hiç de tehlikesiz olmayan çocuklara nasıl davranılması gerektiğini çok iyi biliyor, onlara her sözünü dinletiyordu. -Şatafat olmadan Araba söz geçirilmediğinden- içi pek görkemli döşenmiş kocaman çadırında, oymak beylerini huzuruna kabul ediyor, Berassa, Tarhana, Cafara,

Übeyde, Fassani, Tuareg ve daha başka oymakların ileri gelenlerine elini öptürüyor, yorulmak bilmeyen bir sabırla binlerce şikâyeti ve isteği dinliyor, daha da önemlisi, hayli yüklüce armağanlar dağıtıyor, bir çöl kralı gibi hükümranlığını yürütüyordu. Savaşçı bir İslâm tarikatı olan Senussi'lerin en büyük şeyhi, Bingazi'nin asıl hükümdarı, ona yolladığı dostluk mesajında kendisine şöyle hitap ediyordu: ''Yorulmak bilmez savaşçı, cesurların en cesuru, büyük arslan, dostumuz, gözümüzün süruru, kardeşimiz, devletlu Enver Paşa.''

Talih kuşu, feleğin bu sevgili çocuğunun başına, bugüne kadar arka arkaya konmuştu, daha da konacağa benziyordu. Kendisi de ataklığıyla tek bir darbede kazanmak ya da kaybetmek üzere geleceğini ve canını ortaya koymakta asla duraksama göstermemiş, her seferinde de kazanan o olmuştu. Yıldızının parlaklığına inanmış ve Bonapart gibi İtalya seferinden sonra başında zafer çelengiyle başkente girmeyi umut etmişse, hiç de şaşmamalı buna.

Türklerin görüşüne göre zafer şansı bulunmayan bu savaşın, gereksiz yere uzatılmasının -başladığı günkü durumda hiçbir değişiklik olmadan bir yıldan fazla sürmüştü- bütün vebali Enver'in omuzlarındaydı. Fazla toz pembe gösterdiği raporlarla İstanbul hükümetini, er geç kesin bir darbeyle, her şeyi iyi bir duruma sokacağına inandırmış olmalıdır. Uzağı gören kimseler ise, Türkiye'nin onurunu yeterince koruduğunu, savaş alanından uygun şekilde çekilmesini, bundan sonraki direnişi yerel güçlere bırakarak, İtalya'yla olabildiğince kısa sürede barış antlaşması yapmasını istemekteydiler. Çünkü 1912 yılının başlarında, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, çok daha büyük bir fırtına Balkanlar üzerinde kopmak üzereydi.

Hiç şüphe yok ki Enver Derne'nin geri alınabileceği olanağına inanmıştı. Derne karargâhından bir Türk subayının anlattığı gibi (*) ''Denilebilir ki Enver uzun aylar boyunca kendi gözlerini yine kendisi bağlayarak, sadece bu budalaca ve hemen hemen çocukça rüya için yaşadı. Bir bakıma çarpıcı görünen bu ek düşünceye saplanış hali, bu monomani çok trajik sonuçlara yol açtı: Yığınla insan bu yüzden can verdi; Derne vadisinin boğazları bu yüzden cesetlerle, kanla doldu; ülke için yıkım olan böylesine nafile bir savaşın sürdürülmesinde, parlak bir zafer kazanılacağı güvencesiyle Türk hükümeti yine bu yüzden ısrar etti; böyle bir zaferin kazanılması Avrupa ülkelerinin müdahalesine olanak verecek, belki İtalya'da bile kamuoyunda değişiklikler yaratacak ve bu da Trablus'tan vazgeçmelerine neden olacaktı. Türk subaylarının hepsi elbette ki önderlerinin bu safdilce görüşüne katılmıyordu. Fakat bu konuda duyulan bir kuşkuyu açığa vurmak kimin haddineydi?''

-Gorriere della Sera gazetesinde yayımlanmış- bu sözler satırları arasında göze çarpan kişisel garaz bir yana, Enver'in silah arkadaşlarından bazılarının görüşlerini gerçekten yansıtmaktadır. Mustafa Kemal hiç şüphesiz ''bir kuşkuyu açığa vurmaktan'' çekinmeyenlerdendi, hem de bunu yaradılışı gereği hiç de yumuşak tarzda yapmıyordu. Bingazi'de bu iki adam arasında derin anlaşmazlıklar meydana geldiği, bir daha da asla barışmadıkları biliniyor. Anlaşmazlık tümüyle nesnel konularda farklı tutumlarından kaynaklanıyordu. Bu zıtlık sürüp gitmiş, zamanla daha da büyümüşse, bunun o günlerde Mustafa Kemal'in Enver'de büyük önder kişiliği görmeyişinden, onu alelade biri saymasından çok daha derin nedeni olmalıdır. Mustafa Kemal de sonraları, en akıllı insanların bile delilik olarak gördüğü ve girişimine hiçbir başarı şansı tanımadığı duruma düşmüştür. Ancak o da, tıpkı Bingazi'de Enver gibi, karşı görüşler ve tavsiyelerle yolundan döndürülememiştir. İkisi arasındaki fark, Mustafa Kemal'in işi Enver'in yapmaktan pek hoşlandığı şekilde şansa bırakmayışı, aksine üstün bir satranç oyuncusu gibi her gerçek olanağı, nerdeyse matematiksel bir kesinlikle önceden kestirmesi ve hasmın her hamlesini inceden inceye hesaplamasıdır. Başarılar onun hesaplarını doğrulamıştır. Şans ancak ondan sonra buna eklenmiştir.

Yeni savaş tehlikesinin yarattığı baskılı havayla Babıâli, İtalya'nın üç aydan beri önerip durduğu koşulları, hiçbir kısıtlama yapmaksızın olduğu gibi kabul etmek zorunda kaldı. 18 Ekim 1912'de ''Ouchy'' barış antlaşması yapıldı; burası daha sonra yeni Türkiye'nin doğum yeri olacak olan ''Lausanne''ın bir banliyösüydü. Halkı tümüyle Müslüman bir bölgenin terk edilmesinden doğacak kötü izlenimi hiç değilse şeklen önlemek için padişah, Trablusluları devlete olan bağlarından affedip, kendilerine tam bir bağımsızlık verdi. Roma, yeni efendi, ele geçirdiği Libya'da nice yıllar boyu rahat yüzü görmeyecektir. Barış antlaşmasından İtalya'nın işgal etmiş olduğu, tıpkı İngiliz yönetimindeki Kıbrıs gibi, bir çeşit Türkiye'nin böğrüne yöneltilmiş bir tabancaya benzeyen- Rodos ile buna bağlı ve Küçükasya'nın güneybatı kıyılarının doğrudan karşısında bulunan on iki adayı boşaltması öngörülmüştü. Ne var ki bu konuda verilmiş olan söz tutulmadı. Adalar bugün hâlâ İtalya'ya aitti (*).

***

Şimdi başlayan dönem, daha sonra kendisinin de yazdığı gibi, Mustafa Kemal için hayatının en karanlık günleri olmuştur. Felaketin geldiğini görmüş, yine de bir şeyleri değiştirebilmeye gücü yetmemiştir. Bir zamanlar aynı siyasal inancı paylaştığı arkadaşlarıyla çoktan bozuşmuştu; yönetici şahsiyetler ve çok adama çıkar sağlayan çürümüş ekonomik düzen hakkında, sözünü esirgemeyerek yaptığı eleştiriler yüzünden komitenin gözünde artık kuşkulu biriydi. Ona güvenmiyorlar, ancak yine de hiçbir şey yapamıyorlardı. Görüşlerini böyle uluorta söylemesi, onu mevki ya da nüfuz sahibi olmak için eyleme geçmekten alıkoyuyordu. Kaygılarında kendisini bile şaşırtacak ölçüde haklı çıkmasından, herhalde üzüntülü bir memnunluk duymuş olmalıdır.

Abdülhamit'in akıllıca sakınganlığıyla hep ertelemeyi başardığı şeye, Jön Türk devlet adamları engel olamadılar. Tuna'nın güneyindeki Balkan devletleri -ilk kez, aynı zamanda son kez- birleşmişler ve Osmanlılığa karşı savaşçı bir ittifak oluşturmuşlardı. İki yüzyıl önce Viyana önlerinde başlamış olan hareket artık sona erdirilmeli, Türkiye Avrupa toprağından kesinlikle kovulmalıydı ve Asyalılardan kurtarılmış kıtanın simgesi olarak da Ayasofya'nın kubbesine, bir zamanlar hilale boyun eğmek zorunda kalmış İsa'nın haçı yeniden takılmalıydı.

Ortaklaşa girişilecek bu ''haçlı seferi''nin hazırlıklarını, beylik barış mavalının arkasına saklamak külfetine bile katlanılmadı. Türkiye ise adeta gözü bağlanmış gibiydi. Hristiyanlığın saldırısına karşı hazırlıklı olmak için hiçbir şey yapılmadı. Her hoşnutsuzluk hemen bir darbe havası oluşturuyordu. Subaylar yine yurtsever bir birlikte toplanmışlardı, kendilerine ''Halaskâran-vatanın kurtarıcıları'' diyorlardı. Bu sefer hareket, devrimin galiplerine karşı, İttihat ve Terakki komitesine ve özellikle de bu Jakobenler kulübünün fazla yumuşak başlı harbiye nazırı Mahmut Şevket Paşa'ya karşıydı. Tıpkı 1908'de olduğu gibi, Makedonya'da subaylar açıkça ayaklanırken, ''halaskâran'' da İstanbul'da komitenin iktidarını devirmeyi başardı; hükümet bertaraf edildi, Mahmut Şevket Paşa istifa etmek zorunda kaldı. Meclis feshedildi. Bakanların çoğu Abdülhamit'in eski sadrazamlarından olan bir ''yaşlılar kabinesi'' yönetimi üstlendi. Aralarında enerjik ve yükselme hırsıyla dolu, daha genç biri de vardı: Nazım Paşa. Şimdi harbiye nazırı olmuştu, vatan kurtarıcılarının adamıydı. Rakibi Mahmut Şevket Paşa'nın devrilmesini uzun süre beklemişti. Artık kendisi için, ''yaşlıların'' omuzlarına basarak doruğa tırmanmak ve umutla beklendiği şekilde diktatör olmak için bütün yollar açılmıştı.

Balkan ittifakında Yunanlı Venizelos'un sürekli zorlamasıyla, indirilecek büyük darbe için hazırlıklar tamamlanınca, padişah ve halifeye ilk olarak savaş ilân eden, beberuhi Karadağ kralı oldu, onu Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan'ın üç kralı izledi. Büyük devletler olayların gelişimini, bir gözleri sevinçli, bir gözleri yaşlı halde seyrediyor, bir yandan da tehdit edercesine kaldırdıkları parmaklarıyla statükoda olabilecek bir değişikliğe izin vermeyeceklerini ima ediyorlardı.

Mustafa Kemal elden geldiğince hızla yurduna ulaşmak için herşeyi göze almıştı. Fakat doğrudan gidebileceği yol kapanmış bulunuyordu. Zahmetli bir kara yolculuğundan sonra Mısır'a vardı, ordan İtalya'ya gitti, arkasından Avusturya, Macaristan ve Romanya üzerinde bitmek bilmeyen demiryolu yolculuklarına katlandı.

1912 Kasım'ı sonunda İstanbul'a vardığında ülkesini, Prusya'nın 1806'da düşmüş olduğu duruma çok benzer bir halde buldu Kumanova, Kırkkilise (Kırklareli), Lüleburgaz, Türkiye için Jena ve Auerstedt olmuştu (*). Bütün dünyayı ve askerlik uzmanlarını hayrette bırakarak iki hafta içinde Osmanlı orduları tümüyle çökertilmişti. İktidarının doruk noktasında bulunan harbiye nazırı ve başkomutan Nazım Paşa, genelkurmayın plânlarının aksine, şiddetli bir saldırıyla büyük bir zafer kazanarak vatan kurtarıcısı ününe kavuşmayı düşünmüştü. Stratejisi paniği andırır bir çekilmeyle sonuçlandı. Düşman başkentin kapıları önüne kadar gelip dayandı. Generalinden en alt kademedeki levazım görevlisine kadar, katlanılabilir ölçülerin çok altındaki bir yönetim ve organizasyon bozukluğu öylesine bir ortam yaratmıştı ki, diğer üstün meziyetlerinin yanı sıra azla yetinmesi ve sabretmesiyle tanınmış, cesur Türk askerleri bile buna dayanamamışlardı. Son anda geriye kaçanların durdurulması başarıldı; doğal engebeleri nedeniyle savunmaya elverişli bir yer olan, İstanbul'un hemen kuzeyindeki Çatalca tepelerinde son bir umutsuz direnişe geçildi. Bu tepelerden kuzeydoğu ufkuna bakılınca, uzaklarda bir yer bunca felâkete rağmen bir teselli vermekteydi; burası Edirne'ydi, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci başkenti; düşmanın saldırılarına yiğit Şükrü Paşa'nın komutasında direnmekteydi.

Geri dönenlerin gördükleri dehşet ve şaşkınlık tablolarıydı. Her şeyle donatılmış, zengin bir kentin birkaç kilometre ötesinde, düşman kurşunlarından çok daha can almış açlığa, mavi ölüm kolera da katılmış, kalabalık insan yığınlarını kasıp kavuruyordu. Yenilmiş orduların döküntüleri arasında, Makedonya ve Trakya'dan kaçmış Müslüman halkın uzun kafileleri yol alıyordu. Bunların arasında Mustafa Kemal'in Selânik'ten gelen annesi ve kızkardeşi de vardı; onları bir hayli aradıktan sonra bir göçmen kampında buldu ve İstanbul'da bir eve yerleştirdi. Sonra da kendisini Gelibolu yarımadasında bir tümenin kurmay başkanlığına atadılar, bu tümen yarımadanın en dar kesimini Bolayır önlerinde savunmakla görevlendirilmişti. Mustafa Kemal'in gelişinden az sonra Bulgarlar, Çanakkale Boğazı'na ve başkente giden yolu kapatan bu kilit noktaya saldırdılar; Türkler direndi.

Ayasofya'nın kubbesindeki hilâlin şansına, düşman safında bir Napolyon yoktu, sadece birbirlerinden işkillenip duran bir krallar koalisyonu vardı; her biri diğerlerinin başarısına kıskanç gözlerle bakmaktaydı. Sırplarla Yunanlılar ganimetlerini güvence altına aldıktan sonra, Bulgarları Çatalca önlerinde kırılsınlar diye kendi hallerine bıraktılar. Hristiyanlık dünyası, bu krallardan herhangi birinin Altın Boynuz kıyısındaki büyük kente sahip olmasından yana değildi. Büyük devletler, en önde de Rusya, birdenbire barışı sağlamak gibi bir ahlaksal görevleri olduğunu hatırladılar. Hükümetler mütarekeye aracı oldular ve Londra'nın öncülüğünde görüşmeler yapmak üzere yeşil örtülü masa başına oturuldu.

Daha ilk yenilgilerden sonra Kamil Paşa tekrar hükümetin başına geçmiş, şimdi doksan yaşına basmış olduğu halde, hiç de eksilmemiş enerjisiyle eski düşmanlarına, yukarda anlattığımız üzere kendisini zorla sadrazamlıktan indirmiş olan İttihatçılara ve onların komitesine karşı cephe almıştı. Çok yakında barışın geleceğini umuyordu, o zaman Harbiye Nazırı Nazım Paşa'nın da tam desteğiyle, İttihatçılara adamakıllı tırpan atacak kadar iktidar koltuğuna sağlam şekilde oturacağını düşünüyordu. Bu sağ eğilimli kabinenin geri plânında ilk kez Damat Ferit Paşa figürü görünür ki, daha sonraları Kemalistlerin hırçın hasımlarından biri olacaktır. Prenseslerden birinin kocası olarak hanedanla yakın ilişkiler içindeydi ve güçlü bir monarşi düşüncesinin savunucusuydu. Oksford'da öğrenim görmüştü, dış görünüşüyle bir İngiliz centilmeninden farksızdı ve Kamil Paşa'yla birlikte kesinkes İngiltere'ye dayanan bir politikadan yanaydı.

Ne var ki İngiltere'nin dostları umutlarında hayal kırıklığına uğradılar. Londra'da kesin şekli verilen barış, Türkiye'den başkentin kuzeyindeki küçük bir arazi parçasının dışında, Çanakkale Boğazı'nın önünde bulunan adalara kadar bütünüyle Balkanlardan ve Trakya'dan çekilmesini istiyordu. Avrupa yakasında Türklere sadece İstanbul kenti ile Boğaz'ı çevreleyen topraklar bırakılıyordu.

Sorumluluktan sıyrılmak için -parlamento feshedilmiş bulunuyordu- Kamil Paşa, devlet adamlarından ve paşalardan oluşan bir meclisi, eski tarzda bir ''divan''ı, barış koşulları üzerinde karara varmak üzere toplantıya çağırdı. Ancak bir sonuca ulaşılması hiç de kolay değildi ve görüşmeler uzayıp gidiyordu. Fakat ivedi davranılması da zorunlu görünmekteydi, çünkü İttihatçılara karşı olanların korkulu rüyası Enver Bey, dönüşünde Mısır'da Hidiv tarafından izzet ve ikramla ağırlandıktan sonra başkente çıkagelmişti. Söylendiğine göre Kamil Paşa, Balkanlar'da üstüste kazanılmış zafer haberleriyle onu Trablus'da tutmuştu. Enver, 18 Ocak 1913'de İstanbul'a geldi. İttihatçılar Komitesi derhal gizli toplantılar yaptı.

23 Ocak'ta ''divan'' barış önerisinin kabulünde görüş birliğine vardı. Bu barışta Osmanlılık ruhunu en çok inciten nokta, Edirne'den de çekilmenin kabul edilmiş olmasıydı. Şimdi iş sadece Londra'ya gönderilecek cevabın kaleme alınmasına kalmıştı. Bu konuda görüşme yapılırken, dışarda gürültüler ve giderek büyüyen patırtılar duyuldu. Harbiye Nazırı Nazım Paşa yerinden kalkıp, ne olduğunu görmek için dışarı çıktı. Karşısında Enver'i buldu; kendisine sadık iki yüz kişiyle Babıâli'nin dış salonunu işgal etmişti. Bu sırada sadrazamın yaverleri daha fazla ilerlemelerini önlemeye uğraşıyorlardı. Nazım Paşa, ağzında sigarası, içeri girmek isteyenlerin önüne dikilerek, yarı latife yollu ''Bu şamata da ne oluyor, çocuklar?'' diye bağırdı. ''Toplantıyı rahatsız ettiğinizin farkında değil misiniz?''

Aynı anda birkaç el ateş edildi ve Nazım Paşa elini göğsüne bastırarak yere yuvarlandı. Son sözleri ''Beni vurdunuz, köpekler!'' oldu. Olayın gerçekten böyle ceryan edip etmediği hiçbir zaman tam olarak anlaşılmamıştır. Hükümet darbesine katılanlar, harbiye nazırının bir serseri kurşunun kurbanı olduğunu söylemektedirler.

Bu genel heyecan ortasında Enver, iki elinde de birer tabanca olduğu halde, bir sandalyenin üstüne çıktı, silahına davranacak olanı vurmakla tehdit etti.

Enver'in 18 Brumaire'i böyle oldu (*). Tıpkı Napolyon gibi, o da Mısır'dan dönünce hükümeti dağıttı ve kendisini ülkenin tüm umutlarının üzerinde toplandığı adam durumuna getirdi. Ancak Napolyon gibi birinci konsül olmak konusunda duraksadı ve kurnaz davranıp Mahmut Şevket Paşa'yı ön plana çıkardı. Fakat onun artık dillere destan olan şansı, çok geçmeden doruğa giden yolu da kendisine açacaktı.

Mahmut Şevket Paşa sonunda devletin en yüksek yöneticisi olarak Babıâli'ye gelip makamına oturdu, oysa cesurca bir karar verebilmiş olsaydı aynı makama dört yıl önce de oturabilirdi. Onun atanması konusunda padişah özellikle ısrar etti: V. Mehmet isteğinin kabul edilmesinde, ilk ve son defa, ağırlığını ortaya koymayı denemişti. Ne var ki Mahmut Şevket Paşa'nın sadrazamlığıyla birlikte, İttihatçılar Komitesi, Enver'in başarısı sayesinde, yeniden ve eskisinden daha güçlü şekilde iktidara ulaşmış, kulislerin arkasındaki yerini tekrar almıştı. Kimlerden kurulu olduğunu kimsenin bilmediği bu gizli, korkunç konsorsiyum, eskiden olduğu gibi saklandığı yerden bütün ipleri oynatıyordu.

Bazı tarihçiler 23 Ocak darbesinin birkaç saat erken yapıldığını belirtirler. Komitenin sahneye koyuş direktifine göre baskının, Londra'ya kesin cevabın verilmesinden ve böylece barışın şeklen yapılmış olmasından sonra düzenlenmesi gerekiyordu. Bu şekilde böyle bir barışın bütün utancını ve ağır yenilginin suçunu siyasal hasımlarına yüklemeyi amaçlamışlardı. Ne olursa olsun, şimdi İttihatçılar, ülke çapında kendi saygınlıklarını korumak için, barış görüşmelerini kesmeyi gerekli görüyorlardı; savaş devam etmeliydi.

 

6. ÜÇLER

 

İktidarın yeni sahipleri barışı reddetmelerini silahlı kuvvetlerin bir başarısıyla mazur göstermek zorundaydılar. Akla ilk gelen Bulgar kuşatmasına hâlâ direnen Edirne kalesi oldu. Burayı kurtarmak amacıyla Marmara denizi kıyılarından kuzeybatı doğrultusunda geliştirilecek büyük bir saldırı plânlandı. Bu saldırının başarıya ulaşması durumunda bütün Çatalca hattı boyunca da harekete geçilecekti. Bütün umutların bağlandığı bu harekât, ismen başkomutan olmamakla birlikte, Enver Beyin hayal gücünden kaynaklanıyordu. Gelibolu yarımadasında bir kolordu toplandı, Mustafa Kemal bu kolordunun kurmay başkanı oldu. Düşmana ilk darbeyi indirmek üzere kolordu ileri harekete geçti, fakat en kritik anda yalnız başına bırakıldığı için ağır bir yenilgiye uğradı ve kendisini ancak çok hızlı bir çekilmeyi başararak kurtarabildi. Girişim tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Üstelik, onuruyla da olsa, Edirne düşmüştü. Mahmut Şevket Paşa hükümeti, daha önce yüzkarası diye fırlatılıp atılan aynı barış antlaşmasını imzalamaktan başka çıkar     yol görmüyordu.

İttihatçıların bu apaçık başarısızlığı üzerine hasımları tekrar cesaretlerini toplamışlardı. İstanbul'da yeniden bir hükümet darbesi havası esmeye başladı. İktidara geçme konusunda oynanan bu tahtaravalli oyunu bir defa daha yineleceğe benziyordu. Ne var ki komplo klikleri bir suikast yapmak budalalığında bulunarak her şeyi berbat ettiler.

Hükümet bir şeylerin hazırlandığını bilmekteydi, dolayısıyla da sıkıyönetim kısıtlamalarını iyice ağırlaştırmıştı. 15 Haziran 1913 günü Mahmut Şevket Paşa'ya halkın karşısına çıkarken çok dikkatli olması açıkça rica edildi. Paşa o gün her zamankinden daha neşeliydi ve ''Ah, Allah ne yazdıysa o olur'' diyerek arabasına bindi, harbiye nezaretinden Babıâli'ye gitmek üzere yola çıktı. Az sonra beş al silah sesi duyuldu. Beyazıt camiinin köşesinde, meydandan dar bir yola girilen yerde, sadrazam bir suikastin kurbanı olmuştu. Nazım Paşa'nın öcü alınıyordu.

Bu çirkin cinayet eylemi komitenin çok işine yaradı, artık muhalefete iyi bir tırpan atılabilecekti. Yasa dışı bir düzene kayıldı. Daha önce söz konusu ettiğimiz Cemal Bey, siyasal bakımdan büyük nüfuz sağlayan bir mevki olan İstanbul askeri valiliğine getirildi. Komitenin yürütme organı olarak bu yumuşak başlı küçük adam olağanüstü derecede beceri gösterdi. İttihatçıların hasımları daha ne oldunu anlayamadan yakalandılar. Sadece Damat Ferit Paşa ile şanssızlığın peşini bir türlü bırakmadığı Prens Sabahattin'in ortadan kaybolmalarına, herhalde bile bile, göz yumuldu.

Daha az tehlikeli görülenler sürgüne gönderildi, fakat seçkin kişilerden on üçü ölüm cezasına çarptırıldı. Padişah bu cezaları onaylayacaktı. Öteki dünyaya sevkleri öngörülenlerin vizelerini imzalarken, on ikinci kişiye kadar hiçbir duraksama göstermedi. Fakat sıra on üçüncüye gelince kalemden elinden düştü, söz konusu kimse kendi damadı Salih Paşaydı. O zaman padişah ve peygamberin vekili, yurttaş Talat Bey'in âdeta dizlerine kapanarak kızının kocası için af diledi. Komite bu adamın başın, kendi iktidarını kanıtlamak için özellikle istiyordu. Aslında zavallı Damat Salih Paşa İttihatçıların hasmı olarak göze batıcı şekilde ortaya çıkmış da değildi. Fakat onun şahsını bahane ederek, hanedanın akrabası olmanın dahi kimseiy İttihatçıların öcünden kurtaramayacağını göstermek istiyorlardı. Talat Bey, Osmanlı soyunun sondan bir önceki hükümdarı, V. Mehmet'ten imzasını zorla aldı. Ertesi sabah majestelerinin damadı darağacında sallanırken, ülkede hükümdarın padişah değil, komite olduğunu da ilan ediyordu.

Bununla birlikte alınan acımasız önlemler etkisini göstermişti: İç savaş ve parti kavgaları o günden itibaren sona ermişti. Ülke sonunda huzura kavuşmuşa benziyordu; muhalefet artık ortaya çıkmayı göze alamaz olmuştu. Önderleri uzaklardaydı; kimi Paris'de, kimi Londra'da İttihatçıların diktatörlüğüne karşı, tıpkı bir zamanlar Abdülhamit zamanında olduğu gibi gizli komplolar hazırlamak uğraşı içindeydi. Bütün yapabildikleri de bundan ibaretti.

Bu sırada şans bir kez daha komitenin yüzüne güldü, böylece kahramanca bir eylemi başarmak onurunu kazandılar, Lüleburgaz'da, Kırk-Kilise'de kaybedilenleri geri aldılar. Balkan kralları giriştikleri haçlı seferi sırasında tam bir uyum içindeydiler, fakat şimdi sıra ele geçirilen Makedonya ganimetinin bölüştürülmesine gelmişti. Hiçbiri paylarına düşenle yetinmiyor ya da yetinmek istemiyordu. Sırbistan denize ulaşmak hayali peşindeydi, şimdi kendisini aldatılmış sayıyordu, çünkü büyük devletler Müslümanlar çoğunlukla bulunduğu Arnavutluğun bağımsız devlet olmasını istiyorlardı. Yunanistan, Rus ve Bulgar çarlarının yanı sıra kendisini Bizans'ın üçüncü mirasçısı sayıyordu,ayrıca yaptığı fedakârlığın yeterince karşılığını görmediği ve Bulgaristan'ın yararına kendisine haksızlık edildiği kanısındaydı. Böylece 1913 Temmuzuna gelindi; Londra barış antlaşmasının imzalanmasından birkaç ay sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın kanlı finali oynanmaya başladı. Sırbistan ve Yunanistan güçbirliği yaparak Bulgaristan'a saldırdı; Romanya uzun zamandan beri gözü Tuna ile Karadeniz arasındaki Güney Dobruca'da olduğundan, ordularını Sofya'ya doğru harekete geçiriverdi. Kısa bir süre öncesine kadar, Doğu İmparatorluğu tacının kendisine göz kırptığı, Bulgar Kralı Ferdinand çok zor bir duruma düşmüştü.

Hristiyanların kendi aralarında savaşa tutuşmasından Türkler yararlandılar, bundan dolayı da kimsenin onları kınamaya elbette hakkı olamazdı. Büyük devletlerin tehditkâr edayla kaşlarını çatmalarına aldırış etmeksizin ordularını kuzeye, Edirne'ye doğru yürüyüşe geçirdiler.

Daha önce birkaç kez olduğu gibi, bu sefer de Mustafa Kemal ile Enver, biri binbaşı, diğeri yarbay olarak, yine birlikte savaş alanındaydılar. Edirne'den ancak bir, iki günlük uzakta bir yere gelinince, Enver başkomutanlıktan daha ilerde bulunan süvari tugayına katılmak için izin istedi. Tugay hızlı gidişle at sürmeye devam etti, hiç önemli olmayan Bulgar direnişi kolayca aşıldı; Jön Türk devriminin yıldönümü günü, 23 Temmuz 1913'de Enver, süvarilerin en önünde, geri alınmış bulunan kente girdi ve böylece ''Edirne Fatihi'' unvanını kazandı, bunu da telgrafla bütün dünyaya duyurdu.

Meriç ırmağı sınır olmak üzere, Edirne'yle birlikte bütün Trakya'yı Türklere bırakmak zorunluluğu doğdu, böylece Türkler Avrupa toprağında, hem de sağlam biçimde, yine kalmış oldular. Bükreş barışının yeni sınır belirlemeleri de uzun ömürlü olmayacaktı. Daha önce Makedonya'nın büyük kesimi Bulgarlara bırakılmışken, şimdi onların yerini Yunanistan almıştı, böylece Selânik, Mustafa Kemal'in yurdu Yunanistan sınırları içinde kaldı. Sırbistan'ın denize açılmak umudu yine suya düşmüştü.

***

Bu sırada İstanbul'da birçok yıl için yerinde kalacak ve Avrupa tarihlerine de geçecek sağlam bir hükümet kurulmuştu. Mahmut Şevket Paşa'nın ölümünden sonra ilkin Ahmet İzzet Paşa, harbiye nazırı oldu. Arnavut beyleri soyundan geliyordu, üstün yetenekli bir askerdi, fakat kendisini eğilimlerine aykırı olarak politik rol oynamaya zorlanmış gibi görünüyordu Önce nazır olmayı reddetmiş, sonra yine de kabul etmişti, çünkü aksi halde bu görevi Enver alacaktı; bu da İzzet Paşa'nın görüşüne göre ''vatanın ciddi şekilde tehlikeye sokulması'' demekti. Sarsılmaz sakinliği, ölçülü davranışı, asla gösterişe kaçmayan zekaca üstünlüğü, düşmanları tarafından bile kabul edilen dürüst karakteri onu herkesin güvendiği adam yapmıştı. Hiçbir partiye bağlanmadan, orta bir yol izlemeyi denedi. Fakat özelikle de bundan dolayı uzun süre tutunamadı, çok geçmeden de çekildi, böylece zor günlerde bir köşeye sinmiş aşırı uçlar tekrar ortaya çıktı. Arnavutlar büyük devletlerin bir armağanı olarak bağımsızlıklarını kazanmışlardı, ülkenin krallık tacını İzzet Paşa'ya sundular. Fakat paşa bunu reddetti. Hatıralarında ''çünkü böyle bir şeye hiç hevesim yoktu ya da daha doğrusu, Talat Paşa'nın düşündüğü gibi, kendime güvenemiyordum'' diye yazar. Paşanın kendisine göre nedenleri ağır basabilir; fakat Arnavutluk tacını gitmesi hiç kuşkusuz Türkiye'nin çıkarına olacaktı. Bundan sonra Arnavutluk bazı kralların kısa ve pek de parlak olmayan geçici temsillerine sahne oldu. Mareşal İzzet ise yeni general Enver'e yer açmak zorunda kaldı, böylece Enver otuz iki yaşında harbiye nazırı ve olağanüstü yetkilerle orduların başkomutan vekili oldu. (Orduların başkomutanı padişah kabul edildiğinden, fiilen başkomutan olan, bu şekilde bir vekil unvanı taşıyordu).

Tıpkı Roma tarihinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunda da şimdi üç kişi, bir triumvira, kesin iktidarı eline almış bulunuyordu. Parlamentosu ve bir yığın nazırıyla bir meşrutiyet düzeni iş başındaysa da, greçekte ülkeyi bundan böyle yönetecek olan İttihatçıların ünlü üç yıldızı, Enver -Talat -Cemal'di.

Bunlar içinde en çok öne fırlamış olan figür, Enver Paşa'ydı. İçin için yıpranmış, umudunu neredeyse tümüyle yitirmiş bir ülkeye bu alımlı delikanlı, general üniforması içinde çoktandır özlenen kurtarıcı gibi göründü. Ordu kendisine tapıyordu. Gerçekten de onda alışılmamış boyutlarda kişisel bir ataklık vardı. Gözü pekliği konusunda sayılabilecek pek çok örneklerden yalnızca biri olarak, Arnavutluk ayaklanmalarının birinde, kendi birlikleri subaylarına baş kaldırınca, onun doldurulmuş bir topun karşısına geçip isyancı topçu askerlerine ateşleme ipini çekmelerini haykırmasını gösterebiliriz. Hiçbir şeyden korkmayan bir askerdi, pervasız bir devlet adamı oldu. Karşılaşılan bir durumun ince hesaplarla ilerisini gerisini düşünmek ya da küçük olsun, büyük olsun sorumluluktan kaçınmak hayatı boyunca tanımadığı şeylerdi. Tehlikeleri hiçe saymasında, kararlarında bir gününün bir gününe uymamasında, hedefleri sık sık değiştirmesinde, kısaca bütün davranışlarının temelinde tek bir dürtü yatmaktaydı: Osmanlı İmparatorluğu'nu bir zamanlardaki büyüklüğü ve görkemiyle yeniden kurmak. Böylesi bir ülküyü gerçekleştirmenin yazgısı olduğunu hissediyordu; yine bu yazgı, o güne kadar kolayca başarı üstüne başarı kazanmasını sağlayarak kendisini şımarık bir gözde gibi yükseklere çıkarıvermişti. Bu düşünce bir serap halinde gözünün önünden gitmiyordu; hayalini öylesine güçlü biçimde dolduruyordu ki, gerçekleri artık göremiyordu. Bu kuruntuya akıldan geçirilebilecek türlü tasarımlarla bir biçim verme yollarını aradı; İslâm dünyasını birleştirme yolu kapalıysa, bütün Türkleri bir bayrak altında toplayacak büyük bir imparatorluk kurmak denenmeliydi. Bu hülya uğruna ülkesini, büyük Avrupa devletlerinin hesaplaşma kavgasına bulaştırdı, çünkü -daha başka birçoklarıyla birlikte- Osmanlılığın dirilme saatinin geldiğine inanıyordu. Hep en yükseklere doğru atıldı, bu yüzden de ayaklarının altındaki toprak kayıverdi. Ülkesini yepyeni parıltılar içinde yüceltmek istedi, mahvolmasına yol açtı. Hep delikanlı olarak kaldı; hep atılgandı, hep gözüpekti; kendi gücünü büyüksedi; sırf isteği yerine gelsin diye, katı gerçekler karşısında körmüş gibi davrandı ve kısacık ömrünü, yine kendisine yaraşır biçimde, bir hayaleti kovalayarak sona erdirdi. Çağdaşları ona kahraman dediler, daha sonra gelenler ise bir serüvenci.

İktidar ortağı Talat Paşa, o zamanki Türkiye'nin devlet adamı olarak en dikkate değer kafasına sahip simasıydı. Sağduyuluydu, amaçlara uygun düşünürdü, gerçekçi bir politikacıydı ve Enver'in coşkulu atılımları sırasında tökezlememeyi başarmıştı. Birbirlerine tümüyle zıt göründükleri halde, bu iki adam arasında ciddi bir anlaşmazlığın çıktığı da asla duyulmamıştır. Enver'de her şey zarif ve yumuşaktı; ortaca boyda narin bir vücudu, kadınımsı ince elleri, göze çarpan hiçbir çizgisi, hiçbir belirtisi olmayan, düzgün, güzel bir yüzü vardı; bütün davranışlarını sürekli hep aynı kalan bir nezaket örter, en şiddetli heyecanlar anında bile sakin durumunu bozmaz ve içinden geçen düşünceleri asla karşısındakine belli etmezdi. Bir topluluk karşısına çıkarken sıkılır, âdeta ürker, hemen yüzü kızarırdı; Doğulu bir nazırdan, eylemlerinde radikal bir önderden çok, Prusya muhafız alayından, kendi halinde bir teğmene benzerdi.

Buna karşılık Talat'da her şey iri, güçlü ve semizdi. Dev gövdesi, heybetli omuzları, normalbir adam yumruğunun iki katı büyüklüğünde elleri, dolgun boynunun üstüne oturmuş koca kafasıyla iyi kalpli, tonton bir ayı izlenimi verirdi. Bu görünümüyle de karşısındakine güven duygusu uyandırırdı; her zaman takınmaktan pek hoşlandığı açık kalpli, içtenlikli adam tavrıyla da bu güveni daha da güçlendirirdi. Böyle güleryüzlü, babayani adam maskesinin ardında hinoğlu hin bir zeka, soğukkanlı bir çıkarcılık ve insanların içinden geçenleri anlamakta, kehanete yakın derecede bir yetenek saklanırdı.

Enver, Boğaziçi'nin en güzel yerinde,krallara yaraşır biçimde döşenmiş bir sarayda otururken, Talat kendi halinde basit hayatı sever ve gösterişsiz bir yan sokakta, küçük burjuva işi döşeli bir katta barınırdı. Enver'in görkemli kabul salonunda, bir sayvanın altında altın bir koltuk dururdu, Osmanlı prensesi eşinin düğün tahtıydı bu. Talat'ın evinde, daracık koridorunda da bir telgraf aygıtı dururdu, bir zamanlar ekmek parasını bununla kazanmıştı, şimdi ise bu aygıt onun örgütüyle gizlice haberleşmesine hizmet ediyordu. Basit halkın içinden gelmiş olmaktan övünç duyardı; sürekli çalışması ve gösterdiği sebatla, sıçramalar olmaksızın, posta memurluğundan Osmanlı İmparatorluğu'nun sadrazamlığına yükselmişti. Doğulu halklarda çok görüldüğü üzere, genel eğitimindeki ve okul öğrenimindeki eksikleri onda farkedilmezdi. Daha önce çatal bıçak kullanmasını hiç bilmediği halde -bunlar o zamanlar ancak yüksek tabakaca kullanılıyordu- nazır sıfatıyla yabancı diplomatlara verdiği yemekleri, centilmence bir zerafetle yönetmesini ve ülkesini en kibar biçimde temsil etmesini bilmiştir.

Üçüncü adam Cemal Paşa, kısa boylu, tıknazdı; siyah çember sakalının çevrelediği soluk sarı yüzü, Asyalılara özgü sabırlı sakinliği yansıtır, ancak pek ender görülen öfkelenme anlarında, yaradılışındaki dizginleyemediği ateşli coşkunluğu, ortaya çıkardı. Genellikle yumuşak başlıydı; görgülü ve güleryüzlüydü; hatır sayardı; geniş görüşlüydü; kadınlara ve oyun kâğıtlarına düşkündü; çevresinin hoşuna gitmeye uğraşır ve bunu da başarırdı. Yüksek zihinsel yetiler ve çelik sertliğinde bir irade onda da vardı, ama öteki iki yoldaşıyla asla boy ölçüşmeye kalkışımadı. Politikada daha çok oportünistti, günün adamıydı; Fransa'ya sempati duyardı, nitekim 1914 Temmuzunda Türkiye'nin bir ittifak önerisiyle Paris'e gitmiş, fakat nazikçe red cevabıyla karşılanmıştı. Bunun üzerine o da Almanya'ya yöneldi. Günü gününe uymayan hırsı, İstanbul'da çevresini tedirgin ediyordu. Bu yüzden pek anlı şanlı biçimde Suriye'ye gönderildi, orada padişahın vekili olarak, imparatorluk otoritesini temsil edecekti.

İlk zamanlar sadrazamlık Mısırlı Prens Sait Halim Paşa'ya verilmişti; bu zat Hidiv'in kuzeni ve bu ülkede genel valiliği kendi ailesine özgü bir ayrıcalık durumuna getirerek, Mısır Krallığı'nı kurmuş olan ünlü Mehmet Ali Paşa'nın torunuydu. Sait Halim çok bakımlı ve çok zengin, kibar bir beyefendiydi; olağanüstü derecede temsil yeteneği vardı ve yalnızca göstermelik olarak hükümetin başındaydı. Bu makamda kalması, İttifak devletlerinin beklenen zaferinden sonra Mısır tacını giymek hayalinden ileri geliyordu; ne var ki öteki üçler gibi o da bir suikast sonucu öldürüldü.

Üçlerin iktidarı her ne kadar felâketli bir biçimde sona erdiyse de, işbaşına geçtikleri zaman, dünya savaşına karışmalarından önceki dönemde, ülkeye çok yararlı oldukları da inkâr edilemezdi. Parti kavgaları sona ermiş, beş yıldan beri devleti sarsan iç çekişmeler bir darbede kesilmişti. Enver ile Talat'ın durumu öylesine güçlüydü ki, Meşrutiyetin saray klikleri de o zamana kadar son söz kendisinde olan İttihatçıların gizli komitesi de arka plâna itilmişti. Komite gerçi varlığını hâlâ devam ettiriyor, hatta bir ölçüde etkili de oluyordu, ama bu etki artık eski derecede değildi. Talat merkez komitesine saygı gösteriyor, işine geldiği zaman arada sırada onları kendisine siper ediyor, ama yine de sözünü geçiriyordu. Parti geri plânda kalmıştı, parti önderleri hükümrandılar; muhalefet susmuştu bakanlar kurulu ve parlamento çoğu kez hiçbirr itiraz öne sürmeden kararları onaylıyor, padişah da imzalıyordu.

Artık iktidar için kavga yüzünden kösteklenmeksizin, bütün güçler ülkenin bir an bile geciktirilmemesi gereken kalkınma hamlesine yöneltilebilirdi. Bir yandan İslâmi yaşama biçimleri korunurken, bir yandan da Batı'nın ilerlemesinden yararlanmak yolları araştırılıyordu. Fakat bağlarından sıyrılınamayan din yüzünden köklü reformların yapılması, yabancılara verilmiş imtiyazlar ile büyük devletlerin sürekli tehditkâr istekleri yüzünden devletin gerçek anlamda geliştirilmesi engelleniyordu. Nitekim kapitülasyonların kaldırılması isteği Türkiye'nin savaşa girmesinde belirleyici etkenlerden biri olmuştur. Bununla birlikte yine de türlü güçlüklerin arasında elden geldiğince ileri gidilmeye çabalanıyordu. Avrupalı uzmanlara bel bağlanmıştı; bu konuda herhangi bir tercih izlenimi uyandırıp gücenikliğe yol açmamak için de büyük devletlerin hepsiyle işbirliğine gidilmişti. Donanmanın yeniden kurulması İngiltere'ye havale edilmişti. Türkiye'de Avrupa'dakinden çok daha önemli rolü olan jandarma örgütünün geliştirilmesi işi Fransa'ya verilmişti; ayrıca maliyede yapılacak reform da bu ülkeye bırakılmıştı. Kazanç getiren bir dizi ayrıcalık başka türlü ekonomik verimlilik sağlanamadığından, çeşitli milletlerden isteklilere dağılmış bulunuyordu. Ordunun yeniden örgütlenmesi Alman modeline göre sürdürülüyordu, bu amaçla askeri bir heyet getirtilmişti. Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa'yla birlikte Almanya'nın böyle bir işi üstlenmesinden dolayı öfkelenmişler ve kıyameti koparmışlarsa da Enver'i kararından döndürememişlerdi.

Harbiye nazırlığına gelir gelmez, bu genç general subaylar arasında büyük çapta değişikliklere girişti. Yaşlı ya da ehliyetsiz elemanlara yol verildi, yerlerine gençler getirildi. Bu vesileyle orduyu siyasal hasımlarından da arındırmış oldu. Hatta Şükrü Paşa, Edirne'nin bu şanlı savunucusu bile sürgüne gönderildi. Enver bu eyleminde sadece kişisel amaçlar gütmüş olmakla kınanmıştır. İktidarına sağlam dayanaklar yaratmak isteğine kuşku yok, ama aynı zamanda da ordudaki siyasal parçalanmalara bir son vermek istemişti. Kendisi hükümet darbesiyle doruğa tırmandığı için, bir avuç kararlı adamın en güzel devrimleri yapılabileceğini çok iyi biliyordu. Ama ülke artık böylesi hareketlerden gına getirmişti.

1806 Prusyasına benzer biçimde apaçık askeri iflasından sonra Türkiye'de iyice silâhlanmış komşuları karşısında, her şeyden önce ordusunu yeniden diriltmek zorundaydı. Bu işin çok kısa zamanda bir dereceye kadar başarılması, Enver ile Alman askeri heyetinin çabaları sayesindedir. 1914'te Taksim alanında yapılan büyük geçit töreninde, Alman olmayan uzmanların suratlarını ekşiterek kabul etmek zorunda kaldıkları gerçek, Osmanlı ordusunun yeniden çok yüksek bir düzeye çıkmış bulunmasıydı.

***

Mustafa Kemal Edirne'nin geri alınmasından sonra yarbaylığa yükselmişti. İkinci Balkan Savaşı'nın 1913 ağustosunda sona ermesinden beri annesi ve kız kardeşiyle birlikte İstanbul'da oturmaktaydı. Gelgelelim başkentte ona göre uygun bir görev yoktu. Devrimci dostları ve Selânik'ten eski arkadaşları devletin başına geçtikleri halde, kendisi tanınmayan bir kurmay subaydan başka bir şey değildi. Haşin, geçimli olmayan mizacıyla kendisini sevdirmeyi pek bilememiş, üstelik eleştirici sözleriyle kuşkular da uyandırmıştı. Nitekim eski arkadaşlarının büyük çoğunluğu, çoktandır artık onun dostu değildiler. Enver'in politikasına açıkça cephe almıştı ve Türkiye'nin Almanya'yla çok yakın bağlar kurmasını kesinlikle istemiyordu. Bu noktada Cemal Paşayla birleşiyordu, iktidar sahipleri arasında arada bir kendisine el uzatan tek insan da oydu. General Liman von Sanders başkanlığında Alman askeri heyetinin davet edilmesini en sert şekilde kınamaktaydı. Bunun Türk milletine bir hakaret olduğunu belirtmeliydi. Bu olayı böyle yorumluyorsa, bir İngiliz heyetinin Türk donanmasını yeniden örgütlemek üzere görevlendirilmesinin, kendisinde benzeri bir hoşnutsuzluk uyandırmamış olmasını açıklamak çok güçleşir. Belki de İtilaf devletlerinin, Almanya'ya Türk bölgesini nüfuzu altına almak ya da düpedüz ele geçirmek gibi saçma plânlar yükleyen ve ünlü ''doğuya açılma'' sloganı ile zihinleri karıştıran propagandasının etkisinde kalmıştı. Oysa Almanya'nın o günlerdeki çok belirgin çıkarı, Osmanlı devletinin varlığını sürdürmesinde ve elverdiğince de güçlenmesinin sağlanmasındaydı.

Mustafa Kemal'in hükümetçe izlenen politikaya açıkça karşı çıkması ve görüşlerini kesin biçimde dile getirmekten çekinmemesi üçleri rahatsız ediyordu. Kendisini şerefli bir şekilde başkentte uzaklaştırıp, askeri ataşe olarak Sofya'ya yolladılar; sayıları pek azalmış dostlarından biri, Fethi Bey orda elçi bulunuyordu.

Sofya'da geçirdiği bu zaman, onun yabancı ülkede uzun süreli ilk ve son kez kalışı, resmi bir görevle Türkiye'nin dışındaki dünyayı tanıyışı oldu. Yapılacak pek az işi olduğundan, vaktinin çoğunu Bulgar başkentinin kibar salonlarında geçirme olanağı buldu. O günlerini bilen görgü tanıkları, Mustafa Kemal'in içine kapanık ve ciddi bir izlenim uyandırdığını anlatmaktadırlar; sallapatiydi, havadan sudan konuşmasını beceremiyordu; bütün çabalarında kendini bildiği, bir alanda hissetmeyişinden ileri gelen bit tedirginlik göze çarpıyordu. Buna karşılık arkadaşı, elçi Fethi Bey, çok konuşkandı; topluluk adamı bir beyefendiydi; çok zekiydi; iyi aile eğitimi görmüş bütün Türkler gibi davranışlarında, bir kendinden emin oluş durumu bir rahatlık vardı. Aslında meslekten yetişme subaydı, Paris'te diplomatik hizmetleri olmuş, daha sonra da yeni Türkiye'nin en önemli makamlarına yükselmiş, böylece de zaman zaman Mustafa Kemal'e ters düşmüştür.

Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada Mustafa Kemal Sofya'daydı.

***

Yangın Avrupa'ya yayılırken, Çanakkale Boğazı gibi kilit noktasını elinde tutan Türkiye'nin ne yapacağı sorunu giderek önem kazanıyordu. Tarafsız mı kalacak, yoksa savaşa mı katılacaktı? Katılırsa, hangi taraftan olacaktı?

Alman askeri heyetindeki subaylardan biri olan Hans Kannengiesser, Türkiye için son derecede ağır sonuçlar doğuracak bir kararı Enver'in bir çırpıda verdiği, tarihsel sahneyi şöyle anlatır (*):

''10 Ağustos 1914 günü, Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yanında mutat fortrakta bulunuyordum. Görüşmenin orta yerinde, göreneğe aykırı olarak hademe içeri girdi ve (daha sonra Süveyş Kanalı seferini yönetecek olan) Yarbay Kress'in görüşmek istediğini haber verdi. Herhalde çok ivedi bir durum söz konusuydu.

Kress: ''Çanakkale müstahkem mevki, Alman savaş gemileri Goben ve Breslau'nun Boğaz girişinde bulunduğunu ve serbest giriş izni istediğini bildiriyor. Boğaz komutanlığı, Kumkale ve Seddülbahr tabyalarına derhal bildirilmek üzere verilecek direktifi rica ediyor.''

Enver: ''Buna şimdi karar veremem. Önce sadrazamla görüşmeliyim.''

Kres: ''Fakat hemen telgraf çekmek zorundayız.''

Her zaman, çok çabuk karar verme gücünü göstermiş bulunan Enver için gerçekten zor bir karar anıydı. Dıştan pek belli etmemekle birlikte, içinden zorlu bir savaş veriyordu. Sonunda kısaca:

''İçeri bıraksınlar'' dedi.

Biz iki Alman ferahlamıştık. Fakat Kress hâlâ memnun değildi.

''Eğer Almanları İngiliz gemileri takip eder, bunlar da aynı şekilde içeri girmek isterlerse, üzerlerine ateş açılsın mı?''

Enver'i yeniden bir düşüncedir aldı. Durumun nazırlar kurulunda karara bağlanması gerekirdi. Bu soruyu şimdilik cevapsız bırakabilirdi.

Kress: ''Ekselans, böyle bir durumda astlarımızı derhal verilmesi gereken kesin emirlerden yoksun bırakmamalıyız. Ateş açılsın mı, açılmasın mı?''

Enver, yeniden düşündükten sonra, ''Evet'' dedi.

Hiçbirimiz istifimizi bozmamıştık. Kress çekilip gitti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi fortrakıma devam ettim.''

Bu adımı atmakla Türkiye öylesine ileri gitmişti ki, artık geri dönemezdi. Zaten fırtına kopmazdan önce Almanya'yla gizli bir antlaşma da imzalamış bulunuyordu. Fakat ülkede bir savaş serüvenine atılmak doğrultusunda pek az eğilim vardı. Nazırlar kurulunda tarafsız kalıp savaşın gelişimini kollamak görüşü ağır basmaktaydı. Acaba Türkiye için bu çatışmadan sürekli uzak kalmak olanağı var mıydı? Boğazlardan serbest geçişle, doğudaki savaş ortağıyla doğrudan bağlantı kurmak, İtilaf devletleri açısından hayati önemdeydi; bu olgu karşısında böyle bir soruya hemen cevap vermek zordur. Öte yandan Rusya, Osmanlı İmparatorluğu için adeta geleneksel can düşmanıydı. Enver ile Talat, bazı duraksamalarla olsa bile yine de onların yanında yer alan Cemal, bu rizikoyu göze almak ve tüm sorumluluğu yüklenmek konusunda kararlıydı; İttifak devletlerinin zaferinden de emindiler. Kabinedeki arkadaşlarını az çok bir oldu-bitti karşısında bıraktılar. Nazırlardan üçü istifa etti, bunların arasında bir zamanlar komite başkanlığı yapmış çok önemli bir kişi, maliye nazırı, dönme Cavit Bey de vardı. Sadrazam Sait Halim Paşa da görevini bırakmak istedi, fakat kalmaya razı edildi. Diğerleri duruma boyun eğerek bu oltu-bittiyi kabul ettiler. Verdikleri bu kararda vicdanlarını rahatlatan bir nokta, İtilaf devletlerinin Türkiye'nin toprak bütünlüğünü garanti etmekle birlikte, tarafsız kalmanın ödülü olarak kapitülasyonların kaldırılmasını kabul etmeye asla yanaşmamalarıydı.

Karadeniz'de Rusya'yla çatışmaya geçilmesi üzerine İtilaf devletleri 1914 Kasımının başlarında Türkiye'ye savaş ilân ettiler. Eylül 1914'te ise sultanın fermanıyla bütün kapitülasyonlar tek yanlı olarak kaldırıldı, bu karar bütün ülkede sevinçle karşılandı. Bu kapitülasyonlar Türk halkının küçük düşürülmesi olarak görülmekteydi.

Ne var ki sevinç uyandıran tek olay da bundan ibaret kaldı. Halk, savaşı benimsememişti. Savaşa katılmanın daha çok zorunluluk karşısında, ister istemez girişilmiş bir kumar oyunu olduğu hissedilmekteydi. Halk bu kumarı onaylamamıştı, sessizce kabullendi, fakat coşkudan eser yoktu. Aydın zümrede ise sadece yarımağızla bir onaylama vardı, susmayı yeğliyorlar ve 'daha da kötüsü, meydana gelen koşullardan kendi çıkarlarına yararlanmak yollarını arıyorlardı.

Mustafa Kemal, Türkiye'nin İttifak devletleri safında savaşa girmesine karşı çıkan, sayıları hiç de az olmayan zümredendi. Fakat -bu konuda eldeki belgelerden kesinlikle anlaşıldığına göre- yurttaşlarından hiçbiri gelecekteki felaketi onun gibi tam bir netlikte önceden görebilmiş değildi.

Sofya'dan hükümete yazı üstüne yazı göndermiş, hazırlıksız olan ve daha önceki savaşlardan dolayı güçsüz düşmüş bulunan ülkesinin savaşa katılmaması yolunda ısrarla uyarılarda bulunmuş ve İttifak devletleri için hiçbir zafer şansı bulunmadığını da belirtmiştir. Oysa o sırada Alman orduları durdurulamayacak sanılan bir sel gibi Paris'e doğru ilerlemekteydi. Savaşın böylesine umut verici bir biçimde geliştiği sırada, onun tahminleri saçma ve uyarıları da küskün birinin karamsarlığı olarak nitelendirildi. Sonucu önceden kestiren bu yargıları, dünyanın içinde bulunduğu durumu, enine boyuna hesaplamaya dayanan bir akıl yürütmeden kaynaklanıyordu; böyle düşünen de yalnız kendisi değildi. İsviçreli Hermann Stegaman gibi uzağı gören bir gözlemci de, o günlerde Almanya'nın politik açıdan savaşı kaybettiğini, bundan dolayı da askeri açıdan artık kazanamayacağını belirtmişti.

Ancak madem ki karar bir kere verilmişti, asker olarak Mustafa Kemal de ülkesinin savaşına etkin olarak hizmet etmek istiyordu. Geriye çağrılıp cephede görevlendirilmesini istedi. Enver Paşa, Sofya'daki görevinin şu sırada daha önemli olduğunu ve orada kalması gerektiğini bildirdi. Kuşkusuz pek de boşuna değildi bu söz. Çünkü o günlerde Bulgaristan'ı İttifak devletleri safına çekmek için Sofya'da her çareye başvurulması gerekmekteydi. Mustafa Kemal cevap olarak telgrafla, tehlike anlarında savaşmaktan daha önemli bir görev olamayacağını bildirdi. Ancak bu telgrafa cevap gelmedi. Haftalar geçiyordu. Pek çok kimse gibi Mustafa Kemal de savaşın bir iki ayda biteceğini sanmaktaydı. Sabırsızlıktan kendini yiyordu. 1915 yılının başlarında daha fazla dayanamayıp izinsiz olarak yola çıkmaya karar verdi. Bavulunu hazırlamıştı ki, geriye çağrıldığını ve Liman von Sanders'in bölge komutanı bulunduğu Gelibolu'da 19. Tümen komutanlığına atandığını bildiren emri aldı.

Çanakkale Boğazı'nın uzun, dar, yarımada yakası olan Gelibolu bu sırada savaş olaylarının odak noktası olmuş bulunuyordu. Müttefikler savaş gemileriyle Boğazı geçmeyi denemişler, ağır kayıplar vererek başarısızlığa uğramışlardı. Şimdi ise çok daha geniş kapsamlı bir hazırlığa girişmişlerdi, deniz yolunu karadan açıp Türkiye'nin başkentine ulaşmayı amaçlıyorlardı.

İstanbul'un alınması başarılırsa, bir taşla üç kuş vurulmuş olacaktı: Türkiye barış yapmaya zorlanacaktı; ikincisi müttefikler Rusya'yla doğrudan ve güvenli bağlantı kuracaklardı; üçüncüsü de Orta Avrupa kalesi çevresindeki halka güneydoğudan da kapatılmış olacaktı.

Savaşın büyük umutlar bağlanmış, Gelibolu adı verilen bu ara oyunu, klâsik çatılı bir dram gibi, gittikçe büyüyen gerilim eğrisi, aksiyonu yavaşlatıcı duraklamaları, düğümü ve peripesileriyle temsil edildi. Aynı zamanda şaşırtıcı talih dönmeleri, akıl almaz rastlantılar, yanılmalar ve birdenbire göz önündekini görmeyişlerle de doluydu; sanki Troya savaşında olduğu gibi, eski Grek tanrıları da bu kavgaya katılmış gibiydi. Sahne de zaten tarihsel bir haleyle kuşalıdır. Bu deniz geçidi, Eskiçağ'daki adıyla Hellespont, öteden beri hep saldırılara uğramış, coğrafi zorunluluklarla halkların birbiriyle çatışmalarında hep ön plânda yer almıştır. iran hükümdarı Serhas, Grekler üstüne buradan geçerek yürümüş, Büyük İskender ve Friedrich Barbarossa Güney Anadolu'ya burdan ilerlemiş ve Türkler, Küçükasya'dan gelerek Avrupa toprağına ilk kez burada, Geliboluda ayak basmışlardır. Şimdi yine bir ordu daha yaklaşıyordu; bu ordu ufku kaplayan bir gemiler kalabalığının içine gizlenmiş, o günlerde insan aklının savaş aracı olarak ortaya koyabildiği ne varsa, hepsiyle donatılmıştı. Baş rol İngilteredeydi, dünya imparatorluğunun dört bir yanından topladığı en iyi adamlarını, İskoçyalıları, Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları savaşa sürüyordu; Fransa yardımcı roldeydi.

Türk ise kulağı kirişte pusuya yatmıştı. Kıyı boyunca hafif bir savunma şeridi oluşturmuş, bunların ardında büyük yığınlar halinde yumruk olmuş bekliyordu. Yarımadanın eni dar, boyu uzundur; hepsi de bozuk birkaç yolu vardır; arazi derin yarlarla engebelidir, sarp yamaçları bodur fundalıklarla kaplıdır. Düşman nerden saldırır, kimse kestiremez bunu. Günlerden beri bekleniyor bekleniyordu. Derken bir nisan gecesi, hiç umulmadık bir zamanda, düşman aynı anda üç yere birden karaya sıçradı. Boğazın Asya yakasında ve Gelibolu yarımadasının güney ucunda hemen direnme duvarları oluşturulup karaya çıkanlar durduruldu. Fakat üçüncü çıkarma yerinde, yarımadanın iyice daraldığı Arıburnu denilen kesiminde durum kaygı vericiydi. Gerçi orda bir Türk alayı vardı, ama gemilerden dalga dalga sürekli destek alan saldırı karşısında, adım adım geri çekilmek zorunda kalmıştı. Şafak sökerken saldıranlar kıyıda yükselen tepelerin üstüne çıkmış bulunuyordu, burda bütün yarımada denetlenebilirdi.

Aynı sabah Mustafa Kemal -bir rastlantı mı, bir sezgi mi bilinmez- tümenini bu Arıburnu doğrultusunda askeri bir tatbikata çıkarmıştı. Alaylar tam birbirlerinden ayrılıp yayılmıştı ki, silâhsız, başları açık jandarmalar, heyecanla ellerini kollarını sallayarak koşa koşa geldiler. ''Ne oluyor?'' diye sordu tümen komutanı. ''Geliyorlar, geliyorlar!'' ''Kim geliyor?'' ''İngiliz! İngiliz!'' Mustafa Kemal, kurmay başkanına ''Savaş cephanesi var mı?'' diye sordu. ''Var.'' ''Haydi, öyleyse!'' (*) İngilizler az önce çıkmış oldukları doruklardan aşağı püskürtüldüler ve ancak Arıburnu'nun kıyı kayalıklarında tutunabildiler. Kanlı çarpışmaların geçtiği doruklardan birine, sonucu belirleyen bu zaferin sonsuz anıtı olarak Kemal'in adı verildi.

İstanbul'da ise bunların duyulması hiç de hoşa gitmemişti. Çünkü başkomutan vekili Enver Paşa, böyle bir zafer çelengi takabilmek için harekete geçmiş, fakat başarısızlığa uğramış bulunuyordu. Savaşın ilk kışında Ruslar, Kafkasya'dan Türkiye'nin içlerine girince, Enver Paşa doğu cephesine gidip komutayı bizzat üstlenmişti. Ruslara saldıracak, zaferi kazandıktan sonra da Afganistan üzerinden Hindistan'a yürüyecekti.

Büyük ordu komutanlarını örnek alarak, geniş bir çevirme harekatı plânlandı, böylece düşmanı aynı anda hem önden hem arkadan iki ateş arasında bırakacaktı. Gelgelelim düşmanı yanlardan kuşatmaya kalkan birlikler, yol vermeyen, karla kaplı dağlarda tıkanıp kaldılar, Enver'in Rus seferi tıpkı Napolyon'un 1812 seferi gibi tam bir felaketle sonuçlandı. 90 bin kişilik ordusundan ancak 12 bin kişi geri dönebildi; diğerleri ya öldüler, ya tutsak düştüler ya da açlıktan veya soğuktan donarak can verdiler. Elde kalan 12 bin kişi de tifüsten kırıldı, bunların da büyük kısmı yitip gitti.

Bu felaketi elden geldiğince kimseye duyurmamak yollarını aradılar, fakat kötü haber tez yayılır. Bir süre Enver ortalıkta görünmedi. Bir hayır kurumunun müsameresinde, ister istemez görünmek zorunda kalınca, locasında geride oturdu. Fakat ne gariptir ki, halk onun orda olduğunu farkedince, kendisini coşkunca alkışladı.

İngiliz-Fransız çıkarması daracık iki kıyı şeridinde mıhlanıp kalmaktan öteye gidemeyince, Türk ordularının başkomutan vekili Enver, Gelibolu'nun cesur birliklerini kutlamak üzere bir gezi düzenledi. Böyle bir şerefi özellikle Mustafa Kemal'in tümeni haketmiş olduğu halde, bu tümen görmezlikten gelindi. Bunun üzerine Mustafa Kemal, ordu komutanınan görevinden istifa etmeyi zorunlu gördüğünü bildirdi. Alman generali kendisini komutanlıkta kalmaya razı etmeyi başardı; general bu inatçı ve dediğim dedik subayıyla bir hayli çekişmiş olduğu halde, böylesine yetenekli tümen komutanını da kaybetmek istememişti. Daha sonraları Mustafa Kemal, ''Liman von Sanders olması gerektiği gibi bir komutandı'' diye anlatır, ''sık sık görüş ayrılıklarımız oluyor ve birbirimizle sert biçimde tartışıyorduk, fakat bana her zaman doğru bildiğim şekilde hareket etmek serbestliğini sağlamıştır''.

Aynı yılın ağustosunda İngilizler, her zamanki inatçılıklarıyla Gelibolu'yu fethetmek ve İstanbul yolunu açmak üzere yeniden büyük bir girişimde bulundular. Bu sefer çok daha fazla asker hazırlamışlar, çok daha geniş çapta hazırlık yapmışlar, çok daha kocaman bir savaş makinesini harekete geçirmişlerdi. Her şey inceden inceye hesaplanmıştı; öyle ki insan aklının hesaplarına göre girişimin başarı kazanmaması olanaksız görülüyordu. Böylece o dramatik an gelip çattı; İngiliz başkomutanı bu anı raporunda şu başlıkla belirtmekteydi: ''Zafere iki dakika kala''.

Düşman birlikleri karaya çıkmayı başardı. Yine Arıburnu bölgesi kritik nokta oldu, Türklerin önsaftaki birlikleri yine çekilmek zorunda kaldı. Şimdi saldıranlar için, Arıburnu'ndan kuzeyde Büyük ve Küçük Anafarta köyleri bölgesine kadar uzanan, ele geçirilmesi istenilen sırtların yolu açılmıştı. Bu sırtları ele geçiren, Gelibolu yarımadasına sahip olurdu. Her iki yandan bu tepelere doğru bir koşudur başladı. Ancak buraları hâlâ İngiliz savaş gemilerinin ağır topçu ateşi altındaydı. Zayıf Türk savunması darmadağın edilmişti. Birden top ateşi kesildi. İngilizler, yirmi beş tabur birden, ileri fırladılar. Güney kesiminden South-Lancashire avcı birlikleri ile Gurkalar tepeleri ele geçirmeyi başardılar. Yarımadanın kilit noktası ellerindeydi artık. Altlarında ovalar uzanıyordu; ilk defadır ki gözlerinin önünde özledikleri hedef, Boğazın mavi koyları durmaktaydı; ellerini uzatırlarsa tutacakmışçasına yakınlarındaydı, gemilerdeki adamlar tanınacak gibiydiler. Şimdi yapacakları sadece hızla ileri atılmak ve öte taraftaki kıyıya kadar koşmaktı. Fakat o da ne? Akıl ermez bir yanlışlık, İngiliz gemilerinden bir yaylım ateş açılıverdi, gülleler kendi saflarına düştü. Birçoğu yere yıkıldı, kalanlar şaşırdı, geri çekildi. Bu birkaç dakika, koşarak yaklaşan Türklerin sırtları tırmanmasına yetti: kendi taraflarından tepelerin doruklarında mevzi aldılar.

Daha kuzeyde Kemal'in tümeni güç durumdaydı. Destek kuvvetleri gelmek bilmiyordu, tepeleri artık tutamaz duruma düşmüşlerdi. Cephe komutanlığı bir kolorduyu yardıma koşması için daha geceden görevlendirmişti. Fakat gelen giden yoktu; kolorduya komuta eden general gitmemek için türlü bahaneler icat etmişti. Liman von Sanders onu derhal görevden alıp yerine savaşan bütün birliklerin komutanı olarak Mustafa Kemal'i atadı.

Böylece genç albay daha yeni başlamış bulunan Anafarta Savaşının asıl yöneticisi oldu; Çanakkale Savaşlarının en kanlısı Anafarta'da yapıldı. Tepelerin doruklarını ele geçirme boğazlaşması günlerce sürdü. Karşılıklı siperler kazdılar, yeniden hücum ettiler, böylece savaş terazisi bir o yana, bir bu yana eğilip durdu. Sonunda İngilizler daha fazla saldırıya geçmekten vazgeçmek zorunda kaldılar. Bunca kurban boşuna verilmişti. Yalnızca çevreye egemen bir tepeyi ellerinde tutmaktaydılar. Burasının Türkler tarafından geri alınması gerekiyordu. Mustafa Kemal hücuma geçilmesi emrini verdi. Fakat düşman ateşi az önce zaptettikleri mevzileri öylesine dövüyordu ki, günlerdir savaşmaktan yorgun düşmüş askerler, kendilerini güvenlikte hissettikleri siperleri terketmek istemediler. Komutana her yandan birliklerin siperlerden çıkmayı göze alamadıkları haberleri geliyordu. Mustafa Kemal askerlerini nasıl harekete geçireceğini çok iyi biliyordu. Siperleri dolaşarak askerlere ''Çocuklar'' dedi, ''hiç acele etmeyin. Telaşa gerek yok. En uygun anı bekleyin. Ben önden gideceğim. Elimi yukarı kaldırırsam, vakit gelmiş demektir'' Dediği gibi de yaptı, bir süre sonra kolunu havaya kaldırdı. Onun bu işareti üzerine birlikler gerçekten ileri fırladılar ve tehlike yaratan tepeyi aldılar.

Savaş sona erdikten sonra Anafartalar komutanı, cephe komutanına raporunu verirken, parçalanmış cep saatini de uzattı; öldürücü olabilecek bir kurşunu bu saat önlemişti. Liman von Sanders buna karşılık kendi saatini çıkarıp Mustafa Kemal'e verdi.

Haftalar boyunca ağır ateş altında, çoğu kez tek başına en ön saflarda, alaylarının hücumlarını yönettiği halde, şaşılacak şekilde hiçbir yara bere almamıştı. Bir ikinci vakti siperin ön kenarında oturmaktaydı. İngilizler saat beş çaylarını bitirmişlerdi, her zaman yaptıkları gibi akşam ikramlarına başladılar. Sahra bataryalarından biri, belli ki iyi hesapladığı ateşini onun bulunduğu sipere açtı. Birinci mermi siperin ilerisine düştü, ikincisi Mustafa Kemal'in yirmi metre daha yakınına; arkasından üçüncü mermi yirmi metre daha yakınlaştı. Bir subay siperin kapalı kesimine geçmesini rica etti. Fakat o ''Artık çok geç, askerlerime kötü örnek olamam'' diyerek reddetti ve bir sigara yaktı; ancak yüzü birazcık daha solgunlaşmıştır. Matematik kesinlikle dördüncü merminin tam onun oturduğu yere düşmesi gerekmektedir. Siperlerde herkes dikkat kesilmiş, felce uğramış gibi kendisine bakmaktadır. Fakat rastlantıya bakın ki, bu İngiliz bataryasının normal sayısının aksine, yalnızca üç topu vardır, ateş tekrar birinci toptan başlar.

Her askerde yazgıcı bir taraf bulunduğu bilinir. Fakat Arıburnu ve Anafarta'da geçen bu kanlı haftalardan sonra, ona garip bir güven duygusu gelmişti; geleceğe umutla bakıyor, henüz hiçbir neden yoksa da, içinden gelen bir kesinlikle, yazgının kendisine önemli bir görev hazırladığına inanıyordu. Ne gariptir ki, aynı günlerde Enver'in şöhreti soluklaşmaya başlamıştı, Mustafa Kemal'in yıldızı ise parlamaktaydı. Yalnız bu yıldızın yörüngesi, Enver'inki gibi ışıklar saçan bir kuyruklu yıldızın yörüngesine benzemiyordu. Ona hiçbir şey vermemişti, hiçbir şey sunmamıştı, hiçbir şey kucağına kendiliğinden düşmemişti. Durumu yıllar önce sezgi dolu sözlerle Cemal'e tasvir etmiş olduklarına benziyordu: Herkes ona karşıydı, onunla alay ediyor, bir çılgın yerine koyuyor, yolundan caydırmaya çalışıyordu; bir direniş aşılınca, önüne daha zorlu yeni engeller dikiliyordu. Tepkiler görüyordu, en umutlu olduğu yerlerde umutsuzluğa sürükleyen durumlar oluşuyordu. İbret dolu eski masallardaki gibi yoluna binbir güçlükle devam etmek zorunda kalmıştı.

O günlerde bir an, tek sıçrayışta yüksek yerlere geçebilecek gibi oldu. Mareşal Liman von Sanders, sık sık görüldüğü üzere, Enver Paşayla yine anlaşmazlığa düşmüştü. Aralarındaki çatışma bu sefer o kadar büyüktü ki. Alman generali komutanlığı bırakmaya karar verdi. Anlatıldığına göre de, Çanakkale cephe komutanlığı için, yerine Mustafa Kemal'in getirilmesini bildirdi; onun görüşüne göre bu subay gerçi çok yetenekli bir komutandı, ama daha yüksek düzeyde bir önderde bulunması kesin zorunlu bir şeye, şansa da sahipti. Böylesine bir öneri Türk general karargâhında pek hoş karşılanmadı; Enver hemen kolları sıvayıp anlaşmazlığı ortadan kaldırmaya uğraştı.

Mustafa Kemal daha sonraları -başka nedenlerle de olsa- kendi felâketlerine ortak etmekten korudukları için hasımlarına teşekkür edecektir.

Yıllar sonra, her şey sona erip ''üçler'' ülkeden kaçınca, Mareşal Liman von Sanders'ten cephe komutanlığını yine o devralacaktır.

 

7. BİR GEZİ VE TAHTTA BİR DEĞİŞİKLİK

 

Karanlık bir aralık gecesinde, İngilizler büyük bir gizlilik içinde Gelibolu yarımadası kıyılarındaki yerlerini boşalttılar. Alelacele yüklenen gemiler çekilip gittiler. Artık hiçbir umut görülmediğinden girişimden vazgeçilmişti. Geride, savaş alanlarında on binlerce ölü bırakmışlardı.

Mustafa Kemal İstanbul'a döndü. Orduda şimdi adından söz ediliyordu, halk da ''Arıburnu ve Anafarta zaferlerini kazanan'' kahramanı tanımaktaydı artık. Kolayca anlaşılabilecek bir eğilimle, kendine güven duygusunu güçlendirmek ve yabancı yardımları unutturmak için, onun hizmetleri de büyütüldü başkentin kurtarıcısı olarak adlandırıldı. Ancak onun şahsında daha başka bir ''kurtarıcı'' gören çevreler de vardı.

Mustafa Kemal'in Çanakkale'den döndükten sonra başkentte gördüğü ve duyduğu şeyler, onda ülkenin yanlış yolda olduğu kanısını daha da güçlendirmişti. Bu kanısıyla bir köşede duracak adam değildi, hemen yetkili makamlara kendi görüşlerini kabul ettirmek çabalarına girişti; fakat soğukça reddedilişlerle karşılaştı. Askeri hizmetleri takdir edilmekle birlikte, bu albayın politikaya karışması istenmiyor ve buna izin de verilmiyordu. Hatta onu biraz isteklice dinlemeye kalkışılması, yönetici makamların indinde kuşkular uyandırmak tehlikesini doyuruyordu.

Bu konuda Hariciye Nazırı Ahmet Nesimi Bey'le aralarında cereyan eden, kısmen gülünç kısmen ciddi küçük bir olay anlatılır. Bu nazır kabine toplântısında savaşa karşı çıkanlardandı, dolayısıyla kendinden Mustafa Kemal'in kaygılarını anlayışla karşılaması umut edilebilirdi. Mustafa Kemal ziyaretine geldiğinde, beklemesi söylendi. Başka ziyaretçiler bu arada geliyor, nazırın yanına giriyor ve gidiyorlardı. Bu durum bir hayli zamana devam etti. Belki nazar albayın beklediğini unutmuştu, sekreter gidip tekrar haber verdi. Gelen cevap yine ''Beklesin'' oldu. Sonunda hademe göründü: ''Lütfen buyrun''. ''Nasıl?'' ''Nazır hazretleri sizi kabul buyuracaklar'' ''Beklesin!'' Mustafa Kemal böyle dedi ve sonra da hiç acele etmeden sekreterle başlatmış olduğu konuşmayı bitirdi.

Nazır ülkenin durumu hakkında çok iyimser şekilde konuştu. Mustafa Kemal kaygılarını dile getirdi. Sonunda da ''Beyefendi'' dedi. ''Nazır olarak siz de sorumluluğun bir kısmını taşıyorsunuz. Belirli çevrelerin verdiği garantilere güvenmeye devam ederseniz, şimdiki tehlike pek yakında sanıldığından çok daha tehdit edici ölçüde kötü bir durum alacaktır''.

Nazır pek belirgin bir soğuk tavır takınarak ''Beyefendi'' diye cevap verdi. ''Sözü nereye getirmek istediğinizi pek anlayamadım''.

''Devlet mahvolmak yoluna girmiş bulunuyor. Sizse böyle bir şeyi farketmediğinizi söylüyorsunuz. Oysa nazır sıfatıyla bunu anlamış olmanız gerekir. Fakat içinizden büsbütün başka düşünüyorsunuz. Gerçeği pekâlâ bilmektesiniz. Ayrıca siz kötülüğün kökünün nerde olduğunu da bilmektesiniz''.

Nazır şimdi her şeyi anlamıştı. Doğrudan doğruya askeri önderlere karşı çıkmak amaçlanıyordu. ''Sayın albay'' dedi, ''Eğer buraya kuşkularınızı gidermek için geldiyseniz, bence yanlış adrese başvurdunuz. Ben, diğer nazır arkadaşlarım gibi, ordunun yüksek komutanına tam bir güven duymaktayım. Size bu görüşlerinizle bizzat başkomutanlığa başvurmanızı tavsiye ederim''.

Ertesi gün hariciye nazırı, Başkomutan Enver Paşaya dinlemiş olduğu şeyleri iletti ve albayın cezalandırılmasını istedi. Ancak hiçbir şey yapılmadı. Ama yine de siyasal açıdan tehlikeli bu askerin, başkentten uzak tutulması uygun görüldü. Kendisini uzaklardaki Kafkas cephesinde bir komutanlığa atadılar. Orada kendisini gösterebilmek için hiçbir olanak bulamadan bir yıldan fazla kaldı.

Mustafa Kemal açıkça mücadeleden asla çekinmemiş ve yönetici makamlara karşı muhalefetini kendi zararına da olsa (farkında olmaksızın yararınaydı) gizlememiştir. Fakat ne şekilde olursa olsun el altından ilişkilere asla girişmemiştir. Oysa o yıllarda bu doğrultuda olağanüstü derecede zorlamalar hiç de eksik değildi.

Ordunun bazı çevrelerinde, ilk günden beri, genç harbiye nazırına karşı gizli bir düşmanlık vardı. Umut verici Çanakkale Savaşın'dan ve İngilizlere karşı Irak'ta Kut-ül Amara'da kazanılan zaferden sonra, bütün cephanelerde başarısızlıklar birbirini izleyince hoşnutsuzluk daha da büyümüştü. Bütün bunlardan başkomutan sorumlu tutuluyordu. Son derece duyarlı olan Türk özsaygısı ve kendine güven duygusu Enver'i zaten kendini büsbütün Almanların eline teslim ettiği, çevresinde yalnızca Alman subayları bulundurduğu ve onların vasilik etmesine boyun eğdiği (gerçekte bu etki pek sınırlıydı) için kınamaktaydı.

Savaş ortaklarının yardımı, hayalgüçü biraz fazla işletilerek tasarlanmış olduğu ölçüde, gerçekleşmemişti; şimdi ise tümüyle kesilmişe benziyordu; cephelerdeki gerilemenin suçu Almanlara yüklenmekteydi. Hatta İstanbul'daki bütün Alman subayları, bir gecede zor kullanarak bertaraf etmek için plânlar bile yapılmıştı. Enver'in kendisi de sürekli korku içindeydi, bunda da haksız değildi, çünkü kendisine de öncülü Mahmut Şevket Paşa'nınki gibi bir son hazırlanabilirdi. Bütün kentin tanıdığı kırmızı otomobili caddelerden son hızla geçer, hemen ardından içinde hepsi bedence güçlü, hepsi keskin nişancı seçme subaylardan olan, tepeden tırnağa silahlı yaverlerin bulunduğu ikinci bir araba gelirdi. Hazırlanan çeşitli komplolar arasında, özellikle Yakup Cemil Bey'inki kayda değer niteliktedir, çünkü daha Çanakkale Savaşları bittiği sırada umutların Mustafa Kemal'e yönelmiş olduğunu göstermektedir. Binbaşı Yakup Cemil aynı görüşü paylaştığı bir grup arkadaşıyla, hükümeti zorla devirmek üzere anlaşmıştı.

''Büyük sandığımız adamlar gerçekte küçükmüş'' diyor. ''Ülkenin kurtuluşu için bunları ortadan kaldırmalı''.

''Ortadan kaldırması kolay'' diye cevap veriyorlar. ''Fakat o zaman düzeni kim sağlayacak?''

''Mustafa Kemal''.

Hepsi de bu ismi benimsemiştir. Hazırlıklar en küçük ayrıntıya kadar tamamlandığı sırada, arkadaşlarından biri korkuya kapılıp suikast plânını ihbar ediyor. Yakup Cemil ile arkadaşları ölüm cezasına çarptırıldı. O günlerde Kafkas cephesinde bulunan Mustafa Kemal, durumdan ancak komploya katılanlardan biri, Dr. Hilmi Bey İstanbul'dan kaçıp kendisine sığındığı zaman, onun anlatması üzerine haberdar oldu. Hükümet doktorun tutuklanıp gönderilmesini istedi. Mustafa Kemal telgrafla cevap vererek, Dr. Hilmi'nin bundan böyle kendi himayesi altında bulunduğunu bildirdi. Bunun üzerine gönderilmesi için bir daha ısrar eden olmadı.

Mustafa Kemal tümen komutanlarından birine, bu komployu anlattıktan sonra şunları söylemiştir: ''Suikastin başarıya ulaştığını ve darbe sonucu bana da Enver'in yerine ordunun başkomutanlığı ile harbiye nazırlığının önerildiğini varsayalım. Böylesine koşullarda bu görevleri kabul etmek tenezzülünde bulunacağımı düşünebilir misin? Evet, kabul ederdim. Ama ilk iş olarak da, İstanbul'a varır varmaz, o Yakup Cemil'i astırırdım''.

***

Doğudaki en önemli kale Erzurum'un Ruslara bırakılmasının acısı daha yeni geçmiş ve lafı edilmez olmuştu ki, halifelerin eski kutsal kenti Bağdat'ın Mart 1917'de düşmesi, alarm topu gibi yankılandı. Bütün büyük umutların yıkılıp gittiği görülüyordu; hükümet tarafından bile bile aldatılmış olmak duygusu yaygınlaşmıştı, onu içine daldığı iyimser kendine güvenden silkeleyip uyandırmak gerekiyordu. Hatta o günlerde Talât tarafından yönetilen komitede, Enver'i kamuoyunun öfkesine kurban etmek eğilimi bile görüldü. Ancak yerini alacak kimse bulamıyorlardı. Cemal askeri açıdan bir beceriksizdi ve tam yetkiyle egemen bulunduğu Suriye'de siyasal bakımdan da hiçbir başarı gösterememişti. Mareşal İzzet en iyi askerlerden biriydi, fakat devlet adamı olarak pek kararsızdı. O zaman ilk kez, bir ölçüde de resmen, Mustafa Kemal'in adından söz edildi. Gelgelelim gençlik bakımından Enver'den farksız olduğu ve hakkında da pek az şey bilindiği ileri sürülerek itiraz edildi. Aslında onun, komitenin muhalifi olarak, ordunun başına geçmesi durumunda hükümette ve politikada kökten değişiklikler yapacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Bu bakımdan Enver'in istifaya davet edilmesinden vazgeçildi, buna karşılık Bağdat'ın tezelden geri alınması öngörüldü.

Enver Paşa yardım istemek üzere derhal Alman genel karargâhına gitti, çünkü Türkiye böylesi bir girişime tek başına kalkışabilecek güçte değildi. Alman ordusunun üst kademeleri müttefiklerini kollamak ve Enver'in yerini korumasını sağlamak zorundaydı. Bundan dolayı emrine General von Falkenhayn ile hatırı sayılır sayıda Alman asker verildi.

Kendisinden çok şeyler umulduğu için ''Yıldırım'' adı verilen yeni ordular grubu, iki ordudan oluşuyordu; bunlardan biri Halep dolaylarında toplândı, komutanlığı da bu arada generalliğe yükseltilmiş olan Mustafa Kemal Paşaya önerildi. O da bu görevi üstlendi.

Çok geçmeden de grup komutanıyla arasında görüş ayrılıkları belirdi. Böyle bir seferin yönetiminin bir Alman generaline, üstelik Türkiye'nin koşullarını da bilmeyen birine verilmesi, aslında bu savaş ortaklığından da yana olmayan Mustafa Kemal'in Türk olarak da -daha birçoklarıyla birlikte- gücüne gitmişti. Bundan başka Alman silâhlı kuvvetlerinin prestiji de, o günlerde göze çarpıcı derecede sarsılmış bulunuyordu. Ayrıca General von Falkenhayn, Türk ruhunu pek az tanıyor, üstelik yetenekli olduğu besbelli, fakat dikbaşlı ve sürekli karşı gelen bu ordu komutanını, Mareşal Liman'ın çok iyi başardığı gibi, doğru değerlendiremiyordu. Bu yüzden sürtüşmeler, tartışmalar, düpedüz kavgalar oldu.

Geçimsizliğin daha derindeki nedeni, Mustafa Kemal'in Bağdat'a karşı düzenlenecek bir seferi ve kentin geri alınmasını, gerçekleştirilmesi olanaksız bir girişim saymasından kaynaklanıyordu. Ona göre böyle bir şeye kalkışmak, Türk silahlı kuvvetlerini kesinlikle yeniden ve belki de çok feci bir yenilgiye sürükleyecekti. Umutsuz gördüğü bir iş için adını ve ününü tehlikeye atmak istemiyordu.

Uygun gördüğü bir bahaneyi kullanarak, gösterişli bir jestle, seferin saçmalığını, özellikle de Enver'in politikası ile genellikle Alman etkisinin ne kadar zararlı olduğunu göstermek istedi. Kendi kendine ordu komutanlığından ayrılıp yerine geçecek komutanı, Ali Fuat Paşa'yı da yine kendisi atadı. Bu harekette biraz açıkça başkaldırmak çeşnisi vardı; başka devletlerde böyle bir şey olsa, bunu yapan general derhal savaş divanı önüne çıkarılırdı. Türk genel karargâhı ise, kararından döndürmek yolunda yapılan bütün girişimler sonuç vermeyince, ona Kafkas cephesindeki eski görevi önerdi. Bu görevi de reddedince, sağlık nedenleriyle kendisini birkaç ay izinli saydı.

Ne var ki Halep'ten yola çıkması, böyle bir yolculuk için yeterli parası olmadığından uzayıp duruyordu. Atlarını satmaktan başka çare bulamadı, safkan on hayvanı vardı. Fakat subaylarda atların değerini karşılaşacak kadar para yoktu; sivil bir kişi bunları almaya kalksa, çok geçmeden ordu tarafından zoralım yapılırdı. Sonunda Cemal Paşa imdadına yetişti; komitenin kodamanları içinde Mustafa Kemal'le dostça ilişkileri sürdüren tek kimseydi. Ona 2000 altın lira verdi; sonra da arkasından İstanbul'a, atları 5000 liraya sattığını bildirerek 3000 lira daha gönderdi. Yaklaşık 10.000 Mark tutan bu servet, daha sonraları Mustafa Kemal ayaklanmayı başlattığı zaman çok işine yaramıştır.

İstanbul'da annesinin yanında oturmuyordu, otelde bir oda tutmuştu. Hatıralarında ''Daha çocukluğumdan beri'' diye anlatır, ''Annemle, akrabalarım veya dostlarımla birlikte oturmaktan hep kaçınmışımdır. Her zaman kendi kendimle yalnız kalmayı yeğledim ve bu alışkanlığı ömrüm boyunca sürdürdüm. Ayrıca dünya görüşü açısından da çok şey beni annemden ayırıyordu; birlikte oturmanın kaçınılmaz sonucu olarak yakınlarımın ya da akrabalarımın bana öğütler vermesine, kendi düşünüş ve duyuş tarzlarına göre, beni etkilemeye kalkışmalarına asla katlanamıyordum. Öte yandan annemi, kendisinin doğru bildiğinden farklı düşündüğüm, farklı davrandığımdan dolayı incitmek istemiyordum''.

Bu ara dönemde durumdan hoşnut olmayan -ki sayıları her başarısızlık haberiyle biraz daha artıyordu- hükümetin zorla devrilmesi konusunda çeşit çeşit önerilerle kendisine başvurulduğu anlaşılıyor. Fakat o böyle önerileri hep kesinlikle reddetti. Onda büyük adamların zamanını beklemesini bilen sabrı vardı.

10 Şubat 1918'de eski padişah Abdülhamit, Boğaz kıyısındaki inziva sarayında öldü ve büyük törenle, kendisi için hazırlanmış türbeye gömüldü.

Kısa bir süre sonra da Enver'in bir temsilcisi Mustafa Kemal'e gelerek, veliahtın Almanya genel karargâhına yapacağı geziye katılmaya hazır olup olmadığını anlamak için nabız yoklaması yaptı. Mustafa Kemal hazırdı ve daha sonra ayrıntılar bizzat Enver Paşa'yla kararlaştırıldı. Mustafa Kemal'den başka, harp akademisinde kendisine öğretmenlik yapmış olan yaşlı general Naci Paşa da geziye katılacaktı. Yola çıkılmazdan önce iki asker refakatçı, veliahtla tanışmak üzere saraya gittiler.

Bu ziyareti Mustafa Kemal şöyle anlatıyor: ''Bizi Arap hasırıyla süslü, eşya olarak sadece bir kanepe ve iki koltuk bulunan, geniş bir salona aldılar. İçerde bir yığın redingotlu adam vardı. Olduğumuz yerde durmuş beklerken, yine redingotlu bir adam daha ortaya çıktı; ne kim olduğunu, ne de burada ne aradığını biliyorduk. Ancak öteki redingotluların takındıkları tavırdan, onun veliaht Vahidettin olduğunu anladık.

Kanepenin bir köşesine oturdu; biz de karşısındaki iki koltuğa geçtik. Altes önce gözlerini kapatıp, görünüşe göre derin düşüncelere daldı. Neden sonra gözlerini açtı ve konuşmak lütfunda bulundu:

''Sizinle tanışmak şerefine ermekten memnunum''.

Tekrar gözlerini yumdu. Bense bu iltifat dolu söze nasıl karşılık vereceğimi düşünüyordum. Cevap vermeli miydi, vermemeli miydi? Naci Paşaya baktım, o da kendi dünyasına dalıp gitmişti. Bu durumda ben de susup şehzade hazretleri yeniden bir söz söylemek gücünü gösterecek mi göstermeyecek mi diye beklemeye koyuldum. Gerçekten de bir süre sonra tekrar gözlerini açarak ''Birlikte yolculuk yapacağız, değil mi?'' dedi.

Ben biraz afallamış halde cevap verdim.

''Evet, birlikte yolculuk yapacağız''.

Görüşme sona ermişti. Ayağa kalkıp vedalaştık.

Arabayla dönerken Naci Paşa geleceğe ilişkin kaygılarını dile getirip ''Bu adama ancak acınabilir'' dedi. ''Yarın belki de padişah olacaktır. Böyle bir insandan ne beklenebilir?''

''Hiç.'' dedim.

Ne var ki Mustafa Kemal bu yargısında aldanacaktır.

Abdülhamit'in ve tahtta bulunan padişahın en büyük kardeşi olan Şehzade Vahidettin, o günlerde elli yaşını geçmişti; ince, uzun boyluydu; öne eğik düşük omuzları, uzun, kemikli yüzü ve göze çarpacak derecede iri bir burnu vardı. Tümüyle doğu saray eğitiminin geleneği içinde yetişmişti; başkent çevresinden ancak bir kez, o da bir yıl önce, Viyana'ya kısa bir gezi için çıkmıştı. Uyurgezer halleri, beceriksiz davranışı, kendini hep gölgede tutuşuyla gerçekten hiçbir önemi olmayan bir adamdı; zaten pek az olan zihinsel yetileri, zengin bir haremin zevkleriyle büsbütün uçup gitmişti.

Abdülhamit, babası öldükten sonra doğmuş olan bu küçük kardeşine ayrı bir sevgi beslerdi. Doğduktan kısa bir süre sonra annesi de öldüğünden, bu öksüz çocuğu yanına almış, ona kendisinin gerçekten çok usta olduğu tabanca atmayı, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğretmiş, daha sonra da onun için gösterişli bir saray yaptırmış ve genç adamın çok yanlı bir dizi gönül macerası yüzünden sürekli çektiği para sıkıntılarını en cömert biçimde gidermiştir. Daha sonra V. Muhammet adıyla tahta çıkan, veliaht kardeşine, sıkı gözetim altında kapalı bir hayat yaşatır ve gözünün önünden asla ayırmazken, sevgili Vahidettin'ine devlet işlerinde görevler vermiş, kendi hükümdarlık sanatının dolambaçlı patikalarına sokmuş, herkese son derece kendi halinde görünen şehzadeyi casus ve muhbir olarak kullanmış, bunalımlı anlarda bu genç kardeşinin görüşlerine kulak vermiştir.

Böylece ileride Osmanlı hanedanının son padişahı olacak olan Şehzade Vahidettin, politikanın iyi bir okulunda eğitim görmüş ve bütün hayatı boyunca görüldüğü gibi ağabeyinin düşüncelerine göre yetişmişti. O da Abdülhamit gibi, Osmanlı İmparatorluğunun ayakta durabilmesinin ancak tümüyle İslamiyete dayanan, güçlü bir padişahlık otoritesi sayesinde sağlanabileceğine inanıyordu. Eğitimi sırasında kendisine yabancı kalmış olması gereken Batılı düşüncelerin, ülkede yayılmasını zararlı buluyordu; üstelik bu hareketin durdurulması karşısında, ağabeyinden çok daha şiddetli, çok daha katı direniş gösterilmesinden yanaydı. Hükümdarların çoğu gibi, taht ile ülkeyi özdeşleştirip bir tutuyor, padişahlık haklarının azaltılmasını devletin tehlikeye düşmesi olarak görüyordu; öyle ki sonunda gerçeklere ters düştü ve tahtın korunması ona, ülkesinin bütünlüğünü korumasından çok daha önemliymiş gibi geldi.

Dostları ve yandaşları hep tutucu-dindar çevrelerdendi.

Özellikle daha önce söz konusu ettiğimiz Damat Ferit Paşa, yolundan dönmez bir bağnaz, bir tutucu olarak kendisiyle pek sıkı fıkıydı ve üzerinde büyük etkisi vardı. Nitekim Vahidettin koşullar elverdikçe onu hep sadrazam yapmıştır. Komitenin iktidarını bertaraf etmek için yapılan çeşitli girişimlerde, bütün Jön Türklerin düşmanı olan bu şehzadenin uzaktan hep parmağı bulunduğu anlaşılıyor. Herhalde başarıya ulaşacak bir darbe ve dostlarının yardımıyla tahta giden yolun kendisine açılacağını umut ediyordu.

Başlangıçta padişahlık makamına normal yollarla ulaşması şansı yok gibiydi. Tahtın adayı olan şehzade, kendisinden ancak bir yaş büyüktü. Aynı şekilde Batı yanlılarının hiç de dostu olmayan Veliaht Yusuf İzzettin'in ansızın ve esrarlı biçimde ölmesiyledir ki, Vahidettin kendisini tahtın eşiğinde görebilmiştir. Padişahın hastalığı da böylesine bir değişiklik şansını artırmaktaydı.

Komite ve onun bayraktarları yeni veliahtın, kendisini her türlü politikadan uzak tutuyormuş gibi gösteriyor ve hakkında kasten sadece aşk maceralarıyla ilgili laflar ettiriyorsa da, düşünce bakımından gerçekte kimin çocuğu olduğunu elbette ki biliyordu. O sırada ülkenin dümenini ellerinde tutanlar tahta çıkma sırasında, yasal olsun ya da olmasın bir değişiklik yapmayı istemekteydiler. Sırada Yusuf İzzettin gibi Abdülaziz'in oğlu olan Abdülmecit vardı ve bu şehzade onlar için çok daha uygundu. Abdülmecit dünyayı gezmiş dolaşmış biriydi, ille de padişah olmaya pek meraklı değildi, hatta sarayın tüm geleneklerine karşı çıkarak oğullarına Viyana'da öğretim yaptırmıştı. Ne var ki ülkenin bu sıkıntılı durumunda, tahta geçme sırasında bir düzeltme yapmaya kalkışmak için, komite adamları kendilerine artık pek o kadar güvenemiyorlardı. Ancak böyle bir girişim yine de olanaksız değildi. Dolayısıyla da Vahidettin ne şekilde olursa olsun ortalığı bulandırmaktan kaçınmak zorundaydı. Onun, aralarında komitenin dolgun aylıklı gözetleyicilerinin bulunduğu yakın çevresinde, hep uykulu bir çekingenlik göstermesi de bundandı.

Yolculuk olaysız başlayıp başkentin etkileme alanı dışına çıkılınca, redingotlu sıska adamın birdenbire dili açılıvermişti. Mustafa Kemal'le çok yerinde seçilmiş sözlerle konuştu; refakatçısı olan otuz yedi yaşındaki generalin aslında kim olduğunu yola çıkılmazdan az önce öğrenmiş gibi davrandı ve onun Çanakkale savaşlarındaki başarıları hakkında, kusursuz bir dille, çok övücü şeyler söyledi. Bu sefer gözünü alabildiğine açık tutuyor ve karşısındakini merakla inceleyen bakışlarla süzüyordu.

Bu yolculuk günlerinde yaptıkları uzun görüşmeler sırasında birbirlerine yakınlaşmak çabası gösteriyorlardı. Vahidettin hiç kuşkusuz, generalin üçler ve onların yandaşları karşısında yer almış bulunduğunu biliyordu; ayrıca Enver'den ve onun alabildiğine Almanya'ya bağlanmasından hoşlanmayan subay kitlesinin giderek çoğaldığının, bunların umutlarını Anafartalar kahramanına bağladıklarının farkındaydı; kendisi de gelecekteki hükümet için ve komiteyle yapılması olası mücadeleyi kazanmak için güvenilir destek olarak yine onu düşünüyordu. Mustafa Kemal, kendi görüşüne göre ülkenin içinde bulunduğu felaketli durum hakkında veliahtı aydınlatmak, onu politikada yapmayı düşündüğü radikal yön değiştirme için kendi safına çekmek ve yakın bir geleceğin hükümdarını kendi istediği doğrultuda yönlendirmek yollarını aradı. Daha sonraları birbirlerinin amansız düşmanı olacak bu iki insanın, birbirlerini ilk kez yakından tanıdıkları sırada iyi anlaştıkları araştırılıyor. Nitekim Mustafa Kemal o günlerde sıkı fıkı olduğu Naci Paşaya şunları söylüyor: ''Bu adamla, kendisinin gözünü açmak, sürekli yakınında bulunup sadakatla desteklemek koşuluyla çok şeyler yapılabilir''.

Alman genel karargâhını ziyaretleri, büyük bahar taarruzuna hazırlık yapıldığı zamana rastladı. Türkiye veliahtına, Almanya için olsun, müttefikleri için olsun, her şeyin yolunda gittiğine ve pek yakında başarılı şekilde kesin sonuca ulaşılacağına ilişkin güvence verildi. Mustafa Kemal bu genel, fakat besbelli Alman kanısına uygun açıklamaları yeterli bulmadı. Peşin inançlarla hareket etmeyen bir insan olduğundan, plânlanmış taarruzla bundan beklenen sonuç konusunda tam bir bilgi elde etmek istiyordu.

Türklere batı cephesindeki durumu anlatılırken, fırsattan yararlanarak doğrudan doğruya General Ludendorff'a bir soru yöneltti: ''En elverişli durumda, tasarlanan taarruzun hangi hatta ulaşabileceği düşünülüyor?''

Sorumlu komutan elbette ki plânlanmış askeri harekâtın haritalarını açıklayamazdı, açıklamaya da yetkili değildi. Böyle şeyleri bilmesi gereken Türk generaline hayretle baktı ve kısa bir süre düşündükten sonra ''Biz'' dedi, ''Kendimize göre kesinlikle belirlediğimiz noktaya karşı bir taarruz yapıyoruz. Bundan sonrasını olayların gelişmesi gösterecektir''.

Kuşkusuz kaçamak bir cevaptı bu, fakat gerçek bir özü de içermekteydi. Görgülü bir subay olarak Türk generalinin bir taarruzda ''belirli bir hatta'' erişmenin değil, aksine düşmanı kesin sonuç alınacak yerde yenilgiye uğratmanın amaçlandığını bilmesi gerekirdi. Bu başarılırsa, o zaman daha sonraki harekât, ortaya çıkan yeni duruma göre düzenlenir. Fakat Mustafa Kemal önyargılarının etkisinde kalarak, bu cevabı tümüyle yanlış ve acemice söylenmiş bir söz gibi yorumlamıştır, bunu kendi yazdıklarından çıkarıyoruz: ''General Ludendorff'un silâhlı kuvvetlerin yazgısını Tanrısal takdire bırakıyor görünmesi, bende, Enver'in yaptığımız fedakârlıkların Almanya'nın yardımı sonunda parlak bir başarıyla taçlanacağı yolundaki düşüncesinin, çılgınca bir kuruntu olduğuna ilişkin kanıyı daha da güçlendirmişti''.

İşin aslını araştırma çabası bizzat başkomutanın nezdinde de bir sonuç vermedi. Akşam yemeğinden sonra uzun bir sohbet sırasında, benzeri bir soruyu General von Hindenburg'a yöneltti: ''Sayın Mareşal, büyük bir taarruza girişmeyi tasarlıyorsunuz, ancak bana öyle geliyor ki, buna pek fazla bel bağlamış da değilsiniz. Bana, yalnızca bana, şunu söylemek lütfunda bulunur musunuz: Bu taarruzda biraz iyimser bir tahminle hangi hedefe, hangi stratejik noktaya varmayı umuyorsunuz?''

''Bu büyük askerin bana ayrıntılı bilgi vermesini bekleyemezdim'' diye anlatmasını sürdürüyor Mustafa Kemal. ''Herhalde benim sorum karamsar bir ruh halinin ürünüydü, belki de imparatorluk sofrasında içtiğimiz nefis şampanyalar bana böyle bir şey sormak cüretini vermişti.

Mareşal Hindenburg söylediklerimi dikkatle dinler gibi göründü. Cevabı çok apaçık olduğu kadar, çok da nazikçeydi. Yanıbaşında duran sigara sehpasına yönelerek ''Ekselans'' dedi, ''Bir puro mu alırsınız, yoksa bir sigara mı?'' Sonra da kendi eliyle bana bir sigara uzattı. Böylece her şeyi söylemiş oluyordu.

Kendisi daha ileri gidemediği için, devreye veliahtı soktu. O da imparatordan belirli konularda güvenceler istedi ve Türkiye'de Almanya'yla ittifak hakkında resmi çevrelerden çok farklı şeyler düşünüldüğünü ima etti.

İmparatorun genel karargâhta Türk konuklara yaptığı bir ziyaret iadesinde, veliahd yine kendisine telkin edildiği şekilde kaygılarını dile getirdi; dilmaçlığını Naci Paşa'nın yaptığı konuşmasını şöyle bitirdi: ''Ülkem giderek artan ölçüde ağır darbelere uğramaktadır; şimdiye kadar da bunları durdurmak olanağı bulunamamıştır. Böyle giderse Türkiye çökmek zorunda kalacaktır. Majestelerinin açıklamalarından bizim için öldürücü olan bu darbelerin önleneceği konusunda kesin bir güvence çıkaramadım. Acaba majesteleri bu bakımdan kaygılarımı giderecek güvenceler vermek lütfunda bulunabilir mi?''

''Bunun üzerine -burda yine Mustafa Kemal'in anlattıklarına dönüyoruz- Kayzer ayağa kalktı ve şöyle konuştu:

''Anlıyorum ki, Altes, sizin çevrenizde içinize kuşku tohumları eken ve sizde güvensizlik duyguları uyandıran kimseler vardır. Mutlu bir sona ulaşacağımıza inancımızın tam olduğuna dair size güvence verebilirim. Bu sözüm sizi tatmin edecektir sanırım''.

Veliahd tatmin olduğunu belirtir bir işaret yaptı, ama yine de kaygılarının giderilmiş olmadığını ima etti.

Kayzer ziyaretini bitirip kapıya yürüdü. Vahidettin ile Naci Paşa ardı sıra yürüdüler. Çıkış yerinde kayzerin sola dönmesi gerekiyordu. Onun hoşuna gitmediğimi hissettiğim için, kapının biraz ötesinde sağ tarafta durdum. Kayzer Veliahtın ve Naci Paşanın ellerini sıktı. Biraz uzakta duran bana bir an baktıktan sonra yürümeye başladı.

Bana elini uzatmamıştı, bunda da haklıydı. Sadece veliahtın maiyetinden olan bir generalle vedalaşmak için, onun ayağına gitmesi elbette düşünülemezdi. Daha çok generalin Kayzer tarafından selâmlanmak şerefine ermek için biraz çaba harcaması gerekirdi. Görgü kurallarına aykırı düşen bu kusurumu itiraf ederim. Fakat neden böyle yaptığımı bilmiyorum; kendimi dermansız, hareket yeteneğini yitirmiş ve dalgın hissediyordum.

Kayzer iki, üç adım atmıştı ki, döndü, bana doğru geldi: ''Afedersiniz'' dedi, ''Sizin elinizi sıkmamıştım''.

Elimi sıktı, bu çok ince ve çok lütufkâr hareketle kendimi pek yüceltilmiş hissettim''.

Alışılmış olduğu üzere şeref konuğu cepheye de bir ziyarette bulundu. Bir ordu komutanlığında bir plân ve ön hatların gözden geçirilmesi amacıyla bir program hazırlanmıştı. Veliaht öngörülen programa uyarken, Mustafa Kemal Paşa -yaşına bakarak onun ancak bir alay komutanı olabileceğini sanıyorlardı- bir Alman subayının refakatında yalnız başına yola koyuldu; haritaya bakarak seçtiği yerlere gitti; piyade siperlerini dolaştı; toplu bir görüş edinmek için, üzerine bir gözetleme yeri kurulmuş olan bir ağacın tepesine çıktı. Gezdiği cephe kesiminde kazandığı izlenime göre durum, ona hiç de genel karargâhta anlatıldığı gibi toz pembe görünmemişti.

Bu gezi Enver Paşa'nın, en zorlu muhaliflerinden birine, veliahta refakat etmesini önerdiğinde umduğu şeylerin büsbütün tersi bir sonuç vermişe benziyordu. Mustafa Kemal Almanya'ya inananlar safına geçmiş değildi. Savaş ortağı devlet ve onun askeri gücü hakkında 1918 yılında edindiği izlenim, Türkiye'nin İttifak devletlerinin yanında yer almakla, yanlış ata oynadığı yolundaki kanısını sadece biraz daha güçlendirmişti. Bu geziden sonra, belki de mutlu bir sona ulaşırız diye içinde zaman zaman duyduğu sese rağmen, bütün umudunu yitirmişti. Veliahta da aynı görüşü aşılamıştı. Bu da hiç zor olmamıştı. Çünkü zaten eniştesi Damat Ferit Paşa'nın etkisi altında bulunan Vahidettin, öteden beri bir İngiliz hayranıydı; İngiltere'nin tükenmez kudreti ve tartışılmaz büyüklüğü onun için bir aksiyom, bir belirti olmuştu.

Dönüş sırasında Naci Paşa yol arkadaşına, veliahtın kendisini yaveri yapmak istediğini söyledi, fakat sarayda hizmet hoşlanacağı bir iş değildi. Mustafa Kemal tahtta olacak değişiklikle, politikada da yeni bir yönleniş umut ediyordu, bunun için kendi görüşündeki adamların hükümdarın çevresinde bulunması yararlı olurdu. Bu bakımdan Naci Paşa'yı çıkarları açısından uygun olacağı gerekçesiyle sarayda görev almaya razı etti.

Dostluğunu tam olarak kazandığını sandığı veliahtı ise döndükten hemen sonra bir ordu komutanlığı istemeye, bu yolla da orduda sempati ve nüfuz kazanmak üzere harekete geçirmeye çalıştı. Fakat Vahidettin'in pısırıklığı yüzünden bir sonuç alamadı. Vahidettin kendisinden zaten kuşkulanan komite adamlarını kızdırmaktan korkmuş, padişah olma şansını son dakikada tehlikeye atmak istememişti.

İstanbul'a vardıklarından kısa bir süre sonra Mustafa Kemal böbreklerinden hastalandı; Viyana'ya, ordaki doktorlara başvurmak üzere gitti ve uzunca bir tedaviden sonra da kür yapmak için Karlsbad kaplıcalarına gönderildi. Sultan V. Muhammet'in 3 Haziran 1918'de öldüğünü ve Vahidettin'in VI. Muhammet adıyla tahta çıktığını orada öğrendi.

Kendisine gelen diğer haberler, olayların istediği doğrultuda geliştiğini göstermekteydi: İttihatçıların dostu olmayan Mareşal İzzet Paşa hünkâr başyaverliğine atanmıştı. O güne kadar başkomutan vekili olarak sınırsız yetkilere sahip bulunan Enver Paşa, bundan böyle sadece genelkurmay başkanı unvanını kullanacaktı. Bunlar güzel belirtilerdi. Çok geçmeden yakınlarından biri, kendisinin İstanbul'da bulunmasının mutlaka istendiğini telgrafla bildirdi. Büyük umutlarla yola çıktı; fakat Viyana'da gribe yakalanarak tekrar duraklamak zorunda kaldı, sonunda başkente vardı.

Kendisine dönüşünün Mareşal İzzet Paşa tarafından istenmiş olduğu söylenmişti. Bunu sorduğunda İzzet Paşa, hiç de belirgin olmayan bir cevap verdi. Gerçi böyle bir dilekte bulunmuştu, fakat bunu sadece Mustafa Kemal'in veliahtla olan iyi ilişkilerini bildiği ve aynı ilişkinin şimdi de padişahla sürdürülmesinin yararlı olacağını düşündüğü için istemişti.

İzzet Paşa'nın da onayını alarak padişahla özel bir görüşme istedi; isteği kabul edildi. Birkaç aylık bir ayrılıktan sonra Vahidettin'i tekrar görecekti. Huzura girerken içinde gizli bir şüpheyle kendi kendine ''Daha önce gezi sırasında davrandığı gibi mi davranacak?'' diye sormaktaydı. Padişah onu pek iltifatkâr şekilde karşıladı, kutlamasına teşekkür etti, ona sigara tuttu. Mustafa Kemal eskiden olduğu gibi düşüncelerini açıkça söylemesine izin verip vermeyeceğini sordu.

''Hay hay, paşa, buyrun!''

General görüşlerini açıkladı: Ülkenin daha fazla felakete uğramasını önlemek, ancak politikada temelden değişiklik yapılmasıyla olanaklıdır. Sonra da asıl amacını ortaya koydu: ''Her şeyden önce orduya sahip ve egemen olmak zorunludur. Bizzat ordunun başına geçiniz ve beni de genelkurmay başkanlığına getiriniz''.

Bu öneri karşısında Vahidettin, ilk karşılaşmalarında yaptığı gibi gözlerini yumdu. Sonra da:

''Orduda sizin gibi düşünen başka generaller de var mı?'' diye sordu.

''Elbette''.

''Bu konuyu düşüneceğiz''.

Görüşme sona ermişti.

Kısa bir süre sonra ikinci bir görüşme için İzzet Paşa ile  birlikte saraya çağrıldı. Bir karara varılmış olmalıydı herhalde. Fakat Vahidettin yine sakıngan durumunu sürdürmekteydi. Konuşmalar genel konulardan dışarıya çıkmadı ve hiçbir sonuç vermedi.

Yeni padişahın kararsızlıklar içinde yalpaladığı hissediliyordu. Mustafa Kemal'e görev verilmesi, üçlerin aynı zamanda hiç kuşkusuz İtilaf devletleriyle barış görüşmelerinin derhal başlatılması sonucunu da verecekti. Fakat komite, yandaşı pek az olan bu genç generalden çok daha güçlü değil miydi? Böylesine tehlikeli bir girişim, daha yeni kazanılmış tahtın elden gitmesine mal olabilirdi. Nitekim Sultan Murat da, Abdülhamit'ten önce, hükümdar olabilmenin safasını ancak üç ay sürebilmişti. En güvendiği adam, eniştesi Damat Ferit Paşa'nın da tavsiyesi aynı doğrultuda oldu. O da sadrazamlığa geçmek için uygun zamanı kolluyordu ve bu şansı tehlikeye atmaya hiç de niyeti yoktu. Vahidettin ayrı barış yapılmasından yanaydı; ancak Avusturya İmparatoru Karl'ın, o sırada Paris ve Londra'da el altında yaptırdığı temasların sonuç vermediği de öğrenilmişti. Özellikle bu konuda komite adamları ağırlıklarını ortaya koyarak, hükümdarı caydırmayı başardılar. İttifaktan ayrılma zaten mazur gösterilmesi çok güç bir hareket olurdu, ülkeye de hiçbir yarar sağlamazdı. Üstelik böyle bir girişim için artık çok geç kalınmıştı.

Mustafa Kemal boş yere bekliyordu. Ne olacağını kestiremediği nice günlerden sonra, bir defa daha görüşme isteğinde bulundu, fakat başbaşa bir görüşme olacaktı bu; huzura kabul olundu. Mustafa Kemal sözü dolaştırmadan hemen konuya girdi; o anda gerekli gördüğü şeyleri anlattı; bu sefer heyecanlıydı, acele ediyordu, isteklerinde diretiyordu ve reddedilmenin soğukluğunu hissediyordu. General giderek daha çok üsteleyince, padişah sözünü kesti. Aynı anda ikisi birden konuşuyordu. Mustafa Kemal hâlâ her şeyin boşuna olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. Derken padişahın kelimelerin üstüne basa basa şunları söylediğini işitti:

''Gereken şeyleri ben, Talât ve Enver Paşalarla görüştüm!''

General herşeyi anlamıştı, ayağa kalkıp vedalaştı. Dışarı çıkarken padişah yaveri Naci Paşayla sessizce bakıştılar, bu bakışma her şeyi anlatmaya yetmişti.

Başa geçmek amacıyla yapılan ilk deneme, başlangıçta o kadar umut verici olduğu halde, kendini buna ehliyetli gören için başarısızlıkla sona ermişti. Vahidettin'in ayağını böyle fazlasıyla sağlam basmak isteyişi ise ilerde tahtına mal olacaktı. O andan itibaren Mustafa Kemal'de, bu padişahtan hiçbir şey beklenmeyeceği kanısı kesinlik kazanmıştı. Onunla olunmuyorsa, ona karşı olunurdu. Nasıl ve ne şekilde, şimdi düşünülecek olan buydu.

Dışarıya hiçbir şey sezdirmeden, kesin eyleme geçilecek zamanın erginleşmesi sessizce beklenilmeliydi. Ne yapılabilirdi, henüz belli değildi, ama günün birinde elverişli bir ortamın meydana geleceğine, o zaman da gerekli olanın açığa vurulacağına güveni tamdı.

Böylece protokol gereği, cuma namazı selâmlık törenlerine katılmakla yetindi. İki hafta sonraydı ki, yine bu vesileyle sarayın ön salonunda İzzet, Enver ve diğer paşalarla beklerken, padişah tarafından çağrıldı. Padişah üstün yetenekli generaline Suriye'de komutanlığı üstlenmesini önerdi. Cephe komutanlığı mı? Hayır, sadece bir ordu komutanlığı, hem de bir yıl önce meydan okurcasına başından ayrıldığı ordunun komutanlığı. Bu görev önerisi şimdi pek pohpohlayıcı bir kılıkta yapılıyordu, ancak doğrudan doğruya padişahın emri şeklindeydi; reddetmek çok güçtü, üstelik şimdi sırası da değildi. Bu atanışı teşekkür ederek kabul etmek zorunda kaldı.

Ön salona dönünce Enver'e rastladı, yüzündeki sevinç ifadesini saklıyamıyordu. Mustafa Kemal yanına giderek ''Bravo, azizim, iyi iş başardınız!'' dedi. ''Beni adı var, kendi yok bir ordunun başına göndertmek emrini verdiniz; böylece herhalde şan ve şeref kazanılmayacak bir yere yollamış oldunuz. Çok güzel öç aldınız, kutlarım sizi!''

İki hasmın son karşılaşmaları oldu bu; birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerdir.

Suriye'deki durum gerçekten pek az umut vericiydi. Bağdat'ın geri alınmasından vazgeçilmiş ve ortaya yeni çıkan bir tehlikeye karşı koymak zorunda kalınmıştı. İngilizler güçlü bir orduyla, Mısır'dan Kutsal Topraklara doğru ilerlemekteydi. Kudüs ve Güney Filistin kaybedilmişti. General von Falkenhayn görevden alınmış, yerine Liman von Sanders gelmiş, İngilizlerin daha fazla ilerlemesini durdurmayı ve Filistin'in kuzeyindeki yerleri, zar zor da olsa, elde tutmayı başarmıştı. Fakat uzun süren direniş aylarında birlikleri elinin altında erimiş, alaylar ufalmış, ordular ordu denecek durumdan çıkmıştı. Çok acele gönderilmesi gereken takiye kuvvetleri gelmiyordu. Çünkü Enver Paşa, ülke dört bir yandan alev alev yanarken, en iyi kolordulardan birkaçını yeni fetihler yapmaya göndermişti. Bütün Türkleri bir bayrak altında toplamayı amaçlayan Turan ülküsünün peşinde koşarak, kapanmış bahtını yeniden açmak isteyen biri gibi gözleri hiçbir şey görmüyor, şimdi iç çalkantılarla felce uğramış bulunan Ruslardan Kafkas illerini geri almak istiyordu, bunu başarırsa o zaman Asya'daki Türk halklarına el uzatacaktı. Asıl bulunmaları gereken yerde bulunmayan bu birlikler bir maceraya atılmışlardı. Oysa bu arada İngilizler tam bir rahatlık içinde, bütün güçlerini yavaş yavaş toplayıp kesin zafere hazırlanmaktaydılar.

Ağustos 1918 ortalarına doğru Mustafa Kemal, Kuzey Filistin'deki cepheye geldi. Emrine verilmiş olan orduyu gözden geçirdi; ordunun durumu kaygılarının çok üstünde bir perişanlıktaydı. Bir felâketin eşiğinde bulunulduğunu anlamak hiç de zor değildi. Üstelik bu felâketi önlemek için de yapılabilecek birşey yoktu. İçine düşülmüş olan duruma öfkelenmesi ve bir şeyleri düzeltmek için kendini fazla zorlaması, sağlığına tam anlamıyla henüz kavuşmamış komutanı yeniden hasta yatağına düşürdü. Uzunca bir süre ordusunu yataktan yönetmek zorunda kaldı. 18 Eylülde tekrar ayağa kalkabilecek duruma gelmişti. Aynı gün İngilizlerin çoktandır beklenen saldırısı, Türklerden on kat üstün kuvvetlerle başladı. Türk savunma noktaları kartondan evler gibi çöktü, bütün cephe boyunca geri çekilme başladı; bu çekilme az sonra kaçmaya dönüştü. Bir yandan İngiliz süvari birlikleri, öte yandan Arap bedevîlerce kovalanan Türk orduları büsbütün çözüldü.

Ancak 400 kilometre kuzeyde, Halep dolayında Liman von Sanders geri akan seli durdurabildi. Türk ordusundan arta kalan ve artık birbirine karışmış tümenler, bir zamanların 7. Ordu Komutanı General Mustafa Kemal'in emrine verildi, kendisi ayrıca Halep'in ve Kuzey Suriye'nin savunmasıyla da görevlendirildi.

Yaklaşan İngilizlere başlangıçta Halep'in güneyindeki tepelerde karşı durmayı başardı. Fakat bu sırada ayaklanmış bedevîler kente girdiler. Geceleyin yapılan ve Mustafa Kemal'in de bizzat katılmak zorunda kaldığı sokak savaşlarından sonra bedevîler kentten dışarı atıldılar. Fakat her an için arkadan tekrar gelebilecek bu tehlike karşısında Halep'i elde tutmanın artık bir anlamı yoktu. Sayıları çok azalmış savunucular biraz daha geri çekilmek zorunda kaldılar. Küçükasya'nın sınır dağlarının hemen güneyinde Mustafa Kemal Paşa bir hat çizdi ve birliklerine şu emri verdi: ''Düşman bu hattı geçmeyecektir!''

Ve düşman gerçekten de bu hattı asla geçemedi. İngilizlerin üstüste yinelediği saldırılar, kalkıştığı bütün hücumlar püskürtüldü. Türkler için bu savaş, büyük Dünya Savaşı'nın son perdesiydi.

Mustafa Kemal'in her ne pahasına olursa olsun asla terkedilmeyeceği emrettiği hat, bugünkü Türkiye'nin sınırları olmuştur.

 

 

 


AVRUPA İLE ASYA ARASINDAKİ ADAM GAZİ MUSTAFA KEMAL 1/6

AVRUPA İLE ASYA ARASINDAKİ ADAM GAZİ MUSTAFA KEMAL

1.Bölüm

DAGOBERT VON MİKUSCH

Türkçesi: Esat Nermi Erendor

 

KİTAP ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

 

Bu kitap sadece bir Atatürk biyografisi değildir. Atatürk'ün yaşantısı ele alınırken, hem onun içinde yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu, hem de bu imparatorlukla ilişkileri olan diğer ülkeler, sosyal, siyasal ve ekonomik açılardan inceleme konusu yapılmakta, böylece ortaya karşılaştırmalı bir tarih tablosu çıkmaktadır. Bu arada Atatürk'le ilgili çeşitli olaylar anlatılırken, bunlarla Avrupa tarihindeki benzerleri arasında karşılaştırmalara yer verilmektedir. Burada yazarın, inceden inceye yapılmış gözlemlere dayanarak, özgün değerlendirmelere yönelen bilim adamı kişiliğiyle karşılaşıyoruz.

Bu değerlendirmelerde göze çarpan bir özellik, yazarın Atatürk'ün kişiliğine ve eylemlerine duyduğu derin ve içten hayranlıktır. Ne var ki bu hayranlık, Doğu edebiyatlarında örneklerine pek çok rastlanan bir övgü, bir kaside biçiminde dile getirilmiyor. Olağanüstü nitelikte bir kişiliğin, çağdaşlarından nasıl farklılaştığı, gerçekçi ve akılcı tutumuyla kendisini olayların akıntısına kaptırmayıp, aksine onların üstüne çıkmayı nasıl başardığı, her zaman nasıl hep haklı çıktığı vurgulanıyor. Kitap, Türk okuyucusu için değil, Avrupalı okuyucu için yazılmıştır. Yazar bu okuyucuya özellikle bir noktayı belirtmeye ayrıca özen gösteriyor. Bu da, Atatürk'ün nice uğraşlarla dolu hayatında, özellikle de Kurtuluş Savaşı'nda içinde bulunduğu elverişsiz koşullardır. İlk bakışta Avrupalının yadırgayacağı böylesi bir ortamda, Atatürk'ün başarılamaz denileni başarmasının, kazanılmaz denilen savaşları kazanmasının, yapılamaz denilen devrimleri yapabilmesinin, asıl hayranlık duyulması gereken eylemler olduğunu belirtiyor. Ayrıca, uzağı görebilen, çok geniş kapsamlı düşünebilen bir büyük adamla, ancak önündekini görebilen, alışılmışın dışında düşünemeyen bir yığın küçük adamın yazgılarını birleştirmelerinden doğan bunalımlar üstünde durulup, bunca olumsuz koşula rağmen, Atatürk'ün bu bunalımlardan sıyrılışlarında gösterdiği beceriye özellikle değiniliyor. O zaman, çağını aşan bir önderin, kendi insanlarını çağının düzeyine getirebilmek uğrunda verdiği zorlu savaş bir destan niteliğine bürünüyor. Böylece Atatürk de, mutlu sonla biten bir trajedinin kahramanı olarak destanlaşıyor.

Yazarın O'na duyduğu hayranlık, bu destanın dile getirilişindeki içten heyecanda kendisini bulmaktadır. Burada da yazarın sanatçı kişiliğiyle karşılaşıyoruz.

Kitap, yer yer bir romanın sürükleyici havasına girmekte, başarılı betimlemelerle bütün bir çağ, insanlarıyla, törelerile, olumlu-olumsuz yanlarıyla gözümüzün önüne serilmektedir. Çoktan tarihin malı olmuş kişiler, geçmişin karanlıklarından çıkıp satırların arasında dolaşıyor. Her milletten politikacılar, askerler, hükümdarlar, serüven adamlardır bunlar. Kimine iyi diyoruz, kimine kötü; kiminin davranışını olumlu buluyoruz, kimininkini olumsuz; kiminden hoşlanıyoruz, kimine öfkeleniyoruz; tıpkı bir romanda olduğu gibi. Bu kitapta tarih romanlaşıyor. Burada da yazarın romancı kişiliğiyle karşılaşıyoruz.

Ele aldığı konuyu derinlemesine ve iyi niyetli bir tutumla inceleyen: tarihe yön vermiş bir büyük adama duyulan hayranlığa, bir destanın coşkusu içinde okuyucuyu da ortak edebilmeyi başaran; yakın tarihi hem Türklerin, hem diğer ülkelerin açısından ele alarak, olayların gelişmesindeki heyecanı bize verebilen bu kitabın, Türk okuyucusunun da büyük ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

Kitap ilkin 1929'da yayınlanmış, daha sonra bir son bölüm eklenerek defalarca basılmıştır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika'da yayınlanan bu eser, toplam yedi yabancı dile çevrilmiştir.

Esat Nermi Erendor

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

1. TÖREN

 

''Çocukluğumdan silinmez bir berraklıkla hatırladığım tek yaşantı okula başlamamam sorunuyla ilgiliydi.'' Daha sonra reformlar gerçekleştirecek olan büyük devrimci böyle anlatıyor. ''Bu konuda annemle babam farklı görüşteydiler. Annem eski törelere, eski göreneklere göre yetişmişti ve bütün varlığıyla sakin, yumuşak, hiçbir şeyin sarsamadığı bir dindarlığa bağlıydı. Bundan dolayı da benim sarıklı bir hocanın, katı İslam geleneğine göre dinsel öğretim yaptığı mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Bunu istemesinin bir nedeni de, böyle bir okula başlanırken gelenek gereği dinsel bir törenin yapılmasıydı. Böylesi bir törenle o günü unutulmaz bir gün kılmak, bu şekilde de çocuğa ailesiyle olan bağının ötesinde, artık ciddi yükümlülükler öngören büyük Müslüman topluluğuna katıldığının bilincini aşılamak amaçlanıyordu.

Buna karşılık babam ileri görüşlü bir adamdı, sarıklı takımından hoşlanmazdı ve Batı'dan gelme düşüncelerin ateşli bir yandaşıydı. Bundan dolayı da arzusu beni, Kuran'ı değil de, yeni bilimleri öğretimini temeli yapmış laik bir okula vermekti.

Görüşlerdeki bu çatışmadan küçük manevrayla sonunda galip çıkan babam oldu. Görünüşte annemin isteğine uyarına, benim alışılmış dinsel törenle Fatma Molla Kadın din okuluna gönderilmeme razı oldu.

Okula başlayacağım günün sabahı annem bana beyaz bir giysi giydirdi, başıma sırma işlemeli bezden bir sarık sardı, elimde de yaldızlı bir dal tutuyordum. Az sonra hoca bütün öğrencileriyle birlikte, yeşile boyanmış olan kapımızın önünde göründü; bir dua okundu, parmak uçlarımı göğsüme ve alnıma götürerek annemin, babamın, hocanın önünde eğildim, hepsinin ellerini ayrı ayrı öptüm. Yeni arkadaşlarımın ''yaşa'' diye bağrışmaları arasında, neşeli bir alay şeklinde kentin sokaklarından geçerek caminin yanında bulunan okula gittik. Buraya varılınca tekrar hep bir ağızdan bir dua okundu; hoca beni elimden tutup duvarları çıplak, kubbeli bir salona götürdü, burada bana Kuran'ın kutsal dünyasının kapıları açılacaktı.

Kısa bir süre sonra -tam olarak hatırlayamıyorum- babam beni pek fazla bir zorlukla karşılaşmadan Fatma Molla Kadın okulundan çıkarıp, Avrupa modeline göre özel bir ilkokulu yöneten yaşlı Şemsi Efendi'ye götürdü. Annem memnundu, arzusu ne de olsa yerine gelmişti ve inancına saygı gösterilmişti. Çünkü gönlünün isteği olan tören yapılmış bulunuyordu.''

Bu çocukluk yaşantısının o zamanlar -1880'de doğduğuna göre- yedi yaşında bulunan Mustafa'yı unutulmaz derecede etkilemiş olmasına şaşmamalı. Kendi evinde yüz yüze gelip de babasının zekice davranışıyla büyümesini önlediği bu zıtlık, daha sonra hep karşısına çıkacak bir ana sorun olacaktı. Eskinin yeniyle çatışması, böylesi bir ikiliğin oluştuğu dönemde doğmuş bulunanların gözleri önünde hep somutlaşmış, sonra da kişiliklerinin oluşumunda belirleyici bir etken olmuştur.

O günlerde Osmanlı İmparatorluğu kuşkusuz henüz sarsılmış durumda değildi. Büyük halk yığınları, Mustafa'nın annesi gibi; Allah'ın takdir ettiği bu düzeni derin bir saygıyla benimsemiş durumdaydı; padişahlarını da Allah'ın yeryüzündeki kutsal temsilcisi olarak görmekteydi. Din ve hayat kesin bir birlik içindeydi; Tanrısal buyruklarla insanların koyduğu yasalar arasında hiçbir çelişki yoktu; dünya nimetlerinden yoksun oluşa ise sakin bir sabırla katlanılıyordu, çünkü bu yoksulluk ilerde cennette her şeye sahip olunarak giderilecekti.

Aslında peygamberin yeşil bayrağı altında, genellikle hiç de kötü yaşanılmıyordu. Türk efendiydi, ya da hiç değilse öyle olduğunu sanıyor ve savaşların yükünü omuzluyordu. Askerlik hizmetine alınmayan yerli Hristiyanlarla Yahudilerin işleri tıkırındaydı. Vergiler gerçi hem ağır, hem de gelişigüzeldi, ama vergi kaçırmanın da bin türlü yolu vardı. Yabancılar ise bir ayrıcalıklar ağının koruması altında hemen bütün ticareti ellerinde tutuyorlar, gerektiğinde devlet kasasının eksiğini bile tamamlıyorlardı. Bunlar ülkeye yalnızca Batı'nın mallarını ve kültür araçlarını getirmekle kalmamışlar, onun huzursuzluğunu da taşımışlardı.

***

Yıl 1887, halifelik tahtında oturan Sultan Abdülhamit'tir; Osmanlı hanedanının uzun hükümdarlar listesinde herhalde ehliyetsiz denilecek olanlardan biri değil. Çok sevilen bir padişah olan Abdülmecit'in ikinci oğluydu; kader onu hiç umulmadık bir anda, biraz da ürkütücü biçimde en yüksek iktidar makamına çıkarmıştı. Kendisinden önceki iki padişah, halk iradesinin sözcüsü sayılan ulemanın desteğiyle girişilen darbelerle tahtlarından indirilmişlerdi.

İlkin amcası Abdülaziz'i indirmişlerdi (*); bu padişahın olağandışı hayallere dalan ruhu giderek ölçüyü kaçırmış, sonunda Tanrı'ya benzemek kuruntusu içinde dengesini yitirmişti. Tahttan indirildikten sonraki günün sabahında, kendisini bilek damarları kesilmiş olarak yatağında ölü buldular. Hekimler kurulu bunu intihar olarak açıkladı. Kamuoyu ise başka kanıdaydı.

Ondan sonra tahta çıkan V. Murat'ın durumu daha iyi olmadı. Aslında devleti yönetenler nazırlardı. Bunlardan Abdülaziz'e karşı darbeye katılmış olanlardan ikisi, nazırlar kurulu toplantısındayken, öç almak isteyen biri tarafından öldürüldü (*). Avrupa yakasındaki illerde ayaklanmalar sürüp gidiyordu; Hristiyanlarla Müslümanlar birbirlerini boğazlamaktaydı; büyük devletlerin -o zamanki adıyla düveli muazzamanın- filoları gözdağı vermek için hemen koşup gelmişlerdi. İmparatorluk parçalanmak üzereydi. V. Murat zayıf bünyeliydi, birkaç ay sonra iyileşmeyecek derecede ruhsal hastalığı bulunduğu gerekçesiyle, devleti yönetecek yetenekten yoksun olduğu ilân edilerek tahttan indirildi. Bu önemli hastalığına ilişkin rapor ise daha sonra alelacele düzenlettirildi. Küçük kardeşi Abdülhamit o zamanlar 34 yaşındaydı; uzun boyu, vakur bakışlı iri gözleri, kudret belirtisi kartal burnuyla gösterişli bir şehzadeydi; çok iyi ata biniyor, çok ustaca kılıç kullanıyordu; Sultan Osman'ın kılıcını kuşandığında bütün başkent onu Türk devletinin yenilikçi hükümdarı diye alkışlayarak selâmladı.

Her iki padişahın da tahttan indirilmesinde, asıl yönlendirici kafa olan sadrazam Mithat Paşa, tahta çıkarken Abdülhamit'i ünlü ''1876 Meşrutiyeti''ni ilân etmekle yükümlü kılmıştı. Zeki, enerjik bir adam olan Mithat Paşa son derecede başına buyruk ve haşin mizaçlıydı; Türkiye'nin hızla modernleştirilmesiyle Avrupa'da iyi izlenimler uyandırılacağı, böylece de ''Bosforun Hasta Adamı''na yöneltilebilecek müdahaleler için her türlü bahanenin bertaraf edileceğini düşünüyordu. Ne var ki bu konuda çok acı hayal kırıklıklarına uğrayacaktı.

Tam iki yıl sonra Ruslar, Plevne'de Türklerin şanlı bir savunmayı gerçekleştirmelerine rağmen İstanbul kapılarına dayandılar. İlgili büyük devletlerin birbirlerini çekememeleri sayesindedir ki, Osmanlı İmparatorluğu kolunun, bacağının kesilmesiyle besbelli ölümüne neden olacak bir ameliyattan kurtuldu; böylesi kurtuluşu ilk kez oluyor değildi, son kez de olmayacaktı. 1878 Berlin Kongresinde, Bismarck'ın çabasıyla, çıkmak üzere olan bir dünya savaşı önlendi; Türkiye gerçi Tuna boylarında birkaç ilini vermek zorunda kaldı, ama yine de her iki kıtadaki sınırları içinde egemenlik durumunu zedelenmeden korudu.

Abdülhamit ilk saltanat yıllarının bu kötü deneyimlerinden kendi hesabına yararlanmayı bildi. Mithat Paşa, bir çeşit saray nazırı gibi, hükümeti kendi bildiğince yönetmeyi düşünürken, sürgüne gitmek zorunda kaldı. Daha soluk almaya vakit bulamadan da, Sultan Abdülaziz'i öldürtmekle suçlanarak hapse atıldı, çok kısa bir süre sonra da orda, tam anlamıyla açıklanamamış bir şekilde öldü.

Padişah hiç de küçümsenmeyecek bir adam olduğunu kısa zamanda gösterdi; ülke için ne gerekiyorsa hepsini kendisinin daha iyi yapacağı kanısındaydı, bundan dolayı da bütün yönetimi tek başına eline aldı. Kendi anlayışına göre doğru bildiği şeyler vardı, ancak bunlarda hep yanıldı; daha doğrusu kaderini belirleyen kendisini aşıp geçen tarihin akışı oldu. Fakat yine de imparatorluğu zar zor da olsa otuz üç yıl daha ayakta tutmayı başardı.

Aslında o da reformlar istiyordu; devletin varlığını sürdürebilme kavgasında, değişen koşullara ayak uydurulması zorunluluğunu o da biliyordu. Fakat bu süreç ateşli yenilikçilerin istediği gibi değil, daha akıllıca, daha ılımlı bir tarzda ceryan etmeliydi. Yenilikçilerin zorlaması elbette göz önünde tutulacaktı, fakat onlar bu tutumlarıyla ne yazık ki dış tehlikeler karşısında haklı kaygılara yol açıyorlardı.

Hele meşrutiyet... Müslüman halk yığınları için esrarengiz bir kelimeden, içeriği bulunmayan soyut bir kavramdan başka şey değildi. Sorumlulukların bilincinde olarak kendi kendisini yönetme, yüzde doksanı okuma yazma bilmeyen bir halka bir çırpıda benimsetilebilir miydi? Nitekim bir süre sonra Jön Türklerin demokrasilerini ne kılığa soktukları ya da sokmak zorunda kaldıkları görülecektir.

Hayır, eski dayanakları fırlatıp atmazdan önce, yeni destek direklerinin konması gerekirdi. Reform önce zihinlerde yapılmalıydı, sonra da bedenlerde. Eski İslami devlet yapısında bir modernleştirmeye, bu zorunlu, fakat son derece rizikolu girişime kalkışmazdan önce, Avrupalıların yanında çıraklık yapılmalı, becerileri inceden inceye öğrenilmeli, neyin gerekli olup neyin olmadığı iyice anlaşılmalıydı.

1876 Anayasası sessizce bir kenara kondu, parlamento toplantıya çağrılmadı. Abdülhamit'in görüşüne göre buna daha zaman vardı, şimdilik sırası değildi. Fakat bir yandan da gençliğe Batılı düşüncelerin kapılarını açan da o oldu, hiç değilse saltanatının ilk döneminde kafaların yenilenmesi konusunda ileri görüşlü davrandı. Laik okullar açıldı, buralarda İslâmî düşünce yapısına göze çarpacak derecede ters düşen yeni bilimler öğretiliyordu. Batı üniversitelerine gençler gönderildi, çok sayıda subay Avrupa ordularında eğitim gördü, yurtdışından öğretmenler ve uzmanlar getirildi. Galatasaray'da, Türkiye'nin Oxford'u olan bu okulda, seçkin bir aydın zümresi modern bilginin bütün olanaklarıyla yetiştirilmekteydi.

Ancak yurtiçindeki bu dönüşüm ürünlerini verinceye kadar, komşuların giderek artan baskısının da gözden uzak tutulmaması gerekiyordu. Her an için daha güçlü olanların saldırısına uğranabilirdi. Buna karşılık yapılabilecek olan yalnızca sakıngan davranmak, kurnazca oyalamak, sözde garantiler vermek, aldatma ve kandırma yollarına sapmaktı, yani güçsüz olanın savaş araçlarıydı. Böylece Abdülhamit diplomatlık sanatının bir büyük ustası oldu. Tehlike bulutları toplanmaya başlanır gibi olunca, her seferinde hasımlardan birini diğerine karşı kışkırtmayı, sonra da her ikisinin arasından bir tilki kurnazlığıyla sıyrılmayı başardı.

İmparatorluğun görkemli başkenti İstanbul'da, peygamber vekili sert, fakat giderek daha da kaygı verici olan bir inatla -bu arada belli belirsiz vehimlere de kapılmıştı- atalarının büyük mirasını elinde tutmak için çabalarken, ülkenin bir köşesinde, üstelik dini bütün kimselerin arasında bir erkek çocuk doğmuştu; bu çocuk bin yıllık halifelik tahtını devirmek ve son sultanı ülkeden kovmak görevini üstlenecekti.

Küçük Mustafa'nın ailesi Selanik'in Türk mahallesinde ahşap, dar bir evde oturmaktaydı; eskiliğin gri pasıyla kaplı, her yanda görülen cinsten bir evdi bu. Pencereler sık kafeslerin arkasında saklıdır, kapılar her zaman sımsıkı kapalı durur. Dışardan kapının pirinç tokmağı çalınınca, gelen kimseye ne istediğini sormak üzere, ilkin kapının yan tarafındaki dört köşe gözetleme deliği açılırdı; gelen bir erkekse evdeki kadınlara gözden kaybolmaları için vakit bırakılırdı. Daracık yollar ve sokakcıklar düzensiz karmakarışıklıkları içinde, bir işe yaramaktan çok, bir tabloda yer almaya daha elverişliydiler; bu yollarda gürültülü trafik yoktur, bağırıp çağırmalar yoktur, ses yoktur. Orda burda belki oyun oynayan bir grup çocuğa rastlarsınız; bu ülkede gençliğin özelliği olan sessiz, ağır başlı davranışlarıyla oyunlarına dalıp gitmişlerdir. Kimi sarıklı, kimi fesli adamlar ağır, ölçülü adımlarla gelip geçerler; yapılacak her telaşlı hareket âdeta onların vakarını zedeleyecek gibidir. Kadınlar, karalara bürünmüş kadınlar, hepsini birbirine benzer kılan yaşmaklar içinde, rahibeler gibi giyinmiş olarak, çoğu kez ikişer ikişer, ürkek, hemen hiç ses çıkarmayan bir yürüyüşle evlerin önünden kayıp giderler. Her şey huzur dolu, âdeta mutlu ve biraz da uykulu bir sessizlikle kaplanmış gibidir; arada sırada çeşit çeşit sebzeler, meyveler ya da çiçekler satan bir satıcının, şarkı söylercesine makamla uzun uzun haykırışı bu sessizliği yırtar. Bu adamlar sokak satıcılığı işini, şiirimsi bir kılığa sokmasını, örneğin şeftalileri ev kadınlarının hoşuna giden beyitler okuyarak satmasını bilirler.

Mustafa, kendi içine kapanık, geleneklerine bağlı, böylesi dinginlikte bir dünyada büyüdü ve başlangıçta hiçbir şey üstüne titrenilen bu güven ortamını bozmayacakmış gibi görünüyordu.

Çağın huzursuzluklarından ancak pek azı, evlerinin sakin hayatını etkileyebilmekteydi. Burda evin ekseni anneydi; her şeye canlılığı, sıcaklığı, iyiliği ve yumuşaklığıyla yön veren oydu. O zamanların Türk kadını, gelenek ve görenek gereği ailenin çerçevesi içinde yaşardı. Evin dışındaki heyecanlar, eğlenceler, hele erkeklerle bir araya gelmek ona yasaktı. Kocasının yakınlarına bile kendisini gösteremezdi ve güneşin batmasıyla birlikte sokaklarda, meydanlarda tek bir Müslüman kadına rastlanamazdı.

Böylesi esrarlı bir tabuyla çevrili halde kadının yaşayışı çok dar sınırlar içinde yoğunlaşmıştı. Kadın küçük, fakat tümüyle kendisine ait bir dünyada benliğini arıyor, bütün varlığını onunla dolduruyordu. Ama bu sınırlı dünyanın içinde egemen olan da kendisiydi; ona hele anne olmuşsa, törensel bir huşuyla derin saygı gösterilir, el sürülmez bir çeşit kutsal hale etrafını kuşatır ve onu dış dünyanın kaba gerçekleriyle yakın temasa geçmesinden korurdu. Dini inançla kutsallaştırılmış evlilik bağı ise bir bakıma özgürlük demekti. Böylesi bir bağ insanı bunaltmaz, aksine onu yüceltirdi. Bu şekilde bir kenarda kalmak, gündelik hayatın dağdağasından uzakta durmak, kişinin iç dünyasını geliştirmeye yarıyordu.

Mustafa'nın annesi Zübeyde Hanım uzun süre İslâmiyetin katı çevresi içinde yaşadı, dünyanın sorunlarından pek az haberi oldu ve Avrupa'da adına eğitim denilen şeyden de uzak kaldı ne var ki bu yüzden ne insanlığındaki yüksek hasletlerin zenginliğinde bir azalma olmuştu, ne de değerli ve geçerli olan şeyleri ayırt etmede kafası daha az çalışmaktaydı. Onun kişiliğinden çevresine sürekli sakin bir ışın yansıtmaktaydı. Kendi isteğiyle ilk bakışta çapraşık görünen yollara sapmış oğluna hiçbir zaman engel olmamış, kişisel arzularını dışa vurmamış, kişiliğini geliştirmesinde oğlunu serbest bırakmış, çoğu kez de onu anlamaya gücü yetmemişti. Çok geçmeden de oğlu, anne için tümüyle yabancı bir dünyanın içine dalmıştı. Anne ise kaygılarını ve tasalarını içine gömerek kenarda kalmıştı. Bütün hayatı fedakârlık, feragat ve başkaları için yaşamaktan ibaretti, ama belki de özellikle bundan dolayı farkında olmadan oğlunu derinlemesine etkilemiş, ona tüm bilgilerden, tüm becerilerden çok daha önemli olan tertemiz insani değerleri aşılamıştı.

Daha sonraları en olmayacakmış gibi görülen atılımlara kalkışmayı göze alabilen bir büyük ruhsal enerjinin tükenmek bilmez kaynağı haline gelecek bu adamdaki kendine güven duygusu, özellikle de benliğin bağlarından kurtulabilmesi, başkalarına yönelik özgeci tutumu, herhalde annesinden ona geçmiş bir miras olsa gerektir.

Galiba oğul da bunu, annesine neler borçlu olduğunu biliyor ya da sezinliyordu. Çünkü annesi yaşadığı sürece ona, Türkiye gibi analara aşırı değer vermenin gelenek olduğu bir ülkede bile her zaman görülmeyecek derecede derin bir saygı ve sevgiyle bağlı kalmıştır. Bu da onun başkaca duygulara, genellikle duygusallığa pek yer vermeyen karakterinin insancıl açıdan en sempatik özelliklerinden biriydi.

Benliğindeki gerçekçi, uyanık, ileriye yönelik ve inançsız yanları da herhalde babasından almış olmalıdır. Ailenin kökeni hakkında pek az şey biliniyor. Mustafa'nın soyunun Küçükasya'nın iç kesimlerinden Anadolulu köylüler olduğu ve pek uzak sayılmayan bir zamanda oradan Selanik'e göç ettiği söyleniyor. Bu söylenti doğru olabilir. Daha sonraları devlete yön verecek bir adamda bulunan aşağılanmaya katlanmayan dikbaşlılık, akıllıca kurnazlık, inatçı sebatkârlık gibi özellikler genellikle Anadolu insanına özgü karakter belirtileridir. Yaratılıştan basit insanın doğru sözlülüğüne sahipti. Onun sarışın ve mavi gözlü olması da Anadolu kökenli oluşuna karşı ileri sürülecek bir görüşü destekleyecek nitelikte değildir. Siyah saçlı insanların yoğun olduğu Akdeniz kıyılarından, Küçükasya'nın içerlerine, doğuya doru ne kadar çok gidilirse, sarışın tiplere de o kadar sık rastlanır. Burada Güneydoğu Avrupa'nın özellikle de Yakındoğu'nun, yani asıl Türkiye bölgesinin çok karmaşık ırk sorununu ayrıntılı şekilde araştırmak gerekiyor; ne var ki bu bölgeye çağlar boyu, o kadar çok halk üst üste gelmiş, birbirlerini öylesine etkilemişlerdir ki, ırk konusunda doyurucu bir açıklama yapılması olanaksızlaşmıştır.

Babası, Ali Rıza, bir subayın oğlu, önceleri gümrük memuru olarak çalışmış, sonra da kereste ticaretiyle uğraşmaya başlamış. Özgürlükçü düşüncelerle aydınlanmış olanlardan biri; İslâmî devlet yapısının çürüklüğünü anlamıştı, imparatorlukta tepeden tırnağa köklü reformların yapılması gerektiği kanısına varmış olanlardandı. Ne var ki bu görüşte olanlar şimdi, 70'li yılların geriye dönüş ve hayal kırıklığı ortamında, ülkede sesleri çıkmayan bir zümre halindeydiler. Tevekkül içinde umutlarını geleceğe bağlamışlar, böylesi bir görev için daha iyi hazırlanmış, daha sonraki nesillerin bu umutlarını gerçekleştirmesini beklemekteydiler. Yoksa babası ne diye biricik oğluna -Mustafa'nın bir erkek kardeşi çok küçükken ölmüş, sadece bir kız kardeşi kalmıştı- yumuşak bir kararlılıkla esaslı, fakat yeniçağa özgü bir temel eğitimin yolunu açsın?

Bu ilk çocukluk yılları, küçük Mustafa için kısa süren bir mutluluk dönemi olmuş olmalıdır. Güvenceyle dolu bir yuva, sevgiyle bağlanılmış, bir tane ve her şey olduğu kolayca hissedilen bir anne, kendisiyle oyunlar oynanabilecek küçük bir kız kardeş, okula gitmeyi eğlenceli kılan yaşlı, dost bir öğretmen. Sonra da baba, derin saygı beslenen ve akşam eve geldiğinde, selâm niyetine töre gereği eli öpülen bir baba. Onun yanında oturulmaz, onun yanında lafa karışılmaz. Eski görgü kuralları katıydılar, ama bunların yavaş yavaş terk edilmesine yol açan yumuşak bir hava da vardı.

Fakat baba ansızın öldü. Aile geçim bakımından zor durumda kalıverdi. Anne Selanik'teki evi kapatarak, her iki çocuğuyla birlikte köye, kardeşinin yanına taşındı; kardeşinin Selanik'ten at yürüyüşüyle iki saat uzaklıkta Langaza köyünde küçük bir çiftliği vardı. Küçük Mustafa burada dayısının işine yarayabilirdi, öyle ya yeterince güçlü görünüyordu; kaygılanmaya hiç gerek yok, dayısı Mustafa'yı iyi bir çiftçi yapardı, bu da bir adamı geçindiren bir meslekti.

Yani koyunları gütmek, ahırları temizlemek ve buna benzer basit, fakat sağlığa yararlı işler demekti bu. Çocuğun hoşuna gitmişti doğrusu. Okul, hep okul kalır ve burada açık havada yaşamak, daracık kentte yaşamaktan çok daha güzeldir. Başlangıçta işler Mustafa'ya hiç de kolay gelmedi, ama bu çeşit çalışma adaleleri geliştiriyor, vücudu da çelikleştiriyordu. Çiftçi olacaktı, hem niye olmasındı? Çiftçilik insanı kendi kendisinin efendisi yapar ve kimseye de boyun eğdirmezdi.

Küçük Mustafa'nın en hoşlandığı uğraş, açık havada tarlaların ortasında oturup sürüyle gelen kargaları ekinlerden uzak tutmaktı. Başlıca işi de buydu. Arada sırada küçük kız kardeşinin de yanına geldiği oluyordu, ama çoğu kez yalnız başına kalıyordu, saatlerce yalnız. O zaman insan düşünebilir, hayaller de kurabilir. Neyi düşünürdü, nelerin hayalini kurardı? İnsanın kendisi de bilmez bunu. Masmavi gökyüzüne bakarak, boz atmacaların daireler çize çize uçuşunu seyre dalar, düşünceler de birbirini izler durur.

Ne var ki bu sırada anne, oğlu için sessizce başka bir gelecek kararlaştırmıştı.

 

2. ASKERİ ÖĞRENCİ

 

Köyde geçen bu iki yıllık çıraklık devresinden sonra, günün birinde Mustafa tarladaki bekçilik nöbetinden eve çağrıldı. Annesi ona yeniden Selanik'de okula gidebileceğini söyledi; teyzelerinden biri Mustafa'yı yanına alacağını bildirmişti. Okul ve üst baş için gerekli parayı ise anne biriktirmiş bulunuyordu.

O günlerde çoğu kez üzgün görünen annenin şimdi dışa vuran neşesi, hülyaları ve serbestliğiyle avare saatlerin bitişini gidermek ister gibiydi. Kaldı ki Mustafa'nın kendisi de zaman zaman gizli bir huzursuzluk, belli belirsiz sıkıntılar da duymamış değildi; içindeki körleştirilmiş güçler kıpırdanmaktaydılar.

Köyde bu zoraki kalış on bir yaşındaki çocuğa sağlık bakımından iyi gelmişti. Temiz hava ve adalelerin sürekli işletilmesi vücudunu geliştirmiş ve direncini artırmıştı. Bu da ona tükenmek bilmez enerjisini ve sinirlerinin çelik gibi sakinliğini sağlayacak bir zindelik sermayesi oluşturmuştu. Daha sonraki yıllarda başaracağı olağanüstü işler için, sahip bulunması zorunlu ilk önkoşullardı bunlar. Öte yandan nice zaman yalnız başına kalışı ona, belirli bir konuda uzun uzadıya düşünmek, kılı kırk yararcasına kafa yorabilmek gibi alışkanlıklar aşılamış, çevreden soyutlanmak ve yalnız başına kalabilmek yatkınlığını güçlendirmişti.

Şimdi gittiği ortaokulda -burası da özelbir kuruluştu, o zamanlar Türkiye'de okula devam zorunluluğu yoktu- çarçabuk kendini toparlamıştı. Öğrenmek ona güç gelmiyordu. Fakat fazla gayretli bir öğrenci de değildi. Özsaygısına fazla duyarlı biçimde düşkün oluşu, kolayca parlayan, içine kapanık mizacı öğretmenlerin her zaman sevgisini kazanmasını engelliyordu. Bu hali tam bir yıl sora onu acıklı bir olayın içine sürükledi.

Aslında olayın nedeninde pek trajik bir taraf yoktu. Bir okul arkadaşıyla kavgaya tutuşmuş, bundan da çocukların iki taraf olması sonucu tam bir meydan dövüşü doğmuştu. Ne yazık ki o sırada Kaymak Hafız dedikleri Arapça öğretmenleri koşup gelmişti. Kabahatlı olduğu kanısına vardığı Mustafa'yı yakalamış, ona bütün sınıfın önünde bir ibret dersi vermiş ve bu ders Mustafa'nın vücudunda kimi mor, kimi kahverengi değnek izleri bırakmıştı.

Mustafa kendi görüşüne göre, haksız yere çarptırıldığı bu cezayı sessizce sineye çekmişti. Ama sonra eve gelince, bir daha okula dönmeyeceğini bildirmiş ve bu kararından da dönmemişti.

Pekala, pek güzel, ama şimdi ne olacaktı? Mustafa'nın gittiği okula benzer, ikinci bir okul Selanik'de yoktu; kalkıp başka bir kente gitmek için ise parasal durumları elverişli değildi. Yoksa tekrar dayının Langaza'daki çiftliğine mi gidecekti? Hayır, şimdi bambaşka plânları vardı Mustafa'nın.

Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor: ''Komşumuz bir Binbaşı Kadri Bey vardı, oğlu Ahmet askeri okula gidiyordu. Bu okulun öğrencileri güzel üniformalar giyiyorlardı ve ne zaman Ahmet'e rastlasam kendisine gıpta ediyordum. Ayrıca sokaklarda da sık sık, süslü üniformaları içindi subaylara da rastlıyordum, böylesine pırıl pırıl bir üniforma giyebilmek için subay olmam gerektiği kanısına vardım''.

Zaman zaman bu arzusundan annesine de bahsetmek istedi. Fakat anne bunun sözünü bile ettirmiyordu. Renkli kılığı olan her şeyden ürkmekteydi. Asker olmak, günün birinde belki de savaşa gitmek demekti, oysa tek bir oğlu vardı onun. Başka her şey olabilirdi oğlu, ama asker asla.

Ne var ki öfkeli Kaymak Hafız, istemediği halde yazgısını belirlemişti onun. Çünkü şimdi Mustafa için iyi bir şeyler yapmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. İnsan bir şeyi kafasına koymaya görsün, eninde sonunda gerçekleştirir bunu.

Annesine ya da yakınlarından başka bir kimseye hiçbir şey sezdirmeden on iki yaşındaki çocuk, babasının bir arkadaşına başvurup, aklına koyduğu işi yapması için onunu yardımını rica etti. Eski bir asker olan bu adam, askerce istekleri anlayışla karşıladı. Selanik'deki askeri okulun yöneticileriyle görüşüp, Mustafa'nın sınavlara sokulmasını sağladı; o da sınavı başarıp okula kabul edildi.

Askeri okulların giderleri padişah tarafından karşılanırdı. Böylece burdaki öğrencilerin öğretimlerini sürdürmelerini adeta padişahın kendisi üstlenmiş gibi oluyordu; dolayısıyla da işin şakaya gelir yanı yoktu. Serkeşlik yapan ya da yeterince başarı gösteremeyen, nefer olarak orduya gönderilir, orda yıllarca askerlik yapmak zorunda kalır, boğaz tokluğuna eğitim gördükten sonra, belki astsubaylığa yükselebilirdi. Başının üstünde böylesi bir Demokles'in kılıcı asılı durunca, insan boyun eğmeyi, her zaman doğru ve adaletli olmasa da kurallara uymayı öğreniverir; nefsine egemen olmaya alışır, ancak sık sık içinden isyanetmek arzusuna da kapılır.

Genç Mustafa'nın en hoşlandığı ders matematikti, nitekim çok geçmeden bu dersin parlak bir öğrencisi oldu. Matematiğin hayaladen arınmış, nesnel, apaçık oluşu, onun gerçeklere yönelik ruhuna uygun geliyordu. Burda sadece verilmiş nicelikler vardı, gerçekte var olan nicelikler; burda kesin kararlar verilmesi gerekiyordu; ''olabilir'' ya da ''aşağı yukarı'' sözlerine yer yoktu. Matematik problemleri üzerinde ileri geri laf edilemezdi, onları çözümlemek gerekiyordu; küçük çapta bir strateji işte. Özellikle de zorlukları çekiciydi. İlk bakışta durum muamma gibi görünüyorsa da, çözümü de yine onun içinde saklıydı, yapılacak olan iş sadece bu çözümü bulup ortaya çıkarmaktı. Bir ödevin üstüne ısrarla düşmek, onun can alıcı noktasını bulmadan rahat etmemek, doğuştan kılı kırk yarıcının mizacına göre şeylerdi biraz da.

Bu sağın bilim dalında bütün arkadaşlarından daha ilerdeydi. Çok geçmeden matematik öğretmeniyle aralarında dostça bir yakınlık kuruldu. Dünyanın kendisini tanıyacağı adı da bu öğretmenden alacaktı. Öğretmenin de adı Mustafa'ydı, bu yüzden ''Böyle olmayacak bu'' dedi, ''aramızda bir fark olmalı, Onun için bundan böyle senin adın Kemal olsun!'' Bu adı siciline de kaydettiler. Kemal yetkin demekti. Öğretmen ona bir çeşit belleticilik görevi de verdi; arkadaşlarının ödevlerini denetleyecek, gerekirse konuyu bir defa daha açıklayacaktı. Böylesi bir ayrıcalıklı yere geçmesi, ondaki kendine güven duygusunu daha da pekiştirmişti; bu şekilde ön plâna çıkması, dürüst bir özeleştiri eğiliminden kaynaklanan aşırı çekingen alçak gönüllülüğünden sıyrılmasına yaramıştı.

Bu sırada ''Kemal'' gönül heyecanlarından da uzak kalmadı. On dört yaşının coşkusuyla komşuları olan bir genç kıza sevdalandı. Kuşkusuz kızla konuşabilmiş değildi, onu sadece uzaktan seyrediyor ve çevresinde pervane oluyordu. Akşam üzerleri okuldan eve döner dönmez, pantalonunu çarçabuk ütülettiriyor, sonra da arkadaşlarıyla oynamak bahanesiyle hemen sokağa fırlıyordu. Ancak oyun oynamak yerine, sevdiği kızın evi önünde bir aşağı bir yukarı geziniyor, bu dolaşması mizacındaki inatçı sebatkârlık nedeniyle saatlerce sürüyordu. Belki de o taze güzellik, kafeslerin ardından kendisini ona gösteriyor ve pantalonu bıçak gibi ütülü, vefalı şövalyesine kara gözlerinin okşayıcı bakışlarıyla teşekkür ediyordu.

Ne var ki böyle küçük, gerçekten sevimli oyalanmalar, yeni adından övünç duyan delikanlının basamak basamak yükselmesine engel olmadı. Burdaki alt sınıfları tamamlayanlar, ülkede pek az bulunan demiryollarından biriyle Selanik'ten birkaç saatte gidilen, Makedonya'nın iç kesimindeki Manastır'a, askeri liseye giderlerdi. O zamanlar Osmanlı İmparatorluğu geniş bir şerit halinde, Adriyatik Denizine kadar bütün Balkan yarımadasını kaplamaktaydı.

Mustafa Kemal'in Manastır'a geldiği yıl, kent silâh şakırtıları ve savaş gürültüleriyle dolup taşıyordu; bunlar daha sonra kendisine hayatının uzun bir dönemi boyunca hep eşlik edecek bir melodinin henüz uzaklardan yankılanan ilk sesleriydi. Top arabalarının tok takırtılarının eşlik ettiği uzun asker dizileri caddelerden geçiyor, bu sırada padişahın sadık savaşçıları Anadolu'daki yurtlarının yanık havalarını söylüyorlardı. Türkler yine komşularından birine karşı cepheye gitmekteydiler. Bu sefer kavga Girit Adası yüzünden çıkmıştı; Avrupa'daki dengenin koruyucuları için baş ağrıtıcı sorunlardan biri olmuştu bu Girit. Yunanlılar bu adada milli ve hayati önemde hakları olduğu kanısındaydılar, Türkiye de kendisine ait olan şeyi haklı olarak kendiliğinden vermek istemiyordu. Yeryüzünün kodamanları ise -sık sık görüldüğü üzere- kesin bir çözüm şeklinde görüş birliğine varamamış ve işi oluruna bırakmışlardı.

Askeri fidanlıkta yetişmekte olan, geleceğin mareşalları yanı başlarında ceryan eden savaşı kuşkusuz büyük bir merakla izlemişler ve henüz yetersiz de olsa, uzmanlık dallarında kazanılmış bilgileriyle yaşlı generallerin yürüttükleri harekât üzerinde ateşli tartışmalar yapmışlardır.

Yurt sevgisiyle çarpan kalpleri hayal kırıklığına uğramayacaktı. 1897'de yapılan bu Teselya seferi, uzun bir süre için son kez savaş şansının gülmesiyle, Türkiye için zaferle sonuçlanmıştı. Yunanlılar sürekli geri çekilip, bir zamanlar tanrılarının oturduğu Olemp dağının karşısında toplaşmak zorunda kalmışlar, çok geçmeden de solukları büsbütün tıkanmıştı. Ordularının komutası Yunanistan'ın genç veliahdı Konstandin'deydi; o sırada az ötede, Manastır'da askeri öğrenci olan biriyle, yirmi beş yıl sonra bu sefer kral olarak, kuşkusuz en zorlu ve en son savaşında boy ölçüşecekti. Manastır'daki öğrenci ise şimdi ikinci ya da birinci sınıftaydı. Bu dönemde herkesin eğilimleri ve yetenekleri açıkça ortaya çıkmaktaydı; karakterler daha göze çarpar biçimde birbirinden farklılaşıyor, daha sonraki yılların erkeğinde kişiliğinin ilk çizgileri belirginleşiyordu.

O zamanlar on sekiz yaşlarında olan Mustafa Kemal'in nasıl bir izlenim uyandırdığını, en iyi şekilde bir okul arkadaşının ağzından öğreniyoruz: ''Her zaman bir kenarda kalırdı'' diye anlatıyor bu arkadaşı, ''kendi içine kapalı, sessiz durur ve kimseyle yakın arkadaşlık kurmazdı. Fakat bu haline rağmen asla nobran ya da aksi biri değildi, tersine güleryüzlüydü, yapmacıktan uzak bir sıcakkanlılığı vardı. İşin en garip yanı da şuydu: Kendisi hiç ortaya çıkmadığı halde, bizi hep o yönetir, fakat bunu sezdirmezdi. Çok okurdu; okuduğu bir kitap üzerinde düşünmesi ise, üç katı daha fazla zamanını alırdı. Bir defasında ona ''Bizimle oynamıyorsun, her zaman uzakta duruyorsun, ne düşündüğünü de hiçbir zaman söylemiyorsun,nedir amacını senin?'' diye sorduk.

''Ben öyle sizler gibi olmak istimiyorum, ben bir şey olmak istiyorum cevabını vererek yürüyüp gitti.''

Daha sonraları onu efsaneleştiren yazılar, portresini de abartlı biçimde çizmektedir. Kesinlikle bilinen ise yeterince basittir: Arkadaşları üzerinde etkili olan ve onların güvenini kazanan, yetenekli bir öğrencidir; bir de kendi bildiği yolda gitmek niyetindedir.

Her zaman dostça davranan görünüşünün ardında, kesin kararlılığını ve inatçı irade gücünü saklayan, bu hemen anlaşılmaz insanı arkadaşları biraz yadırgamış olmalıdırlar. Kendisini elbette ki olduğundan büsbütün farklı biçimde değerlendirecek değillerdi. Zaten onun yüzünde, her zaman görülen tiplerin birbirine rahatça karışan, temiz çizgileri, yumuşak düpedüzlüğü yoktu. Benliği de Doğulu insanlara özgü, yorgun melankoliden hiçbir belirti yansıtmıyordu; İslâmiyetin getirdiği yiğitçe, insanca büyük, fakat yine de savaşmadan, tevekkülle yazgıya boyun eğmek demek olan, huzuru Tanrı'da aramak doğrultusunda da onda hiçbir eğilim yoktu. Onun karakteri daha çok eski göçebe Türkleri hatırlatıyordu; gücünü yitirmeyen canlılığı, pervasız atılganlığı, sertliği ve haşinliğiyle dünyaya nam salmış bu ırkın özellikleriydi.

Yılda bir defa tatillerde eve gidiliyordu. Fakat annesiyle arasına geçici bir soğukluk girmişti. Çünkü Zübeyde Hanım Moralı Ragıp adında biriyle yeniden evlenmişti; kocası bütün servetini kaybetmiş Moralı tanınmış bir bey olan Abbas'ın oğullarındandı. Annesinin ikinci kez evlenmesini oğul bir türlü hazmedememişti. Daha sonra bundan ''Ben anneme âşıktım, annem de bana'' diye bahseder. Üvey babasıyla asla konuşmadı, onun için böyle biri mevcut değildi. Ne var ki annesi birkaç yıl sonra yeniden dul kaldı.

Mustafa Kemal Selanik'de geçirdiği tatilde, frerler okulundaki bir Fransız rahibinden gizlice Fransızca dersi aldı. Çünkü Fransızca öğretmeni, en çok matematikle ilgilenen bu öğrenciyi, kendi dersinde daha az başarılı olduğundan azarlıyordu, bu azarlamalar da onun pek gücüne gitmekteydi. Fransızca iyi bildiği tek yabancı dil olarak kaldı.

Bu dönemi anlatırken ''Manastır'da öğrenciler arasında genellikle canlı bir çabalama havası yaygındı, herkes en başarılı kişi olmak istiyordu'' der. Bu da bilimin kaynakları uzun süre kendilerine kapalı kalmış bir gençliğin öğrenme açlığı, Batı'nın ileri atılımına bir an önce yetişmek isteyen bir halkın ateşli çabasıydı.

Böylece merdivenin basamakları birbiri ardından tırmanıldı. Sınavlar engelinin aşılmasından sonra Mustafa Kemal de, kendisine daha yüksek askeri bilgilerin kapısını açacak imzalı mühürlü diplomayı aldı. Böylece ülkenin başkentinde bulunan savaş sanatı akademisine, ''Harbiye''ye geçti.

***

Yüzyılın sonlarında İstanbul'u eski şanlı geçmişini akşam güneşi aydınlatmaktaydı. Kent hâlâ Pierre Loti'nin tasvir ettiği gibiydi: İnsanın gönlünü ferahlatan bu kent renkli, albenili, aynı zamanda mistik bir büyüyle kaplıydı; karanlık sırlar, göze çarpan zıtlıklar, çelişkiler ve hızlı değişimlerle doluydu. Görkem ve çöküntü burda yanyanadır: Yıkıntıların hemen yanı başında pırıltılı mermerleriyle saraylar yükselir; gerçek güzelliğin huzur dolu ritmine, yalancı taşların cafcaflı parlaklığının akordu bozuk sesleri karışır.

Ortaçağ'la Yeniçağ birbirleriyle inatla karşı dururlar. Önü açık, küçük dükkanında zanaatkâr oturmuş, çömlekçi çarkını döndürmekte ya da eski Bizans'daki gibi bir bakır kaba çekiç sallamaktadır, aynı anda onun biraz ötesinde en modern yolcu vapurlarından biri Altınboynuz'un önündeki limanda demir atmaktadır. Tramvaylar sabahın erken saatlerinde, geceden kurulmuş ve suçlu gömleği içinde bir biçarenin sallanıp durduğu bir darağacının önünden geçebilir.

Çok farklı görünümleri ve özellikleriyle her biri kendine özgü kentler olan semtler, yaşama biçimleri ve töreleriyle de birbirlerinden ayrılırlar: İki tarafını denizin kucakladığı yerde eski İstanbul kurulmuştur, burası Türk bölgesidir: Bir tahta evler, labirentine camileri harikulade yapıların gölgesi vurur; eğri büğrü, çarpık çurpuk bir yoldan ''Babıali'' çıkılır, bu caddenin en tepe noktasında Harbiye Nezaretinin dört köşeli ''Serasker Kulesi'', asker bir milletin alabildiğine belirgin bir simgesi halinde yükselir; bu sırada bakışlarınız bir burnu yeşil taraslar halinde, maviliklerle çevrili kıyılara indiği, Sarayburnu doğrultusundaki ahenkli silüete takılır; bir zamanlar sultanların oturduğu, içinde nice sırlar saklayan köşkler buradadır, halifeliğin alameti peygamberin kaftanı da burda muhafaza edilmektedir. Ötede, karşı kıyıda, dolambaçlı yollarıyla eski Galata bir yamaç üzerinde yükselir ve doğruca Yeniçağ kenti, Hıristiyanların ve yabancı elçiklerin kenti Pera ile birleşir. Doğu ve Batı, o zamanların bu iki ayrı dünyası burda Altınboynuz'da, onarımı bir türlü bitmek bilmeyen Galata köprüsüyle, ünlü yaya köprüsüyle birbirine bağlanmıştır. O günlerde bu köprüde renkli bir kalabalık itişip kakışır; Türkler, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Makedonyalılar, Kürtler, Suriyeliler, Çerkezler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Yezidîler, Dürzîler, Maronîler, hilalin evrensel imparatorluğunu dolduran halklar, dinler ve ırklar mozaiğinin canlı bir tablosunu meydana getirirlerdi.

Doğu'nun bu kozmopolit kentine ''Dersaadet'' diyorlardı, yani mutluluk kapısı; doğa bu beldeye güzelliğin ve bereketin her türlüsünü bahşetmiş, o da varlığını zenginlik ve bolluk içinde sürdürmüştü, şimdi de kendisine sunulan nimetleri telaşla toplayıp, bunların tadını daha hırslı biçimde çıkarıyordu. Burda yükselmek için güvenli yollar; ille de çıkılması gereken, önceden saptanmış basamaklar yoktu. Herkese bütün olanaklar açıktı; açıkgöz olan, gözüpek olan, daha çabuk saldıran kazanıyordu; sokakta avare dolaşanın kucağına bir rastlanının, içi dolu bir kese fırlatması da olmayacak işlerden değildi. Hayat sürüp giden bir serüvendi; talih de kör talih de çoğu kez; bir gün ve bir geceden daha kısa zaman içinde tersine dönebiliyordu. Bugün yoksul köşesinde pinekleyen, yarın lütuflar güneşinin parlak ışıklarıyla aydınlanabiliyordu. Önü sıra atlılar giden gala arabası içinde, debdebeyle sokaklardan geçen, yıldızlı makam sahipleri birkaç saat sonra kendilerini zindanda bulabiliyor, ya da Arabistan'ın bilmem hangi uzak köşesine doğru sürgün yolunu tutuyordu.

Avrupa kurnazlık Doğu'nun zevkleriyle birleşmişti: Afyon, esrar, bunaltıcı mehtaplı gecelerde hülyalara daldırtan uyuklamalar ve çeşit çeşit, farklı farklı kadınlar. Ancak burada başı örtülü Müslüman kadınından elden geldiğince uzak durmak gerekiyordu, en azından gayrımüslim kimse için bir zorunluluktu bu. Böyle bir gönül oyununun tehlikesi, gerçi onu daha da çekici kılabilir, ama bu çekicilik insanın sırtına kolayca bir bıçak yemesiyle de sona erebilir, öte yandan kutsal yasayı çiğnemiş sayılan kadın da bir daha çıkmamacasına Boğaz'ın sularında kaybolup gidecektir.

Mustafa Kemal, yirmi yaşında subay adayıdır; bir taşra yatılı okulunun kısır çevresinden bir büyük kentin hareketli hayatına geçtiğini anlatmıştı. Kitaplar bir süre için kenara itildi, hayatında ilk kez dünya nimetlerine dilediğince el atmanın tadını çıkaracaktı. Bir zamanlar pek gıpta etmiş olduğu o gösterişli üniforması içinde, endamı yerinde bir delikanlıydı şimdi; pek uzun boylu değildi, fakat geniş omuzlu, ince belli bir dar kalçalıydı; erkekçe terlemiş bıyıklarının uyarılarını hiçbir şekilde engellemiyordu artık. Sofra kurulmuştu, iş sadece lokmaları atıştırmaya kalmıştı.

O da bunu yaptı, hem de her işinde her zaman görüldüğü tarzda, kusursuz, esaslı, etkili biçimde yaptı. Kadın denilen varlığın esrarını keşfetmeye uğraştı; böylece delikanlılık yıllarında acı çektiren, rahat kaçırtan, kafasını kurcalayan sır ortadan kayboldu. Bu sırrı anlama hevesi ne var ki daha çok nesnel, hatta yüzeysel plânda kaldı; çarçabuk giderilen kaçamak arzular, neşeyle taçlanan saatler, ayak bağı olmayan tadı çıkarılıp sonra da unutulan ilişkilerdi bunlar.

Hepsi de dengesinde bir sarsıntı meydana getirmeden cereyan etmişti. Hiçbirinde insanı hayatın gerçeklerinden uzaklaştıran romantik tasarımlar yoktu; giderek daha çok isteklerde bulunmaya sürükleyen arzu galeyanları yoktu; ''acabalarla, fakatlarla tökezleyen tutuklular, duraksamalar yoktu. İç dünyası sağlıklı, güçlü bir bünyenin, acılardan arınarak erkek olmak üzere deri değiştirmesi süreciydi bu.

***

Gündelik hayat alanında bilgisini, görgüsünü böyle geliştirirken, kendisini daha ciddi, daha sürekli uğraştıracak bazı şeyler de gözüne çarpmıştı. İnceden inceye akıl yürütme yetisine sahip bu çapta bir insanın, ülkedeki durumun gittikçe kötüye gittiğini, imparatorluk binasında her köşe bucağın çatırdadığını farketmemesi olanaksızdı. ''Bosforun Hasta Adamı'' deyimi her bakımdan geçerli bir slogandı artık; gerçekliği söz götürmez bu durum Avrupa hükümetlerince bir oldu bitti sayılıyordu. Hastanın öleceği kesindi, fakat bunun daha ne kadar sürüncemede kalacağı yalnızca bir zaman sorunuydu.

Bu arada harbiye öğrencisi -ilk zamanlar derslerinde gösterdiği ihmali, sömestr sonunda çarçabuk telafi ederek- iki yılını geride bırakmış ve kurmay sınıfı için seçilenler arasına girmiş bulunuyordu. Böylece daha önce kıta hizmeti görmeden, doğrudan doğruya yüzbaşı rütbesiyle orduya girmeye aday olmuştu.

Harbiyenin üçüncü sınıfındayken, yurda ilişkin konularla ilgilenmeye başladı. Çağının bunalımları onu kendiliğinden fırtınalarla çalkalanan bu alana itmişti. Uzun zamandan beri bir genç şairler kuşağı yeni bir ideali yücelmiş bulunuyordu. Kendi milliyetini düşünmek, İslamiyetin skolastiğinden sıyrılmak, kendi ırkına aykırı düşen Arap ve Fars klâsisizmini aşmak, kısacası Avrupa'dan son dalga olarak Doğu'ya ulaşmış bulunan milli bireyleştirmeyi benimsemekti bu ideal. Siyasal açıdan ifadesini Jön Türkler hareketinin reform isteklerinde bulmaktaydı. Jön Türkler hareketi ise XIX. yüzyılın 80'li yıllarında doğmuş, sonra XX. yüzyıla geçilirken durdurulamayan bir coşku durumuna gelmiş, özellikle de Türkiye'nin aydın kesimini sarmıştı. Jön Türkler'in istekleri çağa uymayan mutlakiyet yönetiminin kaldırılması ve Batı demokrasileri modelinde bir anayasanın kabul edilmesi konusunda yoğunlaşıyordu. Yazılarla, konuşmalarla düşüncelerine yaygınlık kazandırmaya çalışıyorlardı.

Özellikle Türklerde milli bilinci uyandırmak isteyen bu nitelikte yenilikçi yazılar, hükümetçe tehlikeli sayılarak yasaklanmıştı; bu da onlarla daha da enine boyuna ilgilenilmesine neden oluyordu. Ortalıkta bu kitaplar bulunmazdı, fakat çeşitli yüksek okullarda elden ele dolaşırdı; bunları paltonun altına saklayıp içeri sokmak hiç de zor değildi. Geeleri yatakhanelerde kendi başlarına kaldıkları zaman öğrenciler büyük bir şevkle bu kitaplara sarılıyorlardı.

Gençlik bunlarda kendilerine yeniden umut veren, iyimserlik kazandıran, karamsarlığın bozguncu telkinlerini ve içlerine sinmiş umutsuzluğunu, insanı yücelten, coşturan bir inanca dönüştüren bir şeyler buluyordu. Ateşli mısraların şairi bunu sağlayanlardan biriydi. Tam anlamıyla milli Türk eğilimini ilk yansıtan şairdi ve sürgündeyken vakitsiz ölmüştü.Onun özgürlük şarkısı devrimin marşı olmuştu.

Daha sonraları Mustafa Kemal ''Anlayamıyorduk bir türlü'' diye anlatır, ''böyle vatanseverce kitapları okumamıza neden izin verilmediğini anlayamıyorduk. Anladığımız şey devlette bir şeylerin aksadığıydı.''

O halde bir değişiklik gerekliydi, bunu sağlamak için de eyleme geçilmeliydi, kaskatı kesilmiş olan, harekete getirmeli, şimdiki düzen yıkılmalıydı. Duygulardaki coşkunluk tek başına eskinin dayandığı direkleri sarsamazdı. Ortalığı bir ''örgütlenme'' sözü kaplamıştı; başkaldırma ruhu her tarafta noktacıklar halinde billurlaşmaktaydı. Bu çalkantıya yetişmekte olan kurmaylar da katıldılar, var olan düzenin yıkılmasına çalışacak, vatan ve özgürlük için savaşacak gizli bir dernek kurdular. Derneğin bir de yürütme kurulu vardı, Mustafa Kemal de bu eylem kurulundaydı. Daha önceden devrimci terminolojiyi çok iyi öğrenmişlerdir ve en önemli şeyin öncelikle propaganda olduğunu da bilmektedirler. Bundan dolayı başlıca uğraşları bir gazete çıkarmak oldu, sayfaları teker teker elle yazılıp gizlice dağıtılan bir gazetedir bu. Böylesi bir uğraş arkadaşlarınca takdir edilmelerinin yanı sıra hoşlandıkları bir çalışma da oluyordu. Bu şekilde politika sanatında gerekli şeylere alışıklık kazanıyorlar, henüz biraz karmaşık olan düşüncelerini açık ve kesin biçimler halinde ifade etmeyi öğreniyorlardı. En çok çalışanlardan biri de Kemal'di; zaman zaman Namık Kemal tarzında bir şiirle katkıda bulunduğu da oluyordu.

Şiirle ilk tanışıklığını, daha önceleri Manastırdayken yapmıştı. Bunu ''Son sınıftayken, daha sonra şair olan Ömer Naci bizim okula geldi'' diye anlatır. ''Bu Ömer Naci askerliğe uyum göstermediği için Bursa Askeri Lisesi'nden uzaklaştırılmıştı. Benden okumak üzere kitaplar istedi. Kitaplarımın hepsini kendisine getirdim, bular çoğunlukla içeriği tarih olan eserlerdi. Ne var ki Ömer Naci, bu kitapların hiçbir değeri olmadığını söyledi, okumak zahmetine bile katlanmadı, küçümseyen bir edayla hepsini bir kenara itti. Bu olay beni derinlemesine etkilemişti; ilk defadır ki şiir sanatı ve edebiyatı gibi bir şeyler olduğunu görüyordum, bu konuyla yakından uğraşmaya karar verdim. Fakat öğretmenlerimden biri, şiire merak sarmam konusunda beni uyardı, ''şiir seni askerlik mesleğinden uzaklaştırır'' dedi. Bunu ben de farketmiştim. Ondan sonra gerçek merakım güzel konuşma ve yazmaya olmuştur.''

Güzel kavramının kapsamına giren konularla ilişkisi her zaman pratik amaçlı olarak kalmıştır: Topluluğa hitap etme sanatı, ifadede akıcılık ve çekicilik sağlama, yani günün birinde kullanılabileceği sezilen şeyler. Şiiri de belirli amaçlar için kullandılar, politikanı hizmetinde duyguları coşturan bir propaganda aracı oldu. Hitabet alanında kendilerini daha da iyi yetiştirebilmek için, öğleden sonraki teneffüslerde güzel konuşma egzersizleri yapıyorlardı. Ellerine bir saat alıp, herhangi bir konu hakkında konuşuyorlardı; saptanan süre içinde başlıca noktaların ayrıntılı ve etkili biçimde dile getirilmesi zorunluydu.

Fakat bu gizli dernek, çevreye açılma çabaları nedeniyle elbette ki sürekli gözden uzak kalamazdı. Okul arkadaşları arasında da böyle komploları, askerlik sadakatıyla bağdaştıramayan kimseler vardı. Böyle konularda, her zaman insanın genellikle önemli kazançlar elde ettiği, aşağılık ispiyonculuğun ille de bulunması gerekmez. Haber vermeyi hiçbir çıkar düşünmeden yapacak insanlar da bulunur. Her ne şekilde olursa olsun, üst makamların kulağına bir şeyler çalınmıştı; hem de haberdar olan, duymasını hiç istemedikleri, kendisinden çok korkulan bir adamdı, askeri okulların genel müfettişi İsmail Paşaydı. Katı bir dindar ve -her zaman temiz olmasa dahi, gayret belirtisi her hizmeti en zengin ihsanlarla ödüllendiren- padişahın sadık bendesi olan İsmali Paşa, harbiyenin komutanı Rıza Paşayı çağırtıp, kendisini öğrendikleri hakkında sorguya çekti. Rıza Paşa gizli bri komplodan hiç haberi olmadığını ve buna benzer herhangi bir şeyi de farketmediğini söyledi. Bunun üzerine genel müfettiş pek de haksız olmayarak ''Eğer gözlerinin önünde cereyan eden şeyi görmüyorsan okulu yönetmeye de ehil değilsin'' diye karşılık verdi. ''Bundan sonra daha dikkatli ol!''

Rıza Paşa gerçekten hiçbir şey görmemiş olabilir, zira kendisi de içinden gençlerden yana olduğundan, iki gözünü kapalı tutmaktaydı. Fakat hiç değilse bir sefer ''herhangi bir şey farketmemezlik'' yapmaması gerekiyordu.

Bir gün dernek üyeleri, günlük programda öngörülen derslerini yapacakları yerde, gazeteleri için harıl harıl makalaler hazırlamak uğraşı içindeydiler. Sınıfın kapısını kapatmışlar, dışarıya bir de gözcü koymuşlardı. Aksilik bu yana birden koridordu Rıza Paşa görünüverdi, gözcünün tehlike işaretini vermesine vakit bırakmadan içeri girdi ve bütün ekibi suçüstü yakaladı. Ancak Paşa etrafa yayılmış yazıları görmemiş gibi davranarak, sadece birkaç ders sırasında başka şeylerle uğraşıyorlardı.'' Rıza Paşa'nın koruyuu kanadı sayesinde, bu son yıl bir kazaya uğranmadan tamamlandı. Ve Mustafa Kemal büyük bitirme sınavını başararak, 23 yaşında yüzbaşılık beratını cebine koydu.

Orduyu katılıncaya kadar, genellikle birkaç hafta beklenirdi. Subaylar bu süreden, gizli dernek çalışmalarını bir kat daha gayretle sürdürmek amacıyla, yararlanmak istediler. Arkadaşlarından birinin adına küçük bir konut tuttular, kirasını ortaklaşa ödeyeceklerdi, burayı örgütün merkezi ve yürütme kurulunun toplama yeri yaptılar. Aynı zamanda şimdi daha da büyüttükleri gazete burda hazırlanacak ve burası gizli buluşmalar için de kullanılacaktı.

Ne var ki İsmali Paşa gençlerini tanıyordu. Onların komplo hazırlamaktan vazgeçmeyeceklerini de biliyordu; sadece sağlam kanıtlar elde etmek için fırsat kollamaktaydı, fakat çok sıkı gözetlettirdiği halde bu fırsatı bir türlü yakalayamıyordu.

Aradan bir süre geçmişti ki, Fethi Bey adında eski bir okul arkadaşları yanlarına geldi; gençler onun ordudan atılmış biri olduğunu biliyorlardı. Bu Fethi Bey çok zor durumda bulunduğunu, parasız, evsiz ve bir lokma ekmeğe muhtaç kaldığını anlattı; gizli derneğe katılmak ve birlikte çalışmak istediğini söyledi. Karşılığında bütün istediği, kendisine barınacak bir yerin verilmesi, bir de karnının doyurulmasıydı. Dernekteki gençler, aralarına bir kişinin daha katılamsına sevindiler; kiraladıkları yer nasıl olsa boş duruyordu, zor durumdaki arkadaşları pekala orada kalabilirdi, hem birinin evde sürekli kalması daha az göze batardı.

Örgüte yeni alınan Fethi Bey çalışmalara şevkle katıldı ve hayli de yararlı olmaya başladı. çok geçmeden de bir yandaş daha bulduğunu bildirdi. Gençler asıl merkezlerinin yerini başlanıgçta belli etmemek için, göze batmayan bir yerde, Galata köprüsünün yakınlarında, sapa bir kahvede toplanılmasını kararlaştırdılar. Fethi Bey yeni arkadaşı oraya getirecek, dernek üyeleri de onu uzaktan inceleyeceklerdi.

Üyeler kararlaştırılan yerde bir araya geldiler. Az sonra da Fethi Bey yanında, sözde yeni yandaş olduğu halde göründü. Ne yazık ki bu gelen yeni yandaş, İsmail Paşanın yaverinden başkası değildi, yanında bir sürü de jandarma getirmiş ve onları giriş kapısının önüne sessizce yerleştirmişti. Kendi ayaklarıyla güzelce bir araya gelmiş bulunan bütün dernek üyeleri hapishaneye götürüldü ve ayrı ayrı hücrelere kapatıldı, orada her biri başına gelecekleri rahat rahat düşünebilirdi.

 

3. SÜRGÜN

 

Başkentin hemen yanı başında, Boğazın Avrupa yakasının yemyeşil bayırlar halinde ıssız tepelere doğru yükseldiği ve bir yandan yakınlardaki Pera'yı, daha ötelerde alabildiğine yayılmış İstanbul'u, Asya yakasında da selvilerle kuşalı Üsküdar'ı gören bir yere, Sultan Abdülhamit hükümdarlık merkezini kurdurmuştu.

Burası Yıldız Sarayıdır, başlı başına bir evrendir. Binaları, köşkleri, küçük saraylarıyla koca bir kent, üç ayrı sur çemberiyle kuşalı, yüksek ağaçlarla kaplı bir park içine saklanmış taş ve mermerden bir ordugâhtır. Sarayın bütün memurları, subayları ve hizmetkârları aileleriyle birlikte, burada dış dünyayla ilişkilerini kesmiş olarak oturmakta, ancak padişahın özel izniyle saray bölgesinden dışarı çıkabilmektedir. Mağazalar, tamirhaneler, mandıralar, bostanlar, silâhhaneler, -Abdülhamit hayvanlara düşkün olduğundan- yüzlerce cins atı barındıran ahırlar, manej alanları, hazinelerle dolu mahzenler, bir müze, bir rasathane bu esrarlı surların arkasında saklıydı. Yalnız sekiz yüz aşçı saray halkı için işbaşındaydı.

Ve o da, Allahın yeryüzündeki bölgesi de gönüllü bir mahpus gibi, bu altın kafesin içinde oturmaktaydı; neredeyse otuz yıl olacak bir hükümdarlık döneminden sonra, şimdi erken ihtiyarlamış bir adamdı. Uzun boylu levent vücudu eğrilmiş, yorgunluktan çökmüştü.

Resmi kabullerde beyaz güderi eldivenler geçirdiği dikkati çekecek derecede küçük elleriyle Sultan Osman'ın kılıcına dayanıyor, o zaman da kılıcın kabzası çenesinin altına kadar geliyordu. Soyluluk belirtisi kartal burnu şimdi bir akbaba gagası gibi, kupkuru yüzünden dışarı fırlak hale gelmişti; kınalanmış çember sakalının çevrelediği kafası olduğundan daha büyük, daha heybetli görünüyordu. Gençlik yıllarının ciddi bakışlı, iri gözleri şimdi çukurlarına gömülmüştü; bakışları bir şeyler kolluyormuşçasına huzursuz, kuşkulu olmuştu; geniş ağzındaki donuk sevimli gülümseyiş, artık görünüşünün sıkıntılı kasvetini ışıklandıramıyordu.

Hâlâ Avrupa'nın en şeytan diplomatlarıyla boy ölçüşebilmekteydi; hasımını pes ettirmek ve kukla gibi oynatmak konusunda bütün hileleri, bütün dolapları biliyordu, ama bütün bunlar alt tarafı sadece birer oyalamadan, adım adım geri çekilmek zorunda kalınan sonu gelmez bir savunmanın yıpratma oyunlarından başka şey değildiler. Avrupa illerinin bir kısmını, ayrıca Mısır'ı ve Tunus'u kaybetmişti; Fransızlar Fas'a yerleşmeye başlamışlardı; Avusturya, Balkanlar'da ilerliyordu; Rus devi Panslavizmin tüm ağırlığıyla habire bastırmaktaydı. Muzaffer Hristiyanlık Müslüman dünyasının mülkünü elinden alıyordu.

Zamana karşı cephe alan, onu durdurmaya kalkışanın elinde iyilik kötülüğe dönüşür, en temiz niyet felâketle sonuçlanır. Abdülhamit elbette ki ülkesini kurtarmak istedi, fakat özellikle de bu yüzden türlü tehlikeleri başına sardı. -Daha sonraları anlaşılacağı üzere- doğru bir teşhisle, ancak katı bir otokratik yönetimin Osmanlı İmparatorluğunu daha fazla parçalanmaktan koruyacağı kanısındaydı. Fakat bilgece monarşi yönetimi, koşulların baskısıyla zorbaca bir despotluğa; belki de zorunlu olan diktatörlük, dayanılmaz bir zalimliğe; iyi niyetle başlayan her şeyi göz altında bulundurma çabası, her özgür, her kendiliğinden kıpırdanışı önleyen, her girişimi kötürümleştiren bir basınç halinde ülkenin üzerine çöken bir vesayet düzenine dönüşmüştü.

Her şeyi tek merkezden yönetme sistemi, en aşırı bir kararlılıkla uygulanmıştı. İmparatorluk yönetiminin bütün iplerinin ucu Yıldız köşkünde toplanmıştı; memurlar onun iradesini uygulayan organlar olmuşlardı. Bu da elçinin raporunda yazdığı gibi ''Padişahın iradesi olmaksızın koca imparatorluğun içinde bir taş bile yere düşemez'' demekti.

Batı'dan gelen milliyetçilik düşüncesi, çeşitli halkları birleştiren bir devlet bağı için zehirdi. Bu düşünce ilkin imparatorluğun temellerini saracak, sonra büyüyüp bağlama yerlerini kaplayacak, arkasından da -ilerde görüleceği üzere- bütün yapıyı çökertecektir. Bu da Abdülhamit'in tam bir bağnazlıkla niçin milliyetçiliğe karşı çıktığını, vatan etiketi taşıyan her şeyi niçin zihinlerden silmek istediğini ve niçin vatan sözünün ağıza alınmasını bile yasakladığını açıklar. Jön Türklere düşmanlığı, onların eğilimini acımasızca kovuşturması da bu yüzdendir. Avrupa kökenli milliyet kavramına karşı Abdülhamit, İslâmiyetin kaynaştırıcı-birleştirici düşüncesini çıkarıyordu. Bu düşünceye yeniden canlılık kazandırmak, artık iyice hızı kesilmiş bu harekete yeni bir atılım ruhu vermek yollarını arıyordu. Büyük Hicaz demiryolu girişimi yalnızca bu amaca yönelikti. Daha kolay bağlantı, daha iyi taşıma olanağı, Müslüman dünyasının dört bir yanından hacı kafilelerini kutsal kentlere -Mekke ile Medine'ye- götürecek, böylece insan yığınlarının oraya rahatça akması, onların hepsini birleşmiş bir İslâmiyetin gücü konusunda bilinçlendirecekti.

Bu savunmada, bu artık elde tutulamaz hale gelmiş olanın korunması için bütün güçlerin bir noktada yoğunlaştırılması gereken durumda, yapılması zorunlu şeyler yapılmadan kaldı. Artık geciktirilmemesi gereken reformlar, içinde bulunulan zamanın isterlerine, ılımlı nitelikte uygun düşeceği düşünülmüş reformlar tümüyle durdu. Bu alanda da aslında iyi olan şey tersine bir duruma dönüşmüştü. Yeni bilimleri öğreten okullar açılmış, şimdi ise bu okulların yarattığı yeni ruh tehlikeli olmuş ve onu baskı altına almak zorunda kalınmıştı. Ordunun yeni baştan düzenlenmesine başlanmış, fakat ülkeye çağrılan eğitim uzmanları hiçbir iş yapamaz hale sokulmuş, bunların çalışmaları -pek az istisnayla- çıkmaz yollara saptırılmıştı. Eğitim amacıyla yabancı ordulara gönderilmiş subayların öğrendiklerini değerlendirmelerine izin verilmiyor ve dönüşlerinden sonra da hepsi imparatorluğun ücra bölgelerine sürgün ediliyordu. Bir donanma meydana getirilmiş, sonra bu donanma limanlarda paslanmaya terk edilmişti; gemilerin denize açılması, Avrupa'yla yakın temasa geçilmesine yol açabilirdi. Oysa Batılı düşüncelerin ülkeye girebileceği bütün kapılar sımsıkı kapatılmalı, bütün delikler tıkanmalıydı.

Herhalde padişah da yüreğinin derinliklerinde bütün bu çabaların boşuna olduğunu, düşüncelere karşı savaşta her zaman güçsüz kalacağını sezmiş olmalıdır. Bu güçsüzlük duygusunun giderek büyümesi, mizacındaki kuşkulanma eğilimini yıllar geçtikçe patalojik bir evham haline sokmuştu. Bunalan ruhunda bir patlama olmasından kaygılanması, peşini bir türlü bırakmayan bir korkuya dönüşmüş, yüreğini karartmış, kendisinde bulunan üstün zekâ, beceriklilik ve yorulmak bilmez çalışma gücü gibi yüksek yetilerini sekteye uğratmıştı.

İki padişahtan sonra tahta çıkışı sırasındaki koşullar, içinde silinmez izler bırakmıştı. Gözden düşen ya da kamuoyuyla çatışan hükümdarı bertaraf etmek, Osmanlı İmparatorluğu'nda öteden beri yapılagelen bir işti. Niye ona da benzeri bir yazgı hazırlanmasındı? Nitekim bazı sabahlar Yıldız Köşkünün duvarlarına geceden Jön Türklerin yapıştırdığı yaftalar bulunuyordu, bunlarda Abdülhamit'in tahttan indirilmesi isteniyor, eğer kısa zamanda bu yapılmazsa, kendisinin öldürüleceği bildiriliyordu. Bu kadar iyi korunan sarayının ulaşılmaz inzivası içinde dahi, onun böyle rahat yüzü görmemesine şaşmamak gerekir. Her gece yatak odasını değiştiriyordu, yatağı da hiçbir zaman aynı yerde durmuyordu; ancak birkaç yakını sarayın karmaşık labirenti içinde padişahın nerede bulunduğunu bilirdi. Yemekler kendisine mutlaka kapalı ve mühürlü kaplar içinde getirilirdi; yemeklere de ilkin yanındakilere tattırdıktan sonra el sürerdi. Ondaki bir suikasta uğramak korkusu bazen gülünç durumlara da yol açıyordu. Bir defasında, biraz delişmen ve Jön Türk yanlısı tanınan Fuat Paşa huzura çıkmıştı. Töre gereği üç defa eğilerek padişaha yaklaşırken, ayağı kılıcına takılıp öne doğru tökezlemiş; bunu bir saldırı sanan padişah, yanından hiç eksik etmediği tabancasını çektiği gibi ateş etmiş, bereket versin paşa ciddi şekilde yaralanmamıştı.

Münzevi hükümdar her şeyden ve herkesten kuşkulanıyordu, bunda da pek haksız değildi, çünkü hasımları kollarını en yüksek mevkilere kadar uzatmış bulunuyorlardı. Ne var ki hiçbir tehdit, -bir cuma selamlığı töreninde atılan gibi- hiçbir bombalı suikast girişimi ve kendi hayatı hakkında duyduğu sürekli kaygılar onu yolundan döndüremiyor, aksine aynı doğrultuda daha inatla, daha sebatla, daha ısrarla yürümesine neden oluyordu.

Her alanda gözetim, denetim ve zihinleri dışarıya karşı kapalı tutma sistemi, bir örgütün kurulmasını da zorunlu kılmıştı; bu örgüt yıllar geçtikçe büyüyecek dev bir kuruluş haline gelecektir. İşkilli padişah, halkın arasında neler olup bittiğini bilmek istediği gibi, tek tek herkesin kalbinden neler geçirdiğini de anlamak istiyordu. Bunun için gözlere, evlerin duvarlarını delip içerisine bakabilecek gözlere ihtiyacı vardı. Böylece yavaş yavaş bir hafiyeler, casuslar, ispiyonlar ordusu doğdu. Bunlar her yerde, her zaman hazır ve nazırdılar. Sokakta dilenci olup dikilirler, rıhtımlarda gözlerini denize attıkları oltadan ayırmayan balıkçılar olurlar, en kibar evlerde süslü giysiler içinde uşaklık ederlerdi. İnsan bir şeyler anlattığı en yakın dostundan bile emin olamazdı. Kimse kimseye güvenemiyor, herkesin kafasında bir ''acaba'' sorusu çörekleniveriyordu. Türk kahvehanelerinden birine tanımadıkları bir adam girmeye görsün, herkes zaten yavaş sesle yürüttüğü sohbeti kesip susardı; konuşmaların yeniden başlayabilmesi için, öncelikle bu yeni gelenin, sarayın hafiyelerinden biri olup olmadığının anlaşılması zorunluydu.

Her gün adını ''curnal'' denilen raporlardan bir sepet dolusu Yıldız Köşkü'nden içeri girerdi. Raporuna yazacak şey bulamayanlar, uygun bir şey uydurmaktaydılar. Her habere karşılık çok iyi para ödeniyordu. Bu konuda padişah ''İsterlerse benden çalsınlar, yeter ki sadece hizmet etsinler'' diyordu.

Nitekim onun hizmetinde bulunanlar bir servet sahibi olabiliyordu. Sultan parayla ve zengin armağanlarla yandaşlarının sadakatını garanti altına almak istiyordu. Her despotlukta olduğu gibi, onun da çevresinde bir saray kliği, her dediğini onaylayan kuklalardan bir grup meydana gelmişti. Bunların hepsi gizli polisin başı Fehim Paşa tipinde vicdansız, dayanılır ölçülerin çok ötesinde aç gözlü, herkesin nefret ettiği, berbat kişiler değildi. İstanbul'un bu korkunç adamdan kurtulmasını sağladığı için, Alman Büyükelçisi Mareşal von Bieberstein, o güne kadar kamuoyunun kendisinden esirgediği sevgiyi kazanmıştı. Fehim Paşa bir Alman tüccara karşı yasadışı işlemlere kalkışınca, Mareşal bütün ağırlığını ortaya koyarak paşanın cezalandırılmasını istemiş ve padişahın bu gözdesi bütün haremiyle birlikte Bursa'ya sürgüne gitmek zorunda kalmıştı. Padişahın yakın çevresinde üstün yetenekte kafalar da vardı; Suriyeli kurnaz tilki İzzet Paşa ile gerçekten karakter sahibi olan, sarayın geniş yetkili genel sekreteri Tahsin Paşa bu nitelikte kişilerdi. Abdülhamit elbette ki çevresine sadece değeri sıfır kimseleri toplayacak kadar alık değildi. Her dilekçenin, elde edilmek istenen her ayrıcalık isteminin en yüksek kişiye ulaşan yolu bulabilmesi için, yüklüce bahşişlerle yağlanması eskiden beri kökleşmiş bir gelenekti. O zamanlar Avrupa ülkesi Rusya'da da durum bundan pek farklı değildi.

Gizli yardımcı güçlerin binlercesine yapılan ödemeler, verilen ödüller ve sadıkane hizmetlere karşılık gösterilen cömertlikler, elbette ki tutarı yüksek rakamlara varan bir paraya mal oluyordu. Buna eldeki parayı hovardaca harcayıp hesaplı kullanamamak gibi Türklere özgü özelliğin Abdülhamit'te çok belirgin şekilde bulunuşu da ekleniyordu. Maliye perişandı, kasalar boş kalmıştı. Yabancı sermayenin gelmesi zorunluluğu doğmuştu. Gelgelelim Paris ve Londra'nın bankerleri Osmanlı devletine güvenemiyorlardı. Bunlar tatlı paracıklarını ancak devletin maliyesini de kontrol altına alırlar, vergilere ve gümrük gelirlerine peşin haciz koyarlarsa verebileceklerdi. Böylece ''dette publique'' Düyunu Umumiye kuruldu. Yabancı ülkelerin Türkiye'de gerçekleştirdikleri borçlar yönetimiydi bu, Türkler için haysiyet kırıcı bir durumdu; bir yardımdan çok, işleri daha da karmaşıklaştırmak için bir bahaneydi.

Postaneler çok sıkı gözteleniyordu. (Gizli haberleşmeler için bereket versin, yabancı postanelerin kapitülasyonlar gereği dokunulmazlıkları vardı ve bu ayrıcalıklarını da titizlikle koruyorlardı). Telefon kurulmasına izin verilmeyen bir haberleşme aracı sayıldığından İstanbul'da yasaktı. Basına çok katı bir sansür uygulanıyordu. Bu da kimi zaman umulmadık sonuçlar doğurmaktaydı. Bazı şeyler basında yer alamazdı, örneğin bir hükümdarın suikast sonucu öldüğü haberi asla verilemezdi; bunun yerine sadece öldüğü yazılırdı. Nitekim Lucchenis cinayeti dolayısıyla da haber ''İmparatoriçe Elisabeth Cenevre'de öldü'' diye verilmişti. Yalnız burda bir sonraki cümle sansürün gözünden kaçmış ve yukarıdaki habere bağlı olarak herkes şu cümleyi de okumuştu: ''Olay bütün Avrupa'da genel bir infial uyandırmıştır.''

***

Fakat bunca hesaba gelmez giderlere mal olan, bu kocaman haberalma aygıtını işletmek aslında bir işe yaramıyordu. Görüldüğü üzere komplolar, baskı rejiminin örtüsü altında pıtrak gibi çiçeklenmekteydi.

Suçlu genç subaylar demir parmaklıklar ardına konalı birkaç hafta geçmişti. Tek tek kapatıldıkları hücrelerinden Yıldız Köşkünün sağır duvarlarını seyredebiliyorlardı. Böylesine bir durumda insanı gerçekten ürküten bir manzaraydı bu. Durumları hiç de iç açıcı değildi. Gizli eylemleri konusunda yığınla kanıt eldeydi; kaçamak yollara saparak kem küm etmenin artık yararı olamazdı. Bekleyebilecekleri en hafif ceza ordudan kovulmalarıydı, kaç yıl süreceği kestirilemez bir zaman için ortadan kaybedilmeleri de olasıydı.

Genel müfettiş Büyük İsmail Paşa soruşturmayı bizzat yönetiyordu. Ona göre olay çok vahimdi. Orduya artık güvenilmezse, isyan ruhu ordunun içine bile girmişse, devletin hiçbir dayanağı kalmamış demekti, bu da sonun başlangıcı olurdu, bu açıdan paşa hiç de haksız değildi. Bu yoldan padişahı etkilemeye uğraşıyor ve suçluların başkalarına ibret olacak şekilde cezalandırılmasını istiyordu, bir yandan da Harp Okulu Komutanı Rıza Paşa'nın daha önceden gerekli gözetimi yapmadığını da ima etmeye çalışıyordu. Eski hasmının nüfuzunu kırma fırsatını öteden beri hep arayıp durmuştu zaten.

Böylece aylar geçti. Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım İstanbul'a koşup gelmişti. Fakat ona oğlunu göstermediler, türlü korkuların ağırlığı altında ne olacağını beklemek, hep beklemek zorundaydı. ''İşte o zaman'' diye anlatır Mustafa Kemal, ''çok ağlamaktan gözlerinin görme gücü azalmaya başladı.''

Bu sırada Yıldız Köşkü'nde sessiz bir savaş cereyan etmekteydi. Rıza Paşa nasıl bir tehlikenin kendisini beklediğini biliyordu. Özenle saklamaya çalıştığı liberal görüşlerine rağmen, efendisinin sevgisini kazanmış bulunuyordu. Abdülhamit'in ona ihtiyacı vardı, hem de yine İsmail Paşanın gözetimi için ihtiyacı vardı; insanları böyle karşılıklı birbirlerine kollattırmak, vehimlerle dolu bu hükümdarın öteden beri başvurduğu bir yöntemdi. Rıza Paşa eski öğrencilerini savundu ve onların sadece gençliğin verdiği düşüncesizlikle böyle bir çılgınca budalalığa saptıklarını ileri sürdü. Ordu böyle çok iyi yetişmiş subaylarından yoksun bırakılamazdı; zaten bu olay yüksek rütbe ve yetki sahibi bazı kimselerin, ordu içinde kendilerine yandaşlar kazanmak için çalıştıkları izlenimi vermekteydi.

Abdülhamit birbirine çelme takmaya uğraşan bu karşılıklı çabalara içinden sevinmiş olabilir. Ordunun üst düzey komutanlarının birbirleriyle böyle çatışması onu memnun ediyordu; bu geçimsizlik onların tahtı tehdit edecek şekilde birleşmelerini engelliyordu; çünkü amcası Abdülaziz böylesi bir birleşmeyle düşürülmüştü.

Her iki generali de incitmeden, ama birini diğerine tercih ettiği izlenimini de vermeksizin, majesteleri oldukça bağışlayıcı ortalama bir çıkar yol buldu. Kısa bir süre sonra padişahın iradesi yayınlandı; bunda suçluların geri dönmelerini olanaksız kılacak şekilde uzak yerlere sürgün edildikleri bildiriliyordu.

Yirmi dört saat sonra da Mustafa Kemal, muhafaza altında, kendisini atandığı yere götürecek olan vapura bindirildi. Biraz uzaktan, yüzünü örtmüş olarak annesi onu izlemekteydi. Oğluyla vedalaşmasına izin verilmemişti. Uzun zaman kıyıda durup kaldı, bu sırada vapur, bütün yolcuların tanıdığı ve bugün oğlunun bronz bir heykelinin bir zamanlar sultanların bahçesi olan yerde, yeşillikler arasında yükseldiği Sarayburnu'nu dönüp gözden kaybolmuştu.

Sekiz gün süren bir yolculuktan sonra vapur Beyrut'a vardı ve genç kurmay yüzbaşı atandığı garnizona gitmek üzere Şam yolunu tuttu. Suriye'nin eskiden beri ünlü bu başkenti düz bir çukur vadide uzanır; çepeçevre dört bir yanı cenneti andırır bahçelerden bir çelenkle kuşalıdır; bu güleryüzlü yeşilliğin ortasında camilerin renk renk çinileri ışıldar; bütün bunların üzerinde ışıltılar saçan masmavi bir gök kubbe vardır. Bir zamanlar Arapların dünya imparatorluğunun ilk parlak çağında, Emeviler görkemli saraylarını burada kurmuşlar, kenti bir yandan silâh şakırtıları doldururken öte yandan burayı bir bilim merkezi, güzel sanatların çok geliştiği bir yer yapmışlardı. Halifelerin daha sonraki başkenti, Harun ül-Reşid'in ünlü Bağdat'ı önemini yitirip yoksulluğun kucağına düşerken, Şam kenti yüzyıllar boyu hep gelişmişti. Bir zamanların kudret ve görkeminin tanıkları hâlâ sapasağlam ayaktaydı; geçmişinden gurur duyan bir halkın emelleri burada örülüyor, umutları burada boy atıyordu.

Suriyeli zengin işadamlarının konaklarında dillerde dolaşan yeniden canlandırılacak büyük Arap İmparatorluğu düşüncesiydi. Burada eski büyük bir kültürün doruklarından aşağıya, Türk fatihlere küçümsercesine bakılıyor, ancak bir yandan da onlara yaltaklık edilmesi de unutulmuyordu. Bütün Müslümanlar birleşmeliydi, elbette; fakat bu birleşme, eskiden olduğu gibi Arapların önderliği ve bir Arap halifenin bayrağı altında olmalıydı; buna layık olan da, uygarlaşmaları bile bir ölçüde İslâmiyet sayesinde gerçekleşmiş bulunan Asyalı istilacılar değil, Araplardı. Çöllerdeki bedeviler, bu ebedi kentin görüntüsünü, kalplerinde geleceği müjdeleyen bir hayal olarak korumaktaydılar. Bu bedeviler arada sırada bir patırtı, bir gürültü ayaklanırlar, o zaman Türk ordusunun bezdirici, fakat gevşek baskısını sarsmak için cesurca, hatta umutsuzca saldırılara kalkıştıkları bile olurdu. Ancak böyle bir işe de ister istemez kendilerine verilmiş ve kıskançlıkla korudukları özgürlüklerinden, atalarının töresine uyarak oymaklar arası sonu gelmez vuruşmalarda bitkin düşmek için yararlanmadıkları zamanlar girişirlerdi.

Güneyin bu çok hareketli merkezi, gerçekten rahat bir sürgün yeri sayılabilirdi; aslında burası kurnazca bir amaçla seçilmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları gibi siyasal bakımdan kabına sığamayan gençler, burda girişim enerjilerini devlete daha çok hizmet edecek bir tarzda harcayabileceklerdi. Arap illerinde hiçbir zaman tümüyle sona ermeyen, fakat son günlerde de hayli sıklaşmış bulunan ayaklanmalardan biri yine başlamıştı.

Bu sefer sıra Havran Dürzîlerindeydi; bunlar kökenleri tam bilinmeyen bir halktı, sırlarla dolu bir dinleri vardı, Müslümanlığın Hristiyan eğilimli bir çeşidiydi bu. Feodal beyleri, oymak şeyhleri daha üstün bir otoriteye boyun eğmekten hoşlanmıyordu ve krallar gibi yürütmek istedikleri başına buyrukluklarıyla ket vurmaya kalkışılınca, her seferinde hemen ayaklanıyorlardı.

Mustafa Kemal bir süvari alayına verildi; asilere karşı düzenlenen cezalandırma seferine katıldı. Böyle seferlerde yapılan küçük savaşlar çok yorucu oluyor, üstelik pek az ün kazandırıyordu, fakat askerlik sanatının türlü uygulmaları öğreniliyor ve insanı kurşunların vızıldamasına alıştırıyordu.

Birkaç ay boyunca Suriye ve Filistin'de, Halep'ten aşağılarda Kudüs'e kadar, oradan oraya dolaşıldı, çünkü başka bedevi oymakları da Dürzîler gibi kavranmak eğilimi göstermişlerdi. Ülkedeki düzene karşı bir kimse için, bu ilk savaş deneyimlerinden daha da önemlisi, ordan oraya dolaşıldığı sırada Abdülhamit memurlarının yönetim tarzına ilişkin edinilen izlenimlerdi.

İllerde tam yetkili efendi valiydi; imparatorluğun bu padişah vekilleri bir hükümdar gibi yaşamaktaydılar. Haremleri için güzel Çerkez kızları, ahırları için saf kan Arap atları ve hükümet binaları içni de kıymetli Acem halıları satın alıyorlardı.

Güzel vakit geçiriliyordu. Güneşin batmasına yakın bir saatte, yardımcıları ve dostları valinin konağında, bir bakır sininin etrafında ülkenin geleneksel aperatifi ''rakı''yı içmek için toplanıyorlardı; sininin üstü ayrıca çeşit çeşit bol baharatlı mezelerle donatılmış oluyordu. İçiliyor, mezelerden biraz alınıyor, sigaralar tüttürülüp şundan bundan sohbet ediliyordu. Daha sonra da, zamanı gelince, ekselans vali ellerini çırpınca, uşaklar asıl yemekleri getiriyorlardı: Oh, oniki çeşit yemeğin arkasından bol şerbetli tatlılar veriliyordu. Sonra da kahveler içiliyor, sohbete devam edilirken yine bir hayli sigara tüttürülüyor, derken hareme geçilebilecek kıvama geliniyordu.

Gündüzleri geç saatlere kadar uyunuyordu, öğleden sonra iki, üç saatli bir zaman hükümet işlerinin bitirilmesine yetmekteydi. Güneş ufka doğru kaymaya başlar başlamaz, vefalı dostlar yine bir araya geliyordu. Daha alt derecede bölge yöneticileri olan mutasarrıflar ve kaymakamlar da, büyüklerin örneğine uyarak, kendi olanakları ölçüsünde aynı şeyi yapmaktaydılar.

Böyle olmakla birlikte yönetimin yürütülmesinde herhangi bir beceriksizlik ya da akılsızlık yoktu. vali paşa insanlara nasıl davranılacağını çok iyi biliyor ve halkın özelliklerine saygı gösteriyordu. Kendisine kafa tutulmadığı sürece güleryüzlü, iyi kalpli bir beyefendiydi; herkesi nezaketle kabul eder; ortaya çıkan anlaşmazlıkları gülümsemeyerek tatlı diliyle çözümlemesini bilir ve şikâyetleri dostça bir sabırla dinlerdi. Yeter ki kusurların düzeltilmesi için ısrar edilmesin.

Bu arada yollar çökmüş, köprüler yıkılmış, ormanlar kaybolmuş, limanlar kumla dolmuş, ülke ıssızlaşmıştır. Böylesi kaygı verici durumlar vali paşa hazretlerine arzedilince, bunların kendisini ilgelendirmediğini söylemekle yetinecektir; onun görevi sadece düzeni korumak ve vergi toplamaktır. Hem olağanın dışındaki haller için elde hiçbir padişah iradesi de yoktur.

Küçük savaşlar sona erince genç kurmay yüzbaşı, Abdülhamit'e karşı gizli savaşını daha derin bir inançla yeniden yürütmeye koyuldu.

Yafa, Kudüs, Beyrut ve Şam komutanlık karargâhlarında kendisiyle aynı görüşte yeterince arkadaş vardır. Bunlar Kemal'in inandırıcı telkinleriyle işbirliği yaptılar. Plânları Filistin ve Suriye'nin her yanında devrimci hücreler oluşturmaktı. Fakat bu plân yerinde saydı, gizli dernek ön-ayak olanlardan ibaret kaldı. Arap halkının milliyetçi bir Türk hareketinden yana olmadığı çok geçmeden açıkça anlaşıldı. Daha sonra devleti yönetecek olan genç subay bu olgudan gerçekçi sonuçlar çıkarmıştır.

Makedonya'ya dönmek arzusu gittikçe ağırlık kazanmaktaydı. Orda bulunan 3. Orduda -yapılan gözetime ve alınan bunca önleme rağmen- ordunun bütün ilerici elemanları yavaş yavaş bir araya gelmekteydi. Selânik siyasal açıdan dindaşların Mekkesi olmuştu.

Fakat bu mayalanma merkezine, sürgün kararına rağmen atanmak isteyen, öncelikle yüksek rütbeli bir kayırıcı bulmak zorundaydı. Selânik'de topçu generali Şükrü Paşa vardı, hem padişahın gözüne girmişti, hem de ateşli bir yurtseverdi. Yüzbaşı Kemal ona bir mektup yazdı, görüşmelerini açıkça belirtip arzu ettiği nakil işinde yardımını rica etti.

Haftalar geçiyor, hiçbir cevap gelmiyordu. Sonunda bir öğle vakti, garnizonunda görevli bulunduğu Yafa'da kışladan çıkarken tanımadığı biri eline bir pusula tutuşturdu, kâğıtta şunlar yazılıydı: ''Selânik'e gelmeye çalış, orda destek bulacaksın.''

Bu lakonik ve belirginlikten yoksun haber, nice zamandır bekleyen isteğe çarçabuk kesin bir biçim verilmesine yetti. Bir, iki gün içinde gerekli hazırlıklar tamamlandı; arkadaşları paraca yardımda bulundular; Yafa Komutanı Binbaşı Ahmet Bey, sürgünün garnizonda bulunmadığı farkedilecek olursa, tam zamanında haber vereceğini vaat etti. Böylece Mustafa Kemal Avrupalı turist kılığına girerek Mısır-Yunanistan üzerinden gizlice Selanik'e gitti.

Daha kente vardığı günün akşamı, geç vakit Şükrü Paşayı ziyaret etti.

Paşa, sürgün subayı karşısında görünce biraz şaşırdı; yollamış olduğu kehanete benzer direktifiyle usulüne uygun bir atamayı kasetmişti. Garnizondan bu şekilde hodbehot uzaklaşmak kendisinin uygun göreceği bir davranış olamazdı; üstelik bazı nedenlerle hiç istemediği bazı soruşturmalara da yol açabilirdi. Bu bakımdan genç subay için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bu sırada yeni tanıdığı genç subayı iyice gözden geçirmişti; ondaki gözüpeklik ve düşüncelerini en belirgin, en apaçık tarzda dile getirişi hoşuna gitmiş olmalıdır. Bununla birlikte kendisine derhal geri dönmesini öğütlemeyi de unutmadı.

Selanik'e büyük umutlarla gelmiş olan genç subay hayal kırıklığına uğramıştı, çok daha etkin bir destek göreceğini sanmıştı. Ancak yine de geçici bir süre için Selanik'te kaldı; kendi başına Suriye'deki gibi bir dernek kurmayı düşünüyordu; bu amaçla yandaş kazanma çabalarına girişti. Fakat sanki görünmeyen bir güç kendisine engel oluyor gibiydi. Görüştüğü kimseler çekingen darvanıyor, kaçamaklı cevaplar veriyor, gerçek rengini belli etmekten kaçınıyordu. Bu arada Mustafa Kemal gizlice gözetlendiğini de hissetmişti, türlü sorularla kendisini yoklayıp sınıyorlardı.

Sonunda muammanın çözümünü buldu. Yakınlık kurduğu eski bir okul arkadaşı, günün birinde ona sırrı açıkladı, ''örgüt'' kendisini üyeliğe kabulünü uygun görmüştü. Genç devrimci daha sonra ün kazanacak olan İttihat ve Terakki komitesinni varlığını ilk kez böyle işitti.

Gizli Jön Türk birliklerinin en güçlüsü olan bu örgüt Paris'te kurulmuştu ve merkezi de ordaydı. Kendiliklerinden ya da darda kalarak sürgün hayatına itilmiş Türkler, Fransız başkentinde kuvvetli bir grup oluşturmuşlardı; bunlar çoğunlukla yazarlar, gazeteciler, eski öğretmenler ve üniversite öğrencileriydi, yani devlet işlerinin yürütülmesinde hiçbir uygulama deneyimi bulunmayan kimselerdi, ancak görüşlerinde ve eğilimlerinde çok aşırıydılar. Manevi donanımları Fransız düşünürü Auguste Comte'un rasyonel pozitivizminden kaynaklanıyordu. Kendilerine tutarlı merkeziyetçiliğiyle Fransız demokrasisini model almışlardı; siyasal silâhlarını büyük Fransız devriminin tarihinden çıkarmaktaydılar; inançları o günlerde Avrupa'da henüz sarsılmamış gelişim düşüncesinden besleniyordu. Bu düşünceye göre, her şeye gücü yeten akıl, insanlığın sürekli ilerlemesini sağlamaktaydı.

Grubun önderi Ahmet Rıza Beydi; vakur, kibar görünüşlü bir adamdı; hem zeki, hem de çok geniş kültürlüydü, fakat yurdundan uzun süre uzak kalışı yüzünden halkının karakter özelliklerini doğru değerlendirmek yetisini yitirmiş bulunuyordu; Batı modelini tıpatıp ülkesine aktarmak istiyordu; çok bilgili olmak duygusu içinde fazla kibirliydi ve çarçabuk nobranlaşan bir hoşgörüsüzlüğü vardı.

Kesin görüşleri, radikal programı, hızlı propaganda çalışmaları sayesinde Paris komitesi yavaş yavaş üstünlük kazanmış ve Jön Türk hareketinin manevi başı olmuştu. Grubun organı ''Meşveret'' gazetesi çok sayıda basılıp yabancı postaneler kanalıyla İstanbul'a sokuluyor, ordan da bütün ülkeye gizlice dağıtılıyordu. Propaganda bildirileri ve program yazıları da aynı yoldan ülkeye girme olanağı buluyordu.

Daha küçük, ikinci bir grup da Abdülhamit'in yeğenlerinden biri olan Prens Sabahattin'in önderliğinde Berlin'de üstlenmişti. Bunlar ılımlılarda; Jön Türklerin sağ kanadıydı; çoğunluğunu eski nazırlar ve yüksek dereceli memurlar oluşturuyordu, yani siyasal deneyimleri vardı, fakat apaçık bir programdan yoksundular. Başlıca düşünceleri Almanya modeline uyularak, yönetimde gerçekleştirilecek geniş bir çok merkezciliğin - ademi merkeziyetçiliğin Türkiye'ye uygulanmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çeşitli halkların ve ırkların, Alman federal devleti tarzında bir uzlaşma ortamı içinde birleştirilmesini amaçlıyordu. Paris komitesinin karşısında Berlin grubu hiçbir etkin rol oynayamamaktaydı. Siyasal alanda gerekli olan etkileme gücünden yoksundular; üstelik belirsiz görüşleri de yurttaşlarına tüm yabancı gelmekteydi. Nesiller boyunca Fransız düşüncesini benimsemiş aydınların çoğu, siyasal inanç öğretileri bakımından Batı Avrupa'nın tutarlı demokrasisinin çekim alanı içinde bulunuyordu. Prens Sabahattin grubu ancak daha sonraları, muhalefete itilip ''liberal'' partinin çekirdeğini oluşturdukları zaman önem kazanacaktır.

Fakat asıl devrimci potansiyle ve itici güç yine ülkede, çeşitli kentlerdeki yerel komitelerdeydi. Bunların içinde en çok da Selânik komitesi etkili olmaktaydı. Bir kısım din adamlarıyla bazı memurlar da bu örgütteydiler; kendi gayretiyle posta dağıtıcılığından telgraf memurluğuna yükselip, daha sonra da sadrazam olan Talat Paşa bunlardan biriydi. Ama asıl ağırlık aydın subaylardaydı; bunlar sayesinde ordu, dolayısıyla en güçlü iktidar aracı ele geçirildiğinden, karar ve sonuç üzerinde etkili olacak kesimi oluşturuyorlardı. Bu subayların büyük kısmı, pek saygın bir kimse olan General von der Goltz gibi Alman eğiticilerin yönlendirdiği askeri okullardan yetişmiş, hatta birkaç yıl Almanya'da da hizmet görmüşlerdi. Enerjileri, inatçı kararlılıkları, metot sahibi oluşları ve örgütleyici ruha sahip bulunuşları kuşkusuz bundan ileri geliyordu. Ancak devlet teorileri ve siyasal savaşın düşünsel donatımı bakımından tümüyle Fransız zihniyetine göre yönlenmiş Paris komitesine bağlıydılar. Böylece birbirinden farklı iki kaynaktan beslenerek, Jön Türklerde başlangıçtan itibaren, belli bir ikilik meydana geldi; bu ikilik daha sonraları iktidara geçtikleri zaman askerlerle hükümet yöneten ''siviller'' arasında kesin bir zıtlıkla ifadesini bulacaktır.

Bu yerel komiteler propaganda eyleminin asıl yükünün üstlenmişlerdi: işlerini de olağanüstü bir dikkate yürümet zorundaydılar, çünkü padişahın her yanda gözü, kulağı vardı ve bol keseden armağan edilen altınların parıltısı da son derecede baştan çıkarıcıydı. Gizli çalışmak konusunda Mason locaları, özellikle de Selânik'de bulunan İtalyan Büyük Doğu Locası çok elverişli bir paravana oldu. Liberal Mason localarında moral destek buldular; toplantılarını onların casus gözlerine kapalı odalarında yaptılar; birçok yandaşları zaten masondu; yenilerini de bu yoldan kazandılar; örgüte alınacak adayın seçiminde sınava yöntemi kullanılıyor ve masonların gizli yürütülen haberleşme kanalları sayesinde İstanbul'la, hatta padişahın sarayının içindekilerle sürekli bağlantı sağlanıyordu.

Örgütlenmede mason locaları model alınmıştı. Örgüte kabul edilme uzun uzadıya sınamalar ve bir hayli süre gözetlenmeden sonra olabiliyordu. Yeni birini örgüte sokan kimse, onun güvenilir kişi oluşuna kendi hayatını ortaya koyarak kefil olmak zorundaydı. Yüksek düzeydeki yöneticiler karanlıkta kalmaktaydılar. Komitece verilecek direktiflere kayıtsız şartsız uyulması gerekiyordu. Üyeler Kuran'a el basarak ant içmek suretiyle örgüte bağlanmışlardı, ihanet edenler gizli mahkeme önüne çıkarılırdı.

Mustafa Kemal'in bu örgütte yüksekçe mevkilere çıkmış olması ihtimali pek şüpheli görünüyor, kendisi de bu konuda bir şey söylemekten kaçınmıştır. Fakat şurası kesindir ki, o günden itibaren kendi başına bir şeyler yapmaktan kaçınmış ve bu büyük örgüt içinde yardımcı olmaya çalışmıştır. Ancak tüm çalışmalarında geri plânda kalmaya dikkat ediyordu; ortalıkta fazla görünmemeliydi; giriştiği kötü siyasal eylem henüz hatırlardaydı; komiteden kendisi için bir şeyler yapmasını umuyor ve bekliyordui. Sonunda İstanbul, gelmesi yasak edildiği halde Selânik'te bulunduğunu haber aldı ve derhal tutuklanmasını emretti. Komutanlık emir subayı, daha sonra içişleri bakanı olacak olan Cemil Bey tutuklama işinin en fazla iki gün daha ertelenebileceğini ona bildirdi. Bu durumda bir an önce yola çıkmak, uzun fakat güvenli yoldan Yafa garnizonuna dönmek gerekiyordu.

Ne var ki tutuklanma emri Yafa'ya da gelmişti. Binbaşı Ahmet Bey onu gemide karşıladı, üniforma ve diğer donatım için gerekli şeyleri yanında getirmişti; hiç durak yapmadan yolculuk devam etti. Hafiyelerden sıyrılabilmek için tek bir çıkar yol vardı: Bir süreden beri Türkiye ile Mısır-İngiliz hükümeti arasında bir sınır anlaşmazlığı sürüp gitmekteydi. Uzağı görne İngilizler, korumaları altındaki ülke adına bütün Sina yarımadasından başka, Kızıldeniz'in kuzeydoğu ucundaki Akabe limanı ve kenti üzerinde de hak iddia ediliyorlardı. Burası Arap dünyasının orta kesimi için bir giriş yeriydi. Türkiye ise stratejik açıdan Akaba'yı elinde tutmak istiyordu. Ansızın yapılabilecek bir saldırıyı önlemek amacıyla da oraya birlikler sevketmişti. Kemal doğruca burdaki birliğin karargâhına gitti ve ülküdaşı olan arkadaşı Lütfi Beyin emrinde bir birliğin komutasını üstlendi.

Bu sırada Yafa komutanı da İstanbul'a Yüzbaşı Mustafa Kemal'in izinsiz görevinden ayrıldığı yolundaki söylentinin bir yanılgıdan kaynaklanmış olması gerektiğini, kendisinin birkaç aydan beri Sina cephesinde Bir-Seba'da bulunduğunu bildirdi. Doğrudan doğruya Bir-Seba'daki komutana, yani Lütfi Beye durum sorulunca, o da Yafa komutanının bildirdiklerini doğruladı.

***

Akaba anlaşmazlığı Türklerin lehine çözümlendi, kent ve liman onlarda kaldı. Mustafa Kemal de -geleneğe göre Hazreti Yakub'un oğlunu ziyaret için Mısır'a gitmek üzere yola çıktığı yer olan- Bir-Seba'dan Şam'a döndü. Bundan sonraki günlerde de daha kurnazca hareket etti, hiçbir eyleme kalkışmadığı gibi, adını nahoş biçimde hatırlatabilecek her şeyden kaçındı. Kendisi hakkında izin verilmemiş şeylerle uğraştığı kanısını uyandırabilecek hiçbir davranışta bulunmadı, mevcut düzenden hoşnutsuzluğunu gösteren bir şey söylediğini de kimse işitmedi. Komutanları genç subayın büyük bir feragatla kendisini yalnızca askeri görevlerine adadığını ve gelecek için çok şeyler vaat eden bu kurmayın, artık gerçekten dikkati çekecek derecede ortaya çıkmış olan yeteneklerini göstermesinde hiçbir sakınca bulunmadığını bildirdiler. Yıldız'daki büyük efendi, verilen sürgün cezasının umulan iyileştirici etkisini yaptığı kanısına varmıştı. Böylesine olumlu şekilde tezkiye edilen subay da kolağası rütbesine terfi ettirildi.

Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Makedonya komitesi, artık iyice yaklaşmış bulunan kesin karar günü için kullanılabilecek bütün güçleri safına çekmiş bulunuyordu. Resmen nakil yapılacağı yolunda Şam'a imada bulunuldu. Kulis arkasındaki çabalar olumlu sonuç verdi: Yaptığı başvuru uygun görülen Mustafa Kemal Selânik'de 3. Orduya nakledildi.

Bu arada Balkanlardaki hava fırtına yüklü bulutlarla kararmıştı. Makedonya uzun zamandır Avrupa'nın bir türlü çözemediği bir sorun olmuştu. Duruma egemen olmak için harcanan bütün çabalar -çoğu kez dürüstçe davranıldığı halde- işleri sadece daha da karmaşık duruma sokmuştu.

Ortada öncelikle bir milliyetler sorunu vardı. Yarımadanın Türklerin elinde bulunan kesimi, hemen bütün Balkan halklarının temsil edildiği, âdeta bu konuda örnek diye gösterilebilecek bir bölge durumundaydı. 19. yüzyıl boyunca bu bölgenin çevresinde, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılma bağımsız devletler kurulmuştu. Bu milli devletler tutarlı biçimde daha fazla büyüme çabasındaydılar. Bölgede bulunan soydaşlarının yardımıyla Makedonya'yı topraklarına katmak istiyorlardı. Batıda Adriya Denizi'ne, güneyde Ege Denizi'ne sınır oluşturan ülke, gerçekten istenmeye değer nitelikteydi; üstelik kuzeyde sıkışıp kalmış devletlere, büyük çapta gerek duydukları denizlere açılma olanağı da vermekteydi.

Bu devletler soydaşları olan azınlık halkları kışkırtarak ve el altından destekleyerek Makedonya'da savaş örgütleri kurdurmuşlardı, bunlar birleşme yolunu açacak bölgesel özerklik için çarpışan çetelerdi. Böylece herkesin herkese karşı yürüttüğü bir çeteler savaşı sürüp gitmekteydi. Kuzeyden bastıran Slâvcılığa karşı, güneyden Yunanistan savunma yapıyordu. Bulgar komitacıları Yunan Antharteslerine karşı dövüşüyor; Sırplar Bulgarlara kurşun atıyor; Müslüman Arnavutlar dağlarından inip Hristiyan halkların tümüne karşı savaşıyordu. Soygun, yağma, adam kaçırma, cinayet her günkü olağan şeylerdi. ''Makedonya'da Karışıklık'' başlığı yıllardan beri Avrupa gazetelerinin ilk sayfalarında ikide bir yer alan, gedikli bir başlık olmuştu. Babıali bu durumu önlemekten acizdi. Reform isteklerine ciddi biçimde razı olamıyordu, çünkü milliyetler sorununda verdiği her ödün, -Doğu Rumeli ve Girit'te görüldüğü gibi- ayrılmaları kaçınılmaz duruma sokuyordu. Bir defasında kimsenin dinine, mezhebine bakmaksızın, enerjik biçimde önlemler almaya kalkışılmış, o zaman da bütün Hristiyanlık dünyası din kardeşlerimiz suçsuz yere baskıya uğruyor diye ayağa kalkmıştı.

Durum gerçekten kangren hale geldiğinden, Avrupa devletleri asayişin doğrudan doğruya kendilerince sağlanmasını düşündüler. İlgili büyük devletler, Avusturya ile Rusya, 1903'de Mürzsteg'de bir antlaşma yaparak, Makedonya'da ortaklaşa bir jandarma örgütü kurmayı kararlaştırdılar. Fransa ile İngiltere de onlara katıldı, Almanya sadece dolaylı biçimde yardımcı olmakla yetindi, İtalya ise sadece üst yönetimde görev aldı. Ne var ki bu uluslararası itfaiye de, tehlikeli yangın merkezini söndüremedi. Her baharla birlikte çetelerin savaşı yeniden başlıyordu. Aslında hiçbir yararı bulunmayan yabancı jandarmanın, sadece Türkiye için onur kırıcı olması bakımından bir önemi vardı.

Balkanlar yeni uyanan emperyalizmin çapraz ateşi altına girince, durum daha da çapraşıklaştı. 20. yüzyılın ilk beş yılı geride kaldığında, Avrupa politikasındaki büyük yön değiştirmeler etkisini göstermeye başladı. İngiltere kendi geniş sömürge imparatorluğunun her parçasını güvenlik altına almak üzere harekete geçti. Fransa'yla anlaşarak Mısır'a karşlık Fas'ı bıraktı. Bu oldu bittiyi izleyen Algeciras konferansında Almanya ilk diplomatik yenilgisine uğradı.

Rusya ise Uzakdoğudaki yayılması Japonların zaferiyle kesildiğinden, yeniden batıya yönelmiş ve Balkanalarla İstanbul'a ilişkin eski plânlarına dönmüştü. İngiltere geleneksel düşmanını çabuk kazanmayı başardı. 1907 Antlaşması yine Müslüman dünyasının sırtından her iki tarafın isteklerini göz önünde bulunduruyor ve birbirlerinin alanına girmelerini önlüyordu.

O günlerde dünya politika sahnesinde baş aktör olan İngiltere Kralı Eduard VII. durup dinlenmeden başkentten başkente dolaşıyor, büyük oyunun figürlerini yerli yerine koymaya uğraşıyordu. Rusya'yla İngiltere dünyayı aralarında bölüştürmüşlerdi, ikisinin sınır çizgisi üzerinde bulunan Yakındoğuda, öncelikle Orta-Avrupa devletlerinin geri itilmesi gerekmekteydi. Bunların başında topraklarını durmadan genişletmeye uğraşan Avusturya, sonra da Almanya geliyordu. Almanya'nın Türkiye'yi ekonomik bakımdan fethetmeye başlaması ve Bağdat demiryolunu yapması, İngiliz plânlarını doğrudan doğruya aksatmaktaydı.

Kral Eduard, Makedonya sorununu kendisi ele aldı. Büyük devletlerle ortaklaşa yönetilen ülkede, Orta-Avrupa'ya karşı bir çeşit set oluşturmak istedi; aynı zamanda -hedefine barışçı yoldan ulaşmayı umduğundan- bu bölgeyi sürekli tehdit eden savaş tehlikesini de bu şekilde gidermeyi amaçlıyordu. Yabancı jandarma örgütünün ardından Avrupa'nın mali kontrolü geldi. Padişah hükümdarlık haklarının kısıtlanmasını gönül rızasıyla onaylamayınca, donanmaya bir gösteri seferi yaptırılarak yeni düzeni kabule zorlandı; Türkiye için yeni bir onur kırıcı durumdu bu. Gelgelelim başındaki belayı defetmesi için başka çaresi de yoktu. Çünkü ilgili büyük devletler görünüşe göre güç birliği yapmış durumdaydılar. Üçüncü ve son bir önlem olarak da Makedonya'da Avrupalı bir yüksek adalet divanı kuruldu. İngiliz kralının ateşli çabaları sayesinde hükümetlerin çoğu bu doğrultuda kazanılmış bulunuyordu; sadece Rusya, o da kendi plânlarını uygulamak istediği için duraksamaktaydı. Padişah oyalama yollarına saparak zaman kazanmayı denedi; bu arada bir çare bulurum umudundaydı. Jön Türkler gerilim yüklü bir dikkatle Eduard VII. ile Abdülhamit arasındaki düelloyu izliyorlardı.

Japonların hiç umulmadığı halde Rus devini yenilgiye uğratması, Türk milliyetçilerinin umutlarını yeniden güçlendirmişti. Plevne ve Şıpka kahramanları şimdi Port-Arthur ve Mukden gibi isimlerde yeniden ayağa kalkmışlardı. Bu isimler küçük bir Doğulu halkın da, büyük Avrupa devletlerinin en güçlülerinden biri karşısında zaferler kazanabileceğini göstermekteydi. Japonlar bir örnek ve parlak bir model olmuşlardı: Onlar kendi güçleriyle yenilenmeyi, her çeşit yabancı müdahale ve himayesine karşı koymayı başarmışlardı. Osmanlıların dünya imparatorluğundan elde kalmış olanların kurtarılması gerekiyordu. İslâmiyet de şimdi kitleler üzerindeki manevi etkisinin bütün gücüyle bu amacın arkasında yer almalıydı.

Fakat Abdülhamit'in istibdadı her çeşit milliyetçi hamleyi köstekliyordu; daha da kötüsü güçsüzlüğünü yabancıların hırsı karşısında fazla belirgin biçimde açığa vurmakta, diplomasideki bunca ustalığına rağmen yine de hep gerilemek, zorunda kalmaktaydı. Onun sistemi bütünüyle nefret uyandırmış, kendi kendisini çürütmüştü. İç ve dış politika içiçe birbirini etkiliyor, devlet motorunu iki kat fazla zorluyordu. Mustafa Kemal 1907/1908 kışında Makedonya'ya gelince, daha da güçlenmiş bir şevkle gizli örgütün geliştirilmesi ve ordunun kazanılması için çalışmaya koyuldu. Kesin sonuca ulaşılacak anın pek uzakta olmadığı hissedilmekteydi.

3. Orduya atanmış olan Mustafa Kemal Selânik'deki karargâhta kaldı. Aynı zamanda Makedonya demiryollarının denetlenmesi görevi ona verilmişti. Böylece kuşku uyandırmadan sürekli ordan oraya gidip gelebiliyor, Selânik'deki merkez ile çeşitli kentlerdeki şube komiteleri arasında bağlantıyı sağlıyordu.

Bu dönemde tüm Jön Türkler hareketinin hizmetindedir, ancak yine de insanda bu çalışmalarını içinden başka şeyler geçirmeden yapmadığı hissini uyandırmaktadır. Programları inceden inceye gözden geçirmeden benimsemek, onun gibi her şey üzerinde derinlemesine kafa yoran birinin işi değildi. İçgüdüsel bir duygunun mu onu politikada vaktinden önce tükenip harcanmaktan koruduğunu ya da uzağı gören gerçekçi bakışıyla daha o zamandan -çoğu kez heyecanların coşkunluğu içinde gözden kaçan- bazı eksiklik ve yetersizlikleri farketmiş mi olduğunu kestiremiyoruz. Kesinlikle bilinen sakıngan davranmaya dikkat ettiği, ortalıkta fazla görünmekten kaçındığıdır. Jön Türk devriminin önderlerinden biri değildi. Bu sessiz adam, bu anlaşılmaz adam en yakın dostları için bile, daha sonra kendilerinin de dile getireceği gibi, ''yazılmamış bir sayfa'' olarak kalmıştı.

Bu komplolar döneminde annesiyle arasında geçen küçük bir sahne kayda değer niteliktedir. İkinci kez dul kalan Zübeyde Hanım, tek kızıyla birlikte, kentin merkezinde çokça odası bulunan bir evde oturuyordu. Evin büyük oluşu, burasını gizli toplantılar için elverişli kılmaktaydı. ''Bir gece'' diye anlatıyor Mustafa Kemal, ''arkadaşlarla evde yine gizli bir toplantı yapıyorduk. Bize hizmet eden kız, tavır ve hareketlerinden kuşkulanmış, anneme gidip üst katta bir şeyler döndüğünü plânlardan bahsedildiğini ve masanın üstünde de bir tomar para durduğunu haber vermiş. Annem yavaşça yukarı çıkıp kapıyı dinliyor, sonra tekrar odasına dönüyor. Gerekli görüşmeler yapılıp arkadaşlar gittikten sonra, ben de yatağa girmiştim, annem uyuduğumu sanıp odama girdi.

''Çocuğum'' diye başladı, ''bir şeyi bilmek istiyorum. Sizler yedi evliyanın gücüne sahip padişaha gerçekten isyan mı etmek istiyorsunuz?''

O güne kadar anneme işimizle ilgili hiçbir şey söylememiştim. Ancak o anda kendisini daha uzun süre her şeyden habersiz bırakmayı gereksiz gördüm.

''Evet, anne'' diye cevapa verdim. ''Yedi evliya gücünde olduğunu sandığın adam aslında acizin biridir. Biz onun iktidarını elinden almak ve ülkeyi ondan kurtarmak istiyoruz. Sen başka bir dünyada yaşıyorsun, belki de bizi anlayamıyorsun. Fakat bu yüzden bize engel olmaya kalkışmamalısın.''

Annem korkunç kaygılar içindeydi, kendisini toparlaması bir haydi sürdü. Sonunda şöyle dendi: ''Korkarım, hiçbir şey başaramayacaksınız. Başarısızlığa uğramanız daha olası... hem çok daha olası. Sen benim biricik oğlumsun, kaybetmek istemem seni. Bunları düşünmek bile sonsuz acılar veriyr bana.''

''Bu iş çoktan yürüdü'' diye cevap verdim. ''Geri dönemem artık. Sözünden dönen biri olayım ister misin?''

''Hayır, çocuğum. Böyle biri olmamalısın. Ne diyebilirim? Ben senin gibi öğrenim görmedim, senin kadar öyle çok bilgili de değilim. Senin çok iyi kavradığın şeylerden hiçbir şey anlamıyorum ben. Yalnız bir şeyi hiç aklınızdan çıkarmayın: Başarmak zorundasınız. Elinizden gelen her şeyi, mutlu bir sona ulaşmanız için her şeyi yapın.''

O günden sonra annem de, kızkardeşim de plânlarımda bana hep yardımcı oldular''.

1908 yılının başlarında Paris'teki merkezin basın sözcüklerinden biri olan Dr. Nazım Bey gizlice Selâniğe geldi. Amacı eylem adamlarıyla anlaşma sağlamaktı. Başarıdan emin olunmalıydı, bunun için de örgütün biraz daha genişletilmesi gerekiyordu. Edirne'deki 2. Orduda şimdiye kadar ancak pek az bir ilerleme sağlanabilmişti, Anadolu'da elde edilen sonuç ise yok denilecek kadar azdı. Bütün hazırlıkların tamamlanabilmesi için daha bir yıl kadar zamana ihtiyaç olduğu hesaplanıyordu. Nazım Bey Anadolu'daki birlikleri kazanmak üzere, hoca kılığında İzmir'e gitti.

Gelgelelim aradan henüz birkaç ay geçmemişti ki, Avrupa politikasının etkisi, okun yayından vaktinden önce fırlamasına neden oldu. Ocak ayında Avusturya başbakanı von Aehranthal, Bosna demiryolunun Selânik'e ve denize ulaşması için, Mitrovitza'ya kadar uzatılacağını ilân etti. Makedonya'nın kuzeydoğu ucunda bulunan ''Sancak''ın ilhak edilmesi artık sadece bir zaman sorunuydu. Bu açıklamalar üzerine Rusya hemen kendi plânı doğrultusunda harekete geçerek, Niş üzerinden güneye bir demiryolu projesiyel Avusturya'ya karşılık verdi. Böylece Türkiye'ye ait ilin zorla ilhakı hazırlanmıştı.

İttihat ve Terakki komitesi bütün Avrupa hükümetlerine bir manifesto göndermeye karar verdi. Bunda Jön Türk hareketinin varlığı ve gittikçe artan önemi belirtiliyordu. Büyük devletlerden Türkiye'nin işlerine bundan böyle karışmamaları isteniyordu. Bildiriler başkentlerde sessizce dosyalara konuldu: Jön Türkler denilen bu küçük güruh ciddiye alınmaya değmezdi. Nitekim büyük devletlerden birinin diplomatik temsilcisi, komite üyelerinden biri kendisine takdim edilmek istendiğinden, ''İttihat ve Terakki diye bir firma bilmiyorum'' demiştir.

Umutlar yine İngiltere'deydi; kolonilerindeki Müslüman halkın tepkisini hesaba katarak Osmanlı ülkesinin daha fazla parçalanmasını engellemesi bekleniyordu. Ne var ki yeni Rus-İngiliz anlaşmasının içeriği öğrenilmişti: Makedonya'da yüksek adalet divanının gerçekleştirilmesi ve Avrupalı yönetimin daha da güçlendirilmesi konusunda görüş birliğine varmışlardı. Türklerin deneyimlerine göre bu, Makedonya'nın tam özerkliği için atılmış son adımdı, bir ilin daha elden çıkması demekti. Kararlaştırılan şeylerin yapılmasına ses çıkarılmazsa, Avrupalı yönetim iyice yerleşecek, ondan sonra da geçecek birkaç ay her şeyin yitirilmesine yetecekti.

İngiltere ve Rusya krallarının Reval'de buluşması, derhal harekete geçilmesi için bir işaret oldu. Abdülhamit Makedonya'da ölmeliydi.

 

4. DARBE VE KARŞIDARBE

 

Devrim 1908'de bir subaylar ayaklanması olarak başladı ve bir halk bayramı şeklinde sona erdi.

1908'de yürütülen güçlü kışkırtma eylemleri padişahın gözünden kaçmamıştı. Devrimci bir örgütün varlığından da haberdardı. Fakat bu konuda daha ayrıntılı bilgiler elde etmek, hareketin önderlerini tutuklamak, tehlikeli şebekeyi çökertmek amacıyla yapılan bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Parayla satın alma ve zorlama denemeleri de sonuçsuz kalmıştı; sırra ortak olmuş bulunanlardan hiçbiri ihanete yanaşmamıştı. Görevlendirilen casuslar da verileceği söylenen büyük ödüllere rağmen bir başarı elde edememişlerdi, yalnız sık sık bunlardan biri, bilinmeyen bir el tarafından öldürülmüş olarak bulunmuştu. Bir şeylerin hazırlandığını Abdülhamit biliyordu, ama hazırlanan neydi, işte bu nokta karanlıkta kalıyordu. Şimdiye kadar her şeyi görmek istemişti, belki de bu yüzden tam gerektiği anda gözleri iyi görmez olmuştu.

Reval buluşmasından sonra Selânik yürütme kurulu, önce Paris'teki merkezle anlaşma gereğini duymadan, Makedonya'da ayaklanmanın derhal başlatılmasına karar verdi. Aslında çok tehlikeli bir oyundu bu, başarıya ulaşması da son derece şüpheli görünüyordu. Askerî birliklere hiç de güvenilemezdi. Gerçi erat kazanılmaya çalışılmış ve hoşnutsuzlukları arttırılmıştı, fakat padişahın şahsı onlar için kutsaldı, üstelik bir yığın da padişaha sadık subay vardı. Bununla birlikte rizikonun göze alınması gerekiyordu, çünkü daha uzun süre duraksamak, komplonun ortaya çıkarılması sonucunu doğurabilirdi. Subayların hükümet darbesi -herhalde tarihte bir benzeri görülmemiş şekilde- ordudan güvenilir destek sağlanmadan başlatıldı.

Komitece verilen parolaya uyarak ilkin Binbaşı Niyazi Bey eyleme geçti, aslen Arnavut'tu, yıllardan beri çetelere karşı yaptığı küçük savaşlarda pişmişti; hem ölçülü hem gözü pekti; dış görünüşüyle bir çeşit Türk Garibaldisiydi. (Devrim başarıya ulaştıktan sonra sessizce anayurduna çekilmiş ve 1913 yılında Balkan Savaşının sona ermesinden sonra Arnavutluk'u terk etmek zorunda kalınca, hayal kırıklığına uğramış hemşehrileri tarafından iskelede vurulmuştur).

Çarçabuk silâhlandırılmış -aralarında pek az asker bulunan- yandaşlardan bir grupla Niyazi Bey, temmuzun ilk günlerinde Manastır'ın batısında küçük bir kent olan Resna'daki garnizonundan ayrılıp dağa çıktı ve baştaki hükümete başkaldırdığını ilân etti. Kısa sürede kendisine katılanlar oldu, bölge halkı da Müslim ve Gayrimüslim, ondan yana çıktı. 3. Ordu karargâhından Binbaşı Enver Bey, aynı şekilde hem zarif hem pervasızdı; Berlin'de Prusya hassa alayında eğitim görmüştü; aynı yolu izledi, Manastır'ın doğu bölgesinde benzeri bir şekilde isyanı başlattı.

Gelen haberlerden Yıldız Sarayının çıkardığı sonuç bu sefer hoşnutsuz askerlerin hep yapageldikleri cinsten bir kışla ayaklanmasının söz konusu olmadığıydı; askerler geciken aylıklarının ödenmesini ya da hizmet süreleri bittiği halde alıkonuldukları için terhislerini istemek üzere patırtı çıkarırlardı. Gerçi böyle huzursuzluklar son zamanlarda oldukça sıklaşmıştı, ama her defasında kolayca bastırılmıştı. Şimdi olan şeyler çok daha ciddi nitelikteydi. Aslında Abdülhamit komplocular açıkça ortaya çıktığı, böylece de nice zamandır arzu ettiği tutuklamaları sonunda gerçekleştirebileceği için, bu olaylara sevinmiş olmalıdır. Manastıra kuvvetli bir asker yığınağı yapıldı. Yabancı devletlerin baskısıyla Rumeli genel valiliğine getirilmiş olan Hüseyin Hilmi Paşaya güvenilemezdi. Zayıf, soluk benizliydi, yüzü hep tıraşlıydı, yani top sakalı olmayan bir paşaydı; bu da duyulmamış bir yenilikti. Kalbi Jön Türklerden yanaydı; işgal ettiği mevki onu sakıngan bir tarafsızlığa zorlamıştı. Bundan dolayı askerî komutanlık Şemsi Paşaya verildi; padişahın sadık bendesi, enerjik, korkusuz bir adamdı. Ne var ki henüz bir şey yapmaya davranamadan, Manastırın pazar meydanında, güpegündüz, genç bir subay tarafından vuruldu, suikasti yapanın yakalanması için parmağını kıpırdatan olmadı.

Sarayın ikinci bir temsilcisi, hünkâr yaveri Nazım Beydi; bu da merkez komitesinin bulunduğu sanılan Selânik'te eyleme geçti. eğer ilkin üst düzeydeki yönetim etkisiz duruma getirilirse, yangın kendiliğinden sönmek zorunda kalır diye düşünülüyordu. Bu amaçla otuz sekiz subayı tutuklatıp İstanbul'a gönderdi, fakat ortaya elle tutulur bir kanıt çıkarılmadığı için subayların hepsi tekrar serbest bırakıldı. Nazım Bey İttihatçılar tarafından ölüme mahkûm edildiğini öğrenince, Selânik'ten kaçmak istendi, istasyona giderken yolda vuruldu, fakat yine de padişaha Makedonya'daki durumun ciddiliğini haber vermeyi başardı.

Hükümet birlikleri işi pek sıkı tutmadıklarından kışkırtıcılarla başa çıkamadılar. Taburların bir kısmı arkadaşlarına ateş açmaya yanaşmadı. Buna rağmen padişaha ettikleri sadakat yemininden dönen subayların ve bunların çetelerinin kovalanması on gün kadar sürdü. Bu arada Abdülhamit uzlaşma yollarını da denedi; silâhlarını kendiliklerinden bırakılırsa, Nizayi ve Enver'i derhal paşalığa terfi ettirmeyi vaadetti. Fakat bu oltaya kimse yanaşmadı.

Bütün Makedonya'ya yayılmış olan hoşnutsuzluk dalgası Edirne'ye, dolayısıyla da Trakya'ya sıçramıştı. Ordaki 2. Ordu da ayaklanmanın bastırılmasına yanaşmadı.

Bu durumda isyan havasından henüz uzak kaldığı kabul edilen, güvenilir Anadolu birliklerine başvurmak gerekiyordu. İzmir'de redif taburları toplandı, yola çıkılmazdan önce her askere üçer aylık verildi. Ne var ki Jön Türkler de gemilere gizlice binmişlerdi; bunların arasında gezginci esnaf kılığında Dr. Nazım Bey de bulunuyordu ve Selânik'e gidiş sırasında geçen zaman çok iyi değerlendirildi. Anadolu askeri karaya çıkar çıkmaz ayaklananların safına geçiverdi.

Bunun üzerine 23 temmuzda Yıldız Sarayında olağanüstü bir devlet danışma kurulu toplantıya çağrıldı. Son otuz beş yıl boyunca bir rolleri olmuş bulunan eski sadrazamlar ve nazırlarla birkaç general bir araya geldi. Başkanlığı o günün sadrazamı Ferit Paşa yapıyordu; Abdülhamit bir perdenin arkasına gizlenmiş olarak oturumu izlemekteydi. Hazır bulunanlara içinde bulunulan durumun düzeltilmesi yolunda neler yapılması gerektiği konusunda görüşleri soruldu. Genel kanı, ancak anayasanın yeniden yürürlüğe konulmasının geçerli bir çözüm olabileceği yolundaydı. Fakat hiç kimse de henüz ''meşrutiyet'' sözünü ağzına almaya cesaret edemiyordu. Toplantı belirgin olmayan önerilerin evirilip çevirilmesiyle uzuyordu.

Bu arada Makedonya'da devrimcilerin zaferi kesinleşmişti. Aynı 23 Temmuz günü ''hürriyet kahramanı'' Nizayi Bey, savaşçılarının önünde bando mızıka eşliğinde Manastıra girmiş ve 21 pare top atışıyla anayasa devrinin başladığı ilân edilmişti.

İl merkezi Selânik'te ise yine 23 Temmuz günü sabahın erken saatlerinde komite her tarafa bildiriler yapıştırarak, anayasanın yürürlüğe girdiğini ilân etmişti. Bildirileri toplatmaya kalkışan polis müdürü vurulmuş, böylece polislerin ilerde işe karışmaları önlenmişti. Halk yavaş yavaş sokakları dolduruyor, alelacele bulunmuş iskemlelerin, merdivenlerin üstüne ya da evlerin balkonlarına çıkan subaylar, toplanan insan kümelerine söylevler veriyordu. Resmi makamlar komitenin emirlerini uygulamaları yolunda direktifler alıyorlardı; ordu ve polisin sesi çıkmadığı için, genellikle tatsız hiçbir olay cereyan etmedi. Türkiye Balkanlarının diğer kentlerinde durum bundan farklı değildi.

Oturumlarını hâlâ sürdürmekte olan eskilerin danışma kurulunda, Makedonya'da anayasanın ilân edilmiş bulunduğu haberi bomba gibi infilak etmişti. Abdülhamit, Ferit Paşa aracılığıyla, hazır bulunan beylerin görüşlerini artık açıkça dile getirmeleri gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine iki eski sadrazam, Sait ve Kamil paşalar, bir süre aralarında görüştükten sonra görüşlerini açıkladılar: Şu anda sadece tek bir çıkar yol vardır, dediler, o da meşrutiyetin yeniden kurulmasıdır.

Padişah bu sonucu bekliyor gibiydi. Alelacele gerekli kararları aldı. ferit Paşa görevden çekildi. Yerine 1877'de meşrutiyete son veren hükümet darbesinin önderi ve eski bir kurt politikacı olan Sait Paşa sadrazamlığa getirilerek, yeni kabineyi kurmakla görevlendirildi. İkindi üzeri bütün telgraf hatları, majestelerinin 1876 Meşrutiyetinin yeniden kurulmasını buyurmuş oldukları haberini ülkeye yayıyordu.

Akşam üzeri Selânik'te, daha sonra adı ''Hürriyet Meydanı'' olan, Olimpos Palas otelinin önündeki geniş alanda, büyük bir kalabalık toplanmıştı. Otelin balkonunda Jön Türk subaylardan bir grup yer almıştı, aralarında Mustafa Kemal de vardı; yine her zamanki gibi suskun, sakıngandı; genel coşkudan pek etkilenmemiş gibiydi. Şimdi devrim kahramanı olmuş bulunan yirmi dört yaşındaki Enver öne çıkıp bir söylev verdi. ''Biz hepimiz kardeşiz'' diyordu, ''yok Bulgar veya Rum, Sırp veya Romen, Müslüman veya Musevi; biz hepimiz Osmanlıyız! İster sinagoga, ister kiliseye, ister camiye gidelim, hepsi birdir! Hepimiz şu mavi gökkubbe altında, sadece adımız Osmanlı olduğundan dolayı gurur duyuyoruz. Yaşasın vatan, yaşasın hürriyet!'' Padişahtan hiç söz edilmemişti. Cılız ve çekingen alkışlar yankılandı.

Aynı anda Rumeli genel valisi Hüseyin Hilmi Paşanın sekreteri bir resmi telgraf getirdi. Kapıya en yakın duran Mustafa Kemal telgrafı alıp içindekileri okuduktan sonra, bir gülümsemeyle Enver'e uzattı. Telgraf anayasayı yeniden yürürlüğe koyan padişahın bildirisiydi. Enver haberi halka duyurdu. O zaman bir alkıştır koptu ve sevinç çığlıkları bir türlü sona ermek bilmedi.

24 Temmuz, bir cuma günüydü, bütün ülkede büyük bir bayram günü oldu. Herkes kokard ya da rozet olarak, yeni birlik ve hürriyet çağının kırmızı beyaz renklerini taşıyordu. Uluslar birbiriyle kucaklaşıyor, dinler birbirine kardeşlik bağıyla bağlanıyordu. Adı ''meşrutiyet'' bir barış meleği yeryüzüne inmişti; bütün zıtlıklar kalkmış, yeni bir mutluluk devri başlamıştı. Aslında bu yabancı sihirli kelimenin ne anlama geldiğini pek az kimse biliyordu. Ancak bir şey besbelliydi: Artık İstanbul yakasından Pera'ya istenildiği zaman, hiçbir şüphe uyandırmadan gidilebilecek; sokaklarda ve kahvelerde hafiyelerin dinlemesinden çekinilmeden sohbet edilebilecekti. Anayasanın ne demek olduğunu da birçokları bundan böyle artık vergi verilmeyecek şeklinde anlıyordu. geceleyin bütün kentler ışıklarla donatıldı. Selânik'te bugünü kutlamak için, iki ''hainin'' meydanda asılması plânlanmıştı; ne var ki mutlu çağın başlaması şerefine bunların canı bağışlandı.

Abdülhamit rolünü çok ustaca oynuyordu. Bütün dünya anayasayı onun kendi isteğiyle yürürlüğe koyduğuna inanmıştı. Yıldız Köşkünün önünde büyük bir insan kalabalığı toplanıp padişahı göklere çıkararak gösteri yapıyordu. Fakat padişah kendini halka göstermeyecek kadar kurnazdı. Kalabalık dağılıp gitmek istemeyince, iki bando takımı getirildi. Bunlar bir süre çaldıktan sonra yine çala çala iki değişik yönde uzaklaşmaya başladılar. Kalabalık da fareli köyün kavalcısını takip edercesine, bandoların peşine takılıp ortadan kayboldu. Bütün ülkede tek bir haykırış yeri göğü inletiyordu: Padişahım çok yaşa!

***

Hükümet darbesinin tam başarıya ulaşmasına, harekete katılanlar bile şaşmıştı. Devrim kan dökülmeden cereyan etmiş, hiçbir yerde ciddi bir direnişle karşılaşılmamış, daha ilk vuruşta Abdülhamit'in sistemi çürük bir bina gibi çöküvermişti.

Fakat devrimi yapanlar, belki de istemedikleri halde padişahı korumak zorunda kalmışlardı. Halk padişahı tutuyordu, bu da onun tahtını kurtarmaktaydı, hem de kendisinin kurnazca dolaplarından çok daha güvenceli biçimde. Kamuoyunun öfkesi ona değil, çevresindekilereydi. Danışmanları ulu hükümdarı yanıltmışlar, yakınındakiler ona kötü rehberlik etmişlerdi. Yüksek mevki sahiplerinin çoğu tam zamanında kaçarak güvenli bir yere sığınmışlardı; yalnız Fehim Paşa, bir zamanlar İstanbul'a korku salmış olan adam, Bursa'da halk tarafından linç edildi. Abdülhamit'in yakın adamlarından hiçbiri, mevkilerini ve servetlerini borçlu oldukları hükümdarın yanıbaşında yer alıp onu savunma yürekliliğini göstermemiştir. Görevinin başında kalan tek insan, padişahın yaveri Tahsin Paşa olmuştu. Ona bir an önce kaçıp kurtulması için yalvarıldığında, kendisine elçiliklerin birine sığınma önerisinde bulunan tercümana ''İl n'ya pas d'Yrade-Padişahın buyruğu yok ki'' demesi ilginçtir. Ertesi sabah tutuklandı, hakaretlere uğradı ve hapse atıldı.

Abdülhamit gerçi hükümdardı, ama artık hükümdarlık yapmıyordu. Saray ıssızlaşmış, saray hayatının bütün görkemi kaybolmuştu; kısa süre öncesine kadar nazırların, mareşalların, elçilerin doldurduğu kabul odası şimdi bomboştu. Padişah göstermelik bir manken olmuştu. Ancak şurasını da söylemek gerekir ki, aslında böylesine bir rolle yetinmeyi uzun süre devam ettirecek kadar henüz güçsüz değildi; böylesi bir rolü daha sonraları halefi üstlenecektir.

Ülkenin gerçek yönetimi şimdilik tümüyle Jön Türkler komitesinin elindeydi. Darbeden önce örgütün üye sayısı üç yüzden fazla değildi. Şimdi ise üye olmak konusunda artık hiçbir tehlike kalmamıştı; üstelik mevkiler, memuriyetler de göz kırpmaktaydı; herkesin akın akın üye olmaya koştuğu birkaç ay içinde sayıları yüz bini aşmıştı.

Öte yandan paralar da gürül gürül akıyordu; padişah bile özel hazinesinden 15 milyon mark verdi ve kendisini Jön Türk kardeşlerin büyük üstadı ilân etti. Komplocu gizli örgüt bir siyasal parti olmuştu. O günlerde etkisi öylesine güçlüydü ki, milletvekili seçiminde sadece Jön Türklerden olan -en azından bunu yazılı açıklamasıyla bildiren- adaylar kazandılar.

1908 yılı gözünde, parlamentonun açılışından önce Selanik'te parti kongresi toplandı; iktidara doğru atılan ilk mağrur adımdı bu. Ahmet Rıza Bey, bir zarif Parisli, şimdi parti önderi ve geleceğin meclis başkanı, ulaşılan başarılara dikkati çekerken, kendinden ne kadar hoşnut olduğunu da göstermeden edemedi. Yabancılar da durumdan pek göze çarpar biçimde hoşnuttular. Makedonya'da girişilen reform hareketi derhal durdurulmuştur; yabancı jandarma örgütü subaylarıyla, kontrol memurlarıyla geri çekilmiştir; Avrupa tarzında modernleştirilmiş bir Türkiye'de, büyük devletlerin en demokratik olanları bile, artık kınayacakları bir şey gösteremezler, yabancıların ülkenin içişlerine karışması belâsı dayanağını artık yitirmiştir; gelecekte de bir daha görülmeyecektir. Şu anda bütün dilekler gerçekleşmiştir, gelecek pembe şafaklarda ışımaktadır.

Bu coşkulu başlangıcı şimdi de alınacak önlemlerin görüşülmesinin izlemesi gerekiyordu; işte bu sırada ilk anlaşmazlıklar kendini gösterdi. Askerlerin başarısından sonra bütün kaçaklar ve sürgünler Paris'ten, Londra'dan, Berlin'den, Kahire'den akın akın yurda dönmüşlerdi. Bunlar asıl politikacılardı; 19. yüzyılın en yaygın devlet kuramlarını biliyorlardı; edindikleri deneyimlerle etkili olmak geri kalmış yurtlarına Batı'nın kurtuluş reçetelerini getirmek için büyük bir heves içindeydiler. Zekâdan yana elbette ki bir eksiklikleri yoktu; ilerleme arzularında kararlılıkları ve heyecanlarında içtenlikleri de bundan daha az değildi; yalnız -Doğu'da çok sık görüldüğü üzere- belirli düşüncelere çok kolayca kendilerini kaptırıyorlar ve gerçekleri gözden kaçırıyorlardı. O zaman da bu dönemin bir diplomatının dediği gibi ''çoğu kez birinci adımı atmazdan önce ikinci adımı atıyorlardı.''

Komitede bu sivil elemanlar kişisel ağırlıklarıyla üstünlüğü elde etmişlerdi. Devrimin asıl aktörleri kendilerini arka plâna itilmiş gibi görüyorlardı. Subayların çoğu devlet işleriyle uğraşmayı da istememişti. Niyazi Bey yurdunun dağlarına dönmüş, Enver askerî ataşe olarak Berlin'e gitmişti. Komitenin ordu içinde de nüfuzunu kullanmak isteyişi aslında sakıncalıydı, ama kaçınılmazdı, çünkü orduyu elinde tutan iktidarı da tutardı. O zaman önemli komutanlık mevkilerine atamalar başladı, ne var ki bu atamalarda mesleki ehliyetten daha çok siyasal eğilimler göz önünde bulunduruluyordu.

Aslına bakılırsa acaba komitenin varlığını hâlâ devam ettirmesine hakkı var mıydı? Kongrede söz alan genç bir subay, herkesi hayrette bırakarak bunu sormuştu. Sonra da komite diye devam etmişti, devrimci örgüt olarak kurulmuştu. Devrim ise gerçekleşmiş, meşrutiyet kurulmuştu. İktidar mevkiinin, yasama erkine devredilmesi gerekirdi. Bir gölge hükümet, anayasanın metnine de ruhuna da aykırıydı. Bir partinin diktarörlüğü, Abdülhamit'in istibdatından hiç de daha iyi olmazdı. O halde komite gereksiz duruma düşmüştü, bu bakımdan dağıtılmasını öneriyordu.

Meslektaşları genç subayı coşkuyla alkışladılar. Daha sonraları belirgin şekilde ortaya çıkacak ''asker'' ve ''sivil'' zıtlığı, böylece ilk kez açıkça kendisini göstermiş oluyordu. Genel eğilime böylesine kesin biçimde karşı çıkarak konuşan subayın adını herkes birbirine soruyordu; adı Mustafa Kemal'di; pek ön plâna çıkmamışsa da harekete katılmıştı. Onun hakkında daha fazla bir şey bilinmiyordu.

Politikacıların sözcüsü Nazım Bey ayağa kalkıp ''Bizim rolümüz bitmemiş, aksine daha yeni başlamıştır'' dedi. Her alanda ileri atılımların hızlandırılacağının, bütün yönetim çarkının yeniden düzene sokulacağının, meşrutiyetin yürütüleceğinin halka açıklanması gerekiyordu. Devlet işlerinin üst düzey yönetiminde yeni görevlilerin yeterince deneyimi bulunmadığından, Abdülhamit'in deneyim sahibi memurlarına güvenmek zorunda kalınılmıştı.

İktidarı ele geçiren, onu kendiliğinden geri vermez. Yönetim kurulunca getirilen tasarılar, ağır basan çoğunluğun oylarıyla kabul edildi. Komite yerinde kaldığı gibi, yetkileri daha da genişletildi. Meşrutiyetin gözetilmesi amacıyla devamlı bir merkez komisyonu oluşturulacaktı; karmaşık bir kademeli sistemle bir ''yediler kurulu'' seçildi; bu öyle bir seçim olmuştu ki, olağanüstü yetkiler verilen bu yedi kişinin adları çoğunluk için meçhul kaldı. Hükümete gerekli direktiflerin verilebilmesi için kongrenin her yıl toplanması da kararlaştırıldı. Görüşmeler gizli yapılmıştı.

***

Çok şeyler vaat eden bu başlayıştan kısa bir süre sonra, bunca umutlarla demokratik yola sokulmuş Türkiye'ye karşı ilk darbe indirildi. Avusturya-Macaristan, Bosna ve Hersek'i kendi imparatorluğunun illeri olarak ilan etti. Bu şekilde daha önce sessiz sedasız ele geçirdiği yerleri, şimdi resmen ilhak etmiş oluyordu. Bu da Reval anlaşmasının bir sonucuydu. İngiliz-Rus uzlaşmasına uyularak, Büyük Sırbistan kışkırtması bu bölgede çok yoğun şekilde yürütülmekteydi. Ayrıca Viyana, yeniden güçlenecek bir Osmanlılığın, hukuken kendisine ait illere sahip çıkma yolunda zorlu iddialar ileri sürmesinden kaygılanmaktaydı. Bu şekilde, deyim yerindeyse, bir piramidin tepesinde binbir güçlükle dengede tutulan Balkanlar taşı sonunda barışın tüm bekçilerini bir dünya savaşının içine sürüklemek üzere, yerinden oynatıp kaymaya başlamıştı.

O güne kadar padişahın vasalı olan Bulgaristan prensi Ferdinand da elverişli ortamdan yararlanıp ülkesini bağımsız bir krallık yaptı.

Köklü bir değişimi yaşayan Türkiye, kendi gücüyle olup bitenleri engelleyemezdi. Avusturya ile ticareti boykot etmek gibi pasif bir jest yapmakla yetindi. Şimdi bütün umutlar Batı-Doğu uzlaşmasına, öncelikle de Bosfor kıyısındaki ''Barbarların'' açıkça göze çarpan daha iyi düzen istekleri ve moralca düzelmeleri karşısında, kamuoyu son derece hoşnutluk göstermiş bulunan İngiltere'ye yönelmişti. Gerçekten de Rusya, Londra'dan ancak zayıf bir destek görmesine rağmen, tehditkâr protestolarda bulundu ve Bosna-Hersek krizi bütün kış boyunca büyüyüp durdu.

Mustafa Kemal, Jön Türk politikasına gittikçe daha çok karşı çıkmaya başlayan subaylardandı. Onlar bir devrim yapmışlardı, fakat şimdi eserlerini zedelenmiş, hatta yetkisiz ellerde sallanmaya başlamış görüyorlardı. Olayların gidişini etkilemek amacıyla Mustafa Kemal'in yaptığı girişimler bir sonuç vermemişti. Olup bitenleri onaylayamıyordu, bir şeyleri değiştirebilmek gücüne de sahip değildi; uysallık göstermeyi ve mevki avcılığına katılmayı reddetti. Bu sırada boş durmak zorunda kalmadan, kendisini bunaltıcı atmosferden kurtaracak bir fırsat çıktı: Komitenin çağrısı üzerine, Trablus'a gitmek üzere görev istedi.

Trablus ili (bugünkü Libya), koskocaman imparatorluktan Afrika kıtasında elde kalmış tek toprak parçasıydı; İngiltere'nin yönettiği Mısır ile Fransa'nın ele geçirdiği Tunus arasında sıkışıp kalmıştı; ayrıca son günlerde İtalya'nın arasına sıkışıp kalmıştı; ayrıca son günlerde İtalya'nın kuşkular uyandırır biçimde buraya yakınlık göstermesi de göze çarpmaktaydı. Daha önce geçirilen deneyimlerin ışığında, imparatorluğun bu kesimini de elden kaçırmamak için, bir an önce önlemler almanın ve buranın sapa yerde bulunuşunun neden olduğu elverişsiz durumu, hiç değilse arada bir manevi köprü kurarak gidermenin zamanı gelmiş görünüyordu. Milliyet dalgası Afrika'ya da aktarılmalıydı; birleşik Osmanlılığın bütün ırkları, ana vatana bağlanmak yolunda yeni atılımlarla coşturulmalıydı; imparatorlukta gerçekleştirilecek köklü reformlar uzakta yaşayan kardeşlere de yararlı olmalıydı.

Trablus'a gidiş hem zordu, hem de tehlikeliydi. Bölgenin Arap ve Berberileri Türklere yürekten kırgındılar; şimdiye kadar onlardan pek iyi şeyler görmemişlerdi. Aynı oymaktan soydaşları biraz ötede, Fransız Tunus'ta, bol kazanç ve rafah olanakları bulurken, onlar burda yoksul ve geçim sıkıntısı içindeydiler. Özgürlüklerini de kısıtlanmış buluyorlardı, üstelik bu kısıtlanmaya karşılık teselli bulacakları bir çıkarları da yoktu. Ayrıca bu çöl çocukları İslamiyet'in de bağnaz savunucularıydılar ve kutsal saydıkları kurulu düzende yapılacak her değişiklik, onların gözünde Allah yolunda günahkârca bir sapmaydı. Millet ve demokrasi gibi Avrupa kökenli kavramlar onların bilmediği şeylerdi; böyle şeylerin şimdi, artık gözden düşmüş Türk efendiyle birlikte gelmesini de, olsa olsa ancak yeni bir baskı aracı olarak görebilirlerdi. Kendilerine özgü tarzda filintalarını ateşleyerek antnipatilerini dile getirmeleri ve bir kere coştular mı, sürekli serkeşliklerinden düpedüz isyana geçivermeleri her an için olasıydı.

Şubat 1909 başında Mustafa Kemal Selanik'e döndü. Oraya giderken birkaç gün başkentte kalıp, biraz dramatik bir bakan değiştirme olayına tanık oldu.

Padişah tarafından atanan Sadrazam Sait Paşa, komitenin isteği üzerine kısa süre sonra Trablus savaşı başlayınca, Arap oymakları büyük bir cesaretle Türk egemenliği için çarpışmalara katılmışlardır.

Şubat 1909 başında Mustafa Kemal Selanik'e döndü. Oraya giderken birkaç gün başkentte kalıp, biraz dramatik bir bakan değiştirme olayına tanık oldu.

Padişah tarafından atanan Sadrazam Sait Paşa, komitenin isteği üzerine kısa süre sonra yerine 87 yaşındaki Kâmil Paşa'ya bırakmak zorunda kalmıştı. Kıbrıs'ta doğmuş olan bu paşa, Abdülhamit zamanında çok çabuk yüksek mevkilere çıkmış, o dönemde halkın sevdiği pek az sayıdaki görevlilerden biri olmuş ve bu yüzden de sonunda iyice gözden düşmüştü. Ayrıca Jön Türklere, İngiltere'nin büyük hayranı olarak tavsiye edilmişti, çünkü başlangıçta Jön Türklerin politikası da Büyük Britanya İmparatorluğu'na dayanmayı amaçlıyordu. 1908 gücünde İngiltere'nin yeni büyükelçisi Sir Gerard Lowther, İstanbul'a geldiğinde coşkulu bir şekilde karşılanmış, arabasını halk atları çözerek kendisi çekmişti. Komite, padişahın bir zamanlar sadrazamı olan Kâmil Paşa'nın devlet adamlığı deneyiminden yararlanmayı düşünmüştü; onun halkın her tabakası indindeki saygınlığı milli barışın gerçekleşmesini ancaka kolaylaştırırdı; yaşının çok ilerlemiş olması nedeniyle de kendisinden başına buyruk bir tavır takınması da beklenemezdi. Ne var ki perde arkasındaki diktatörler, bu konuda yanıldıklarını göreceklerdi.

Parlamentodaki durum da keyiflerini kaçırmaktaydı. Adayların bir kısmı sırf meclise girebilmek amacıyla komitenin bandırası altında yelken açtığından şimdi zoraki denilebilecek bir tavır içindeydi. Nitekim oturumlar başlar başlamaz Jön Türklerden bir bölümü ayrılarak ''liberal'' partiyi kurmuştu. Partinin çekirdiğini bir zamanlar Berlin'deki sürgünlerin örgütlediği derneğin üyeleri oluşturuyordu; bunlar şimdi de sadrazam olmayı amaçlayan Prens Sabahattin'in çevresinde toplanmışlardı. Herkese makamlar dağıtılırken bundan nasibini alamamış bütün gücenikler ve bütün ikbal düşkünleri onlara katıldı. Doğuda politika çok kere çıkar sağlayacak mevkiler için bir araç sayılır.

Bu bölünmenin ilkin pek az önemi vardı. Liberallerden ayırt edilmek için İttihatçılar denilen Jön Türkler kitlesi partiye sadık kalmıştı. Partinin tepesinde giderek efsaneleşen ünlü komite vardı, siyasal bir kulüptü bu, Fransız büyük devriminin Jakobinlerine benziyorlardı, ancak ipleri meclisin dışında kimsenin bilmediği ''yediler kurulunun'' karanlığında ve kongrenin gizli oturumlarında kaybolmaktaydı.

Türkiye'nin yeni Magna Charta'sı en önemli ilke olarak şunu getirmişti: ''İmparatorluğun bütün uyrukları, din farkı olmaksızın yasa önünde eşittir ve ülkeye karşı da aynı haklara ve yükümlülüklere sahiptir.'' Devletin bütün yurttaşlarının eşit haklara sahip bulunuşunu Müslüman halkın nasıl anladığını, o zamanın Yemen valisinin şu sözleri aydınlatır: ''Bugünden itibaren Hıristiyanlara köpoğulları denilmeyecek.''

Öte yandan Hıristiyan halk, Rumlar, Ermeniler, Makedonyalılar, Osmanlılık içinde bir eriyişe karşı kendilerini savunuyor, kültürel ve özerkliğe ilişkin ayrıcalıklarına dokunulmasını istemiyorlardı. İttihatçılar şimdi birlik içinde bir millet yaratma çabasına ciddi şekilde başlayıp, okullar için öğrenim dilinin Türkçe olmasını isteyince, Hıristiyan milletvekilleri böylesine bir ''Türkleştirmeye'' karşı çıkarak, ademi merkeziyetçi programları ayrılıkçı isteklerine daha uygun gelen liberal partiye geçtiler.

Birlik ülküsü sıfırı tüketmişti, ileri gitmek çabası aksıyordu. Çağdaşlaşma, yani Batılılaşma, günlük yaşayışın dış görünümlerinde alelacele bazı değişikliklere gidilmesini zorlamak şeklinde kendini gösterince, İslamiyet'in direnişine yol açmıştı. Birkaç bin aydın kişi, yirmi milyonluk yoğun bir kitleye karşı durmaktaydı; bu kitle yüzyıllardır alışageldiği tasarımları ve düşünüş tarzını bir anda fırlatıp atamıyordu. Aşırı ateşli yenilikçiler Avrupalı davranışlarıyla kamuoyunda genel bir hoşnutsuzluk uyandırmaktaydı. Bazı gözüpek kadınlar peçesiz sokağa çıkmaya kalkışınca, davranışları hayasızlık sayılıp kalabalığın saldırısına uğramışlardı, daha kötü durumlara düşmekten onları polis güçlükle korumuştu. Bir tanesi ise, en kutsal duygularını hakarete uğramış sayanların kurbanı olmuştu. Söylendiğine göre Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey'in o günlerde başına silindir şapkasıyla Galata köprüsü üzerinde gezinmeye karar vermesi, çok daha şiddetli bir öfke uyandırmıştı.

Halk ruhunun infiale kapılması karşısında eskilikten yana olan Türkler ve tutucular yeniden yüreklenip bir örgütte, Muhammedciler Birliğinde - İttihadı Muhammedi fırkasına toplandılar. Bu İslamcı, tutucu, parti, aslında alt düzeyden din adamlarına, -yüksek din bilginlerinin, ulemanın aksine- hocalara dayanmaktaydı. Çok yoğun bir propagandaya başladı. Meclisin politik çarkı şimdi daha çok gacırtılı sesler çıkarmakta, makine artık daha fazla laf ve tartışma üretmekteydi.

Gittikçe büyüyen muhalefete güvenerek sadrazam Kâmil Paşa, komitenin vesayetinden kurtulmayı düşündü. Kabinesinde temizlik yapmakla işe başladı ve kestirmeden giderek -anayasaya hiç de uygun düşmeyen bir şekilde- komitenin etkin bir üyesi olan harbiye nazırını görevden aldı. Buna karşı İttihatçılar herhangi bir önleme başvurmadılar. Hükümetin toptan çekilmesini istediler. Kâmil Paşa reddetti, liberaller kendisini destekledi, bu arada İslamcılar borularını öttürüp duruyorlardı, parlamento sallantıdaydı.

Kulisin arkasındaki rejisör hemen ipleri çekti ve sanatların en zorlusunu oynattırdı: Silahlı eylemle iktidar.

İstanbul'un denize yakın tepelerinden birinin üstünde, düz bir alanda, ünü çok eskilere uzanan Ayasofya yükselir; önünde de uzunlamasına yayılan Hipodrom meydanına açılan, geniş bir alan vardır. O zamanlar parlamento binası Ayasofya'nın yanındaydı. Bu meydanlar çevrelerini kuşatan görkemli yapılarla birlikte, büyük devlet dramının temsil edildiği sahneyi oluşturuyordu.

Ertesi gün meclis toplantısı başladığında, askeri birlikler gelip Ayasofya'nın yanında yer aldı. Aşağıda kıyıda da bir savaş gemisi duruyor, toplarını çevirmiş bekliyordu; birkaç yüz Jön Türk subay parlamentodan içeri fırtına gibi daldı. Kâmil Paşa böylesine baskıya uğramış bir meclisin huzuruna çıkmayı reddetti. Fakat komite onun isteğine öylesine etkileyici bir anlam kazandırmayı bildi ki, meclis istenilen güvensizlik oyunu verdi. Kâmil Paşa'nın yerine bir zamanlar Makedonya genel valisi olan Hüseyin Hilmi Paşa sadrazamlığa getirildi; komite onun dümen suyundan çıkmayacağından emindi.

Mustafa Kemal'in kuşkusuz karmaşık duygular içinde seyircisi olduğu bu küçük siyasal silahlı oyun, aslında çok daha kötü olayların yalnızca başlangıcıydı. Zaferi dağ partisi kazanmıştı, komite her zamankinden daha güçlü görünüyordu. Fakat yığınlar homurdanmaktaydı; aksiliğe bakın ki, tam bu sırada dış politikada bir felaket gelip çattı. Bosna krizinde savaş tehlikesi Türkiye'nin hesabına mutlu biçimde savuşturulmuştu. Almanya, sarı-siyah bayraklı soydaşlarının yardımcısı olarak, Rusya'yı planlamış bulunan büyük devletler konferansından vazgeçirmeyi başarmış, diğer hükümetler de bu doğrultuda yön değiştirmeyi zorunlu görmüşlerdi. Babıâli varılan karara ancak evet ve âmin diyebilirdi. Elden çıkan illere karşılık para tazminatı aldı ve böylece hiç değilse dış görünüşü kurtarmış oldu. Büyük Britanya aslanına beslenen umutlar boşa çıkmıştı. Batı - Doğu uzlaşmasının gerilemesinden sonra Türkiye, Orta Avrupa devletlerini daha güçlü bir grup olarak görmek zorunda kalmış v edümenini onlardan yana kırmıştı.

İttihatçıları ve onların ünlü komitesini pes ettirmek için, en güçlü desteklerini, ordu ile donanmayı ellerinden almak yollarını araştırmak gerekiyordu. Böylece muhalifler bu doğrultuda çalışmalara giriştiler ve en duyarlı noktaya yönelip dinsel duyguları harekete geçirmekten işe başladılar. Ordu birliklerinde duygu ve düşünceleri, çok kısa sürede değiştirmeyi nasıl başardıkları hep şaşılacak bir olgu halinde kalmıştır. Zaten politikada ordu, öteden beri hep güvenilmeyen bir araç olmuştur.

Yeni bir sloganın ortaya atılması zorunluydu; sokaktaki adamın kolayca kavrayabileceği, etkileyici, apaçık, aynı zamanda sembolik anlamı ve mistik yankılanması olabilecek bir slogan bulunmalıydı. Bulundu da, daha önce parola ''meşrutiyet'' olmuştu, bu sefer de ''şeriat'' oldu.

Avrupalı için devlet ve kilise, çok uzun zamandan beri birbirinden apayrı kavramlardır; bundan dolayı bir Müslüman için bu ''şeriat'' sözünde titreşen duygu ve tasarımları bütünüyle Avrupalıya anlaşılır kılmak çok zordur. Şeriat öncelikle İslamiyet'in dini hukukudur; burada tek metin olarak yazılmış bir yasa kitabı söz konusu değildir, sadece dine ve dünyaya ilişkin buyruklar, gelenekler, kurallar ve Kuran ayetlerinden oluşmuş, genel karakteriyle aşağı yukarı Musevi yasalarına benzer, girift, ayrıntıda çeşitleri bol, birbirinin içine arabesk süslemeler gibi geçmiş, sürekli yenilikler doğurabilen oynak bir derleme vardır. Ayrıca şeriat bütün bir dünya görüşünün de ifadesidir; yüzyıllardır sürüp gelen bir düşünüş ve yaşayış tarzının çökeleği; Müslümanlığın manevi belkemiği; öbür dünya ile bu dünya arasında birliğin, dünya ve ahret düzeninin garantisidir: Kayzere ait olan Tanrı'ya da aittir ve Tanrı'ya ait olan kayzere de aittir. Şeriatla hemen her şey haklı gösterilebilir; onun çok yönlülüğü çeşitli yorumlara olanak vermektedir. Meşrutiyet de aslında şeriata aykırı değildir; fakat şeariatın geçerliliğinden şüphe etmek, onu umursamamak, onu yürürlükten kaldırmak istemek, Müslümanın ayağının altından üstüne bastığı güvenilir toprağı çekmek demekti, onu hayata ve dünyaya sağlayan bağları koparmak demekti.

Sarıklı hocaların modernleşme felaketine karşı ateş püskürmek, ''Yahudi Masonlar'' dedikleri Jön Türkere akla gelebilecek bütün suçları yüklemek ve askerleri şeriatın kutsal yasasının tehlikeye düştüğüne inandırmak için kışlalarda boy gösterdikleri zaman, neden kolayca başarı kazandıkları ancak bu yolla anlaşılabilir.

Muhalif gazeteler açıktan açığa saldırıya geçmişti. Elde edilmiş güzelim basın özgürlüğünden alabildiğine yararlanıyor ve hiçbir şeyi söylemekten kaçınmıyorlardı. Alçaklar, vatan hainleri (politikada farklı düşünenler için kullanılan ve yalnızca Doğu'ya özgü olmayan bu nitelemeler) İttihatçıların ve onların komitelerinin uğradıkları hakaretlerin en yumuşaklarıydı. Okuma yazma bilmenin ender rastlanır bir beceri olduğu bu ülkede, basılmış her şeyin gerçek sanılması gibi elverişli bir durumdan yararlanılması, başlamış bulunan kalemler savaşımı çok daha etkili kılmaktaydı.

Jön Türklerin liberal kanat önderi Prens Sabahattin de sonunda beklediği saatin geldiğini görüyordu. Hükümet darbesi günün modasıydı. O da bir darbeyle Abdülhamit'i bertaraf edip, yerine genç şehzade Yusuf İzzettin'i tahta geçirmeyi planladı; kendisi de görünüşte sadrazam olacak, gerçekte ülkenin yönetimini tümüyle eline geçirecekti. Ne çare, Yusuf İzzettin'in, Abdülaziz'in bu sevgili oğlunun kötü bir alın yazısı vardı. Babası sırf onu tahta çıkarabilmek için Osmanlı veraset sisteminde değişiklik yapmaya kalkışmış, kısmen de bu yüzden tahtını ve hayatını kaybetmişti. Dış görünüşü bakımından çok alımlı olan Yusuf İzzettin, birçok yönüyle kuzeni Abdülhamit'e benziyordu; onun da olağanüstü bir enerjisi, üstün zihinsel yetileri, dışa kapalı, günü gününe uymaz karakteri ve mahzun tavırları vardı. Eğiticisi onun için, ikinci bir Abdülhamit olurdu demiştir. Ne var ki tahtın hemen eşiğindeyken, dünya savaşı sırasında, ayrıntısı tam anlamıyla açıklanmamış trajik bir son nasibi oldu. Babası gibi onu da bir sabah bilek damarları kesilmiş halde buldular. Acı dilli bir Fransız bunu şu sözle ifade etmişti: ''On l'a suicid´e''. - ''Onu intihar ettirdiler''.

Prens politikacı Sabahattin'in de talihi yâver gitmedi. Hep bir dakika gecikerek trenleri kaçırmak talihsizliğine uğradı, hep arkada kaldı; sonunda da da nice umutlarla çıkıp geldiği sürgün yerine tekrar dönmekten başka çıkar yol bulamadı.

Prens Sabahattin harekete geçinceye kadar, tümüyle duygusal bir karşı-tepkinin aşağıdan gelen dalgası kabarıvermişti. 1908 Temmuz devrimi aslında ordusuz subaylarca gerçekleştirilmişti, 1909 Nisan irtica hareketi ise subaysız ordunun bir ayaklanması oldu.

Başlamasına yol açan da niteliği biraz karışık bir olaydı. Küçük bir İslâmcı gazete çıkaran, Hasan Fehmi Bey adlı, hiç de önemli olmayan bir kişi Galata köprüsünde sırtından vuruldu. Katiller kaçtılar ve ne vuranların kimliği anlaşılabildi, ne de cinayetin asıl nedeni. Olay hemen politika denizine getirildi ve muhaliflere yelkenlerini şişirmek için elverişli rüzgârı sağladı. İttihatçılar ve komite, katilleri kiralamış olmakla suçlandı. Herhangi bir kanıtlama gücünden yoksun olmakla birlikte, öyle suçlamaların, kara çalmaların her zaman amaçladığı sonuç elde edilmiş, halk yığınlarında bu doğrultuda inandırıcı bir yankı sağlanması başarılmıştı.

Komitenin o etkili iktidar açılışı hareketinin üzerinden tam iki ay geçmişti ki, yine aynı hipodrom meydanı yeni bir siyasal temsile sahne oluyordu, ancak bu sefer roller tümüyle değişmişti. Kalabalık bir kitle İstanbul sokaklarından ağır adımlarla, sessiz ve karşı konulmaz bir heybetle Ayasofya'ya doğru yürüyordu. Kırmızı fesli başlardan bir denizin üzerinde, hocaların beyaz sarıkları ilkbahar güneşinde parıldıyordu; görünmeyen ellerce taşınırken sallanan basit birtabut, siyah bir beze sarılmış ve sadece Kuran'dan bir ayet yazısıyla süslenmişti. Müzik yoktu, Avrupa cenaze alaylarındaki görkem yoktu. Sadece hafif dumanları tüten bir buhurdanın ardından beyaz sakallı ulema ve çileci dervişler takımının korosu, genizden seslerle, alçakça vurulmuş şehit için, Türk basın özgürlüğünün ilk şehidi için ağıtlar söylüyordu. Sonra da bu küçük, o güne kadar kimsenin tanımadığı parti gazetecisi Hasan Fehmi Beyin cenazesi bir padişah kabristanında, yeniçeriliği kaldıran, reformcu Sultan Mahmut ile talihi daha az yaver gitmiş Abdülaziz'in simli, sedefli süslemeler altında son uykularına daldığı, görkemli türbede toprağa verildi; çünkü Abdülhamit böyle yapılmasını emretmişti. Cenaze töreni sırasında sadrazamın, hükümetin, meclis başkanı Ahmet Rıza Beyin aleyhinde savrulan kötü tehdit haykırışları duyuluyordu; öte yandan sokak satıcıları da milletvekileriyle alay eden, dört aydan beri ceplerini ve göbeklerini şişirmekten başka hiçbir iş yapamadıklarını anlatan manzumeleri satmaktaydılar.

Kabine ve komite geniş yığınların ruh halini kestirememiş olamazdı. Fakat hükümet sevilmemekten korkacak ve sokaktaki adama hemen boyu eğecek kadar güçsüz değildi. Sadece iktidar sahipleri itici gücü dinden gelen,Müslümanın patlama noktasına gelmiş duygu hazinesinden kaynaklanan bir hareketin ne derece tehlikeli olabileceğini önceden kestirmekte yanılmışlardı. Belirli bir bunaltıcı gerilim dışında hiçbir ciddi belirti görülmüyordu. Olaylar tıpkı 1908 Temmuz ayaklanması gibi ve tarihteki hemen her isyan gibi birdenbire patlak verdi.

12 Nisan 1909 günü, öğleden sonra, askerler kışlaların avlularında, subayların yönetiminde henüz uysal uysal eğitim yapmaktaydılar. Fakat ertesi gün, 13 Nisan sabahı, İstanbul halkı işine gücüne gitmek isteyince, sokakları asker birlikleriyle dolu buldular; Galata köprüsü ve İstanbul'un bütün giriş-çıkış yerleri ateşe hazır makineli tüfeklerle kesilmişti; bir yandan da kışlalardan daha başka birlikler akın akın gelmekteydi. Bütün bölükler çavuşlar ya da onbaşılar tarafından yönetiliyordu; görünürde subay yoktu; sadece orda burda sakalına kır düşmüş bir teğmen ya da yüzbaşı göze çarpıyordu, bunlar neferlikten bu rütbeye yükselmiş ''alaylı'' denilen subaylardı, ''diplomalı'' olduklarından hızla terfi etmiş arkadaşlarına oldum olası düşmanca duygular beslemekteydiler.

Temsil klâsik bir sahneye koyuşla Ayasofya'nın önünde başladı. Öğleden önce geniş hipodrom meydanı hıncahınç dolmuştu, silahlı bir asker kalabalığı Alman Kayzeri Wilhelm II.'nın, Abdülnamit'e armağanı olan çeşmesi ile Greklerin Platee zafer nedeniyle Delphi Apollon'u için diktikleri şükran anıtından arta kalan, ünlü yımanlı sütunun çevresinde ileri geri dalgalınıyordu.

Askerler harekete geçmezden önce, subaylarını susmaya zorlamış ya da hapsetmişlerdi. Karşı koymak isteyen ya da yürüyüşe geçenleri engellemeye kalkışan birkaç subay vurulmuştu. Öfke kıvılcımı bir anda kışladan kışlaya sıçrayıvermişti. Komitenin güya muhafız birliği olan ve kendi güvenlikleri için İstanbul'a getirilmiş bulunan Selânik avcı taburları bile ayaklananlara katılmıştı.

İsyancı askerler istedikleri şeyi apaçık dile getirmekteydiler: ''Yaşasın şeriat! - Kahrolsun Jön Türkler!'' Bu haykırışlar, böyle hallerde Batı ülkelerinde de duyulduğu şekilde ritmik bir ahenkle yankılanıyordu.

Abdülhamit'in bu ayaklanmada ne derece parmağı olduğu konusu kesinlikle açıklanamamıştır. Jön Türkler bunu tam bir kesinlikle iddia ediyorlarsa da, ellerinde salma kanıtları yoktur. Komitenin diktatörlüğünün bertaraf edilmesi kuşkusuz Abdülhamit'i memnun ederdi, fakat olanağı bulunduğu halde mutlakiyet yönetimini yeniden kurmak için herhangi bir girişime kalkışmayışı da ilginçtir. Şaşılacak olan durum, tarihte kana susamış tiran tipini kişiliğinde devam ettirmiş bulunan bu padişaha halkın kendiliğinden gösterdiği bağlılıktı. Zorla kabul ettiği meşrutiyetin gölgesinden meydana fırlamış olsaydı, peygamberin kutsal sancağını bütün yenilikçilere karşı açabilir, halk yığınları da coşkuyla ardından gelirdi. Fakat o hiçbir tarafı tutmadı. Olayları kendi akışına bıraktı. İsyancılara karşı çıkmadı, ama onlardan kendi amaçları için de yararlanmadı; anayasayı korudu, fakat sokağın diktasına da boyun eğdi; sempatisi Jön Türklerin hasımlarından yanaydı, fakat onları da istemedi. Temmuz günlerinden sonra iktidarı kırılmış, inatçı kararlılığı gevşemişti. Sadece zekâsı yerindeydi, ama bu sefer yanlış yer tutmuştu ve -kendi kanısına göre- temiz bir vicdanın rahatlığına sahipti. Aslında moral açıdan böylesi bir hoşnutluk hali içinde bulunmasının yaşlı kurda hiçbir yararı yoktu; kesin tavır takınmayışı, son yandaşının da sempatisini yitirmesine yol açmıştı, artık kimse onu tutmuyordu, artık o çöllere sürülmesi gereken bir günahkâr gibiydi.

Yeniçeriler çağı geri gelmişe benziyordu. (Başkentin bu hassa ordusu, tıpkı eski Roma'da görüldüğü gibi, hükümdardan daha güçlü duruma gelmiş, sonunda zorunlu olarak Sultan II. Mahmut tarafından yok edilecekleri güne kadar, bu üstün durumlarını sürdürmüşlerdi). Tıpkı onların zamanındaki gibi, şimdi de askerler sadrazamın ve meclis başkanının görevden alınmasını istiyorlardı, Abdülhamit dediklerini hemen yaptı. Askerler Yunan savaşını kazanmış Ethem Paşanın harbiye nazırı olmasını istediler, Abdülhamit derhal atadı. Askerler ileri gelenlerden sevmedikleri birkaç kişinin başını istediler, fakat bereket versin hiçbiri bulunamadı, böylece de programın bu maddesinden vazgeçilmek zorunda kalındı. Temsilin bu perdesi, padişahın yayınladığı iradenin okunmasıyla kapandı; irade olup biten her şey için, özellikle de ''aksi rastlantı sonu'' cereyan etmiş ve sayıları hiç de az olmayan bir dizi öldürme olayları için af bahşetiyordu. Bu aksi rastlantılardan birine de saygın bir Arap, milletvekili Emir Muhammet Arslan uğramış, komitenin yayın ogranı Tanin gazetesinin sevilmeyen başyazarına benzemesinin kurbanı olmuştu. Bu acıklı yanılmanın ucu padişaha dokundu; halife olarak kendisini hâlâ destekleyen bütün Arap dünyası, bu olay üzerine ona karşı cephe aldı.

temsilin ikinci perdesinde askerlere nazikçe tekrar kışlalarına dönmeleri rica edildi. Fakat onlar daha önce bir gece şenliği düzenlediler. Sevinçlerini sokaklarda havaya ateş ederek gösterdiler ve gösterileri bütün gece sürdü. Milyonlarca mermi harcandı. ''Padişahım çok yaşa!'' haykırışları çınlarken, çatıların üstünde dolu gibi mermiler takırdıyor, camlar kırılıyordu; bu sırada halktan aralarında kadınlar ve çocuklar da bulunan bir hayli insan yaralandı, ölenler de oldu.

Dış görünüm bakımından her şey yolunda gibiydi. Temmuz devriminin kazancı olan anayasaya ilişilmemişti. Sadece bir bakan değiştirilmesi -kuşkusuz biraz yasadışı biçimde- liberal kanadın isteğine göre yapılmıştı. Fakat kısa süre önce, komite de Kamil Paşanın bertaraf edilmesinden başka bir şey yapmış değildi. Sonunda askerler de yaptıkları isyanla, subayların daha önceki modelini izlemekle yetinmişlerdi.

Ortalığa dehşet salan o geceden sonra bazı kimseler lanetlenmeye başladı; gelişigüzel ateş açmalar tekrarlanıyordu; subayların öldürülmesi gittikçe artan ölçüde devam etmekteydi. Bazıbozuk asker güruhu İstanbul'a egemen olmuştu. Bu fanatik kitlenin Hristiyanlara karşı bir Bartholomeus gecesi (*) düzenlemesinden korkuluyordu. Nitekim o sırada Adana ve Mersin'de Ermenilerin öldürülmesine başlanmıştı. Gücü yeten İstanbul'dan kaçıyor ya da yabancı elçiliklere sığınmaya çalışıyordu. Her geçen gün yeni korkukları getirmekteydi, devlet otoritesi iki paralık olmuştu. Ne yalnızca parti bakımından değil, karakterce de tarafsız olan yeni sadrazam, ne bir general ya da nazır kararlı şekilde duruma el koymaya cesaret edebiliyordu. Yenilikçilerin yıkılmasını gönülden istemiş olanlar bile, arının kovanına çomak sokulduğunu anlamışlardı. Kötü sesler çıkaran bir konserin keşmekeşinin üzerinde, yurtdışından da tehditkâr bir saldırının karakoncolosu kendini göstermekteydi. Osmanlı İmparatorluğu'nun bunca zamandır söylenip duran çöküşü, beklenildiği şekilde başlamış gibi görünüyordu.

Birden bir söylenti, ferahlatıcı bir esinti gibi halkın arasında dolaştı; ilkin belli belirsiz bir fısıldaşma halindeydi, sonra resmen yalanlandı; yalanlanınca da biraz daha gerçeklik kazandı; bu söylentiye göre Makedonya'dan başkent üzerine yürüyen ordular vardı.

Jön Türklerin bir kısmı kaçarak Selânik'e varmayı başarmıştı. Görevini herkesten önce ve biraz da fazla çabuk terk ederek ortadan kaybolan meclis başkanı Ahmet Rıza Beydi. Eylemden çok laflarıyla yiğitlik göstererek, dindar kimselerin öfkesini üzerine en çok çeken kişi olmuştu; başında şapkayla Galata köprüsünde görünmek niyetini hiçbir zaman gerçekleştirebilmiş değildi. Politik rolü o andan itibaren sona ermiş bulunuyordu. İstanbul'daki olaylar Makedonya'da duyulur duyulmaz, orda bulunan 3. Ordu birlikleri gericiliğin bastırılmasına hazır olduklarını bildirmişlerdi. Bulgar ve Rum gönüllüleri de, adları hayli kötüye çıkmış çete reislerinin önderliğinde onlara katılmışlardı. Makedonya ile başkent arasında bulunan 2. Ordu ilkin kararsızdı, çoğunluk padişaha sadıktı. Fakat askerler başkente yollanan bir heyetten, subayların öldürüldüğü söylentisinin gerçek olduğunu öğrenince, Makedonyalı arkadaşlarına kendilerini desteklediklerini bildirdiler.

İşte bu sırada Mustafa Kemal, bir bakıma ilk kez tarih sahnesine çıkar. Hazırlanan birliklerin savaş kademelenmesinde adı, en önden gidecek tümenin kurmay başkanı da olarak göze çarpmaktadır.

İstanbul üzerine yürüyüş, uzmanların değerlendirmesine göre gerek hızı, gerekse yönetimi bakımından teknik bir mükemmelikte, gerçekleştirilmiştir. Bir İngiliz gözlemci bunu ''İnsan Almanların iyi askerlik eğitimini hemen fark ediyor'' diye belirtir.

- Mustafa Kemal'in önerisiyle konulmuş adıyla- Hareket Ordusu'nun komutanı Mahmut Şevket Paşaydı, Arap asıllıydı, uzun boyluydu, kemikli bir yüzü ve derin çukurlarına gömülü sert bakışlı gözleri vardı. General von der goltz, onun için ''Türkiye'de tanıdığım uzağı en iyi gören ve kafası en iyi işleyen adamdır'' demektedir. Abdülhamit'in kayırmasıyla hızlı ve parlak bir meslek hayatı olmuştu; askerî komisyonların başkanı sıfatıyla yurtdışında bir hayli bulunmuş ve böylece o zamanlar Avrupa'da yaygın liberal görüşleri benimsemişti. Asker olarak ne kadar pervasız ve atak davranmışsa, politikacı olarak o kadar tutuk ve duruk kalmıştır. Her iki alanda, komutanlık ve devlet adamlığında, aynı değerde üstünlüğü tam anlamıyla sadece Mustafa Kemal gösterecektir. Olaylar Mahmut Şevket'e çok kesin roller oynama fırsatları sundu, fakat o hep duraksadı. Sonunda diktatörce iktidarı üstlenmekten kendini artık alıkoyamaz olunca da, girişilmesini her zaman için beklemesi gerektiği bir suikaste kurban gitti.

Hareket Ordusu yaklaşıyordu. İstanbul çevresindeki demir çember daralmaktaydı. Liberal ve dinci basının ses tonu bir perde daha pesten çıkmaya başladı; sonra da majörden minöre geçerek barışma havası çalmaya koyuldu, gelgelelim yaklaşan hasım bu müziğe kulaklarını tıkamıştı. Kışlalarda zafer sarhoşluğunun yerini vicdan azabı almıştı. Kimse ne yapacağını bilemiyordu, çünkü ortada önder kalmamıştı, ya kaçmışlar, ya da afallamışlardı. Nasıl davranılması gerektiğini kestirememek,kendilerine haksızlık yapıldığı duygusunu ve cezanın bütün yükünü aldatılmış askerlerin çekmek zorunda kalacağı korkusunu uyandırmıştı. Aslında askerler sadece ne yaptıklarını bilmeyen çocuklar gibi davranmışlardı.

Selânikliler hızla ileri atılan birliklerle, bir kere daha ün kazanan Çatalca tepelerini tuttular, böylece başkentin dışardan gelecek bir saldırıya karşı son savunma yerine el koymuş oldular. Onların stratejik açıdan ikinci bir önemli noktayı ele geçirmeleri, olayın biraz tuhaf biçimde cereyan etmesi bakımından kayda değer.

Huzursuz bekleyiş günleri sırasında parlamentonun yaptığı bir öğle sonrası oturumu, tam da Selâniklilerle uzlaşma konusu görüşülürken, iki bin kişiye yakın bir birliğin tehditkâr biçimde meclise doğru yürüyüşe geçmesi üzerine kesilmişti. Askerler başkanla konuşmak istiyorlardı. Son olaylardan sonra çok tehlikeli bir durumdu bu ve başkan sessizce, isteklerini kolay kolay reddedemeyeceği askerlerin yanına inerken, dünyadaki kariyerinin sona erdiği kanısındaydı.

Fakat gelenlerin herhangi bir zorbalığa niyetleri yoktu. Sözcüleri altmış yaşında bir binbaşıydı ve askerlerin içinde tek subaydı: Hadımköy garnizonundan olduklarını açıkladı, meşrutiyetin durumunu anlamak ve söylendiği gibi anayasanın herhangi bir tehdit altında bulunup bulunmadığını öğrenmek için gelmişlerdi. Rahat bir soluk alan başkan, irticalen söylediği bir söylevde, meşrutiyetin durumundan kaygılanmış olanları sakinleştirdi; bunun üzireni askerler parlamento ve başkan için bir ''yaşa'' çektikten sonra garnizonlarına dönmek üzere garın yolunu tuttular. Ne var ki garda saatlerce bekleyip durmaları halkın giderek daha çok telaşlanmasına yol açtı. Bu askerlerin aslında ne istediğini, amaçlarının ne olduğunu kimse bilmiyordu. Dükkânlar kapandı, trafik aksadı, yaklaşan gece için herkeste en kötüsünden kaygılar çöreklendi. Sonunda askerler garın yakınında kamp kurdular. Muamma, ancak daha sonra çözümlenebildi. Hadımköy, Makedonya ana demiryolu üzerinde, İstanbul'dan 30 km. uzaktadır. Hareket Ordusu komutanlığı burasını, yaklaşan alayların toplanma ve indirme merkezi yapmıştı. Bu sırada rahatsız olmamak ve Hadımköy'ü gereksiz çatışmalara bulaşmadan ele geçirmek için de buradaki padişaha sadık garnizonun bir hileyle uzaklaştırılması kararlaştırılmıştı. Garnizonun Selânik'le gizli ilişkisi bulunan subayları, askerlere, İstanbul'da parlamento ve anayasayı tehlikelerin tehdit ettiğini söylerler. Mutlaka oraya gidilmesi ve bu işin çaresine bakılması gerekmektedir; anayasaya bu şekilde yiğitçe sahip çıkmalarının mükafatını elbette en cömert biçimde göreceklerdir. Böylece askerlerin zihnine girerler, onlar için bir tren hazırlanır ve hepsi böylesine yüce bir görevi üstlenmiş olmanın coşkusu içinde İstanbul'un yolunu tutarlar. Sonra tekrar Hadımköy'e dönmek istediklerinde, bu arada Selânik'ten gelen birliklerin kışlalarını işgal ettiği ve şimdilik dönmelerinin istenmediği haberini alırlar. Böylece İstanbul'da beklemek zorunda kalırlar.

Hareket Ordusu yaklaştığı sırada Yıldız Köşkünün üzerine korkunç bir sessizlik çökmüş bulunuyordu. Hiçbir emir çıkmamış, hiçbir direktif verilmemişti. Oysa sadece bir söz yeterliydi, o zaman İstanbul garnizonu -sayıca da yaklaşan birliklerden çok daha üstün olan bu seçme birlikler- padişahları için bir ölüm kalım savaşına girerdi. Abdülhamit öteden beri benimsediği bir tutum olan- kan dökülmesinden mi kaçındı, korkusundan hiçbir şeye karar vermez duruma düştü ya da hiçbir kusuru bulunmadığı kanısında mıydı, bütün bunlar karanlıkta kalmaktadır. O günlerdeki davranışlarına bakılırsa, şahsı için duyduğu kaygılardan kurtulamadığı anlaşılıyor.

23 Nisan Cuma günü, her zamanki gibi selâmlık resmi yapıldı; padişah her cuma Yıldız Köşkünün yakınındaki Hamidiye Camiinde kılınan toplu namaza katılmak üzere gelir, böylece birkaç dakika için halka görünürdü. Halifeyi görmek üzere her zamanki gibi büyük bir kalabalık toplanmıştı, yine her zamanki gibi askerler saf halinde dizilmişti; sadece büyük ölçüde subay eksikliği göze çarpıyordu; her zaman yabancı elçilerin ve diplomatların doldurduğu tribünler bomboştu. 67 yaşındaki padişah, yarı açık arabası içinde, her zamankinden daha dinç ve daha keyifli bir görünümde, selâm duran asker dizilerinin önünden geçerken, belki de her zamankinden daha gür sesle geleneksel haykırış ortalığı inletti: ''Mağrurlanma! Padişahım senden büyük Allah var!''

Oysa az önce İttihatçılar, İstanbul üzerine yürüyen birliklerin koruması altında Aya Stefanos'ta (Yeşilköy'de) topladıkları parlamentoda, Abdülhamit'in tahttan indirilmesini kararlaştırmışlardı. Burada uzun ve ateşli tartışmalar oldu. Subaylar Abdülhamit'in öldürülmesini istiyorlardı. Fakat komitenin önderleri soğukkanlı davranarak böyle bir akılsızca adımın atılmasını önlemeyi başardılar.

Aynı cuma günü İstanbul halkına Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa imzasıyla bir bildiri yayımlandı; bunda diğer şeyler arasında padişahın tahttan indirileceğine ilişkin bütün söylentilerin gerçek dışı olduğu belirtiliyordu. Halkı yatıştırmayı amaçlayan bu bildirinin Mustafa Kemal tarafından kaleme alındığı söylenir. Daha sonra da asıl amacını saklamak ve kamuoyunu kazanmak için buna benzer hilelere başvuracaktır.

Cumartesi gecesi Selânikli birlikler sessizce başkente girdiler. Onlarla karşılaşanlar, sokakları dolduran bu sessiz gölgeleri bir hayaletler ordusu sanmış olmalıdırlar. Sabahleyin bütün önemli noktalar işgal edilmiş bulunuyordu; çatışmalar kısa sürdü, sadece bazı kışlaların içinde askerler umutsuzluklarından dolayı inatla karşı koydular; direnişin hiçbir şansı yoktu ve sadece yok yere birtakım kurbanlara mal oldu. Yıldız Köşkünü kuşatmış muhafız alayına karşı herhangi bir saldırıdan özellikle sakınıldı. Askerler kendileriyle konuşulup ikna edilmek suretiyle kazanıldı; bunlar sessizce çekilip giderken iki Makedonya taburu sarayın giriş yerlerini işgal ediyordu.

Sonra da sıra temsilin son sahnesine geldi. Bu sahnede her şey olabilirdi, özellikle vicdanı temiz olmayanlardan çok şeyler beklenebilirdi. Kesin son geciktikçe, sabırsızlık da artıyordu. Fakat her şeyin yasaya ve usule göre yürümesi için şeyhülislâmın bir fetvasına gerek vardı. Zorlu bir silâh olan şeriat, karşı harekete neden olmuştu, şimdi yine aynı şeriat adına karar verilecekti. Çünkü Kuran şöyle buyuruyordu: ''Halife görevini yapıyorsa ona boyun eğmekle yükümlüyüz, yapmıyorsa onu görevden almalıyız.''

Parlamento ve ayan meclisi toplandı. Bütün müminlerin halifesinin ve hükümdarının günahları bir bir sayıldıktan sonra, şeyhülislâma şu soru yöneltildi: ''Bu koşullar altında halkın temsilcilerinin padişahı görevinden almayı kararlaştırması uygun olur mu?''

Cevap çok kestirmeydi: ''Evet.''

Herhalde bir hükümdarın yazgısı, hiçbir zaman bu kadar kısa ve kesin tarzda belirlenmemiştir.

Akşam üzeri üç sıra duvarlı Yıldız Köşkünün büyük giriş kapısı ardına kadar açık durmaktaydı. Fakat korkunç sessizliği bozacak tek bir çıt çıkmıyordu. Bir yığın binasıyla birlikte saray daha çok bir ölüler kentini andırıyordu. Saray görevlileri ve hizmetkârları efendilerini yüzüstü bırakmışlar, çarçabuk ellerine geçirebildikleri ganimetleriyle ortadan kaybolmuşlardı. Perdeleri indirilmiş çalışma odasının loşluğu içinde Abdülhamit gelecek olanları beklemekteydi. Yanıbaşında en küçük oğlu, on yaşında bir çocuk olan şehzade Abdurrahman oturuyordu. Padişah son günlerde çocuğu yanından ayırmaz olmuştu; çocuk onun koruyucusuydu. Çünkü Müslümanlar çocukları incitmekten, hele yaralamaktan çok çekinirlerdi. Kendisine sadık kalmış bir sekreter tarafından parlamentonun gönderdiği üç temsilcinin geldiği haber verildi. Temsilciler içeri girip meclisin kararını bildirdiler.

Bunun üzerine padişah ''Kısmet böyleymiş'' dedi. ''Karar beni çok üzdü; her zaman halkımın iyiliği için çalıştım. Milletin arzusuna boyun eğiyorum... Hiç değilse hayatım korunacak mı?''

Bu kaygısı aslında hiç de boşuna değildi ve kendisini kınamak amacıyla söylendiği üzere, özellikle bir korkaklığın ifadesi de sayılmamalıdır. Çünkü yakın zamana kadar hemen her tahttan indirilmeyi, hep zorbaca bir katletme olayı izlemişti. Temsilciler bu konuda kendisine inandırıcı garantiler vermeyi başardılar.

Kısa bir süre sonra, tahttan indirilen padişah Selânik'e götürüldü, orda Alatini villasında gözaltında bulundurulacaktı. Kendisiyle birlikte giden harem kadınları, yolculuğun alışık olmadıkları ortamında, hayatlarındaki bu ani değişikliği teselli edecek birçok şey bulmuş olmalıdırlar. Çünkü hiçbiri artık gençlik çağında olmadığı halde, o güne kadar ömürlerinde tren görmemişlerdi.

Yola çıkmazdan önce Abdülhamit top sesleri işitmiş olmalıdır; bunlar kardeşi ve halifenin tahta çıkışını kutlayan top atışlarıydı. Yeni hükümdar Mehmet Reşat, hayatının son otuz üç yılını sarayında bir mahpus gibi geçirmişti; her hareketi, hepsi de vesveseli kardeşinin adamı olan maiyeti ev hizmetkârları tarafından adım adım izlenmişti. Bu yüzden yorgun bir adam olmuştu. Çarpık bacaklarının üzerinde kısa, cüsseli bir gövdesi vardı; kırçıl, kızıl lekeli bir çember sakalın çevrelediği, peltemsi, soluk parıltılı yüzünde ürkek, çekingen ifadesini hiçbir zaman kaybetmeyen bir çift zeki bakışlı göz dikkati çekerdi. Bu uysal ihtiyar, geç gelen padişahlık görkemini vakarla taşıdı; kendisini tanıyanlar, onunla yapılan görüşmelerde hemen belli olan derin bilgisi ve zengin kültürü karşısında hayranlıklarını gizleyememişlerdir.

Sultan V. Muhammet olarak tahta çıkış töreni tamamlanıp, Boğaz kıyısındaki yeni padişahlık sarayı Dolmabahçe'ye dönünce, hizmetindeki bütün eski hizmetkâr ve görevlilerin yerine başkalarının getirilmiş olduğunu gördü. Daha önce kardeşinin mahpusu olmuştu, bundan böyle ise şimdi yeniden iktidara geçmiş bulunan komitenin sıkı denetimi altında olacaktır.

Mustafa Kemal'in kurmay başkanı olarak yönlendirici bir yer almış bulunduğu aynı tümende, Berlin'den koşup gelmiş Enver de öncü birliklerin komutanlığını yapmıştı. Kentin kurtarılmasından sonra vitrinlerde Mahmut Şevket Paşanın resmi yanında genç binbaşı Enver'in resmi de yer aldı ve adı ''hürriyet kahramanlarından'' biri olarak dillerde dolaşmaya başladı. Şöhret ufkunda Enver'in yıldızı parıltılar saçarak yükselirken, Mustafa Kemal kimse tarafından tanınmamanın karanlığına gömülmüştü.

 


Bir Dürüstlük Abidesi: «Mustafa Kemal Paşa»

 

Bir Dürüstlük Abidesi: «Mustafa Kemal Paşa»

  Dr. Galip BAYSAN

 

 Mazhar Müfit Mustafa Kemal'in çekilen bütün sıkıntılara rağmen yakınlarının bölgedeki bankalardan borç alma teklifini kesinlikle ret ettiğini gururla belirtmektedir.

Siyasi arenada tozun dumana karıştığı, yanlışlarla doğruların sarmaş dolaş ilerlediği günler yaşıyoruz. Atatürk ve arkadaşlarının bin bir zorlukla kurduğu, Türk ulusunu geçen 85 yıllık bir sürede içinde, kendi Ulemasının cehalet ve bilgisizliği yüzünden içine düşürüldüğü ümitsiz, ezik ve geri durumdan kurtaran; çağdaş, demokratik ve Laik düzenin yeniden temelinden sarsıldığını gördüğümüz için, siyasilere ve bu değişimi destekleyenlere karşı kızgın ve küskünüz. Aynı amacı güdenlerin İnkılâpları yapan ve teminatı kabul edilen Türk Ordusuna karşı yapılan maksatlı saldırıları dikkatle ve nefretle izliyoruz. Gerçeklerin görülmemesi için gözler bağlanıyor, duyulmaması için kulaklar tıkanıyor. Böyle günlerde toplumlara genellikle bir panik havası hâkim olur. Bizse herkese soğukkanlı olmalarını ve kimsenin yasaların emrettiği çizgiden sapmadan mücadelelerine öyle gizli kapaklı örgütlerle değil, açıkça devam etmelerini tavsiye ederiz. Hele Atatürk sevgisi ile dolu olup Çağdaş İnkılâplara bağlı olanlar Atatürkün benzer konulardaki tutum ve davranışlarını çok iyi bilmelidirler. Onun en değer verdiği konuların başında Yasalar geliyordu. Yasaların üstünlüğü ve yasalara saygı onun temel ilkelerinden biriydi.

 

Belki dikkati çekmez, ancak genellikle askerler bir toplum içinde yasalara en fazla değer veren unsurlardır. Bunun en önemli sebebi askerliğin temellerinden biri olan "Disiplin" anlayışıdır. Tanım olarak disiplin; kanunlara, nizamlara, emirlere mutlak bir itaat, ast'ın üst'ün hukukuna riayet etmek demektir.(1) Yani askerlikte her şeyden önce yasalar, emirler, hak, hukuk gelir ve askerlerin buna itirazsız, kesin itaati beklenir.

 

İşte Erzurum'da, daha sonra Sivas'ta ve Ankara'da her türlü maddi olanaksızlıklar içinde, askerler yasaların üstün tutulması gerektiğinin en güzel örneklerini vermişlerdir. Erzurum'da bekleyip Mustafa kemal Paşa ekibine katılan, eski Bitlis Valisi Mazhar Müfit, Erzurum'dan itibaren Mustafa Kemal ve arkadaşlarının özel mali işler sorumlusu olmuştur. Grubun bütçesini, maddi ihtiyaçlarını temin etmekten o sorumludur. Yalnız Erzurum Kongresi sırasında elindeki sınırlı bütçe tükenmiştir. Bir yerden para bulmak lazımdır. Hatta Temsil Heyeti seçilmişse de, seçilen Heyetin Sivas'a gidecek parası kalmamıştır.

 

Radikal Dinci örgütler Milli Mücadele dönemiyle ilgili olarak Halife- Padişah Vahdettin Efendiyi ihanet ithamlarından kurtarmak için bir altın hikâyesi uydurmuşlar ve bu yalanı kendi gazeteleri ve TV. lerinde sanki gerçekmiş gibi tekrarlamaktan büyük keyif almaktadırlar. Zaman zaman bu yalan bazı taraflı köşe yazarları tarafından da tekrarlanmaktadır. Mesela daha birkaç ay önce Sabah Gazetesinde kendisine kocaman bir köşe tahsis edilmiş olan ve Atatürk'e ADAM şeklinde hitap edilmesine destek veren (31.2.2008 Sabah Gazetesi) Nazlı Ilıcak Mustafa Kemal Paşaya verilen 40.000 altından bahsediyor ve Milli Mücadelenin bu para ile başlatıldığını iddia ediyordu. Merak ediyorum acaba gerçekleri öğrendikleri zaman bu gibi iddia sahipleri utanma hissi duyabilecekler mi?

 

Mustafa Kemal Paşa, Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak 17 kişilik karargâhı ile İstanbul'dan ayrılırken üç aylık ödeneklerini de almışlardı. ( Her halde bahsettikleri para bu olsa gerek, minik maaşlar, resmi yolluk ve yevmiyeler) Ödenek kısa zamanda tükendiğinden Amasya'dan Erzurum'a geliş, Mustafa Kemal'in tüm askerlik hayatı boyunca biriktirdiği 800 liranın harcanmasıyla sağlanabilmişti.(2) Mustafa Kemal Paşa'nın para ile başının hoş olmadığı öteden beri bilinen bir husustur. İstanbul'dan ayrılmadan önce parasının tümüne yakın bir kısmını (3000 lira) ticaretle çoğaltmayı teklif eden uyanık bir vatandaşa kaptırması(3) bu konuda onu iyice güçsüz bırakmıştır.

 

İhtiyaç duyulan parayı temin etmek için Mazhar Müfit bölgedeki resmi bankalardan 1000 lira borç alınmasını teklif eder ve aralarında şu ilginç konuşma geçer;

 

- Parayı nasıl alacaksın?

 

- Çok kolay sizin istediğinizi söyleyeceğim. Sizin borç olarak istediğinizi söyleyeceğim hemen verecekler.

 

- Hangi sıfatla borç isteyeceksin?

 

- Ordu Müfettişi sıfatı ile. Buralarda size 1.000 lira vermeyecek kurum tanımıyorum.

 

- Biliyorsunuz ben bu görevden alındım. İstifa edince Paşalığımda kalmadı. Ben de sizler gibiyim ve yasalar önünde hiçbir hakkım yok. Vazgeçiniz.

 

 

Mazhar Müfit Mustafa Kemal'in çekilen bütün sıkıntılara rağmen yakınlarının bölgedeki bankalardan borç alma teklifini kesinlikle ret ettiğini gururla belirtmektedir.(4) Erzurum'da kritik günler yaşanmaktadır. İstanbul Hükümeti İşgal Gücü Komutanlarının tavsiyesi ile Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kontrol altına alınıp İstanbul'a gönderilmesi amacıyla Erzurum Valisini değiştirmiştir. Mustafa Kemal Paşaya, davaya bağlı olmasında şüphe edilen Erzurum'un yeni valisi Reşit Paşa'nın Trabzon'dan gelirken "icap ederse Kop dağında temizlenmesi" teklifi yapılır. Bu teklife sinirlenen Mustafa kemal bu teklifi yapan Rize temsilcisi Hoca Necati Bey'e şu anlamlı cevabı verecektir.

 

 

"Hocam ne diyorsun, haydutlar gibi yol kesip adam mı vuracağız. Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülemez. Vatandaş ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Devlet adamının böyle düşünmesi lazımdır."(5)

 

Bu sıkıntı içinde para sorununu yaşlı bir askerin olağanüstü fedakârlığı çözecektir. Olayı Cevat Dursun oğlu şöyle açıklamaktadır:

 

"O gün Mustafa Kemal Paşa'nın yanından gelen Kazım (Dirik), arkadaşlara Paşa'nın yola çıkmasını sağlamak için bizim para temin etmek vazifemiz olduğunu hatırlattı. Hiç birimizde de para yoktu. Hepimiz kutilayemut (ölmeyecek kadar) yaşayabiliyorduk. Paşa'ya hiç olmazsa bin lira kadar bir para temin etmeliydik. İlk tedbir olarak çoluk çocuğumuzun ziynet eşyasına başvurmayı hatırladık… Heyeti faale azasından emekli Binbaşı Süleyman Bey Hızır gibi imdadımıza yetişti. Süleyman Bey "Çocuklar benim tasarruf edilmiş dokuz yüz liram var. Altmışını geçmiş bir adamım. Allahın rızasından, milletin selametinden başka hiç bir dileğim yok. Bu parayı size veririm. Fakat bu parayı verdiğimizi ne Paşa ne de başkası bilmeyecek. İleride Müdafai Hukuk'un parası olursa verirsiniz., olmazsa helal olsun" dedi. Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Yüz lira da aramızda toplayarak bin lira yaptık ve Kazım Bey vasıtasıyla Paşa'ya ulaştırdık."(6)

 

Mustafa Kemal paşanın dikkati çeken bir başka özelliği, siyasi arenada Gizli kapaklı işlerden hoşlanmamasıydı. Bu dönemde İstanbul'da kurulan gizli "Karakol Cemiyeti"nin faaliyetleri (günümüzdeki benzerleri gibi) herkesi ürkütüyor rahatsızlık veriyordu. Bu cemiyetle ilişkileri de aydınlığa çıkarmada tereddüt göstermedi. Cemiyetin komutanlara ve memurlara gönderdiği "Genel Kuruluş Tüzüğü ve Genel Görev Yönetmeliği" hükümlerinin uygulanmamasını ve bu işin kaynağını araştırdığını komutanlara bir yazı ile bildirdibildirdi.(7) Mustafa Kemal Paşa'nın bu konudaki görüşleri şöyledir:

 

"Kesinlikle böyle bir davranış doğru değildir. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: "Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak? Gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi."(8)

 

Öyle anlaşılıyordu ki eski ittihatçılardan Kara Vasıf ve yakınları, 1908 öncesi ittihatçıların uyguladığı stratejiyi benimsiyor ve gizlilikten medet umuyor ve örtülü, sır içindeki faaliyetlerle insanları yıldırarak, terörle bir şeyler yapmak arzusunda bulunuyordu. Buna karşılık Mustafa Kemal ve askerler davalarında haklı olduklarının bilinci ve inancı ile her şeyi Türk ve dünya kamuoyu önünde açıkça yapmayı tercih ediyorlardı. Bunun için kongre kararları her fırsattan istifade ile yurtiçine, yurt dışına yayınlama çareleri aranıyor, yabancı ülke mensupları ile serbestçe görüşülüyor, fikir alışverişinde bulunuluyordu.(9)

 

Bize göre günümüz siyasilerinin, aile fertleri ile yakınlarının Mustafa Kemal'in adını ve etkinliğini bu ülkeden silmeye çalışmak yerine, onun görüş ve davranışlarından ders almalıdırlar. Böylece kendilerini seçen ve Yasama ve Yürütme görevi veren, temsil ettikleri topluma Atatürk'ün yaptığı gibi büyük bir dürüstlükle hizmet etme imkanı bulabilirler.

 

 

DİPNOTLAR

 

 

(1) İsmet Polat can, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliği, Askeri Ceza Kanunu Md. 13, s.30 (İstanbul 1984)

 

(2) Alptekin Müderris oğlu, Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları, s.156 (Yapı Kredi Bankası, İkinci Baskı, İstanbul–1981)

 

(3) Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri, s.50–54 (Kültür Bakanlığı, Ankara–1981)

 

(4) Mazhar Müfid Kansu: Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber-I, s.172–173 (TTK, Ankara–1988)

 

(5) Cevat Dursun oğlu: Milli Mücadelede Erzurum s.117–118 (Ankara–1946)

 

(6) Cevat Dursun oğlu, s.137–138; A. Müderris oğlu, s.158

 

(7) Söylev-I, s.53, Karakol Cemiyeti için Bknz. S. Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası, s.223–353, Fethi Tevetoğlu: Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, s.3–50 (TTK, Ankara–1988)

 

(8) Söylev-I, s.53

 

(9) Bknz. Albay Rawlinson, Utkan Kocatürk, s.94-95, Mr. Brown (Gazeteci) Söylev-I, s.65, General Harbord için M.M. Kansu-II, s.345-346

 

 


ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK

 

ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK

 

Prof.Dr. CAVİT ORHAN TÜTENGİL

 

SUNUŞ

 

Elinizdeki kitap, 1953 yılından bu yana Atatürk ve Cumhuriyet Türkiye'si üzerine yazıp yayımladığım makalelerle yanıtları, bunlara eklediğim belgesel yazıları kapsamaktadır. Güncel olaylarla bağlantılarını korumak için makaleleri ve yanıtları kendi aralarında sıraya koydum, yayım yerlerini de sonda belirttim. Yirmi yılı aşan bir sürede kamuoyuna iletilen bu yazıları, dil ve düşünce bakımından bir değişiklik yapmaksızın, şimdi de topluca sunuyorum.

Kitabın adı olan "Atatürk'ü Anlamak ve Tamamlamak", topluca okuyucu karşısına çıkma olanağı bulan yazıların odak noktasıdır. Bu "derleme"nin tümü okunduğu zaman görüleceği gibi Atatürk'ü Anlamak, Atatürkçü düşünceyi canlı tutmanın ilk basamağı, Atatürk'ü Tamamlamak ise Atatürkçü eylemi geliştirmenin ilk koşuludur. Düşünce-eylem bütünlüğü içinde ele alınıp değerlendirilmedikçe, Atatürk'ün yüklendiği "mission"un ulusal ve evrensel tarih sahnesindeki yeri açıklıkla belirlenemez.

Geniş sayılacak bir zaman aralığı içinde yayımlanmış olan bu yazılarda öncekilerden yapılmış bazı alıntılar görülecektir. Okurlarca bu durum, bir yinelemeden çok bir vurgulama olarak değerlendirilmelidir. Yazarın hangi düşüncelere ağırlık verdiği böylece ortaya konulmuş olmaktadır.

Ulusal planda olduğu kadar evrensel planda da uyandırdığı saygı süregelen Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1934'ten bu yana da Atatürk adı, Türkiye Cumhuriyeti ile iç içedir. "Türk Devrimi" adı verilen tarihsel olay, Atatürk'ün önderliğinde ulusça başarılan ve gerçekleştirilen bir "kurtuluş"lar dizisidir. Cumhuriyet'in 52. yıldönümünde, onun kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün aziz anısına sunulan bu yazı demetinin yapıcı düşüncelere ortam hazırlaması en içten dileğimdir.

Levent, Ekim 1975

C.O. TÜTENGİL

 

BİRİNCİ BÖLÜM

DENEMELER VE İNCELEMELER

 

KURTARICI ATATÜRK

Büyük insan, fani hayatın ötesinde yaşamakta devam edendir.

Ölümünün 14. yılında beni en çok duygulandıran olay, Atatürk'ün izinde olmaktan gururla bahseden General Necib'in milletimize mesajı oldu. Ustaoğlu gibilerin de gözünden kaçmamış olmasını dilediğim bu mesajında Mısır devlet adamı, Atatürk'ün bütün hür milletler için bir önder, bir kahraman olduğunu belirterek diyor ki:

"Atatürk'ün yarattığı büyük eser ve inkılâpların tesiri yalnız Türkiye'de kendisini göstermekle kalmamış, aynı zamanda bütün hür milletlerde ve bilhassa Mısır üzerinde derin akisler bırakmıştır. Bugünkü Mısır, Atatürk'ün izi üzerinde yürümekte ve her Mısırlı Atatürk'ü hürriyet ve kahramanlık lideri olarak kabul etmektedir. Atatürk ölmemiştir. Atatürk'ün ruhu, her Türkün ve hürriyetsever her insanın kalbinde yaşamaktadır."

Vatanları uğrunda seve seve ölüme atılan Tunuslu hürriyetseverlerin üzerlerinde bulunan Atatürk resimleri kalpte yaşatılan insanı göstermiyor mu?

Atatürk'ün mağdur milletlerin başında kurtarıcı olarak her görünüşü, onun adeta yeniden doğuşu gibidir. Asya, Atatürk'ün şahsında kurtarıcısını selamlamıştı; daha başka isimler altında, Asya yahut Afrika onu selamlamakta devam edecektir.

 

ATATÜRK VE DOĞU ÜNİVERSİTESİ

Van Gölü kıyılarında bir üniversite kurulmasının Atatürk'ün özlemleri arasında yer aldığını biliyoruz. 1937 yılındaki Büyük Millet Meclisi açış konuşmasında bu özlemini dile getirmişti. Ölümünden önceki son konuşmasında da dileğini tekrarladığını görürüz. Atatürk'ün fikir dünyasını belirten özellikler arasında kültüre verilen yer başta gelir. Çağdaş medeniyetlere yetişebilmek için müspet ilim kaynağı ile beslenen fikri ve sanatı geliştirmek, korumak ve yaratma şartlarını hazırlamak onun için belli başlı devlet hizmetlerinden biri idi. Türk kültürünü ortaya çıkarmak, yapmak ve yaymak bir yandan kültürümüzün doğuşunu ve gelişmesini bize öğretecek tarihe onu çekerken, bir yandan da kültürümüzün gelişmesinde büyük yeri olacak Türk dilinin arınması meselesini onun için önemli meseleler katına çıkarıyordu. İstanbul Darülfünunu'ndan İstanbul Üniversitesi'ne geçiş, altında "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözleri parlayan yeni bir üniversitenin doğuşuna önayak olma nice kültür çalışmaları arasında üniversitelere Atatürk'ün verdiği önemi belirtmeye yeter. Bugünlerde kapılarını Erzurum'da açan "Atatürk Üniversitesi" yine hızını Atatürk'ten alan büyük bir kültür adımı olmaktadır. Gerçekleştirilmesi bir hayli geç kalmış bu isteğin sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlayarak yitirilen zamanın birazını olsun kazanmaya bakmalıyız.

Doğu Anadolu'da bir üniversite açılması fikri, işin başından beri her çevrede büyük ilgiyle karşılanmıştır. Fakat açılacak üniversitenin yeri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki bütün şehirler tarafından istenmekte olduğu için, kolay kolay tespit edilememiştir. Atatürk'ün yeni üniversitenin yerini kesinliğe yakın bir şekilde belirtmesine rağmen bu üniversite, Atatürk'ün adını alarak Erzurum'da hizmete girmektedir. Daha önce yeni üniversitenin yerini seçmek için kurulmuş bulunan üniversiteler arası bir kurulun, çeşitli yönlerden yapmış bulunduğu incelemelere göre Elazığ-Van kesimini Erzurum ve Diyarbakır'a tercih ettiğini biliyoruz. Konuya yakın ilgi duyanlar, "Doğu Üniversitesi Hakkında Rapor" (İstanbul 1952) adlı kitaba başvurabilirler.

Lüzumuna inandığımız Doğu Ünversitesi'nin yeri konusunda bir tartışma kapısı açmak belki artık lüzumsuzdur. Umarız ki bizim bilemediğimiz birtakım haklı ve yerinde sebepler Erzurum'un seçilmesinde ağır basmış bulunsun. Fakat yine de hatırlatılmasında fayda gördüğümüz bir görüş üzerinde durmak için vakit geçmiş değildir. Yeni üniversite Doğu'nun kalkınmasında bir faktör olarak ele alındığına göre Doğu Anadolu'daki elverişli bütün şehirleri üniversitenin nimetinden birlikte faydalandırmak yolların en doğrusu olurdu. Üniversitenin yeri meselesinin basınımızı düşündürdüğü günlerde fikrimizi şu satırlarla ortaya koymuştuk: "Bize göre düşünülmekte olan üniversite, fakülteleri ve enstitüleri ile Doğu'nun bütün şehirlerinde parça parça kurulmalıdır. Böyle bir hareket noktası, her şehrin özelliklerini ilk planda göz önünde bulunduracak canlı meselelere yönelen, yaraya merhem olan, ihtiyaçlara cevap veren ilmi üniversitenin gayesi haline getirecektir. Bu zihniyet ve kuruluşla Doğu'da yer alacak bir üniversite kalkınmaya hizmet eder; aksi halde gösterişli binalarda can veren bir göstermelik meydana getirilmiş olur."

Diyarbakır'da yayımlanan Çizgi dergisinin 1 Nisan 1953 günlü 5. sayısından aldığım düşüncelere bugün de katılıyorum. Üniversite fikrinin mahiyeti icabı bir bütünlük demek olduğu belki de hatırlatılmak istenecektir. Başka yerlerdeki örnekleri bir yana, bizim özel şartlarımızın, ilimden medet uman ve cevap bekleyen meselelerimizin bizi aynı şehirlerde kurulacak fakültelere, araştırma merkezlerine götürmekte olduğu bir gerçektir. Kars'ın, Van'ın, Elazığ'ın, Diyarbakır'ın ve belki de öteki şehirlerin Erzurum'la birlikte üniversitenin nimetlerinden faydalanmasını yürekten dilerim. Erzurum'da atılmakta olan ilk adım, bu dileğin gerçekleşmesi imkânını da birlikte getirmektedir.

Atatürk'ü yitirdiğimiz 1938 yılından bu yana belki de ilk defa anma törenlerinin en büyüğünü onun büyük adını taşıyan üniversiteyi Erzurum'da açarken yapmış oluyoruz. Atatürk'ün beylik sözleri, birbiri ile bağdaşmaz davranışlara, üstü kapalı hücumlara reva gördüğümüz aziz hatırası bu adımla biraz olsun umduğuna yaklaşıyor. Kendisini sevmenin, yolunda yürümenin, izini bulmanın umudunu diriltiyor.

Atatürk Üniversitesi'ni, kuruluşunu gerektiren ödevleri gerçekleştirmek yanında, taşıdığı adın kendisine yüklediği bir ödevin de beklemekte olduğunu sanıyorum. Bu ödev, adını taşıyan üniversitenin çatısı altında Atatürk'ün ve eserinin bilimsel anlayışla incelenmesidir: Bir yandan Atatürk ve devrimle ilgili yayınları, vesikaları toplamak, tez konularını Atatürk'e ayırmak ilk adım olabilir. 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi'nin ruhu ile ruhlanacak bir üniversiteden bu konuda çok şeyler beklemek hepimizin hakkıdır.

 

 

ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE TAMAMLAMAK

''Siyasi cidallerin çoğu basittir. Fakat içtimai mesai her vakit için müsmirdir. bizim münevverlerimiz buna çalışmalı. Neden Anadolu'ya gelip uğraşmazlar? Neden milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Memleketi gezmeli, milleti tanımalı, eksiği nedir görüp göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa lafla muhabbet fayda vermez.''

MUSTAFA KEMAL

(Ekim 1919)

 

''Varlık Yılığı 1964'' için ''Ölümünün bu yirmi beşinci yıldönümünde, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine çıkabilmemiz için bize çizdiği yolun neresindeyiz. Büyük önderin dilekleri sizce gerçekleşmiş midir. Gerçekleşmediği kanısındaysınız bunun nedenleri neler ve sorumluları kimlerdir'' sorularını şöyle cevaplandırmıştık:

''Çağdaş uygarlık düzeyine çıkan yolun neresinde olduğumuzu söylemek güçtür. Çağdaş uygarlık düzeyinde olan toplumlarla olmayan toplumlar arasında yapılacak kıyaslamalarda ele alınacak ölçülere göre değişik sonuçlara varmak mümkündür. Biçim benzerlikleri ve aynı kelimeleri özdeş kurumlar için kullanmakta olduğumuz sanısı objektif bir kıyaslamayı yetesiye güçleştirmektedir. Dünyada olup bitenlere sırtını çevirerek kendi kendisini tekrara yönelen toplumumuz için, gerçek dışı zorlamalar olumlu bir sonuç vermeyince, kurtuluşu (bile bile lades) lerde aramak eğilimi güç kazanmaktadır, denebilir.

Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamamış olan toplumumuz, Atatürk'ü tamamlamak için zorunlu olan hamleyi elbette gösteremez. Sorumlulara gelince; yanlış Atatürk yorumcuları ile Atatürk goygoycularının, Atatürk'e karşıt olanlardan daha çok bu sorumlulukta payı olduğunu sanmaktayım.'' (1).

Atatürk'ü anlamak, Atatürkçü akımın temeline inmeyi zorunlu kılar. Bu temel nedir? Atatürk, ''İstiklâl-i tam, bizim bugün, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu aslisidir'' derken Atatürkçülüğün üzerine bina edildiği temeli dile getirir ve ''istiklâli tammımızın temini ve idamesi'' için ''siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ilah...'' alanlarda bağımsızlığımızı gerekli sayar. Ona göre, bunların herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, bütününden mahrumiyet demektir.

Görüldüğü gibi Atatürk bir ''Bağımsızlık Savaşçısı''dır. Sadece söz konusu ettiği alanlarda bağımsızlık savaşçılığı etmekle kalmaz, daha da önemlisi düşüncenin bağımsızlığını şart koşar. Aklın üzerinde sulta kuran hurafelere, inanışlara ve kurumlara karşı oluşu sebepsiz değildir.

Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık savaşçılığı ise öteki yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin bütünlüğüdür. En büyük eseriniz hangisidir? sorusuna verdiği şu cevapta bu düşünce açık ve seçik olarak ifade edilmiştir:

''Benim yaptığım işler biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir.''

Toplum olarak Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamadığımızı söylerken ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin bütünlüğü'' anlayışında açılan gediklere işaret etmek istemiştik. Bu gedikler Atatürk'ü tamamlamak meselesini ortaya çıkarmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrası düzeyine yeniden ulaşmak için Atatürk'ü tamamlamanın yanı sıra, Türk Devrimi'nin gerçekleştiremediği hedeflere ulaşabilmek için de Atatürk'ü tamamlamak söz konusudur.

.

Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır. Bu davranış Atatürkçülüğe yeni bir şey katmayacak, onu eski düzeyine kavuşturacaktır. Yeni bir ''Kuvay-ı Milliye ruhu''na muhtaç olduğumuzu ileri sürenler bunu söylemek istiyorlar. Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez, eksik kalan yanlarını tamamlamak da gerekir. Atatürk'ü tamamlamanın asıl anlamı Türk Devrimi'ne yeni katkılarda bulunmaktır.

''Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur'' diyen Atatürk kendi eksiklerini dile getirmekten de çekinmez. Konuşmalarından birinde, ''Ben çok içtimaiyat ile meşgul olmadım'' der. İktisadi meseleler karşısındaki durumunun da aynı olması olağandır. Müstesna bir sezişle ortaya koyduğu bazı meselelerin gerçeklik kazanamamış olması çevresinin ve o günkü Türkiye koşullarının da bir sonucu olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, ''Biz daha çok hatveler atmak mecburiyetindeyiz.''

Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir toplum düzeni yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini yetirerek kendi üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve yaşama gücünü zayıflatır. Batılı bir toplum olmak ve halkın mutluluğunu daha ileri bir düzeye çıkarmak, değişen dünya koşulları içinde, Atatürk'ün sürekli bir ülküsü idi. Bu ülküye bel bağlayan genç kuşaklar ve düşüncede genç kalanlar için Atatürk'ü tamamlamamın yolu daima açıktır. ''Bugüne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır. Yoksa terakki ve medeniyete henüz isal etmiş değildir. Bize ve ahfadımıza vazife bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.'' (Ağustos 1923) (*)

.

''Sen ölmedin'' edebiyatı ile Atatürkçülüğe ve Türk milletine yararlı olunamaz. Atatürk'e yapılacak kötülüklerin en büyüğü onu bir evliya haline getirmektir. Basmakalıp, şekilci ve çıkarcı Atatürk sevgisi artık yerini gerçekçi, tenkitçi ve tamamlayıcı çalışmalara bırakmalıdır. Atatürk sömürücülüğüne bir son verilmelidir. Yazımızın başına aldığımız cümlelerinin son ikisindeki ''millet'' kelimesi yerine ''Atatürk'' kelimesini koyarak bir daha okumalı ve düşünmeliyiz.

Şurasını unutmamalıyız ki, Türk milletinin hayatında Atatürk bir fasıl değil, yeni bir başlangıçtır. Onun öncülük ettiği eser eksiksiz olmadığı gibi tamamlanmış da değildir. Genç kuşakları bekleyen en önenli görev bu ''başlangıç''ı sürdürmektir.

 

 

ATATÜRK VE ''MAZLUM MİLLETLER''

Atatürk'ün konuşmalarında ''mazlum milletler'' sözünün ilk kullanılışı 3 Ocak 1922'de, Ukrayna Cumhuriyeti Olağanüstü Temsilcisi General Frunse'nin şölenindedir. Birinci Dünya Savaşı'nın bütün insanlığın düşüncesinde önemli izlenimler bıraktığını ve Afrikalıları savaş içinde yakından tanıdığını belirttikten sonra Mustafa Kemal Paşa şunları söyler: ''Müstevliler ve onların mütecaviz orduları kendilerini hiç bir vakit tazyikten hali kalmadı. Fakat bu tazyik ne kadar kuvvetli olursa olsun bu büyük fikir hareketine karşı duramayacaklardır. İnsanlığa müteveccih fikir hareketi ergeç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nâbut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar olacaktır.'' (2).

Aynı yılın 7 Temmuzu'nda yaptığı bir başka konuşmasında Türkiye'nin giriştiği Kurtuluş Savaşı'nın evrensel anlamına değinirken de dedikleri şunlardır: ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakiki icabatını takip edecektir.'' (3).

Afrika ve Asya uluslarının Türkiye'nin açtığı çığırdan mutlaka geçeceklerine yürekten inanan Atatürk, daha 1933 Martı'nda, uzak görüşlülüğün ve çağdaş dünya anlayışının en değerli belgeleri arasında sayılması gereken şu konuşmayı yapmıştı: ''Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün mânilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.

Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.'' (4).

Atatürk'ün 21 Haziran 1935'te Gladys Baker'e verdiği demeci, bugün de dünya sorunlarının çözümünde göz önünde bulundurulması gereken genel bir ilke olarak nitelememiz gerekir: ''Eğer devamlı sulh isteniyorsa insan kitlelerinin vaziyetlerini iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.'' (5).

Atatürk'ün ''mazlum milletler'' kelimeleriyle dile getirdiği tarihsel gerçek, günümüzde yaygınlıkla ''az gelişmiş ülkeler'' veya ''üçüncü dünya'' gibi terimlerle anlatılmaya çalışılan büyük dünya sorununun göbek adıdır. Böylece Atatürk, eylemde olduğu kadar düşüncede de bir çığır açıcı olarak dünya sahnesine çıkmaktadır.

Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra yapılan yayınlarda Atatürk'ün tarihe yön veren büyük ıslahatçılar, devlet kurucuları ve şeflerle karşılaştırıldığı görülür. Saint Etienne, Gustave Wase, Büyük Pierre (Deli Petro) ve Lenin onunla birlikte en çok anılan adlar arasındadır. (6) Yakın tarihin, hayatları dramatik biçimde sona eren iki şefinden biri kendisi için ''Milano Ankara'sının Mustafa Kemal'i'' derken Hitler de ''Onun ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi de benim'' der (7). Öte yandan, Asya'da ve Afrika'da ulusal kurtuluş savaşlarını başarıya ulaştıran devletadamlarından bazılarının da Atatürk'ün etkisi altında kaldıkları bilinmektedir. 1963 yılında Pandit Nehru ''Kemal Paşa, gençlik günlerimde, benim kahramanımdı... O, Doğu'da modern çağın yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum'' diyordu. (8) Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise 1965 yılında şunları söylemiştir: ''Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?'' (9)

Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Yapılan karşılaştırmaların doğru yanlarının yanı sıra yakıştırma yanları da bulunabilir. Fakat bütün benzetme ve etkilenmelerde ulusal bağımsızlık, onur içinde yaşama ve bir toplumun alınyazısını değiştirme iradesi gibi ortaklaşa yanlar vardır. Cezayir'in özgürlüğü için savaşanların ceplerinde ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' ne rastlandığını herkes bilir (10). Daha dünkü Pakistan - Hindistan çatışmasında adı geçen ''Kemal Atatürk Taburu'' (11) benzeri olayların en yenisidir, ama sanırım sonuncusu değildir.

Türk Devrimi'ni, Fransız Devrimi kadar önemli ve etkili sayanlar vardır. Gerçekten, başta Müslüman ülkeler olmak üzere Asya ve Afrika ulusları siyasal bağımsızlıklarını elde edebilmek için savaşmak ve toplumu yenileştirmek zorunluluğunu geniş ölçüde Türklerden öğrenmişlerdir. Türkiye'nin savaşımı (mücadelesi) onlar için bir özlem olduğu denli bir umut ve inanç kaynağı da olmuştur. Ne var ki iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen siyasal bağımsızlıkların amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmış, bu da yeni bunalımların, arayış ve artışların konusu olmakta gecikmemiştir. Yeni sömürgecilik adı verilen bu bağımlılık biçiminde askerlerin ve silahların yerini kültürel yakınlaşma, çıkar uyuşması ve dayanışma biçimine sokulmuş ''şekerli haplar'' almıştır. Bunun içindir ki az gelişmiş ülkeler iki başlı bir kurtuluş savaşının içindedirler.

Atatürk'ün ölümü üzerine bir Çin gazetesinde yer alan şu satırların aradan geçen 27 yılla daha da güçlenen gözlemi çok yerindedir: ''Onun sayesindedir ki, Çin'den Tuna havzasına kadar bütün milletler, aynı idealin etrafında kardeşçesine birleşmişlerdir. Bu ideal şudur: Hürriyeti ve milli istiklali emperyalistlere ve ecnebi müstevlilere karşı her ne pahasına olursa olsun müdafaa etmek ve asri bir devlet vücuda getirmeye çalışmak. Büyük ölü, bu iki işin birincisini tamamıyla ve ikincisini de kısmen yapmıştır.'' (12)

Bizim de katıldığımız bu görüş günümüz Türkiye'sinin Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak sorunu ile karşı karşıya getirmiştir (13). Çeşitli bakımlardan az gelişmiş ülkeler arasında bulunan Türkiye'nin, Asya ve Afrika uluslarını etkileyen şahlanışına karşın, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için çözümlemesi gereken güçlükleri vardır. Güçlüklerin çözüm yolu ''gerçek Atatürk''ten geçmekte ve en güzel anlatımını onun şu sözlerinde bulmaktadır: ''Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler memleketimizi halâs-ı hakikiye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyat-ı askeriyemizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.'' (13a)

Türkiye'nin bunalımlardan kurtulması, başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı'nı yeni bilim ve iktisat utkularıyla sürdürmesine bağlıdır. Mazlum milletlere umut ışığı olan Türkiye'nin kendisini geride bırakanlardan yol yordam öğrenmesi kadar incitici ne olabilir? Atatürk'ü anlamaya ve tamamlamaya bakmalıyız. (*)

''Az gelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan ''Üçüncü Dünya'' kelimesinin yaygınlık kazanması gerçi 1955 yılında toplanan ''Bandoeng Konferansı''na bağlanabilir. Fakat, sömürgecilik dönemini geride bırakarak ''milli uyanış'' basamağına ulaşan ya da ''müstevli''leri ülkelerinden atmak için silaha sarılan ''Üçüncü Dünya''yı nitelemek için çok önceleri kullanılan ''mazlum milletler'' terimi Mustafa Kemal'e aittir. Bunun içindir ki günümüzde sık sık kullanılan az gelişmiş ülkeler teriminin göbek adı Atatürk tarafından konulmuştur, diyoruz.

Atatürk Türkiye'sinin ''Üçüncü Dünya'' ile ilişkileri kötü bir dönemden de geçmiştir. Son yıllardaki yeni belirtilere rağmen bu kötü dönemin izlerinin tamamen silindiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Cezayir'in özgürlüğü için can verenlerin koynundan ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' çıkarken Birleşmiş Milletler'deki Türk delegasyonu oyunu ''mazlum milletler'' aleyhine kullanmakta idi. Bu tutumun yankıları kadar tahribatı da büyük olmuştur. az gelişmiş ülkeler açısından Türkiye'nin önderliği bugün tartışma konusudur.

Atatürk'ün özlemi gerçekleşmiş, gün nasıl ağarıyorsa ''mazlum milletler'' de uyanmışlardır, özgürlüklerini kazanmaktadırlar. Ne var ki, iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen kurtuluş savaşlarının amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır. ''Üçüncü Dünya'' şimdi de ''yeni sömürgecilik'' (14) karşısında verdiği savaşların içindedir.''

 

 

ATATÜRK'ÜN ÇİLESİ

Atatürk Cumhuriyet Türkiye'sinin bir simgesi olmuştur. Bunun içindir ki Atatürk'e yöneltilen saldırılar dolaylı olarak Cumhuriyet Türkiye'sine, onun temel ilkelerine karşıdır. Yeni Türk Devleti'nin kurucusunu yakışıksız kötülemelere karşı korumak amacını güden ''Atatürk Kanunu'' da esasında bir kişiyi değil Cumhuriyet Türkiye'sini esirgemek istemektedir. Atatürk ile Cumhuriyet Türkiyesi arasındaki özdeşlik devam ettiği sürece bu yalnız olağan değil zorunludur da. Çünkü bir yandan Cumhuriyet kök salıp bilinçlere yerleşirken bir yandan da eski dönemin özlemcileri bir karşı-devrim çizgisi üzerinde buluşmaktadırlar.

Söz konusu ettiğimiz özdeşlik bazı sakıncaları da birlikte getirmektedir. Haklı olarak yakındığımız, bir aşırı uçtan ötekine herkesin ''Atatürkçü'' geçinmesi bu yüzdendir. Böylece, bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılan ''Biçimsel Atatürkçülük'' ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, Atatürk'ün kişiliğine ve görüşlerine bir dokunulmazlık, bir ''tabu'' havası getirmeye çalışanlar Kemalizmi dar kalıplara hapsedip Atatürk'ü de bir ''evliya'' haline sokmaktadırlar. Öze inmeyen tek bir davranış ya da tümceden yola çıkan yorumlar o kadar değişik ve karşıt Atatürk'lere varmıştır ki ''Gerçek Atatürk''ü bulmak bir hayli güçleşmiştir. Atatürk'ün yaşamı ve Türk Devrim Tarihi'nin taktik gereği izlediği doğrultular, onayalım ki, temele inmeyip yüzeyde dolaşanlara bazı ipuçları vermektedir.

Atatürk, kişiliği ve devrimleri ile bir bütündür. Doğrusunu söylemek gerekirse ayrı ayrı devrimler değil, birbirini tamamlayan tek bir ''devrim'' vardır. Koşulların, belli bir amaca ulaşmanın zorunlu kıldığı eylem ve düşünce ayarlamalarının dışında izlenen tek bir yön olmuştur. Atatürk bunu şu kelimelerle dile getirir: ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz daima Şark'tan Garb'e yürüdük.'' Bu sözlerin de açıklıkla ortaya koyduğu gibi Atatürk Devrimi yüzyıllardır süre gelen bir oluşun, tarihle hesaplaşmanın kazandığı biçimdir, kesin bir ''durum alış''tır.

Uzak geçmişi bir yana bırakıp yaşadığımız günlere bakacak olursak Atatürk Devrimi konusunda ikili bir uyanışın belirginlik kazandığını görürüz. Bu ikili uyanış, olumsuz ve olumlu iki yüzü ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Her ikisinin ortaklaşa yanı, zaman içindeki bir birikimin eylem alanına çıkacak kadar bilinçlenmiş ve güçlenmiş olmasıdır. Uyanışlardan ilki, Cumhuriyet ile başlayan ''tortu''ların çok partili hayatta biçim ve güç kazanarak ulaştığı Nurculuk aşamasıdır. Gerçek Müslümanlığa dönüş parolası arkasında Şeriata dayanan devleti, bağnazlığı ve Atatürk düşmanlığını savunan Nurculuk, iç ve dış desteklerle yığınlara kök salan bir akım olmuştur. Saldırılarının baş hedefini ''deccal'' diye nitelendirdiği Atatürk ve Türk devrimi teşkil etmektedir. Bu akımın yanı sıra ''yarı aydın''ların ve ''kötü politikacı''ların Atatürk'ün ve devrimin bütünlüğüne uzanan bölücü yorumlarını görmekteyiz. Bunlara göre ''Mustafa Kemal'' ve ''Atatürk'' birbirine karşıttırlar. Mustafa Kemal'e sığınarak Atatürk'ün kuyusunu kazmaktadırlar. Devrim konusunda ise parçalayıcı bir tutumla tasniflere girişmekte, ''tutmuş'', ''tutmamış'' gibi ayırımlar yapmaktadıdrlar.

İkinci uyanış, Atatürk'ü eserleri ve fikirleri ile tanıyan gençlikten gelmektedir. Geniş bir açıdan bugünden düne doğru Atatürk'e baktıkları zaman ülkücü gözlerinde  Atatürk daha da yücelmekte, benzer koşullar içinde kesin davranışı ve büyük devlet adamı nitelikleri gençleri adeta büyülemektedir. Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardı. Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özelliklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk anlayışıyla bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar.

1966 Türkiyesi Atatürk'ün çilesine yeni bir çizgi getirmiştir. Adalet yılını açış konuşmasını Nurculuğun tehlikelerine dikkati çektikten sonra Atatürk'ün "Bursa Nutku" ile bitirmesi Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in üzerine yıldırımlar çekmiştir. Bazı gençlik kuruluşlarının "Bursa Nutku"nu yayması ise bir kovuşturmanın konusu olmuştur. Bu vesile ile yargılanan gençler değil Atatürk'ün kendisi olmaktadır. "Bornova Savcısı"na göre "Bursa Nutku'nun el yazısı ile yazılmış müsveddeleri veya fotokopisi bulunmadıkça" Atatürk'e ait olduğunu kabul etmek mümkün değildir.

Bize kalırsa, bu konuda üzerinde durulması gereken Atatürk'ün yargılanması değil, bu yargılanmanın niçin 1966 yılına rastladığıdır. Bilindiği gibi "Bursa Nutku" yeni bir konu olmayıp 1949 yılından bu yana siyasa çatışmaları içinde zaman zaman ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün Bursa konuşmasının ana teması ise Cumhuriyet'e kasteden davranışlar karşısında gençliğin, ilgililerin işe el atmasını beklemeden olaya karışması, güç kullanarak Cumhuriyet'i savunmasıdır.

"Bursa Nutku"nu sorguya çeken "savcı"nın 1966 yılını seçmiş olması sebepsiz olmasa gerektir. Gelecek yılların doruğundan geriye bakarak 1966 üzerinde durunca bu seçimin bir rastlantı ötesinde bağlandığı nedenleri açık ve seçik olarak görebileceğiz. Şimdiden insanın zihninde böylesine bir soru canlanmaktadır: Bin dokuz yüzlerin bilmem hangi yılında ülkemizin koşulları Atatürk'ün aşağıdaki sözlerini "savcı"lardan biri için soruşturma konusu yaparsa durum ne olacaktır? "El yazısı" ya da "fotokopi" istenmesi halinde Türk Tarih Kurumu ya da Türk Devrim Tarihi Enstitüsü yetkilileri Atatürk'ü savunmaya hazır mıdırlar? Ellerindeki belgeleri titizlikle korumaları için "Bursa Nutku" ile eşanlamlı olan tümcelere ilgilerini çekmekle yetinelim. Atatürk diyor ki: "Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhidedebilirler. Millet fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!"

Çeşitli bakımlardan Atatürk'ü kemirenlerin yanında bir gerçek, bütün görkemiyle karşımıza çıkıyor. Geçen zaman Atatürk'ü eskiteceğine gözlerimizde daha da büyütmektedir. Buna bakarak, gelecek kuşakların onu daha iyi değerlendireceklerine ve anlayacaklarına inanıyorum. Atatürk'ün çilesi dediğimiz şeyler bizim çilemizdir. O, görevini yapmış insanların iç huzuru ile bizi gözetliyor. Sorumluluğunu duyan ve bilen evlatlarının Türkiye'nin devrim bayrağını, canları pahasına da olsa elden bırakmayacaklarına inanıyor. Atatürk Türkiye'sinin yörüngesini değiştirmeyi tasarlayanlar ateşle oynadıklarını bilmelidirler.

 

 

ATATÜRK'ÜN PABUCU

Büyük adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş şey değildir. Büyük adamlar, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde meydana çıkar ve kendi kişiliği üzerinde yükselir. Atatürk'ün "Büyük adam kime derler?" sorusuna verdiği cevap, çevresindeki bazı insanları ve ölümünden sonraki bazı olayları anlamamız bakımından ilgi çekicidir: "Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti kurtarmak için evvelâ büyük adam olmak lâzımdır der ve bunun için bir de nümune intihap eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam değildir." (15). Halbuki yakın geçmişimizde Atatürk örneği etrafında oluşan büyük adam kopyaları eksik değildir. Ancak küçük adamların büyük adam kopyası olabileceği ise su götürmez. Bunun içindir ki dünyanın hiçbir yerinde büyük adam uşaklığından "büyük adam"lığa yükselenler yoktur.

Yakın arkadaşlarından biri, ölümünün birinci yıldönümünde Cemal Gürsel'in kişiliğini anlatırken önemli bir noktaya parmak basmıştır: "Merhum Gürsel'i en fazla kızdıran şey, yalan ve riya ile methedilmesi idi... Bir gün, kendisini Atatürk'e benzeten birisine sertçe dönerek (Bırakın, ben onun pabucu bile olamam) demişti." (16). Dilimizdeki "ayağının pabucu olamamak" deyimini kullanan Cemal Gürsel, alçak gönüllülük payı bir yana, yalın bir gerçeği dile getirirken Atatürk'ün pabucu bile olamayacakların tafrasını, özentilerini düşünmüş olmalıydı. Türkiye'de tanıklık ettiği iç çekişmelerin ve sosyal çalkantıların gerisinde belirgin iki çizginin ortaya çıktığını elbette görmüştü. Bir yanda "pabucu dama atılmak" istenen bir Atatürk vardı. Öte yanda ise, oy-sandık-millet teraneleriyle gürültü koparanlara karşı "pabuç bırakmamak" azminde olanlar bulunuyordu. Hangi biçim altında sürdürülürse sürdürülsün temeldeki çatışmanın Atatürk devrimleri ile karşı-devrimciler arasında geçtiğine şüphe yoktu.

Bana kalırsa, Atatürk'ün etkisi, ölümünün onu bizden ayırdığı mesafe çoğaldıkça bilinç kazanmakta, Bağımsızlık Savaşı ile onu izleyen devrimlerin özüne inilmektedir. Bir yazımda da işaret ettiğim gibi, "Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardır." Halbuki Atatürk'ün sofrasında oturmamış ve onu sadece "akıl gözü" ile görmüş olanlar Atatürk'e daha yakın olmanın yörüngesindedirler: "Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özgürlüklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk anlayışıyla bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar." (17). Söylemeye lüzum yoktur ki Türkçede "özenti" ve "özenme" kelimeleri arasında ince bir anlam farkı vardır.

"Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur" diyen Mustafa Kemal Paşa'nın ölümünden 29 yıl sonra yayımlanan bir kitapta adının "......" ile geçiştirildiğini gördük. Böylece devekuşu durumuna düşenler ellerindeki silahın geriye tepeceğini bilmelidirler. Sözü edilen kitap Doktor Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" adlı eserinin ilk cildidir.

Türk kamuoyuna ilk defa tarafımızdan tanıtılan dört yazma eserden biri olan "Hayat ve Hatıratım"ı okuyuculara sunanlar, bizim "Dr. Rıza Nur Üzerine" (Ankara 1965, 79 sayfa) adlı kitabımızı öne sürerek şunları yazmaktadırlar: "Bu kitapta Rıza Nur'un, Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlarından birçokları, orjinallerinin klişeleriyle birlikte yer almış bulunmaktadır. Mes'ut bir hâdise olarak kaydedilmelidir ki, bu kitap hakkında hiçbir resmi muamele yapılmamıştır." (18). Adı geçen kitap hakkında "hiçbir resmi muamele" yapılmadığı doğrudur, fakat bu kitapta "Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlara" yer verildiği doğru değildir. "Hayat ve Hatıratım" adlı kitaptan alınan ve elimizin altında bulunan fotokopiler, yayınlanması suç teşkil edeceği için, kitabımıza konulmamıştır. Şimdiden haber verelim ki "mes'ut bir hâdise" paravanası arkasına gizlenerek Rıza Nur'un Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlarını yayımlamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Yasalardan önce ahlâk kuralları bunu engeller "Naşir"e birinci cildin 177. sayfasında "Buradan müstehcen birkaç sayfa çıkarılmıştır" notunu yazdıran Rıza Nur'un hayat hikâyesindeki çarpıklıklardır.

Yayımlanan birinci cildin özellikle 83, 84, 93, 135, 174, 177 ve 180-181. sayfalarına göz atacak olanlar kendi yazdıkları ile Rıza Nur'un kişiliğini yakından tanımak fırsatını bulacaklardır. Zaten bütünü ile bir "hatırat"tan çok "itiraflar"ı andıran bu kitap Atatürk'e zarar vermek şöyle dursun bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir "mythe"in tasfiyesine yarayacaktır. Bu sebeple Doktor Rıza Nur'u yakından tanımak isteyenler bu kitabı okumalıdırlar. O zaman "Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al" gibisine, "Hayatına ve kişiliğine bak, hatıralarını değerlendir" yargısına varacaklardır.

Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir pabuçluğu andırması olağandır. Her büyük adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın içindedir.

 

"ATATÜRK'Ü ANMAK" ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

I

Toplumların "büyük adam"lara, "kurtarıcı"lara, köklü dönüşümlere yol açan "önder"lere borçlu olduğu saygı ve sevginin dile getirilişinin çeşitli yolları vardır. Uygar toplumlar bu konularda da duygusallığa çok yer vermeden ölçülü, biteviyelikten uzak, "kişi"den söz etme yerine eylem ve düşünceyi inceleyip değerlendiren bir yöntemin izleyicisi olmuşlardır. Buna karşılık, "büyük" evlâtlarını duygusallık içinde ve "Muharrem Ayini" havasında gömüp anan toplumlar da vardır. Böylesi toplumlarda "tören"in bitiminde ortada kalan bir inceleme, bir yapıt değil, biraz gözyaşı ve hıçkırık, belki biraz da duygusal bir bilinçlenmedir. Uygarlık ölçüsünde, "önder"lere karşı beslenen saygı ve sevginin dile getirilişi, yüreği yakan köz küllendikçe ölüm ve doğum yıldönümlerinin rastlaştığı yuvarlak sayılara kaymakta, "eser" öne geçerek karşılaştırmalı ve tenkitçi bir değerlendirme önem kazanmaktadır.

Atatürk'ün ölümünü izleyen yıllar 1938'i daha gerilerde bıraktıkça bende güç kazanan düşünce, Atatürk'ü anma törenlerini "biçimsellikten kurtarma" gereği oldu. Kapılıp geldiğimiz uygulamanın Atatürk'e zarar vermeye başladığını gördüğüm için bu konuyu Atatürk'e yürekten bağlı ülküdaşların çevresi olan "Yeni Ufuklar"da ele almayı yerinde bulundum. Böylece Atatürkçü düşüncenin bir gereğini yerine getirdiğim inancındayım.

Türk toplumunu "çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacını güden Atatürk, büyük bir içtenlikle "naciz" vücudunun toprak olacağını, fakat "Türk milleti"nin dünya durdukça yaşayacağını söylemişti. Onun temel görüşleri bireysel açıdan tek bir ilkeye indirgenecek olursa bunun "aklı egemen ve özgür kılmak" olduğu kuşkusuz ileri sürülebilir. Atatürk'e sevgi ve saygı ile bağlı olan kuşaklara bugün düşen görev, akılcı bir tutumla Atatürk'ü anmanın yararlı biçimini ortaya koymaktır. Alışılageleni sürdürmek ve bu konuda bir tartışma açmayı sakıncalı bulmak, önce Atatürkçü düşüncenin özüne karşı gelmek olur.

II

Bu "giriş"ten sonra gözlemlerimi ve önerilerimi şöyle özetleyebilirim:

Süregelen uygulama, ''On Kasım Atatürkçülüğü'' diyebileceğimiz ve 9'u 5 geçe etrafında oluşan, bir yasak savma niteliği kazanan, cansız ve isteksiz bir tören olma eğilimindedir. Yılın 364 günü ne düşünüp ne ettiği bilinenlerin Atatürk'ün anısı karşısında giriştikleri gösteri kadar Atatürk'ün tinsel varlığını rahatsız eden bir eylem düşünülemez.

10 Kasım'ları bir ''yas günü'' anlayışı içinde değerlendirme geleneği sürüp gitmektedir. aslında, 10 Kasım'la başlayan bir haftayı ''Atatürk'e saygı'' anlayışında Cumhuriyetimizin kurucusuna bir hesap verme, özeleştiri çerçevesinde değerlendirme gerekir.

Türk töresindeki yeri tartışmaya değer olan ''kara''larla her yanı donatmakla kalmayıp insanları ''çift ahlaklı'' olmaya zorlayan eğlence-içki yasaklamalarıyla sürdürülmek istenilen bir saygı gösterisi de Atatürk'ün gizlemesiz yaşantısına aykırı düşmektedir.

Bir basmakalıplık, sadece tarihleri değiştirilmiş izlenimi veren konuşma ve yazılar, Atatürkçülüğün özüne değil Atatürk'ün kaşına ve saçına yönelen bakışlarla yaratılan yeni bir ''evliya'' tipi kadar Atatürk'e ve Atatürkçü düşünceye kötülük edilemez. Böylece, ''bir'' kez ölmüş olan Atatürk ''bin'' kez öldürülmüş olur.

Bugüne kadarki uygulamanın da gösterdiği gibi Türk düşüncesi, Atatürk'ü anma ve Atatürk Devrimi'ni değerlendirme konularında her yıl ortaya yenilikler koyabilecek bir güçte değildir. Aceleye getirilmiş, cılız ve kişisel çalışmaya dayalı incelemeler yerine uzun süreli ve planlı küme çalışmalarına dayalı araştırma olanaklarına ihtiyaç vardır.

III

Bu gözlemlerden yola çıkarak ileri sürebileceğim öneriler şunlardır:

1) Atatürk'ü anma toplantılarını 9'u 5 geçenin saygı duruşu olmaktan çıkararak ''Atatürk Haftası'' niteliğinde ve araştırmaya dayalı toplantılara dönüştürmekle kalmamalı, bu toplantıları 40, 50, 75, 100 gibi yıldönümlerinde olağanüstü çalışmalarla beslenen bir toplantı haline getirmelidir. Söylemeye lüzum yoktur ki, 9'u 5 geçe biçiminde bir uygulamanın tarihin ve dünyanın hiçbir yerinde, Atatürk ölçüsünde ''büyük'' insanlar için de ''benzer''i yoktur.

2) Son yıllarda TRT'nin öncülük ettiği 10 Kasım programlarını normalleştirme eğilimini, günlük yaşantıda herhangi bir değişiklik yaratma gereğini duymadan, hayatımızın her alanında yaygınlaştırma yolu tutulmalıdır. Bunun açık anlamı, eğlence yerleri ile içkili lokantaların da açık bulundurulması, gazete ve dergilerdeki siyah başlık geleneğine son verilmesidir.

3) Giderek, 10 Kasım günü Anıtkabir ve yeni kuşakları eğitici toplantılar dışında içtenlikten yoksun, törensel anma toplantısı yapılması geleneği de son bulmalıdır. Devlet adına Ankara'da Anıtkabir'de yapılacak törene halkın da dilediğince katılmasına imkân verilmelidir.

4) Atatürk ve Türk devrimleri konusunda yürütülmekte olan bölük pörçük, çoğu kez birbirinden habersiz, dağınık çalışmalar bir ''merkez'' de toplanmalı, bu konudaki araştırma ve incelemeleri özendirecek bir ödüllendirme düzeni kurulmaladır. Devletin beş yılda bir açacağı uluslararası yarışmalarla ''Atatürk Ödülü'' verilmesi çok yerinde olur. Böylece konunun evrenselliği korunup sürdürülebilir.

5) Resmi ve özel kuruluşların, kişilerin giriştikleri belge ve kitap toplama çalışmalarını da topluca bir yapıda araştırıcıların ve ilgililerin yararlanmasına açık tutmak yerinde olur. Bu amaçla mümkünse Anıtkabir'de ya da çevresinde bir ''Atatürk Akademisi''nin kurulması olanakları yaratılmalıdır. (*)

IV

Otuz iki yıllık bir uygulamadan sonra önerilerimden bazılarını gerçekleştirmenin alışkanlıklarımıza aykırı düşeceğini biliyorum. Biçimsel olandan kurtulmak kolay değildir. Ne var ki, duygusallık düzeyinde oluşan, Atatürk'e yarar yerine zarar veren bu uygulama, 1938'i izleyen yakın yıllar için doğal sayılsa da, her geçen gün anlamını yitirmektedir. Bugüne değin çoğunlukla ''gönül gözü'' ile bakıp sevdiğimiz Atatürk'ü artık ''akıl gözü'' ile görüp saymak zamanı çoktan gelmiştir. Fizik yapısını ve özelliklerini, kişisel yaşantısını bir yana bırakarak ''Atatürk fenomeni''nin anlamı üzerine eğilmemiz gerekmektedir. Bunun için de düşünce ve eylem planında Atatürkçü atılımın özüne inmek, konuyu sadece bir tarih, olup bitmiş bir olaylar zinciri olarak ele almayıp Türkiye'nin yaşayan gerçekleri ve gereksinmeleri açısından yeniden değerlendirmek ve karanlığımıza ışık tutmak Atatürkçü kuşakların görevi olmalıdır. ''Tabu''ların her türlüsüne karşı çıkmış olan Mustafa Kemal Atatürk'ü ''tabu'' haline getirmek kadar ağır bir çelişmenin 1970'in uygarlık düzeyinde yeri yoktur, olmamalıdır.

 

ATATÜRK'ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

''Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir'' diyen Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı da, düşünce ve eylem planında kendini göstererek Atatürk Devrimi dediğimiz ''bütün'' içindeki yerini alır. Makedonya şehirlerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının izlerini taşıyan milliyetçi duyguların Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Yeni Türkiye'nin kuruluşunda gerçekçi düşünce ve eylemlere dönüşerek Kemalizmin dayanaklarından biri halini aldığı görülür. CHP'nin ''Altı Ok''u arasında ikinci sırayı dolduran ''milliyetçilik'' ilkesi, giderek 1924 Anayasası'na da girerek devletimizin temel niteliklerinden biri olur.

Wilson Prensipleri'nin yankılandığı 1919 Türkiye'sinde Mustafa Kemal Paşa, olaylara tarihin gerçekçi açısından bakar: ''Tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülmediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.'' Bu gerçekçi gözlemden sonra 1920 yılında, ömrü boyunca düşünce ve eylem planında yürekten bağlı kaldığını gördüğümüz bir açıklamada bulunur: ''Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşriki mesai eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.'' 1923 Martı'nda ABD Elçisi Bristol ile yaptığı görüşmede konumuzla ilgili olarak söyledikleri, Makedonya izlenimlerinin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının tarihi açıklanmasını da ortaya koymaktadır: ''Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvam-ı muhtelife hep milli akidelere sarılarak milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.'' (19).

Anadolu ve Rumeli Müdafaa,i Hukuk Cemiyeti'ni ''Halk Fırkası''na dönüştürecek olan 1923 seçimlerine "Dokuz Umde" ile giren Gazi Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet tarihimizin bu ilk seçim bildirgesinin birinci ''umde''sinde, ''Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Halkın kendi kendisini idare etmesi esastır. Milletin gerçek ve tek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir'' diyordu (20). Bu ''umde''leri bir kitapçığında yorumlayan Ziya Gökalp'a göre, ''Eski teşkilatımızda milletimizin adı bile ortadan kaldırılmıştı... Bugün yalnız hususi surette lisanımıza, edebiyatımıza, milletimize (Türk) adını vermekle kalmıyoruz, resmi ve kanuni bir surette, hatta devletimize, vatanımıza, hükümetimize de (Türk) adını vermekteyiz. İşte, milli hâkimiyetimizin en bariz alameti budur'' (21). Gerçekten, bir ölüm-dirim savaşının eşiğinde ''devlet'' kurulurken, ''milliyetçi'' görüşün aydınlığında kendi adına da kavuşuyordu.

''Cumhuriyet Halk Fırkası'' 1931 Kongresi'nde, aralarında ''milliyetçilik'' de bulunan ''Altı Umde''ye ilk olarak programında yer verdi. ''Cumhuriyet Halk Partisi''nin 1935 Kurultayı ise ''Altı Umde''nin anayasaya girmesini kararlaştırıyordu. Böylece, 5 Şubat 1937 tarihli anayasa değişikliği ile ''Altı Ok'' 1960'a kadar yürürlükte kalacak olan 1924 Anayasası'nın 2. maddesi oldu: ''Türkiye devleti, cumhuriyetçi, millilyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır.''

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, bir yandan topraklarımız gibi istilaya uğramış ''Türk milletinin mazisi, medeni hüviyeti ve insanlık değerleri''ni yeniden ortaya koymak, bir yandan da''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz dima Şark'tan Garbe yürüdük'' sözlerinde ifadesini bulan çağdaş ''medeniyet ailesi'' içindeki yerimizi almak amaçlarına yönelmiştir. Haklı olarak işaret edildiği gibi, ''Atatürk, kültürde milliyetçiliğin bir cephesini teşkil eden Harf Devrimi'nden sonra Türk milletinin zaman içindeki medeni oluşunu ve gelişmesini anlatacak olan tarih alanına dikkatini çevirdi'' (22). 3 Kasım 1928'de TBMM'de kabul edilen Türk alfabesi, felsefi bir terimle söylememiz gerekirse Türk aydınlanmasının ilk belirtisi oldu. Bir yıl sonra okullardan Arapça ve Farsça dersleri kaldırılıyor, 1930'larda ''encümen'' çalışmalarıyla başlayan Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, Türk aydınlanması içindeki yerlerini alıyordu. 1 Kasım 1936 tarihinde yaptığı Meclis'i açış konuşmasında Atatürk'ün, bu çalışmaları nasıl değerlendirdiğini görüyoruz: ''Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun, her gün yeni gerçek ufukları açan, ciddi ve sürekli çalışmalarını övgüyle anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun tarihimizin ve dilimizin karanlıkları içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunmaz bilimsel belgelerle ortaya koydukça, bunların yalnız Türk ulusu için değil bütün bilim dünyası için de, dikkatleri çeken ve uyanmayı sağlayan, kutsal bir ödev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim'' (23).

Atatürk'ün düşünce ve eylem planında gerçekleştirdiği ''milliyetçilik'' anlayışı, bize kalırsa, CHP'nin programında açık-seçik ifade edilmiştir: ''Partimiz, Türk milletini, dil, kültür ülkü ve tarih birliği ile saadet ve felaket ortaklığına inanmak, ortak yurt sevgisi taşımak gibi tabii ve ruhi bağlarla birbirine bağlı yurttaşların kurduğu sosyal ve siyasal bir bütün olarak kabul eder. Bu birliğin üzerinde kurulduğu kutlu vatan toprakları da hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütündür. Partimiz, milliyetçiliği, Türk milletinin bütünlüğünü ve bunun dayandığı milli ruh ve milli şuuru yaşatmak ve korumak manasına alır... Bizim milliyetçiliğimizin hiçbir millet için zarar verici bir mahiyeti yoktur.'' (24).

Kemalizmin ideologlarından biri olan Tekin Alp, ''Kemalizmin esasını teşkil eden ve onun dinamik unsuru olan Türk milliciliği'' konusunda dikkate değer bulduğumuz işaretlerde bulunuyor. ona göre, başka ülkelerde milliciliğin ''en kuvvetli muharriki'' olan mistikliğin Kemalist harekette yeri yoktur. Tekin Alp, Kemalist milliciliği korunma içgüdüsüne dayandırmaktadır. ''Türk milliciliğine karakteristik bir isim vermek'' gerekirse ona ''aksülâmel milliciliği'' (tepki milliciliği) denmelidir (25). Yeni bir çalışmada da, ''Felsefi planda, Türk Devrimi'nin temelinde sistemleştirilmiş bir pozitivizm mevcuttur'' (26) yargısına varılırken, Tekin Alp'in üzerinde durduğu mistik olmama özelliğine yaygınlık kazandırıldığını görüyoruz.

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı ''kültür milliyetçiliği'' olarak nitelendirileblir. Başlıca özellikleri, ''mistik'' değil ''realist'', ''doğmatik'' değil ''rasyonalist'' oluşu ve ''irredentisme''e yer vermeyişidir. Öte yandan, Atatürk öğretisinin temel taşı olan laiklikle bütünleşme halinde bulunduğu için de, yaygın milliyetçilik anlayışına aykırı olarak ''din'' faktörü Atatürk milliyetçiliğinin dışında bırakılmıştır. Ayrıca, ''ırk'' faktörü de bu milliyetçilik anlayışının dışında kalmıştır. ''Hiçbir delil-i mantıkiye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.'' (Ekim 1922) diyen Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, ''geçmiş''e değil ''çağdaş'' olana ve ''gelecek''e dönük bir milliyetçilik anlayışıdır. ''Sıvas Kongresi'' sonunda yayımlanan ''Umumi Kongre Beyannamesi''nin (Eylül 1919) 1. ve 4. maddelerinde sözü edilen ''anasır-ı İslâmiye''nin karşılıklı saygı ve fedakârlığa dayanan kardeşliği ile ''aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bilcümle anasır-ı gayrimüslimenin her türlü müsavat-ı hukukiyeleri'' (27) Atatürk milliyetçiliğinin değişmez öğeleri olmuştur. Ne var ki, ''dil'' ve ''kültür'' birliği, uygulamanın da gösterdiği gibi, arzu edilen fakat bütünüyle ulaşılamayan bir amaç olarak kalmıştır.

 

 

ATATÜRK'Ü YAŞATMAK

Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat 9'u 5 geçe İstanbul'da, Dolmabahçe Sarayı'nda ölmüştür. 1881 yılının hangi gününde Selanik'te doğduğunu ise bilmiyoruz. 1881-1938 yıllarının sınırlandırdığı yaşantısı, bir yandan toplumumuzun Tanzimat sonrası gereksinme ve isteklerini belli bir doğrultuda yansıtırken, bir yandan da kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda belirgin çizgileriyle sürüp gitmektedir. Bu anlamda Atatürk'ün yaşantısının, tarih ve toplum açısından, 1881-1938 sınırlamasının öncesinde ve sonrasında var olduğu söylenebilir. 1924 yılında ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz daima Şarktan Garbe yürüdük'' derken ''biz'' sözcüğüyle kendini olduğu kadar toplumumuzu da dile getirdiği kanısındayız.

Gerçekçi bir ''insan'' olan Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1926 günlü Hâkimiyet-i Milliye'de yer alan demecinde insanın faniliği, toplumun sürekliliği kuralının kendisi için de geçerli olduğunu şu sözleriyle açıklamıştı: ''Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyet'i ilelebet payidar kalacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.'' Öte yandan, ''büyük adam''ın doğuşunu gerekirciliğe bağlayarak, benzer koşulların benzer sonuçları yaratacağı görüşündedir. Konu bu açıdan ele alınınca ''bir'' değil ''iki'' Mustafa Kemal vardır ve Atatürk daha 1921 yılında bu toplumbilim gerçeğini görerek dile getirmiştir: ''İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal, öteki milletin daima içinde yaşattığı Mustafa Kemal. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi tehlike anında ben zuhur ettimse, beni bir Türk anası doğurmadı mı? Türk analar daha Mustafa Kemal'ler doğurmayacaklar mı? Feyiz milletindir, benim değildir.'' (28). 1938 yılında ölen, yıllarca sonra Anıtkabir'e gömülen ve Ankara'nın bu anlamlı tepesinde son uykusunu uyuyan, kuşkusuz, ''fani Mustafa Kemal''dir. ''Türk analar'' ve ''milletin feyzi'', toplumumuzun yaratıcı dayanakları olarak, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da var olmakta, toplumun gereksinmelerine karşılık vermekte devam edeceklerdir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün konumuza aydınlık getiren, ilki 1922 ve ikincisi de 1929 yıllarında kamuoyuna açıklanan iki düşüncesini de hatırlamalıyız: ''Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur.'' Ve ikincisi: ''Beni görmek demek behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.'' Bu iki düşünce, öncekilerle birlikte ele alınırsa, ''Atatürk'ü Yaşatmak'' konusundaki bir ayrım zorunluluğu belirginlik kazanacaktır. Bize kalırsa, bu ayrımı yapmadan bir düğümü çözmek ve konu karşısında yeterince saygılı davranmak olanağı yoktur. ''Zübeyde'den doğma Mustafa'' ile ''Türk ulusunun bağrından doğan Mustafa Kemal Atatürk'' birbiriyle karıştırıldıkça Atatürk'e ''yararlı'' olmak yerine ''zararlı'' olmak da mümkündür. Toplumumuzun her bunalım döneminden çıkışında Atatürk'e sarılırken ''fani'' olanla ''düşüncede ve eylemde yaşayan''ı, zamanın akışı içindeki durumların ve gelişmelerin gereksinmelerini de hesaba katmalıyız. Konumuza bu anlayışla yaklaşınca aşağıdaki noktalar üzerinde durmamız gereklidir:

1) TBMM'de 23 Nisan 1970'te yapılan törende olduğu gibi, yoklama sırasında ''Mustafa Kemal Paşa'' diye bağırıp ''burada!'' diye yanıtlamak veya Atatürk'ün uğradığı yurt köşelerinde yıldönümü günlerinde yapılan törenlerde Atatürk'ün ''büst''ünü karşılayıp uğurlamak, kaş yapayım derken göz çıkarmaktan başka bir şey değildir. Unutmamak gerekir ki, ''Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardı. Genç kuşaklar için Atatürk, kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özelliklerine bağlı bir özenme konusudur.'' (29).

2) Atatürk'ü yaşatmanın doğru yolu, ''eser''ine sahip çıkmak ve onu geliştirmekle bulunabilir. Böylece, ''Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak'' sorunu karşımıza çıkar: ''Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık savaşçılığı ise, öteki yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin bütünlüğüdür... Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin Bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır... Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez; eksik kalan yanlarını tamamlamak da gerekir. Atatürk'ü, tamamlamanın asıl anlamı Türk Devrimi'ne yeni katkılarda bulunmaktır... Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir toplum düzeni yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini yitirerek kendi üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve yaşama gücünü zayıflatır.'' (30).

3) Son ve çirkin bir örneğini Doktor Rıza Nur'un ''Hayat ve Hatıratım'' (İstanbul 1967-1968, dört cilt) adlı kitabında gördüğümüz karalamalar ve saldırılar, ''Atatürk'e zarar vermek şöyle dursun, bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir ''mythe'' in (Rıza Nur) tasfiyesine yarayacaktır... Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir papuçluğu andırması olağandır. Her büyük adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın içindedir.'' (31).

4) Atatürk'ü yaşatmak için yapma payandalara gerek yoktur. Atatürk, kendi bütünlüğü içinde yaşama gücüne sahip olduğunu, bütün yozlaştırma ve bölme çabalarına karşın, bugüne kadar göstermiştir. ''Atatürk ilkelerini saptamak'' gerekçesiyle onu dar kalıplara koymak, yoruma ve tartışmaya kapamak, Atatürk'ü hiç sevmediği ''evliya'' derekesine indirmek olur. Bir ''Atatürk tabusu'' yaratmanın gereği olmadığı gibi, Cumhuriyet Türkiye'sinde olanağı da yoktur.

5) Son olarak değinmek istediğimiz nokta, ''10 Kasım Atatürkçülüğü'' diyebileceğimiz uygulamanın yeniden düzenlenmesi gereğidir. ''Onun temel görüşleri bireysel açıdan tek bir ilkeye indirgenecek olursa bunun aklı egemen ve özgür kılmak olduğu kuşkusuz ileri sürülebilir. Atatürk'e sevgi ve saygı ile bağlı olan kuşaklara bugün düşen görev, akılcı bir tutumla Atatürk'ü anmanın yararlı biçimini ortaya koymaktır. Alışılageleni sürdürmek ve bu konuda bir tartışma açmayı sakıncalı bulmak, önce Atatürkçü düşüncenin özüne karşı gelmek olur.'' (32).

Görüldüğü gibi, mekân ve zamandaki kesişlerden yola çıkan bir hatırlama ve anma geleneğinin yarattığı, içtenlikten ve içerikten uzak, fani Atatürk'e dönük ''yaşatma''lar yerine, Atatürkçü düşüncenin ve eylemin özüne inen onarmalar ve katkılar, Atatürk'ü yaşatmanın biricik yoludur. Ölümünden bir yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki "açış" konuşmasında söyledikleri, 1971 Türkiye'si için de bir "amaç" niteliğindedir:

"Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir.

Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir" (33). Atatürk'ün sözünü ettiği "dinamik ideali" toplumumuzun gelişme doğrultusunu gösteren bir pusula haline getirmedikçe, gösterişli törenler ve parlak nutuklarla "Atatürk'ü Yaşatmak" bir avuntudan öteye gidemez.

 

İKİNCİ ATATÜRK

Başarısızlıklar, yılgınlıklar, sürekli bunalımlar toplumları "kısa" yoldan "kesin" çözüm yolu bulma özlemine götürmüştür. Antik sitelerde olduğu kadar çağdaş toplumlarda da gördüğümüz bu "büyük adam kültü", çok insandan oluşan karmaşık yönetim biçimleri yerine tek insandan meydana gelen bir karar organını yeğ tutar. "Diktatör" adı verilen, bütün güçleri elinin altında toplayan tek insan, halk kitleleri için belli koşulların yaratıp beslediği bir özlemdir. Bu özlemin gerçekleşmesi halinde bir atılımın yurdu saracağı ve sarsacağı, toplum kaderinin hızla değişeceği, kokuşmuşluktan temiz havaya varılacağı sanılır durur. Ne var ki, her diktatör özleminin gerisinde aranan tek insan bulunsa bile, yaygaracı dövizlerin, büyük bayındırlık çalışmalarının örtemeyeceği insan onuruna ilişkin temel sorunlar vardır. "Kapalı kapı"lar ardında olup bitenlerin de kirli havası, gün gelir, nefes almayı güçleştirir olur. Alkışlayan eller, düşünen başlara dayanak olmakta gecikmez.

Konuyu toplumumuz açısından ele aldığımızda Ali Suavi Efendi'nin 3 Haziran 1868 günlü "Muhbir" gazetesinin (Sayı 37, sayfa 4) İngilizce "Özet" bölümünde yer alan görüşleri dikkatimizi çeker. Üçe indirgediği Türkiye'deki fikir akımlarını Ali Suavi Efendi İngiliz okuyucuları için şöyle özetlemektedir: "I have reduced the parties into three: Ist party says: (Have a Constitutional Assembly). 2 nd party says: (The appearance of a dictator, who could clear away at one sweep, all internal and external obstacles...). 3rd party says: (The spread of education will give birth to liberty, and liberty will give birth to a Constitution, and that will give life to the empire-Educate)".(*)

Bu üç yoldan sonuncusunu "çok ideal" bulan Ali Suavi Efendi, 1868 yılında "Muhbir"de yayımladığı "Osmanlının Terakkisi" adlı yazısında (Sayı 49, sayfa 2) konuyu yeniden ele almıştır: "Eğer denirse ki (Meşveret'e hacet yok. Başta bir âkilin dudağı kımıldaması ile olabilecek işi niçin kalabalığa düşürmeli?)

Evet, bu mümkündür. Fakat yapacak âkilin zekâ ve dehasını muaheze derecesinde büyük olmak lazımdır. Haydi farzedelim ki, muaheze derecesinde dehalı bir zat bu işi yapsın. Ya anın halefi ve halefinin halefi olacak zatların dehaları dahi o gibi muaheze derecesinde olacağına kim kefil olacak?"

Ali Suavi Efendi'nin "Meşveret Meclisi" ile "Âkil diktatör" arasında yaptığı kıyaslama ve düştüğü kuşku, ilk Osmanlı parlamentosu olan "Meclis-i Meb'usan"dan günümüze değin zaman zaman tazelenmiştir. Atatürk'ün ölümünden sonra ise, tek insana duyulan özlem, bize kalırsa yanlış olarak, "İkinci Atatürk" biçiminde dile getirilir olmuştur. Bu düşüncenin birinci yanlışı, oluşunu, özelliklerini ve dayanaklarını hesaba katmaksızın bir "veri" olarak "diktatör" kabul ettikleri Mustafa Kemal Atatürk'ü "yinelemek" düşüncesinde yatmaktadır. Halbuki Atatürk, 1935 yılında kendisiyle konuşan Amerikalı gazeteci Gladis Baker'in "Niye diktatör diye çağrılmaktan hoşlanmıyorsunuz" sorusunu şöyle yanıtlamıştı: "Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine râmedendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim." (34).

Bu düşüncenin ikinci yanlışı, "biricik" olma niteliği taşıyan bir tarih olayının, isterseniz eskilerin deyişiyle "Mustafa Kemal'in zuhuru" diyelim, tekrarlanabileceği inancıdır. Büyük adamların ortaya çıkışı, belli koşulların sonucudur. 1967 yılında bu sayfalarda yazdığımız gibi, "Büyük adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş şey değildir. Büyük adam, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde meydana çıkar ve kendi kişiliği üzerinde yükselir. Atatürk'ün (Büyük adam kime derler) sorusuna verdiği cevap, çevresindeki bazı insanları ve ölümünden sonraki bazı olayları anlamamız bakımından ilgi çekicidir: (Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti kurtarmak için evvela büyük adam olmak lazımdır der ve bunun için bir de numune intihap eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam değildir)." (35).

"İkinci Atatürk" özleminin üçüncü yanlışı, gittikçe daha karmaşık bir hale gelen devlet çarkının yönetiminde "halk" tercihlerinin esas alındığı kadro hareketinin küçümsenmesidir. Dünün "Halka rağmen, halk için" formülü günümüzde artık geçerli değildir. Mustafa Kemal paşa'nın 1923 yılında görüp söylediği bir gerçeği 1972 Türkiye'sinde duymamazlıktan gelemeyiz: "Ben zannediyorum ki, efrad-ı umumiye-i milletin hiçbirinden fazla yüksekliğe malik değilim. Bende fazla teşebbüs görüldüyse bu benden değil, milletin muhassalasından çıkan bir teşebbüstür. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdani temayülâtınız bana nokta-i istinat teşkil etmemiş olsaydı; bendeki teşebbüsatın hiçbiri olamazdı." (36). Demokratik yönetimin özü olan "milletin muhassalasından" doğma niteliği genel seçimlerin kazandırdığı bir onaylamadır. "Halkla birlikte, halk için" formülünü geçerli kılan da budur.

Görüldüğü gibi, akıl yoluyla temellendirilme olanağı bulunmayan, biraz da dolaylı koşullandırmadan doğmuş görünen bu "özlem" bir "özenti"den başka bir şey değildir. İnsanın kendisini bu "özenti"ye kaptırıp "Atatürk nerdesin?" diye arananlara, Atatürkçü değer sistemine ne denli bağlı olduklarını soracağı geliyor. Karşıtlarının Atatürkçü görüntüye dört elle sarıldıkları ölümünün 34. yılında Atatürk, bütün yozlaştırma çabalarına rağmen, yalnız bir "tarih" olarak değil bir "yol açıcı" olarak da ağırlığını duyurmakta devam etmektedir. "İkinci Atatürk" özentisine karşı çıkacak ilk engel de onun tarihsel kişiliği olacaktır.

 

 

ATATÜRK VE ÜNİVERSİTE

Atatürk'ün düşünce ve eylem planında "üniversite" ile ilgili tutumu araştırılacak olursa, bunun "Devlet Başkanı" niteliği kazanmasından sonra ortaya çıktığı görülür. Bir "komutan" olmanın gerektirdiği eğitimden sonra savaş alanlarında yaşamını sürdüren bir insan için bu doğaldır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı, Cumhuriyetin ilanı Başkumandanlıktan Cumhurreisliğine dönüşümü gerçekleştirince, yeni bir "devlet"in kurucusu olarak Mustafa Kemal Paşa, pek çok yurt sorunu gibi "üniversite" konusuyla da ilgilenmiştir. Bu bakımdan, zaman sırası içinde üniversiteye ilişkin düşünce ve eylemleri şöyle özetlenebilir:

c 1 Mart 1923 tarihli TBMM'yi açış konuşmasında, "Darülfünun, istiklâli tabiîsi dahilinde serbest mesleklere verdiği istikameti, gittikçe daha mükemmel bir hale isal edecek vesaiti maneviyeye maliktir" diyordu.

c 1 Mart 1924 tarihli açış konuşmasında söyledikleri, bugünün diliyle, şöyledir: "Üniversiteye ve gelişmelerine ve yüksek bir üniversitenin, ulusun genel eğitiminde ve uygarlık alanındaki ilerlemesinde yaptığı kesin etkilere, özellikle dikkatinizi çekerim. Türkiye'nin milli eğitim siyasetini, her basamağında, tam bir açıklıkla ve hiçbir duraksamaya yer vermeyen bir aydınlıkla belirtmek ve uygulamak gerekir" (37).

c 3 Mart 1924 ve 1925 tarihlerinde "İstanbul Darülfünunu Emini"ne çektiği cevap telgraflarından ilkinde, "Memleketimizde demokrasi ve cumhuriyet umdelerinin mutlak ve kat'î surette tatbiki ve memleketimizin tarihi ilim ve medeniyette layık olduğu mertebei refiaya isal hususunda Darülfünunumuzun kanaat ve kudreti ilmiyeye müstenit türlü ve şuurlu fiiliyat ve irşadatının daima en kıymetli ve müsmir âmil olduğunu" ifade eder (38).

c 5 Kasım 1925 tarihinde ise, bugünkü Ankara Hukuk Fakültesi'nin temelini teşkil eden "Leylî Hukuk Mektebi"nin açılışında yaptığı konuşmada, dikkate değer konulara ilişerek, 1972 Türkiye'sinden bazı devlet adamlarının nedense "devrim"e itibar etmeyerek "inkılâp" dedikleri olgunun tanımını yapar: "Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir". Aynı konuşmada, açılışını yaptığı öğretim kurumunun amacını da belirtir: "Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasatı hukukiyeyi temelinden hal'etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasatı hukukiye ile elifbasından tahsile başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz" (39).

c "İstanbul Darülfünunu'nun İlgasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun" gereğince 1 Ağustos 1933 tarihinde "İstanbul Üniversitesi"nin kurulmasından sonra, 1 Kasım 1933'teki TBMM'yi açış konuşmasında şunları söyleyecektir: "Üniversitemizin kuruluşuna verdiğimiz önemi belirtmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğunda kuşkum yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi, millî eğitimde ve kurulan üniversitede de köklü tedbirlerle yürümek, kesin kararımızdır" (40).

c 1 Kasım 1936'daki açış konuşması, yeni bir üniversitenin kurulması dileğini getirir: "Yüksek öğrenim için, Ankara Üniversitesi'ni kurmak yolunda, Tıp Fakültesi'ne de başlayarak yeni ve en zor adımın atılmasını dilerim" (41). Kuruluş kanunu 1937 yılında hazırlanan "Ankara Tıp Fakültesi"nin açılması, araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, ancak 1945 yılında gerçekleştirilecektir.

c Meclis'te yaptığı son konuşma olan 1 Kasım 1937 tarihli açış konuşmasında ise üniversiteler konusundaki son direktifini vermiştir: "...yurdu şimdilik üç büyük kültür bölgesi olarak ele alıp, Batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi'nde başlanmış olan reform programını daha etkili bir biçimde uygulayarak, cumhuriyete gerçekten çağcıl bir üniversite kazandırmak; merkez bölgesi için Ankara Üniversitesi'ni kısa süre içinde kurmak gerekir. Ve Doğu bölgesi için Van Gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her daldan ilkokullarıyla ve sonuç olarak üniversitesiyle yepyeni bir kültür şehri yaratmak yolunda, şimdiden işe girişilmelidir" (42).

Daha önce kuruluşuna işaret ettiğimiz kurumlara ek olarak, sonraki yıllarda büyük gelişmeler gösterecek olan "Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü 1933, "Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi" 1935 ve İstanbul Üniversitesi'ne bağlı "İktisat Fakültesi" de 1936 yıllarında, başka bir deyişle Atatürk döneminde kurulmuşlardır.

"Yurdun büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak insan ve kurumları yaratmak" çerçevesi içinde üniversitelere de büyük görevler düştüğünü söyleyen Atatürk, günümüzde de bu konuya aydınlık getirmektedir. Zaten Atatürk'ü "canlı" tutan, güncel sorunlarımıza kadar uzanan aydınlatıcı elidir.

Atatürk döneminin ilgi çekici olaylarından biri de 1933'te gerçekleştirilen "Üniversite reformu" olmuştur. Aradan 40 yıl geçtikten sonra bugün de, bazı çevreleri kişisel çıkarlarına alet etmek için, Atatürkçü düşünceyi "tasfiye" amacına yönelen bir "Üniversite reformu"nu işleyenler eksik değildir. Bu sebeple, 1933 reformunu doğuran "sebepler"i hatırlatmakta yarar vardır. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in öne sürdüğü gerekçe, laboratuvar çalışmalarıyla ilgili 7., yayınla ilgili 8. ve Haydarpaşa Tıp Fakültesi'nin nakliyle ilgili ve günümüzde anlamını yitirmiş 11. maddeler bir yana, şu önemli konulara dayanıyordu:

"1- Darülfünunun fakülte ve müesseseleri arasında ilmi mesai teşrikini temin edecek bir irtibat bulunmaması,

2- Bazı fakültelerin münhasıran tedrisat ile alakadar olarak bir meslek mektebi vaziyetinde kalmaları,

3- Tedris heyetinin, ekseriyet itibarıyla, kendisini yalnız muayyen saatlerdeki derslerden mesul sayarak ilmi tetkik ve taharrilerden uzak kalması,

4- Talebe ile tedris heyeti arasındaki münasebetin dershane hududu dahilinde kalarak, bunun haricinde talebenin her türlü rehberlikten uzak, kendi başına kalması,

5- Tedrisatın gene ekseriyet itibarıyla müderrisin takririne inhisar etmesi, talebenin öğrenme mesuliyetinin de muayyen bir kitabın sayfaları veya müderrisin takririnde tutulan notlar dahilinde kalması,

6- Seminerlerin ekseriyetle, lâfzı murat bir halde kalması,

9- Ekseri müderris ve muallimlerin, harici iş ve alakalarının çokluğu yüzünden Darülfünundaki vazifelerini ikinci derecede sayacak kadar müesseseye ilişiklerini azaltmaları,

10- Darülfünun tedrisatının memleketin hayat ve faaliyetleriyle temasını kaybederek nazarî bir tecerrüt halinde kalması,

12- Bir kısım müderris ve muallimlerin yıllardan beri Darülfünunda çalıştıkları halde ortaya henüz ilmi kıymeti haiz belli başlı bir eser çıkaramamaları,

13- Basit bir tecrübenin bile tez olarak kabul edilmesi ve bu yüzden şahsi tetkik ve telifin hiçe indirilmesi,

14- Aynı fakülte dahilindeki müderris ve muallimler arasında bile mesut ve semereli bir fikir ve ideal birliği, ilmi mesai teşriki yerine zıddiyet ve münaferetler hüküm sürmesi,

15- Eminlik, reislik, divan azalıkları gibi vaziyetlerin, sadece bazı müderrisler arasında ihtiras ve hased doğuran birer mansıp ve makam halini alması,

16- Darülfünun muhtariyetinin yalnız mevki ve makam ihtirasları kaynaştıran menfi bir amil derekesine inmesi" (43).

Yukarıdaki maddeleri günümüzün Türkçesine çevirecek olursanız, ülkemizde yapılacak gerçek bir üniversite reformunun dayandırılması gereken gerekçeleri de bulmuş olursunuz. Ne var ki, Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in bir benzerini, arasanız da, kolay kolay bulamazsınız. Bunun içindir ki, üniversite sorunları karşısındaki ''vukuf''uyla tanınan bir meslektaşımızın kaygısını, uyarıcı niteliği nedeniyle anmakta yarar görüyoruz: ''Günümüzün ortamından yararlanabileceklerini sananlarca üniversite ''reformu'' üniversiteyi ''rayına oturtma kaygısı'', bir türlü sönmeyen eski kinlerin, bağnaz siyasal değerlendirmelerin, üniversite içi ve dışı kıskançlıkların, kişisel çatışma ve çekişmelerin de besleyebileceği bir boşanışla, ya da bir ölçüde doğru fakat abartılmış gözlemlerle yön değiştirerek bir yörüngeye sokulursa, yalnız dünkü, yalnız bugünkü üniversitelerimizden hınç almakla kalınamayacağını da bilmemiz gerekir. aynı zamanda, gelecek yıllar için de, ülkemizde ''üniversite'' kavramının hırpalanmış, gözden düşürülmüş, ışık kaynaklarının kısılmış olacağını şimdiden görmeliyiz.'' (44).

Adını taşıyan ''üniversite''den yükselen falsolu sesler, Atatürk'ün özgür ruhunu, ölümünün 34. yılında, tedirgin etmiş olmalıdır.

 

ULUSAL EĞİTİMİN ATATÜRKÇÜ İLKELERİ

Amaçları, ilkeleri ve sınırları belli bir düşünce ve eylem dizgesi olan Atatürkçülük günümüz Türkiye'sinde karşıt düşünce ve eylem dizgelerini de kapsamına almış görünüyor. Bunun nedeni Atatürkçü dizgenin yeni bir atılımla çevresini genişletmesi değil, içinde bulunduğumuz ortamda karşıtlarının Atatürkçü görüntüyü de paylaşmayı çıkarlarına daha uygun bulmalarıdır. Sonuç olarak, herkesin Atatürkçü göründüğü bir düzeyde bulunuyoruz. Birbiriyle çelişen Atatüklerin yaratıldığı böyle bir ortamda gerçek Atatürk'ü, eylemlerine de kaynaklık etmiş olan düşüncelerinde aramak en çıkar yoldur. Atatürkçü görüş açısından ulusal eğitim ilkelerini saptayabilmek için 1921-1938 yıllarında yaptığı konuşmalar bu nedenle zaman sırası içinde ele alınmıştır. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri bu düşüncelerden çıkarılacaktır.

1. Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri

İki yapıta dayanarak (*) derleyip düzenlediğimiz bu buyruk ve görüşler şöyle bir tabloyu ortaya koymaktadır:

1921. ''Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarih-i tedeniyyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü dehayı milletimizin inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir.''

''Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf seciyesi istidat ile malidir. Ancak bu tabii istidadı bilecek usullerle mücehhez vatandaşlar lazımdır.''

1922. ''... bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hututu esasiyesi şöyle olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahibi aslisi ve heyeti içtimaiyemizin unsuru esasisi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar nuru maariften mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, evvela, mevcut cehli izale etmektir. Teferruata girmekten içtinaben bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki, alelitlâk umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlaki malumat vermek ve amali erbaayı öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir.''

''Bir taraftan izalei cehle uğraşırken bir taraftan da memleket evladını hayatı içtimaiye ve iktisadiyede fiilen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidai malumatı ameli bir tarzda vermek usulü maarifimizin esasını teşkil etmelidir.''

''İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir... Mektep namını hep beraber hürmetle tazimle zikredelim. Mektep, genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şeref-i istiklali öğretir. İstiklal tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi muvafık olan en salim yolu belletir.''

''Milletimizin siyasi, içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün bedayiile inkişaf eder.''

''Maarif işlerinde behemehal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halas-ı hakikisi ancak bu suretle olur. Bu zaferin temini için hepimizin yek can ve yek fikir olarak esaslı bir program üzerinde çalışması lazımdır. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir:

1. Hayatı içtimaiyemizin ihtiyacına tetabuk etmesi,

2. İcabatı asriyeye tevafuk etmesidir.

Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis müterakki, mütemeddin bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız: İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.''

''... her şeyden evvel cehli izale etmek lazımdır. Binaenaleyh maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı, cehlin izalesidir. Bu izale edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.''

''Hanımlar, Beyler!

Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz ve idame edeceksiniz ve behemehal muzaffer olacaksınız.''

''Hiçbir delil-i mantıkıye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.''

''Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istiklaline , kendi benliğine, ananat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.''

''Hükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif umurudur. Bu umurda muvaffak olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki o program milletimizin bugünkü haliyle, içtimai, hayati ihtiyacıyla, muhitin şeraitiyle ve asrın icabatıyla tamamen mütenasip ve mütevafık olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali ve muğlak mütalaalardan tamamen tecerrüt ederek hakikate nazar-ı nafizle bakmak ve el ile temas eylemek, lazımdır.''

1923. ''Efendiler!

Terbiye ve tedriste tatbik edilecek usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir vasıtai tahakküm yahut medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden mali ve kabili istimal bir cihaz haline getirmektir.''

''(Devlet Kitabı) namı altında, meccani olarak neşredilecek ameli ve basit ifadeli eserlerle halkımıza hakayik-i hayatiyeyi öğretmek, çok faydalı bir usul olarak şayan-ı tavsiyedir.''

1924. ''Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.''

''Muallimler!

Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde iktisadi hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Milli ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.''

''Sizin muvaffakiyetiniz, Cumhuriyetin muvaffakiyeti olacaktır... Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden (fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür) nesiller ister.''

''Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.''

... Ben burada yalnız Türk Cumhuriyeti'nin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu kat'iyetle ifade ettikten sonra... işaret ettiğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim.

Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. fakat maalesef hakikat-ı hadise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye, ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi vermemiştir, vermiyor. Çünkü hedef-i terbiyeleri milli değildir.

... Milli terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti gayr-ı kabil-i münakaşadır. Milli terbiye ile inkişaf ve ilâ edilmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali zevaitle doldurmaktan dikkatle içtinap etmek lazımdır.''

1925. ''Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.''

''Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir. Muallimden, mürebbiden mahrum bir millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka mürebbilere, muallimlere muhtaçtır. Onlardır ki bir heyet-i içtimaiyeyi hakiki millet haline koyarlar.''

1927. "Uzun asırların uyuşturucu idare ve terbiyesinin, bir heyet-i içtimaiyeyi, bir günde bir senede azâd edebileceğini tasavvur ve kabul etmek doğru değildir."

1928. ''Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir heyeti içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni doksanı bilmezse bu, ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır.

Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir; Türk'ün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlardadır.''

''Maarif faaliyetimiz ilk tahsilin fiilen umumi ve mecburi olmasını, memlekette terbiye birliğini, orta tahsilin iyi vesaitle teksif ve teshilini, meslek tahsilinin ilk ve orta derecesinden en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek tahsilin de adette olduğu kadar kıymette de bu asrın ihtiyaçlarına kifayetini hedef tutmuştur.''

''Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindeyiz.''

1929. ''Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumi hayatına tamamen tatbik olunmuştur. İlk müşkilat, milletin mefkûre kuvveti ve medeniyete olan muhabbeti sayesinde kolaylıkla yenilmiştir. Millet mektepleri, normal tedrisat haricinde, kadın ve erkek, yüz binlerce vatandaşımızın nurlanmasına hizmet etti. Bu mekteplerin, daha fazla bir gayret ve şevk ile idame edilmesi lazımdır.

1932. "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz."

"Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimler vereceğine şimdiden inanabilirsiniz."

1933. "Üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti beyan etmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi maarifte ve kurulan üniversitede de radikal tedbirlerle yürümek kat'i kararımızdır."

1935. "Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal çehresini keskin çizgileriyle, ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir."

1936. "İlk tahsilde hedefimiz bunun umumi olmasını bir an evvel tahakkuk ettirmektir. Bu neticeye varmak, ancak fasılasız tedbir almakla ve onu metodik tatbikle mümkün olabilir. Milletin başlıca bir işi olarak, bu mevzuda ısrar etmeyi lüzumlu görüyorum."

1937. "Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planda ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekâleti'nin üzerine aldığı, büyük ve ağır mecburiyetlerdir."

1938. "Geçen sene tecrübelerinin ümit verici mahiyette olduğunu kaydettiğim eğitmen okulları çok iyi neticeler vermiş ve eğitim kadrosuna bu yıl 1500 kişi daha ilave edilmiştir. Önümüzdeki yıllar içinde bu miktarın artırılacağı şüphesizdir.

Dil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim."

 

II. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri

 

Atatürk'ün 1921-1938 döneminde çeşitli vesilelerle ortaya koyduğu ulusal eğitim üzerindeki görüşlerinden Atatürkçü ulusal eğitim siyasetinin temel ilkelerini aydınlığa çıkarmak mümkündür. Bu ilkeleri şöyle saptayabiliriz:

c  Yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelecek etkilerden arınmış bir ulusal eğitim programı,

c  Yurt çocuklarının, bütün öğretim evrelerinde iktisadi hayatta yararlı ve etkili olacak biçimde donatılması,

c Cehaletin ortadan kaldırılması, yurttaşların tümünün okur-yazar duruma getirilmesi,

c Okulun eğitim ve öğretimde bir "merkez" olarak ele alınıp değerlendirilmesi, bağımsızlığın korunmasında görevler yüklenmesi,

c Bilimin ve tekniğin, başka bir deyişle akılcı dünya görüşünün başlıca kılavuz olması,

c Ulusal eğitimde başarının iki koşulu: a) Toplumsal hayatın gereksinmelerine uygunluk, b) Çağdaş gereklere bağlılık.

c "Düşünce özgürlüğü" de diyebileceğimiz bilim ve teknik için belli, sınırlı bir kaynağın kabul edilmemesi,

c  Türkiye'de gerçek zaferin ulusal eğitimle sağlanabileceği,

c Bilginin insan için bir süs, bir buyurma aracı ya da uygar bir zevk yerine başarıya ulaşmada işe yarar bir aygıt haline getirilmesi,

c  "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" kuşaklar yetiştirilmesi,

c  Ulusları kurtaranların öğretmenler olduğu, öğretmenlerin başarısının "Cumhuriyet"in başarısı sayılacağı,

c  Gerçek yol göstericinin bilim ve teknik olduğu,

c  Öğretim birliğinin, ilköğretimin genel ve zorunlu olması ilkesiyle birlikte temel araçlar arasında sayılması,

c  "Millet Mektepleri"nin daha geniş ölçüde devam ettirilmesi,

c  Üniversitede ve ulusal eğitimde köklü tedbirlerle yürünülmesi,

c  Büyük kalkınma savaşının istediği teknik elemanların yetiştirilmesi,

c  "Eğitmen okulları" diye söz ettiği "Eğitmen Kursları"nın başarılarının arttırılması,

c  Türkçe terimlerle kitap yazılmasının önemi,

c  Türk ulusunun dinamik ülküsünün varlığımızı yükseltmek olduğu, bunun için de fikir ve eylemi birlikte yürütme zorunluluğu.

Önemli olan, ulusal eğitimin Atatürkçü ilkelerinin saptanması değil bu ilkelerin ulusal eğitimimizde ne ölçüde uygulama olanağı bulabildiğidir. Konu bu açıdan ele alınacak olursa Atatürkçülük savlarının çoğu yerde "hava"da kaldığı, Atatürk'e karşı bir Atatürkçülük politikasının izlendiği görülecektir. Ulusal eğitim alanında olduğu kadar başka alanlarda da karşımıza çıkan bu temel çelişki ortadan kaldırılmadıkça ne söylense ve yazılsa boşunadır.

Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri, öteki konulardakiler gibi, insana geniş ufuklar çiziyor, açık seçik amaçlar gösteriyor. Ne var ki, uygulama alanına yöneldiğimizde bir burukluğun, kötümserliğin insanı sarmaması mümkün değildir. Gerçekçi ve ülkücü atılımlar giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün yaptıkları, söyledikleri dışında Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır. Yazımızın ağırlık noktasını Atatürk'ün görüşlerine bırakmanın ana nedeni budur. Ağacın "orman"ı görmemize engel olmasına fırsat vermemeliyiz.

 

BİR "BARIŞ SAVAŞI"NIN ÖYKÜSÜ

İnsanoğlunun yaşam öyküsü diyebileceğimiz tarih, bir anlamda "savaşmak" mastarına indirgenebilir. Bireysel düzeyde yaşamak için sürdürülen savaşmak, toplumsal düzeye yönelince yaşatmak için başvurulan bir eyleme dönüşür. Doğanın yanı sıra, bizim ona kattığımız toplumlar ve devletler, savaş eyleminin tarafları olarak sahneye çıkarlar. Gerçek nedenleriyle sözde nedenlerini her zaman kolaylıkla ayırdedemediğimiz savaşın bir "araç" mı, yoksa bir "amaç" mı olduğunu kestirmek gerçekten güçtür. Söylenebilecek şey, uygarlıkta ileri giden ulusların, savaşmak eylemini barış uğrunda yapan ya da gösteren tutumlarıyla seçildikleridir. Ne var ki, dün olduğu gibi bugün de, bireysel düzeyde olduğu gibi toplumsal düzeyde de savaşmak, varlığımızın vazgeçilmez bir tözü olmuştur.

Savaşların en haklısının, yurdunu ve onurunu korumak için "müstevli"lere karşı sürdürülen kurtuluş savaşları olduğu kuşkusuzdur. İnsanoğlu, dilin olanaklarından, savaşla bağdaşmaz görünen sözcükleri savaşla yan yana getirmek suretiyle yeni bireşimlere ulaşmasını bilmiştir. "Barış savaşı" bunların en belirgini ve yaygını olsa gerektir? Anadolu'da giriştiğimiz Kurtuluş Savaşı'nın İsviçre'deki bir uzantısı olan Lozan Barış Savaşı bu açıdan çok anlamlıdır. 1943 yıllarının "Başvekil"i "Milli Kurtuluş tarihi üç askeri, bir de siyasi zafer üstüne kurulmuştur" derken, İnönü-Sakarya-Dumlupınar çizgisinden geçen "Lozan Muahedesi"ni zincirin son halkası olarak sayıyordu.

Lozan Barış Savaşı, sözcüğün gerçek anlamında da barış için bir savaş olmuştur. Antlaşmanın imzasından sona 1924'te dilimize çevrilen konferans tutanaklarını 1933'te C. Bilsel'in "Lozan" adlı iki ciltlik yapıtı ve 1943'te de A.N. Karacan'ın "Lozan Konferansı ve İsmet Paşa" adlı kitabının izlediği görülür. Konuyla doğrudan ilgili yayınların, olayın önemiyle orantılı olmadığı kesinlikle söylenebilir. Bereket versin ki, Lozan Antlaşması'nın 50. yılında Cumhuriyetimize dayanak olan bu tarihsel olay, Prof. Seha L. Meray'ın 1973 yılında tamamlanan değerli çevirisiyle, "Ellinci Yıl"a sunulan anlamlı bir armağan olmuştur.

Sayın Seha L. Meray'ın dilimize yeniden çevirdiği "Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler" 8 kitap halinde 1969-1973 yıllarında yayınlanmıştır (45). Kitaba yazdığı "Önsöz"de İsmet İnönü'nün belirttiği gibi, "Birinci Cihan Harbi'nden kalan muahedelerin hiçbiri yaşamaz. Yalnız Lozan Muahedesi ayaktadır... Lozan Muahedesi Türkiye için esaslı değerini ve uluslararası münasebetlerde kılavuz olacak ilkeleri taşımakta devam etmektedir."

Prof. Seha L. Meray'ın açık anlatımı ve duru diliyle bize yeniden kazandırdığı Tutanaklar ve Belgeler, bu tarihsel olayın resmi belgelerle ortaya konulan bir öyküsüdür. Büyük emek ve sabırlarla gerçekleştirilen bu başarılı çeviriden ötürü sayın Meray'ı ve eserin basımını gerçekleştiren Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni yürekten kutlamalıyız. Genç kuşaklar kadar olgunlar da bir "barış savaşı"nı adım adım izlemek olanağını hazırlayan bu çeviriden yararlanacaklardır.

Olayın resmi nitelikteki öyküsünü, Ali Naci Karacan'ın 1971 yılında ikinci baskısı yapılan "Lozan" adlı kitabı, heyecanlı bir röportaj havasında, tamamlamaktadır (46). "Bir çeşit hikâye, bir çeşit yazılı film" biçiminde sunulan kitapta, olayımızda yer alan kişilerin başarılı portrelerini, konferansın "hava"sını ve tutanakların arkasında kalan "mutfak"ın düşündürücü, gülünç ve acıklı öykülerini buluyoruz. Bu özellikleriyle, Karacan'ın kitabı, Meray'ın çevirisini bir anlamda tamamlıyor, bir başka anlamda da özetliyor sayılabilir.

Karacan'ın kitabı hakkında en doğru yargıları, yeni baskıya İsmet İnönü'nün yazdığı önsözde bulabiliriz: "...Karacan'ın eseri Lozan Konferansı hayatının resmi yanı dışında milletlerarası geniş bir âlemin renkli yaşantısını da verir... Karacan, ciddi bir görev adamı vasfıyla Lozan müzakeratını değerlendirmiştir."

Öyle görünüyor ki, her savaş gibi, söz konusu ettiğimiz "barış savaşı"nın da bir iç cephesi ve iç sorunları vardı. Bunların neler olduğunu, ilkel bir düzeyde anlatılmış olarak, Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabının "Lozan Konferansı" başlıklı bölümünde (C.III, s.959-1250) okuyoruz. Bir ruh hastasının açısından olayların nasıl değerlendirildiğini anlamak için şu kadarını hatırlatmak yeter: "Her akşam ertesi günkü içtimaların saat ve müzakere mevzuları umumi kâtiplik tarafından her hey'et-i murahhasaya tebliğ ediliyor. Buna göre İsmet Paşa'nın komisyonda söyleyeceği şeyleri müşavirlerle müzakere ediyoruz. Birkaç saat içinde mesele tenevvür ediyor. Bir kâtibe 'Yaz' diyorum. Söylüyorum, yazıyor. Sonra bir defa da okutuyorum. İlave ve tashihe ihtiyaç varsa yapıyorum. Hikmet Bey'e veriyorum. O da Fransızca yazıp daktiloya veriyor, makineyle yazdırıyor. Bu, İsmet'e veriliyor. İsmet bunu umumi celsede okuyor. İşte kendi nutuklarını İsmet kendisi hazırlayacak yerde, onları da ben hazırlıyorum. Bu suretle zabıtnamelerde mevcut İsmet'in söylediği nutukları hep ben yazmışımdır.''

Lord Curzon'un öncülüğünü ve sözcülüğünü yaptığı bir husumet dünyasına karşı çetin bir savaşı yürüten İsmet İnönü, öyle görünüyor ki, kendi iç cephesiyle de uyumlu bir çalışma içinde değildir. Barış savaşının da çıkarcıları, işbirlikçileri, dönekleri ve kaytarıcıları vardır. İnsan olayların özüne inince, bir avuç ülkücünün hangi koşullar altında bir savaşı yürüttüğünü üzüntüyle izliyor ve kazanılan her şey gözünde biraz daha yüceliyor. Kurtuluş Savaşı'ndan Lozan Barış Konferansı'na kadar!

 

ATATÜRK'ÜN DEVRİM ANLAYIŞI VE  TÜRK DEVRİMİ

Gazi Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım 1925 günü ''Cumhuriyetin merkezi idaresinde bir hukuk mektebi açmak vesilesi'' ile yapılan toplantıda konuyu açıkça ortaya koymuştur: ''Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha vasi bir tahavvülü ifade etmektedir.'' (47). Bir başka konuşmasında da ''inkılabımız''dan söz etmektedir: ''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkaliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline isal etmektir. İnkılabatımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir.'' (48). Ona göre Türk inkılabı ''yalnız Türkiye'de değil bütün cihanda nazarı ehemmiyete alınmaya layık bir teceddüttür.''

8 Mart 1928 günlü ''Hâkimiyet-i Milliye'' gazetesinde yer alan Fransız ihtilaline ilişkin görüşleri konumuza yeni bir ışık getirmektedir: ''Fransa ihtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefh eylemiştir. Ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has vasf-ı mümeyyizi ile inkişaf etmiştir. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikatı ve ihtiyacına tabi olan hal ve vaziyetine ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar.'' (49).

Sadece yukarıdaki örneklere dayanarak Atatürk'ün ''devrim'' anlayışının geniş kapsamlı ve köklü bir ''tahavvül''ü, bir ''teceddüt''ü ifade ettiğini, toplumsal çevrenin basıncı ve gereksinmeleri doğrultusundaki kendine özgü nitelikleriyle bir ''inkişaf''ı ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bazen ''İhtilal'' ve ''inkılap'' sözcüklerini eşanlamlı gibi kullansa da, ''İnkılap'' kelimesini ''ihtilal''i de içeren genişlikte bir anlamla ele aldığına kuşku yoktur. Düşüncesini anlatırken seçtiği kelimeler ve bunlara eklediği sıfatlar günümüzün Türkçesindeki ''devrim'' sözcüğüne uygun düşmektedir. Hepimizin bazen yaptığı gibi çoğul kullanma yanlışı bir yana bırakılırsa, gerçekte ortada ''Türk Devrimi'' vardır. Öyle görünüyor ki çoğul yanlışı, tek olan ''Türk Devrimi'' ile bunun dayandığı ilkelerin ve bir bütün olan ''Türk Devrimi''ni oluşturan köklü reformların birbirleriyle karıştırılmasından doğmaktadır. ''Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'' tarafından hazırlanarak 1931 yılında yayımlanan ve Atatürk tarafından da önceden görüldüğüne şüphe etmediğimiz ''Tarih'' kitabında, ''...Yabancı müelliflerin... (Kemalizm) dedikleri Türk İnkılap hareketinin temel prensipleri...'' yani 6 ok söz konusu edilmiştir (50). Görüldüğü gibi bir yandan Kemalizm = Türk İnkılabı olmakta, bir yandan da bu devrim hareketinin çoğul olan temel ilkeleri işaret edilmektedir.

Tekin Alp'in Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ''Kemalizm'' adlı kitabı da Atatürk'ün 1928 yılındaki yorumuna ve anlayışına uygun bir açıklama getirmektedir. ''Parti programında yazılı olan inkılap kelimesinin daima (revolution) tabiriyle tercüme edildiği doğrudur. Üniversitede inkılap dersleri veren dört profesör de bu kelimeyi (revolution) mukabili ile tercüme etmişler ve bu hususta uzun tarifler yapmışlar, pek çok izahat vermişlerdir. Fakat kelimelerin her zaman sabit ve değişmez bir mana taşımadığını unutmamalıdır. Kelimelerin manası da zamanla değişir, tekamül eder'' diyen Tekin Alp (51) fikrini şöyle değiştirmektedir: ''Yabancı bir dilde, inkılap kelimesinin yeni manasını bir dereceye kadar ifade edebilen bir formülün mutlaka bulunması icap ediyorsa, bunu belki radikalizm tabiriyle göstermek kabil olur... Türk radikalizminin manası şudur: (Kabil olduğu kadar süratle, yolda durmayarak ve zamanı dev adımlarıyla aşarak hareket etmek)... Hulasa etmek için diyeceğiz ki, parti programında daima görülen inkılap remzi, fiilden ziyade, zihniyete, ruha, metoda taalluk eder.'' (52). Tekin Alp'in, ortaya atıldığı zaman ''basbayağı ihtilal manasını'' taşıdığını söylediği inkılap kelimesini günümüzde ''devrim'' sözcüğüyle karşılayabiliriz.

Değişik açılardan, konuyu başka türlü değerlendirenler de olmuştur. Sadece üç örnek üzerinde duracak olursa, ilk sırayı, 1922 yılında ''Hâkimiyet-i Milliye''de yayımladığı bir yazı dizisindeki görüşler nedeniyle Ahmet Ağaoğlu'na vermemiz gerekir. Yazar, kendi kendisine sorup cevaplandırıyor: ''İhtilal mi yapıyoruz? İnkılap mı?

Bizce yapılan hareket ne ihtilaldir, ne inkılaptır. Fakat ikisini de şamil, gayet vasi ve derin bir hadisedir ki, Türkiye'nin Şark'taki vaziyeti maneviyesi nazarı dikkate alınınca, yalnız bizim değil, bütün Garbi ve Orta Asya'nın da tarih ve mukadderatına yeni bir istikamet tayin etmeye namzettir.'' (53). Ne olmadığını belirledikten sonra Ağaoğlu, bu defa da ne olduğunu anlatır:

''O halde yaptığımız nedir?

Yaptığımız, milletin de gayet doğru olarak tarif ettiği vechile, harekâtı milliyedir. Öyle bir harekâtı milliye ki, hem ihtilali ve hem inkılabı şamil ve aynı zamanda da bunların her ikisinin fevkinde, her ikisinden daha şümullü, daha derin ve daha vasidir.'' (54). İfadelerinde ''Zahiri bir tezat'' olduğunu kabul eden Ahmet Ağaoğlu, sorularına açıklık getirmekten uzaktır.

1936 yılında Berlin Üniversitesi'nde verilecek bir konferans için hazırlanmış olan metinde E.T. Eliçin, sonraki yıllarda başkalarınca da geliştirilecek bir ilişkiyi ortaya koymaktadır: ''Türk reformu Atatürk gelmediği için bir asır sürmüş değildi, bir asır sürdüğü için Atatürk gelmişti. Onu ne Mustafa Reşit Paşa'nın, ne de Mahmut Şevket Paşa'nın yerinde tasavvur etmek mümkün değildir.'' (55). Kitabını ''Türk İnkılabı'' olarak adlandıran yazarın yaptığımız alıntıda, ''Türk reformu''ndan söz etmesi ve ''Kemalizm''i ''(Her türlü tabilikten kurtulmak) formülüyle dışarı doğru ne kadar açık ve tek manalı ise içeri doğru da o kadar karışık ve güldürecek kadar çok manalı'' bulması dikkatten kaçmamaktadır. E.T. Eliçin'e göre, ''Kadro''cu anlamda ''Kemalist'' olmayan Türk İnkılabı, ''gerek teori gerek pratik bakımdan tipik bir milli burjuva rejimi olarak doğmuş ve bugüne kadar, esas itibarıyla şahsi sermayedarlık çizgisi üzerinde inkişaf etmiştir.'' (56).

Üçüncü değerlendirme, 1972 yılında yayımlanan bir kitapta yer alan Prof. Dr. H. N. Kubalı'nın düşüncesidir. Kubalı'ya göre Atatürk Devrimleri konusunda 2 görüş vardır: ''1. Radikal ve inhisarcı, tabiri caizse Ortodoks ve hatta bir dereceye kadar resmi olan görüştür. Buna göre Atatürk devrimleri (orijinal) bir mahiyet taşır.

İkinci görüş ise mutedil karakterdeki tarihi devamlılık ve sosyolojik determinizm görüşüdür. Buna göre ise eski reformlarla Atatürk devrimleri arasında zaruri bir sebep ve netice bağlantısı vardır.'' (57). İkinci görüşten yana olan Kubalı düşüncesini şöyle dile getirmektedir: ''Bu konuda şahsi kanaatim Atatürk devrimleri ile eski reformlar arasında böyle bir bağlantının bulunduğu ve bu hususun üzerinde tereddüde imkân vermeyen bir ilmi gerçek olduğudur. Atatürk Devrimleri, bir tekamül zincirinin çok önemli bir halkasıdır.''

Tarih süreci içinde Atatürk Devrimi'nin ülkemizde girişilen reformların önemli bir halkası olduğu görüşüne biz de katılıyoruz. Ne var ki sebep-netice bağlantısı üzerinde durulurken Atatürk Devrimi'ni eski reformlardan ayıran temel özellikler gözden uzak tutulmamalıdır. Bize kalırsa bu özellikler, Prof. Dr. T. Z. Tunaya'nın bir yazısında başarıyla özetlenmiştir: ''Türk devriminin bir sosyal değişme anlamını da taşıdığı açıktır. Bu değişim aynı zamanda bir kültür (medeniyet) alanından, bir başkasına geçmeyi ifade edecek derecede geniş ve önemlidir.'' Buna ek olarak: ''Milli Rönesans'' formülü, Türk Devrimi'nin ana tezidir:

a) Kültür ve medeniyet kavramları arasındaki karşıtlığın silinebileceği tezine sonuç olarak varılmıştır.

b) Batı'ya rağmen, Batılılaşmak yoluna gidilmiştir.'' (58).

Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi Atatürk Devrimi, eski reformlara kıyasla bir ''devam''ı değil, bir ''aşama''yı ortaya koymaktadır. Kanaatimizce, taşıdığı orijinallik de, Tunaya'nın niteliklerine değindiği Ulusal Rönesans'ın yanı sıra Türk Aydınlanması oluşundan gelmektedir. Sosyolojik bir yaklaşımla konunun ''Türk Devrimi'' olarak adlandırılması daha doğru olur. İngiliz, Fransız (*) Rus.. Devrimi gibi bir de Türk Devrimi vardır.

Soyut bir yaklaşımla da ''İhtilal=Devrim'' konusunun incelenmesi mümkündür. Ünlü sosyolog Pitirim A. Sorokin 1925 yılında ABD'de yayımlanan ''The Sociology of Revolution'' adlı eserinde, (XII + 428 s.), bir yandan Rus Devrimi'yle ilgili gözlemlerini de değerlendirerek, konuyu derinlemesine ele almaktadır. P. A. Sorokin'in üzerinde durduğu 4 ölçüye göre ''devrim''i şöyle anlamak gerekir:

''İlk olarak, devrim, bir yandan halkın davranışlarında bir yandan da onun psikolojisinde, ideolojisinde, inançlarında ve değerlendirmesinde bir değişmedir.

İkinci olarak, devrim, halkın biyolojik bileşiminde ve onun ortalama olarak yaratıcı ve seçici süreçlerinde bir değişmeyi ifade eder.

Üçüncü olarak, devrim, topluluğun sosyal yapısının biçimini bozmayı betimler.

Son olarak da, devrim, temel sosyal süreçlerin bir değişimi anlamını taşır.'' (59). Sorokin'in önerdiği ölçülerin Türk Devrimi'ne uygulanması, konunun anlaşılmasına herhalde yeni bir boyut getirebilir.

Türk Devrimi içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önemli yeri yadsınamaz ve küçümsenemez. Türk Devrimi'ne ''bilimsel sosyalizmin yöntem ve teorilerinden yararlanarak'' yaklaşan bilimsel bir çalışmada 1919-1946 dönemindeki kültürel kopukluklar ve yabancılaşmalarda ''suçlu'' aranırken şu sonuca varılıyor: ''Peki, suçlu kimdi? Elbette Atatürk değildi. Bize olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir kabiliyet ve enerjiyle bir Kurtuluş Savaşı ve bir Vatan kazandıran Atatürk'e sadece sevgi, saygı ve minnettarlık borçluyuz. Üstelik taklitçiliğin çıkar yol olmadığını en gerçekçi bir şekilde söyleyen de yine bizzat Atatürk'tür... Bazılarının sandığı gibi, suçlu olan (Atatürk'ün çevresi) de değildi; daha doğrusu suçlu yoktu! Söz konusu olan, Anadolu insanı için, şanslı bir tarihi rastlantı; fakat şanssız bir tarihi zorunluluk idi. Atatürk'ün ve bir sürü isimli ve isimsiz kahramanın mevcudiyeti şanslı bir tarihi rastlantı idi. Bunlardan, başta Atatürk olmak üzere bir kısmının olmayışı tarihin akışına bambaşka bir seyir verebilirdi.'' (60).

Atatürk'ün Türk Devrimi içindeki yerini ve kişiliğinin özelliklerini yetesiye belirleyebilmek için, Mahatma Gandi ile arasında yapılan bir karşılaştırma ilginç noktaların gün ışığına çıkmasını kolaylaştırmaktadır. ''Biri ülkesinin bağımsızlık savaşında kılıçla, öbürü kılıçsız savaştı. Biri Batıcı, öteki Doğucu idi. Biri köklü ve devrimci değişikliklere inanan bir toplum reformcusu, öbürü ağır ağır değişikliğin, gelişmenin savunucusuydu. Biri ünlü general öbürü bir Mahatma (Aziz) idi. Biri daima Batılı kıyafetlerle bir Batılı olarak görünür, öbürü yarı çıplak, yoksul görünüşüyle tipik bir Doğuluydu. Biri mükemmel bir gerçekçi, öbürü seçkin bir ülkücüydü. Biri devrimci hareketleriyle ve ihtilalci tutumuyla bize Martin Luther'in, VIII. Henry'nin, Washington'un, Garibaldi'nin ve Bismarck'ın hayatını ve davranışlarını hatırlatıyordu. Öbürü ünlü sadeliği ve kendini şiddetten sakınmaya ve gerçeğe adayışıyla Budist Asoka, Halife Ömer, St. Paul, St. Francis ve William Penn'i hatırlatıyordu. Fakat Bütün bunlara rağmen, bu Asya'nın iki çağdaş Atatürk'ü arasında, kadın hakları, eğitim, laiklik, insan hakları, milliyetçilik, insan sevgisi, dünya barışı, ekonomik gelişme ve din gibi pek çok konuda büyük benzerlikler göze çarpmaktadır.'' (61).

1973 Türkiye'sinde Atatürk'ten bir ''aziz'', bir ''evliya'' yaratmak gibisine ters yorum ve tutumlar kadar, hem Türk Devrimi'ne, hem de Atatürk'e zararlı bir yol düşünülemez. Değişik sözcüklerle de olsa devrimin sürekliliği anlayışını öne süren Mustafa Kemal Atatürk'e uzak düşmemenin kaçınılmaz gereği, Türk Devrimi'nin değişmez simgesi olan Atatürk'ü ''anlamak'' ve ''tamamlamak'' konularında yapıcı ve yaratıcı olmaktır.

 

YENİ DEVLETİN TEMELİ

Tarihle yaşıt olan savaşlar, çoğu kez, dünyanın siyasal haritasını değiştirmiş, yeni devletlerin tarih sahnesine çıkışı ya da eskilerin haritadan silinmesi zaferlere ve yenilgilere bağlı olmuştur. Büyük imparatorlukların kuruluşu ve batışı, sömürgeleşme ve bağımsızlığını kazanma olayları savaşların sonucuna sıkıca bağlıdır. Yeni devletlerin kuruluşu, büyük devletlerin parçalanması ve ufalanması, küçük devletlerin genişlemesi ve büyümesi, ulusların bütün güçlerinin bileşkesi sayılan savaşın sonucuna göre biçim kazanan gelişmelerdir. Bu genel çerçeveyi yakın tarihimize uygulayacak olursak uçbeyliğinden imparatorluğa kadar uzanan Osmanlı serüvenini, genişleme ve büyüme evresinden sonra da gerileme, parçalanma ve ufalanma evresine yol açan bir dizi savaşları görürüz. Etkinlik dönemlerinin ''fetih'' savaşları, edilginlik dönemlerinde ''savunma'' savaşlarına dönüşmüş, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu, kendisine reva görülen ölüm fermanına boyun eğmeyince de tarihinin onurlu savaşlarından birini daha vermek zorunda kalmıştır.

Batı emperyalizmine ve kapitalizmine karşı Anadolu bozkırında verilen ve yeni bir devletin, ''T.C.'' simgesiyle gösterilen Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna temel olan ''İstiklal Harbi'' İnönü-Sakarya-Dumlupınar ''muharebe''lerinin ürünü olan ''büyük zafer''le sonuçlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ''Başkumandanlık Meydan Muharebesi''nin ikinci yıldönümünde (30 Ağustos 1924) Dumlupınar'da yaptığı konuşmada bir ''başkomutan''ın yanı sıra bir ''devlet kurucusu''nun da ilginç işaretlerini buluyoruz. Prof. Bedrettin Tuncel'in ''kolaylıkla okunup anlaşılabilmesi için'' bugünkü dille verdiği konuşmada özellikle şu tümceler dikkati çekiyor:

c ''Efendiler, tıpkı bugün gibi, otuz sekiz yılı Ağustosunun otuzuncu günü, saat ikide, şimdi hep birlikte bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. tümenimiz, şu karşı ki tepelerde savaşma zorunda bırakılan düşmanı nasıl kuvvetlerine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü, alevler ve dumanlar içinde yanıyordu.''

c ''Güneş batıya yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarla seziliyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir çökme olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu çökme gerekliydi. Karanlıklar içinde bu çöküş gerçekleşmeli idi. Gerçekten, gökyüzünün karardığı bir dakikada, Türk süngüleri düşman dolu o sıratlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı.''

c ''Efendiler, savaş, savaşma, sonunda meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı, milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknik alanındaki seviyeleri ile, ahlakları ile kültürleri ile, kısacası, bütün madde ve ruh gücü ve faziletleri ile ve her türlü araçları ile çarpıştığı bir imtihan alanıdır.

c ''...30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasıdır. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Ama Türk milletinin burada elde ettiği zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni cereyan vermekte etkisi kesin bir meydan savaşı hatırlamıyorum.''

c ''Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz hayatı burada şeref tacını giydi. Bu meydanda akan Türk kanları bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ölmez koruyucularıdır.''

c ''Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü, bütün dünyada tam anlamı ile uygar insan topluluğu olmaktır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayan veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliğini ve dalgınlığını gösterenler, genel uygarlığın coşkun seli altında günün birinde boğulurlar.

- Efendiler; uygarlık yolunda, başarı, yeniliğe bağlıdır. Toplum hayatında, ekonomi hayatında, bilim ve teknik alanda başarı kazanmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.''

c ''Efendiler; milletimiz burada elde ettiğimiz büyük zaferden daha önemli bir vazife peşindedir. O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir... Çağımız savaşında milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz her gün daha çok özleşecek ve elbette başarı kazanacaktır.'' (62).

50. yılını kutlamaya hazırlandığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin kökeninde, Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi, 30 Ağustos Zaferi vardır. Savaş alanlarından gelen ''devlet kurucumuz'' ulusumuza ''büyük zaferden daha önemli'' saydığı görevleri işaret etmektedir. Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya göre, ''O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir.'' Atatürk'ün 1928 yılında söyledikleri, 1924 Dumlupınar konuşmasının bir yorumu sayılabilir: ''Dünyada fütuhatın iki vasıtası vardır. Biri kılıç, diğeri sapan... Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet bir gün girdiği yerden kovulur, terzil edilir, sefil ve perişan olur... Onun için hakiki fütuhat yalnız kılıçla değil, sapanla yapılandır... Sapan kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıç kullanan kol çok geçmeden yorulduğu halde sapanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve sapan: Bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu.'' (63).

Kılıca dayanan zafer bir fetih aracıdır; yeni bir devletin kuruluşuna da temel olabilir. Ne var ki, önemli olan zaferi kazanmak değil, sürdürmektir. Bunun aracı ise, gerçek zaferin simgesi olan sapandır, tarımdır, üretimdir, ekonomik alandaki başarılardır. Sapanın başarıları kılıcın teslim ettirdiği boyun eğişi tamamlamazsa ''kılıç''ı tutan el dayanağından yoksun kalır ve gevşer. Atatürk'ün somut bir örnek etrafında geliştirdiği ve ''bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi'' diyerek ortaya koyduğu durum budur. Öte yandan, söz konusu benzetme, kılıç ile sapan karşı karşıya geldiği zaman da geçerlidir ve zaferin, eninde sonunda, sapan tarafında olduğunu ifade eder.

Başkomutanın 1924 konuşmasında ''milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz'' için diledikleri de ''çağımız savaşı''nı derinden anlayan büyük bir ''devlet adamı''nı haber vermektedir. Çağımızın savaşları, bir anlamda da, genel kültür ve eğitim sistemleri arasındaki bir savaştır. Bu savaşın başlıca özelliğinin, süreklilik ve yaygınlık olduğunu söyleyebiliriz. Hayatımızın her alanında tanığı olduğumuz bu savaş türünün belirgin son bir örneği, ne garip bir tecellidir ki, ''Zafer Haftası'' vesilesiyle 26 Ağustos 1973 akşamı Türkiye TV'sinde gösterilen ''Müthiş Türk'' adlı belgesel film olmuştur. CBS tarafından hazırlanan filmin hangi yararlara hizmet ettiği, seyredenlerden birçokları tarafından ''değerlendirilmiş'' olmalıdır.

Zaferleri komutanlar kazansa da ulusları o zaferin bilincine erdirenler ozanlardır. Bu yargının ''Büyük Zafer'' için de geçerli olduğu görülür. Afyonkarahisar'da ''Büyük Zafer''in anısına dikilen anıtı sözcüklerle yeniden kuran Fazıl Hüsnü Dağlarca, Atatürk'ün sırtını yere getirdiği ''düşman''ı konu alan anıt için şunları söyler:

''Anıt mıdır, dinelmek midir, artık ölmemek midir,

Çiçeği açılır özgürlüğün yürekten dışarı

Tarihlerden arda kalmış-

Bir başlangıç, sonda

Yeniden başlar yaşamak Afyon'da.''

Bu dizelerle söze başlayan Dağlarca için, ''Sırtı yere serilen karanlığıdır yüzlerce yılın

Bağnazlıktır, sömürüdür, uykudur.'' (64).

Afyon'da sadece ''Yunan''ı yendiğimizi sananlar ''Büyük Zafer''in bilincine henüz erememiş olanlardır. Bu görevi ozanlarımız yüklenmişlerdir.

 

CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNDE MİLLİ EĞİTİM

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 50 yılında Milli Eğitim alanındaki girişimler ve çalışmalar topluca ele alınacak olursa ilgi çekici atılımların ve denemelerin yanı sıra, toplumun gereksinmelerine ayak uyduramayan bir merkez örgütünün varlığı ortaya çıkar. Milli Eğitim alanında devlet elile yapılması gerekenler toplumun gereksinmelerinin gerisinde kalır ve en önemlisi, Cumhuriyet öğretmenine inan ve güvenle büyüyen Cumhuriyet yılları, sonunda öğretmen çoğunluğu ile temel sorunlarda anlaşmazlığa düşen ''resmi'' görüş ve tutumlara ulaşır. İlgi çekici atılımların zamanla tavsaması ve saptırılması, zaman içinde kaydedilen sayıca gelişmeleri ve işbölümüne ayak uydurma çabalarını gölgelemekten geri kalmaz.

1923 yılından günümüze doğru Milli Eğitim alanında Cumhuriyet Türkiye'sinde olup bitenleri göze çarpan yükselti noktalarından izleyecek olursak karşımıza çıkan ilk olgu, 3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de kabul edilen ''Öğretim Birliği Yasası''dır. Tanzimat ikiciliğinin Milli Eğitim alanındaki kalıntısına son veren bu yasa bütün okuların Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmasını amaçlıyordu. Dolaylı olarak ''medrese''ler bu yasa gereği kapatılırken, 4. madde uyarınca da ''yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere'' İlahiyat Fakültesi'nin ve ''imamet'' gibi hidemat-ı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurlarının yetişmesi için de İmam-Hatip mekteplerinin açılması görevi Milli Eğitim Bakanlığı'na veriliyordu. Önemli bir adım olan''Öğretim Birliği Yasası'' eğitimde laikleşme ilkesi doğrultusunda kaydettiği mesafeyi, çok partili hayata yeniden dönüşün başlangıcı olan 1946 seçimlerinden bu yana adım adım yitirerek ''özel'' veya ''gizli'', yasa içi veya yasa dışı kurumlarla aldığı yaralarla günümüze gelmektedir. Toplumumuzda açtığı derin yara neden sonra anlaşılarak kapatılan ya da devletleştirilen yüksek özel okulların yanı sıra ''medrese''leri akla getiren ''kurs''lar bugün de ''görev'' yolundadır.

 

''MİLLET MEKTEPLERİ''

1. Kasım 1928'de Türk harflerinin bir yasayla kabul edilişi ve 1 Ocak 1929 tarihinde de bütün olarak uygulanmaya başlanması Milli Eğitimi yakından etkilemiştir. Harf devrimi ile okumasız-yazmasız kalmış olan olgun kuşaklara yeni harflerle okumanın ve yazmanın öğretilmesi ''Millet Mektepleri'' adı verilen atılıma yol açmıştır. Kurs niteliğindeki bu çalışmalarla 1936 yılına değin 2.5 milyon yurttaşımızın okuma-yazma öğrendiğini hatırlamak atılımın genişliği konusunda bir fikir verebilir. Ne var ki, yeni harflerin kabulüne bağlanan umut Cumhuriyetin 50. yılında da gerçekleşmiş olmaktan çok uzaktır. Atatürk'ün, ''Bundan insan olanlar utanmak lazımdır'' diyerek dikkati çektiği düşük okuma-yazma bilenler oranı, henüz uygar uluslar düzeyine varamamıştır. ''Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir'' diyen Atatürk'ün umudunun gerçekleşmesi yeni atılımları zorunlu kılmaktadır.

Milli Eğitim piramidi, okur-yazarlık ve onunla ikiz olan ilköğretim temeli üzerinde yükselir. Fırsat eşitliğinin de başlangıç noktası sayabileceğimiz bütün çocuklarımızın ilköğretimden geçirilmesi zorunluluğu, Cumhuriyet boyunca kazandığı alan genişlemesi ve sayı artışına karşın, bizi bugün de iki durumla karşı karşıya bırakmaktadır:

1) 25 Ekim 1970 genel nüfus sayımının örnekleme yöntemiyle saptanan sonuçlarına göre, 6 ve daha yukarı yaşlardaki 29.494.848 kişilik nüfusumuzun 13.346.317 kişilik bölümü okuma-yazma bilmemektedir. Bu sayının 8.725.821'inin kadın nüfusa ilişkin olduğunu söylersek, çözüm bekleyen sorunun ikiz niteliği ortaya çıkar.

2) Belirtilmesi gereken ikinci durum, 1971 yılında ilköğretimde ulaşılabilen ''okullaşma oranı''nın %83.5 dolaylarında gerçekleşebilmiş olmasıdır. Bunun açık anlamı, ilköğretimden yararlanması bir Anayasa hükmü de olan ''çağ nüfusu''nun %16.5 oranında bir eksilme ile gerçekleşebilmesidir. Böylece, okuma-yazma bilmeyenler stoku azalacağına, artma eğilimi göstermektedir.

Bir sonuç olarak, 1970 yılında yaklaşık olarak, 6 ve daha yukarı yaşlardaki nüfusumuzun %45'inin okuma-yazma bilmediğini, öte yandan, yeni harflerle başlatılan soldan sağa yazının, din eğitimi görünüşü altında geliştirilen sağdan sola yazı karşısında savaş verdiğini söyleyebiliriz.

1 Ağustos 1933 tarihi ''Üniversite Reformu'' diye bilinen Darülfünun'dan üniversiteye geçişi noktalamaktadır. Ankara'da çeşitli tarihlerde temeli atılan yüksek öğretim kurumları ''Ankara Üniversitesi''ni oluştururken ''İstanbul Üniversitesi''nin yeniden kuruluşu, ''Yüksek Mühendis Mektebi''nin ''İstanbul Teknik Üniversitesi''ne dönüşümü, giderek Ankara ve İstanbul dışında da üniversitelerin kurulup gelişmesi, kendine has özellikler taşıyan Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nin öncekilere katılması Cumhuriyet döneminin, üniversite planındaki verimlerini ortaya koymaktadır. Üniversite Reformu olarak nitelenen 1750 sayılı ''Üniversiteler Kanunu''na (1973) karşı çeşitli üniversitelerimizin Anayasa Mahkemesi'ne yaptıkları başvurmalar devlet-üniversite ilişkilerinin henüz erginlikten kurtarılamadığını belli etmektedir. Herhalde, Cumhuriyetin ilk yıllarına kıyasla azımsanmayacak bir gelişme, bilimsel araştırma ve yayın, bilimin yurt gerçeklerine yönelmesi açılarından söz konusudur ve tartışılan bazı noktaları çözüme kavuşunca üniversiteler, kendilerine düşen görevleri yeterince yapmak olanaklarına kavuşacaklardır.

 

KÖY ENSTİTÜLERİ

Öğretimin halkçı, gerçekçi bir nitelik kazanması ve kırsal alanlara yönelmesi demek olan Köy Enstitülerinin yasal doğuşu 17 Nisan 1940 tarihine rastlamaktadır. Eğitmen kursları denemesinden ulaşılan Köy Enstitüleri İnönü-Yücel-Tonguç adlarını akla getirmektedir. Cumhuriyet döneminin bu özgün eğitim ve öğretim atılımı, yalnız Milli Eğitim çerçevesinde değil, fikir ve sanat alanlarında da güçlü ürünler ortaya koymuş ve bu yüzden de geniş kapsamlı tartışmaları davet etmiştir. Köy Enstitüsü'ne emek ve gönül verenlerden Sabahattin Eyuboğlu Köy Enstitüsü'nün getirdiği düşünceleri şöyle anlatır:

''Bu düşüncelerden biri, öğretimle eğitimin ayrılmazlığı ilkesiydi. Bu demek ki, okul insanı bir bütün olarak ele alacak, ahlâkını bilgisinden, kafasını gönlünden ayrı düşünmeyecek, ders öğütün, öğüt dersin içine girecek, daha doğrusu biri ötekinin ta kendisi olacaktı... Köy Enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, Cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu.

Buna bağlı ikinci bir düşünce, öğretim ve eğitimin işle birleştirilmesi, bilginin hayat savaşı içinde kazandırılması düşüncesiydi. Ders, ev yapmanın, ağaç dikmenin, hastalıklarla savaşmanın, toprağını tanımanın, hayvanı, makineyi kullanmanın, kooperatifi yönetmenin ta kendisi olacak, hayat ve kültür bir arada kazanılacaktı.. Köy Enstitüleri, işi sadece bir öğretim yolu değil, bir ahlâk kaynağı da sayıyordu. Ezberci öğretim kadar, öğütçü ahlâk da eski okulu hayattan ayırmış, sözle işin, kafa ile yüreğin arasını açmıştı.

Köy Enstitüsü kurucularının bir başka ilkesi, her türlü eğitim ve öğretim işine, çevresinin en kötü şartları içinde başlamaktı. Sulak, uğrak, yumuşak yerlerden mahsus kaçıp enstitüleri en olmayacak sayılan yerlerde kuruyorlardı. Böylece iş ve masraf artıyor, zaman kaybediliyor ama, öğrencinin gideceği yeri yadırgamaması, her çeşit zorluğu yenmeye alışması gibi baha biçilmez bir insan değeri, bir öncülük gücü kazanılmış oluyordu. üstelik okul, hazıra konan, verilenle yetinen bir kurum olmaktan çıkıp yaratıcı, yeşertici bir çehre kazanıyordu...

Köy Enstitülerinin kuruluşunda etkisi olan bir başka düşünce, büyük değerlerin büyük çoğunluktan, niteliğin nicelikten çıkacağı düşüncesiydi. Okulun amacı seçkin bir azınlık değil, içinden seçkin azınlığın kendiliğinden çıkacağı aydın bir çoğunluk yetiştirmek olacaktı... Köy Enstitüleri turfanda büyük aydın yetiştirme işini başka okullara bırakıp göreceği işin ehli kültür işçilerini, kırk bin köyün beklediği Cumhuriyet öncülerini yetiştirme amacını seçmişlerdi. Asıl mesele bu öncülere kendi kendini aşma, karanlık dünyalarını aydınlatma kaygısını vermekti. Bu kaygıysa Köy Enstitüsü öğrencilerinin ilk göze çarpan ortak nitelikleriydi...

Bütün bu düşüncelerin ortak özelliği kitaptan çıkma, yeniliğe özenme olmaktan çok yerli koşullar ve denemeler içinde, kendi gerçeğimizden doğmalarıydı. Hepsinin kaynağı olan çetin mesele, ilkokul öğretmenini bir inkılap öncüsü olarak köye yerleştirmek, hiç değilse imam kadar köy hayatına etkisi olan bir kuvvet olarak yaşamasını sağlamaktı.'' (Mavi ve Kara, İstanbul 1973, 2. baskı, s. 244-248).

Sabahattin Eyuboğlu'nun temel ilkelerini belirttiği Köy Enstitüleri, hem de bu kurumları ''Cumhuriyetin en değerli eserleri arasında'' sayan bir devlet başkanının zamanında yozlaştırılmaya başlanmış, milli eğitimde yeni bir dengenin kuruluşunun ''imam hatip okulları'' ile sağlanabileceği sanılmıştı. Böylece ''Öğretim Birliği Yasası''nın çizdiği sınırları aşan Yüksek İslam Enstitüleri'nin yanı sıra ''lise''nin yerini almaya çabalayan çok sayıda İmam Hatip Okulu ortaya çıkarılmış oldu. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yer alan şu satırlar durumu -yorum getirmeyecek biçimde- ortaya koymaktadır: ''İmam hatip okullarının II. döneminde kayıt artışları çok yüksek düzeylere ulaşmış, 1963-1964 ile 1971-1972 dönemleri arasında öğrenci artışı yüzde 611.5 olmuştur.'' (Yeni Strateji ve Kalkınma Planı, Üçüncü Beş Yıl. 1973-1977. Ankara 1973, s. 86).

İsmail Hakkı Tonguç'un kişiliğine ve çalışmalarına bağlı olarak milli eğitimimizde yer alan Köy Enstitüsü denemesi, yine bir ülkü eri olan Rüştü Uzel'in çabalarıyla gelişen mesleki ve teknik öğretim alanındaki başarıları akla getirmektedir. Gerçi bu alandaki gelişmelerde duraksamalar olmuş, 1960-1970 yılları arasında planların öngördüğü amaçlara ulaşılamamıştır. 1960 yılında toplam çağ nüfusunun % 9'unu kapsayan lise düzeyindeki okullarda mesleki eğitim % 2.1 ve teknik eğitim % 1.1 oranında yer alırken, toplam çağ nüfusunun % 17.7'sini kapsayan 1970 yılında bu oranlar sırasıyla % 4.6 ve % 2.1 olmuştur. Bu sayılara bakarak, milli eğitim cihazının Türkiye'nin iktisadi kalkınmasına ne ölçüde destek olduğu tartışılabilir.

 

VE İKİ BAKAN

Dr. Rıza Nur'dan Orhan Dengiz'e kadar uzanan Cumhuriyet döneminde Milli Eğitim Bakanları arasında özellikle ikisi, Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel üzerinde durulması gerekir. 20 Aralık 1925 - 1 Ocak 1929 tarihleri arasında görev başında bulunan Mustafa Necati'nin adı, Türk öğretmenine güven, sevgi ve saygı fikrine sıkıca bağlıdır. Genç Cumhuriyetin önderlerine destek olmak, onları yüreklendirmek ve ülkücü bir gerilimde tutmak, adı gönüllerde yaşayan Mustafa Necati'nin baş kaygısı olmuştur. Görev süresinin uzunluğu ile Cumhuriyetin ilk elli yılında dikkati çeken Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel (28 Aralık 1938 - 5 Ağustos 1946) dönemi, Türk aydınlanmasının milli eğitim alanındaki çeşitli çalışmalarını ve atılımlarını kapsamaktadır. Daha önce adlarını andığımız Tonguç ve Uzel, kendilerine gönül vermiş arkadaşlarıyla birlikte en önemli başarılarını Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı yıllarında kaydetmişlerdir. Kültür ve sanat, çeviri, yayın alanlarındaki çatışmaların yanı sıra özellikle ilköğretimde ulaşılan hedefler, Yücel dönemini cumhuriyet milli eğitiminin parlak bir aşaması haline getirmiştir. 50. Cumhuriyet yılının başarılı Milli Eğitim Bakanları arasında Reşit Galip ve Saffet Arıkan adlarını da saymak hakseverlik olur.

Milli eğitimimizin ''altın çağ''ı olan Yücel döneminden sonra, özellikle de 1950'lerden 1960'lara doğru bir yaz-boz karakteri, bocalama döneminin ana çizgisi olmuştur. 18 Temmuz 1959'da bakanlığa sunulduğu halde 27 Mayıs sonrasının ilk Milli Eğitim Bakanı Prof. Fehmi Yavuz'un önsözüyle yayımlanabilen ''Türkiye Eğitim Milli Komisyonu Raporu''nda (1960) yer alan eleştiri ve öneriler, bugünü değerlendirmemize de yardımcı olabilir:

c ''Her ne kadar bütün yurttaşlara Anayasa hükümleri gereğince asgari beş yıllık bir tahsil verilmesi derpiş edilmiş ise de, aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu esas henüz gerçekleştirilebilmiş değildir.

c Eğitim durumları tetkik edilen memleketlerde bugünkü kültürel, teknik, sosyal ve ekonomik seviyenin icabı olarak ortaöğretimden bütün çocukların geçirildiği dikkate alınırsa memleketimizde orta ve teknik öğretimin bu manada daha çok geliştirilmesi gerektiği neticesine varılır.

c Memleketimizdeki yüksek öğretim durumuna gelince, ortaöğretim müesseselerinde yüksek tahsile hazırlanmakta olan gençlerin sayısı ve memleket nüfusu dikkate alınınca, mevcut üniversite ve yüksek okulların ihtiyaca kâfi gelmediği görülüyor. Ayrıca bu müesseselerin memleket meseleleriyle daha yakından ilgilenmeleri, bir yandan öğrencileri yetiştirirken bir yandan da toplumun gelişmesine hizmet edici faaliyetlerde bulunmaları hususu üzerinde dikkatle durulmalıdır.

c Türkiye'de bölge şartları, ihtiyaçları, şehir ve kasabalar ile köylerin ve buralarda yaşayan çocukların ve gençlerin hususiyetleri düşünülmeden tek tip okullarda aynı öğretim programları tatbik ediliyor.

c Ziyaret ettiğimiz memleketlerde eğitim çalışmalarının, üniversiteler ve ilmi araştırma merkezleri tarafından yapılan tetkiklerin neticelerine dayandığı müşahede edilmiştir. Memleketimizde buna daha çok ve şiddetle ihtiyaç bulunmasına rağmen, bu hususa gereken önemin verilmediğini söylemeliyiz.

c Modern eğitimde çocuklara yalnız kuru ve hafızaya dayanan bilgiler vermek yerine, onların bedeni, zihni, hissi, iradi ve ahlaki bakımlardan olgunlaşıp gelişmeleri esas tutuluyor ve öğretim bunu gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanılıyor. Halbuki okullarımızda bilginin esas olarak alındığı, çocukların ve gençlerin umumi gelişmeleriyle şahsiyet ve karakterlerinin teşekkülüne kâfi derecede önem verilmediği ve kısaca öğretimin hafızaya dayanan bilgiyi hedef tuttuğu görülüyor.

c Eğitim sistemlerini incelediğimiz memleketlerde eğitimin ve her dereceli okulun hayati ve fonksiyonel olmasına, dolayısıyla çocukları ve gençleri hayata intibaklı, iş sahibi ve müstahsil hale getirmesine ve bu gayeye hizmet edecek surette organize edilmiş olmasına mukabil, memleketimizde okulların çocukları ve gençleri hayata kifayetli şekilde hazırlayamadıkları, yani eğitimin bilhassa sosyal, kültürel ve ekonomik manada toplumun gelişmesi bakımından fonksiyonel olmadığı bir gerçektir.'' (Adı geçen rapor, İstanbul 1960, s. 17-22).

 

27 MAYIS SONRASI

27 Mayıs 1960 sonrasının genişlik kazandırdığı ve örgütlendirdiği planlama döneminde bir yandan bilimsel yöntemlerle gerçeklere yaklaşılırken, bir yandan da olanaklarımızı en verimli biçimde kullanmanın yolları araştırılmıştır. ''Milli Eğitim Planının Hazırlığı ile Görevli Komisyonun Raporu'' konumuz açısından bugün de uyarıcı niteliğini koruyan aşağıdaki ilkeleri getiriyordu:

''a) Her türlü iş eğitimi ile ilgili faaliyetler her dereceden okullarımızın plan ve porgramlarına hâkim olmalıdır. Hatta ana-babalar vasıtasıyla bu anlayış aile çevrelerine de sokulmalıdır. Beklediğimiz çalışkan, işini sever, işinin zevki ile yaşayan nesiller yetiştirmede, güvenilir yollardan biri budur...

b) Eğitim amaçlarımız arasında üzerinde durulacak en önemli noktalardan biri de ilkokullardan itibaren çocuklarımızı rasyonel, müspet düşünme tarzına alıştırmaktır. Toplum olarak, dün ve bugün karşımıza çıkan en önemli bir mesele de budur. Çocuklarımızı hurafelerden korumalı, kurtarmalıyız. Onlara, karşılarına çıkan veya dünyada olup biten olayları akıl süzgecinden geçirerek bir anlayışa ve bir davranışa varma alışkanlığını mutlaka kazandırmalıyız. Eğitim sistemimiz, ilkokulu bitirdikten, lise ve yüksek öğrenim yaptıktan sonra meczuplara, şeyhlere mürit olabilecek kimseler, az sayıda da olsa, yetiştirmemelidir.

c) Türkiye'nin medeni ve milli yürüyüşünü tayin eden Atatürk Devrimleri arasında laikliği ana temel olarak görmekteyiz. Uzak ve yakın mazimizde milletçe ilerlememize, Batı uygarlığındaki yerimize geçmemize engel olan güçlüklerin ancak ve ancak laiklikle yenilebileceğine kuvvetle inanıyoruz.

ç) Yurttaşlarımızda küçük yaştan itibaren okul içinde ve okul dışında, güzelliğe karşı ilgi ve sevgi yaratmak, onları güzel sanatları anlayacak, sevecek bir hale getirmek, bu alandaki noksanlarımızın büyüklüğünden dolayı başka toplumlardan farklı olarak, ısrarla üzerinde durmamız gereken bir ülküdür. Bu yolla nesillere yaşama zevkini daha kolaylıkla aşılayabiliriz.

d) Beden eğitiminin ferdi ve milli karakteri olgunlaştırmak bakımlarından eğitim hayatımızdaki özel önemine inanmaktayız. Bu sebeple bütün eğitim kademelerinde öğrencilerin yaşlarına uygun spor ve izcilik faaliyetleri gereken şekilde teşkilatlandırılmalıdır.

Sözün kısası, toplumumuz için hayati bir önem taşıyan laiklik anlayışının gerçekleştirmeyi amaç edindiği dinamik Türk cemiyetinde hür ve müspet düşünceli, yapıcı ve yaratıcı Türk insanını vücuda getirmek başlıca görevimizdir." (Adı geçen Komisyon Raporu, Ankara 1960, s.14-15)

 

11'LER RAPORU

Ord. Prof. Dr. Ratip Berker'in başkanlığında, aralarında bizim de bulunduğumuz ve Milli Eğitim çevrelerinde "11'ler Raporu" diye adlandırılan metnin sorumlu ve yetkili çevreleri ne ölçüde etkilediği ve aydınlattığı sorulabilir. Milli Eğitim serüvenimizi günümüze kadar izleyenler, herhalde bu soruya olumlu bir cevap bulamayacaklardır. Önce, alttan alta, sonra "aşikâre" bir karşı-devrim doğrultusu izlediği görüntüsünü veren merkez örgütü, özellikle "güçlüklerin ancak ve ancak laiklikle yenilebileceğine" inanmamış görünmektedir. Beş yıllık kalkınma planlarında milli eğitimimizin iç açıcı olmaktan uzak durumu objektiflikle sergilenmektedir.

Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk genel nüfus sayımı olan 1927 yılında nüfusumuz 13.647.270 olarak saptanmıştı. Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının son genel nüfus sayımı olan 25 Ekim 1970 tarihinde ise nüfusumuz 36.605.176'ya ulaşmıştır. Eğer bu verileri 1923'e ve 1973'e doğru ilerletecek olursak, Cumhuriyet'in ilk 50 yılında nüfusumuzun 12 milyondan 38.5 milyona vardığı sanılabilir. Nüfus artışının yanı sıra genç kuşakları kavrayan yaş dilimlerinin genel nüfus sayımı olan 25 Ekim 1970 tarihinde ise alanındaki sorunlara sayıca ağırlık kazandırırken, toplumun yeni gereksinmeleri de nitelik bakımından bir basınç yaratmaktan geri kalmamıştır. Bu durumda, herhangi bir konuda 50 yılda meydana gelen artışların çizelgelerde gösterilmesinin yanıltıcı bir yanının da bulunacağı kuşkusuzdur. Bunun içindir ki, okuyucuları sayılarla yormak yerine, sözü Üçüncü 5 Yıllık Kalkınma Planı'na bırakmayı yeğ tutuyoruz:

c   "Genel olarak planlı dönemde okul, öğrenci ve öğretmen sayıları önemli ölçüde artmış olmakla birlikte, eğitim sisteminde planlı dönemin başından bu yana ekonomik ve sosyal yapıya ve plan hedeflerine tam olarak uyan bir gelişme gerçekleştirilememiştir. Özellikle genel eğitimden mesleki ve teknik eğitime kaydırmada başarı sağlanamamıştır. Eğitime duyulan sosyal talebin baskısı, ekonomnin talep etmediği eğitim dallarında gereksiz kapasite artışlarına yol açmıştır.

c  İlköğretimde mezunların yarısına yakın bir oranı orta öğretime devam etmektedir. Orta öğretimin ilk kademesi planlı dönemde hızlı bir gelişme göstermiştir. Ancak buna dayalı genel lise, mesleki ve teknik okullardaki gelişmeler planların öngördüğü yönde olmamış, genel liselerde ve özellikle teknik okullarda ekonomik talebe uygun gelişmeler sağlanamamıştır.

c  Orta öğretimdeki bu gelişmelere bağlı olarak, yüksek öğretim kurumları plan hedeflerine ve insan gücü ihtiyaçlarına uymayan bir biçimde gelişmiştir. Teknik alanlarda ücret düzeyi, sosyal statü ve değer yargılarına göre oluşan aşırı talebi özel yüksek okullar karşılamaya çalışmıştır.

c  Çeşitli eğitim kademelerinden işgücü piyasasına geçecek insan gücünün üretim sürecinde gerekli yeri almasını sağlayan yaygın eğitim, eğitim sistemi içindeki yerini alamamıştır. Yaygın eğitim çalışmaları daha çok okuma-yazma ve kültür programlarından ibaret kalmıştır. Bununla beraber, planlı dönemin son yıllarında sisteme giren pratik sanat okulları yaygın eğitim alanında önemli bir gelişme olarak belirmektedir." (Adı geçen kaynak, s.85, paragraf 106-109.)

 

ÖĞRETMEN KIYIMI

Panoramik bir görüşle "eğitim sistemindeki gelişmeler"i izledikten sonra, derinlere inen kökleri ve yaşantımızın her alanında uzanan dallarıyla heybetli bir çınar görünüşünde olan "milli eğitim ağacı"na dönebiliriz. Ağacın canlılığı ve gelişmesi için özsuyu ne ise, "milli eğitim ağacı" için de öğretmen odur. "Öğretmen kıyımı" adı verilen ve "özsuyu" horlayan bir tutumun belgelerini ve yankılarını "TÖB-DER" bültenlerinde izlemek mümkündür. Öğretmene toplumdaki onurlu yeri geri verilmez ve milli eğitimin vazgeçilmez öğesi olduğu inancı kökleştirilmezse, yeni atılımlar bir yana, bugünkü ağır aksak gidişi bile sürdürmek mümkün olamaz. Bu nedenle, yüksek kademelerde "baş" ve "zihniyet" değişikliğine şiddetle ihtiyaç vardır.

Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının, eğitim ve öğretimin verileri, toplum yapımızı etkilemesi, iktisadi kalkınmamıza destek olması gibi bakımlardan milli eğitimimiz için başarılı bir sınav olduğu söylenemez. Konu Atatürkçü ilkeler açısından ele alındığında ise durum şöyle özetlenebilir: "Gerçekçi ve ülkücü atılımlar giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün yaptıkları söyledikleri dışında Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır." (Bk. Tütengil, Ulusal Eğitimin Atatürkçü İlkeleri, Türk Dili, S.254, s.188, Kasım 1972).

"Bu büyük millet bayramı"nın 50. yılını, okumasız-yazmasız ve Türkçesiz yurttaşlarımızla birlikte kutlamanın hüznünü duymamalıydık. Tek başına bu başarısızlık bile Cumhuriyet'in ilk elli yılında tümüyle "ulusal" olamayan "milli eğitim"imizin "bütünleme"ye kaldığına tanıklık etmeye yeter.

 

50. YILINDA CUMHURİYET'İN İLK GÜNÜNE BAKIŞ

Atatürk'ün "büyük millet bayramı" olarak nitelediği Cumhuriyet'in 50. yıldönümü, insan ömrü ölçüsüyle yolun yarısından ötesi, tarihin ölçüsüyle kısa sayılacak bir zaman parçasıdır. Ne var ki, toplumsal değişmelerin hız kazandığı bu 50 yıllık dönem Türk toplumunu çatıdan temele etkileyen köklü oluşumları birlikte getirmiş, yaşayışta ve düşünüşte, dünya görüşünde ve hayat anlayışında yer alan keskin dönemeçler "Türkiye Cumhuriyeti"ni yeni bir "mission"la tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu yeni "görev" bağımsızlığını kazanmak yolunda "mazlum milletler"e umut ışığı olmaktır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa düşmanı denize döküp ayağının tozuyla Ankara'ya dönünce, Külebi'nin dediği gibi, "atının teri kurumadan" yeni bir Türk Devleti'ni Anadolu bozkırında oluşturmak için "yeni yeni savaşların peşinde" yüklendiği görevi amacına götürecektir. Cumhuriyet'in ilanı, devletin niteliğini gösteren önemli aşamalardan biri olmuştur.

"Nutuk"ta bu önemli doğuşun öyküsüne geniş bir yer verilmiştir. 28 Ekim günü akşam yemeğinde Çankaya'da bir araya gelen "paşa"lara ve "mebus arkadaşlar"ına söylediklerini şöyle anlatır:

"Yemek esnasında; yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz! dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, sureti hareket hakkında, kısa bir program tespit ve arkadaşları tavzif ettim."

Öykünün gelişmesi önce bir hazırlık çalışmasından geçer:

"O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar, erkenden beni terk ettiler. Yalnız İsmet Paşa, Çankaya'da misafir idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra bir kanun lâyihası müsveddesi hazırladık."

1921 tarihli Anayasa'nın bazı maddelerini değiştirmek suretiyle Cumhuriyet'in ilanını düşünüp kararlaştıran Kemal Paşa, ertesi gün, yani "29 Teşrinievvel (Ekim) 1923 Pazartesi" öğleden önce saat 10'da "Halk Fırkası"nın Grup Yönetim Kurulu'nda ele alınan "Heyet-i Vekile intihabı" sorununun çıkmaza girmesi üzerine kendisine başvurulunca 28/29 Ekim gecesi hazırladığı kanun taslağını önerir. Uzun tartışmalardan sonra önerinin kabul edilmesi üzerine de konu Meclis'e gelir. Teklifin kanunlaşması üzerine alkışlarla "Yaşasın Cumhuriyet!" sadaları birbirine karışır.

"Nutuk"ta "tarihi an" kısaca anlatılmıştır:

"Efendiler, Meclisçe Cumhuriyet kararı 29/30 Teşrinievvel (Ekim) 1923 gecesi saat 8.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 8.45'te Reisicumhur intihap olundu. Keyfiyet aynı gece bütün memlekete tebliğ ve her tarafa gece yarısından sonra, yüz bir pare top endaht edilerek ilan olundu."

158 üyenin oybirliği ile "Ankara Meb'usu Gazi Mustafa Kemal Paşa"nın Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesinden sonra yaptığı kısa konuşmada yer alan şu sözleri bugün de hatırlanmaya değer:

"Daima, muhterem arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir surette yapışarak onların şahıslarından kendimi bir an bile müstağni görmeyerek çalışacağım. Milletin teveccühünü daima noktai istinat telâkki ederek hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mes'ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır."

Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar yeni atılımların yöneticileri ve aydınları sardığı yıllar olur. Devrimler birbirini izler. Devrimin ideolojisini yapmak için bir araya gelen aydınların oluşturduğu "Kadro" hareketinin 1932 yılında başlayabilmesi kadar, "İlkkânun-Sonkânun 1934-1935" işaretini taşıyan 35-36. sayı ile sona ermesi de Türk Devrimi açısından onulmaz bir kayıp olmuştur. Derginin 1. sayısında yer alan imzasız başyazıda söylenenler düşündürücü bir tanık sayılabilir:

"Türkiye, bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı.

Bu güne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilâl geçirdik. İhtilâl, inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır.

Bu ihtilâl safhasında dursaydık inkılabımız akim kalırdı. Halbuki o, genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tesviye edilmiş bir zemin üstünde yarınki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılabımız, derinleşme ve genişleme istikâmetindedir."

Biz, yine Cumhuriyet'e dönelim.

Kuruluşunun 10. yılında Atatürk'ün Ankara'da yapılan büyük törende söylediği ve tarihe "Onuncu Yıl Söylevi" olarak geçen konuşmada, Cumhuriyet'in 50. yılında da düşünülmeye değer ışıklı tümceler yer almaktadır:

"Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir."

"Yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz."

"Yurdumuzu dünyanın en mâmur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız."

"Geçen zamana nisbetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız."

"Türk Milleti,

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim."

Atatürk'ün büyük "Nutuk"u sona erdirirken 20 Ekim 1927 günü söyledikleri "Cumhuriyet" ve "Gençlik" kavramlarını birbirine bağlamaktadır:

"Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir."

Zihinlere yer eden bir uğursuz tabloyu çizdikten sonra da sözlerini şöyle bağlayacaktır:

"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır."

Cumhuriyetimiz ikinci 50 yılına başlarken, "yaşta" ve "başta" genç "cumhuriyetçi"ler olarak görevimizi bilelim. (*)

 

TÜRKİYE: GEÇİŞ TOPLUMU

Cumhuriyetin ilk 50 yılı, ülkemizde meydana gelen toplumsal değişmeler açısından belli bir doğrultuyu izlemektedir. Böylece, çıkış noktası ile ulaşılmak istenilen amaç arasında, hızı ve yaygınlık alanı tartışma konusu olsa bile, sürekli bir değişmeler dizisi söz konusudur. İlk bakışta değişik kökenli, fakat kendi aralarında bağlantılı olan toplumsal değişmeler, hayatımızın bütün alanlarını kapsayan bir ''geçiş''i biçimlendirmektedir. Buna dayanılarak Cumhuriyet Türkiye'sinin bir ''geçiş toplumu'' olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Toplumsal hayatımızdaki değişme olayını çevreleyen 50 yıl, Türkiye'de yaklaşık olarak bir insan ömrü, gelişmiş ülkelerde ise ömrün üçte ikisidir. Bireyler için oldukça uzun sayılan 50 yıl, toplumlar için kısa bir zaman aralığıdır. Ne var ki son 50 yıl, toplumumuz için, durukluktan dinamizme yönelmeye başlatan önemli itici güçlerin tarih sahnesine çıkışına rastlamaktadır. Bunların ilki, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na dayanan Türk Devrimi, ikincisi, yüzyıllardır özlemle beklenen uzun barış yılları, üçüncüsü de Anadolu'nun bugüne değin tanık olmadığı bir nüfus artışıdır.

Toplumsal olanla iktisadi olanın, bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmadığını ve karşılıklı bir etkileşim içinde bulunduğunu gözeterek, iktisadi gelişme için öne sürülen bir aşamalar dizisinin, toplumsal hayat için de geçerli olduğunu öne sürebiliriz. Bu takdirde, ünlü iktisat tarihi profesörü W. W. Rostow'un iktisadi bakımdan bütün toplumları içine yerleştirdiği beş kategori, toplumumuzun aşamalarını da açıklamamıza olanak hazırlayan şu beş aşamaya dönüşecektir: Geleneksel toplum - Hazırlık aşamasındaki toplum - Harekete geçme aşamasındaki toplum - Toplumsal olgunlaşma yolundaki toplum - Kitle tüketimi çağındaki toplum.

Bu şemadan yola çıkılarak, 1937'lerde harekete geçme aşamasına varan Türkiye'nin 1973'lerde olgunlaşma yolunda ilerlediği söylenebilir. Elbette bir aşamadan başka bir aşamaya geçiş, toplumların bütün kesimleri için geçerli olmamaktadır. Toplum yapısı ve dokusu, bazı kesimlerinde değişmeye ve yenileşmeye daha yatkın, bazı kesimlerinde ise yeterince hazırlıklı değildir. Bunun bir sonucu olarak, 1973'lerin Türk toplumu, oranları değişik dört bölümlü bir toplum görüntüsü vermektedir: Önemi gittikçe azalan ''geleneksel toplum'', henüz ''hazırlık aşamasında'' bulunan bir toplum bölümü, ''harakete geçme aşamasında'' gördüğümüz önemli bir bölüm ve büyük kentleri çevreleyen bir ada görünüşünde de olsa ''olgunlaşma yolunda toplum''. Hemen belirtelim ki, cumhuriyetin 50. yılında toplumumuzun göze çarpan belirgin niteliği bir geçiş toplumu olmaktır. Geçiş çağının temel özelliğini ise şöyle özetleyebiliriz: Tarım kesimine dayanan toplumun yerine sanayi, ulaştırma, ticaret ve hizmet kesimlerini egemen kılmak.

Genel doğrultusunu işaret ettiğimiz bu değişme, toplumsal hayatımızı dört bir yanından kuşatan şu ''geçiş''leri ortaya çıkarmaktadır:

cTarım toplumundan sanayi toplumuna,

c Kırsal yerleşmelerden kentsel yerleşmelere,

c Biçim kazanmamış, iki katlı sosyal yapıdan, çok katlı ve tabakalı sosyal sınıf yapısına,

c Teokratik bir toplumdan laik bir topluma.

c Tekçi (monist bir toplumdan çoğulcu (plüralist) bir topluma,

c Yasal eşitlikten ve özgürlükten, gerçek bir eşitliğe ve özgürlüğe,

c İçe dönük ve görece kapalı bir toplumdan, dışa dönük ve açık bir topluma,

c Ulaştırmasız-habersiz-örgütsüz ve birbirinden kopuk bir yaşantıdan, toplumsal bütünleşmeye ve örgütlenmiş bir topluma,

c Padişahların, kişilerin ve dar çıkar çevrelerinin buyruğundan, halkın hükümdarlığına, yani genel seçim mekanizmasına dayalı demokratik bir topluma,

c Kaderci, gelenekçi ''bir lokma, bir hırka'' toplumundan, akılcı, yenilikçi ve sosyal özlemlerle dolu bir topluma.

On noktada topladığımız ''geçiş''ler, bize kalırsa cumhuriyetin ilk 50 yılında, yazımızın başında söz konusu ettiğimiz ''itici güçler''in derin etkisiyle meydana gelen yapısal değişikliği dile getirmektedir. Olaya iktisadi bakımdan bir yaklaşım, kumaşın öteki yüzünde ''kapitalistleşme süreci''nin bulunduğunu, İzmir'de 1923 yılında toplanan ''Türkiye İktisat Kongresi''ne bağlanan umutlar boşa çıkınca devletin iktisadi hayat üzerindeki etkisinin arttığını, 1950'den bu yana da yapısal değişiklikleri hızlandıran, gittikçe plana bağlayarak yürüten bir ''Büyük burjuvazi''yi oluşturma ve güçlendirme çabalarını su yüzüne çıkarmaktadır.

1923 yılında nüfusu 10 milyon olan Türk toplumu, 1973 yılında 38 milyona varmıştır. Nüfusumuzun sayıca ve nitelikçe değişmesinin yanı sıra, yukarıda sıraladığımız ''geçiş''lerde ''kişi'' ya da toplumsal bir kurumun ''üye''si olarak kazandığı özellikler, gereksinmeleri ve özlemleri gittikçe büyüyen bir toplumu da ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Ne var ki geçiş döneminin en büyük özelliği olan ikili değerlendirme ve bakış açısı henüz çözüme ulaşmış olmaktan uzaktır. Bu nedenle toplumumuzun her kesiminde karşılaştığımız iyimserlik / kötümserlik, huzursuzluk / mutluluk, eskiye bağlılık / yenileşmeye istek, düzeni tutma ve koruma / düzeni değiştirme çabaları, ''geçiş olgusu'' karşısında takınılan tavırların kişilere ve kurumlara yansıması olarak değerlendirilmek gerekir.

''Varılan Nokta''yı merak edenler, aradıkları cevabı, 1973 yılında yayımlanan ''Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin 50 Yılı'' adlı kitabın 488. sayfasında bulacaklardır: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin 50 yıllık ömrünü geçirdiği zaman aralığı dünyanın ileri toplumları için büyük atılımların gerçekleştirildiği bir dönemdir... Türkiye'yi gelişmiş toplumlarla karşılaştırarak belli ölçüde karamsarlığa düşmek yerine elli yıllık kalkınmanın somut örnekleri üzerinde durmak daha gerçekçi olacaktır. Bugün Türk toplumu umutlarıyla, yaşama düzeyiyle ve özlemleriyle 1923'lerin toplumunu çok geride bırakmıştır. 1973'lerin Türk toplumu sanayileşme sürecine girmiş, ekonomik ve sosyal ölçüleri büyümüş, hızlı gelişmenin ortaya çıkardığı toplumsal devinimin sorunlarını çözmeye çalışan yepyeni bir toplumdur.''

1973 Türkiyesi, bir yandan 50 yılın somut verilerini objektiflikle değerlendirirken, bir yandan da karamsarlığa düşme pahasına olsun, gelişmiş ülkelerle bir karşılaştırmayı gözden uzak tutmamalıdır ki, ikinci 50 yıl, gereken atılıma ve yönteme kavuşma umudunu canlı tutabilsin.

 

MUSTAFA KEMAL ÇİZGİSİ

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın tarihe armağan ettiği Mustafa Kemal çizgisi aradan yıllar geçtikçe yeni boyutlar kazanıyor. Çığır açıcı yanı, başkaldırdıkça güzel ürünlerini veren ulus gülleri gibi, dünyamızın çeşitli kesimlerinde tarihe yeni sayfalar ekliyor. Böylece, dünyanın dört bir köşesinde tanık olduğumuz bağımsızlık savaşlarında Mustafa Kemal çizgisi belirginlik kazanmakta, başka bir deyişle, yirminci yüzyılın niteliğini ortaya koyan tarihsel parıltı bütün görkemiyle dünyamızı aydınlatmaktadır.

Aradan yıllar geçtikten sonra, soğukkanlılıkla olayımıza eğildiğimizde, Mustafa Kemal çizgisini oluşturan noktaları açık-seçik izleyebiliyoruz. Türkiye örneğinden yola çıktığımızda ''çıkış noktası''nın Atatürk'ün ''Nutuk''unda iki ölçek içinde dile getirildiği görülür. ''Vaziyet ve manzara-i umumiye'' adını taşıyan Türkiye ölçeği, 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan ülkemizin görünüşüdür: ''...Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın riyasetindeki kabine âciz, haysiyetsiz, cebin, yalnız padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete razı.

Ordunun elinden esliha ve cephesi alınmış ve alınmakta... İtilâf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan kıtaat-ı askeriyesi; Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihayet, mebde-i kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 335'te İtilâf Devletlerinin muvafakatiyle Yunan ordusu İzmir'e ihraç ediliyor'' (65).

Onurdan yoksun yöneticiler, elinden silah ve cephanesi alınmış bir ordu, düşman çizmeleri altındaki yurt köşeleri ve İzmir'e çıkan Yunan ordusu ''Türkiye ölçeği'' içindeki ''Durum ve genel görünüş''tür. Atatürk, Büyük Söylev'ini tamamlarken ''çıkış noktası''nı bir kez de ileriye dönük bir görüntü planında ve ''Dünya ölçeği''nde gözler önüne serer: ''... İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir'' (66).

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal çizgisinin ''çıkış noktası'' koşullar ne denli ağır olursa olsun, en büyük güçlerin ve yengilerin temsilcisi düşmana, onun işbirlikçilerine karşı bağımsızlığı elde etmek için başkaldırmadır.

Mustafa Kemal çizgisinde bu ''başkaldırma''nın yöneldiği ''amaç'' da önemli bir ''nokta'' olarak belirlenmiştir: Tam bağımsızlık (istiklâl-i tâm). Dikkate değer yan, amaçlanan tam bağımsızlığın ödün tanımazlığı, ''durum ve genel görünüş''le bağlantısının ancak inançla, umutla, alın teri ve kanla kurulmakta oluşudur. Bütün bağımsızlık savaşlarının pusulası olan ''tam bağımsızlık'' Mustafa Kemal çizgisinde, çekiçle demir döğer gibi, çevresine kıvılcımlar saçarak vurgulanmıştır: ''İstiklâl-î tâm, bizim bugün, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu aslisidir. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı deruhte edilmiştir... Bizden evvelkilerin irtikâp ettikleri hatalar yüzünden, milletimiz, lafzan mevcud zannolunan istiklâlinde, mukayyed bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye'yi cihanı medeniyette kusurlu gösteren neler mutasavver ise, hep bu hatadan ve hep bu hataya tebaiyyetten neşet etmektedir... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. Âlim, cahil bilâistisna, tekmil efradı milletimiz, belki içinde mündemic müşkülâtı tamamen idrak etmeksizin, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve sonuna kadar kanını akıtmağa karar vermiştir. O nokta; istiklâl-i tâmmımızın temini ve idamesidir.

İstiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi, siyasi, mali, iktisadi, askeri, harsî ve ilâh, her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve meleketin, manayı hakikisiyle istiklalinden mahrumiyeti demektir'' (67).

Altını çizdiğimiz tümcelerin de gösterdiği gibi, bütüncül bir bağımsızlık anlayışından yola çıkan Atatürk, yüklenilen görevin yalnız ulusa karşı değil tarihe karşı da yüklenildiğini söylerken Mustafa Kemal çizgisinin evrensele uzanan yanını da ''nokta''lamaktadır. Bize kalırsa ulusal olandan evrensel olana uzanan ve Türkiye'nin öncülüğünün yarattığı umut halkalarını belirleyen bu ''nokta'' iki konuşmasında (1922 ve 1933) dile getirilmiştir:

- ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir'' (68).

- Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.

Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır'' (69).

Mustafa Kemal çizgisi, belirtmeye çalıştığımız gibi, ulusal'dan evrensel'e doğru uzanan ''nokta''lardan oluşmaktadır. Yeni bir devletin Anadolu bozkırında kuruluşuna varan Ulusal Kurtuluş Savaşı, tarihe karşı da bir görev ve sorumluluk yüklendiğinin bilincindedir. Bu bilinç, canını dişine takarak savaşan bir ulusu, azgelişmiş ülkelerin, günümüzde yaygınlık kazanan deyimle Üçüncü Dünya'nın ön-siperlerine getirmektedir. Ne var ki, ''mazlum milletler''e büyük bir umut ışığı, izlenmesi zorunlu bir kurtuluş yolu gibi görünen Mustafa Kemal çizgisinin, öğreti planında eksik kalan önemli bir yanı olmuştur. Bu eksik yan, Türkiye'nin, giderek Üçüncü Dünya ülkelerinde etkinliğinin azalmasına yol açtığı gibi, ülke içinde de bunalımlara sürüklenmesinin baş nedenlerinden biridir.

Öğreti planında eksik kalan yan, evrensel bir olgunun şahdamarı görünüşündeki Mustafa Kemal çizgisinin yüklendiği tarihsel ''mission''un bir sisteme ulaştırılamamış olmasıdır. Fikir hayatımızda ''Kadro hareketi'' diye adlandırılan ilginç atılım, derginin ilk sayısında da açıklandığı gibi, Türkiye'deki oluşumu sistemleştirmeyi amaçlıyordu: ''Türkiye bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılâba İDEOLOJİ olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibarile, tarihin en manalı hareketlerinden biri olan inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir.. İnkılâbın kendine has CİHAN TELÂKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır'' (70).

Atatürk'ün Cumhuriyetin 10. yıldönümü vesilesiyle Kadro dergisinde yer alan sözleri (s. 22, s. 3, Ekim 1933) kendisinin de bu doğrultuda özlemler taşıdığına tanıklık etmektedir: ''Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk milletine hâs meslek ve medodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet olduğunu yazmıştı. Kadro'ya bu maksadında geniş muvaffakıyet temenni ederim''. Atatürk'ün ''şevk ve cesaret veren'' sözlerine karşın Kadro'nun yaşamı üç yıl sonunda tamamlanmıştır. (S. 35-36, Aralık-Ocak, 1934-1935).

Kadro hareketi içinde yer alan düşünürlerden Şevket Süreyya'nın (Aydemir) önce bir kitapta (İnkılâp ve Kadro, Ankara 1932) üzerinde durduğu, sonra bir yazı dizisinde Kadro'da geliştirdiği ''İnkılâbımızın İdeolojisi'' (sayı 18-21) ''muhtelif içtimaî hareketler içinde Milli Kurtuluş hareketimizin asliyetini ve eşsizliğini isbat ve teyide'' çalışıyordu. Ne var ki, adı geçen kitabının ''Son söz''ünde yer alan şu satırlar 1975 yılında da geçerliğini korumaktadır: ''Bütün tarih devirlerinin en derin manalı hareketlerinden biri olan Türk Inkılâbının mana ve mahiyetini izah yolunda genç neslin, kendi üstüne düşen fikri vazifeyi, bu inkılâbı başaranların eşsiz kahramanlıkları ile mütenasip bir enerji ile henüz kavramadığını burada işaret etmek lazımdır''. (s. 174).

Yarı-sömürgelikten ulusal kurtuluş hareketlerine geçişi simgeleyen Mustafa Kemal çizgisinin düşünürünü yeni kuşaklardan araması, belki de onun hem talihi, hem de talihsizliğidir.

 

ATATÜRK'ÇÜ KUŞAKLARI BEKLEYEN GÖREV

Kırmızı gülün alı var

Kolay kolay gelir miydi bir Mustafa Kemal

Bir Mustafa Kemal yetmedi bre şahin aman

Bir Mustafa Kemal daha

 

Bedri Rahmi Eyuboğlu

 

1975'ler Türkiye'si, sürüp gelen inanç bunalımı nedeniyle, kaçınılmaz iki soruyu gözler önüne sermektedir. Bu sorular şöyle biçimlendirilebilir: Atatürk nasıl tamamlanır? Kemalizm bir öğreti midir?

Birinci soruyu doğuran eylemdeki ve kuramdaki gedikler, öyle görünüyor ki, değişik çevrelerce de kabul edilmekte, fakat eksiklerin nasıl giderilebileceği konusunda bir görüş birliğine varılamamaktadır. Bunu doğal karşılamak gerekir. İki uç nokta olarak, eskiye dönüşü amaçlayan ''restorasyon'' özlemcileriyle Türkiye Cumhuriyeti'nin yörüngesini değiştirme heveslilerini bir yana bırakacak olursak karşımızda iki seçenek kalmaktadır: Atatürk tamamlanmasını ikinci bir Atatürk'ten bekleyenler; Atatürk'ten yola çıkarak ve Atatürk'ü anlayarak Atatürk'ü tamamlamayı düşünenler.

Çözüm yolunu ikinci bir Atatürk'te arayanlar benzer koşulların mı, genel seçim mekanizmasının mı, yoksa ''Kahramanlar'' yazarı Thomas Carlyle'ın düşlediği gökten zembille yüryüzüne inen ''büyük adam''ın mı tarih sahnesine çıkacağını belirlemiş değildirler. Akla daha yakın görünen ikinci seçenek ise, bazı varsayımları birlikte getirmektedir:

a. Belli koşulların bir sonucu olan tarihsel olayın en belirgin niteliği ''biricik'' oluşu, bu nedenle de tekrarlanmasının söz konusu olmayacağıdır.

b. Gerek eylemde (pratikte), gerek kuramda (teoride) saptanabilecek eksik - gedikler tarihsel olaya özgürlük kazandıran niteliklerden yola çıkılarak tamamlanabilir.

c. Yeni koşullar ve gereksinmeler, yeni yorumları, açıklamaları ve uzantıları zorunlu kılmaktadır.

ç. Demokratik çözüm yolundan vazgeçilemeyeceğine göre, kültür ve bilinçlenme düzeyinin yükseltilmesi gerekmektedir.

d. ''Yeni Atatürkçülük'' diyebileceğimiz politika dizgesi toplumsal bir içerik kazandığı ölçüde halk kitlesinin onayını alabilir. İnsan Hakları Bildirgesi ve Anayasa ilkeleri bu dizgenin kaçınılmaz boyutlarıdır.

Atatürk'ten yola çıkarak Atatürk'ü tamamlamanın düşünce planında başlıca iki çıkış noktası vardır: 1. Atatürk'ü bütün eylem ve düşünceleriyle yakından tanımak. 2. Evrensel bir niteliği de olan Atatürk'ün tarih sahnesine çıkışı ve Türk Devrimi üzerine yapılan yayınları ve yorumları izlemek. Atatürk biyografyası, Atatürk'ün bütün söylev ve demeçleri, çevirileri, mektupları, anıları vb. birinci çıkış noktasının içeriğidir. İkinci çıkış noktası, yayımlandığı ölçüde birinci çıkış noktasını da kapsayan çalışmalardır. Bu çalışmaların ''kronoloji'' ve ''bibliyografya'' öbeklerinde toplandığı görülür.

Başlangıçlarında yabancı araştırıcıları bulduğumuz bu tür çalışmalar günümüzde sevindirici bir olgunluğa ulaşmıştır. Prof. Dr. Gotthard Jaeschke'nin 1939 ve 1941 yıllarında dilimize de çevrilen ''Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi''ni izleyen Sami N. Özerdim'in 1963 ve 1966'dan sonra ''yeniden yazılmış 3. basım''ını 1974'te sunduğu ''Atatürk Devrimi Kronolojisi'', Dr. Utkan Kocatürk'ün 1973'te yayımlanan ''Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi'' yararlı ve güvenilir kaynaklardır.

Prof. Dr. Herbert Melzig'in 1941'de başlattığı ''Atatürk Bibliyografyası'' çalışmaları, Muzaffer Gökman'ın sürekli çabalariyle günümüzde olgunluğa ve bütünlüğe kavuşturulmuştur. 1963 yılında yapılan birinci baskısını bir yana bırakacak olursak, ''Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası''nın 1968'de yayımlanan ''ilaveli 2. bası''sı, 1974'te birinci cildi izleyen ikinci cildi (Ek: 1) yurt içinde ve dışında yapılan çeşitli yayınları izlememize olanak hazırlamış bulunmaktadır.

Öyle görünüyor ki, günümüze değin yurt içinde ve yurt dışında yapılmış olan çalışmalar, söz konusu ettiğimiz varsayımlar doğrultusunda bir ''tamamlama'' işlemine girişebilmek için ortamı yetesiye hazırlamış sayılabilir. Önemli olan, sürüp giden inanç bunalımından kurtulabilmek için Atatürk'ten yola çıkmak seçeneğinin yaygınlık ve olgunluk kazanmasıdır.

İkinci soru, konunun başka bir açıdan tartışılması sayılabilir. Kemalizm bir öğreti midir? sorusu karşısında, biraz da öğretinin tanımının geniş ya da dar tutulmasından kaynaklandığını sandığımız, iki karşıt görüş belirmiştir. 1936 yılında yayımlanan Tekin Alp'ın ''Kemalizm''i, adının da gösterdiği gibi, Kemalizmin bir öğreti olduğu görüşündedir. 1933 yılında ''Türk nasyonalizmi''nin uluslararası fikir akımları karşısındaki yerini belirleyen Şevket Süreyya, yazı dizisini şu özetle sona erdirir: ''Milli kurtuluş hareketleri gerek tarihi menşeleri, gerek ana prensipleri, gerek inkişaf istikametleri itibariyle asrımızın beynelmilel fikir ve cemiyet hareketlerinden faşizm ve ihtilalci sosyalizmden tamamiyle ayrı bir keyfiyet arzetmektedir. Harice karşı kayıtsız ve şartsız istiklâl, siyaseten ve iktisaden cüzütam olmak davası, dahile karşı ileri teknikli, teşkilatlı, şen, mütecanis ve yüksek kültürlü bir millet olmak davası milli kurtuluş hareketlerinin bilhassa Türk nasyonalizminde kemalini bulan objektif prensiplerdir''. (Kadro, S. 21, s. 13). Yaptığı kıyaslamaya ve sıraladığı niteliklere bakılırsa 1933 yılının Şevket Süreyyası da, 1965 yılının Şevket Süreyya Aydemir'ine kıyasla, Tekin Alp'a daha yakındır.

''Üçüncü Adam'' da ''doktrin''in tanımını yaptıktan sonra Ş. S. Aydemir ''hayır'' diye yanıtladığı ''Atatürk bir doktrin adamı mıydı?'' sorusunu sorar. Ona göre, ''Atatürk bir doktrin adamı değildi. Çünki Atatürk, önceden sistemleştirilmiş ve tartışılabilse dahi fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı, nazari formasyonu da buna göre değildi''. (Adı geçen yapıt, İstanbul 1965, C. III, s. 501).

Bizim burada değinmek istediğimiz bir çelişki değil, Kemalizm'in bir öğreti olarak dizgeleştirilmesinin Mustafa Kemal'den beklenemeyeceğidir. Birbiriyle bütünleşen düşünce ve eylemleri, öteki öğretilere karşı takındığı tavır ve dünya görüşü, kendisine özgü yanları olan bir öğretinin malzemesini gözler önüne sermiştir. Cumhuriyet'in 15. yıldönümüne kadar kendi sağlığında, 1938'den bu yana da Atatürk'süz Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılaştığı her güçlük ve atlattığı her ''badire'', esasında kemalist öğretinin geçirdiği bir sınama, verdiği bir sınavdır. Atatürkçü kuşakları bekleyen görev, düşünceyi ve gelişmeyi boğan kalıplarda sıkboğaz etmeden, Atatürçü anlayış doğrultusunda ve yeni gereksinmelerle yatkın bir düzenlemenin gerçekleştirilmesidir. Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun dile getirdiği özlemi Mustafa Kemal'in yolunda yürüyen bir ''ideolog'' olarak tasarlamak, bize kalırsa, akla daha yakın olan bir yorum olur. Bu bekleyişin nasıl sona ereceğini ''zaman'' gösterecektir.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

ATATÜRKÇÜLÜKLE İLGİLİ SORULAR VE YANITLARI

 

1961

S. - Üniversite'de Bir ''Atatürk Enstitüsü'' Kurulmalı mıdır?

C. - Bilindiği gibi ''Enstitü''ler, özellikle üniversitelere bağlı olanlar, belirli bir konuda derinliğine çalışmalar ve araştırmalar yapılması için kurulmaktadır. ''Atatürk Enstitüsü'' adını alacak bir araştırma merkezi Ankara Üniversitesi'ne bağlı olarak yıllardır faaliyette bulunan ''İnkılap Tarihi Enstitüsü''nü akla getirmektedir. Çünkü, söz konusu ettiğiniz enstitü, devrim konularını ilk planda ele almak lazımdır. Ankara'daki enstitü, Türk Devrimi'nin Tarihi konusunu ele alarak özellikle belgeleri toplamakla ilgilendiğine göre, ikinci bir enstitüden de aynı işi beklemek fazla olur. Öyleyse, ''Atatürk Enstitüsü'' daha farklı bir alanda çalışmalıdır. Bu alan, kanaatimce, Atatürk Devrimleri'nin sosyal yönü, oluş şartlarıyla bağlılığı ve cemiyete kazandırmaya çalıştığı yeni değerlerin yorumlanması ve anlatılmasıdır.

Bu maksadı gerçekleştirebilmek için özel bir kitaplığın teşkili, yerli ve yabancı araştırıcıları belirli konuları işlemeye teşvik, konferans ve seminerler tertipleyerek Atatürk konusunu ''duygu'' planından ''düşünce'' planına aktarma gibi çalışmalar böyle bir enstitünün kurulmasını gerektirmektedir. ''Dogma'' haline getirilen fikirlerle beslenen köstekleyici bir tutum ve işin kolayına kaçma, Atatürk ve eserleri için de en büyük tehlikedir.

Öyleyse bu konuyu aklın dışığında ve ilmin objektifliği ile ele almak Atatürk'ün isteğine uygun bir anlayış olacaktır. Atatürk konusunu ve devrimleri kendi çıkarlarına göre anlayıp bir paravan gibi kullananlara karşı koymanın en isabetli yolu budur:

 

1962

S. - Son yıllarda bir rejim buhranı içinde bocalayıp duruyoruz. Sizce yurt yönetimi işlerinin Atatürk ilkelerine ve yurt yararına uygun olarak en sarsıntısız bir şekilde yürütülebilmesi için nasıl bir yol tutulması gerekir. Yani, memleketimizin şartlarına en uygun düşecek demokrasi şekli hangisidir ve particiliğin bizde kişi çıkarları peşinde bir meslek haline gelmesini önlemenin çareleri nelerdir?

C. - Türkiye'nin Batılı bir toplum olmasının koşulları Atatürk Devrimleri ile hazırlanmıştır. Yurt yönetimi bu ilkelerin ışığında ve Batılı bir toplum olma amacında dürüstlükle ele alındıkça rejim buhranına düşülmesi önlenebilir. Ne var ki, Atatürk Devrimleri nasıl, aydın bir azınlığın yukardan aşağı doğru gerçekleştirdiği bir hareket olmuşsa, Devrimlere karşı halk kitlelerini yekindiren tutum da yine aydın bir azınlığın kişisel çıkarları yararına ve yukardan aşağı yönetilmektedir. Devrimleri bölüp parçalama çabaları da ''cahil çoğunluk''tan değil, hep ''aydın azınlık''tan gelmektedir. Şu halde, aydının sorumluluğu ve karakteri konuları rejim buhranında küçümsenilmeyecek bir yer tutmaktadır.

Türkiye'de demokrasi de, öteki az gelişmiş ülkelerde örneğini gördüğümüz gibi, sosyal bir muhtevayı gözetmek zorundadır. Feodal bir topluluğun izlerini silmek için ister istemez otoriter olmalı, sınırlandırıcı ve eşitlik gözetici bulunmalıdır. Ülkenin insan ve madde kaynaklarını toplum yararına ve en verimli bir biçimde iktisadi kalkınmanın hizmetinde bulunduracak planlı bir çalışma yurt yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Halk için bir siyasal eğitim okulu olması gereken partiler sınıf yapısının temel görüşleri üzerine dayanmalı, parti disiplinli çıkarcı davranışlara fırsat vermemelidir.

Sözün kısası, demokrasi adını verdiğimiz ''halkın, halk tarafından ve halk için idaresi'' bir amaç olarak değil, yurt gereklerinin gerekli kıldığı doğrultudaki bir yönetimin aracı olarak anlaşılmalıdır. Bunun dışında kalan her şey bir ayrıntı olmaktan öteye gidemez.

1971

S. - Son zamanlarda Atatürk'e ve Atatürk Devrimlerine sağdan ve soldan saldırılar çok artmış ve sertleşmiştir. Hatta Atatürkçülüğü temelden yıkmaya çalışanlar da görülmekte bu arada.

Zaten yeteri kadar bölünmüş olan halkımız arasında yayılmaya çalışılan bu yıkıcı akım hakkında ne düşünürsünüz? Bu ortamı yaratan nedenler nelerdir sizce?

C. - ''Atatürk Devrimi'' dediğimiz yeni bir ''değerler düzeni''nin ve ''dünya görüşü''nün 1970 Türkiye'sinde eleştirilmesi olağan, ''saldırılar''a uğraması ise şaşırtıcı değildir. Sorunuzda belirsizlik içinde dile getirilen ''sağdan ve soldan saldırılar''ın iyice anlaşılması için şu noktalar üzerinde durmamız gerekmektedir:

1) ''Atatürk Devrimi''nin olduğu gibi ''saklanması'' elbette söz konusu edilemez. Bu devrimin anlaşılması, tamamlanması ve geliştirilmesi Atatürkçü düşüncenin baş kaygısı olmalıdır. Bunun içindir ki, düşünce ve eylem planında bir eleştiri çok olağandır; üstelik, Atatürk Devrimi'ni (isterseniz daha doğrusu olan ''Türk Devrimi'' diyelim) canlı tutmak için de zorunludur.

2) ''Türk Devrimi''nin getirdiği ''değerler düzeni''nin ve ''dünya görüşü''nün yerine, bu devrimle bağdaşmaz görüşleri koyarak yeni bir ''devrim'' yapmayı amaçlayan ''aşırı''ların tutumu da şaşırtıcı sayılmalıdır. Çünkü ''dondurulan'' her düşünce sistemini, ''geri''ye, ya da ''ileri''ye doğru değiştirme çabaları var olacağı gibi, yerine geçirilmesi için ''mevcut olan''ın yıpratılıp yıkılması da, ister ''karşı devrim'', ister ''devrim'' niteliğinde olsun, ''aşırı''ların istediği bir şeydir.

3) Laiklik platformu üzerinde yükselen Türk Devrimi'ni teokratik platforma yerleştirme görüşünde birleşen ''karşıdevrim''ciler, konunun düşünce planında tartışılmasından dikkatle kaçınarak ''saldırı''larına Atatürk'ü seçmiş görünmektedirler. Ortaya sürdükleri iddiaların ''Atatürk imajı'' ile bir ilgisi bulunmadığı gibi, kişisel kusur ve zaafları ''doğru düşünce ve eylem''leri çürütmek için öne sürmenin de bilimsel bir dayanağı yoktur.

4) Sınıf açısından Türk Devrimi'ne bakan ve Atatürk'ü bir ''burjuva devrimcisi'' gibi yorumlayan kelimenin gerçek anlamındaki ''solcu'' görüş, teokrasi özlemcilerinin aksine, tartışmayı, kuralına uygun bir biçimde yürütmektedir. Yapılacak şey bu tartışmalara aynı kural çerçevesinde kalarak karşılık vermektir.

5) Türkiye'de hâlâ edebiyatın öncülüğü süregeldiği için, önemli bazı konular roman kahramanlarının aracılığı ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. Böylece, bir yandan düşündüklerini ortaya koyarken bir yandan da ''küçük'' kahramanlarının gölgesine sığınır görünen yazarlarımızın, açıkyüreklilikle düşüncelerini ortaya koymaları beklenir.

Fikir özgürlüğünü gerçekten benimsiyor ve bizim gibi düşünmeyenlere de, objektif tartışma ölçüleri içinde, aynı özgürlüğü tanıyorsak ''doğru''yu bulmanın yolundayız demektir. Bize öyle geliyor ki, Atatürk ve Türk Devrimi konularındaki yanlış tutumlar bugünkü durumu yaratmıştır. Öte yandan, içtenlikten yoksun ve ''politika esnafı'' diye niteleyebileceğimiz bir ''çıkarcı''lar takımı da iktidar ve oy hesapları uğruna büyük tahribata sebep olmuştur ve olmaktadır.

 

1972

S. - 1. Bugünkü öğrenim ve kültür şartlarımız içinde bizi Atatürk'ün çizdiği ''Çağdaş uygarlık düzeyine erişmek'' hedefine en kısa yoldan ulaştıracak bir ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri sizce neler olmalıdır?

2. Bu reformun kapsamı içinde orta öğrenimin Türkçe ve edebiyat dersleri programlarında ne gibi değişiklikler yapılmasını gerekli görürsünüz?

C. - 1. ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri konusunda düşündüklerimi belirtmeden önce, ''çıkış noktası'' niteliğindeki bir görüşümü hatırlatmak istiyorum: ''Öteki yurt sorunlarından bağımsız olarak kendi başına bir eğitim ve öğretim sorunu yoktur. Eğitim ve öğretim sorunu sosyal yapıya bağlı olarak biçim kazanmakta, bu görünüşü ile bir determinizmin neticesi olmaktadır. Bir veri olarak ele alınan eğitim ve öğretim sorununun karşısına, sosyal yapıyı belli yönlerden değiştirmek amacını güden eylemci görüşler konulabilir. Ülkelere ve çağlara göre değişen bu iki uç anlayışın yanı sıra, ''gerçek''lerle ''ülkü''leri belli oranlarda bağdaştıran görüşler ortaya çıkmaktadır''. (Bk. Sosyal Yapımıza Bağlı Eğitim ve Öğretim Sorunları, İstanbul 1971, Refiî Şükrü Suvla'ya Armağan kitabı içinde, s. 185).

Sorunuzda yer alan ''Atatürk'ün çizdiği (Çağdaş uygarlık düzeyine erişme) hedefi'', yukarıda işaret edilen seçeneklerden ''gerçek''lerle ''ülkü''lerin bağdaştırılmasına öncelik verildiğini gösteriyor. Soruya bağlı kalarak, ''temel ilkeleri'' şöyle özetleyebilirim:

a) Kapsamı bakımından: Bir ayrım gözetilmeksizin herkes için parasız ve zorunlu olan, köyde-kentte %100 gerçekleştirilen ilköğretimden sonra, eğitim ve öğretim, insangücü planlamasının gerektirdiği nitelik ve nicelik ölçüsünde, yalnız istidat ve kabiliyeti objektif ölçülerle saptananlara sağlanmalıdır.

b) Yönetimi bakımından: Milli Eğitimin, sadece devletin gözetimi ve denetimi altında bulundurulması yetmez. ''Eğitim ticareti''nin, her kademede, önlenmesi ve Öğretim Birliği Yasası'nın özüne ve sözüne bağlı kalınarak sadece devlet eliyle yurütülmesi zorunludur.

c) Yöntemi bakımından: Yakın çevreden, ''bugün''den ve toplumun yetenekli bir üyesi yapma amacından yola çıkarak, gerekli olanı, geçerli olanı, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi öngören ve uygulamaya dayanan yöntemlerle aklın yaşantımıza katılması yüksek oranda gerçekleştirilmelidir.

ç) Evrene dönüklüğü bakımından: Sanılanın aksine, ulusallık ve evrensellik karşıt kavramlar değil, birbirini tamamlayan ve güçlendiren kavramlardır. Bunun içindir ki, evrene dönüklüğün başarı şansı ulusallığın sağlanması ölçüsünde artar. Tarihin topluluğumuza mal ettiği ''gerçek''ler ve ''ülkü''ler, başta ''dil bilinci'' olmak üzere, Milli Eğitim Reformu'nun yapı taşları olarak işlenmelidir.

d) Reform stratejisi bakımından: Milli Eğitim Reformu, bir yandan ''veri'' olarak bugünkü eğitim karmaşasını değerlendirirken, bir yandan da eşitsizlik ve dengesizliklere yol açan sosyal yapı sorunlarına yönelmelidir. Toplumun gelişme eğilimlerini ve dinamik oluşumunu hesaba katmayan ''reformcu'' bir tutumun, kum üzerine yazı yazmaktan farkı yoktur; bugüne değin ''reform'' adına yapılanlar da, bu nedenle, sözde kalmıştır.

2. Kısaca şunları söyliyeyim:

- Dil bilincini ve sevgisini güçlendirici bir tutum,

- Örneklere dayalı dilbilgisi,

- ''Çağdaş'' sorunlara yönelen metinler,

- Gerçekçi yazarlar - yaşayan yazarlar önceliğinde bir edebiyat anlayışı,

- Toplumumuzun ilerlemesinde edebiyatın öncülüğünün belirtilmesi.

 

1973

S. Türkiye'mizin Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü durumu nedir ve ne olması gerekir?

C. - Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü Türkiye'nin durumunu ''nedir?'' ve ''ne olması gerekir?'' açılarından saptayabilmek için, bir kumaşın iki yüzü gibi olması gereken ''düşünce'' - ''eylem'' ikiliğinden yola çıkabiliriz.

Görünen odur ki, geçen yılların ''Türk Devrimi''ni bölmeye yönelen çabalarından sonra şimdi de sıra çarpıtılmış düşünce/eylem temeli üzerine kurulu ''Atatürkçülük''lere gelip dayanmıştır. Bir yandan, kendi ''eylem''lerine uygun düşen ''Atatürkçü düşünce'' imalcilerine, bir yandan da ''Atatürkçü düşünce'' ile ilgisi bulunmayan anlayışlara dayalı sözüm ona ''Atatürkçü eylem''lere sık sık rastlamamızın kökeninde bu çarpıtılmışlık yatmaktadır. Bütün bu olup bitenlerin kökeninde ise Atatürk'ü ''olduğu gibi'' kabul etmek yerine, küçük-büyük çıkarlar uğruna ve kendimize göre, ''olması gereken'' bir Atatürk görüntüsü yaratmak isteği vardır. Sonuç olarak, herkesin ''Atatürkçü'' olduğu, fakat türlü-çeşitli Atatürkçülüklerin kol gezdiği bir dönem yaşıyoruz.

''Öz'' yitirilince ortada ''biçim'' kalıyor, daha doğrusu ''biçim'' öne geçerek ''öz''ü arka plana itiyor. Bundan da kocaman bir ''biçimsellik'' doğuyor. Atatürk'ü anma törenlerinden tutunuz, bir kenti ziyaretinin yıldönümüne ya da öğrencilik yaptığı okulun ''yoklama''sına kadar karşımıza çıkan hep bu biçimselliktir. Bu biçimsellik uğruna O'nun yerine koyduğumuz bir ''büst'' karaya çıkmakta, trenden inmekte, ölümünün yıldönümüne rastlayan 10 Kasım'larda gazete ve dergiler kara başlıklarla donanıp eğlence yerleri tatil edilmektedir. Böylece, ''Atatürk'e saygı''da kusur edilmemeye çalışılmaktadır. Ne var ki, Atatürk'e saygının yolu, bu yol değildir.

Bize bir efsane kahramanı gibi görünse de Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881-1938 yıllarını kapsayan bir yaşamı, savaşçı ve devrimci karakterini oluşturan, birbirinden ayrılması imkânsız, düşünce ve eylemleri vardır. Düşüncelerini ve eylemlerinin kendi açısından açıklanmasını basılı kitaplardan öğrenmek zor değildir. Başta ''Nutuk'' olmak üzere ''Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri'', güvenilir bir ''biyografi'' ile birlikte bize ''Atatürk''ü verebilir. Şu halde, Atatürk'e ulaşmak hiç de güç değildir. Önemli olan, Gazali'nin körleri gibi ''fil''i bir yanından yakalayıp tutarsız ve dayanaksız sonuçlara varmak yerine, ''bütün''ü olduğu gibi kavramaktır. Böylece, ''tactique'' zorunluluklardan ileri geldiği kuşkusuz olan bazı kıvrımlar dışında, bir kumaşın iki yüzü durumundaki düşünce/eylem bütünleşmesinden doğan ''gerçek Atatürkçülük''e ulaşılır.

Atatürk'ü bir ''evliya'' mertebesine yükselterek dokunulmaz hale getirenlerle kendi çıkarları doğrultusunda Atatürkçülükler yaratanlar, Atatürkçü düşüncenin özüne karşı olmakta birleşmektedirler. Gerçekte, çok ''Atatürk''ler olmadığı gibi birden ziyade ''Atatürkçü''lük de yoktur... Üstelik, Atatürkçülük bir ''tarih'', olup bitmiş bir ''olgu'' değil, yarına açık bir ''süreç'', yeni gereksinmelerle tamamlanıp olgunlaşacak canlı bir örgendir. Atatürk'ün ''devrim'' anlayışı, geleceğe uzanan bu yenilenme ve tamamlanma sürecini içermektedir. Öyle görünüyor ki, işin başında yer alan ''Atatürk'ü anlamak'', iyi ve doğru değerlendirmektir. Bir ''yol açıcı'' olduğu kuşkusuz bulunun Atatürk'ün ''yol gösterici'' olmakta devam etmesi ''Atatürk'ü tamamlamak''la sağlanabilir. Bunun da yolu, Atatürk'e içtenlikle bağlı kalmak, karşılaşılacak yeni ''durumlar''ı kendilerini onun yerine koyarak çözmek geleneğini sürdürecek sorumlu yöneticilere sahip olmaktır. Bana kalırsa iyimser olmamız için sebep çoktur.

 

1974

S. - Cumhuriyet'imizin 50. yılında, bunca bocalamalardan sonra toplumsal yaşamımızın, kültür ve eğitimimizin Atatürk Devrimleri çizgisinde yeniden değerlendirilmesi için neleri gerekli görürsünüz?

C. - Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk 15 yılı (1923-1938) Cumhurbaşkanı olarak Atatürk'le birlikte geçmiş, ''Yeni Türkiye''nin üzerinde yükseldiği köklü dönüşümler ve temel değişiklikler bu süre içinde gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün ölümünden bu yana ise, ''Atatürksüz Cumhuriyet'' 35. yılını tamamlamış bulunmaktadır. 29 Ekim 1923 öncesini de, en azından 23 Nisan 1920'de başlatarak, ''Cumhuriyetsiz Atatürk'' diye adlandırmak mümkündür.

Cumhuriyet yönetimini Atatürk'e bağlı görerek onun ölümüne umut bağlayan çevreler boş bir hayale kapıldıklarını anlamakta gecikmemişlerdir. Bazı bakımlardan eleştirilere açık olsa da İsmet İnönü'nün iktidardaki ve muhalefetteki kararlı tutumu Cumhuriyet'i güçlendirmekte etkili olmuştur. Her şeye rağmen 35 yıllık bir ''Atatürksüz Cumhuriyet'' döneminin varlığı bile, ''Yeni Türkiye''nin sağlam temeller üzerinde yükseldiğinin ve kökleştiğinin kanıtı olarak değerlendirilmelidir.

Cumhuriyet'imizin 50. yılında, sorunuza değişik açılardan bakmakta yarar vardır:

1) Cumhuriyet'in ilk 50 yılı, beklenen ve umulanla, gerçekleştirilen ve ulaşılan bakımından yeterli ve doyurucu olamamıştır. ''Kadro'' yetiştirmeye gereken önemin verilmemesi ''bocalama''ların başlıca nedenlerinden biri olmuş, tek parti'den çok partiye geçişin yarattığı çalkalanmalar ve acemilikler zaman kaybına yol açmıştır.

2) Toplumsal yaşamımızın, kentlerde olduğu kadar köylerde de büyük bir değişikliğe uğradığını, çağdaşlaşma, yenileşme ve özgürleşme özleminin, biraz yavaş ve geç de olsa, toplumumuzun bütün kesimlerini sardığını söyleyebiliriz. Ne var ki, yüzeysel ve biçimsel izlenimlere bağlı kalanlar için, yanıltıcı sonuçlara götürebilecek bir ortam, yer yer, bugün de söz konusudur. Bize kalırsa, önemli olan insanın giysileri değil, düşünceleri ve özlemleridir.

3) Kültür ve sanat alanlarında, yerli, geleneksel ve halk kavramlarına bağlı değerlerimizin çağdaş teknikle yeniden yoğurulması amacı, bir ara öykünmeye ağırlık verildikten sonra, Yahya Kemal Beyatlı'nın ''kökü geçmişte olan gelecek'' formülüne uygun bir biçimde yaratılara yönelmiştir. Ulus, ülke ve tarih olarak kendimize özgü olanı çıkış noktası yapmadan, soylu kültür ve sanat yapıtlarına varılamıyacağı artık anlaşılmıştır.

4) Eğitim alanında olduğu gibi öteki alanlarda da önemli olan, Atatürkçü Düşünce'nin ''öz''ünde yer alan ilkeleri ve değerleri egemen kılmaktır. Bunun yolu, demokratik anlayış çerçevesinde, anlatma - inandırma ve benimsetme yöntemidir. Halka karşı çıkılarak bir düşünceyi zorla ve tartışmasız topluma kabul ettirme biçimi gerilerde kalmıştır. Yönetici ''kadro'' ve aydınlar, Atatürk Devrimi çizgisindeki bir yeniden değerlendirmeyi ancak bu yolla başarılı kılabilirler. ''Halka rağmen''in yerine ''Halkla birlikte - Halk için'' almıştır.

 

KAYNAKLAR

Bu kitapta bir araya getirdiğimiz yazılarla yanıtların ilk yayın yerleri ve tarihleri şöyledir:

  1. Çizgi (Diyarbakır), sayı 1, 1 Şubat 1953.

  2. Vatan, 10 Kasım 1958.

  3. Cumhuriyet, 11 Kasım 1964.

  4. Türk Dili, sayı 170, Kasım 1965.

  5. Türk Dili, sayı 182, Kasım 1966.

  6. Yeni Ufuklar, sayı 187, Aralık 1967.

  7. Yeni Ufuklar, sayı 222, Kasım 1970.

  8. Cumhuriyet, 12 Kasım 1970.

  9. Türk Dili, sayı 242, Kasım 1971.

10. Yeni Ufuklar, sayı 230, Kasım 1972.

11. Cumhuriyet, 11 Kasım 1972.

12. Türk Dili, sayı 254, Kasım 1972.

13. Yeni Ufuklar, sayı 240, Eylül 1973.

14. Atatürk ve Devrim, Ankara 1973, s. 61-69.

15. Cumhuriyet, 30 Ağustos 1973.

16. Cumhuriyet, 29 Ekim 1973, (50. Yıl Eki).

17. Yeni Ufuklar, sayı 242, Kasım 1973.

18. Cumhuriyet, 2 Aralık 1973.

19. Türk Dili, sayı 290, Kasım 1975.

20. Yeni Ufuklar, sayı 266, Kasım 1975.

 

YANITLAR

 

1961: Gece Postası, 11 Aralık 1961, s. 4.

1962: Varlık Yıllığı 1962, İstanbul 1961, s. 204-205.

1971: Varlık Yıllığı 1971, İstanbul 1970, s. 236-237.

1972: Varlık Yıllığı 1972, İstanbul 1971, s. 258-259.

1973: Varlık Yıllığı 1973, İstanbul 1972, s. 242-243.

1974: Varlık Yıllığı 1974, İstanbul 1973, s. 231-232.

 


KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI 6/6

KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI (1919-1970)

6 .BÖLÜM

Dr. BERNARD CAPORAL

Çeviren: Dr. ERCAN EYÜBOĞLU

D - Evliliğin sona ermesi

Yurttaşlar Yasası'nın kabulünden önce, klasik İslam hukukuna uygun olarak, evlilik bağının koparılmasının üç yolu vardı: kocanın karısını tek yanlı olarak boşaması, pazarlıklı boşanma ve yargısal son verme.

1 - Tek yanlı boşama, yalnızca kocaya tanınmış keyfi biçimde evliliğe son verme ayrıcalığıydı. Bir başka deyişle, erkek kararına gerekçe göstermek zorunda olmadığı gibi mahkemeye başvurma gereksinimi de duymuyordu, karının olurunu almaksa zaten yararsızdı.

Hukukçuların kabul ettiği iki tip boşanma vardı: kurallara uygun boşama (sünni) ve yenileştirilmiş boşama (bid'at) ya da kurallara aykırı boşama; zira bu sonuncusu birincinin yanında daima var olagelmişti. Y. Linant de Bellefonds bu iki boşanmayı birbirinden şöyle ayırır:

İster kurallara uygun sünni boşamada, ister kurallara aykırı boşamada olsun koca, cinsel ilişkide bulunmama süresi boyunca (...) her an kararını değiştirme ve ortak yaşama dönme hakkına sahiptir, buna karşılık karının bu karar değiştirme hakkında rızası bile alınmaz. Bu tür caymalar ancak iki kez olanaklıdır, üçüncü boşamada, daha söz ağızdan çıkar çıkmaz ayrılık kesinleşir.

Fakat, sünni boşamada koca:

Bu boşama formülünü ancak kadının aylık hastalanmaları dışındaki kuru bir dönemde ve eşlerin evlilik ilişkilerine dönüşlerinden önce kullanabilir (...). Özetle, koca, gerçekten kurallara saygı göstererek karısını boşamak istiyorsa, bu ayrılma kararını ondan ayrılmaya en az eğilimli olacağı koşullarda vermelidir. Kurallara aykırı boşama da zaten yukarıda belirtilen zaman koşullarını hiçe sayarak gerçekleştirilir, hatta, o ilke olarak birbirini izlemesi gereken üç formülün bir tek istem bildirimi ile ağızdan çıkmasıdır (...). İstendiği an ve hangi koşullarda olursa olsun, ağza alınabilen, üçüncü bir formülün geri-alınmaz ve ani sonuçlarını doğuran bu tür bir boşanma (kurallara aykırı boşama), üstelik, kamu hukuku boşanması adı verilecek bir uygulama göstermiştir (132).

Boşamanın sonuçları nelerdi? Bunlar, evlilik bağının geçici olarak korunmasından kesin kopuşa kadar gidiyordu. Geri alınabilir ya da cayılabilir boşama da (Talak-ı Ric'i) evlilik, iddet sürdükçe varlığını geçici olarak sürdürüyordu; bu süre içinde koca, kararını değiştirip boşamayı geri alabiliyordu. Bununla birlikte bu boşama, içinde, kesin bir boşamanın tohumunu da taşıyordu. Nitekim, bir geri alma söz konusu olmaksızın iddet sona erince, boşama geri alınmaz bir nitelik kazanıyordu (bâyin): Talak-ı Bâyin ya da ayırıcı boşama adı verilen bu boşama ise, evliliği kesin olarak ortadan kaldırıyor, buna bağlı olan tüm hak ve ödevleri de yok ediyordu. Böylelikle de drahoma ve çeyizden arta kalan ne varsa geri istenebilirlik kazanıyor, eşler karşılıklı olarak birbirlerinin mirasçısı olma yeteneklerini yitiriyorlardı. Bununla birlikte eski-eşler yeniden evlenme hakkına sahiptiler, bundan dolayı da bu boşamaya küçük geri alınmaz boşama deniyordu.

Bunun karşısında yer alan ''büyük geri alınmaz boşama'' ise, aynı sonuçları doğurmakla birlikte, boşanan kadını boşayan kocaya haram kılıyor, daha doğrusu yeniden evlenmelerini kadının bu arada bir üçüncü kişinin karısı olması ve fizik olarak da onun olması koşuluna bağlıyordu. Burada, daha önce de sözünü ettiğimiz evlenmeye geçici bir engel söz konusuydu. Art arda (Sünni) ya da (kuraldışı boşamanın üçlü formülüyle) aynı anda üç boşama, son boşamayı büyük ve geri alınmaz boşama yapıyordu (133).

Ekleyelim ki, Hanefi hukukunda, boşama ''soyut'' bir hukuksal işlem olarak, ağızdan çıkar çıkmaz, dile getirenin gerçek iradesi ne olursa olsun, tüm sonuçlarını hemen doğuruyordu. Bu nedenle, bir korku ya da yanlışlık sonucu, içkinin etkisiyle ye da şaka olsun diye getirilen bir boşama bildirimi evlilik bağını ortadan kaldırıyordu.

Türk toplumunun bir yarası haline gelen bu tek yanlı boşamanın biçimleri ve özel koşulları üzerinde ayrıntılı biçimde durmak gerekiyordu. Oysa hukukçular, kullanımını kurallara bağlamak ve Kuran'ın sıkı bir yorumu ile olumsuz sonuçlarını azaltmak şöyle dursun, bu alandaki kolaylıkları alabildiğine çoğaltmışlardır. Belli bir erkek yaklaşımına uygun olarak bu erkek ayrıcalığını savunmak ve geliştirmek yoluna gitmişlerdir.

1917 Osmanlı yasası, erkeğin karısını tek yanlı olarak boşama hakkına dokunmaya cesaret edememiştir. Yasa kocada gerçekten bir boşanma istemi olmasını zorunlu kılıyor, gerçekten boşanmaya yönelik olmayan her türlü ikiyüzlülüğü, eylemi yok sayarak cezalandırıyordu (md. 104-105). 2- Çok karmaşık olan bu pazarlıklı (anlaşmalı) boşamanın (hulle) burada kadına, kendisini boşamayı kabul etmesi için kocasına bir tazminat önerme olanağı sağladığını belirtelim (134). Bu tazminatın konusu, kadının fiilen almış bulunduğu cihazın karşılığı gibi bir miktar para olabileceği gibi, karının, çocuklara karşı normal olarak kocaya ait bulunan evlilik sonrası yükümlülüklerin biri ya da birkaçını kendi üzerine alması da olabiliyordu.

Anlaşmalı boşama karı için pahalı başka kimi sonuçlar da doğurabiliyordu. Gerçekten, akçalı nitelikteki her türlü uyuşmazlığa bir son vermek amacıyla bu boşanma, eşlerden her birinin ötekine karşı kazanmış bulunduğu tüm malvarlığı haklarını sona erdiriyordu (135). Nitekim karı çeyizinden kalan bölümü artık kocasından istemiyor, nafakanın ödenmemiş kalıntılarını da ileri süremiyordu. Gerçi koca da, kendi yönünden, geçim giderleri için karısına vermiş bulunduğu ön ödemeleri geri isteme hakkını yitiriyordu. Ancak, bu tür ön ödemeler çok seyrek yapıldığı halde, kocanın yıllar süren bir evlilikten sonra bile karısına çeyizinin tümünü ödememiş olması ya da nafakanın ödenmesinde gecikmiş olması çok sık rastlanan olaylardı. Zaten kararlaştırılan tazminatı ödeme borcu altına giren karı, bir de, sık sık, kocasından olan alacaklarını ona bırakmak gibi bir durumla karşı karşıya kalırdı.

Bu çok pahalı yöntem dışında kadın, kendisini boşattırmak için başka yollara da başvurabiliyordu. Daha evlenme sırasında karı, müstakbel kocasını belli olayların ortaya çıkmasında, örneğin kötü işlemler ya da nafakanın ödenmemesi gibi durumlarla karşılaşılmasında kendiliğinden geçerli olacak bir koşullu boşama bildiriminde bulunmaya zorlayabilirdi. Bu koşulların gerçekleşmesi durumunda boşanma kendiliğinden gerçekleşiyordu. Yine, daha evlenme sırasında, karı, ayrıca, kendi kendine boşanma hakkını kocadan alabilirdi. Kendiliğinden yürürlüğe girmeyişiyle birinciden daha üstün olan bu yöntem, karıya evlilik bağını koparıp koparmamada en uygun zamanı ve ortamı seçip karar verme olanağını sağlamaktaydı. Ne var ki tüm bu dolambaçlı yolların olumlu sonuç vermesi, eylemde, kocanın iyi niyetine bağlıydı. Üstelik bu yollar çok az bilinirdi. Son olarak da pek az nişanlı kız ya da ana-baba, daha evlenmenin bağıtlanması aşamasında, müstakbel kocaya ya da damada, en azından hiç de hayra alamet olmayacak bu tür koşulları dayatmak isteyebilirdi.

3- XX. yüzyıl başlarının reformları öncesi Osmanlı İmparatorluğu'nda yürürlükte bulunan klasik İslam hukuku uyarınca kadın, ancak iki durumda evliliğin yargı yoluyla sona erdirilmesini isteme hakkına sahipti: kocanın cinsel organdan yoksun bulunması ve fizyolojik olarak iktidarsızlığı (136).

İncelememizin birinci kesiminde gördüğümüz gibi 1915'te padişah, çıkardığı iki ferman ile kadına, kocanın evden ayrılması ve nafakanın ödenmemesi ve kocanın delilik, cüzam ve abraş hastalığına yakalanmış olması durumlarında, evliliğe yargı yoluyla son verilmesi için kadıya başvurma hakkını tanımıştı (137).

1917 Osmanlı aile yasası bu fermanların hükümlerini benimsemekle birlikte (md. 122-126) ayrıca eşlerden her birinin geçimsizlik nedeniyle boşanma isteminde bulunabileceğini de eklemekteydi (md. 130). Ancak, bu yola başvurabilmek için, istem sahibinin suçlamalarını kanıtlayabilecek durumda olması halinde bile, bir aile meclisinin müdahalesi gerekiyordu (138). Böylece, evlilik bağının koparılması alanında eşlerin eşitliğine doğru önemli bir ilk adım atılmış oluyordu.

Erkekle kadın arasında tam eşitlik, boşanma söz konusu olduğunda cinsler arasında hiçbir ayırım gözetmeyen Yurttaşlar Yasası ile gerçekleşmiştir. Yasa, kocaya tanınan, karısını tek yanlı olarak boşama mutlak hakkı da dahil olmak üzere, evlilik bağının sona ermesine ilişkin tüm eski kuralları ortadan kaldırmış, bu konuda karar verme yetkisini bundan böyle yalnızca yargı organlarına vermiştir. Eşlerin başvurusunda da yargıç, ancak özel ya da genel ve belirtilmemiş yasal boşanma nedenlerinden birinin kanıtlanması halinde boşanmaya karar verebilmektedir.

Yurttaşlar Yasası boşanmayı gerektiren beş özel neden sayar:

1- Eşlerden her biri öbür eşin zina yapması nedeniyle boşanma isteminde bulunabilir. Karı-kocadan her birinin öbür eşin zina suçunu işlediğini öğrenmesinden altı ay ve her koşulda bu zinadan beş yıl sonra dava hakkı düşer. Bağışlama halinde dava açılamaz (md. 129). Kadınla erkeğin eşitliği Yurttaşlar Yasası açısından gerçekleştirilmiş olmakla birlikte, Türk Ceza Yasası daha başlangıcından beri kadına karşı daha sert bir yaklaşım benimsemiştir. Nitekim, TCK, zina yapan karıyı ve suç ortağı erkeği, kocanın başvurusu üzerine üç aydan otuz aya kadar hapis cezasıyla cezalandırırken, kocanın aynı cezaya çarptırılabilmesi için suç ortağını evlilik çatısı altında bulundurma koşulunu öngörüyordu (md. 440-441). 1 Haziran 1953'te TCK'nunda değişiklik yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, zina yapan karının çarptırılacağı cezanın üst sınırını üç yıla çıkarmıştır (139).

2- Karı kocadan her biri, cana kasıt, dövme, yaralama ya da ağır sövgü, pek kötü davranışlar gibi nedenler ileri sürerek evlilik birliğinin sona erdirilmesini isteyebilir. Zinada olduğu gibi burada da davanın, boşanma nedeninin öğrenilmesinden sonraki altı ay, her durumda da cereyanından sonraki beş yıl içinde açılması gerekir. Yine zinada olduğu gibi bağışlama ile dava hakkı düşer (md. 130).

3- Karı kocadan her biri, öbür eşin, -hırsızlık, dolandırıcılık, güvenin kötüye kullanılması, iffet ve namusa saldırı, sahtecilik, karaçalma gibi- aşağılayıcı bir suç işlemesi ya da kendisiyle birlikte yaşamayı çekilmez hale getirecek derecede onur kırıcı bir yaşam sürmeye başlaması halinde, her zaman boşanma davası açabilir (md. 131). Bu olayların boşanma nedeni olup olmadığı konusunda yargıca çok geniş bir değerlendirme yetkisi bırakılmıştır.

4- Karı kocadan her biri, evliliğin kendisine yüklediği ödevleri yerine getirmemek amacıyla yuvayı terk eden, ya da haklı bir neden olmaksızın evine dönmeyen öbür eş aleyhine boşanma davası açabilir; ne var ki, davanın açılabilmesi, bu terkin en az üç ay sürmüş olması ve devam etmekte bulunması koşuluna bağlanmıştır (md. 132).

5- Karı kocadan her biri, öbür eşin en az üç yıldan beri süren ve hekimlerce iyileşmez olduğu belirlenen bir akıl hastalığına uğraması sonucu ortak yaşamın sürekliliğinin çekilmez hale gelmesi nedeniyle her zaman boşanma davası açabilir. Akıl hastalığı, kusur aramayan tek yasal boşanma nedenidir (md. 133).

Boşanmayı haklı gösteren bu belirli, özel nedenler yanında, Yurttaşlar Yasası genel ve belirlenmemiş nitelikte başka boşanma nedenlerinin varlığını da kabul etmiştir. Nitekim yasa, başka herhangi bir açıklama getirmeksizin, aralarında, ortak yaşamın çekilmez bir hale gelmesine yol açacak derecede şiddetli bir geçimsizlik başgöstermesi durumunda eşlerden her birinin boşanma davası açabileceğini hükme bağlamıştır (md. 134). Aynı maddeye göre, eğer geçimsizlik eşlerden birine yüklenebiliyorsa ancak öbür eş dava açabilecektir. Evlilik birliğine yöneltilmiş tüm önemli dokunca ve zararlar, eşlerin sorumluluğu olsun ya da olmasın, burada taraflarca ileri sürülebilir. Mahkeme kararlarında karşılaşılan bu nedenlerden bazıları şunlardır: zina söz konusu olmamakla birlikte eşlerden birinin karşı cinsten biriyle gizli ilişkilerinin bulunması, dinsel ve ulusal duygulara ağır aşağılayıcı davranışlarda bulunma, eşlerden birinin ötekine karşı duyduğu onulmaz tiksinme duygusu, eşler arasında çok büyük bir kültür farklılığı bulunması, daha önceki bir evlilikten çocukların varlığı, tembellikten ya da suçlanabilir bir ihmalden doğan yoksulluk, vb. (140). Karının kısırlığı gibi kocanın ev giderlerini karşılayamaması da boşanma nedeni olarak ileri sürülemez. Ne olursa olsun, evlilik birliğinin bozulmasının gerçek nedenlerini bulup çıkarmak yargıcın görev ve yetkisidir. Gerçekten yargıç, geçimsizliğin gerçek nedenlerinin eylemli olarak varlığından kesin olarak emin olmadıkça boşanmaya karar veremez; yoksa, bu hüküm getirilmeseydi, karşılıklı konuşma yoluyla boşanmanın kabul edilmesine dönülmüş olurdu ki yasa koyucunun 134. maddeye vermek istediği anlam hiç de bu değildir (141).

Boşanmaya koşut olarak ve evlilik birliğini kurtarmanın son bir önlemi niteliğinde Yurttaşlar Yasası, eşlerin yeniden barışma olasılığını göz önünde bulunduran yargıcın kararlaştıracağı bir yıldan üç yıla kadar bir ayrılık kurumu da kabul etmiştir. Ayrılık kararı yargıcın kendi girişimiyle verilebileceği gibi eşlerin isteği üzerine de verilebilir. Tanınan sürenin bitiminde eşler ortak yaşama yeniden dönmeye karar vermemişlerse yargıç boşanmaya karar verebilir (md. 135 vd).

Dava ister boşanmaya, ister ayrılığa yönelik olsun işlemler başlar başlamaz yargıç özellikle karının barınma ve beslenmesine, eşlerin parasal çıkarlarının korunmasına ve çocukların korunmasına ilişkin önlemleri, almakla görevlidir (md. 137).

Boşanan kadın, evlenmeyle kazandığı durumu olduğu gibi korumakla birlikte evlenmeden önceki soyadını yeniden alır (md. 141). Yukarıda gördüğümüz gibi, kocası ölen ya da evliliği yok sayılan kadın gibi boşanan karı da, evliliğin sona ermesinden sonra aradan 300 gün geçmedikçe yeniden evlenemez (md. 95). Boşanma kararını veren yargıç ayrıca, suçlu gördüğü eşi, en az bir, en çok iki yıl süreyle evlenmekten yasaklayabilir. Ancak yargıcın vermiş olabileceği ayrılık süresi, bu sürenin hesaplanmasında sayılır (md. 142).

Yargıç, eşlerden birinin eski eşine vereceği ödencelerle ilgili kararlar da alabilir. Bu kararlardan daha çok karı yararlanır. Nitekim, var olan hatta var olması olasılığı bulunan bir çıkarı boşanma nedeniyle haleldar olan kabahatsiz karı-kocanın, kabahatli olan taraftan uygun bir ödence isteme hakkı vardır. Eğer boşanmaya yol açan nedenler kabahatsız karı-kocanın kişisel çıkarlarında zarara yol açmışsa, yargıç, ayrıca, belli bir miktar manevi ödenceye de hükmedebilir (md. 143). Bunun gibi, eşlerden biri boşanma sonucunda büyük bir yoksulluğa düşerse, yargıç, öbür eşi, boşanmaya neden olmamış bulunsa bile, gücü ile orantılı olarak bir yıl süreyle bir nafaka ödemeye mahkûm edebilir (144. md). Bu değişik akçalı katkılar, hak sahibinin evlenmesiyle hemen askıya alınır. Nafakaya gelince, o da, bundan yararlanan kişinin yoksulluktan kurtulması ya da yokluklarının belirgin biçimde hafiflemesi durumunda kaldırılır; borçlunun akçalı gücü nafaka miktarını ödemeye yetmiyorsa yargıç bu durumda da kaldırılmasını kararlaştırabilir (md. 145).

Mallara gelince, herkes, boşanma halinde, evlilik rejimi ne olursa olsun, kendi kişisel mallarını alır. Kâr varsa benimsenen rejim kurallarına göre eşler arasında dağıtılır; açık ise karısının yol açtığını kanıtlamadıkça kocaya aittir. Son olarak boşanmış eşler birbirlerinin yasal mirasçıları olma haklarını ve evlilik sözleşmesinden ya da boşanmadan önce yapılmış ölüme bağlı bir işlemden sağlanacak tüm çıkarları yitirirler (md. 146).

E- Miras (142)

Kişisel statünün ayrılmaz parçası olarak miras, Yurttaşlar Yasası'nın kabulünden önce, açıkça kadının aile içindeki aşağı konumunu ortaya koymaktaydı. Kuran'ın (143) son derece ayrıntılı kesim hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalan İslam hukuku, burada incelenmesi hem gereksiz, hem de olanaksız olan, son derece karmaşık bir miras mevzuatı geliştirmiş, bu mevzuat içinde de gerek ashab-ül feraiz, gerek asaba ve zevilerham denilen soy-kan akrabalarının miras hakları ayrıntılı biçimde düzenlenmişti. Bizi burada son derece yakından ilgilendiren bu kurallardan biri, tüm mirasçılar için erkeğin payını aynı kategori, sınıf, derece ve bağ içinde yer alan bir kadının payının bir katı fazla olarak belirlemekteydi. Bu kural, kocası ölen karıya da aynen uygulanıyor, aynı miras durumunda kocasına düşen payın sadece yarısına hak kazanıyordu. Bunun tek istisnasına, vasiyetçinin ana bir baba ayrı erkek ve kız kardeşleri oluşturuyordu: onlara düşen paylar birbirine eşitti. Ekleyelim ki vasiyetçi, kadın cinsten müstakbel mirasçıların kurbanı oldukları eşitsizliği hiçbir biçimde gideremezdi; zira saklı pay miktarını aşan kısımdan yasal mirasçılarından biri lehine tasarrufta bulunmaya hakkı yoktu. Bu saklı pay, ölenin bıraktığı malların üçte ikisini içeriyordu.

1917 Osmanlı yasası mirasa ilişkin olarak klasik İslam hukukuna hiçbir değişiklik getirmemiştir. Görmüştük ki bu yasa, yalnızca evliliği, evliliğin sonuçlarıyla sona ermesini düzenliyordu.

Yurttaşlar Yasası'na gelince o, başka alanlarda olduğu gibi miras mevzuatında da, cinsler arasında eşitlik ilkesine dayalı esaslı ve köklü değişiklikler getirmiş ve mirasa hakkı olan akraba sayısını sınırlandırmıştır. Artık ölenin yasal mirasçıları, evlilik dışı doğmuş çocuklar ve evlatlık ve bunların altsoyu olasılığı dışında, kan hısımları olarak üstsoyu ve altsoyu ile eşittir (144).

Kan hısımları arasında yasal miras dağılımı, Cermen hukuku hısımlık sistemi izlenerek yapılır. Ölenin altsoyu, birinci derecede mirasçılarıdır (md. 439), baba ve anası ile onların altsoyları ikinci derecede (md. 440), büyük baba ve büyük anası ile onların altsoyları ise üçüncü derecede mirasçılarıdır (md. 441) (145).

En yakın derecede mirasçı bulunması, ondan sonra gelen derecede bulunan mirasçıların mirastan pay almalarına engeldir (146). Aynı hısımlık derecesinde bulunan akrabalar arasında öncelik derece ile belirlenir. Aynı hısımlık içinde aynı derecede bulunan mirasçılar, cinsleri ne olursa olsun mirastan eşit pay alırlar. Aynı derecenin mirasçıları biri daha önce ölmüş ise onun payı ardıllık yoluyla her derecedeki altsoyuna geçer.

Yeni yasa aynı zamanda, miras haklarında eşlerin eşitliği ilkesini de benimsemiş ayrıca, eski hukuka oranla eşlere düşen payı da arttırmıştır. İslam hukuku kurallarına göre, karısı ölen koca, karısının altsoyu karşısında mirasın dörtte birini, altsoy dışındaki öbür kan hısımları karşısında ise yarısını alırken, kocası ölen karı, birinci halde mirasın ancak sekizde birine, ikinci halde ise dörtte birine hak kazanabiliyordu. Yeni rejim koca ile karı arasında hiçbir işlem farkı bırakmamıştır. Eşlerden biri öldüğünde öbürü dilerse mirasının yarısının kullanım hakkını, dilerse dörtte birinin mülkiyetini isteyebilir. Ölenin babası, anası ya da onların altsoyu ile yarışım halinde ise, sağ kalan eş, mülkiyetin dörtte birine, yararlanma hakkının ise yarısına hak kazanır; ölenin büyük ana ve büyük babası ve onların altsoyları varsa mülkiyetin yarısına, yararlanma hakkının dörtte birine sahip olur; bunların da yokluğu halinde ise mirasın tümüne sağ kalan eş sahip olur (md. 444).

Yurttaşlar Yasası ayrıca vasiyetçiye mirasçılarından bir bölümünü, dolayısıyla karısını ve kızlarını kayırma olanaklarını tanımıştır. Gerçekten, İslam hukukunda olduğu gibi yeni yasa da, vasiyetçiye, saklı pay miktarını aşan miras üzerinden ölüme bağlı tasarruflarda bulunma yeteneğini tanımıştır (md. 452). Dokunulmaz pay mirasçılarıyla bunlardan her birinin payını belirledikten sonra yasa, eski hukukun tersine olarak, vasiyetçiye, tasarruf oranı sınırları içinde kalarak mirasçılarına bağışlarda bulunma hakkını tanımaktadır (147).

Hanefi mezhebinin klasik İslam hukuku ve 1917 Osmanlı aile yasası düzenlemeleriyle karşılaştırıldığında, kadına erkek ile eşit hukuksal statü tanıyan Yurttaşlar Yasası'nın başlıca hükümleri işte bunlardır. Mustafa Kemal'in etkisiyle geçmişi yerle bir eden Türkiye, bu alanda gerçek bir hukuksal devrim gerçekleştirmiştir. SSCB'de yaşayan Türk nüfus içinde ve halk demokrasilerindeki Müslüman öğeler arasında gerçekleştirilenler bir yana bırakılırsa, bu devrimin Ortadoğu'da ve Akdeniz havzasının Müslüman ülkelerinde hiçbir dengine rastlanamaz. Türk Yurttaşlar Yasası'nın devrimci niteliğini ve onun kadına kazandırdığı hakları daha açık biçimde ortaya serebilmek amacıyla, bu bölümün bir sonucu olarak, bu sonuncu ülkelerde kadının kişisel statüsünün gelişimi ile hukukunu sergileyen bir tablo sunmak istiyoruz. Ancak bu tabloyu, klasik hukuku değiştiren yasaları kabul edip yürürlüğe koymuş bulunan birkaç Arap ülkesi ile sınırlı tuttuk (148).

III. SONUÇ

Müslüman-Arap ülkeleri yarım yüzyıldan beri genel olarak kişisel statü konusunda yasalarını yeniden düzenleme yoluna girmişlerdir (149). Bu yeniden düzenlemelerin normal yolu, reformistlerin tümünün öngördüğü içtihadın yeniden açılması olmak gerekirdi. Gerçekte ise reformları gerçekleştiren, içtihat değil, laik yasa koyucu olmuştur. Ne var ki yasa koyucu tıpkı Osmanlı yöneticilerinin tutumunu benimsemiş, bazen Batılı ve İslamcı çözümleri aynı yasada iç içe bir araya koymuş, bazen de hukuksal reformların öğelerini yalnızca ve yalnızca İslam hukuku kaynaklarında aramaya yönelmiştir. Bu İslam kaynaklarına başvuran yasa koyucu bazen müçtehid rolü oynamış ve böylece de Kuran ve Sunna'nın özgür bir yorumu sayesinde yeni bir çözüm yaratmıştır, bazen de, bir tek okula bağlı olmaksızın, eski müçtehidlerin getirdiği çözümler arasında bir seçme yapma yoluna gitmiştir. Ayrıca, getirdiği yasanın gerçek kökenini sık sık saklama yoluna başvurduğunu, yabancı bir çözüm getirdiği halde bunu İslam hukukunda bulup geliştirdiğini ileri sürme yolunu benimsediğini belirtmek gerekir (150).

Burada ele aldığımız Arap ülkelerinin (Mısır, Irak, Ürdün, Suriye, Cezayir, Fas, Tunus) benimsedikleri çağdaş yasaların hepsi, önce, özel karakterini korumaya devam etse de, sözleşmeye daha bir sertlik kazandırmak amacıyla, evliliği biçim koşullarına bağlamışlardır (151). Gerçekten, benimsedikleri koşullar yalnızca İslam hukukunun kabul ettiği kanıt araçlarına, özellikle de bir noter işlemi zorunluluğunun getirilmesine ilişkindir. Ne var ki, itiraf halinde yargıç, yazılı olarak var olmadığı halde evlilik bağının oluştuğunu kabule devam etmektedir.

Modern mevzuatın çoğunluğu Hanefi mezhebi doğrultusunda olduğu için, Abu Hanefi'nin düşüncesine uygun olarak, ergin kadının evliliğe onayını kendisinin getirmesini öngörür. Maliki mezhebi ülkelerinden ikisinde kişisel statü yasaları yürürlüğe konulmuştur: Tunus ve Fas yasaları. Tunus yasası kadının evlilikte onayını bizzat kendisinin vermesini öngörürken, Maliki ilkelerine bağlı kalan Fas yasası, buna karşılık kadının usulüne uygun olarak yetkilendirdiği velinin hazır bulunmasını gerekli görmektedir.

Zor kullanma hakkına gelince, bu durum, Hanefi mezhebi ülkelerinde ortadan kaldırılmıştır, çünkü evlenme için bir alt yaş sınırı getirilmiş, bu yaşın altındaki evlenmeler yasaklanmıştır. Örneğin ilke olarak bir genç kız Mısır'da 16, Ürdün ve Suriye'de 17, Irak'ta da 18 yaşından önce evlenemez. Bunun gibi genç bir erkek Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak'ta 18 yaşını bitirmedikçe evlenemez. Fizyolojik ergenliğin kanıtlanması koşuluyla yargıç, bu yaş alt sınırlarını kızlar için Suriye'de 13'e, Ürdün'de 15'e, Irak'ta 16'ya, erkekler için de Suriye ve Ürdün'de 15'e, Irak'ta ise 16'ya indirebilir.

Malikilerin ona verdikleri büyük önem dolayısıyla zor kullanma hakkı sorunu Fas'ta ve Tunus'ta özel bir keskinlikle ortaya çıkmıştır. Bu hak Fas'ta hâlâ genç kızlar üzerinde kullanılabilir. Kendi kendine kalınca kötü yollara düşebileceğinden korkulan genç kız için bu yola başvurulur, bununla birlikte bu zorla evlendirme kararını, eskiden olduğu gibi baba değil, yargıç vermektedr. Yasaya göre erkekler 18, kızlar 15 yaşını bitirmedikçe evlenemeyeceği için küçüklerin evlendirilmesi kaldırılmıştır. Bununla birlikte zorunlu nedenler varsa yargıç bu yaşların altında da evlenmeye izin verebilir. Fas yasa koyucusu, altına hiçbir zaman inilemeyecek bir yaş sınırı ise öngörmemiştir.

Tunus yasası, zora başvurma (cebir) hakkının her biçimini, gizli bile olsa, kaldırmıştır. Kadın, 17-21 yaş arasındaysa (medeni erginlik yaşı) velisinin yazılı iznini göstermek zorundadır. Erkekler için evlenme yaşı 20 olarak saptanmıştır. Tıpkı Fas'ta olduğu gibi yargıcın da altına inemeyeceği bir evlilik yaş sınırı ise belirlenmemiştir. ''Bu durumda yargıcın, hiç değilse erkeğe evlenme izni vermek için fiziksel yeterliğini belirlemede zorlukla karşılaşması doğaldır.'' (152).

Evlenmenin biçim ve yeterlik koşullarına ilişkin olarak gördüğümüz bu gevşeklik ve esneklik, kolayca tahmin edilebileceği gibi kadın aleyhine bir rol oynayabilecektir.

Evlenmenin engellerine gelince, İslam hukukunun sürekli olduğunu kabul ettikleri, tüm çağdaş düzenleyici metinler tarafından da benimsenmiştir. Buna karşılık geçici engeller konusunda, hiç olmazsa kimi ülkelerde, önemli reformlar gerçekleştirilmiştir. Biz burada çokeşli evlenmelerle din ayrılığı konularına değinmekle yetineceğiz.

Erkeğe dört karı ile aynı anda evli olma hakkı veren klasik çokeşli evlilik yürürlüktedir ve Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde sadece dört karılı evlenme durumlarında bir evlenme engeli oluşturur. Kimi yasalar bunu sınırlandırmayı denemişlerdir. Ürdün aile hakları yasası, Osmanlı çözümünü benimsemiş, Suriye'de yargıcın izni gerekli kılınmıştır, yargıç da bu izni, isteklinin akçalı olanaklarının elvermesi durumunda vermektedir. Irak'ta da bu izin, Suriye'deki gibi kocanın akçalı olanakları elverişliyse verilmekte, buna karşılık yargıç, eşlere karşı bir adaletsizlik olabileceği kaygısı ve kuşkusu taşıyorsa bu istemi geri çevirebilmektedir. Fas'ta, müstakbel karı evlenme sözleşmesine belli koşullar konmasını isteyebililir; kocasının tek karısı olma ya da kocası yeniden evlenmeye kalktığı takdirde boşanma isteminde bulunma hakkı. Yasa ayrıca ikinci karının nikâhının kıyılabilmesi için kocasının daha önceden evli bulunduğunun kendisine bildirilmiş olması koşulunu getirmektedir. Arap ülkeleri arasında tek örnek olarak Tunus'ta ise, kişisel statü yasası, Kuran'ın (4/129) reformcu bir yorumuna dayanarak, kocanın karılarına karşı adil olmasının manevi olanaksızlığını ileri sürer ve evli bir erkeğin yaptığı bir ikinci evliliği yok sayar.

Din ayrılığına dayalı engellere ilişkin İslam hukuku hükümleri ise hemen her yerde geçerliliğini korumaktadır ve Suriye, Fas, Irak ve Ürdün'de olduğu gibi modern yasaların çoğu tarafından açıkça belirtilmiştir. Soruna bilinçli olarak hiç değinmemekle Tunus Yasası bu engeli kaldırmış sayılabilirdi, fakat 5. maddenin dar bir yorumu ile yönetsel bir genelge, Cezayir'de de olduğu gibi Müslüman bir kadının Müslüman olmayan biriyle evlenmesini yasaklayan klasik yasaklamayı yürürlükte tutmaktadır.

Batılı hukuk sistemlerinde kabul edilen evlilik tanımını benimseyen (153) modern yasalar, evliliğin sonuçları bakımından ise genellikle İslam hukukunun klasik hükümlerini saklı tutmaktadırlar. Nitekim çeyizle ilgili İslam hukuku hükümleri aynen benimsenmiştir; bunun saptanması zorunludur ve kaldırılmasını öngören her türlü sözleşme yasaktır. Karı için bu kesin bir haktır ve üzerinde anlaşılan bölümü kendisine ödenmedikçe, evliliği reddetme hakkına sahiptir. Bununla birlikte, belirtmek gerekir ki Tunus gibi bir ülkede çeyizi sembolik bir miktara indirme eğilimi vardır. Karının ayrıca bakılmaya hakkı vardır. Yalnızca Tunus Yasası karının ev giderlerine katılmasını gerekli görür. Bu yasaya göre ayrıca gözetim hakkı hem koca hem de karı için bir ödevdir ve zina yapan koca ile zina yapan karıyı aynı ceza ile cezalandırır.

Boşanmada durum edir? Tunus dışında tüm Arap ülkelerinde kocanın karısını tek yanlı olarak boşama hakkı daima yürürlüktedir. Bununla birlikte, evliliğe tek yanlı olarak son vermede başvurulan çeşitli olanaklar Kuran perspektiflerinin titizliğine uydurulmuşlardır: Eşin sağlıklı ve özgür iradesi, asla üçlü olamayacak olan bildirimin keskinliği, teselli bağışının zorunlu kılınması vb. Burada da yine tek yanlı boşanmayı yasaklayan tek ülke, Tunus'tur; gerçekten bu ülkede tek geçerli boşanma, bazen boşanmayı isteyen eş girişiminin nedenlerini kanıtlamakla yükümlü olmasa da mahkeme önünde gerçekleşen boşanmadır. Cezayir'de 1959'da çıkarılan bir kararname gerçi Tunus çözümünü benimsemek istemiştir, ne var ki çok değişik biçimlerde uygulandığı gibi daima tartışılan bir kararnamedir. Karının boşanma isteminde bulunma hakkına gelince, bu konuda Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün gibi Hanefi mezhebinden Arap ülkeleri, Maliki mezhebinin kadına tanıdığı evliliğin sona erdirilmesine ilişkin geniş kolaylıkları benimsemişlerdir (kocanın yokluğu, beslenme ve bakımdan eksiklik, kocada kapatılmaz kusurların bulunması, pek fena işlemler, vb.).

Son olarak mirasa ilişkin kurallara gelince, modern Arap mevzuatı, bazı değişiklikler getirmekle birlikte klasik İslam hukuku kurallarını aynen benimsemişlerdir. Nitekim Suriye, Mısır, Tunus, Fas yasaları, temsil hakkının bulunmamasından doğan boşluğu kapatmak için ''zorunlu vasiyet'' gibi bir kurnazlık formülü benimsemişlerdir. Ölenin yaptığı varsayılan bu ''zorunlu vasiyet'' sayesinde altsoyların mirastan yoksun kalması önlenmiş olmaktadır. Öte yandan Tunus yasası hükümleri bazı kadın mirasçıları korumakta, amcalarla ölünün kimi erkek hısımlarını mirasçılar arasından çıkarıp, onlar yerine kızlarını ve kız torunlarını koymaya olanak tanımaktadır.

Görülüyor ki bu ülkeler bütününün izlemiş olduğu yol Kemalist Türkiye'nin benimsediğinden çok farklı olmuştur. Zengin gelenekli bir geçmişle köprüleri koparmak istemeyen bu ülkeler, kişisel statü konusunda var olan her şeyi yerle bir etmek yerine, hukukçu kuşakların kendilerine devrettiği hukuku evrim yoluyla geliştirmeyi yeğlemişlerdir. Ancak bu evrimin kadının gerçek kurtuluşu yönünde gerçekleştiği söylenemez.

Buna karşılık Türkiye, cinslerin eşitliğini tanıyan bir Yurttaşlar Yasası'nı kabul etmekle birçok Batılı ülkenin bile önüne geçmiştir. Nitekim İspanya'da evli kadın hâlâ hukuksal yeterlikte donatılmış değildir ve evlenmemiş bir genç kız tam erginliğe ancak 25 yaşında, genç erkek ise 21 yaşında ulaşmaktadır (154).

Amerika Birleşik Devletleri'nde bile hâlâ kimi federe devletler evli kadınların mülkiyet, çalışma, kendi kazançlarını kendileri alma ve mallarından vasiyette bulunma gibi haklarına kısıtlama getirmektedir. Ana-babanın çocuklar üzerindeki egeliği (velayeti) tüm federe devletlerce kabul edilmemekte, bunlardan bir bölümü egelik hakkını yalnızca babaya tanımaktadır (155).

Son bir örnek vermek için Fransa'da Yurttaşlar Yasası'nın, uzun süre kadına, Türk kadınından daha az haklar sağladığını vurgulamak gerekir. Evli kadının hukuksal yetersizliğinin kaldırılmasını görmek için 18 Şubat 1938 Yasası'nın çıkarılmasını beklemek gerekmiştir. Üstelik evlilik rejimlerine hiçbir değişiklik getirmediği ve koca lehine geniş ayrıcalıkları ayakta bıraktığı için bu ilan yalnızca kuramsal bir anlam taşıyordu. 22 Eylül 1942 tarihli yasa bu ayrıcalıkları sınırlandırırken, 13 Temmuz 1965 yasası da rejimlerini yeni baştan düzenliyordu. Bu değişik yeniden düzenlemelerden sonra, karı, gerçi ailenin yönetimine ortak olmuştur, ama onun yetkisi yalnızca bir danışma değeri taşıyordu. Ancak 4 Haziran 1970 yasası aile başkanı kavramının ortadan kalkmasını sağlamış, onun yerine birlikte yönetim kavramını getirmiştir (156).

Fakat Türk Yurttaşlar Yasası'nın görevi, Batılı ülkelerin yasaları gibi toplumsal değişmeleri onaylamak ve kurumlaştırmak değildir. O, gerçekle ilişkisinde bambaşka bir düzlemde yer almakta, onun önüne geçerek dönüşümüne katılmayı amaçlamaktadır. Bir ulaşılacak hedefler ve oraya varmak için izlenecek yollar toplamı gibi görünen bu yasa, gerçekte bir ''toplumsal güç''tür. Onu meydana getiren kişiler arasında, yenilenmiş bir ilişkiler tipi tanımladığı için, aileye yeni bir model önermektedir. Bu yasa gerçekten ''kabul edilmiş'' midir, içinden çıkmadığı, uzantısı olmadığı bir topluma, yeni davranış biçimleri benimsetebilmiş midir, Türklerin örflerinin âdetlerinin, kadınlara karşı psikolojik ve toplumsal davranışlarının değişmesini, Mustafa Kemal'in yeni Türkiye'de görmeyi istediği tüm bu değişiklikleri sağlayabilmiş midir? İşte, bu soruları, kadının aile içinde gerçekten işgal ettiği yer konusunda kendi kendimize soracağız.

TÜRK KADINI (1970-1990) Kronoloji

ÖNSÖZ

Ülkemizde unutulmaması gereken en büyük gerçek, yeşil karanlığın öncelikle kadınları tehdit ettiği ve edeceğidir. Bu gerçek asla unutulmadan hak ve kazanımlara sahip çıkmak gerekir.

Elinizdeki kitap geniş bir veri tabanı temelinde hazırlanmış, kadını ve kimliğini irdeleyen bir çalışmadır. Bu kitapta kronolojik bir çerçevede kadın ve kadın hareketi anlatılmaktadır.

Baskı ve dürtüleriyle, isyan ve inadıyla, başarı ve başarısızlığıyla, düşleri ve özlemleriyle, töre ve gelenekleriyle kadın mücadelesi dile getirilmektedir.

Kadının iş yaşamındaki, düşünce ve inançlarındaki, evinde ve sokaktaki sorunları vurgulanmaktadır.

Kentli, köylü, okumuş, okumamış kadının yaşam savaşımı verilirken, dünden bugüne değişmeyen liderlerin, değişen söylemleri, kadın sorununa yüzeysel yaklaşımları özellikle belirtilmektedir.

NEŞE DOSTER 1999

1970-1990 YILLARI ARASI TÜRK KADINININ EĞİTİM, HUKUK, TOPLUMSAL, SİYASAL, EKONOMİK ALANLARDA

KRONOLOJİK GÖRÜNÜMÜ

1970

OCAK: 1 Ocak Perşembe - Türk Kadınlar Birliği İstanbul Mimarlık Akademisi'nde öldürülen Battal Mehetoğlu'nun annesini 1969 yılının kadını olarak seçtiğini açıkladı.

3 Ocak Cumartesi - İstanbul Üniversitesi'nde ilk kez bir kız öğrenci, öğrenci temsilcisi seçildi. Fen Fakültesi Botanik Bölümü son sınıfında okuyan Gülderen Siklet (21), tek arzum demokratik üniversitenin kurulmasıdır dedi.

5 Ocak Pazartesi - Behice Boran TİP Genel Sekreteri seçildi.

24 Ocak Cumartesi - Bayan polis ve amirlere mini etek yasaklandı. Emniyet Teşkilatı çok acele kaydı ile yolladığı genelgede aşırı makyajı ve mini eteği yasaklayarak, önlük giyilmesini istedi.

29 Ocak Perşembe - Manisa'nın Gördes ilçesinde Süleymancılar, kadınları manto yerine çarşaf giymeye zorladı.

MART: 10 Mart Salı - Halide Edip Adıvar'ın Türk Kadınlar Birliği tarafından Sultanahmet Meydanı'nda dikilen büstünün açılışı sırasında gençler ''Bağımsız Türkiye'' diyerek gösteri yaptılar.

14 Mart Cumartesi - Halide Edip Adıvar'ın büstü, açıldıktan 3 gün sonra dinamitlendi. Olay Atatürk ilkelerine yapılan saldırıların bir yenisi olarak değerlendirildi.

22 Mart Pazar - Toplumsal olaylarda öldürülen gençlerin anne ve kız kardeşleri, gerçek barış ve insan eşitliğinin sağlanması için Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği'ni kurdular.

26 Mart Perşembe - Toplumsal olaylarda öldürülen öğrencilerin anneleri Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlara katillerin bulunması için dilekçe verdiler.

NİSAN: 4 Nisan Cumartesi - Kadınların yüzde 50'si hiç gazete okumuyor, yüzde 24'ü ise hiç radyo dinlemiyor.

19 Nisan Pazar - İsparta'da imam hatipli kız öğrencilerin hiçbir ulusal bayrama katılmaması yönünde Okul Aile Birliği ittifakla karar aldı. Kararın uygulanmasını sağlamak için bir de izleme komitesi kuruldu.

MAYIS: 8 Mayıs Cuma - DİE'ye göre Türkiye'de iş arayan kadınlar, iş arayan erkeklere göre daha şanslılar. İş arayan kadınların yüzde 97'si, erkeklerin ise yüzde 29'u işe yerleştiriliyor.

10 Mayıs Pazar - Türk Kadınlar Birliği, Gediz depreminde çocuğunu kaybetmesine karşın, görevinin başından ayrılmayan PTT memuresi Seher Badakbaş'ı başka çocukları ve insanları kurtarmak için görevini terk etmediğinden yılın annesi seçti.

16 Mayıs Cumartesi - Türk Ev Kadınları Derneği, üniversitelerin rektör, dekan ve profesörlerine mektup göndererek, üniversitelerdeki olayları onaylamadıklarını açıkladı.

HAZİRAN: 5 Haziran Cuma - Manisa'da gericiler mini etek avına çıktı.

9 Haziran Salı - Türk kadınının standart beden ölçüleri tespit ediliyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Kız Enstitüleriyle ortak yaptığı bir çalışmayla Türk kadınının standart ölçülerinin belirlenmesine başlandı.

14 Haziran Pazar - Yeşilköy Gümrüğü'nde bayan memurlar göreve başladı. Mor üniformalarıyla görev yapan bayan memurlara yerli ve yabancı turistler büyük ilgi gösterdi.

TEMMUZ: 13 Temmuz Pazar - TÜBİTAK Personel Müdürü Kısmet Burian kurumun grevine katıldığı için müdürlük görevinden alınarak uzmanlık kadrosuna verildi.

30 Temmuz Perşembe - Banknot Matbaası'nda çalışan kadın işçiler, toplusözleşme görüşmelerinden sonuç alınamayınca önce yemek boykotu, sonra da makyaj grevine başladılar. Türkiye Basın İş Sendikası yöneticileri kadın işçileri ziyaret ederek siyah eşarp dağıttılar.

EKİM: 23 Ekim Cuma - Nüfus sayımı sonuçlarına göre kadınların yüzde 67'si, erkeklerin yüzde 35'i okuma yazma bilmiyor.

KASIM: 2 Kasım Pazartesi - Behice Boran TİP Genel Başkanı oldu. Çok partili yaşama geçildiğinden bu yana ilk kez bir kadın, parti genel başkanlığına getirildi.

19 Kasım Perşembe - Çorlu'da Hacı Kasım Şirin adlı kişi, davasına bakan kadın yargıç Emine Öztürk'e ''Ben kadın hâkim tanımam. Sen kimsin ve buraya nasıl gelirsin'' diye hakaret edince tevkif edildi.

ARALIK: 5 Aralık Cumartesi - Kadınların siyasal haklara kavuşmalarının 36. yılı dolarken, yapılan incelemeler kadınların siyasetten koptuklarını ve özellikle seçilme haklarını kullanmada çekimser kaldıklarını gösteriyor.

1935 seçimlerinde 50 kadın adaylığını koymuş, Aydın'ın Çine ilçesinden 2 kadın, milletvekili adayı olmuştu. 8 Şubat 1935'te yapılan seçimlerde seçilen 399 milletvekilinden 17'si kadındı. Bu sayı şimdiye dek geçilememiştir. 1970'te 8 kadın milletvekili vardı. Kültür ve eğitim düzeyinde görülen büyük gelişime karşın kadın milletvekili sayısı giderek azalıyor.

6 Aralık Pazar - Türk Kadınlar Birliği Başkanı Günseli Özkaya, Türk kadınına seçme seçilme hakkının verilişinin 36. yılında pasif direnme kararı aldıklarını ve kutlama yapmayacaklarını söyledi.

1971

MART: 24 Mart Çarşamba - Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın bakanı Prof. Dr. Türkân Akyol, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı oldu. Nihat Erim kabinesinin tek kadın üyesi olan Akyol, ''Bir asker kızı olarak Anadolu'yu karış karış dolaştığım için sağlık sorunlarını iyi bilirim'' dedi.

NİSAN: 24 Nisan Cumartesi - Sağlık Bakanı Prof. Dr. Türkân Akyol, Hakkâri'de yaptığı konuşmada Atatürk devrimlerinin en büyüklerinden birinin kadın hakları olduğunu ve Türk kadınının Atatürk'e çok şey borçlu olduğunu söyledi.

MAYIS: 25 Mayıs Salı - Doğu Anadolu Bölgesi'nde ikinci kez bir kadın iki erkek rakibini büyük farkla geride bırakarak belediye başkanı seçildi. Elazığ'a bağlı Hankenli Bucağı Belediye Başkanı Hanife Töre, ilkokul öğretmeni.

28 Mayıs Cuma - TİP Genel Başkanı Behice Boran Ankara'da gözaltına alındı. Evinde arama yapıldıktan sonra gözaltına alınan Boran, Sıkıyönetim Komutanlığı'nca Yıldırım Merkez Komutanlığı'na götürüldü.

30 Mayıs Pazar - Behice Boran tutuklandı.

HAZİRAN: 16 Haziran Çarşamba - Oğuz Türklerinin geleneğini yaşatmak için Merkez Bankası'nca yeni paraların üzerine gelin başı konuldu.

23 Haziran Çarşamba - Aydın İmam Hatip Okulu beden eğitimi sınavına uzun manto ve sıkmabaşla gelen altı kız öğrenci hiçbir engellemeyle karşılaşmaksızın sınava alındı.

TEMMUZ: 23 Temmuz Cuma - Mitoloji yazarı ve çevirmen Azra Erhat, TCK'nin 121. maddesini ihlalden siyasi polisçe tutuklandı.

EYLÜL: 20 Eylül Pazartesi - 1952'den sonra ilk kez Filiz Vural Avrupa Güzeli seçildi.

EKİM: 15 Ekim Cuma - Prof. Dr. Bahriye Üçok, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü seçildi. Haberi yasta yatağında alan Üçok, 1919 Trabzon doğumlu. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi öğretim üyesi olarak çalışıyor.

KASIM: 2 Kasım Perşembe - Behice Boran ve arkadaşlarıyla ilgili gerekçeli karar açıklandı. Savunmaları sırasında Boran ve arkadaşlarının, sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek ve ülkedeki sosyal nizamları devirmeye matuf bir yapılanma içinde oldukları tespit edildi ve TCK'nin 141/1. maddesi uyarınca 15'er yıl mahkûmiyetlerine karar verildi.

ARALIK: 6 Aralık Çarşamba - Türk kadınına siyasal haklar verilişinin 38. yılı kutlandı. Türk Kadınlar Birliği yöneticileri çalışan kadınların emekliliğe hak kazanma sürelerinin 20 yıla indirilmesini isteyerek CHP'yi ziyaret ettiler. Atatürk ve İnönü'nün mezarlarına çiçek koydular. CHP lideri Ecevit, ''Atatürk'ün en büyük devrimlerinden biri Türk kadınını siyasal haklarına kavuşturmasıdır'' dedi.

1972

OCAK: 1 Ocak Cumartesi - Türk Kadınlar Birliği 1971 yılının kadını olarak Leman Arbatlı'yı, yılın sanatçısı olarak da Lerzan Bengisu'yu seçti. Leman Arbatlı, 16 yıl aralıksız sosyal davaların çözümlenmesi için çalışan, muhtaç çocukları korumak amacıyla dernekler kuran ve Anadolu köylerine kadar çalışmalarını yayan çabalarından ötürü, Lerzan Bengisu ise yurtiçinde ve dışında çok sayıda sergi açtığı için ödüle layık görüldüler.

MART: 17 Mart Cuma - Cumhuriyet gazetesi, Yunus Nadi Armağanı Yarışması'nın bu yılki konusunu ''Kadın Erkek Eşitliği'' olarak belirledi.

NİSAN: 9 Nisan Pazar - Haremlik selamlık geleneğine meydan okuyan ilk kadının şair Nigâr Hanım olduğu belirlendi. Nigâr Hanım, Şişli'deki konağında erkek dostlarını, dönemin düşün adamlarını, yazar ve şairleri davet ederek edebi sohbetlerle devrin haremlik selamlık anlayışını ortadan kaldırmış ve çağdaş Türk kadınının ilk örneğini vermiştir.

MAYIS: 14 Mayıs Pazar - Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Kemalettin Eken'e yapılan suikastta ölen, şehit jandarma eri Mustafa Baş'ın annesi Havva Baş yılın annesi seçildi.

19 Mayıs Cuma - SSK'ye bağlı işçilere sosyal güvenlik hakları sağlayan SSK Kanunu değiştirildi. Buna göre 25 yılını dolduran kadın işçiler, 55 yaşında emekli olabilecekler.

28 Mayıs Pazar - CHP İstanbul Senatörü Mebrure Aksoley, sosyal adaletsizliğin giderilmesi için verdiği savaşım ve şehit, dul ve yetimlerin maddi sorunlarına sağladığı çözümlerden ötürü Almanya'da yayımlanan Wer und Leber dergisine haber oldu.

HAZİRAN: 27 Haziran Salı - Kurtuluş Savaşı'nda İstiklal Madalyası verilen Türk kadınlarının listesi açıklandı. Listede şu isimler var: Ali kızı Alime, Hoca Osman kızı Fatma, Besim kızı Şükriye, Musa kızı Ayşe, Mehmet Ali kızı Hafize, Kara Bektaş kızı Fatma, Veli Onbaşı kızı Ayşe, Molla İbrahim kızı Fatma, Ali kızı Ayşe, Molla Hasan kızı Fatma.

27 Haziran Salı - Kastamonu'da Müdafaa-i Hukuk Kadınlar Cemiyeti'ni kuran ve bu cemiyetin genel sekreterliğini yapan Saime Ayoğlu'nun Kurtuluş Savaşı'nda mermi taşırken donarak ölen kadının kızı olduğu açıklandı.

29 Haziran Perşembe - Yunus Nadi Armağanı Yarışması'nı kazananlar belli oldu. Birinciliği Fatma Gürel, ikinciliği Bilgesu Erenus, üçüncülüğü de Mücevher Sevinç kazandı.

30 Haziran Cuma - CHP Kadın Kolları Başkanlığı'na Nermin Elgin getirildi.

TEMMUZ: 7 Temmuz Cuma - Köy kadınları arasında açılan el işleri yarışmasını Bayramiç ilçesinin Karıncalık köyünden altı gelin, on dört torun sahibi 65 yaşındaki Hüsniye Kula kazandı.

24 Temmuz Pazartesi - Tanınmış romancı ve gazeteci Suat Derviş, tedavi gördüğü Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde öldü. Eserleri pek çok yabancı dile çevrilen Derviş, Cumhuriyet, Yeni Sabah, Son Telgraf, Hergün ve Tercüman gazetelerinde çalışmıştı.

AĞUSTOS: 7 Ağustos Pazartesi - DİE'nin belirlemelerine göre kadınlar daha çok yaşıyor. 1970 yılında tespit edilen 27 bin 919 kalp hastasından 12 bin 803'ü kadın, 13 bin 127'si erkek.

EYLÜL: 8 Eylül Cuma - Anayasa Mahkemesi'nce kapatılan TİP'in genel başkanı Behice Boran 75 sayfalık savunmasında özetle şöyle dedi: ''Biz sosyalizm doğrultusunda, kapitalist olmayan yoldan kalkınmayı öneriyoruz ve bu yolu gerçekçi tek çıkar yol olarak görüyoruz.''

EKİM: 26 Ekim Perşembe - Behice Boran ve arkadaşları hakkındaki mahkeme kararı temyiz edildi.

1973

OCAK: 6 Ocak Cumartesi - AP'liler kızların da imam hatip okullarına alınmasını istediler. Milli Eğitim Temel Kanunu Tasarısı'nın imam hatip okulları ile ilgili bölümüne karşı çıkan AP'liler, bu okullara kızların da girmesinin sağlanmasını ve tasarıda bu yönde değişiklik yapılmasını istediler. Eski Milli Eğitim Bakanı Orhan Oğuz başta olmak üzere AP'li üyeler meslek okullarını dolayısıyla imam hatip liselerini bitirenlerin yüksek tahsile istedikleri dalda devamlarının sağlanmasını, imam hatip okullarının ilkokula dayalı olmasını, kızların da bu okullara devamının sağlanmasını isteyerek, tasarıda yer alan aykırı hükümlerin değiştirilmesini ve imam hatip okullarının lise olarak faaliyet göstermesini istediler. CHP'liler ise buna karşı çıktılar.

14 Ocak Pazar - İstanbul Senatörü Mebrure Aksoley, kadın memurların 20 yılda emekli olmaları önerisini içeren bir kanun teklifi hazırlayarak TBMM Başkanlığı'na verdi. Durumları elverişli olanlarla, mesleğinde ilerlemek isteyenlere genel hükümlerin uygulanabileceği belirtildi.

ŞUBAT: 3 Şubat Cumartesi - Kontenjan Senatörü Bahriye Üçok, ''Bazı camilerde halk, Atatürk devrimlerine karşı kışkırtılıyor'' dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi üzerinde kişisel görüşlerini açıklayan Üçok, Diyanet örgütünün cehaletle savaşa, Devrim Kanunları'nın tanıtılması yolunda, cami kürsülerinde vereceği vaazlarla katılması gerektiğini vurguladı.

MART: 20 Mart Salı - Yurtdışında bulunan işçilerin yüzde 93'ünün evli olduğu, yüzde 81'inin eşlerini yanlarına almadığı saptandı. 1961'den 1970'e kadar yurtdışına giden işçi sayısı 480 bin 796. Bunun yüzde 82.4'ü erkek, geriye kalanı kadın işçilerden oluşuyor.

NİSAN: 20 Nisan Cuma - Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir kadın milletvekili TBMM Başkanvekilliğine aday gösterildi. Muş milletvekili Nermin Neftçi'yi CGP aday gösterdi.

MAYIS: 10 Mayıs Perşembe - Açık olan TBMM Başkanvekilliği'ne CGP Muş Milletvekili Nermin Neftçi 269 oyla seçildi.

18 Mayıs Cuma - TBMM'nin dünkü birleşimini, tarihinde ilk kez bir kadın başkanvekili yönetti. Siyah tayyör, beyaz bluz ve beyaz papyon kravat ile başkanlık kürsüsüne gelen Neftçi, genel kurul üyelerinin alkışlarıyla karşılandı.

TEMMUZ: 5 Temmuz Perşembe - Atatürk'ün eşi Latife Hanım Cumhuriyet gazetesi aracılığı ile kamuoyuna bir açıklama yaparak, bir gazetede kendisi ile ilgili yayımlanan tefrikanın gerçeğe uymadığını söyledi. Kendi haberi olmadan ve izni alınmadan özel yaşamı ile ilgili anılarını yayımlayan gazete hakkında tazminat davası açan Latife Hanım ''Şahsımla ilgili olduğu için değil, büyük değer verdiğim ve saygı duyduğum milletime ve tarihime dil uzatıldığı için çok müteessirim. Yapılan bu yayın nadeniyle aldığım çok sayıda mektup, dava açmama neden oldu. Aslında matbuat hürriyetine çok saygım vardır. Ancak Anayasa'nın 15. maddesi özel hayatın gizliliğine riayeti emreder. Bu yayınla bu yasa da çiğnenmiştir'' dedi.

22 Temmuz Pazar - 60 yaşındaki köylü kadın, ne uçağı yadırgadı ne de Brüksel'i. THY'nin Brüksel seferi yapan ve aralarında 14 Türk gazetecinin de bulunduğu 300 yolcuyu taşıyan uçağında bulunan 60 yaşlarındaki şalvarlı Anadolu kadını, yanındakilere oğlunun adresini göstererek yardım istedi. ''Neden telgraf çekmedin, gelip seni alırlardı'' diye soran gazetecilere de ''Niye masraf edeyim, paramı niye ziyan edeyim? Kurtuluş Savaşı'nda sırtında mermi taşıyan, cephede silah dolduran ben, Avrupa'da niye kaybolayım?'' yanıtını verdi.

AĞUSTOS: 3 Ağustos Perşembe - Eski TİP Genel Başkanı ve eski milletvekili Behice Boran, Sakarya Cezaevei'nde kadınlar koğuşuna konuldu.

22 Ağustos Çarşamba - Türk Kadınlar Birliği, siyasi partilerden merkez kontenjanlarında kadınlara da yer vermelerini istedi. TKB Genel Başkanı Günseli Özkaya, kadınların 20 yılda emekli olabilmelerini, ev kadınlığının da bir meslek olarak kabul edilip sağlık ve ihtiyarlık sigortası kapsamına alınmasını, kadın adaylara merkez kontenjanlarında yer verilmesini ve aile planlaması için bütçeden fon ayrılmasını istediklerini kaydetti.

ARALIK: 31 Aralık Pazartesi - Türk Kadınlar Birliği, Mevhibe İnönü'yü yılın kadını seçti.

1974

OCAK: 2 Ocak Çarşamba - Türk Kadınlar Birliği tarafından 50 yılın kadını seçilen Mevhibe İnönü'ye gümüş plaket verildi. TKB Genel Başkanı Günseli Özkaya, İnönü'ye tüm siyaset adamlarının eşlerine örnek olduğu için ödül verildiğini söyledi.

ŞUBAT: 16 Şubat Cumartesi - Ses sanatçısı Safiye Ayla, eşi Muhittin Şerif Targan'ın tüm kitap, tablo, nota, piyano ve viyolonsellerini Süleymaniye Kütüphanesi'ne bağışladı.

MART: 8 Mart Cuma - Beş bin gün Emekli Sandığı'na emekli keseneği kesilmiş kadınların istedikleri takdirde emekli olabileceklerine ilişkin kanun teklifi yapıldı.

TEMMUZ: 14 Temmuz - TİP'in son genel başkanı Behice Boran, Sakarya Cezaevi'nden 29 aylık mahkûmiyetinden sonra tahliye edildi. Boran, serbest bırakılışını af olarak değil, yapılan bir hatanın düzeltilmesi şeklinde değerlendirdi.

EYLÜL: 27 Eylül Cuma - Vakıflar Kız Yurdu'nda Milli Selamet Partisi ruhu hâkim oldu. 18 yaşındaki başörtülü yurt müdiresi öğrencilere hangi partiden olduklarını, namaz kılıp kılmadıklarını, hangi gazete ve kitapları okuduklarını sorarak kayıt yapıyor.

EKİM: 7 Ekim Pazartesi - Almanya'da en az ücreti Türk kadın işçiler alıyor. Kadın işçiler arasında en yüksek ücreti ise Yunanlı kadın işçiler alıyor.

ARALIK: 6 Aralık Cuma - Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Günseli Özkaya, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilişinin 40. yılını TKB olarak hak arama döneminin başlangıcı ilan ettiklerini söyledi. Özkaya, çalışan kadınlara 20 yılda emeklilik, ev kadınlarına da sigortalı olma hakkı tanınmasını istedi.

13 Aralık Cuma - CHP Kadın Kurultayı'nda Genel Başkan Bülent Ecevit, ''Kadının özelliği, yuvası ile yurdunu bir tutmasıdır. Onun sosyalleşmesi, yalnız Atatürk devrimlerini değil, Türk demokrasisini de güvenceye kavuşturacaktır'' dedi.

1975

OCAK: 14 Ocak Salı - Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi Nazime Nadi öldü.

18 Ocak Cumartesi - Vakıflara bağlı kız öğrenci yurtlarında kapılara ''Ahlaka mugayyir'' giyinmenin yasak olduğuna ilişkin talimatlar asıldı. Buna göre üniversiteli kız öğrenciler başlarını örtecek, namaz kılacak, duvarlara resim asılmayacak, kaset dinlenmeyecek, yüksek sesle şarkı ve türkü söylenmeyecek.

24 Ocak Cuma - Sendikanın sözleşme yetkisi alamaması üzerine Epengle fabrikasında kadın işçiler açlık grevine başladı.

MART: 13 Mart Perşembe - Cumhuriyet gazetesi tarafından 1930 yılında düzenlenen Türkiye Güzellik Yarışması'nda birinci olan Mübeccel Namık (Behresadi) 60 yaşında öldü. Namık, masrafları İstanbul Belediyesi'nce karşılanamayınca ABD'deki Kâinat Güzellik Yarışması'na Atatürk'ün emriyle devlet bütçesinden gönderilmişti.

25 Mart Salı - İstatistiklere göre Türkiye'de kadınların iş bulma şansı, erkeklere oranla oldukça fazla. 1974 yılında 450 bin 448 erkekten, 226 bin 479'u işe yerleştirilirken, 213 bin 317 kadından 181 bin 347'si işe alınmış. Buna göre erkeklerde iş bulma oranı yüzde 50 iken, kadınlarda bu oran yüzde 80 dolayında.

NİSAN: 26 Nisan Cumartesi - Maksim Gorki'nin ünlü eseri Ana, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelenirken Sıkıyönetim Mahkemesi'nce yasaklandı ve tiyatro kapatıldı. AST yönetimi Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı'na kınama telgrafı çekti.

MAYIS: 9 Mayıs Cuma - Kadınların 20 yılda emeklilik hakkını elde etmesini öngören tasarı TBMM'ye sunuldu.

11 Mayıs Pazar - Türk Kadınlar Birliği, 1975 yılında yılın annesi olarak Kıbrıs Barış Harekâtı'nda elleri kolları bağlandıktan sonra öldürülen gazeteci Adem Yavuz'un annesi Elif Yavuz'u seçti. Dünyada yılın annesi olarak da Kıbrıslı çocuklara gösterdiği ilgiden ötürü İngiliz Agnes Reardow'u seçti.

11 Mayıs Pazar - Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Günseli Özkaya,1975 yılının Kadınlar Yılı olması nedeniyle İzmir'de yapılan toplantıda boşanmanın kolaylaştırılmasını ve kadınlara emeklilik hakkının sağlanmasını istedi. Salonda köy kadınları adına konuşacak kimse bulunamayınca, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, köy kadınları adına konuştu. Velidedeoğlu ''Köy kadınlarının sorunları eğitimle ve şehirli hemcinsiyle yapacağı ortak çalışmayla çözülebilir'' dedi.

18 Mayıs Pazar - Kontenjan Senatörü Bahriye Üçok, ''Laik bir devlette yalnız bir dinin mezhebi için diyanet teşkilatı kurmak anayasanın laiklik ilkesine ters düşer'' dedi ve Diyanet İşleri Yasası'nın anayasaya aykırı olduğunu söyledi.

23 Mayıs Cuma - Ankara'da bazı gruplar kısa etek giyen ve ilerici gazete okuyan kişilere ''Müslüman gibi giyin ve davran. Bu ilk ihtarımız. Aksi halde fena olur'' şeklinde sözlerle sataşmaya başladılar.

27 Mayıs Salı - 1975 yılını kadın yılı ilan eden Birleşmiş Milletler'in öncelikle kendi içinde eşitliği sağlayamadığı belirtildi. BM'nin New York'taki binasına gelen Avrupalı bir diplomatın çalışma masasında gördüğü kadın görevliye ''İçeride görevli kimse yok mu?'' şeklinde bir soru yöneltmesi, BM Genel Kurulu'nun yüzde 97'sini erkeklerin oluşturması, 1113 daimi delegeden yalnızca yüzde 10'unun kadın olması ve genel kurul toplantılarına katılan delegelerden 681'inin erkek, 21'inin kadınlardan oluşması bu yargıyı güçlendirdi.

HAZİRAN: 6 Haziran Cuma - SSK'ye bağlı kadın işçilerin 20 yılda emekli olmalarını öngören tasarı komisyonda kabul edildi. Buna göre kadın işçiler 50 yaşını doldurmadan da isterlerse emekli olabilecekler.

8 Haziran Pazar - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, toplumumuzun kadınlara emekçi ve ana olarak borcunu ödemediğini söyledi. Türkiye'de 20'den fazla kadın örgütü bulunduğunu, ancak bunların çoğunun gösterişten öteye gitmediğini, kendi derneklerinin ise işçi, köylü ve dar gelirli kadınların seslerini duyurabilecekleri bir örgüt olduğunu vurgulayan Onger, emekçi kadınları çatıları altında toplanmaya çağırarak, toplumsal yaşama aktif olarak katılmalarını istedi.

8 Haziran Pazar - Türkiye Soroptomist Kulüpleri Birliği'nce düzenlenen ''Türkiye'de Çalışan Kadınların Kalkınmaya Katkıları, Başarıları ve Sorunları'' konulu seminerde kadınları küçük düşürücü her türlü davranışın protesto edilmesi kararlaştırıldı. Başkan Güzin Saffet Tamaç, Atatürk Türkiyesi'nde kadın haklarının istenilen düzeye geldiğinin söylenemeyeceğini belirtti. Prof. Dr. Nermin Abadan Unat ise Sanayi Kesiminde Kadın konulu konuşmasında şöyle dedi: ''Endüstride çalışan kadın işçilerin sorunlarının bilimsel açıdan ele alınmadığı ülkemizde 5 milyon 140 bini bulan faal kadın nüfusun 4 milyon 840 bini tarım sektöründe çalışıyor. Türk toplumunu gelecekte önemli biçimde etkileyecek 2 grup kadın var. Birinci grup yurtdışında endüstri hayatına atılmış Türk işçi kadınları. 1974 yılında sadece Almanya'da bu sayı 129 bindi. Bu sayı aynı zamanda Türkiye'deki kadın işçi sayısına da eşittir. İki yıl sonra eşlerini yanlarına alabilen kadın işçilerin ailelerinde, aile içi roller ve kadının kişiliği değişmiştir. İkinci grup ise yurtdışındaki erkek işçinin geride bıraktığı kadınlardır.''

19 Haziran Perşembe - Kadınların 20 yılda emekli olmaları TBMM Plan Komisyonu'nda kabul edildi. Emekli Sandığı'na tabi kadınlar da aynı haktan yararlanabilecekler.

22 Haziran Pazar - Dünya Kadın Yılı'nı kutlamak amacıyla Meksika'nın başkenti Meksiko City'de 19-20 Temmuz tarihleri arasında yapılacak toplantıya Türkiye'yi temsilen katılacak kadın adaylar belli oldu. Adaylar, Prof. Dr. Emel Doğramacı, ilk kadın diplomat ve ilk savaş pilotlarından Şenay Günay.

26 Haziran Perşembe - TBMM Plan Komisyonu Bağ-Kur üyesi kadınların 50 yaşında emekli olmalarını kabul etti. Bu durumda yaş haddi 55'ten 50'ye indi.

TEMMUZ

13 Temmuz Pazar - Atatürk'ün eşi Latife Hanım 77 yaşında Harbiye'deki evinde öldü. Cenazesi Teşvikiye Camii'nde kılınacak cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verilecek.

14 Temmuz Pazartesi - Atatürk'ün eşi Latife Hanım'ın cenaze törenine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, askeri ve mülki erkân , kız kardeşi Vecihe İlmen, akrabaları ve kalabalık bir yurttaş topluluğu katıldı.

16 Temmuz Çarşamba - Kadın işçilerin 20 yılda emekli olabilmesine ilişkin tasarı TBMM'de yeniden ele alınacak.

19 Temmuz Cumartesi - 1975 yılının kadın yılı olarak benimsenmesi üzerine Yunus Nadi Armağanı 1975-76 yılının konusu Nazime Nadi'nin anısına da saygı amacıyla ''Yaşadığımız Yüzyılda Türk Kadınının Yeri'' olarak belirlendi.

AĞUSTOS: 18 Ağustos Pazartesi - Maliye Bakanlığı'nda çalışan bayan memurların işyerine pantolonla gelmeleri yasaklandı.

23 Ağustos Cumartesi - TİP Genel Başkanı Behice Boran, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün Trabzon'da yaptığı konuşmayı eleştirerek ''Cumhurbaşkanı'nın seçmenleri etkilemesi ve bazı partileri suçlar gibi konuşması anayasaya aykırıdır'' dedi.

EYLÜL: 16 Eylül Salı - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, ''Kadınlar yeryüzünde savaşı kesinlikle yok etmek istiyorlarsa, öncelikle savaşları yaratan ana nedenleri yok etmek durumundadırlar'' dedi.

17 Eylül Çarşamba - Gazeteci-yazar Altan Öymen'in eşi, Maliye Bakanlığı Milletlerarası İktisadi İşbirliği Teşkilatı Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı Aysel Öymen, MC hükümetinin göreve gelmesi üzerine Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon tarafından görevden alındı. Öymen'in başvurusu üzerine Danıştay yürütmeyi durdurma kararı aldı.

24 Eylül Çarşamba - CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in yurt gezilerinde kadın kalabalığının giderek arttığı, bunu gören Ecevit'in de konuşmalarında kadının politikada etkin olması gerektiğini vurguladığı belirtildi.

EKİM: 8 Ekim Çarşamba - Araba kullanan kadınların trafik kurallarına uymada erkeklerden daha dikkatli oldukları, bu durumun da erkekleri disipline davet edici etki yaptığı belirtildi.

14 Ekim Salı - Darüşşafaka Lisesi'nde kız ve erkek öğrencilerin dersler dışında bir araya gelmeleri yasaklandı. Bu amaçla çalışma salonunun ortasına duvar ördüren okul idaresi, kız öğrencilerin bahçeye çıkmasını da yasakladı. Bu durumun Atatürk ilkelerine aykırı olduğunu belirten öğrenciler, uygulama son buluncaya kadar derslere girmeyeceklerini açıkladılar.

27 Ekim Pazartesi - Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, boşanma zorluğu nedeniyle birçok köylü yurttaşın imam nikâhıyla evlenmeyi yeğlediğini söyledi.

28 Ekim Salı - TİP Genel Başkanı Behice Boran, İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Cumhuriyet Bayramı törenlerine çağrılmasını Atatürk ve demokrasiye saygısızlık olarak niteledi ve Pehlevi'nin bir diktatör olduğunu, Türk dostu olamayacağını söyledi.

KASIM: 2 Kasım Pazar - Cumhuriyet'in ilk kadın pilotlarından, Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen, Atatürk'le ilgili anılarını anlattı.

15 Kasım Cumartesi - Türk Kadınlar Birliği'nce düzenlenen ''Türk Kadınının Sorunlarının Çözümünde Sanatçıya Düşen Görevler'' konulu toplantıda söz alan Vasfi Rıza Zobu, Türk kadınının henüz istenilen yerde olmadığını, sadece kadının değil erkeğin de eğitilmesi gerektiğini söyledi. Safiye Ayla ise öncelikle kadının aklından, erkeğin üstünlüğü fikrinin sökülüp atılmasını istedi.

ARALIK: 9 Aralık Salı - 1975 Kadın Yılı Kongresi'nde alınan kararlar açıklandı. Kürtajın devlet eliyle ücretsiz yapılması, evlenme yaşının 18 olarak korunması, okullarda cinsel eğitim, kadın sorunlarıyla ilgili müsteşarlık kurulması, kadının işe girerken eşinin iznini almasını öngören maddenin kaldırılması, nafaka yasasında değişiklik, eşlerin miras paylarının arttırılması, kadınlardan alınan subaylık hakkının yeniden verilmesi alınan kararlardan bazıları.

1976

OCAK: 12 Ocak Pazartesi - TRT'de çekimleri yapılan kadın erkek eşitliği konulu forumda konuşmacılardan bazılarının kılık kıyafet yasasına uygun olmayan giysilerinden ötürü tartışma yayından kaldırıldı. Foruma katılanlar programı özellikle Fahri Korutürk'ün izlemesi gerektiğini dile getirdiler.

22 Ocak Perşembe - Buca Eğitim Enstitüsü'nde akademik, demokratik istemleri nedeniyle boykot yapan 600 kız öğrenci Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem'in telgraf emriyle okula alınmayarak geceyi sokakta geçirdi. Kız öğrencilere destek veren 20 erkek öğrenci ise gözaltına alındı.

30 Ocak Cuma - Ankaralı anneler çocuklarının can güvenliği kalmadığı ve hemen her gün pek çok gencin öldürüldüğü gerekçesiyle miting düzenlediler.

ŞUBAT: 1 Şubat Pazar - ''Evlat acısına son'' mitinginde 10 kişi gözaltına alındı.

4 Şubat Çarşamba - Ankara Kadınlar Derneği, Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Günseli Özkaya'nın "Evlat acısına son" mitingine ilişkin sözlerini ve TRT'nin haberi çarpıtarak vermesini eleştirdi.

MART: 22 Mart Pazartesi - İlerici Kadınlar Derneği, ''Çalışan annelerin çocukları bakım ve ilgiden yoksun büyüyor'' görüşüyle ''Her işyerinde kreş'' ''Analığa saygı'' sloganlarını yaşama geçirmek ve işyerinde kreş açılmasını sağlamak amacıyla toplantı düzenledi.

30 Mart Salı - İlerici Kadınlar Derneği yöneticileri emekçi kadınların örgütlenmelerini istedi. Derneğin açıklaması şöyle: ''İşsizliğin ilk hedefi kadınlardır. Az parayla çok iş yapan kadını, evinde bekleyen yığınla iş onun dinlenmesine engeldir. Hem üretime katılıp, hem de çocuk doğurarak topluma iki yönlü katkıda bulunan kadınların eşitlik, ilerleme ve barış mücadelesi için örgütlenmeleri ve sendikalara girmeleri gerekir.''

NİSAN: 29 Nisan Perşembe - 11 kadın kuruluşunun katıldığı Türkiye'de Kadın Sorunları konulu tartışmalı toplantıda yetişkin kadınların eğitimi, hukuk, siyaset ve iş yaşamında kadının yeri, iletişimde kadına verilen konum tartışıldı.

MAYIS: 8 Mayıs Cumartesi - Türk Kadınlar Birliği İstanbul Örgütü, Anneler Günü'nde evlatları acımasızca öldürülen anaların acılarını paylaşmak adına kutlama yapmayacaklarını söyledi.

9 Mayıs Pazar - İlerici Kadınlar Derneği de yaptığı açıklamada şöyle dedi: ''Anneler Günü'nde emekçi anaların ve emekçi kadınların istediği şudur. İşsizlik ve pahalılığa son verilsin, doğum yapacak kadına doktor ve hastane bulunsun, çocuğuna kreş ve okul imkânı sağlansın ve hepsinden önemlisi evlatların can güvenliği sağlansın.''

10 Mayıs Pazartesi - Ankara Kadınlar Derneği Başkanı Nevin İnanç, tüm anaları, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde örgütlü mücadeleye çağırdı.

12 Mayıs Çarşamba - SSK'ye bağlı kadın işçilerin 20 yılda emekli olabilmelerini öngören tasarı, TBMM'de görüşülerek kabul edildi ve kesinlik kazandı.

HAZİRAN: 13 Haziran Pazar - İlerici Kadınlar Derneği'nce düzenlenen ''Kadın Sorunu ve Kadın Örgütlerinin İşlevleri'' konulu toplantıda kadın sorununun, toplumdaki sınıfsallığın ürünü olduğu belirtildi ve toplum düzeninin değişmediği sürece kadın sorununun çözülemeyeceği ifade edildi.

29 Haziran Salı - ''Yaşadığımız Yüzyılda Türk Kadınının Yeri'' konulu Yunus Nadi Armağanı yarışma sonuçları belli oldu. Birinciliğe ortak yapıtlarıyla Füsun - Tunç Tayanç ''Tarihsel Gelişim İçinde Kadının Toplumdaki Yeri ve 20. Yüzyıl Türkiyesi'nde Kadın'' adlı yapıtlarıyla, ikinciliğe Özgül Erten ''Yaşadığımız Yüzyılda Türk Kadınının Yeri'' adlı eseriyle, üçüncülüğe ise Jale Candan ''Kadının Öyküsü'' isimla eseriyle layık görüldüler.

TEMMUZ: 16 Temmuz Cuma - İlerici Kadınlar Derneği İş Kanunun'nun 81. maddesi uyarınca işçi çocuklarına kreş kampanyası açtı.

EYLÜL: 7 Eylül Salı - Türk Medeni Kanunu'nun 50. yılı nedeniyle Türk Hukukçular Derneği'nin çağrılısı olarak İstanbul'a gelen çeşitli ülkelerden kadın hukukçular Medeni Kanun'da kadının hukuki, sosyo ekonomik statüsünü ve gelişmelerini tartışarak bir sonuç bildirgesi hazırladılar.

19 Eylül Pazar - Atatürk Eğitim Enstitüsü yönetimi bu yıl evli ve dul bayan öğrencilerin yeterli puan alsalar bile okula alınmamasını kararlaştırdı. Kararı tepkiyle karşılayan öğrenciler ve aileleri, kararın çağdaş ilkelerle bağdaşmadığını söyleyerek Danıştay'a başvuracaklarını ifade ettiler.

25 Eylül Cumartesi - Adana'da bazı okul müdürleri cinsi cazibeyi arttırdığı gerekçesiyle bayan öğretmenlerin tahrik edici olan pantolon yerine, etek giymelerini istedi. Öğretmenler arasında tepki uyandıran karar TÖB-DER tarafından kınandı.

EKİM: 28 Ekim Perşembe - Devlet Opera ve Balesi'ne bağlı balerinlerin çok sık eskiyen bale pabuçlarının ithali söz konusu olunca MSP'li Sanayi Bakanı Abdülkerim Doğru ''Onlar da mes giysinler'' dedi.

KASIM: 3 Kasım Çarşamba - Bekir Yıldız'in hikâyesi, Vedat Türkali'nin senaryosuyla gerçekleşen ''Kara Çarşaflı Gelin'' adlı film, ırkçıların baskı ve tehditleri sonucu vizyondan kaldırıldı.

4 Kasım Perşembe - Irkçı ve şoven baskılar nedeniyle Buca Eğitim Enstitüsü'nden ayrılan 100 kız öğrenci açıklamalarında ''Pantolon giymemiz yasaklandı. Başımızı örtmemiz isteniyor. Tırnaklarımız zorla kesiliyor'' dediler.

12 Kasım Cuma - Görme özürlü kadın ozan Şah Turna, İzmir'de bir çay bahçesinde verdiği konser sırasında sosyalizmi övdüğü gerekçesiyle 50 aya mahkûm edildi. Sanatçıya destek amacıyla Uluslararası Ozanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e başvurdu.

23 Kasım Salı - Şah Turna için açılan af kampanyasına devrimci kuruluş ve kitle örgütleri destek veriyor.

29 Kasım Pazartesi - Ortaklar Eğitim Enstitüsü'nde bazı kız öğrenciler mülakata başörtüsüyle giriyor. Kız öğrencilere İslamın şartları ve namazın kuralları soruluyor.

ARALIK: 6 Aralık Pazartesi - Türk kadınının siyasi haklara kavuşmasının 42. yılı kutlanırken yönetimde ve siyasette daha etkin olması istendi.

10 Aralık Cuma - Halk ozanı Şah Turna ''Bana cezaevinde özel baskı uygulanıyor. Ben halkımın ozanıyım, çiçek böcek edebiyatıyla uğraşmam'' dedi.

12 Aralık Pazar - Dışkapı'da, ırkçıların kurduğu pusu sonucu öldürülen Ziraat Fakültesi öğrencisi Aynur Sertbudak'ın cenazesi memleketi olan Derince'de toprağa verildi. Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ali Batman, cinayet üzerine ''Biz öldürmedik. İstesek sırada niceleri var'' dedi.

18 Aralık Cumartesi - Tepebaşı Deneme Sahnesi'nce düzenlenen ''Kadın Özgürlüğü ve Sanata Yansıması'' konulu açık oturum, belediye çalışanlarının direnişi nedeniyle ertelendi.

1977

OCAK: 10 Ocak Pazartesi - TİP Genel Başkanı Behice Boran, CHP ve DİSK'i eleştirerek, CHP'nin büyük sermaye kesimiyle yakınlaştığını, DİSK'in ise mücadeleci kimliğini yitirdiğini söyledi.

ŞUBAT: 19 Şubat Cumartesi - CHP İstanbul Kadın Kolları, ''Evlat Acısına Son'' yürüyüşüne tüm kadınları çağırarak, bu gidişe dur denilmesini istedi.

27 Şubat Pazar - CHP İstanbul Kadın Kolları'nca düzenlenen mitinge İlerici Kadınlar Derneği, İlerici Gençler Derneği, DİSK, TSİP, Türk-İş ve TÖB-DER de katıldı. ''Okula gönder, morgdan al'', ''Gençlere kefen değil, iş verin'', ''Anaların siperi aşılamaz'' pankartlarının dikkat çektiği yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

MART: 1 Mart Salı - Türkiye'de çalışan 6 milyon kadının 0-6 yaş arasındaki 9.3 milyon çocuğuna karşılık, devletin açmış olduğu 2 kreş, 6 anaokulu ve 132 özel yuva bulunuyor.

8 Mart Salı - Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlama törenleri 13 Mart'a dek sürecek. Ankara Kadınlar Derneği Başkanı Nihal Erdem ''Türkiyeli devrimci kadınlar olarak, Filistin'de, Mozambik'te bağımsızlık mücadelesi veren devrimci kadınları selamlıyoruz'' dedi.

27 Mart Pazar - İzmir Trafik Şubesi'nden yapılan açıklamaya göre ehliyet almak isteyen kadınların sayısı hızla artıyor.

NİSAN: 4 Nisan Pazartesi - Buca Eğitim Enstitüsü'nde yatılı kız öğrencilerin can güvenliği kalmadı. Alınan bilgilere göre gecenin geç saatlerinde elektrikler kesiliyor, kız öğrencilerin yatakhanelerine giren faşistler kızları ölümle tehdit edip, küfredip tekmeliyorlar. Çiğli ve Aliağa rafinerilerinden gelen faşistler kızlara zincirle saldırarak başlarını örtmelerini istiyorlar.

11 Nisan Pazartesi - Cumhurbaşkanlığı Kontenjan Senatörü Adile Ayda, cinsel özgürlüğün ahlaksızlık olduğunu söyleyerek cinsel eğitime karşı olduğunu söyledi.

14 Nisan Perşembe - Kadın Hakları Koruma Derneği Genel Başkanı Necla Orer, Kontenjan Senatörü Adile Ayda'nın cinselliğe ilişkin sözlerini kınayarak ''20. yüzyılın Atatürk Türkiyesi'nde bir kadının, Meclis'e girmesine ne kadar sevindiysek, bu talihsiz açıklamasına da aynı derecede üzüldük. Unutulmamalıdır ki hukuk mantığa dayanır. Bir suçu iki kişi işleyince biri suçlu, diğeri ahlaksız olamaz'' dedi.

29 Nisan Cuma - İstanbul Okmeydanı'nda durakta beklemekte olan üç genç kıza faşistlerce açılan yaylım ateşi sonucunda Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu öğrencilerinden Çiğdem Yıldır öldü. Mehlika Dursun ve Şükran İşler ise ağır yaralandı.

MAYIS: 6 Mayıs Cuma - CHP İzmir Kadın Kolları Başkanı Ender Ertin ''En büyük eksikliğimiz kadın lider yetiştiremememizdir'' diyerek yurttaşları bilinçlendirmek için gece gündüz, dağ bayır dolaşmaya başladıklarını söyledi.

28 Mayıs Cumartesi - TİP Genel Başkanı Behice Boran ''İktidar sorunu, salt oy aritmetiği değildir. Oyların çoğunluğunu almak, parlamentoda sandalyelerin çoğunluğunu almak hukuken iktidar yolunu açar. Hukuken iktidar olabilirsiniz ama gerçek iktidar olamazsınız. Çünkü iktidarın gerçek dayanakları toplumsal ve sınıfsal güçlerdir'' dedi.

TEMMUZ: 8 Temmuz Cuma - İlerici Kadınlar Derneği yasalara uymayan SSK personeline karşı mücadele başlatmak amacıyla yayımladığı bildiride şöyle dedi: ''İşçi kardeşim hakkına sahip çık. Yasalarla belirlenen haklarını koru, görevini yapmayan SSK görevlisinin adını derneğimize bildir.''

AĞUSTOS: 5 Ağustos Cuma - Eskişehir Müftülüğü'nce erkek din görevlilerinin ramazan ayında camilerde bayanlara Kuran okumaları yasaklandı. Buna ilişkin genelge büyük tepkilere yol açtı.

EYLÜL: 9 Eylül Cuma - Cumhuriyet gazetesi salı ve cuma günleri ''Kadın'' başlıklı köşe açıyor.

EKİM: 31 Ekim Pazartesi - İlerici Kadınlar Derneği Ankara Şubesi ''Zamlara ve pahalılığa hayır'' mitingine yaptığı çağrıda kadınlara alanlara boş tencere, gaz bidonu, tüp gaz ve boş filelerle gelmeleri çağrısında bulundu.

ARALIK: 1 Aralık Perşembe - Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilişinin 43. yıldönümü nedeniyle Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı Belkıs Balkas'a bir mesaj göndererek şöyle dedi: ''Türk kadını sahip olduğu haklarla uygar ülkelerin kadınlarıyla eşit düzeyde hatta daha da ileridedir'' dedi. CHP Kadın Kolları Merkez Kurulu Başkanı Neriman Elgin ''4.5 milyon köy kadını emek ve uğraşlarına karşın haklarından habersiz ezilmekte ve sömürülmektedir'' dedi. Kadın Hakları Koruma Derneği Başkanı Necla Orer ise yaptığı açıklamada ''Biz Atatürk kuşakları, ülkemizin yazgısında etkin rol oynama görevi aldık'' diye konuştu.

3 Aralık Cumartesi - İzmir'de bayan öğretmenlerin pantolon giymeleri ve makyaj yapmalarI, Milli Eğitim Müdürlüğü'nün ilk ve orta dereceli okullara gönderdiği yazıyla yasaklandı.

1978

NİSAN: 18 Nisan Salı - Adalet Bakanlığı'nca cezaevlerine gönderilen yazıda tüzük hükmü gereği kadın tutuklulara kelepçe takılmaması hatırlatıldı.

MAYIS: 17 Mayıs Çarşamba - Türk toplumunda kadın konusunun ele alındığı seminerde Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, ''Kadın ve Toplumsal Değişim'' Dr. Leyla Erder ''Demokratik Açıdan Türkiye'nin Kadın Nüfusu'', Dr. Tansu Şenyapılı ise ''Gecekondu Kadını'' konulu bildirilerini sundular.

ARALIK: 7 Aralık Cuma - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger başkanlığındaki heyet ''Kamu kuruluşlarına kreş ve çocuk yuvası açılmasını isteyen'' 60 bin imzalı dilekçeyi TBMM Başkanı Cahit Karakaş'a verdi.

26 Aralık Salı - TİP Genel Başkanı Behice Boran, kadın emekçinin bilinçlenmesinin koşullar nedeniyle daha zor olduğunu, yoğun ve inatçı bir çabayı gerektirdiğini vurgulayarak ilgili ve yetkilileri uyardı.

1979

ŞUBAT: 24 Şubat Cumartesi - CHP Adıyaman Milletvekili Kemal Tabak ve dört arkadaşı kürtajın serbest bırakılmasına ilişkin yasa önerisini TBMM Başkanlığı'na verdi. CHP İstanbul Milletvekili Sevil Korum, Çağlayan Ege, CHP İstanbul Senatörü Solmaz Belül ve kontenjan senatörü Nermin Abadan Unat, ortak bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye'de yılda 500 bin kadının yasadışı yollarla çocuğunu düşürdüğünü, bunlardan 25 bininin öldüğünü belirttiler ve kürtajın ülkemizde de serbest bırakılmasını istediler.

28 Şubat Çarşamba - Kürtajın serbest bırakılması için yasa teklifi sunan ve basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanlığı Kontenjan Senatörü Nermin Abadan Unat tehdit edildi

MART: 8 Mart Perşembe - Uluslararası Kadınlar Günü kutlanıyor. Kadın Hakları Koruma Derneği Genel Başkanı Necla Orer, ülkemizde kadınların hak mücadelesinin 700 yıl önce başladığını, ancak Cumhuriyetin ilanına dek kadının tutsaklıktan kurtulamadığını söyledi.

MAYIS: 2 Mayıs Çarşamba - 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle kınama yürüyüşü yapan TİP Genel Başkanı Behice Boran gözaltına alındı. Boran, ''Aynı zamanda TİP'in dördüncü yıldönümünü kutlamak için kiraladığımız Spor ve Sergi Sarayı'nın toplantıya üç gün kala verilmeyişini kınamak için 200 kişilik bir grupla DİSK Genel Merkezi'ne geldik. Bir süre sonra da partiye gelen polislerce gözaltına alındık'' dedi.

7 Mayıs Pazartesi - TİP Genel Başkanı, 69 yaşındaki Behice Boran ve 331 TİP'li 1 Mayıs günü Merter'de, sokağa çıkma yasağına karşın, izinsiz miting yaptıkları savıyla İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nce tutuklandılar.

10 Mayıs Perşembe - Savcı, Behice Boran için 6 aydan bir yıla kadar hapis cezası istedi.

16 Mayıs Çarşamba - Çemberlitaş Kız Yurdu'nda kalan öğrenciler idarenin anti demokratik uygulamalarını dile getiren bildirilerinden ötürü gözaltına alındı.

20 Mayıs Pazar - Avukat Burhan Apaydın ve 170 avukatın savunduğu Behice Boran ve 331 TİP'li serbest bırakıldı.

HAZİRAN: 2 Haziran Cumartesi - Ev kadınlarını Bağ-Kur'dan emekliliğe hak kazandırma işlemlerine başlandı. Bu yasanın yaşama geçirilmesiyle ev kadınları da sosyal güvenceye kavuşacak.

3 Haziran Pazar - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, 1 Haziran Dünya Çocuklar Günü nedeniyle yaptığı açıklamada tüm ilerici ve demokrat kadın örgütlerini çocuk yılını gereğince değerlendirmek için iş ve eylem birliğine çağırdı.

18 Haziran Pazartesi - TİP Genel Başkanı Behice Boran, Ecevit hükümetinin ekonomik kararlarını eleştirerek ''Gelirin hakça dağılımının olmadığı bir toplumda, sıkıntının herkese dağıtımı nasıl olur?'' dedi.

27 Haziran Çarşamba - Sıkıyönetim Komutanlığı'nca faaliyeti durdurulan İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, yasağın kaldırılması için Danıştay'a başvuracaklarını söyledi.

TEMMUZ: 19 Temmuz Perşembe - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, büyük kadın yürüyüşü ile ilgili olarak ''çalışmalarımız Sıkıyönetim Mahkemesi''nce durdurulduğundan biz düzenleme komitesi içinde görev almadık. Ancak yürüyüşün Kocaeli il sınırında başlayacağını biliyoruz'' dedi.

20 Temmuz Cuma - Konya Kız Öğrenci Yurdu'nda MSP yandaşı olmayan öğrencilerin yurtla ilişiği kesiliyor.

22 Temmuz Pazar - İlerici kadınların yürüyüşü Kocaeli il sınırında İlerici Kadın Hareketi Durdurulamaz sloganıyla başladı. Yürüyüşün Ankara'da son bulacağı ve emekçi kadınların işsizlik, pahalılık ve yoksulluğa karşı yaptığı bir eylem birliği olduğu belirtildi.

23 Temmuz Pazartesi - İlerici kadınların yürüyüşüne Hollanda'dan iki kadın gazeteci de katıldı. Bergama Cezaevi'nde bulunan kadın tutuklular da yürüyüşü desteklemek amacıyla 3 günlük açlık grevine başladı. Frankfurt Halkevi Kadınlar Kolu da 1500 mark yolladı.

24 Temmuz Salı - Yürüyüşe Ankara girişinde Sıkıyönetim Komutanlığı'nca izin verilmedi. 10 kişilik bir ekip Başbakan Bülent Ecevit'le görüştü. Yürüyüşe katılanları Ankara girişinde demokratik kitle örgütleri ve sendika temsilcileri çiçeklerle karşıladı. İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, hükümet yetkililerini eleştirerek ''Patronların temsilcilerine kapıları her zaman açık olanlar, neden emekçiye kapılarını kapatıyorlar'' dedi.

25 Temmuz Çarşamba - İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Beria Onger, Ankara girişinde durdurulmalarını seyahat etme özgürlüğünün fiilen ortadan kaldırılması olarak değerlendirdi.

26 Temmuz Perşembe - İlerici kadınlar, yürüyüşlerinin TRT haber bültenlerinde yer almamasını, genel müdüre çektikleri telgrafla kınadılar. Hollandalı bayan gazeteciler de, eylemi feminist bir hareket olarak değil, demokrasi yanlısı, barışçı bir eylem olarak gördüklerini söylediler.

EKİM: 20 Ekim Cumartesi - Sinema Yazarları Derneği Hizmet Ödülü Cahide Sonku'ya verildi. Ödülü alınca ağlayan ünlü sanatçı ''Demek 40 yıldır beni unutmadınız'' dedi.

1980

OCAK: 13 Ocak Pazar - Türkiye'de kadınların yüzde 52'sinin hiç gazete okumadığı belirtildi. Doğu'da bu oranın daha yüksek olduğu, bunun nedenlerinin de ulaşım güçlüğü, dil sorunu, toplumsal ve ekonomik ilişkiler olduğu vurgulandı.

ŞUBAT: 19 Şubat Salı - Dışişleri Komisyonu'nca kabul edilen çifte vatandaşlık yasasına göre Türk kadınının yabancı erkekten olan çocuğu, Türk uyruğuna geçebilecek.

24 Şubat Pazar - Ankaralı kadınlar binden fazla imza toplayarak, Başbakan Süleyman Demirel'den 30 milyon TL borç istediler. Gerekçe olarak da ''Unuttuğumuz et, süt, yumurta gibi yaşamsal gıdaları almak için bu parayı sizden istiyoruz. Durumumuz düzelince öderiz'' dediler.

MART: 18 Mart Salı - Meclis'e sunulan Mali İstikrar Kanunu Tasarısı'na göre çalışan evli kadınlar asgari ücrete dayalı vergi indiriminden yararlanamayacak.

23 Mart Pazar - 27 Mart'ta kutlanacak olan Dünya Tiyatrolar Günü için bildiriyi tiyatro sanatçısı Bedia Muvahhit hazırladı ve şöyle dedi: ''Böyle bir sevgi ve barış bayramı tüm dünya insanlarının üstüne olsun.''

25 Mart Salı - TİP Genel Başkanı Behice Boran'ın 14 Ekim seçimleri öncesi radyo ve TV'de yaptığı konuşmalar hakkında Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nce açılan davaya başlandı.

MAYIS: 18 Mayıs Pazar - 19 Mayıs gösterilerine kız öğrenciler arabesk müzik eşliğinde uzun etekle katılıyor. Eskişehir'de Akıncılar imzasıyla dağıtılan bildiride ''19 Mayıs rezaletine son verin'' dendi.

24 Mayıs Cumartesi - Pek çok kez tehdit edilen Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Diş Doktoru Sevinç Özgüner Mecidiyeköy'deki evinde öldürüldü. Olayda TEP yöneticilerinden Vecdi Özgüner de yaralandı.

31 Mayıs Cumartesi - İlk kadın bakan Türkan Akyol, ilk kadın rektör olarak Ankara Üniversitesi Rektörlüğü'ne seçildi.

HAZİRAN: 29 Haziran Pazar - Yunus Nadi Armağanı Yarışması ikinciliğine ''Düşünceye Baskı'' adlı eseriyle Füsun-Tunç Tayanç çifti layık görüldü.

KASIM: 8 Kasım Cumartesi - Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nce düzenlenen toplantıda düşük yapan kadınların yüzde 80'inin ekonomik nedenlerle bu yönteme başvurdukları açıklandı.

1981

OCAK: 9 Ocak Cuma - Uluslararası Kadın Hukukçular Federasyonu'nun Brüksel'de yapılan olağan kongresinde ''Atatürk ve Kadın Hakları'' konusu özel gündem maddesi olarak işlenecek. Öneri Prof. Dr. Aysel Çelikel ve avukat Süreyya Ağaoğlu'ndan geldi. Yunanlı kadın hukukçular başta olmak üzere tüm delegelerce kabul edildi.

ŞUBAT: 26 Şubat Perşembe - TİP Genel Başkanı Behice Boran'ın Türk yurttaşlığından çıkarılması işlemlerine başlanarak, malvarlığına el konacağı açıklandı.

NİSAN: 16 Nisan Perşembe - TİP Genel Başkanı Behice Boran'ın, 18 Mayıs'a kadar yurda dönmemesi durumunda yurttaşlıktan çıkarılacağı açıklandı.

HAZİRAN: 14 Haziran Pazar - Gülhane, Hacettepe ve Ankara Tıp fakültelerinin Kadın Doğum Kürsü Başkanları, ''Yılda yaklaşık 500 bin kadın kürtaj yaptırıyor ve tıbbi olmayan metotlar nedeniyle 20 bin kadın yaşamını yitiriyorsa, kürtajın serbest bırakılması gerekir" dediler.

TEMMUZ: 5 Temmuz Çarşamba - Türkiye'nin ilk kadın okçusu ve turist rehberi Betul Diker, ''1936 yılında Atatürk'ün ve babamın teşvikiyle belediyenin rehberlik kurslarına yazıldım ve ilk kadın rehber oldum. Okçuluğuma gelince, yine Atatürk'ün yetkililere 'Bu kızla ilgilenin' sözü üzerine okçuluğa yöneldim'' dedi.

EYLÜL: 20 Eylül Pazar - Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Yüksek Sağlık Şûrası'nın gündeminde bulunan kürtaj yasası, hızlı nüfus artışı ve etkin nüfus planlaması amacıyla benimsendi.

EKİM: 2 Ekim Cuma - ''Ailenin reisi kocadır'' hükmünün Türk Medeni Kanunu'ndan çıkartılması kararlaştırıldı. Aynı kararla 'Evi koca seçer' hükmü de değiştirildi.

6 Ekim Salı - Medeni Kanun'da şu değişiklikler yapıldı: Reislik kavramı kalktı, kadın da gelirini aileye harcayacak. Akıl hastalığı durumunda, beraber yaşama bir yıla indirildi. Boşanma halinde kadın da mali gücü ölçüsünde nafaka verecek.

KASIM: 28 Kasım Cumartesi - Türk Hukukçu Kadınlar Derneği'nce ''Atatürk'ten Bugüne Türk Kadını ve Sorunları'' konulu sempozyum düzenlendi. Dernek Başkanı Av. Macide Alpen, ''Atatürk dönemindeki Meclis'te 18 kadın üyeye karşılık, Danışma Meclisi'nde 5 kadın üyenin varlığını, kadınların görevini yerine getirmesi ancak layık olduğu yere getirilmemesi olarak algılıyoruz'' dedi.

1982

OCAK: 23 Ocak Cumartesi - 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nda yapılacak değişiklikle eşleri ücretli evli kadınların vergi indiriminden yararlanması sağlanacak.

ŞUBAT: 6 Şubat Cumartesi - İmam hatip liselerine alınacak kız öğrenci sayısı yüzde 10 civarında tutulacak. Milli Eğitim Bakanlığı kararın 1982-83 öğretim yılında uygulanacağını açıkladı.

MART: 17 Mart Çarşamba - Sinop'ta et fiyatlarının arttırılmasını isteyen kasapların istekleri belediyece reddedildi. Bunun üzerine kasapların direnişe geçtiği fakat Sinoplu kadınların da ''et pişirmeme'' kampanyası başlattıkları, kasapların da direnişten vazgeçtikleri belirtildi.

NİSAN: 14 Nisan Çarşamba - Atatürk'ün önderliğinde Makbule Atadan tarafından 1924 yılında kurulan ve kurucuları arasında Mevhibe İnönü'nün de bulunduğu Türk Kadınlar Birliği'nin 58. yıldönümü toplantısına Atatürk'ün baldızı Vecihe İlmen, Leyla Uşaklıgil ve ilk kadın milletvekilleri Benal Arıman ve Hasena Ilgaz katıldı.

22 Nisan Perşembe - Toplumda kadının yeri ve konumu üzerine yazılan kitapların son yıllarda ikinci ve üçüncü baskılarını yaptıkları belirtildi. Buna göre Aytunç Altındal'ın Türkiye'de Kadın, Füsun-Tunç Tayanç'ın Dünyada ve Türkiye'de Tarih Boyunca Kadın, Nermin Abadan Unat, Gülten Kazgan ve Mübeccel Kıray'ın da aralarında bulunduğu 16 bilim kadınının derlediği Türk Toplumunda Kadın, Necla Arat'ın Çağdaş Türk Kadını Özgür ve Mutlu mudur, Türker Alkan'ın Kadın Erkek Eşitsizliği Sorunu, Şirin Tekeli'nin Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat ve Bernard Caporal'in Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını adlı eserleri son günlerde ilgiyle okunuyor.

MAYIS: 23 Mayıs Pazar - Türk-İş Kadınlar Bürosu Müdürü Rahime Akdoğan, işçi kadınların en büyük sorununun kreş olduğunu söyleyerek ''Sendikalarda kadın kollarının kurulması gerekir'' dedi.

EYLÜL: 15 Eylül Çarşamba - Barış Derneği sanıklarından Reha İsvan "Kadınlar insan neslini sürdürürler, yetiştirirler, beslerler. Savaşlar ise insanları yok eder. Bunun için kadınlar savaşa karşıdır. Ben de kadınım ve karşıyım" dedi.

EKİM: 8 Ekim Cuma - Kırsal bölgelerdeki aile planlaması hizmetlerinde bayan öğretmenlerle imamların etkin olduğu bildirildi.

26 Ekim Salı - Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan bayan personelin kılık kıyafetine ilişkin yönetmelik yürürlüğe girdi. Buna göre bayan memurlar kısa kollu bluz, yırtmaçlı etek, pantolon giyemeyecek ve tırnaklarını uzatamayacaklar.

KASIM: 10 Kasım Çarşamba - Sosyal Sigortalar Kanunu'nda yapılan değişiklikle Sosyal Sigortalar Kurumu'na bağlı kadın işçiler istifa ettikleri takdirde kıdem tazminatlarını alabilecekler.

28 Kasım Pazar - Ankara, Antalya ve Bursa'dan sonra İstanbul'da da evliliğe hazırlık, sağlıklı eş seçimi, evlilikte iletişim, ana-baba olma hazırlığı ve uyum gibi derslerin okutulduğu 'Evlilik Okulu' Halk Eğitim Merkezi'nde açıldı.

30 Kasım Salı - Evlenerek işten ayrılan kadın işçilere kıdem tazminatı ödenmesini hükme bağlayan yasa tasarısı Danışma Meclisi Başkanlığı'na sunuldu.

ARALIK: 5 Aralık Pazar - Eminönü Halk Eğitim Merkezi'nde açılan ana-baba okulunda cinsel eğitim ve kürtajın yasallaşması tartışıldı.

6 Aralık Pazartesi - Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilişinin 48. yıldönümü tüm kadın kuruluşlarının katkısıyla kutlandı.

19 Aralık Pazar - Balıkesir Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğü'nde görevli iki antrenör de bayan. Eski milli okçulardan olan ve aynı zamanda judo milli takımının antrenörü Nilgün Ertekin okçuluk, eski milli jimnastikçi Kamile Kurt ise jimnastik antrenörlüğü yapıyor.

20 Aralık Pazartesi - Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Lami Eser, kız öğrencilerin aşırı makyaj yapmalarını, çizme ve yüksek topuklu ayakkabı giymelerini yasakladı. Uymayanlar hakkında da idari soruşturma açılacağını söyledi.

1983

OCAK: 8 Ocak Cumartesi - "Benden Selam Olsun Anadolu'ya adlı eserin yazarı Yunanlı kadın gazeteci Dido Sotiriyu "Türk ya da Yunanlı yok, insan ve insanlık var. Kadın ve erkek yok, insan var" dedi. Sotiriyu, Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'ne aday gösterildi.

MART: 8 Mart Salı - Nâzım Hikmet'in "Vatan Haini" adlı şiirini Fransa Kültür Bakanlığı'nın Sanat Bursu'nu kazanarak gittiği Fransa'da okuduğu için Türkiye'ye döndükten sonra yargılanan tiyatro sanatçısı Işık Yenersu "Dünyanın sanat merkezi Paris'te bu şiiri okumakla, Türkiye Cumhuriyeti'ni tahkir değil, yüceltme kastını taşıdım" dedi.

NİSAN: 16 Nisan Cumartesi - Atatürk'ün emriyle 13 Nisan 1923 tarihinde kardeşi Makbule Atadan tarafından kurulan Türk Kadınlar Birliği, 60. yıldönümünü kutladı.

MAYIS: 13 Mayıs Cuma - Hemşirelik Haftası nedeniyle Türkiye'nin en yaşlı hemşiresi Saime Türsen'i kutlayan genç hemşireler, Türsen'e bir şilt vererek "Hemşirenin görevi hasta kaydı yapıp, çay söylemek değildir. Hemşirelere düzenli ve sürekli eğitim verilmelidir" dediler.

17 Mayıs Çarşamba - İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcılığı, İlerici Kadınlar Derneği yöneticileri hakkında, yasal görünüm altında devlet düzenine aykırı çalışmalar yaptıkları gerekçesiyle 15 ila 30 yıl arasında hapis cezası isteyerek dava açtı.

TEMMUZ: 24 Temmuz Pazar - Barış Derneği davası sanıklarından Reha İsvan, "Künyem hariç, her şey yanlış düşünce, kulaktan dolma bilgilerle önümüze konuyor. Bunlarla hüküm verilemez" dedi.

EYLÜL: 25 Eylül Pazar - Milli Güvenlik Kurulu, Emekli Sandığı Yasası'nda değişiklik yaparak emeklilik yaşını kadınlarda 45'e indiren yasa tasarısını kabul etti.

EKİM: 14 Ekim Cuma - Okuma yazma bilmeyen annelerin çocuklarının hatalı beslendiği, Gıda ve Beslenme Sempozyumu'nda dile getirildi ve devletin daha dikkatli olması istendi.

ARALIK: 25 Aralık Pazar - Devrim şehidi Kubilay'ın arkadaşı Bedri Onat, 1930 Menemen Olayı'nda ayaklanan gericilerin arasında kızların da olduğunu söyledi.

1984

OCAK: 23 Ocak Pazartesi - Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 50. yılına kadın kaymakamsız girilmesi üzerine, SBF Siyaset ve İdare Bölümü mezunu Hesna Sayın kaymakam olabilmek için Ankara Bölge İdare Mahkemesi'ne dava açtı. 1940 yılından beri bu yönde bir uğraşın verildiği belirtildi.

NİSAN: 1 Nisan Pazar - Lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre her gün düzenli olarak gazete okuyan kız öğrencilerin oranı yüzde 51.7 iken, erkek öğrencilerin oranı yüzde 55.14. Cinselliğe dayalı haftalık dergileri erkeklerden çok kızlar okuyor. Cumhuriyet gazetesinin okunma oranı kızlarda yüzde 17.03, erkeklerde yüzde 24.41, imam hatip liselerinde kızlarda 0, erkeklerde yüzde 2.58. Tüm lise öğrencilerinin yüzde 17.3'ü yalnızca spor sayfalarını okuyor.

13 Nisan Cuma - 59 firmanın katıldığı ''Her şey kadın için, kadınla birlikte güzel'' sloganıyla, kadın eşyalarının sargilendiği bir fuar açıldı.

HAZİRAN: 9 Haziran Cumartesi - Amacı ev kadınlarına yeni gelir kaynakları yaratmak, özellikle ortadireği kalkındırmak olan Ev Kadınlarını Güçlendirme Kooperatifi kuruldu.

9 Haziran Cumartesi - Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilişinin 50. yılı TBMM'de bulunan 12 bayan milletvekilinin katılımıyla kutlanacak.

TEMMUZ: 24 Temmuz Salı - TÜBİTAK tarafından hazırlanan rapora göre kadınlarda gırtlak kanserine yakalanmada Türkiye, dünya birincisi.

EKİM: 12 Ekim Cuma - İş ve meslek kadınlarının oluşturduğu en iyiyi amaçlayan kadınlar anlamına gelen Soroptomist Dernekleri'nin dünya başkanlığına ilk kez bir Türk, Sadun Katipoğlu seçildi.

18 Ekim Perşembe - HP Ordu Milletvekili Bahriye Üçok'un erkeklerin de ölen eşlerinin maaşını alabilmesini öneren yasa teklifi TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonu'nda kabul edildi.

KASIM: 6 Kasım Salı - Türkiye'de anne ölümlerinin birinci nedeninin eğitimsizlik ve sağlık kontrolüne gitmeme olduğu açıklandı.

10 Kasım Cumartesi - Atatürk'ün baldızı Vecihe İlmen, ''Atatürk ablamla evlendiğinde ben 14-15 yaşlarındaydım. Her girişimde ayağa kalkardı. Yemeklerden İzmir çuprasını, irmik helvasını, sanatçı olarak Safiye Ayla'yı beğenir, ablamla birlikte Pencere Açıldı Bilal Oğlan türküsünü okurdu'' dedi.

ARALIK: 3 Aralık Pazartesi - Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilişinin 50. yılı nedeniyle İstanbul Kadın Hakları Koruma Derneği'nce düzenlenen ''Bugünkü Kadın'' konulu sempozyumda kadının yasal hakları tartışıldı. Sempozyumda evlilik kredisi verilmesi istenerek, kadınların cinsel eşitliğe değil, sınıf eşitliğine gereksinim duyduğu belirtildi.

5 Aralık Çarşamba - Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 50. yılı nedeniyle TBMM özel gündemle toplandı. Alanlarında ilk olan 77 kadına plaket verilen bu törende 50 yıl sonra TBMM'de 12 kadın milletvekilinin bulunması eksiklik olarak değerlendirildi.

1985

MART: 14 Mart Perşembe - Medeni Kanun'un evlilikle ilgili hükümlerinde değişikliği öngören tasarı, kadının evlenirken 15 yaşını bitirmesi ve boşandıktan sonra da beklemeden evlenebilmesini öngörüyor.

MAYIS: 12 Mayıs Pazar - Ankara Yenişehir Kız Öğrenci Yurdu Müdürü Meliha Alpsal, bahar nedeniyle kız öğrencilerin erkek yurdunun bulunduğu bölgeye girmelerini yasakladı.

TEMMUZ: 15 Temmuz Pazartesi - Balıkesir merkez Karaman köyü dışında açılan ''Kızlar Manastırı''nda dikiş kursu adı altında 12-17 yaşındaki kızlara yasalara aykırı olarak Kuran kursu veriliyor. Manastırda 3 bayan hoca var ve veliler kızlarıyla ancak kapı aralığından görüştürülüyorlar.

30 Temmuz Salı - Bakırköy Sağlık Meslek Lisesi öğrencilerine yaz tatillerinde mektupla din eğitimi veriliyor ve Kuran hükümlerine uyulması isteniyor.

EKİM: 14 Ekim Pazartesi - DİE verilerine göre Türkiye'de kadın ve erkeklerde okuryazarlık oranı 1935'te kadınlarda yüzde 10, erkeklerde yüzde 31, 1945'te kadınlarda yüzde 17, erkeklerde yüzde 44, 1950'de kadınlarda yüzde 19, erkeklerde yüzde 45, 1955'te kadınlarda yüzde 26, erkeklerde yüzde 56, 1960'ta kadınlarda yüzde 25, erkeklerde yüzde 54, 1965'te kadınlarda yüzde 33, erkeklerde yüzde 64, 1970'te kadınlarda yüzde 41, erkeklerde yüzde 69, 1975'te kadınlarda yüzde 50, erkeklerde yüzde 76, 1980'de kadınlarda yüzde 54, erkeklerde yüzde 79.

15 Ekim Salı - Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne Türkiye'nin katılması başkanlar kurulunca onaylandı.

''Sözleşmeye taraf ülkeler kadın erkek eşitliğini her noktada kabul edecek ve uygulayacak olan ülkelerdir'' denildi.

17 Ekim Perşembe - Çalışma yaşamının kadın için bir okul olduğu ve modayı en çok orta tabaka çalışan kadının izlediği belirtildi.

26 Ekim Cumartesi - ÖSYM verilerine göre üniversitelerde görev yapan kadın öğretim üyesi sayısı yüzde 28.6. Kadın profesör sayısı toplam profesör sayısının yüzde 16'sı kadar.

KASIM: 24 Kasım Pazar - 510 kurucunun katıldığı toplantıda Rahşan Ecevit oybirliğiyle DSP Genel Başkanı seçildi.

25 Kasım Pazartesi - Manisa Sarıgöl'de "Öğretmenler Günü" sıkmabaşlı öğrencilerin şiirler okuduğu, hadisli kutlamayla gerçekleşti.

1986

ŞUBAT: 7 Şubat Cuma - Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hakkı Atun ''Öğrencileri bıraksak okula peçeli gelecekler. İkaz ve uyarılarımıza rağmen okula başörtülü geliyorlar'' dedi.

MART: 8 Mart Cumartesi - Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesini isteyen 2861 kadın, dilekçelerini TBMM'ye verdiler.

NİSAN: 23 Nisan Çarşamba - Ebeler Günü'nde ebeler can güvenlikleri için silah istediler.

TEMMUZ: 21 Temmuz Pazartesi - Kırıkkale'de bir gazinoya kaymakamlık 'Muhitimiz kadın sanatçı kaldırmaz'' gerekçesiyle izin vermedi.

EYLÜL: 20 Eylül Cumartesi - DİE'ye göre Türk kadınının yaşam süresi erkeklerden uzun. 1984'te 136.274 kişi öldü. Bunların 78.740'ı erkek, 57.534'ü kadın.

ARALIK: 4 Aralık Perşembe - Cumhuriyetin ilanından bu yana yol yapımı için hiçbir çabanın harcanmadığı Şanlıurfa'daki Viranşehir köyünün yolu yok. 5 yılda 24 kadın doğuma giderken yolda öldü.

1987

ŞUBAT: 27 Şubat Cuma - Avrupa Konseyi 1985 verilerine göre Avrupa'nın en doğurgan kadınları Türkiye'de yaşıyor. Buna göre Türkiye'de kadın başına yaklaşık 4 çocuk düşerken, İrlanda'da 2.49, Kıbrıs Rum kesiminde 2.48, Malta'da 2.20 çocuk düşüyor.

MAYIS: 13 Mayıs Çarşamba - Üsküdar'da Anneler Günü nedeniyle bir dükkân vitrinine ''Başörtüsüz düşünemediğimiz annelerimiz için: Elbette başörtüsü'' yazısı asıldı.

16 Mayıs Cumartesi - Kadın kuruluşları tarafından Semra Özal'ın yılın annesi ve yılın kadını seçilmesi protesto edilerek, ''Ezilen, sömürülen, her türlü cefayı çeken, fabrikalarda, evlerde, bürolarda çalışan kadınlar adına bu seçimi kınıyor, asgari ücretle evini ve çocuklarını geçindiren emekçilerin eşlerini yılın annesi ve yılın kadını ilan ediyoruz'' açıklaması yapıldı.

20 Mayıs Çarşamba - Ankara Üniversitesi'nin çeşitli fakültelerinde okuyan 12 türbanlı kız öğrenci, Süleyman Demirel'den, türban yasağının kaldırılması konusunda desteğini daha etkin bir biçimde sürdürmesini istediler.

21 Mayıs Perşembe - Çağdaş giyim yönetmeliğini protesto için yurdun çeşitli yerlerinde eylemler sürerken, İzmir'de açlık grevi yapan İlahiyat Fakültesi öğrencileri türban izni çıkması üzerine açlık grevlerine son verdiler. Bu arada Erzurum'da izinden önce derslere rahatlıkla türbanla girildiği söylendi.

24 Mayıs Pazar -YÖK Rektörler Komitesi türban sorununu çözüme bağladı. İhsan Doğramacı tarafından yapılan açıklamaya göre ilahiyat fakültelerinde öğrenciler istedikleri gibi giyinecekler, diğer fakülte ve okullarda da örtünebilecekler.

29 Mayıs Cuma - Türban yasağının kaldırılması üzerine Konya'da açlık grevi yapan öğrenciler eylemlerine son verdiler.

TEMMUZ: 14 Temmuz Salı - Güneydoğu Anadolu'da katliama uğrayan çocuklara Türk Kadınını Güçlendirme Vakfı tarafından lolipop dağıtılması Meclis'e götürülerek, sorunun çözülüp çözülmediği soruldu.

EYLÜL: 3 Eylül Perşembe - İnsan Hakları Derneği kurucularından Didar Şensoy, cezaevlerindeki kötü koşulları protesto için geldiği TBMM önünde polisin tartaklaması sonucu kalp krizi geçirerek öldü.

EKİM: 8 Ekim Perşembe - Marmara Üniversitesi'nden bir grup türbanlı kız öğrenci ''Üniversite Senatosu'ndan bizim kıyafetlerimizin de çağdaş sayıldığı şekilde bir açıklama yapılıncaya kadar eylemlerimizi sürdüreceğiz'' dediler.

11 Ekim Pazar - 1981'de Türk vatandaşlığından çıkarılan kapatılan TİP Genel Başkanı Behice Boran Brüksel'de öldü.

17 Ekim Cumartesi - Behice Boran için TBMM'de tören yapıldı. Turgut Özal katılmadı. Tören için Batı Almanya'dan gelen Komünist Partisi Prezidyum Üyesi Werner Creglak ''Bu büyük insanı kendi toprağında size veda etmesi için getirdik'' dedi.

KASIM: 10 Kasım Salı - ''Benden Selam Olsun Anadolu'ya'' adlı romanıyla tanınan Abdi İpekçi Barış Ödülü'nün ilk sahibi Yunanlı romancı Dido Sotiriu, ''çocukluğumun cenneti'' dediği Aydın'ı görmek üzere Türkiye'ye geldi.

22 Kasım Pazar - Seçimlere hazırlanan kadın milletvekili adayları, kadının sesinin TBMM'ye yansıması gerektiğini söyleyerek, mevcut kadın milletvekillerini göstermelik durumdan çıkarmak için kadın erkek sayısında eşitlik sağlanmasını ve kadın politikası yapabilecek kadın milletvekillerinin TBMM'ye girmesini istediler.

1987

OCAK: 5 Ocak Salı - Medeni Kanun'da yapılacak değişiklikle boşanma halinde eşlerden kadının durumu iyi ise erkeğe nafaka vermesi hükme bağlanacak.

7 Ocak Perşembe - Medeni Kanun'da yapılacak değişikliğin önerisini tartışan hukukçular taslağın kadınların aleyhine olduğunu, yargıç ve avukatlardan görüş alınması gerektiğini savundular.

17 Ocak Pazar - Demokratik Mücadele Kadın Derneği, yayımladığı bildiride insanlık onurunun ayaklar altına alındığı, gençlerin işkence gördüğü bir Türkiye istemediğini açıkladı.

27 Ocak Çarşamba - YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı ''Türban takılabilir. Bence takılsın. Ben rektör olsam, türbana evet derim'' dedi.

MART: 9 Mart Çarşamba - Türk Kadınlar Birliği'nce düzenlenen ''Atatürk'ün Türkiyesi'nde Kadının Yeri'' konulu panelde emekçi kadının kurtuluş mücadelesi işlenirken Demokratik Mücadele Kadın Derneği yöneticileri, kapatılan derneklerinin yeniden açılmasını istediler.

MAYIS: 30 Mayıs Pazartesi - Çeşitli sendikalara mensup 4537 kadın işçi, çeşitli işkollarına mensup hamile kadınların işten atılmalarını protesto etti.

TEMMUZ: 4 Temmuz Pazartesi - Türkiye ebelik ve hemşirelik hizmetinde 32 ülke arasında İsrail'den sonra 2. oldu.

22 Temmuz Cuma - Milli Eğitim Şûrası'nda, ilkokullara birinci sınıftan itibaren din ve ahlak bilgisi dersleri konulması kararlaştırıldı.

KASIM: 20 Kasım Pazar - Türbanın çağdaş olmadığını söyleyenlere karşı YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı ''Türban bu yasa çıkmadan önce de çağdaştı'' dedi.

ARALIK: 6 Aralık Salı - Üniversitelerde türban yasağının kalkması üzerine, öğrenciler derslere türbanla girmeye başladılar. Öğretim üyelerinin çoğunluğu, YÖK'ün kararını eleştirdi.

10 Aralık Cumartesi - Türk Kadınlar Birliği Başkanı Ayseli Göksoy, tüm kadın derneklerini ve Atatürkçüleri türbana karşı tavır almaya çağırdı ve türbanın bağnazlığın simgesi olduğunu söyledi.

28 Aralık Çarşamba - Türk Hemşireler Derneği Genel Başkanı Lalezar Mürşitpınar meslektaşlarını türban konusunda uyararak ''Kep-forma bütünlüğü bozulmasın'' dedi. Bazı hastanelerde kepin altından türban takılmasını eleştirdi ve ''Kişiler görev yerleri dışında istedikleri gibi giyinebilirler. Ama hastanede hastanenin kuralları geçerli olmalıdır'' diye konuştu.

1989

OCAK: 24 Ocak Salı - İçişleri Bakanlığı kadınların kaymakam olmaları konusunda son aşamaya gelindiğini, ilk açılacak kaymakamlık sınavına bayanların da alınacağını duyurdu.

MART: 8 Mart Çarşamba - Dünya Kadınlar Günü çeşitli kadın derneklerinin ayrı ayrı ve ortaklaşa etkinlikleriyle kutlandı. Etkinliklerde son dönemlerde özellikle dinci çevrelerin şeriat özlemlerini daha sert biçimde dile getirdiklerine dikkat çekildi.

9 Mart Perşembe - İstanbul'da çoğunluğu öğrencilerden oluşan 500 kişilik türbanlı ve çarşaflı grup, türbana izin verilmesini öngören yasanın iptalini protesto için tekbir getirerek yürüdü.

10 Mart Cuma - İÜ Merkez Binası'na ''İnancımız her şeyimizdir. İnanç hürriyetimiz çiğnenmiştir. Nefretle kınıyoruz'' yazılı siyah çelenk, türbanlı öğrencilerce koyuldu.

12 Mart Pazar - Refah Partisi Konya'da yerel seçimleri kazanırsa, personeli yalnızca kadınlardan oluşan bir kadın hastalıkları hastanesi kurulacağını ve belediye otobüslerinde erkeklerle kadınların ayrı ayrı oturulacağını açıkladı.

14 Mart Salı - İstanbul Beyazıt Meydanı'da toplanan çarşaflı ve türbanlı bir grup kadın Anayasa Mahkemesi'nin türbanla ilgili kararını protesto etmek için imza topladı.

14 Mart Salı - İran'da kadınlar yaptıkları bir yürüyüşle Türkiye'deki türban gösterilerini desteklediler.

26 Mart Pazar - Türk-İş tarafından düzenlenen Birinci Ulusal Çalışan Kadınlar Kurultayı'nda Türkiye'de çalışan kadınların sorunlarının yoğunluğu ve çeşitliliği işlenerek Türk kadınının sendikal yaşamda yer alma zorunluluğu dile getirildi.

NİSAN: 12 Nisan Çarşamba - Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nce düzenlenen laikliğe bağlılık yürüyüşüne ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu, Suna Kıraç, Leyla Alaton, Türkan ve Beyhan Eczacıbaşı, Necla Arat, Türkan Saylan, Meriç Velidedeoğlu gibi isimler katıldı. Açıklamada ''Atatürk Türkiye'sinde çağdışı görüntüleri ve çağdışı kafaları reddediyoruz'' denildi.

30 Nisan Pazar - Tek tip giysili, türbanlı kadınlar için ahiret nutuklarının çekildiği, gül yağı, tespih ve hurmanın satıldığı dini turlar düzenleniyor.

MAYIS: 13 Mayıs Cumartesi - Hemşirelerin sendika, meslek odası ya da başka bir biçimde örgütlenmesi istendi.

15 Mayıs Pazartesi - Kadın kuruluşları, ilk köy kökenli kadın milletvekili, 6 çocuk, 12 torun sahibi Vuslat Sadıkoğlu'nu yılın annesi seçti.

TEMMUZ: 4 Temmuz Salı - Yargıtay Genel Kurulu, tarihinde ilk kez bir bayan yargıcı daire başkanlığına seçti. Türkan Güven, Birinci Daire için yapılan başkanlık seçimini kazandı.

AĞUSTOS: 13 Ağustos Pazar - Cezaevlerinde baskıları protesto etmek isteyen çeşitli kadın örgütlerinin temsiclileri kara giysiler giyerek protesto gösterisi yaptılar.

EKİM: 24 Ekim Salı - ''Gelenekler ve Çağdaşlaşma Arasında Türk Kadını'' tartışmasında Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu salonda çoğunlukta olan türbanlı kadınları görünce ''Sizin sevmediğiniz o mavi gözlü adam var ya, siz onun sayesinde buradasınız. Sizi böyle göreceğime keşke buraya gelmeseydim'' dedi.

KASIM: 3 Kasım Cuma - Hacettepe Üniversitesi'nde okuyan türbanlı öğrenciler, türban yasağını İngilizce pankartlarla protesto ettiler.

8 Kasım Çarşamba - Ankara'da ''Kadının mutfağındaki yangın'' konulu miting düzenlendi.

11 Kasım Cumartesi - İstanbul'da Basın Müzesi'ni basan bir grup eylemci ''Kadın başları, bale ve karikatür yapıtları''nın yer aldığı sergiyi basarak 150 kadar yapıtı tahrip etti. Saldırının Atatürk'ün ölüm gününe rastlaması dikkat çekti.

22 Kasım Çarşamba - Ankara Kızılay Meydanı'nda 150 türbanlı kadın, Kuranıkeriml'li ve tekbirli gösteri yaptı.

25 Kasım Cumartesi - İstanbul Sultanahmet'te türbanlı kadınlar gösteri yaptı.

ARALIK: 3 Aralık Pazar - Yargıç ve savcı açığını kapatmak amacıyla Adalet Bakanlığı'nca başlatılan burslu öğrenci uygulamasından kız öğrenciler yararlandırılmadı. ''Kadın yargıç olamaz'' düşüncesini egemen kılacak bu uygulama kadın örgütlerince eleştirildi, Maliye Bakanlığı'nda da kadınların hesap uzmanı yapılmadığı vurgulanarak, kadınların Cumhuriyet öncesi döneme götürülmek istendiği ifade edildi.

7 Aralık Perşembe - Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilişinin 55. yıldönümünde düzenlenen toplantıya katılan DYP lideri Süleyman Demirel ''Ben bütün entelektüel kadınlara talibim. Bize gelsinler, önlerindeki bütün dikenleri kaldırırız'' dedi.

10 Aralık Pazar - Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilişinin 55. yıldönümü nedeniyle yapılan toplantılarda, ''Bugün başın örtülmesini isteyen zihniyet, yarın kadınları dörtleyelim diyecektir. Bu düşünceye hayır denilmelidir'' konusu işlendi.

13 Aralık çarşamba - TBMM'de kadın milletvekilleri

Toplam Kadın

Yasama dön. Seçim yılı milv.sy. milv.sy. Oranı

5 1935-39 441 18 4.08

6 1939-43 465 15 3.23

7 1943-46 484 16 3.31

8 1946-49 497 9 1.81

9 1950-51 491 3 0.61

10 1954 535 4 0.75

11 1957 602 8 1.35

12 1961 449 3 0.67

13 1965-66-68 455 8 1.76

14 1969 450 5 1.11

15 1973-75 456 6 1.31

16 1977-79 455 4 0.88

17 1983-86 410 12 2.93

18 1987 449 6 1.34

TOPLAM 6639 117 1.76

14 Aralık Perşembe - SHP Genel Başkanı Erdal İnönü parti organlarında kadınlara asgari yüzde 25 oranında kontenjan ayırdıklarını, bu uygulamanın diğer partileri de etkileyebileceğini, ancak çözüm için öncelikle kadınların kendilerinin ağırlık koymalarının gerektiğini söyledi.

29 Aralık Cuma - 1986'dan beri gündemden düşmeyen türban krizi YÖK'ün son kararıyla üniversitelere bırakıldı. Buna göre üniversiteler kendi düşüncelerine göre karar alacaklar.

1990

OCAK: 9 Ocak Salı - Kadın Sığınma Evi'nde yaşayan kadınlar ''İlk kez burada mutluyuz. Ekmeğimizi ve emeğimizi paylaşıyoruz. Kendimizi özgür ve güzel hissediyoruz'' dediler.

11 Ocak Çarşamba - Türban, ODTÜ, KTÜ, Mimar Sinan üniversitelerinden sonra Ankara Üniversitesi'nde de yasaklanırken, Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde serbest bırakıldı.

21 Ocak Pazar - Ankara ve İstanbul'da kara çarşaflı ve tekbirli Müslüman Kadınlar Günü yapılarak İran'daki Humeyni rejimi övüldü.

ŞUBAT: 6 Şubat Salı - Cinsiyete dayalı ayrımcılığa karşı çıkan BM Sözleşmesi'nin 10. yılında sözleşmeye imza atan Türkiye'nin kadın hakları bilincine sahip bir ülke olamadığı vurgulandı.

MART: 10 Mart Cumartesi - Kadınlar Günü nedeniyle yapılan etkinliklerde kadının cinsiyetiyle değil, yeteneğiyle fark edilmesi gerektiği savunuldu.

16 Mart Cuma - Ege ve 9 Eylül üniversitelerinde okuyan türbanlı öğrenciler, eğitim haklarının engellendiği gerekçesiyle eylem başlattılar.

HAZİRAN: 11 Haziran Pazartesi - Kadınlar ekonomi, işletme ve hukuk kurullarında müfettiş olarak görev alabilecekler.

EYLÜL: 10 Eylül Pazartesi - Dünyada kadın sorunlarıyla ilgili resmi kurumu olmayan tek ülke olan Türkiye'de bu açığı gidermek amacıyla ''Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığı'' kurulacak. Bu karar 1985 yılında Nairobi'de düzenlenen BM Kadınlar Dünya Konferansı'nda alınmış.

16 Eylül Pazar - İstanbul'da bir grup kadın, Medeni Yasa'nın kadının çalışmasını kocasının iznine bağlayan 159. maddenin kaldırılması için topladıkları 2500 imzalı dilekçeyi Anayasa Mahkemesi'ne gönderdi.

EKİM:7 Ekim Pazar - SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, evinde uğradığı bombalı suikast sonucu öldürüldü.

13 Ekim Cumartesi - Üçok'un öldürülmesini protesto etmek için kadın yürüyüşü düzenlendi. Yürüyüşe tüm kadın örgütleri katıldı.

KASIM: 1 Kasım Perşembe - Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden ''Anayasa Mahkemesi'nce verilmiş yasak kararı bulunmasına rağmen türban konusunda yeni yollar denenmesine karşıyız. Türbana izin yok'' dedi.

2 Kasım Cuma - Aile içi şiddete maruz kalan kadınlara tıbbi, hukuki, psikolojik yardımlarda bulunmayı amaçlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı açıldı.

3 Kasım Cumartesi - TBMM'de kabul edilen türban yasasını protesto etmek için kadın dernekleri temsilcileri Anıtkabir'e ''Laik Türk Kadınları'' yazılı çelenk koydu.

3 Kasım Cumartesi - Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığı kararnamesini çeşitli kadın kuruluşları, ''Kadının köleliğini pekiştiren yasalar istemiyoruz'' diye protesto ettiler.

14 Kasım Çarşamba - Ankara Üniversitesi öğretim üyeleri, Anıtkabir'i ziyaret ederek ''Türban simgedir, karşıyız'' dediler.

17 Kasım Cumartesi - Nevşehirli 500 kadın, saç tellerinden yaptıkları bir süpürgeyi DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel'e hediye ettiler.

ARALIK: 5 Aralık Çarşamba - Türk kadınının siyasal haklara kavuşmasının 56. yılında siyasette yeterince yer almadığı vurgulanarak, en büyük engelin erkek egemen yaklaşım ve paylaşımsızlık olduğu belirtildi.

6 Aralık Perşembe - Seçme ve seçilme hakkının 56. yıldönümü nedeniyle 1. Uluslararası Kadın Hakları Koşusu düzenlendi.

 


KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI 5/6

KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI (1919-1970)

5 .BÖLÜM

Dr. BERNARD CAPORAL

Çeviren: Dr. ERCAN EYÜBOĞLU

II. YETİŞKİNLERİN EĞİTİMİ

Yetişkinlerin eğitimi için alınmış önlemleri üç kategori içinde sınıflandıracağız. Bazı kurumlar esas olarak kadın ve erkeklere okuma-yazma öğretmeyi ve onlara bir genel kültürün öncülerini aşılamayı amaçlarken bazıları da onları bir mesleğe alıştırmayı amaçlıyor ve nihayet Halkevleri ve Halk Odaları gibi diğer bazıları da, yetişkinlere ve gençlere çok değişik alanları kucaklayan birçok kültürel etkinlikler götürüyordu. Bu değişik kurumlar çerçevesinde kadınlar için neler yapılmıştır?

1- OKUMA-YAZMA VE GENEL KÜLTÜR

Latin harflerinin kabulü (183) yetişkinlerin okuma-yazma öğrenmesi lehinde bütün bir hareketin kökeni ve kaynağı olmuştur. Musutafa Kemal, erkek olsun kadın olsun okuma-yazma bilmeyenlerin sayıca büyüklüğünü Türkiye'nin çektiği en büyük sıkıntılardan biri olarak, kaçınılmaz biçimde içinde duyuyordu:

Bir milletin, bir heyeti içtimaiyenin yüzde onu okuma-yazma bilir, yüzde sekseni bilmez nevidendir, bundan, insan olarak utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihi iftiharla doldurmuş bir millettir. (184)

İmparatorluk rejiminin ilgisizliği ve savsaklaması, Türk diline uymayan Arap harfleri, Mustafa Kemal'in gözünde, halkın bilisizliğinden sorumlu tutuluyordu. Öyleyse bunları bırakmak gerekiyordu.

Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiyz. (185)

Gerçekten Gazi, Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıktığı üzere, basit bir Arap harfleri reformu yanlısı değildi. Bu girişimler esas olarak akademik tartışmalar alanında kalmış ve hiçbir sonuca ulaşmamıştır. (186) Gerçekten de, yazıda her türlü reform düşüncesi, dinsel nitelikli gerekçelerle, çok güçlü bir muhalefetle karşılaşıyodu. (187) Mustafa Kemal için söz konusu olan, Latin harflerinin kabulü ve böylece Türkiye'nin ''uygar dünyada yer aldığı''nın (188) gösterilmesiydi.

Arap alfabesine karşı ilk tepkiler daha 1924'te ortaya çıktı; fakat muhalefetin şiddeti (189) karşısında Mustafa Kemal, esnek davranmak, aşama aşama amaca yaklaşmak ve olgunlaştırılarak incelenmiş bir proje geliştirmek gerektiğini anladı. Bu projenin incelenmesine koyulma görevi Dil Encümeni'ne düştü. Gazi, bu encümenin çalışmalarını bazen kendi yönetiyordu. Bu çalışmalar, 1928'de, Latin alfabesinin küçük değişikliklerle kabulü ile sonuçlandı. Aynı yılın 9 Nisan günü, İstanbul'da, Sarayburnu'nda Cumhuriyet Halk Partisi'nin düzenlediği bir toplantıda konuşan Mustafa Kemal, Türkleri, mümkün olan en kısa zamanda yeni alfabeyi öğrenmeye çağırdı. 1919'dan beri hiç gitmediği eski Osmanlı başkentine bu ilk dönüşünde Gazi İstanbullulara şöyle sesleniyordu:

''Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu, vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz... En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyeti içtimaiyesi yeni harfleri öğreneceklerdir.'' (190)

Böylece yeni alfabe için tüm Türkleri gerçek bir coşku sarmıştı. Vedat Nedim Tör o günleri şöyle anlatıyor:

''O günleri, tüm ülkenin eğitim için ateşli bir kampanyaya sürüklendiği o coşkulu günleri, yaşamış olmanızı çok isterdim. Tüm kentlerde, tüm köylerde halk için eğitim merkezleri düzenlenmişti. Atatürk kendisi, şaşırtıcı bir dinamizmle, ülkeyi bir baştan bir başa dolaşıyor, gittiği her yerde, karatahtanın başında halka Arap alfabesi ile Latin alfabesi arasındaki farkı anlatıyordu. Altı ay içinde tüm kitaplar ve tüm gazeteler alfabe değiştirmişti ve Arap alfabesi resmen yasaklanmıştı.'' (191).

Bu coşkuya, Mustafa Kemal'in kişisel çabalarına (192) ve alınan önlemlere karşın, sonuçlar, ilerde de göreceğimiz gibi, hiç de başdöndürücü olmamıştır. Türklere yeni harfleri öğretme görevi, esas olarak, 1928'de kurulan ve daha sonraları Halk Dershaneleri adını alacak olan Ulus Okulları'na (Millet Mektepleri) verilmiştir. Gerçekten, 16 ile 45 yaş arasında tüm yurttaşların, yeni ve modern Türkçeyi okuyup yazdığını gösteren bir belge edinmesi zorunluğu karar altına alınmıştı.

Bazıları köylerde gezici olan Ulus Okulları iki düzeyden oluşmaktaydı. A düzeyi, hiç okuma-yazma bilmeyenlere ancak Arap harfleriyle okuyup yazabilenlere yönelikti. B düzeyi ise birinci düzeyi başarıyla bitirenlere kendi kendilerini yetkinleştirmek ve genel bilgilerini geliştirmek amacını güdüyordu. Bu yoğun ulusçuluk döneminde, bu programa yurttaşlık bilgisi derslerinin de eklendiğini bu arada belirtelim. Bu okullarda dersler, haftada altı saatten dört ay devam ediyordu. Öğretimi daha etkili kılmak amacıyla sınıflardaki öğrenci sayısı sınırlandırılmıştı. Bazı sınıflarda 15 kadar yetişkin ders görürken, öğretmen azlığı nedeniyle diğer bazı sınıflarda bu sayı kırkı bulabiliyordu. İlkokul öğretmenleri ve öteki öğretmenler yanında belli nitelikleri taşıyan yurttaşlar da bu okullarda ders vermekle görevlendiriliyordu.

Elimizde bu derslere devama ilişkin istatistikler yoksa da bu okulların verdiği diplomalarla ilgili bazı veriler vardır. Ek'teki 27 No.lu tablo (193) Halk Dershanelerince kadınlara verilen diploma sayısının yıllara göre gelişimini izlememize olanak sağlamaktadır. Aşağıdaki tablonun da açıkça gösterdiği gibi, bu kurumlar, yalnızca Mustafa Kemal'in sağlığında etkili olabilmişlerdir.

Verilen Diploma Sayısı

Gazi dönemindedir ki, hem en çok sayıda diploma dağıtılmış, hem de kadınların okuma-yazma öğrenmesi belli bir gelişme göstermiştir. Yeniden göreceğiz ki, bu okuma-yazma çabası en az Demokrat Parti döneminde destek görmüştür.

Öğrendiklerini uygulama fırsatları yoksa yetişkinlere okuma-yazma öğretilmesi yetersiz, hatta yararsızdır. Nitekim, Kemalist hükümet, kitlelere yönelik olarak, resimli bir gazete yayımlamaya karar verdi. 1933'te özel olarak köylülere yönelik Yurt adlı bir gazete kurdu. Bu gazete 20.000 köyde parasız dağıtılıyor, ayrıca sayfa dizilişi elverdiği için köydeki tüm kamuya açık yerlerde, kitaplıklarda, halk okuma odalarında, halkevlerinde, kışlalarda, vb. duvarlara yapıştırılarak bir çeşit duvar gazetesi işlevi görüyordu. Modern alfabeye yeterince alışmamış olan köylülerin kolayca okuyabilmesi için kalın harflerle basılan Yurt, reformlara ve ulusal kültüre ilişkin pek çok makale yanında, sağlığa, aile yaşamına, tarıma, hayvancılığa... ilişkin basit ve açık öğütler de içeriyordu.

Nihayet, kamu okuma odalarının kurulması Halk Dershaneleri'nin eylemini tamamlamıştır. Öncelikle bu dershanelerin öğrencilerine hizmet götürmeyi amaçlayan bu okuma odaları, kamuya da açıktı. Atatürk'ün ölümünden sonra sayıları azaldı, 1949'da da etkinlikleri sona erdi (194).

2 - YETİŞKİNLER İÇİN MESLEKSEL KURSLAR (195)

Adından da anlaşılacağı üzere, bu kurumların amacı, belli bir mesleksel yetişmeden yoksun yetişkinlere bir meslek edinmede ve yaşamlarını kazanmada yardım etmekti. Bunlar içinden birkaçı özellikle kadınlara seslenmekteydi.

A - Akşam Kız Sanat Okulları

Bu kurslar, okul çağını geride bırakmış ya da çeşitli nedenlerle mesleksel ve teknik okullara devam edemeyen genç kızlara olduğu gibi, evli kadınlara da açıktı. İlkokulu bitirmiş olmak, ilke olarak bu okullara girişte aranan koşullardan biriydi.

Devam eden kız ve kadınlara bir meslek kazandırma amacı yanında bu okullar onlara, bilgilerini yetkinleştirme ya da çocuklara bakmayı hatta bir evin nasıl yönetileceğini öğrenme olanağı sağlamaktaydı.

Yalnızca bir yıl süreli olan bu kurslar 1932'de başladı. Bu süre 1964'te iki yıla çıkarıldı, program da modern yaşamın gereksinmelerine göre yeniden düzenlendi. Bu dersleri izleyenlerin sayısı sürekli olarak artış göstermiş, ancak gene de büyük oranlara ulaşamamıştır. Ekteki 28 no'lu tablo bu gelişmeyi göstermektedir (196).

Bu kurslara yazılan öğrenciler, açıktır ki, kendilerine önerilen dersler arasında en çok ilgilendiklerini seçiyorlardı. Örneğin, 1970 yılında, verilen her dersi izleyen öğrenci sayısı şu dağılımı gösteriyordu (197).

Dikiş ve hazır giyim 55.082

Erkek ve kadın çamaşırı 16.465

Nakış 23.403

Modelcilik 5.622

Örgü 688

Yapay çiçek yapımı 4.525

Ev işleri 2.690

Aşçılık 2.097

Pastacılık 1.740

Resim 2.346

Çocuk bakımı 883

Bebe bakımı 48

Dil 1.408

1965-1966 yılında öğrencilerin yaş dağılımı da şu oranları veriyordu (198).

12-16 yaş % 55.05

17-25 yaş % 34.72

26-35 yaş % 8.48

36-45 yaş % 1.53

46 ve üzeri % 0.22

Toplam sayının % 44.95'ini 17 yaşın üzerindeki genç kızlar ve kadınlar oluşturuyordu.

Aynı yılda yeni kaydolan öğrencilerin öğrenim düzeyleri ise şu dağılımı göstermekteydi (199):

Yalnızca okuma-yazma bilenler % 9.27

İlkokul mezunları % 80.60

Ortaokul ve dengi mezunları % 6.54

Lise mezunları % 2.82

Üniversite mezunları % 0.52

Mesleksel ve teknik okul mezunları % 0.25

Öğrencilerin çok büyük çoğunluğunun ilköğretim düzeyinde olduğu görülmekle birlikte, bu derslerin lise ve üniversite mezunlarınca da izlenmesi ilginçtir.

B - Olgunlaşma Enstitüleri

Bu enstitüler, gündüz ya da akşam meslek okullarını bitirmiş genç kızlara ve kadınlara iki yıllık bir öğrenimin sonunda kendi kendilerini yetiştirerek birçok etkinlik alanında nitelikli işçiler haline gelme olanağını sağlamak amacıyla açılmışlardır. Öğrenciler, bu arada gerçekleştirdikleri çalışmanın ürünü ile yaşamlarını da kazanabileceklerdi.

İlk Olgunlaşma Enstitüsü 1945'te İstanbul'da açıldı. Ardından 1957'de Ankara, 1959'da Eskişehir ve Samsun, 1961'de de İzmir Olgunlaşma Enstitüleri kuruldu.

Öğrenci sayısındaki artış, ekteki 29 no'lu tabloda (200) gösterilmiştir. Öğrenciler istedikleri dersleri seçip izlemekteydi. Örneğin, 1970'te bu enstitülerde okuyan 864 öğrencinin derslere dağılımı şöyleydi (201):

Dikiş ve hazır giyim 442

Erkek ve kadın çamaşırı 78

Nakış 123

Modelci işçiler 49

Yapay çiçek yapımı 36

Örgü 33

Ev işleri 24

Resim 44

Bebe bakımı 35

1962'de İstanbul Olgunlaşma Enstitüsü, nakış ve hazır giyim başta olmak üzere, imal ettiği geleneksel ürünleri tanıtmak amacıyla bir mağaza operasyonu başlattı. Girişim öylesine büyük bir başarı kazandı ki, öteki enstitüler de aynı yola gittiler ve bu, enstitülerin başta gelen etkinliklerinden biri haline geldi.

C - Ev Sanatları ve Biçki-Dikiş Kursları

Ek'teki 30 no'lu tablonun da gösterdiği gibi bu kurslar hiçbir zaman büyük bir önem kazanamamıştır (202). Bunların iki biçimi vardı: 1938'de kurulan 7-9 ay süreli gezici kurslar, esas olarak, köylü kadınlara evlerini iyi tutmayı, ucuza ve beğeni ile yerleştirmeyi, çocuklarını sağlık kurallarına uygun biçimde yetiştirmeyi, aile bireylerinin giysilerini dikip onarmasını öğretmeyi amaçlıyordu.

1964-1965 yılında var olan 737 Ev Sanatları ve Biçki-Dikiş Kursları'ndan 548'i köylü kız ve kadınlara yönelik gezici kurslardı. Öğrenci sayısı ise 11.624'tü ve bu, toplam öğrenci sayısı olan 22.033'ün yarısı demekti (203).

Kentli kadınlara yönelik kurslar ise, 1955'te, ne Kız Enstitüsü ne de Akşam Meslek Okulu bulunmayan kentlerde açılmıştır. İki yıllık bir süre içinde bu kurslar, öğrencilerine, dengi düzenli okulların sağladığı eğitim olanaklarını aşağı yukarı aynen sunmaktaydı. 1964-1965'te var olan 187 kursa toplam 10.409 kentli kız ve kadın devam ediyordu (204).

D - Akşam Ticaret Liseleri

Yukarıda adı geçen ve isimlerini alıp programlarını izledikleri Ticaret Liselerinde akşamları verilen bu derslere, ortaokul bitirip de düzenli öğrenimini sürdüremeyen genç kızlar, yaşları dolayısıyla bir ticaret lisesini terk etmek zorunda kalan öğrenciler ve nihayet gündüzleri tam gün çalışan yetişkinler devam edebiliyordu. Dersler, haftada yirmi saatten dört yıl sürüyordu. Bu liseleri bitiren öğrencilerden birçoğu Yüksek Ticaret Okullarına kaydoluyorlardı. Bu liseler 1961'de ayrı okullar haline geldiler. 1970-1971'de 418'i (% 9.33) genç kız olmak üzere toplam 4.210 öğrencileri vardı (205).

Ticaret, daktilo ve sağlık gibi yetişkinlere yönelik daha birçok kurs vardı. Pek önemli olmamaları bir yana, istatistikler de bunlara devam eden öğrencilerin kadın-erkek dağılımı konusunda hiçbir bilgi vermemektedir.

Son olarak da, yetişkinlere tanınan okula devam etmeksizin dışardan bitirme sınavlarına girme olanaklarına değinelim. 1969-1970'te kadınların aldığı diplomaların kademelere göre dağılımı, erkeklerle karşılaştırmalı olarak, şöyleydi (206):

İlkokul diploması 78.333 erkeğe karşı 6.783 kadın

Ortaokul diploması 1.230 erkeğe karşı 259 kadın

Lise diploması 1.714 erkeğe karşı 280 kadın

Meslek ve teknik

okul diploması 5.747 erkeğe karşı 1.130 kadın

3 - HALKEVLERİ VE HALK ODALARI (207)

Birinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı sınırlı bir etkinlikler döneminden sonra, yukarıda değindiğimiz ve daha kuruluşunda kadının kurtuluşuna ilgi gösteren Türk Ocakları, Kemalist devrimin etkisiyle 1924'ten itibaren bir yeniden canlanış içine girmişlerdir. Cumhuriyet Halk Partisi ile ilişki içinde çalışan fakat kendi özerkliğini koruyan Türk Ocakları, esas görevleri olarak, ulusal bilincin uyandırılması ve Türk kültürünün yayılması yolu ile kitlelerin eğitilmesini kabul etmişlerdi.

1931'de Türk Ocakları Halkevleri adını aldı. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi, yönetimlerini ele alıyor, ulusal planda yeniden örgütlenmelerini sağlayarak onlara Kemalist ideolojiyi yayma temel görevini yüklüyordu (208). Halkevleri, kitlelerin eğitimine ilişkin olanlar başta olmak üzere, Türk Ocakları'nın öteki tüm görevlerini de sürdüreceklerdi. 1932'de Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri şöyle diyordu:

''Partimizin Halkevlerini kurmaktaki maksadı, ulusu örgütlemek ve onu biri ya da dostluk ve karşılıklı anlayışla bağlı ve aynı ideali benimseyen bilinçli insanlar topluluğu haline getirmektir. Burada, öğrenim görme, aydınlanma ve yetişme şans ve olanaklarına sahip olan yurttaşlarımız, bu mutluluğa ulaşamamış olanlara rehberlik edeceklerdir. Halkımızın seçkinleri, topluluğun iyiliği için, zamanının bir bölümünü toplumsal etkinliklere ayırmaya henüz alışık değildir. Görevini bilinçle yapan bir okul öğretmeni artık içinde yaşadığı topluma herhangi bir şey borçlu olmadığını düşünmektedir. Bu garip ve zararlı zihniyete son vermek ve kendimizi toplumun iyiliği için birlikte çalışmaya alıştırmamız gerekir. Arkadaşlığın canlandırıcı atmosferi ile meşbu Halkevlerinin çatısı altında, tek tek bireyler gibi yaşamaya son verip birleşik ve tutarlı, ortak bir amaç ve ideale doğru yürüyen kaynaşmış bir kitle oluşturacağız'' (209).

Pek çok kentte birbiri ardından Halkevleri kurulurken 1940'tan itibaren de köylerde aynı amaca hizmet etmek üzere Halk Odaları kurulmaya başlandı.

Büyüklüğüne göre bu evlerde ya da odalarda, aşağıdaki kolların her biri ya da birkaçı bulunabiliyordu. Bununla birlikte tüzük, bir yerde halkevi açılabilmesi için, aynı anda en az üç kolu düzenleme olanağının bulunması koşulunu öngörüyordu. Kadınları ve genç kızları ilgilendirenler başta olmak üzere bu kollar nelerdi? Bunları, bizzat devam ettiğimiz ve bize gözleme hizmeti veren Kadıköy Halkevi örneğiyle görelim.

Dil, edebiyat ve tarih kolu: Bu kolun amacı, ulusal kültürün halk arasında dağıtılması ve yayılmasıydı. Burada, Türk Dil Kurumu ile ilişki içinde, Arapça ve Farsça sözcüklerin halk dilindeki karşılıkları araştırılıyordu. Bu araştırmayı başarıya ulaştırmak amacıyla, eski yazarlar yeniden okunuyor, atasözleri, deyimler, şarkılar karıştırılıyor, böylece artık kullanılmaz olmuş eski sözler ve deyimler bulunmaya çalışılıyordu. Özellikle Türk Tarih kurumu ile işbirliği yapılarak, eski geleneklerin yeniden değer kazanmasına da çalışılıyordu. Kadının kurtuluşu için girişilen çabalar planında bu arayışların önemi kolayca kabul edilir. Kadınların tüm bir İslam-öncesi tarih boyunca sahip oldukları özgürlükler, bu bölümün gerçekleştirdiği çalışmalar, araştırmalar ve konferanslarla sürekli açıklığa kavuşturuluyor, bu da halk için bir özendirme oluşturuyordu.

Tarih, edebiyat, yasalar, dil, şiir, güzel sanatlar konusunda anketler yapılıyor, bilimsel toplantılar düzenleniyordu.

Sanat Kolu: Ulusal sanat geçmişinin yeniden doğuşu için Türk müziği ve halk dansları dersleri düzenlenmişti. Kimi ekipler eski şarkıları derleyip kaydediyor, eski halk danslarını arayıp öğreniyordu. Çoğunlukla karma olan bu ekiplerin bulguları, gösteri ve konserler aracılığıyla kamuya sunuluyordu.

Tiyatro Kolu: Kadın erkek karma çalışmalar oldukça yaygındı. Kadınlar ve genç kızlar, erkekler ve delikanlılarla birlikte, kamuya açık tiyatro geceleri düzenliyorlardı. Buraya katılmak bize de nasip oldu. Bir Türk kadının sahneye çıkmasının düşünülmesi bile mümkün olmadığından, Osmanlı tiyatrosunda kadın rollerine Ermeni ve Rumların çıkarıldığı anımsanırsa, bu alanda gerçekleşen özgürleşme, daha somut biçimde kafalarda canlanabilir.

Spor Kolu: Kulüpler, antrenman alanları, cimnastik salonları bu bölüm tarafından herkesin kullanımına açılmıştı. Buralara çok sayıda genç kız da devam ediyordu.

Toplumsal Yardımlaşma Kolu: Dispanserler, ana-çocuk koruma merkezleri, tıbbi muayeneler, imece işlikleri bu kola bağlanmıştı. Amaçları, her şeyden önce eğitseldi. Etkili kampanyalar aracılığıyla kadınlara, özellikle de köylü kadınlara, kendileri için ve çocuklarının eğitimi için sağlık ilkeleri öğretiliyordu.

Halk Kursları ve Sınıfları Kolu: Bu kol muhasebe, daktilo, steno gibi mesleksel ve teknik kurslar düzenliyordu. Ortaöğretim öğrencileri için, bazen belli derslerde bütünleme hazırlık kursları düzenleniyor, bu kurslar ilgililerin gözetimi altında yürütülüyordu. Halk Dershaneleri ile işbirliği içinde çalışan bu kol ayrıca okuma-yazma sınıfları da açıyor, böylece yeni alfabenin yayılmasına katkıda bulunuyordu.

Kitaplık ve Yayınlar Kolu: Bu kol Türklerde okuma-yazma zevkini geliştirmeyi amaçlıyordu. Halkevlerinin çoğunda, içinde pek çok derginin bulunduğu bir salon bu amaçla düzenlenmişti.

Köylülere Yardım Kolu: Açıktır ki Halkevlerinin ana kolu bu idi. Burada, sağlık, tarım, hayvancılık ve ürün pazarlama konularında köylülerin bilgilerinin genişletilmesine çalışılıyordu. Köylerde yaşam koşullarının iyileştirilmesi de bu kolun amaçları arasında yer alıyordu. Ayrıca, Kemalist devrimin ilkelerinin ve izlediği hedeflerin anlatıldığı köylülere bir yurttaşlık eğitimi verilmesi de kolun görev alanı içindeydi.

Müzeler ve Sergiler Kolu: Bu kol eski sanat eserleri derleyip topluyordu. Örneğin kadınların taktığı, kullandığı, işlediği işleme ve nakışlar ve süsleme çalışmaları sergilenerek kadınların Türk sanat varlığını zenginleştirmedeki katkıları değerlendiriliyordu.

Halkevlerinin tüm yurttaşlara açık olan bu çeşitli kollarında etkinlikleri yönlendirip yürütenler, parasız çalışan kadın ve erkek ilk ve ortaöğretim öğretmenleriydi.

Açıktır ki, Halkevleri ve Halk Odaları, kitleler için kültürün gelişmesinde bir etken olmuşlardır. Tüm Türk yurttaşlarında ulusal duyguyu güçlendirmeye, onları Kemalizmin ilkelerine kazanmaya ve çevre ayrımı gözetmeksizin yeni Türkiye'nin yaşamına açmaya katkıda bulunmuşlardır (210). Kadınlara gelince, onlar, kurtuluşları için yürütülen eylemden olduğu gibi, Halkevleri ve Halk Odalarının bu kültürel etkinliklerinden kesinlikle yararlanmışlardır.

Türkiye'nin çok partili sisteme geçişi, Halkevleri ve Halk Odaları için büyük güçlükler doğurdu. Pek de haksız sayılmayacak biçimde kültürel ve toplumsal etkinlikler adı altında Cumhuriyet Halk Partisi'nin doğrultusunda çalışmakla suçlandılar. Demokrat Parti'nin iktidara geçmesinden bir süre sonra Adnan Menderes 8 Ağustos 1951'de Halkevlerini ve Halk Odalarını kapattırdı, mallarına da Hazine adına el koydurdu (211).

Birkaç yıl sonra, halk eğitiminin gelişimi için yapılması gerekenler konusunda bir rapor hazırlaması için Türkiye'ye çağrılan bir Amerikalı uzman, Halkevlerinin kapatıldığını öğrenince şöyle haykırmıştır:

''Ben size işte onlara benzer kurumlar kurmanızı önermek üzereydim. Ama eğer siz, kendi eseriniz olan bu kurumları bizzat kendiniz yıktıysanız benim artık size söyleyecek hiçbir şeyim yoktur'' (212).

Cumhuriyet Türkiyesi tartışmasız yetişkinlerin eğitimi için büyük ilgiye değer önlemler almıştır. Önemi hiçbir zaman yeterince vurgulanamayacak olan alfabe reformu, kitlelerin okuma-yazma öğrenmesini büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Ancak, okuma-yazmayı geliştirmek için harekete geçirilen kaynaklar ve araçlar acaba, bu tür bir girişimin doğasında bulunan güçlüklerin gerektirdiği ölçülerde olmuş mudur? Yetişkinlerin okuma-yazma öğrenmesi bugün bile yanıtlanamayan öylesine karmaşık sorunlar ortaya çıkarmaktadır ki, bu konuda kesin bir şey söylemek hiç de kolay değildir. Çok gelişmiş teknikler ve UNESCO'nun uzmanları, pek çok gelişmekte olan ülkede, her gün bu deneyleri yaşamaktadırlar. Bununla birlikte ekteki 27 no.lu tablonun da gösterdiği gibi (213) Halk Dershanelerinin çabalarının bu kadar çabuk gevşetilmesine ve bu kurumların yeniden canlandırılmamasına üzülmemek elde değildir.

Yetişkinlerin meslek eğitimi ise gerçek boyutta önem taşıyan hiçbir girişime konu olmamıştır. Bununla birlikte bu alandaki gereksinim kadınlar için olduğu kadar erkekler için de çok büyüktü ve bugün de çok büyüktür. İlerde bu noktaya yeniden döneceğiz.

Kuruluşları ''Mustafa Kemal'in başlattığı büyük kültürel yaratımlardan biri olan'' (214) Halkevlerinin ve Halk Odalarının kapatılmasını üzülerek not etmiştik. Vedat Nedim Tör de şöyle diyor:

''Halkevlerinin kapatılması antikemalist barbarlığın bir örneğidir. Türk eğitim ve kültür tarihi bunu acı ile anımsayacaktır'' (215).

İlk cümledeki deyimler bize biraz aşırı gibi geliyorsa da, ikinci cümledeki yargıya katılmamak mümkün değildir.

III. OKUR-YAZARLIK

Bu alt bölüm boyunca Türkiye'nin eğitim alanındaki politikasının okur-yazarlık üzerindeki sonuçlarını belirlemeye çalışacağız.

Aşağıdaki tablo bu çok önemli sorunun durumunu veriyor. Her ne kadar Türkiye'de okuma-yazma bilenlerin sayısı önemli ölçüde artmışsa da, buna karşılık, okuma-yazma bilmeyenlerin sayısında o ölçüde bir azalma görülmemiştir. Gene de belirtelim ki, Demokrat Parti'nin iktidarda bulunduğu 1955 ile 1960 arası bir yana bırakılırsa, okuma-yazma bilmeyenlerin altı yaşın üzerindeki toplam nüfusa oranı sürekli bir azalma göstermiştir. 1955-1960 arasında gerçekten tersine bir hareket vardır.

9 no.lu çizelgede (s. 24) çizimlenen arka sayfadaki tablo, okuma-yazma bilen ve bilmeyen kadın nüfusun erkek nüfusla karşılaştırmalı olarak gelişimine ilişkin pek çok sonuçlar çıkarılmasına olanak vermektedir.

Burada hemen görülmektedir ki, 1927 ile 1960 arasında, okuma-yazma bilen kadın nüfus 22.40 kat artmışken, erkeklerde bu artış yalnızca 12.09 kat olmuştur. Bunun sonucu olarak da okur-yazar kadın eğrisi erkek eğrisine göre daha belirgindir.

Aynı biçimde, her iki eğrinin eğiminin, Mustafa Kemal döneminde en keskin ve belirgin biçimini aldığı görülmektedir. Buna karşılık, bu eğimlerde Demokrat Parti'nin iktidarda bulunduğu dönemde bir düşme görülmektedir. 1960 devriminden itibaren ise her iki eğrinin eğiminde yeniden net bir yükselme kendini belli etmektedir.

Son olarak her iki eğrinin birbirine yaklaşmakta olduklarını da kaydedelim. Kadın ve erkek eğrileri arasındaki bu yakınlaşmanın pek az belirgin olması ise, her iki cins arasında bir eşitliğin gerçekleşebilmesi için daha çok uzun yılların geçmesinin gerektiğini ortaya koymaktadır.

Tablonun okuryazar olmayanları ilgilendiren bölümünün incelenmesi gösteriyor ki, 1927 ile 1960 yılları arasında okuma-yazma bilmeyen erkek nüfus, hafif biçimde artmışken, buna karşılık okuma-yazma bilmeyen kadın sayısı, aynı dönemde, 5.354.000'den 8.726.000'e yükselmiştir. Okuma-yazma bilmeyen kadın nüfusun bu sayısal artışının doğru olarak yorumlanması gerekir. 1927'de Türk kadınlarının %95.2'si okuryazar değilken bu oran 1970'te %59'a düşmüştür. Öte yandan, okuma-yazma bilmeyen kadınların artış oranı nüfus artış oranının altındadır, okuryazarlık artış oranınınsa çok aşağısındadır. Ne var ki, bu hızla giderse kadın okuma-yazmazlığının ortadan kalkması pek yakın değildir.

Buna karşılık vurgulayalım ki, okuma-yazma bilmeyen kadın ve erkek nüfus arasındaki açık giderek büyümektedir. 1927'de okuma-yazma bilmeyen kadın sayısı, okuma-yazma bilmeyen erkeklerin 1.33 katı iken, 1978'de 1.89 katına ulaşmıştır.

Son olarak belirtmek gerekir ki, Demokrat Parti'nin ülkenin yazgısını elinde bulundurduğu dönemde, okuma-yazma bilmeyen kadınlar eğrisi, en belirgin biçimini almaktadır. Bu eğri 1960'tan bu yana hafif bir düşme göstermiştir. Erkek nüfus eğrisi için de aynı düşüş söz konusudur. Ne var ki, bu eğri, 1950-1955 yılları arasında hafif bir düşme gösterdikten sonra yeniden yükselmiş, 1960'tan itibaren de, kadınlarda gözlenenin biraz üzerinde olmakla birlikte, yeniden bir düşme göstermiştir.

Erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da okuma-yazma bilmeyenlerin büyük çoğunluğu, açıktır ki köylerde yaşamaktadır. Ne yazık ki elimizdeki istatistikler bize okuma-yazma bilmeyen nüfusun kent ve köyler olarak dağılımını vermemektedir. Köy ve kentlerde okullaşma oranlarındaki net farktan, okuma-yazma bilmeyen kentli ve köylü kadın nüfus arasındaki açığın önemli olduğu sonucuna varılabilir.

Ortadoğu ve Avrupa komşularıyla karşılaştırıldığında Türkiye'de okuma-yazma durumu nedir? UNESCO'nun yayımladığı istatistikler, çocukların ve gençlerin okullaşmasına ilişkin olarak yayımladıklarına oranla, daha az ayrıntılıdır. Bununla birlikte biz, 15 yaş ve üzerindeki nüfus için aşağıdaki oranları saptadık:

(1) UNESCO, age., s. 66

(2) İbidem, s. 70.

(3) İbidem, s. 71.

(4) İbidem, s. 71.

(5) İbidem, s. 72.

(6) İbidem, s. 74.

(7) İbidem, s. 75.

Türkiye, modernleşme sürecine daha önce girdiği Ortadoğu komşularına oranla daha iyi sonuçlar elde etmesine karşılık, Avrupalı komşularının geniş ölçüde gerisinde kalmıştır. Türk ırkından halklar da dahil olmak üzere SSCB'nin okuma-yazma alanında sağladığı başarı, özellikle çarpıcıdır. 1917 Devrimi'nden önce bu ülkede kadınların %88'i okuma-yazma bilmiyordu. ''O zamanın eğitimcileri, Rus kadınlarının tümüne okuma-yazma öğretme büyük görevinin üstesinden gelebilmek için, en az iki yüz elli yıl geçmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Oysa, elli yıldan az bir zaman içinde bu iş gerçekleşmişti'' (216). Türkiye'nin aynı zaman dilimi içinde elde ettikleri ile karşılaştırılınca bu tür sonuçlar insanı derin derin düşündürüyor.

IV. SONUÇ

Bu bölümün sonunda bir noktayı vurgulamamız gerekir: Türkiye'de, bilgi alanında erkeklerden hiç de aşağı kalmayan önemli sayıda yükseköğrenimli kadın vardır. İlk ya da ortaöğretimi, hatta yetişkinler için kursları bitiren kadınların sayısı bundan daha da büyüktür. Ne var ki, buna karşılık, Türkiye'de çok önemli sayıda kadın da okuma-yazma bilmemekte, 15 yaşın üzerindeki kadın nüfusun %4'ü, gördük ki, alfabeyi tanımamaktadır.

Bu sonuçlar olumlu olarak kabul edilemez. Biz, bu durumun nedenlerini araştırıp ortaya çıkardık ve gerek öğretimde, gerek yetişkinlerin eğitiminde girişilen çabalarda Atatürk'ün ölümünden hemen sonra görülen gevşemeyi, Türkiye kadar köklü bir devrim geçirmemiş başka ülkelere oranla kaydedilen gecikmeyi belirttik.

Yetersiz bir gelişme gösteren kadın eğitimi, üstelik, son derece seçmeci bir nitelik kazanmıştır. Kemalizmin eğitime ilişkin temel ilkelerinden biri olan demokratikleşme, ilk elde büyük kentlerde yaşayan kadınlara, özel olarak da belli bir seçkinler zümresine alt olanlara yaramıştır. Demokratikleşme onlara, imparatorluk döneminde yararlanamadıkları erkeklerle eşit bir kültürel düzeye ulaşma olanaklarını sağlamıştır. Fakat bu gelişme sonucunda, bu seçkinler zümresini oluşturan kadınlarla, aynı kentlerin ve öncelikle köylerin ve hele Doğu Anadolu Bölgesi'nin okuma-yazma bilmeyen ya da az eğitim görmüş kadınları arasında derin bir dengesizlik doğmuştur.

Türkiye'de kadın eğitiminde ortaya çıkan gecikme ayrıca üzücüdür, zira kızlar büyük bir bilgi susamışlığı göstermekte, girme olanağı bulduklarında da okuldan, erkeklerin bile ulaşamayacakları büyük ve daha yüksek avantajlar elde etmektedirler. Nitekim 1970-1971 ders yılında ortaokullarda kız öğrencilerin başarı oranı %60, erkek öğrencilerin başarı oranı ise %56 olmuştur. Liselerde bu fark daha da belirgindir. Aynı ders yılı için bu oranlar, sırasıyla %62 ve %52'dir (217). Acaba bu durum annelerinin erkek çocuklarına gösterdiği şefkati, babalarından her zaman görmedikleri bir evden ayrılan kızların, okulda, kendilerini, erkeklere oranla daha etkin ve daha alıcı duymalarına yol açan bir ortamda bulmalarının bir sonucu değil midir? Bir yarışma bilinci ile olmasa bile, bir arada eğitim görmenin, kızlarda, evdeki durumun ''rövanşını alma'' gereksinimini daha fazla geliştirdiğini, kabul etmemiz gerekmez mi? Üstelik, çevrelerinin kendine özgü alışkanlıkları da onlara çalışmalarında ve başarılarında yardımcı olmaktadır. Daha az özgür olduklarından kızlar, ancak ya evde ya da okulda yaşayabilmekte, bu da onların zihinsel çalışmalarını kolaylaştırmaktadır. Kızlar ayrıca ailede yetişkinlerle daha sık ilişkidedirler ve belli sorumlulukları yüklenmişlerdir, bu ise onları daha olgun kılmaktadır. Öyle ki, ters bir gelişmeyle, üzerlerindeki toplumsal baskılar, kültürel planda onlar için bir şans olmaktadır.

Öte yandan, kızların okullaşmasında ortaya çıkan gecikme, kadının kurtuluşunun en önemli etkenlerinden birisi eğitim olduğundan dolayı da, yazıklanacak bir gelişmedir. Oysa Türkiye'de, daha çok, tartışmasız olumlu sonuçların ön plana çıkarılmasıyla yetinilmekte, bu olumlu sonuçlar kadar tartışmasız olan eksiklik ve yokluklar, sessizlikle geçiştirilmekte, bu gecikme, yeterince vurgulanarak kınanmamaktadır (218). Gerçekten, küçük kızın okulda öğrendiği ya da genç kızın lisede ya da üniversitede öğrendiği, onlara kendileri, erkek ve toplum hakkında bir temsil, bir imge vermektedir. Bu imge, kadınların kendi kapalı toplumunun gizi içinde hâlâ kuşaktan kuşağa aktardıkları imgelerle taban tabana terstir. Elbette kadınların geçirdiği bu evrim ancak hukuksal, ailesel, ekonomik ve toplumsal nitelikli dönüşümlerle birlikte gerçekleşirse sağlam sonuçlar üretebilir. Ne var ki, bu gelişimin eylemi, zemini hazırlanmaktadır.

Cumhuriyet Türkiyesi Türk kadınlarına, özellikle önümüzdeki bölümün konusu olan, -Türk Yurttaşlar Yasası'yla- erkekle aynı hakları tanımıştır. Gerçekte, bunun nimetlerinden yararlanacak olanlar, genel olarak, yalnızca belli bir kültür düzeyine ulaşmış kadınlar olacaktır.

4 Türk Kadını ve Hukuk:

Yurttaşlar Yasası

Türkiye'de erkekle kadının eşitliğini açıklayan, yasallaştıran hukuksal reform, hiç tartışmasız, Kemalist devrimin kadının kurtuluşu için temel öğelerinden birini oluşturur. Yurttaşlar hukukunda olduğu gibi siyasal haklarda ve iş hukukunda da her iki cinse artık aynı yasalar uygulanmaktadır. Kadınla erkek arasındaki hukuksal eşitliğin bu son iki alandaki gelişimini ileride (VI ve VII. bölümlerde) ele almayı düşündüğümüzden, burada Yurttaşlar Yasası reformunu ele almakla yetiniyoruz.

Türkiye'de gerçekleştirilen hukuk reformunun hemen başlangıcında çıkarılan Türk Yurttaşlar Yasası, bu reformun kesinlikle en devrimci öğesi olmuştur. İncelememizin daha başlarında görmüştük ki, Tanzimat döneminde, özellikle Fransız yasalarından esinlenen bir düzenlemeler bütünü, Osmanlı İmparatorluğu'nda doğmaya başlamıştı. Ne var ki bu yeni düzenlemeler, borçlar ve sözleşmeler hukuku ile ticaret ve eşya hukukunu kucaklayan gerçek statü ile sınırlı kalmış, aile ve mirası içeren kişisel statüye ilişkin ne varsa hepsini bir kenara bırakmıştır. Yasa koyucu kendisini Kuran ayetleri ve onlara dayanan hadislerin çokluğu ve ayrıntılılığı ile bağlı duyduğu için, bu kişisel statü, fıkıh hükümlerine göre düzenlenmeye devam etti. Böylece de laikleşmiş ve Batılılaşmış olan gerçek statü ile, İslam hukuk kurallarına bağlılığı devam eden kişisel statü arasında bir ayrılık ortaya çıkmıştı.

Yeni Türkiye'nin laiklik ilkeleri üzerine kurulup yükselmesini ve çağdaş uygarlığın isterlerine kendini uydurmasını isteyen Mustafa Kemal, bu ikiliğe katlanamazdı; kaldı ki, kurtuluşunu istediği kadının durumu, bu kişisel statüye bağlıydı. O, fıkıhın yavaş yavaş kurmuş olduğu yapıyı bir vuruşta yıkıp, yerine, İsviçre'den Yurttaşlar Yasası'nı ve kadının aile ve toplumdaki yeri yaklaşımını neredeyse olduğu gibi ödünç alarak koymaya doğru gidiyordu. Yeni Türk Yurttaşlar Yasası nasıl, hangi yöntemlerle hazırlanmış, tartışılmış, oylanmış ve çıkarılmıştır? Bu yasanın kadına tanıdığı haklar nelerdir? Bu sorulardan birine ve öbürüne verilecek yanıtlar, bu bölümün iki alt bölümünü oluşturacaktır.

I. İSVİÇRE YURTTAŞLAR YASASI'NIN BENİMSENMESİ (1)

''Ezmanın tagayyüriyle (zamanın değişmesiyle) ahkâmın tagayyürü (yasaların değişmesi) inkâr olunamaz'' kuralı, adalet politikamızın temel ilkesidir'' (2).

Bu ilkenin ilan edilmesi hiç kimseye ters gelemezdi, çünkü Mecelle'nin 39. maddesinin aynen tekrarından başka bir şey değildi. Oysa, hâlâ yürürlükte bulunan Mecelle, bu değişiklikleri şeriat çerçevesinde algılarken, O, Mustafa Kemal, 1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nde verdiği söylevde, Türk Yurttaşlar Yasası reformunun Batılılaşma anlamıyla gerçekleşeceğini sezdirmek istiyordu. Milletvekillerini ve kamuoyunu açıkça karşısına almak istemeyen Gazi, onların Türk ordularının Yunanlılara karşı kazandığı son zaferlerle kabarmış bulunan ulusçu duygularına sesleniyordu. Mustafa Kemal şöyle diyordu:

''Seviye-i adaletimizi (adalet düzeyimizi) bilcümle medeni heyet-i içtimaiyenin (tüm uygar toplumların) seviye-i adalet derecesinde bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bu hususatı tatmin için mevcut kanun ve usullerimizi bu nokta-i nazardan islah, ihya ve tecdidetmekteyiz ve edeceğiz (bu bakış açısından iyileştirip düzelterek yenileştireceğiz)... Dünyada mevcut bilcümle medeni devletlerin kanunu medenileri hemen yekdiğerinin pek yakınıdır. Bizim milletimiz ve hükümetimiz fıkr-i adalet ve zihniyet-i adalet noktasında hiçbir medeni kavimden dûn (aşağı) değildir. Belki tarih, bu noktada yüksek olduğumuza şahadet eder. Binaenaleyh, bizim dahi mevzuat-ı hukukiyemizin bilcümle medeni devletlerin müdevvenatı kanuniyesinden nâkıs olması (yasal düzenlemelerinden eksik olması) caiz değildir'' (3).

Bir yıl sonra, 8 Nisan 1923'te, milletvekili seçimleri dolayısıyla, daha sonra Halk Partisi'ne program temeli oluşturacak olan dokuz noktayı içeren seçim programında, Mustafa Kemal, yeniden ve hep genel deyimlerle, Türk yasalarının ''bilimsel, hukuksal anlayışı içinde'' biçimlenmesi gereğini dile getiriyordu.

Büyük Söylev'inde Atatürk, ülkesinde uygulamayı planladığı reformlar bütünü için olduğu gibi bu alanda da düşüncelerini ayrıntılı biçimde geliştirmeyi uygun bulmadığının nedenlerini açıklar. Şöyle der:

''Vaktinden evvel cahil ve mürtecilerin, bütün milleti tesmime (zehirlemeye) fırsat bulmalarını muvafık bulmadım. Çünkü, bu mesailin (sorunların) zamanı münasebetinde (uygun zamanda) hallonulabileceğinden ve milletin binnetice (sonuç olarak) memnun olacağından katiyen emin idim'' (5).

Bir ''Adli Yönetim Bildirgesi'' içeren Lausanne Antlaşması'nın imzalanması ile yeni bir adım daha atıldı. Bu bildirgede Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin, ''örf ve uygarlığın ilerlemelerinin gerektireceği reformları gerçekleştirmek üzere anket ve incelemeler yapabilmeye yetkili olduğu'' (6) açıkça belirtiliyordu.

Acaba Mustafa Kemal'in çalışma arkadaşları, 1923 seçimleriyle Meclis'e gelen milletvekilleri, hatta hükümetin üyeleri, O'nun hukuk alanında planladığı reformlarla ilgili bu sözlerinin tüm boyutlarını gerçekten kavrayabilmişler miydi? Çoğunluğun anlamamış olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekten, daha o dönemde, Adalet Bakanı Seyit Bey tarafından, yeni bir yurttaşlar yasası hazırlamakla görevli bir komisyon kuruldu. Komisyon, birisi kişisel statüye ilişkin hükümleri hazırlamakla, öbürü ise sözleşme ve borçlar hukukunu yeniden düzenlemekle görevli iki alt komisyona ayrıldı. Her iki alt komisyon, Osmanlı aile hukuku ve Mecelle'ye dayalı eski hukuk sistemini, bazı değişiklikler ve yenileşmelerle de olsa, olduğu gibi koruma görüşünde birleştiler. Hatta Seyit Bey, açıkça, Türkiye'nin bir yabancı ulusun yurttaşlar yasasını olduğu gibi benimsenmesinin asla söz konusu olmadığını söylüyordu. Seyit Bey görüşlerini şöyle dile getiriyordu:

''İster Batılı, ister Doğulu olsun tüm hukukçuların üzerinde birleştikleri ortak bir ilke vardır, bu, bir ulusun yasalarının o ulusun örf ve adetlerine uyması gerektiğini ileri süren ilkedir. Bir ülkenin yasaları o ülkenin örfünün ürünüdür ve yasalar ancak ülke örfünün evrimi ile değişebilir. Bir halkın örflerine uygun yasalar hazırlamak kolay bir iş değildir. Batılı ülkelerin nasıl kendi örfleri ve kendi yasaları varsa, Doğulu ülkelerin ve bizim de kendi örflerimiz ve kendi yasalarımız vardır. Biz halihazırda, ulusumuzun toplumsal koşullarına uygun düşen ve uygun olan yasaların neler olduğunun belirlenmesi sorunu ile karşı karşıyayız'' (7).

Görülüyor ki bu Ziya Gökalp'in öğrencileri olan Türkçülerin anlayışıydı. Anımsanacağı üzere bunlar, aileyi düzenlemede (8) örfe dayalı bir modernleşme istiyorlar, gerek İslamcıların, gerekse Batıcıların hoşgörüsüz anlayışlarından uzaklaşıyorlardı. Bu sıralarda yayımlanan Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında Ziya Gökalp, Türkiye'de bu temeller üzerinde bir asri hukukun doğmasını istemekteydi (9).

Daha 1923 yılı sonlarında aileyi düzenleyecek yasanın taslağı belli olmaya başlamıştı (10). Taslağın getirdiği reformlar, esas olarak evlenmeye ve boşanmaya ilişkindi. Bunlar hangi temeller üzerine oturuyordu ve ana çizgileri nelerdi?

Hem laik, hem de ulusun örflerine dayalı olduğu savıyla hazırlanan bu tasarı, gerçekte, ruhuyla, olduğu kadar içeriğiyle de şeriat çizgisi içinde yer alıyordu. Sonuç olarak çok yakın olduğu Osmanlı aile yasasını yapanlar gibi, bu yeni tasarıyı kaleme alanlar da eserlerini modernleştirmek için aynı teknik aracı kullandılar. Bu yöntemi, daha önce de görmüştük, Hanefi yazarların düşüncelerine başvurmakla birlikte onunla yetinmiyor, çağın gereklerine daha uygun tezler ileri süren öteki mezheplerin görüşlerine de başvurmaya dayanıyordu.

Bununla birlikte, 1917 tarihli Osmanlı aile yasasına oranla kimi yenilikler de tasarıda yer almıyor değildi. Her şeyden önce yeni tasarı Müslüman olanlarla olmayanlar arasında hiçbir ayırım gözetmiyordu. Oysa bu ayırım Osmanlı yasasının ayırdedici özelliklerinden biriydi. Bu açıdan bakıldığında yeni tasarı çok ileri bir adım oluşturmaktaydı, çünkü böylelikle ''bir hukuk dayanağı olarak kabul edilen dinsel dogma, bir kenara bırakılmış oluyordu'' (11).

Boşanmada cinslerin eşitliği ilkesi, bazı kayıtlarla da olsa kabul ediliyordu. Bu da, geçmişte ve bu alanda hiçbir yenilik getirmeyi göze alamadığını gördüğümüz Osmanlı aile yasasıyla karşılaştırıldığında, önemli bir gelişmeydi.

Komisyon üyeleri, nihayet, kurumu ortadan kaldırmak için yeterince ''köklü ve cesur'' olamamakla birlikte, çokkarılılığa ilişkin bazı hükümleri de tasarıya koymuşlardır (12). Çokkarılılığın Kuran'ın öngördüğü bir zorunluk değil, yalnızca bir hoşgröü olduğunu ve bu niteliğiyle de yasa koyucu tarafından yasaklanabileceğini anımsattıktan sonra, komisyon üyeleri, çokkarılılığın gene de, kaldırılmasının sağlayabileceğinden daha yararlı bazı avantajlar sağladığı görüşüne varıyorlardı (13). Gerçekten, çokkarılılık fuhşa bir fren, ülkenin karşı karşıya bulunduğu nüfus sorununa bir çözüm oluşturuyordu: Erkekler, Türkiye'nin tanık olduğu ardı arkası gelmeyen savaşlar yüzünden kadınlara göre daha azdı. ''Demek ki çokkarılılığı korumak, fakat bunu, ancak mutlak zorunluk hallerinde mümkün olabilecek biçimde sert ve katı koşullara bağlamak'' (14) gerekiyordu. Her durumda yeni bir evlilik yapabilmek için yargıcın kararı gerekli kılınıyor, erkeğe de karılarını uygun biçimde bakabilecek yetenekte olduğunu kanıtlamak yükümlülüğü getiriliyordu.

Bu tasarı herkesin ortak görüşlerini almaktan uzaktı. Kamuoyu da Büyük Millet Meclisi'ndeki milletvekilleri gibi bölünmüştü. Osmanlı İmparatorluğu'nun son onyıllarına damgasını vurmuş olan Türkçüler, İslamcılar ve Batıcılar arasındaki tartışmalar aynı temeller üzerinde yeniden alevlenmişti.

Ziya Gökalp'le birlikte ''milli hukukun bütün bölümlerini teokratizm ve klerikalizm artıklarından büsbütün kurtarmayı'' (15) isteyen Türkçüler, tasarıyı, sonuç olarak ruhuyla ve özüyle şeriatın etkisi altında kalmış olmakla suçluyorlardı. Onlara göre, ''skolastik ideoloji''nin egemenliği altındaki komisyon üyeleri Türk kadınlarının özlemlerini hesaba katmamışlardı. Ulusal topluluğun özlemi de ''toplumsal nedenlerin ve ekonomik etkenlerin etkisiyle zaten ortaya çıkmış bulunan tekkarılı ve eşitlikçi temele dayalı'' bir aileye doğruydu (16).

İslamcılara gelince, onlar da, bu tasarının olabildiğine çoğalttığı İslam yasalarını çiğnemeler karşısında başkaldırıyordu. Parlamento şeriat komisyonu da tartışmacılar içinde en az şiddetli olanı sayılmazdı.

Batılı bir yurttaşlar yasasının olduğu gibi kabulü yanlıları olarak Batıcılar da, böyle bir tasarıyı onaylayamazdı. Bu sonuncu görüşe katılmakla birlikte Mustafa Kemal, açık tavır almaktan çekiniyor, bekliyordu.

Ahmet Ağaoğlu'nun Ananeye Sadakat başlığıyla Akşam'da yayımlanan bir makalesi, basında ve kamuoyunda da doğmuş bulunan tartışmalar hakkında bir fikir vermektedir (17). Yazar daha başlarken iki ''zıt zihniyet'in çarpışmaya devam ettiğine işaret eder: Bunlar, hukukun ailede ve toplumda kadına layık olduğu yeri artık tanımasını isteyen toplumsal ilerleme yanlıları ile, her şeyden önce geleneği korumaya önem veren tutuculardır. Ahmet Ağaoğlu bundan sonra bu son grubun tutarsızlıklarını ve çelişkilerini sergileyerek eleştirir. Bunlar, bir yandan İslamın asla ilerlemeye karşı olmadığını ve şeriatın her türlü yenilikle bağdaşabileceğini ileri sürerken, öte yandan da, halk bu yeniliklere sahip çıkar çıkmaz, o aynı yasalar ve aynı din adına başkaldırırlar. Bunların karşısınıda yer alan toplumsal ilerleme yanlılarının ise kendi içlerinde tutarlı olduklarına işaret eder.

Toplumun ilerlemesinden yana olanlar, tutucuların düşüncelerinin ilk bölümüne katılmakla Türk halkının yeni bir ailesel ve toplumsal düzen lehindeki meşru özlemlerine karşı çıkmamaktadırlar. Makalenin yazarına göre bu tavır farkı, tutucuların umutsuzca geleneklerin lafzına bağlanmalarına karşılık, ilerleme yanlılarının geleneğin ruhuna önem vermeleri gerçeğinde yatmaktadır. Üstelik, tutucular geleneklerden söz ederken onun bugünkü durumunu göz önüne almaktadırlar; ilerleme yanlılarıysa onu eleştiri konusu yapmaktan çekinmemekte, gelenek içinde esas olanla ayrıntıyı, bir başka deyişle ''gelenek'' ile ''gelenekler''i birbirinden ayırmak istemektedirler. Böylece, onlar, kadının durumunda Türk halkının istediği gelişime İslamda hiçbir engel bulunmadığı sonucuna varmaktadırlar. Nitekim İslam, başlangıçta, kadına büyük bir saygı göstermiştir. Fakat, zamanla, bazı çevrelerde iş, hem de bu aynı saygı adına, ''kadını dört duvar arasına kapatma, çarşaf içine sokma, toplumsal yaşamdan çekme''ye kadar vardırılmıştır.

Ahmet Ağaoğlu soruyor: Öyleyse gerçek gelenek, bugün bize ölçüt hizmeti görmesi gereken gelenek, nerededir? Bu gelenek kesinlikle sonradan beliren sapmalarda değil, fakat başlangıç İslamlığın kadına getirdiği yaklaşımda bulunacaktır. Bugün, adına layık hiçbir Türk, kadını bir eşya, ''kişilikten, duygudan, kalpten ve zekâdan yoksun bir varlık'', aileyi de ''bir horozun çevresinde dolaşan tavuklar misali iki, üç, dört kadının içinde gruplandığı bir kümes'' olarak görmeyi kabul etmez. Günümüzde hiçbir Türk vicdanı talak'ı (tek yanlı boşama), yedi yaşındaki bir kız çocuğunun, babası ya da vasisi tarafından aktedilen evliliğini tasvip edemez. Kadını böylesi haksız bir hukuka bağlamak, kızların okullaştırılması ve genç kızlarımızın yükseköğrenime girebilmeleri için ulusun harcadığı bunca çabanın anlamını ortadan kaldıracaktır. Bir yandan, diye devam ediyor Ahmet Ağaoğlu, kızlarımızın zihinlerini ve kalplerini yetiştirip zenginleştiriyor, onları değerlerinin bilincine vardırıyor ve yaşamda mücadele etmeleri için donatıyoruz, öte yandan ise, yasalarımızla ve kurumlarımızla, her türlü manevi kişiliği, her türlü özgün değeri onlara çok görüyoruz. Bu tür yasaları ve kurumları savunmakla tutucular kendilerini dinsel geleneğin şampiyonları sanmaktadırlar. Gerçekte ise onlar sahte geleneklere bağlanmak için gerçek geleneğe sırt çevirmektedirler. Bunu yapmakla da İslama ve onun modern uygarlığa uyum sağlama yeteneğine zarar vermektedirler.

Kadınlar ve kadın dernekleri bu tartışmalara katılmaktan geri durmadılar. Bu derneklerden bazılarına daha önce değinmiştik. Bunlardan 1913'te Nuriye Ulviye tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti'nin yayın organı Kadınlar Dünyası idi. 1923'te Halk Partisi içinde kadın kolları doğdu (18). Bu kolların kurucusu, Osmanlı döneminde, yukarıda da değindiğimiz Donanma Cemiyeti Hanımlar Şubesi'ni de kurmuş olan Nezihe Muhittin olmuştur. Kadınlar Birliği (19) ise 1924'te, bizzat Mustafa Kemal'in teşvikleri ve kız kardeşi Makbule Hanım'ın işbirliği ile Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti üyeleri tarafından kurulmuştu. Bununla birlikte, aileye ilişkin yeni yasa tasarısı gerçekte bu dernekler çerçevesinde değil, Türk Ocakları içinde tartışılmıştır.

Nitekim, Nezihe Muhittin'in girişimi ile yüzlerce kadın yeni aile yasası tasarısı karşısında takınılacak tavrı görüşmek üzere 1924 Ocak ayında İstanbul Türk Ocağı binasında toplandılar. Kadınlar o kadar büyük bir kalabalık halinde gelmişlerdi ki salonlara sığamayan pek çoğu tartışmaları dışarıdan izlemek zorunda kaldı (20). Toplantı tartışmalı geçti ve etkili olup olmadığı da tartışıldı. Ne var ki burada üzerinde durmamızı gerektirecek kadar da önemlidir, zira kendi durumlarını görüşmek üzere bu sayıda Türk kadını ilk kez bir araya geliyordu. Oturumu, daha önce adını andığımız Servet-i Fünun dergisinin Müdürü İhsan Bey'in kızı Hikmet Arif Hanım açtı. Hikmet Arif Hanım, Türkiye'de kadının durumunun karanlık bir tablosunu çizdi ve erkeğin hükmedici tavrını kınadı. Fakat, erkeğin bu tavrı takınmasından büyük çoğunluğuyla kadınların sorumlu olduğunu ileri sürünce gürültülü itirazlarla karşılaştı. Buna karşılık Davut Paşa okulunda öğretmen olan Azize Hanım kadınları savunmak için ayağa kalktı. Azize Hanım'a göre sahip oldukları haklar konusundaki bilgisizlikleri, uğradıkları baskıların nedenlerinden biridir. Erkeklerin kadınlara reva gördüğü tiranlık ise, uzun zamandan beri alışkanlığın verdiği bir güce dönüşmüştür ve erdem maskesine sığınarak kendini göstermektedir. Bu sözler uzun uzun alkışlanırken kadınlara kendi haklarını savunma olanağını sağlamak için girişilecek eylem sorunu gündeme gelince katılanlar arasında zıtlaşmalar ve muhalefetler belirginleşiyor, keskinleşiyordu. Kimilerine göre bu, yüzyılları gerektirecek uzun evrimli bir çabanın eseri olabilirdi. Bu arada, başta erkekler olmak üzere halkı aydınlatmak, bunun için de gerçek bir kadın basını geliştirmek gerekiyordu. Kimilerine göre ise kadının, kendisine haklarının tanınmasını beklemesi söz konusu olamazdı, kadın, haklarını bizzat kendisi almalıydı. Tartışmaların uzayıp gittiği ve görüşlerin birbirine bir türlü yakınlaşamadığı bir sırada bu toplantıya çağrılı olarak gelen İstiklal Mahkemeleri savcısı Vasıf Bey (Çınar), söz alarak kürsüye çıktı. Vasıf Bey, önce kadının Ulusal Kurtuluş Savaşı'na katılışını, özverilerini ve yürekliliğini anımsattı. Kadın, yurdun esenliğe çıkarılmasında aldığı büyük pay ile pek çok hakkın sahibi olmuştu. Ne var ki bu haklar, din paravanası arkasındaki gerici güçler tarafından ona tanınmamaktadır. Bunların ezilmesi için yüzlerindeki maskenin indirilmesi kaçınılmazdır. Aile yasası tasarısını hazırlayanlar bile geleneğin savunucularının etkisinden kendilerini kurtarmayı başaramamışlardır. Vasıf Bey, bunlar arasında, Parlamento Şeriat Komisyonu üyelerini kınamakta tereddüt etmemiştir. Kendisine gelince, o, şeriatın ulusa en azından arkaik bir hukuk dayatma iddialarına karşı savaşım vermeye kararlıydı.

Vasıf Bey'in konuşmasının, kadınlar arasında birliğin oluşmasına pek de katkısı olmadı. Gene de aile yasası tasarısını daha derin biçimde incelemek üzere örgütlenmeye ve eylemlerini eşgüdümlemeye karar verdiler. Bu amaçla kurulan komisyonda şu adlar yer alıyordu: Halide Edip, Nezihe Muhittin, Nahiye Hanım, Azize Hanım, Sabiha Zekeriya Hanım, Rezzan Emin Hanım, Selma Hanım, Aliye Esat Hanım, Nigâr Şevki Hanım ve Naciye Faham Hanım. Bu adlardan ilk dördüne daha önce değinmiştik. Selma Hanım, 1908'de Osmanlı Meclisi'nin ilk başkanı Ahmet Rıza'nın kız kardeşiydi; son üçü ise edebiyat ya da hukuk fakültelerine devam etmiş ve diploma almışlardı (21).

Kamuoyunun bu toplantıya gösterdiği kabul ise hiç de olumlu olmadı. Bu olumsuz tepkilerin bir yankısını Necmeddin Sadak'ın Akşam'da çıkan bir makalesinden derliyoruz (22). Bu gazeteci, toplantının önemini kabul etmekle birlikte, hiçbir kadın sesinin ciddi ve geçerli olarak kendini duyuramamış olmasını saptamanın çok üzücü olduğunu da ileri sürmektedir. Büyük Millet Meclisi'nde yeni aile yasası üzerinde tartışmaların başlayacağı, parlamento adalet komisyonlarının özellikle de şeriat komisyonunun aile hücresini zayıflatan bir yasayı savunduğu bir sırada ve basın, birkaç istisna bir yana bırakılırsa, bütünü ile bu tasarıyı eleştirirken, kadınlar, başka koşullarda ve çok daha küçük önemdeki nedenler için, görüşlerini ortaya koyabilen kadınlar, bu önemli fırsatta, kendi lehlerine ciddi kanıtları geliştirip sergilemekten aciz görünmüşlerdi. ''Tartışılmakta olan tasarı onların haysiyetlerine tecavüz ediyor, onlarsa ağızlarını açmıyorlardı.'' Nihayet davranmaya karar verdikleri zaman ise sonuçlar düş kırıcı oluyordu.

Basın, gerçekte, İstanbul Türk Ocağı salonlarında toplanan kadınları neden kınıyordu? Halide Edip, Akşam'da yayımlanan bir makalesinde bu eleştirilerin bir bireşimini yapmakta ve yanıt vermektedir (23).

Öncelikle Vatan, kadınların bu toplantıya erkekler tarafından gönderildiklerini ileri sürüyordu. Onların kişisel olarak katılma istekleri yoktu. Bu sava karşı çıkan Halide Edip , bu yanlıştır, çünkü toplantıya katılan kadınlar, onun, kadının durumunun geleceği için taşıdığı önemin bilincindeydiler. Toplantı zaten yalnızca ve yalnızca kadınlardan oluşuyordu. Sadece gazeteci ve hukukçu olarak birkaç erkek çağrılmıştı. Birçok gazete yazarları, toplantının tam bir düzensizlik içinde yapıldığını, gerçekten ciddi olarak hiçbir şeyin konuşulmadığını ve kadınların boş yere erkeklere karşı çıkmakla yetindiklerini ileri sürüyorlardı. ''Pek çok erkek ya da kadın toplantılarına, ya da karma toplantılara katılmış birisi olarak, diyebilirim ki'', diye yazar Halide Edip, ''bu toplantı başka toplantılardan daha büyük bir düzensizlik içinde ya da daha az ciddilikle cereyan etmemiştir.'' ''Gerçi kadınlar çok heyecanlı görünmüşlerdir ve bu coşku içinde erkeklere çok yüklenmişlerdir'' diye sürdürür Halide Edip, ''Fakat, Türk kadını bugüne kadar hep sessizlik içinde acı çekmeye alışık olduğu içindir ki o gözüpekliği şaşkınlık yaratmıştır. Öte yandan, bu coşku olumlu bir şeydir ve büyük eserler başkaldırmalardan ve içteki acıların taşmasından doğarlar.'' ''Türk Ocağı'nda toplanan kadınlar'', diye bağlar düşüncesini Halide Edip, ''Aile yasa tasarısını kendilerine göre, düşüncelerini basitçe dile getirerek ve acılı, bazen da trajik somut durumlardan hareketle eleştirmişlerdir. Hukuk bilimlerinde uzman olmadıkları için, düşüncelerini başka türlü açığa vurmaları çok zordu.''

Tevhit, konu üzerinde düşünmeyi derinleştirmek ve girişilecek eylemlere karar vermek üzere toplantıda kurulan komisyonu, kadınlar yanında erkeklerin de içerdiği gerekçesiyle eleştiriyor; Halide Edip ise, komisyonun üyesi olarak bu haberin yalan olduğunu ortaya koymakta güçlük çekmiyordu.

Daha da ileri giden Tevhit'e göre, ''çaydan çaya koşan'', moda ve dans tutkunu İstanbul kadınları, Türk kadınlarını asla temsil edemezdi ve ''ülkenin tüm yükünü'' sırtlarında taşıyan çarşaflı köylü kadınların adına konuşacak niteliğe sahip değildi. Esasen devletin ilgilenmekle görevli bulunduğ da bu sonuncuların yazgısıydı. Halide Edip yanıtında kabullere gidip gelmenin, moda ile ilgilenmenin, hatta dans etmenin, ulusun karşılaştığı sorunlar üzerinde ciddilikle düşünmekten aciz olunduğu anlamına hiç de gelmediğini vurguluyordu. Gerçekten de ''ülkenin tüm yükü'' altında ezilen çarşaflı köy kadınlarının yazgısına gelince, diye soruyordu Halide Edip , kentlerin öğrenimli kadınları bu yazgıyı neden savunamayacaktı?

Tanin ise kadınlara, örflerin, törenin ve erkeklerin hareket tarzlarının yasalarla değişebileceğini hayal etme eleştirisini yöneltiyordu. Ailenin birliği, çokkarılı olması ya da olmaması, yasalardan daha çok örflere, töreye ve ahlaka bağlıdır. Halide Edip , yanıtında, Türk Ocağı'nda toplanan kadınların ve onların seçtiği komisyonun üyelerinin bunu bildiğini, bir yasanın tek başına, ''erkekleri meleğe dönüştüremeyeceğinin'' bilincinde olduklarını belirtir. İnsan doğası bu olduğuna göre dişi olan kadın, eril olan erkek tarafından sürekli cezbedilecektir. Ne var ki, taraftarlardan her birinin, özellikle de güçsüz olanların haklarını korumak ve güçlendirmek için yasalar, eğer vazgeçilmez değilse, en azından gereklidir.

Kendi durumları üzerinde bir düşünme girişimine başlamaktan ve aile yasası tasarısının kabulünün kendileri için doğuracağı sonuçlar üzerinde düşünmekten başka bir şey yapmış olmayan kadınlara yönelen bu çeşitli eleştirileri yanıtladıktan sonra Halide Edip, ilerlemeyi tutkuyla isteyen erkeklere bir çağrıda bulunur. Onları, Batılı kız kardeşlerinin sahip olduğu üzere kendi meşru haklarına sahip olmaları için kadınların yanında yer almaya çağırır (24).

Bu durumun kabulü ve Mustafa Kemal'in yürürlüğe koymaya kararlı olduğu reformlar bütününün gerçekleşmesi, onun gözünde ancak laik bir devlet çerçevesinde olanaklıydı. Bu laik devletin kuruluşunun tek engeli ise, 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla ondan ayrılmış bulunan halife idi. Öyleyse, varlığı, ''birisi tutucu öteki devrimci iki uygarlık görüşünün, birisi ortaçağsal öteki çağdaş iki hukuk düzeninin korunmasını gerektiren (25) bu kurumun ortadan kaldırılması gerekliydi. Nitekim 3 Mart 1924'te hilafet de kaldırıldı (26). Bu karar, hilafet ve saltanat makamlarının ayrılmasıyla zaten başlamış bulunan ''Şeriat'ın devlet yasası olarak ilgası''nı sonuçlandırıyordu, zira ''geleneksel iktidar bir kez reddedilince onun yasal dayanakları ve yapıları da aynı biçimde yok olmaya, kaybolup gitmeye mahkûmdu" (27).

Hilafetin kaldırılmasıyla aynı zamanda, bundan önceki bölümde gördüğümüz tevhidi tedrisat yasası ve Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'ni kaldıran 429 No.lu yasalar kabul ediliyordu (28). Bunun yerini ise, çok sınırlı yetkileri olan ve başbakanlığa bağlı basit bir Diyanet İşleri Başkanlığı almıştı (29). Üstelik bu yasanın birinci maddesi, tüm insan işlemleri (muamalat-ı nas) üzerine yasama yetkisini Büyük Millet Meclisi'ne veriyor, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yetki alanını ise inançlar (itikadat) ve ibadetlerle sınırlandırıyordu (30). Nihayet, yasaların hazırlanmasını olanca ağırlığı ile etkileyen parlamento, şeriat komisyonunun eylemlerine de bir son vermiş oluyordu.

Bu değişik önlemler, hukuk ve adalet aygıtında göze aldığı değişiklikleri getirmek için Mustafa Kemal'in önündeki yolu açmış oluyordu. Zaten Gazi, daha 1 Mart 1924'te Büyük Millet Meclisi'nde verdiği söylevde, bu değişikliklerin çok köklü olacağını, aynı zamanda aileye yönelik düzenlemeleri, dolayısıyla kadın haklarını da içereceğini, üstü kapalı biçimde de olsa dile getirmişti. Mustafa Kemal şöyle diyordu:

Teşkilat ve ıslahat-ı adliyeye verdiğimiz ehemmiyeti, nasıl ifade etsek azdır. Gerçi bütçenin bugünkü halinde adliye için mühim menabi (önemli kaynaklar) ayrılmıştır ve bu menabi mütemadiyen arttırılacaktır. Fakat, bundan mühim olan nokta; adli telakkimizi, adli kanunlarımızı, adli teşkilatımızı, bizi şimdiye kadar şuuri (bilinçli), gayri şuuri (bilinçdışı) tesir altında bulunduran, asrın icabatına gayri mutabık revabıttan (çağın gereklerine uymayan bağlardan) bir an evvel kurtarmaktır. Millet, her mütemeddin (uygar) memlekette olan terakkiyat-ı adliyenin (adliye alanındaki ilerlemelerin), memleketin ihtiyacatına tevakkuf eden (ülkenin gereksinmelerine karşılık veren) esasatını (esaslarını) istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adliyemizde her güna tesirattan (her türlü etkilerden) cesaretle silkinmek ve seri terakkiyata atılmakta asla tereddüt olunmamak lazımdır. Hukuk-u medeniyede (yurttaşlık hukukunda) hukuk-u ailede takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (bağlılık); milletleri uyanmaktan meneden en ağır bir kâbustur. Türk milelti, üzerinde kâbus bulunduramaz.''(31)

Aynı yılın 8 Nisanı'nda çıkarılan yeni bir yasa, şeriatın yetkilerini kısıyordu. Gerçekten 1 Mayıs'ta yürürlüğe girecek olan 469 No.lu yasa (32) kişisel statüye ilişkin uyuşmazlıkları çözmekle görevli olduğunu daha önce gördüğümüz şeriat mahkemelerini (mahkeme-i şeriye) kesin olarak kaldırıyordu. Gerçi mahkemelerin birleştirilmesini öngören 24 Şubat 1917 tarihli yasa şeriye mahkemelerini Adalet Bakanlığı'na bağlıyordu, fakat Bağlaşık Kuvvetler Osmanlı aile yasasından sonra 4 Mayıs 1920'de bu yasanın da yürürlükten kaldırılmasını sağlamışlardı. Şeriye mahkemeleri böylece yeniden şeyhülislamlık makamına bağlanmıştı. Gerçi Büyük Millet Meclisi bu karara boyun eğmeyi reddetmişti (33). Ne var ki, bu mahkemeler de görev yapmaya devam ediyorlardı. İşte 469 sayılı yasa bunları olduğu gibi ortadan kaldırıyordu.

Birkaç ay sonra Mustafa Kemal aileye ilişkin düzenlemeler konusundaki düşüncelerini belirginleştirirken, ilk kez kadının ''doğal hakları''ndan söz etti. Bunun için de, 30 Ağustos'u ve Dumlupınar'ı, Yunan ordularını yendiği tarih ve yeri seçti. Mustafa Kemal şöyle diyordu:

''Şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki, medeniyetin esası, terakki ve kudretin temeli, aile hayatıdır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimai, iktisadi, siyasi aczi mucip olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuku tabiyelerine malik olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları lazimedendir.''(34)

Eğitimle ilgili olarak incelediklerimizin de eklenmesiyle bu değişik laikleştirme önlemleri gibi bunlardan daha az köklü olmayan geleceğe yönelik kararlar, tüm muhalefet güçlerinin yeniden gruplaşarak bir araya gelmesine yol açtı. Bu güçler arasında, Gazi'ye karşı olan bir grup milletvekili yanında, birçok klanlar, fesat klikleri, her türden gruplaşmalar, geçmişe bağlı aydınlar ve politikacılar bulunuyordu. Bu muhalefet, Türkiye'nin geçirmekte olduğu dönüşümleri, hele bunlar şeriatın buyruklarına ters düştükleri zaman, kınayıp eleştirmekte tereddüt etmeyen ulema ve hocaların çoğunluğunun katılmasıyla, daha da güçleniyordu.

Ekimin ilk günlerinde basında hükümet politikasına karşı sert bir kampanya başladı, ayna zamanda da Cumhuriyet Halk Partisi'nden art arda istifalar oldu. Bu muhalefetin başlıca lideri Rauf (Orbay) idi, ona da büyük paşaların çoğunluğu katılmıştı: Kâzım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve hatta, Atatürk'ün yakın arkadaşı Mehmet Arif. Bunlar 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdular (35) ve başkanlığına Kâzım Karabekir'i, genel sekreterliğine de Ali Fuat Paşa'yı getirdiler. Yeni parti, Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkâr ve Son Telgraf gibi, birçok gazetenin desteğini kazandı. Giriştiği keskin mücadele, İsmet İnönü'yü başbakanlık koltuğunu terk etmek zorunda bıraktı, yerine Fethi Bey (Okyar) başbakan oldu.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programı neydi? Bunu çözümlemenin yeri burası değildir, ''Dinsel düşünce ve inançlara saygılı'' olmak istediğini belirtmekle yetinelim. Bu ifade, hilafetin kaldırılmasının ardından laik bir politika izlemeye başlayan bir Türkiye bağlamında, bu kararların benimsenmediğini ve bunlara karşı çıkılacağını göstermiyor muydu? Hiç olmazsa Mustafa Kemal, bunu böyle anlıyordu. Büyük ''Söylev''de bu dönemin olaylarını anlatırken Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın güttüğü amacı o, şu sözlerle dile getirir:

''Fırka efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır'' düsturunu bayrak olarak eline alan zevattan, hüsnüniyete intizar olunabilir miydi? Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve mutaassıpları hurafeperestleri iğfal ederek hususi maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri, nihayetsiz felaketlere, içinden çıkabilmek için, büyük fedakârlıklar istilzam eden, mülevves bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sevk olunmamış mıydı? Cumhuriyetçi ve terakkiperver olduklarını zannettirmek isteyenlerin, aynı bayrakla ortaya atılmaları, dini taassubu galeyana getirerek, milleti, cumhuriyetin, terakki ve teceddüdün tamamen aleyhine teşvik etmek değil miydi? Yeni fırka, efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkârlık perdesi altında, biz hilafeti tekrar isteriz, biz yeni kanunlar istemeyiz, bize Mecelle kâfidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler, biz sizi himaye edeceğiz, bizimle beraber olunuz. Çünkü Mustafa Kemal'in fırkası hilafeti lağvetti. İslamiyeti rahnedar ediyor. Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir, diye bağırmıyor muydu?(36)

Böylece Mustafa Kemal'in gözünde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası tüm gericilerin, eski düzene geri dönmeyi uman herkesin sığınağı haline gelmişti. Parti, daha başkaları yanında yurttaşlar yasası reformuna karşıydı ve şeriata dayalı yasaların korunması lehine kampanya yürütüyordu.

Gazi'nin eski arkadaşları Rauf, Ali Fuat, Kâzım Karabekir ve Refet Paşa'ların, doğudaki (Şeyh Sait) ayaklanmaya giriş niteliğinde ülkede gizlice kotarılmaya başlanan her şeyden haberdar olduklarını kesin bir biçimde söylemek güçtür: Gizli toplantılar, gizli İslam derneği Cemiyet-i Hafiye-i İslamiye'nin kurulması, İstanbul'da Nakşibendi komplosu, partilerinin programının dinsel gericilik tarafından kullanılması, vb. Ancak, Doğu'da ortaya çıkmış olanı dahil, bu muhalefet hareketlerine gerçekten umut verdikleri, bunların güçlenmelerine katkıda bulundukları da kesindir. Mustafa Kemal'in bizzat anlattığı şu olay da buna tanıklık etmektedir:

Bu fırkanın rüesası, hakikaten mürtecilere ümit ve kuvvet vermiştir. Buna misal olarak arzedeyim: Ergani'de, usatın (asilerin) valiliğini kabul eden maslup (asılmış) Kadri, Şeyh Sait'e yazdığı bir mektupta: ''Millet Meclisi'nde Kâzım Karabekir Paşa'nın fırkası, ahkâmı şeriyeye riayetkâr ve dindardır. Bize müzaheret edeceklerine şüphe etmem. Hatta Şeyh Eyüp nezdinde bulunan kâtibi mesulleri, fırkanın nizamnamesini getirmiştir...'' diyor. Şeyh Eyüp de, muhakemesi sırasında: ''Dini kurtaracak yegâne fırkanın, Kâzım Karabekir Paşa'nın teşkil ettiği fırka olup, ahkâmı şeriyeye riayet edileceğinin, fırka nizamnamesinde ilan edildiğini'' söylemiştir (37).

Şeyh Sait ayaklanmasının nedenleri çok ve karmaşıktır. Halifenin kovulması ve Mustafa Kemal'in laik politikası ile tedirgin olan hilafet yanlısı çevreler, bu ayaklanmanın gelişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Nitekim, ayaklanmanın şeflerinin isteği üzerine müftilerin çıkardıkları fetvalar silaha sarılmanın nedenini ''hükümetin, İslam dininin emirlerine yönelmiş saldırıları önlemede gösterdiği ihmal'' olarak gösteriyor. Ankara yöneticilerinden tek isteklerinin de, ''dine saygı gösterilmesi, şeriat kurallarının korunması ve hilafetin geri getirilmesi'' olduğunu açıklıyordu (38). Bu başkaldırı yalnızca Doğu illeriyle sınırlı kalmıyordu. Bunun ağı çok uzaklara kadar gidiyor, ipleri çok değişik bölgelere, özellikle de İstanbul'da Gizli İslam Derneği'ne, bazı gazete yazıişleri odalarına, kulüplere hatta merkezi yönetimin içine kadar uzanıyordu.

Tehlikenin büyüklüğünün bilincine varan Mustafa Kemal, İsmet İnönü'yü yeniden hükümetin başına getirdi. İsmet İnönü, hükümete çok geniş yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu'nu çıkarttı, sıkıyönetim ilan ederek İstiklal Mahkemeleri'ni kurdu.

Ayaklanma çabuk bastırıldı, ancak İstiklal Mahkemeleri bu ayaklanma ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu. Ankara İstiklal Mahkemesi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın halkın dinsel duygularını ''istismar ettiği'' kararına vardı. 3 Haziran 1925 tarihli bir hükümet kararnamesi, ''gericiliğin ateşini körüklemek''le suçladığı bu partiyi kapattı (39).

Düzen yeniden sağlanmış olmakla birlikte, Takrir-i Sükûn Kanunu uzatıldı. Bu yasa, muhalefete bir son verme ve bizzat Mustafa Kemal'in görüşüne göre halka sevimli gelmeyen birçok önlemin alınmasına olanak sağlayacaktı. Bunlar arasında ''cahilliğin, yobazlığın, ilerleme ve uygarlık kininin simgesi olan fesin kaldırılması" da vardır (40). Tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatların kaldırılması gibi önlemler, ''Türk ulusunun önyargı ve batıl itikatlara bağlı ilkel bir ulus olmadığı''nı göstermeyi amaçlıyodu (41). Gene, aynı biçimde, bu yasanın etkisi altındadır ki yeni yurttaşlar yasası kabul edilmiştir. Nitekim, Mustafa Kemal bunu şöyle belirtecektir:

Milletimizin içtimai, iktisadi, hulâsâ bilcümle medeni muamelat münasebatında, feyizli neticelerin zamini olan yeni kanunlarımız da... Hürriyeti nisvanı temin ve hayatı aileyi tarsin eden Kanunu Medeni de bu bahsettiğimiz devrede vücuda getirilmiştir (42).

Fakat acele etmeyelim ve bir parça geriye giderek Türk yurttaşlar yasasını hazırlamak amacıyla Seyit Bey'in kurduğu komisyonlara dönelim. Esat Bey'in yerine, Kurtuluş Savaşı'na katılmadan ve politikaya atılmadan önce İsviçre'de hukuk öğrenimi görmüş bulunan Mahmut Esat (Bozkurt) Bey Adalet Bakanı olmuştu. Yeni Bakan, 15 Haziran 1925'te İstanbul Adliye Sarayı'nda yaptığı bir konuşmada, yıl içinde Büyük Millet Meclisi'ne sunulabilmesi için, yeni yurttaşlar yasasını hazırlamakla görevli komisyondan yaptığı çalışmaları son bir kez gözden geçirmede ivedi davranmasını istediğini açıkladı.

Az sonra, hiç beklenmedik bir şey oldu. Yeni yurttaşlar yasasının tümü ile olmasa bile hiç değilse aileyi ilgilendiren düzenlemelerinin çıkarılması beklenirken, yeni bakan, Mustafa Kemal'in isteği üzerine (43) o ana kadar yapılmış olan tüm çalışmaları iptal ediyordu. Aileye ilişkin yasayı ve yurttaşlar yasasının öteki bölümlerini hazırlamakla görevli alt-komisyonların yerine, ülkenin en büyük hukukçuları ve üniversite profesörleri arasından seçilmiş 26 üyeden oluşan yeni bir komisyon kuruldu. Yeni komisyonun görevi, yalnızca, İsviçre Yurttaşlar Yasası'nı olduğu gibi Türkçeye çevirmek ve genel ruhuna dokunmaksızın kimi hükümlerini Türkiye'nin toplumsal ve hukuksal özelliklerine uydurmaktan ibaretti. Önemli değiştirmeler yapılırsa yasanın tümünün dengesinin bozulmasından korkan Mahmut Esat Bey, bu uyarlamada hiçbir esaslı değişikliğin olmamasını sağladı.

Kamuoyunu bu devrimci reformu kabul etmeye hazırlamak amacıyla Mustafa Kemal, Türkleri yüzyıllardan beri yöneten hukuku ve eski rejimin hukukçularını onların gözünden tümüyle düşürmeye girişti. Onları açıktan açığa Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden, son kurtuluştan önce halkın mutsuzluklarından sorumlu tuttu, halkı istismar etmekle suçladı. Onlara karşı yönelttiği en şiddetli suçlamalardan biri, 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışında yaptığı konuşmadır. Bu, geniş alıntılar yapmaya değer bir konuşmadır. Mustafa Kemal şöyle diyordu:

Şimdi, meydana gelen bu büyük eserin zihniyetini, ihtiyacatını tatmin edecek (=gereksinimlerini karşılayacak) yeni esasatı hukukiyeyi (=yeni hukuk ilkelerini) ve yeni erbabı hukuku (=hukuk adamlarını) vücuda getirmek için teşebbüs almaya zaman gelmiştir... Cumhuriyet Türkiyesi'nde eski kavaidi hayat (=yaşam kuralları), eski hukuk yerine yeni kavaidi hayatın ve yeni hukukun kaim olmuş bulunması, bugün, gayrikabili tereddüt bir emrivakidir (=duraksamasız bir olup-bittidir). Bu emrivaki sizin kitaplarınızda ve mabihüttatbik olacak (uygulanacak) kanunlarınızda ifade ve izah olunacaktır. Talebe Efendiler ve Hukuk Müntesibi Efendiler! Yeni hukuk esaslarından, yeni ihtiyacatımızın talep ettiği kanunlardan bahsederken, ''her inkılabın kendisine mahsus müeyyidesi bulunmak zaruridir'' hikmetine, yalnız bu hikmete işaret etmiyorum. Beyhude bir sitem temayülünden nefsimi tahzir ederek (=boş bir sitem eğiliminden kendimi alıkoyarak), fakat Türk milletinin muasır medeniyetin vasıflarından ve feyizlerinden müstefid olmak (=yararlanmak) için, laakal (=en az) üç yüz seneden beri sarfettiği gayretlerin ne kadar elemli ve ıstıraplı mevani (=engeller) karşısında heba olduğun kemali teessür ve intibahla (=büyük üzüntü ve uyarıyla) göz önüne alarak söylüyorum. Milletimizi inhitata (=çökmeye) mahkûm etmiş ve milletimizin feyyaz sinesinde (=bereketli bağrında) devir devir eksik olmamış olan erbabı teşebbüsü, erbabı cehd ve himmeti (=girişim, çaba ve uğraş erbabını) en nihayet meftur ve münhezim etmiş olan (=bezginlik, umutsuzluk ve bıkkınlığa uğratan) menfi ve kaahir kuvvet (=olumsuz ve yıkıcı güç), şimdiye kadar elinizde bulunan hukuk ve onun samimi muakkipleri (=izleyicileri) olmuştur. Belki ağır ve cesurane olan müşahedei tarihiyemin (=tarihsel gözlemimin) güzide heyetiniz içinde ve Hükümeti Cumhuriyyenin bugün hizmetinden istifade etmekte bulunduğu kıymetli memurlar ve hâkimlerimiz içinde, kimsenin hayretini mucip olmayacağına eminim.

Gazi, bunun ardından ulemaya karşı şiddetli bir saldırıya geçti. Geri düşüncelerine örnek olarak, dinsel nitelikli nedenlerle, Osmanlı İmparatorluğu'nda matbaanın gelişine karşı çıkmalarını gösterdi. Kurtuluş Savaşı dönemini ele alarak ''eski hukukçular''ı, ''Büyük Millet Meclisi'nin bugünkü niteliğinin İslam hukukuyla bağdaşamayacağını ileri sürenlerin başında'' bulunmakla suçladı. Yine, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğunu vurgulayan yasayı önerdiği zaman da ''bu ilkeye muhalefetin başında, Osmanlı anayasasıyla bağdaşmadığını ileri süren bu eski ünlü hukukçular bulunmaktaydı. Onlar böylece, bilimsel erdemleriyle halkı istismar etmişlerdi''. Mustafa Kemal şöyle sürdürüyordu konuşmasını:

Bütün bu hadisat (=olaylar), erbabı inkılabın (=devrimcilerin) en büyük fakat en sinsi hasm-ı cânı (=can düşmanı), çürümüş hukuk ve onun bîderman (=güçsüz) müntesipleri (=yandaşları) olduğunu gösterir. Milletin hummalı inkılap hamleleri esnasında (=coşkulu devrim atılımları sırasında) sinmeğe mecbur kalan eski ahkâmı kanuniye, eski erbabı hukuk (=yasa hükümleri ve hukuk adamları), erbabı himmetin nüfuz ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi muakkiplerini ve onların aziz mefkûrelerini mahkûm etmek için fırsat beklerler... Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasatı hukukiyeyi temelinden kal'etmek teşebbüsündeyiz (=koparmak girişimindeyiz). Bütün bu icraatta mesnedimiz, milletin istidat ve kabiliyeti ve irade-i kat'iyesidir. Bu teşebbüslerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle beraber bahsettiğim mahiyette anlamış olan güzide erbabı hukukumuzdur (44).

İsviçre Yurttaşlar Yasası'nı çevirmekle görevli komisyon, Mustafa Kemal'in desteğinden güç alarak çalışmalarını hızlandırdı ve tasarıyı Büyük Millet Meclisi Hukuk Komisyonu'na sundu. Komisyon, hükümet başkanı İsmet İnönü'nün ve Mahmut Esat Bey'in de katıldığı birçok toplantı ile tasarıyı inceledi, madde madde gözden geçirdi ve hiç değişiklik yapmadan benimsedi (45). Artık geriye, tasarının Büyük Millet Meclisi'ne sunulması kalıyordu. Büyük Millet Meclisi de 17 Şubat 1926 günü hiçbir değişikliğin kabul edilmediği ve gerçek bir parlamenter tartışma ortamı dışında, bir oturumda ve bir tek yasa maddesi ile tasarıyı kabul etti. Oylama el kaldırarak yapıldı, yalnızca birkaç muhalefet milletvekili herhangi bir itirazda bulunmamakla birlikte ellerini kaldırmadılar, böylece de Türkiye'de Batılı laik bir yasanın kabulü resmen onaylanmış oluyordu (46). 4 Nisan 1926'da Türk Kanunu Medenisi adıyla resmi gazetede yayımlanan 743 sayılı yasa, yayımından altı ay sonra 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girecekti (47). Gerçekten Gazi, ''yasanın yürürlük tarihini geciktirmenin, kafaları hazırlamak yerine tepkiler doğmasına yol açacağını ve böylece eserin başarısına zarar vereceğini'' (48) düşünüyordu. Bu ivediliğin amaçlarından biri de yasanın çıkarılmasıyla yürürlüğü arasındaki sürenin uzun tutulması sonucu, çokkarılı evliliklerin hızlanmasını ve tek yanlı boşanmaların çoğalmasını önlemekti (49). Yurttaşlar yasasının ardından tüm Türk hukuk sistemi Batılılaştırılmıştır (50).

Mahmut Esat Bey'in imzasını taşıyan Türk Yurttaşlar Yasası Gerekçesi (Esbabı Mucibe lâyihası) ve 17 Şubat 1926 günü Büyük Millet Meclisi'nde yapılan konuşmalar, Türkiye'nin Batılı bir yasayı seçmesinin haklılığını açıklar. Burada, kadına meşru haklarını verme gerekliliği yanında Kemalizmin temel ilkelerinin sergilendiğini görürüz. Yukarıda açıklanan bu ilkeler, Gazi'nin gerçekleştirdiği tüm reformların, bu arada kadının kurtuluşunun da temelinde bulunmaktadır.

Bu seçmenin gerekçesi, her şeyden önce Türkiye'nin çağdaş uygarlığı benimsemesidir. Adalet Bakanı şöyle açıklıyor:

- ''Ulusal toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenmesi gereken dergin bir Yurttaşlar Yasası'ndan Türkiye Cumhuriyeti'nin yoksun kalması, ne çağdaş uygarlık isterleriyle ne de Türk devriminin gerektirdiği anlam ve kavramla bağdaştırılamaz.''(51) Mahmut Esat Bey'e göre çağdaş devletin ayırdedici özelliklerinden biri de ''toplum yaşamının gidişinde uygulanan kuralların yasalaştırılmış olmasıdır.''(52)

Oysa, diye sürdürür Bakan:

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti'nin dergin bir Yurttaşlar Yasası yoktur. Yalnız sözleşmelerin küçük bir bölümüne değinebilen Mecelle vardır... Denebilir ki, bu yasanın bugünkü gereksinmelere uygun olan ancak 300 maddesidir. Gerisi, yurdumuzun gereksinimlerini karşılayamayacak ölçüde ilkel birtakım kurallardan oluşmuş bulunduğu için, uygulanmamaktadır (53).

''Mecelle'nin, sözü edilen 300 maddesi ayrık tutulursa, Yurttaşlar Yasası alanında Türkiye Cumhuriyeti yargıçları, derme çatma tüze kitaplarından ve din ilkelerinden kural bulup çıkarmak yoluyla yargı görevi yapmaktadırlar. Türk yargıcı, yargılarında belirli bir görüş, dinsel bir deyiş ve bir temel kural ile bağlı değildir. Bu nedenle, herhangi bir konu üzerinde özdeş koşullar altında doğan özdeş bir konuda verilen kararlar, çoğu kez, başka başka ve ve birbiriyle çelişkili olmaktadır. Sonuç olarak Türk halkı, adalet dağılımında tutarsızlık ve sürekli bir karışıklık ile karşılaşmaktadır. Halkın alınyazısı belirli ve oturmuş bir adalet temeline değil, rastlantıya ve talihe ve birbiriyle çelişkili Ortaçağ fıkıh kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet Türk adaletinin bu karmaşıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını, devrimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine uygun yeni bir Türk Yurttaşlar Yasası'nın hızla meydana getirilmesini ve yasalaştırılmasını zorunlu kılmıştır.''(54)

''Kaldı ki'', diye bağlar Mahmut Esat Bey, ''Türk halkı, çağdaş uygarlığın tüm ilkelerini kayıtsız kabul etmeye karar vermiştir.''(55)

Gerekçenin yazarına göre, bu uygarlığı kendisinden önce gelen uygarlıklardan ayıran büyük ilkelerden biri, tartışmasız, onun laikliğinde yatmaktadır. Mustafa Kemal ile birlikte bu ilkeyi benimseyen Türkiye'nin de, ''geçmişe ve dine bağlılık bahanesi altında, onun çağdaş uygarlığa doğru yürüyüşünün önünü kesebilecek her şeyden kopması'' gerekiyordu (56). Daha önce din ile devleti birbirinden ayıran Türkiye,(57) şimdi artık yasalarını da laikleştirmeliydi. Mahmut Esat Bey şöyle diyor:

Mecelle'nin temeli ve ana çizgileri dindir. Oysa insanlık yaşamı her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Bunun değişimleri, yürüyüşü, hiçbir zaman bir nokta çevresinde saptanamaz ve durdurulamaz. Yasaları dine dayalı devletler, kısa bir zaman sonra yurdun ve ulusun isterlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez kuralları kapsarlar. Yaşam yürür; gereksinimler hızla değişir; din yasaları her ne olursa olsun, ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur... Köklerini dinlerden olan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alınyazısının, bugünkü çağda bile ortaçağ düzen ve kurallarına bağlı kalmasında, dinin değişmez kurallarından esinlenen ve Tanrı katıyla sürekli olarak ilişkili durumda bulunan yasalarımızın en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmamalıdır (58).

Adalet Bakanı, Fransız Devrimi'nin getirdiği büyük yeniliklerden birisinin aile hukukunu kilisenin elinden almak olduğunu anımsatarak, şöyle der: ''Fransa yurttaşlar yasasının en büyük hasmı kilise olmuştu. Çünük bu yasa özellikle aile hukukunda kilisenin egemenliğine son veriyordu (59). Bakan'a göre Türkiye'de de durum aynıdır:

Bütün bu yenileşme tarihimizin akışında kamu yararı düşüncesiyle meydana getirilen yeniliklere karşı, yalnız kendi çıkarları aksayan takımlar savaşmışlar ve halkı din adına, bozuk ve çürük inançlar adına doğru yoldan sapmaya ve bozgunculuğa itelemişlerdir... Gelenek ve göreneklere sıkı sıkıya bağlı kalmak savı, insanlığı en ilkel durumundan bir adım ileriye götürmeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiçbir uygar ulus, böyle bir inanış yöresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine ayak uydurarak zaman zaman kendini bağlayan gelenekleri yıkmakta duraksamamıştır. (Gerçekler karşısında atadan ve dededen kalma inanışlara ille de bağlı kalmak, akıl ve zekâ gereklerinden değildir.) Zaten devrimler, bu konuda en etkili bir araç olarak kullanılmışlardır (60).

Yasaların laikleştirilmesi köklü dönüşümü, bu yolu benimsemiş halkların hiçbir yaşamsal çıkarını zedelemediği gibi, tam tersine, onlara büyük nimetler sağlamıştır (61). Bakan'a göre, zaten, Batılı ulusların algılama biçimiyle laikliğin dine karşı hiçbir yanı yoktur. Tam tersine, ''dini dünyadan ayırmakla çağdaş devlet, insanları tarihin bu kanlı yıkımından kurtarmış ve dine hakiki ve müebbet bir taht olan vicdanı tahsis etmiştir''(62). Türkiye'de de laiklik açısından durum aynıdır, zira yeni yasada ''Milletimizin duyguları ile bağdaşamayacak hiçbir nokta bulunmamaktadır''(63).

Batılı uluslardan birinin yurttaşlar yasasını benimsemekle Kemalizm, bir başka büyük ilkesinden, ulusçuluk ilkesinden kopmuş oluyor muydu? Ziya Gökalp okulunun Türkçüleri ''Türk halkının tarihsel özelliklerinden ve özlemlerinden gelen tüm öğelerin bir araya geldiği bir hukuksal yapıtın kaleme alınmasını'' yeğleyeceklerdi (64). Gerçekten, bu Türk toplumbilimcisi hiçbir zaman, en yetkini bile olsa, bir yabancı ülke yasasının olduğu gibi alınmasından yana olmamış, hep bir aile yasasının ''yaratılması'' gerekliliğinden söz etmişti (65). Hatta, Z. F. Fındıkoğlu'na göre, eğer Ziya Gökalp o tarihte yaşıyor olsaydı, her şeyini ortaya koyarak, çağdaş, ulusal bir yasanın yaratılmasını görmek için yabancı yasanın edilgin biçimde kabulünü önlemeye çalışırdı''(66). Fakat ne var ki, bu tür bir girişimin güçlüklerini deneyle bildiği içindir ki Türkiye, yabancı bir yasayı benimseme yolunu seçmiştir, diye düşünen Mahmut Esat Bey, ekler: ''Çağdaş uygarlık ailesinden olan ulusların gereksinimleri arasında köklü bir ayrılık yoktur. Sürekli toplumsal ve iktisadi ilişkiler insanlığın büyük ve uygar bir yığınını bir aile durumuna getirmiş ve getirmekte bulunmuştur''(67).

Daha da belirgin biçimde Bakan şunları söyleyecekti:

Ben, daha önceleri, yasaların kendi gereksinmelerimize ve kendi görüşlerimize göre kaleme alınması gerektiğini düşünenlere karşı etkili bir savaşımı desteklemek durumunda kalmıştım. Hemen belirtmeliyim ki Batı'nın temsil ettiği çağdaş uygarlık bir bütündür ve şu ülkeye ya da bu ulusa göre ayrı ayrı düşünülemez. Çağdaş uygarlığın biçimi bir ve bölünmezdir (68).

Yeni Yurttaşlar Yasası'nın kabul edildiği gün Büyük Millet Meclisi'nin kürsüsüne çıkan milletvekilleri çok daha açık biçimde bu yasanın kadına sağladığı hakların önemi üzerinde durmuşlardır. Metnin son gözden geçirilmesini yapmakla görevli komisyonun raportörü Menteşe Mebusu Şükrü Kaya, yeni yasanın, Türk ailesi üzerinde en olumsuz ve kötü etkiler doğurmuş olan bir evlenme düzenlemesine son verdiğini vurgulamakta ve şöyle devam etmekteydi:

Mahkemelerimizin arşivleri, meşru babası bulunmayan çocuklar, kocaları tarafından sebepsiz yere terk edilmiş karılar ve vasilerinin evlendiği ya da evlendirdiği küçücük kızların göz yaşartan kurban listeleriyle doludur. Her birinizin belleğinizde bu tür olayların daha binlercesi vardır. Türk halkı yüzyıllar boyunca bu kötülüklerden çok çekmiştir. Eski hukukun dramatik yönlerinden biri, Türk kadınlarını, haklarının önemli bir bölümünden yoksun bırakmasıdır, pek çoğu kanlarını bu yurt uğruna dökmüş cesur ve özverili bu kadınlar, en erdemli halkın kadınlarından da erdemlidirler. Uluslar aile üzerinde kurulmuşlardır. Kadını, bu temel direği, haklarından yoksun bırakan bir ulus, kendi kendini yarı yarıya felç olmaya mahkûm etmiş demektir. Efendiler, yüzyıllardan beri kendini feda eden ve erdemlerini ortaya koyan Türk kadını, haysiyetli olmaya hak kazanmıştır. Türk erkeğinin yiğitliği ve doğal nitelikleri ve özellikle de Türk kadınının erdemi, bunlar arasındaki eşitsizliğin yok edilmesini gerektirmektedir. Komisyonumuz, bu yasanın Türklerin karakterine ve gereksinimlerine en iyi yanıt vereceği inancındadır (...). Bu yasa, aileyi güçlendirmekte, yetimleri korumaktadır, bu, erdemli bir yasadır (69).

Yeni düzenlemenin esin kaynağı olarak Mustafa Kemal'i selamlayan Mahmut Esat Bey ise, daha sonra, her iki cinsin artık eşit bir konumda bulunacakları gerçeği üzerinde durdu:

Kanımca tarihimizde belirgin olarak ortaya çıkan en güzel fizyonomi, Türk kadınının fizyonomisidir. Yeni yasa, kadın olmaya devam etmekle birlikte bugüne kadar hep köle işlemi görmüş bulunan hanım'a, uygun yerini, onurlu yerini vermeyi görev bilecektir.

Daha sonra, yeni yasanın aileye daha çok güç ve iç bütünlük katacağını ileri süren Mahmut Esat Bey, sözlerini şöyle bağlamıştır:

Efendiler, biraz sonra yeni yasayı kabul etmek üzere elleriniz havaya kalktığı zaman, on üç yüzyılılk bir dönem sona erecek ve Türk ulusunun önünde yeni bir yaşam, verimli ve uygar bir yaşam açılacaktır (70).

Şimdi burada, başka hukukçular Fransa ya da Almanya gibi bir büyük ülkenin, devletin yurttaşlar yasasının benimsenmesinden yana iken, Türkiye'nin İsviçre Yurttaşlar Yasası'nı benimsemesinin nedenleri üzerinde biraz durmamız gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında İsviçre'de öğrenim görmüş, aralarında Mahmut Esat Bey'in de bulunduğu bir grup genç aydının Ankara'da sahip oldukları etki bilinince, bu seçme şaşırtıcı değildir. Cenevre, Lozan, Friburg, vb. üniversitelerinin bu eski öğrencileri, Türk devriminin daha başında, İsviçre ulusal yaşamının çeşitli alanlarında uygulanan hukuku kendi ülkelerine aktarmaya çalışmışlardır. Kaldı ki onlara göre, ''mevcutlar arasında İsviçre Yurttaşlar Yasası en yetkini ve en demokratik olanı'' idi (71).

Fakat, Türkiye'nin İsviçre Yurttaşlar Yasası'nı benimsemesinin bir nedeni de, onun, Mustafa Kemal ve yandaşlarının geliştirmeye kararlı oldukları kadının kurtuluşu isteklerine en iyi yanıt veren bir yasa olmasıydı. Gerçekten, G. Sauser-Hall şöyle diyor:

Bu eğilimin, Türk yasa koyucu tarafından İsviçre hukukunun ana erdemlerinden biri olarak değerlendirildiğini ve Türkiye'ye sokulmasının belirleyici öğelerinden biri olduğunu bilmiyor değilim (72).

Z. F. Fındıkoğlu'nun düşüncesine göre, seçilecek yasa, Fransız yurttaşlar yasası olamazdı. Onun kadınlara ilişkin hükümleri kadının yeterince lehinde değildi ve törelerin gelişiminin gerisinde kalıyordu (73). Bu, aynı zamanda G. Sauser-Hall'un da görüşüdür:

Yaşam için savaşımın gerekleri, kadınların zihinsel gelişimi, onların tüm mesleklere girmeleri, bağımsızlıklarını giderek daha da belirginleştirmekte, Fransız yasa koyucunun, kadına ancak sulandırılmış bir güven duyan Napolyon'un bizzat önermesiyle kadına evlilikte reva gördüğü bağımlılık durumu ile giderek daha da bağdaşmaz hale gelmekteydi (74).

Alman yasası da, aynı yazara göre, çok karmaşıklığı yanı sıra, aynı eksikliği, yani evlilik birliğinde kadının aşağı konumu eksikliğini taşıyordu. Nitekim evlilikte kadın, çifti değil yalnızca kocasını temsil ediyordu (75).

Yurttaşlar Yasası'nın kabulünden sonra Türkiye'de ne gibi tepkiler görülmüştür? Büyük Millet Meclisi'nin 17 Şubat 1926 günlü oturumunda tasarıya karşı olan milletvekillerinin itirazlarını dile getirememeleri gibi, kamuoyu ve basın da sessiz kalmaya zorlanmıştır. Akşam'da çıkan bir karikatürde, özgürleşmiş bir Türk kadını balona binerken ve fazla ağırlıklar olarak da fazilet, namus ve utanmayı atarken gösteriliyordu. Gazetenin müdürü, başyazarı ve karikatürist savcının başvurusu üzerine yargılandı ve üçü de mahkûm oldu (76). 1929'a kadar yürürlükte kalan Takrir-i Sükûn Kanunu, reformlara karşı hiçbir eleştiriye izin vermiyordu.

1930'da Türkiye ilk demokrasi deneyimini yaşayacaktı. Gerçekten, Mustafa Kemal, bir muhalefet partisinin, eski başbakan Fethi Bey'in (Okyar) Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın (77) kurulmasını kolaylaştırdı. Aynı yıl yapılan seçimlerin kampanyası da o zamana kadar görülmemiş bir özgürlük ortamında cereyan etti. Bu durumdan yararlanan tüm hoşnutsuzluklar gün ışığına çıktı ve çeşitli muhaelfetler yeni partinin arkasına saklandılar. Pek çok gerici, partiye üye bile oldu. Parti içinde, böyle bir liberal partiden hiçbir şey beklememesi gereken kimselere, laik reformlara ve özellikle de Yurttaşlar Yasası'na düşman ulemalara, 1925'te çıkarılan yasaların olumsuz etkileri altında ezilen tarikat mensuplarına, sessizliğe indirgenmiş bulunan eski hanedan ve halife yanlısı muhalefet üyelerine rastlanıyordu. Fethi Bey bunların gücünü iyi tanımama hatasını işledi. Kendisinin Gazi muhalifleri için paravan, partisinin de gericiler için bir örtü olduğunu fark eder etmez, partiyi kapatmaya karar verdi. Ne var ki çok geç kalmıştı. Nitekim doğuda yeniden başkaldırılar oluyor, Türkiye'nin öteki ucunda da, İzmir'e uzak olmayan Menemen kasabasında, 1930 Aralık'ında, bir isyan patlak veriyordu. Yangın gitgide büyüdü ve ayaklanma Anadolu'nun birçok iline, hatta İstanbul'a bulaştı. Mustafa Kemal bu durumda yeniden sıkıyönetim ilan etti. Menemen üzerine askeri birlikler sevkedildi, binden çok kişi askeri mahkemede yargılandı, 31 idam kararı verildi. On beş bin kişilik kuvvet, doğuda başkaldıranları yola getirdi. Sansür yeniden getirildi ve her türlü ifade özgürlüğü yeniden sıkı biçimde yasaklandı. Bu özgürlük, Mustafa Kemal'in sağlığında artık bir daha geri gelmeyecekti.

Oysa Gazi'nin ölümünden birkaç yıl sonra, siyasal demokrasi Türkiyesi'nin doğuşuyla durum tümüyle başka olmuş, dinin kamusal ifadesi ve buna ilişkin sorunların dile getirilmesi, kendini duyurması serbest bırakılmıştır.

O zaman Kemalizmin ilkelerinin, gerçek bir yeniden tartışma ve itiraz konusu yapılmasına tanık olundu. Kimi isteklerin hedefi, doğrudan doğruya Yurttaşlar Yasası'nın kaldırılması ve şeriatın yeniden geri getirilmesiydi. Bu istemler, köylüler ve küçük zenaatkârlar başta olmak üzere halktan olduğu kadar tutucu aydınlardan, resmi din görevlilerinden, tarikat ve mezheplerden, siyaset adamlarından ve kimi partilerden kaynaklanıyordu. Yukarıda uzun uzun ele aldığımız bu noktalara yeniden dönmeyeceğiz. Kaldı ki, Adnan Menderes'in Demokrat Parti hükümeti dahil Türkiye'nin yazgısına egemen olan değişik hükümetlerden hiçbiri şeriatın geri gelmesi yoluna sürüklenmeye izin vermemiştir. Yurttaşlar Yasası olduğu gibi kaldı ve yargı kararları, ilerde ele alacağımız seyrek durumlar dışında, Mustafa Kemal dönemindekinden daha tutucu görünmedi. Yani, kadın, yeni Türkiye'nin kurucusunun kendisine sağladığı haklardan yararlanmaya devam etti. Bu haklar nelerdir?

II. KADININ MEDENİ HAKLARI (78)

Türk Yurttaşlar Yasası'nın çeşitli hükümlerini, bir yandan şeriatın buyrukları, öte yandan da, yalnızca 1919'a kadar yürürlükte kalmış olsa bile, 1917 Osmanlı aile yasası hükümleri ile koşut olarak inceleyip Türkiye'de kadına hukuksal planda tanıdığı köklü gelişimi ortaya çıkarmaya çalışacağız. Müslüman hukuku ile Yurttaşlar Yasası'nın yaklaşımları gibi konu düzenlemeleri de çok zor bağdaşabilir olduğu için, biz, sunuşumuzda, bunları iç içe geçirip ele almaya kalkışmak yerine, iki düzenlemeden birinin planını benimsemeyi yeğledik. Karşılaştırmalarımızın ilk basamağı olarak Osmanlı dönemini seçtiğimiz için, 1926 yılına kadar Türkiye'de yürürlükte bulunan Hanefi sisteminin ana çizgilerinden yola çıkmayı yeğledik. Bu, gerçi Yurttaşlar Yasası'nın sistemiyle pek uyuşmamaktadır, ne var ki, karşımızdaki iki hukuk sistemi birbirinden öylesine farklıdır ki, başka herhangi bir yöntemi benimsemek de aynı sakıncaları taşıyacaktı.

1- EVLİLİK DIŞINDA

Yurttaşlar Yasası'nın çıkmasından önce erkek ve kız çocuklar kişilikleri ve malları üzerinde babaya ait ikili bir vesayet altında bulunuyordu.

Kişi üzerindeki vesayet, ilke olarak ergenlikle sona eriyordu. Erkek çocuklar için akıl hastalığı durumu dışında bu kuralın hemen hiçbir istisnası yoktu. Buna karşılık kız çocuk için, gerçi ergenlik hukuksal yaşamlarında önemli bir adımdı ama, evlenmemiş oldukları sürece onları ancak çok seyrek olarak özgürleştirmekteydi (79).

Bu ergenlik neyi temsil ediyordu? Ergenlik, kişisel nitelikli tüm yeteneksizlikleri ortadan kaldırıyor ve ceza yeterliğini doğuruyordu. Ancak bu, vasinin gözetim hakkını ve özellikle kız çocuklar söz konusu olduğunda, küçüğün korunması ve yetişmesine özen gösterme ödevini ortadan kaldırmamaktaydı, zira onların özgürleşme anını belirleyen ergenlikten çok evlilikti. Dolayısıyla, bekâr kız, yılların etkisiyle bir ''yaşlı kız'' haline gelinceye kadar vasisinin gözetimi altında kalıyordu. Yaşlandığında bile Hanefi hukuk bilginleri ancak iyi hal ve gidiş güvenceleri vermesi halinde ona hareketlerinde tam bir özgürlük tanıyorlardı. Çoğunlukla evlenip boşandığı için artık bakire olmayan bir kadın bile vasisinin denetiminden kurtulmuş değildi ve ancak kendisini yönetebilecek yetenekte bulunduğu takdirde ayrı bir konutu olabiliyordu (80).

Ergen erkek çocuklara gelince, onlar, daha az katı bir yaklaşımla ele alınıyorlardı. Ne var ki burada da hukukçuların eğilimi, vasilerinin gözetiminden kurtulacakları anı, yeterli ruh ve ahlak olgunluğu niteliklerini kazanacakları güne kadar erteleme yönündeydi.

Kız olsun erkek olsun, işte bu niteliklerdi ki küçükleri evlenmeye yetenekli kılıyordu. Burada İslam hukuku tam bir cinsler arası eşitlik yanlısıdır. Mallarını iyi yönetmede bu yeteneği taşıdığını göstermeyen erginler, Abu Yusuf'un tezlerini benimseyen Mecelle'ye göre, yargıç kararıyla evlenmekten yasaklanmalıydı. Malları da onlara ancak bu yasak kaldırılınca geri veriliyordu (81). Küçüklerin mallarını yönetebileceklerini kanıtlayan belli bir yaş sınırının yokluğunun doğurduğu sakıncalar, Osmanlı yasa koyucusunu, 1871'de 20 yaşı her türlü hakları kullanabilme, yani erginlik yaşı olarak saptamaya götürmüştür (82).

Yalnızca evlenmeyi, sonuçlarını ve sona ermesi kurallarını düzenleyen 1917 Osmanlı aile yasası, vesayeti de düzenlememekte, dolayısıyla yürürlükteki hukukta hiçbir değişiklik getirmemekteydi.

Oysa Yurttaşlar Yasası bu mevzuatı tümüyle değiştirdi; kişi ve mallar üzerindeki vesayet arasında artık hiçbir ayrım kalmamıştır, erkek ve kız çocuklar arasında hiçbir eşitsizlik artık söz konusu değildir. 18 yaşını bitiren kız erkek herkes ergindir (11. md) ve o andan başlayarak tam yetenekli olarak medeni haklardan yararlanır. Hatta 15 yaşını bitiren bir küçük, ana ve babasının rızası alınarak yargıç kararı ile de ergin kılınabilir (md. 12). Batılı birçok yasadakinin tersine bu yetenek, kadına evlilikte tanınır. Gerçekten evlenme kişiyi ergin kılar ve dolayısıyla küçüğe tüm medeni haklarını kazandırır (md. 11).

2- EVLİLİK İÇİNDE

A- Evlenme

a) Oluşum Koşulları

Rızaya dayalı sözleşme herhangi bir töreni gerektirmediği için, Yurttaşlar Yasası'nın kabulünden önce Türkiye'de evlenme, yalnızca, eşlerin ya da temsilcilerinin iki tanık önünde karşılıklı irade bildirimi yoluyla gerçekleşiyordu (83). Ergin ve sezgin olan bir kız, vasisinin önceden izni olmaksızın yalnızca kendi istemiyle evlenebiliyordu (84). Daha önce görmüştük. Hanefi hukukunda kız ve erkek çocuklar ergenlik (buluğ) çağına ermekle, ergin sayılıyordu. Erginlik için erkek 15, kız ise 13 yaşını bitirmeli idi (85). Bununla birlikte, ergenliğin fiziksel belirtileri daha erken ortaya çıkarsa erginlik bu yaşlardan da önce kazanılabiliyordu.

Ergin kızın kocasını seçme hakkı bulunmasına karşılık, ergin olmayan kız çocuk için durum bambaşka idi. İslamın kendisine tanıdığı zor kullanma hakkı gereğince, babası, ya da üzerinde babanın otoritesine sahip olan kişi, onu, kendi seçeceği bir kimse ile evlendirebiliyordu. Gerçi ergenliğe erer ermez bu evliliğe son verme hakkı kız çocuğa tanınmaktadır, ancak evlilik baba ya da dede eliyle bağıtlanmışsa da bu hakkın kullanılması olanaksızdır. Erkek çocuk da aynı cebir hukukuna bağlıydı ama o, ergin olmadığı için babası ya da dedesi eliyle bağıtlanan bu evliliği beğenmiyorsa, karısını dilediğince boşayabiliyor, başından savabiliyordu. Oysa kadın, bu evliliğe son veremediği için, ona katlanmak zorundaydı.

Evlenme hiçbir törensellik içermemekle birlikte, imamın katılması zaman içinde toplumsal bir gelenek haline geldi ve sonuç olarak da evlilik işlemine dinsel bir nitelik kazandırdı. Ancak, evlilik birliğinin geçerliliği açısından imamın varlığı hiçbir zaman vazgeçilmez bir koşul niteliği kazanmamıştır (86). Üstelik evlilik birliği bazı güvencelerle de korunmak istenmiştir. Ne var ki bunlar hukuksal yaptırımlarla donatılmamış güvencelerdi. Evlenmeden önce mahallenin imamı evleneceklerin nitelik ve koşullarını inceliyor, bundan sonra da kendisi ya da taraflar evlilik izni almak için Şeriye mahkemesinin kadısına başvuruyordu. Bu izin, Fatiha ya da Kuran'dan, başka ayetler okuyan imamın huzurunda veriliyordu (87). 1881'den beri de bir yasa imamı, her türlü evlenmeyi yazılı olarak nüfus memuruna bildirmekle yükümlü tutuyordu (88). Hukuksal hiçbir yaptırımı olmayan bu güvenceler pek çok kötüye kullanmalara kapıyı açık bırakıyordu ve bunun da ilk kurbanları kadınlar oluyordu.

1917 yasası, yukarıda da gördük ki, evlilik yaşı konusunda önemli değişiklikler getirmişti. Kızların çok küçük yaşta evlendirilmelerine bir son vermek isteyen yasa, evlenebilmek için erkeklerin 18, kızların da 17 yaşını bitirmelerini hükme bağlıyordu (md . 4). Ne var ki yasa, yargıca, 12 yaşındaki bir erkek çocuğu ve 9 yaşındaki bir kız çocuğu evlendirme yetkisini de vermekteydi. Şu koşulla ki, yargıç, evlenecek nişanlıların her ikisine birden bu özel izni veremeyecekti. Ayrıca, özel izinle evleneceklerin ailelerine başvurarak, bu evlenmeye razı olup olmadıklarını öğrenmekle de yükümlüydü (md 5-7). Yasa, son olarak da, yaş kurallarına ve izin koşullarına uyulmaksızın bağıtlanan evliliklerin tümden geçersiz olacağını, bu kesin geçersizliklerin hiçbir biçimde giderilemeyeceğini de hükme bağlıyordu (md. 52). Evlilikte zora başvurma hakkı böylece Osmanlı aile yasasının bu değişik maddeleriyle ortadan kaldırılmış olmaktaydı.

Bu yasa ayrıca, evlenmenin biçim koşullarını da değiştiriyor, evlilik listelerinin ilanını zorunlu kılıyordu (md. 33). Evlenecek eşlerden birinin oturduğu yer yargıcının ya da özel olarak yetkili kılınan temsilcisinin de evlenmede hazır bulunması ve bağıtı kaleme alması da bu yasa ile getirilen değişiklikler arasındaydı (md. 37). Bu kurallara uyulmaması halinde para, hatta hapis cezaları da öngörülüyor, ancak tarafların bu son yönetsel ve cezai kurala uymaksızın gerçekleştirdikleri evlenmeler geçerli sayılıyordu (89).

Osmanlı mevzuatının, baskı altında alınan rızaya dayalı her türlü evlenmeyi geçersiz ve yok sayması yanında (md. 85) evlenecek eşlerden istenen bu yönetsel işlemlerin bağıt sırasındaki onay alışverişinden öne tamamlanması, onlar üzerinde gerçek bir baskı uygulanmasını güçleştiriyordu. Bu güvence özellikle kızlar için önemliydi. Çocukların ana-babalarına duydukları saygıdan kaynaklanan bir tür korku ise, baskı olarak kabul edilmemekteydi.

Yeni Yurttaşlar Yasası 1917 Osmanlı yasasının bu konudaki hükümlerini güçlendirmiştir. İsviçre Yurttaşlar Yasası'nın ilgili maddesini değiştiren Türk Yurttaşlar Yasası, evlenebilmek için gereken yaş koşulunu (90) Osmanlı yasasında olduğu gibi korumuş, (md. 88) buna karşılık, yargıcın özel evlenme izni verebileceği yaş sınırlarını ise daraltmıştır. Gerçekten, yargıç bu izni, ancak istisnai olarak ve zorunlu nedenlerin varlığı halinde üstelik ana-babalarını da dinlemek suretiyle, her iki cinsten nişanlıların 15 yaşını doldurmaları koşuluyla verebilecekti. Evlenme yoluyla ergin kılınma isteklerinin yoğunluğu sonucu 1938'de çıkarılan 3453 sayılı yasa, yasanın 88. maddesini değiştirmiş, evlenme yaşını erkekler için 17, kızlar için 15'e indirmiştir. Yargıç kararıyla evlenmelerde ise bu alt sınırlar erkek için 15'e, kız için ise 14'e düşürülmüştür. Her durumda küçük, anasının ve babasının ya da vasisinin onayı olmaksızın evlenemez. Evlenmenin ilanı anında ana-babadan yalnızca biri velayet hakkını kullanabilecek durumdaysa onun onayı yeterlidir (md. 90).

Yurttaşlar Yasası evlilik işlemlerini de çok daha sıkı biçimde düzenlemiştir. Evlilik, artık yalnızca iki eş arasındaki bir onaşma bağıtı değil, devletin karışmasını gerektiren törensel bir işlemdir. Böylece evlilik birliğine daha sağlam bir temel getirilmiştir. Evlenme kâğıtlarının askıya çıkarılması zorunluğu yanında, yasa evliliğin bağıtlanabilmesi için, kentlerde belediye başkanı ya da bu amaçla özel olarak yetkilendireceği bir memurun, köylerde ise muhtarın törende hazır bulunmasını öngörmekte, belli durumlarda, bu kişilerin eşlerin bulundukları yere gideceklerini de hükme bağlamaktadır (md. 108). Bu makamlar önünde bağıtlanmayan bir evlilik hiç yapılmamış sayılır (matrimonium non existens). Evlilik hiç meydana gelmediği için yokluğunun duyurulması da gerekmez. Demek ki yeni yasa yalnızca medeni nikâhı kabul etmektedir. Eğer eşler dinsel nikâh isterlerse bunu ancak medeni nikâhtan sonra ve evliliklerini belgeleyerek yapabilirler. Açıktır ki bu dinsel nikâhın hukuksal açıdan hiçbir değeri yoktur (md. 110). Buna karşılık, gerekli olan küçük biçim koşullarına uyulmaması evlenmeyi sakatlamaz, dolayısıyla evlenmenin yokluğu ileri sürülemez. İlerde, medeni nikâh zorunluluğunun getirilmesiyle karşılaşılan güçlükleri ve bunun uygulanmamasından, özellikle kadın için, doğan kötülükleri göreceğiz.

İleride yeniden konuya döneceğimiz için şimdilik belirtelim ki ancak sezgin olanlar evlenebilirler (md. 89) ve bir tehlike tehdidi ya da baskı altında bağıtlanmış bir evlenmede karı veya koca evlenmenin feshini dava edebilir (md. 118).

Görüldüğü gibi Yurttaşlar Yasası, Osmanlı Aile Yasası'na göre çok daha köklü bir biçimde, kız çocukların çok küçük yaşta evlendirilmesine ve ana-babaların baskısı altında evlilik birlikleri kurulmasına yasal olarak son vermektedir. Bunların her birinin, kadının durumunu olumsuz olarak etkileyen en büyük kötülükler olduğunu ve daha Tanzimat döneminden beri eleştirilerek kınandıklarını yukarıda görmüştük.

b) Geçerlik Koşulları

Eski hukukta, daha önce değindiğimiz iki tanığın varlığı engelleme yokluğu ile evlenmenin geçerliğinin koşullarını oluşturuyordu (91). Bu iki tanık, Müslüman, sağlam ruhlu ve onurlu ve erkek olmalıydı. Bu erkeklerden birinin yerini, Kuran'ın bir ayetine uygun olarak (2/282) iki kadın alabilirdi. Fakat dört kadının tanıklığı, hiçbir zaman geçerli bir evlilik için yeterli değildi.

Öte yandan, evlilik birliğinin geçerli olması, İslam hukukunun öngördüğü sürekli ve geçici engellerden birine aykırı olmamasına bağlıydı. Bu engellemelerden bir kesimi kadının eseriydi. Akrabalık (92), evlenme (93) ve süt emzirme (94) ile ilgili olanlar sürekli engelleri oluşturuyorlardı. Geçici engeller ise li'anla (95), iddetle (96) üçüncü bir boşama ya da biçimi ne olursa olsun üçlü boşama (97) ile, çokeşli evlilikle, -unutmamak gerekir ki kadın yalnızca bir tek koca ile evlenebilirken erkek aynı zamanda dört kadınla birden evlenebilme olanağına sahipti-, buna bağlı olarak ortaya çıkan, yana doğru çokeşli evlilik (98) ile, ve son olarak da din ayrılığı ile ilgili engellerden oluşmaktaydı. Bir Türk erkeği çoktanrılı dinde bir kız ile evlenemezdi ama (Kuran, 2/221), buna karşılık bir Hıristiyan ya da bir Yahudi kadınıyla evlenebilirdi (Kuran, 5/5). Bir Türk kadını ise ancak ve ancak bir Müslüman erkekle evlenebilirdi (Kuran, 60/10).

Osmanlı aile yasası tanıklar konusundaki koşulları hiç değiştirmemiş, yalnızca çokeşli evlilikler ile ilgili engeller konusunda yenilik getirmişti. İncelememizin birinci kesiminde gördüğümüz gibi, Osmanlı Yasası, bu uygulamayı sınırlı tutmak için kadına kimi kolaylıklar sağlamaktaydı. Buna göre, kadın, evlenmenin bağıtlanması sırasında kocasına karşı, bir başka kadınla evlenmeyeceği, evlendiği takdirde ise bu evliliklerden birinin, kendisinin istemeyeceği birinin, iptal edilmesi koşulunu ileri sürebilecekti (md. 32).

Yurttaşlar Yasası'na gelince, o bir yandan kadınların da erkeklerin de ayrım gözetilmekszin tanıklık yapabilmelerini öngörerek tanıkların niteliği konusundaki eşitsizliği ortadan kaldırırken, öte yandan engellerle ilgili her şeyi derinden dönüştürüyordu. Bu alanda 92. madde şöyle der:

Aşağıdaki kimseler arasında evlenme yasaktır: 1- Aralarındaki soydanlık bağlantısı ister düzgün olsun ister düzgün olmasın, üstsoy ile altsoy arasında; ana baba bir veya baba bir ya da ana bir kardeşler arasında; bir kimse ile amca, dayı, hala ve teyzesi arasında; 2- Dünür hısımlığını doğurmuş olan evlilik bozulmuş veya ölüm ya da boşanma ile ortadan kalkmış olsa bile, kocanın üst ve altsoyu ile karı arasında ve karının üst ve altsoyu ile koca arasında; 3- Evlatlık ile evlat edinen ve bunlardan biriyle ötekinin kocası veya karısı arasında.

Yasa ilk metninde süt hısımlığına dayalı engeli korumuş ve süt kardeşler arasında evlenmeyi yasaklamıştı. Bu engele karşı çıkan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey bunun yasadan çıkarılmasını başarmıştır.

Böylece kadına ait olan ya da ona doğrudan dokunan engeller tümü ile ortadan kaldırılmış oluyordu. İleride ayrıca üzerinde duracağımız üzere, erkeğin tek yanlı olarak karısını boşama hakkı ortadan kaldırıldığı için, bununla ilgili olarak liandan, üçüncü bir boşamadan ya da üçlü bir boşamadan kaynaklanan tüm engeller de kendiliğinden ortadan kalkmış oluyordu.

Yasada hiç yer almadığı için, erkekten çok kadını hedef alan din ayrılığı engeli de böylece ortadan kalkmıştır. Adalet Bakanı'nın bir an için, kamuoyunun şiddetli tepkisinden çekinerek bu karma evlilikler konusunda son anda (in extremis) gerileyeceği sanılmıştı (99). Yasanın Büyük Millet Meclisi'nde oylanarak kabulünden az önce aralarında Akşam'ın da bulunduğu kimi İstanbul gazeteleri yasanın ilk bölümlerini yayımlamışlar ve Müslüman bir Türk kızının bir Hırisityan ya da bir Yahudi erkeğiyle evlenmesinin yasaklandığını belirtmişlerdi. Temps gazetesinin İstanbul muhabiri P. Gentizon o günleri şöyle anlatır:

Söylenenlerin ne derece doğru olduğunu öğrenmek amacıyla Ankara'daki bir gazeteci dostuma ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey'e birer mektup yazdım. Türk meslektaşım bana hemen verdiği yanıtında bir Türk kızının, Müslüman bir kadının Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesinin Türkiye'de henüz kabul edilemiyeceğini, zira bu tür bir değişikliğin, ''kaçınılmaz biçimde karışıklıklara yol açabileceği''ni yazıyordu. Meslektaşım, Türkiye'de, aydın kişilerin çoğunluğunun bu konuda hâlâ otuz yıl önceki kadar uzlaşmaz ve ödünsüz olduğunu eklemekten de geri kalmıyordu. Fakat birkaç gün sonra Adalet Bakanı'ndan aldığım kesin ve tartışma götürmez yanıt, meslektaşımı yalanlıyordu: Akşam'ın yazdıkları yanlıştı ve İsviçre Yurttaşlar Yasası hiçbir esaslı değişiklik yapılmaksızın Türkçeye çevrilecek ve uygulanacaktı (100).

Bu anlamda ilk karma evlilik 1927 Nisanı'nda İstanbul'da Beyoğlu Belediyesi'nde, eski bir Türk senatörünün genç kızı ile Katolik bir İtalyan mühendisi arasında bağıtlanmıştır (101).

Daha önce evlenmiş olmak kadın için yeni bir evlilik bağıtlamanın bir engelini oluştururken, erkek için, 1917 yasasının getirdiği kimi kayıtlar bir yana bırakılırsa, ancak dört karılı evlilik yeni bir evlenme için engel sayılıyordu. Oysa, Yurttaşlar Yasası'nın 93. maddesi bu alanda köklü bir yenilik yaparak iki cins arasında tam bir eşitlik kurmaktadır: ''Yeniden evlenmek isteyen kimes, eski evliliğinin, ölüm veya boşanma, ya da bozma kararı ile ortadan kalkmış olduğunu kanıtlama zorundadır.'' 112. madde ise ''karı-kocadan birinin evlenme töreni zamanında evli bulunmasını'' evliliğin yok sayılması için yeterli bir neden saymıştır. Böylece erkeğin, yüzyıllardan beri tek yanlı boşama ile kadınlara büyük zarar kaynağı olan bu ayrıcalıkları birkaç satırla ortadan kalkıyordu.

Yasada kadına özgü tek evlenme engeli olarak 95. maddenin öngördüğü dulluk durumudur ki bu da tüm hukuksal düzenlemeler tarafından kabul edilen bir engeldir.

c) Bozuk Evlenmeler

Yukarıda belirtilen koşullara uyularak gerçekleştirilen bir evlilik, İslam hukukunda geçerli bir evlenme olarak kabul edilir. Bununla birlikte evlilik, ancak ikinci önemde bir koşulun yerine getirilmesiyle tam bir geri alınmazlık kazanabiliyordu, bu da eşlerde toplumsal ve dinsel aynılık bulunmasıydı (102). Daha doğrusu, İslam hukukunda bir kadının dengiyle evlenmesi tanım gereği söz konusu olamayacağından, kadın kendi koşullarını taşımayan bir erkekle bağıtladığı bir evliliğin sona erdirilmesini isteme hakkına sahiptir.

Buna karşılık, ''soyut işlemler''den gelen bir evlilik sözleşmesinde yalnızca açık bir deyim kullanılmış olması dolayısıyla, yapanların niyeti evlenmek olmasa bile, evlilik geçerlidir. Demek ki şiddet, hatta, hile ya da korku, (hatta şaka ile) etkisi altında yapılmış evlenmeler de geçerlidir. Burada, kadınlar için çaresi bulunmayan sayısız kötülüklerin kaynağı yer almaktaydı; zira bu evlilikler bir kez bağıtlanınca artık onları bir daha sonra erdirmek olanaksızdı (103).

Osmanlı yasa koyucusu, daha önce gördüğümüz gibi, 1917 yasasıyla bu duruma bir çare getirmiş ve şiddet ya da korku ile alınmış bir onamaya dayalı her evliliği yok saymıştı (md. 85).

Anlayışı tüm ile başka olan İslam hukukunun tersine olarak, Yurttaşlar Yasası, evlilik bağı üzerinde değişik biçimlerde etkili çeşitli nitelik ve önemde oldukça önemli sayıda kusur öngörmektedir. Bunlar hem kadın, hem erkek tarafından ileri sürülebilirler. Bunları burada anmamız gerekmektedir; zira kadına önceleri sahip olmadığı hakları vermektedir.

Daha önce de belirtmiştik ki, yetkili makamlar önünde yapılmayan bir evlilik hiç yapılmamış sayılır. Hiç yapılmamış olduğu için de onu her türlü hukuksal sonuç ve etkiden yoksun bırakmak için ayırca herhangi bir yokluk kararı ya da bildirimi gerekli değildir.

Başka kusurların varlığı ise evliliği, kendiliğinden etkilemez, yargıç önünde ileri sürülerek sonuçlanana kadar evlilik biçimsel olarak yetkin ve geçerli kalır. Dolayısıyla, bu kusurlardan biri ile malul olan evlilik, yargıç kararıyla sona erdirilinceye kadar hukuksal tüm sonuçlarını doğrurur (Md. 124) (104). Bununla birlikte, iyi niyetle evlenen kadın, bu evlilikle edindiği konumunu ve bu konumun kendisine sağladığı hakları korumaktadır (md. 126).

Bu kusurlardan kimileri temelden bozukluk (mutlak butlan) nedenidir. Nitekim, eşlerden biri, evlenme töreni sırasında evliyse, bir akıl hastalığı ya da sürekli bir nedenle sezgin değilse, eşler arasında yasanın yasakladığı derecede bir kan ya da dünür hısımlığı varsa, evlilik temelden bozuktur (md. 112). Bu tür evlilikler kamu düzenini bozucu nitelikte olduğundan, Cumhuriyet Savcıları kendiliklerinden ya da başvuru üzerine bozma davası açmakla yükümlüdür (md. 113).

Başka kusurlar ise sakatlık nedenidir. 116-120. maddeler arasında sayılan bu kusurlar, ana ile babanın, ya da gerekli olduğu halde vasinin rızasının yokluğu, geçici bir süre iyiyi kötüden ayırt etme (sezginlik) yeteneğinin yitirilmesi (temyiz kudretinden mahrumiyet), hatta, hile ya da baskı ve korkutma ile evlenmiş olmadır. Bu durumlarda evliliği bozma davası açma hakkı, duruma göre, eşlere, ana ve babaya ya da vasiye aittir.

Bazen tutucu, bazen dinamik kararlar alan mahkemeler ise yeni bozma nedenleri eklemişlerdir. İktidarlıksız (105) ya da cinsel organ yokluğu (106) bu nedenler arasındadır. Öte yandan koca, karısının bakire çıkmaması halinde bozma isteminde bulunabilir (107). Buna karşılık karı da, kocasının işsiz ya da kaçak olduğunu kendisinden saklamış olması halinde bozma istemiyle dava açabilir (108).

B- Evlenmenin Sonuçları

Bize hiç de anlamsız gibi gelmediği için, Müslüman yazarların, evliliği, getirdiği sonuçlarla değil, yalnızca konusu ile tanımlamakta olduklarını not ederek konuya girelim. Gerçekten, onlar için ''evlilik, kadına sahip olmak amacıyla getirilen bir sözleşmedir'' (109). Üstelik bu hak yalnızca koca için öngörülmüştür. Bu tanımda kadının kocasının vücudu üzerinde herhangi bir hak sahibi olabilmesi söz konusu değildir. Evliliğin, bir yaşam ortaklığına yönelik olduğunu kabul eden (consortium vitae) Roma hukukunun bile çok uzağındayız. İşte, çağdaş Batılı hukukçuların benimsediği bu Roma hukuku evlilik tanımıdır ki Türk Yurttaşlar Yasası'nda yer almıştır (md. 151).

Ancak, klasik ve klasik sonrası İslam yazar ve hukukçuları, temelinde yatan sözleşme açısından ele aldıkları evliliğin amaçlarına tanımlarında yer vermemişlerse de, ortaya çıkardığı sonuçları geliştirmekten hiç de geri kalmamışlardır. Soydanlık ve ileride ele alacağımız eşler arasında karşılıklık miras yeteneğinden başka, evlilik, Yurttaşlar Yasası'nın kabulünden önce de birçok sonuç doğurmaktaydı. Bu sonuçlardan, kocanın belli bir (mehir) ödemesi ve karısına bakması gibi bazıları kadının lehine, onu koca otoritesi altına sokan öteki bazıları da aleyhine idi.

Kadın için kişisel ve vazgeçilmez bir hak olarak kabul edilen mehir, zenginlik derecesi ve yerel ölçüler ışığında miktarı hesaplanarak koca tarafından verilirdi (110). Bu miktar genellikle üzerinde uyuşulan ve yeterince belirlenmiş bir miktardı, eğer belirlenmemişse, bu miktar karşılaştırma yoluyla belirlenir, aynı toplumsal düzeydeki kadınların aldığı miktar neyse o verilirdi. Mehir ya bütünü ile tek taksitte ve evlenme sırasında ödenir, ya da karşılıklı anlaşma ile iki taksitte verilirdi. Bu durumda da ilk taksit (mehr-i muaccel) evliliğin bağıtlanması anında, öteki (mehr-i müeccel) ise, evliliğin ölüm, ya da boşanma nedeniyle sona ermesi halinde ödenirdi. Bu, ilke olarak kadının mutlak mülkiyetiydi, ne var ki çoğunlukla bunu kadının ailesi alır ve kullanırdı.

Buna karşılık yeni eş, zorunlu olmamakla birlikte baba evinden giysi ve mobilya gibi şeylerden oluşan bir drahoma getirirdi. Mahkemeler nezdinde bu katkılar, yerindeliği ve değeri kadının ailesinin mahremiyetine kalmış bağışlar olarak kabul edilmekle birlikte, gerçekte, çok eski görenekler, bunları manevi bir zorunluk haline getirmişti. (Batı modasına uygun) bu drahoma kadının kocasından aldığı (gerçek Müslüman cihazı olan) mehirin değeriyle orantılıydı (111).

Osmanlı aile yasası, cihazı, evliliğin zorunlu bir sonucu olarak kabule devam etmekle birlikte, kadına drahoma zorunluğu getirilmemesi ve aile lehinec ihazdan özveride bulunmaması yönünde bir eğilim taşıyordu. Yasa, ana-babaya belki maddi kazançlar sağlanmasına yönelik herhangi bir anlaşmanın evlilik sözleşmesinde yer almasını yasaklıyor (md. 90) ve kadının kendisine bir drahoma yapması için cihazının bir bölümünü ayırmaya zorlanamayacağını belirtiyordu (md. 89).

Koca, cihazdan ayrı olarak, karısına tam bir bakım ve geçimlik borçluydu. Dar hukuksal anlamda kadın, gerektiğinde ev bakımını sağlamak dışında hiçbir şey getirmek zorunda değildi. Kocanın o anki gelir düzeyiyle bağımlı olduğu için geçin yükümlülüğü gerçekte değişkendi. Gene de, geçimliğin, kadının toplumsal konumuna yaraşır bir düzeyde yaşamasına yetecek ölçüde olması ve beslenme, giyim, barınma, ev hizmetleri, tıbbi bakım, vb. içermesi gerekiyordu. Kadın, ortak yaşam başlar başlamaz bakıma hak kazanıyor, kocasına itaat ettiği sürece de bu hakkı devam ediyordu (112). Bir kez kocaya yüklenmiş bulunan bakma zorunluluğu, evliliğin sonuna kadar devam ediyordu. Nitekim, cayılabilir boşamada, ilişkide bulunmama süreleri içinde evlilik sonra ermediği için, kadına karşı olan bakma yükümlülüğü devam ediyordu. Eğer koca, karıya hakkı olan geçimliği vermeyi reddederse mahkeme, kocanın geliri hakkında bir inceleme yaparak miktarını saptıyordu. Bu yolla kadına verilen miktar onun kesin mülkiyetine geçiyor, kocasının ölümü ya da boşanma halinde bile ondan geri istenemiyordu.

İncelememizin birinci kesiminde değindiğimiz üzere, 1915 tarihini taşıyan ve 1917 Osmanlı aile yasasınca da benimsenen bir padişah fermanı, kadına, kocasının bu bakımı yerine getirmemesi halinde boşanmayı isteme hakkını veriyordu.

Yurttaşlar Yasası'nın yürürlüğe girişinden önceki hukuk, erkeğe, Kuran'a dayalı olduğu için hemen hiç tartışılamayan, çok geniş bir kocalık erki tanıyordu. Gerçekten Kuran ''erkeklerin kadınlara karşı çok üstün olduklarını (2/228)'', ''kadınlar üzerinde otoriteye sahip bulunduklarını (4/34)'' ileri sürüyordu. Hukukçular, nice hadislerin de sonradan gelip eklendiği bu kutsal buyruklardan, yüzyıllar boyunca, hepsi de evli kadının hareket özgürlüğünü kısıtlayıcı evlilik davranış kuralları çıkarmışlardır.

Evlilik birliğinin tek şefi olarak koca, karısından, meşru olarak verdiği her türlü buyruklarına uymasını isteme hakkına sahipti. İtaatsizlik halinde karısının üzerinde tedip hakkı bile vardı. Bununla birlikte, ona karşı her türlü kötü işlemden de sakınması gerekiyordu.

Evlilik birliğinin konutunun yerini saptama hakkı kocaya aittir (113). Koca ayrıca karısının evden çıkışlarını ve ona evde yapılan ziyaretleri de denetleme hakkına sahipti. Ancak, anasının, babasının ve genel olarak da evliliği yasaklanmış yakınlıktaki akrabalarının ziyaretlerini kabul etmesini ve onları ziyaret etmesini yasaklayamazdı.

Koca, son olarak, karısını evlilik ödevini (cinsel ilişkide bulunma ödevini) yerine getirmeye zorlama hakkına sahipti. Karı bunu ancak meşru bir nedenin varlığı halinde reddedebilirdi. Erkeğe gelince, o, eğer birden çok karısı varsa, gecelerini onlar arasında eşit olarak paylaşmak zorundaydı. Onlarsa, açıktır ki, kocalarına kayıtsız koşulsuz bir bağlılık göstermek zorundaydılar.

Kocanın, eşinin kişiliği üzerindeki, bu neredeyes sınırsız otoritesi, karının malvarlığı ve parasal etkinlikleri üzerinde en küçük bir denetim ya da gözetim hakkının bulunmamasıyla çelişmekteydi. Kadın, kendisinin olanı özgürce kullanabiliyor, mallarını dilediğince yönetebiliyor, ticaret ya da başka işlere atılabiliyor, kefil olabiliyor ve her türlü hibe ve bağışta bulunabiliyordu. İslam hukuku, evlilik rejimi olarak mal ayrılığı ilkesini benimsediği için, evlilik kadının mali durumunu hiçbir biçimde değiştirmiyordu. Kadın, serveti üzerinde evlenmeden önce sahip olduğu aynı hak ve yetkileri korumaya devam ediyordu. Bu durum, evlilik bağının nazikliğinin ve daha az bir derecede olmakla birlikte, çokkarılılığın dayattığı bir gereklilikti (114).

Osmanlı aile yasası kocanın hakları konusunda Hanefi hukukunun hükümlerini esas olarak benimsemiş ve sonuçlarını da hiç hafifletmemişti.

Yurttaşlar Yasası evlilik konusunda klasik İslam hukukundan farklı bir görünge içinde yer aldığından, evliliğin doğurduğu sonuçlar da, hükümlerinden anlaşıldığı üzere, bambaşka bir nitelik kazanmaktadır. Gerçekten, Türkiye İsviçre Yurttaşlar Yasası ile ''evlilik birliğini manevileştiren bir evlilik rejimi'' benimsemiştir (115). Gerçekten de, evlilik artık ''basit bir sözleşme olarak değil, fakat daha çok eşler arasında bir yaşam ortaklığı'' (116) olarak değerlendirilmektedir. Bu yaşam ortaklığı koca ile karı arasında esas olarak manevi bağlar doğurduğu için de, birliklerinden kaynaklanan ödevler, hukuksal olmaktan çok manevi niteliklidir. Böylece, bu ilişkileri düzenleyen yasal hükümler çoğunlukla maddi yaptırımdan yoksun olmakta ve bu ödevlerin yerine getirilmemesi, eşlerden birinin öteki üzerinde, özellikle de eski hukukun öngördüğü üzere kocanın karı üzerinde bir baskı uygulamasına yol açamamaktadır. Ancak, yasa bu kurallara saygı gösterilmesini sağlamanın dolaylı yollarla da olsa çarelerini aramış ve örneğin yargıca, eşlerden herhangi birinin başvurusu halinde müdahale hakkı tanımıştır. Nitekim, eşlerden biri aile ödevlerini ihmal eder ya da eşini tehlikeye, ayıp ya da zarara maruz bırakırsa,yargıç onu ödevlerini yerine getirmeye çağırır. Bu yolla başarılı olamazsa, aile birliğinin çıkarlarını koruma için yasanın kendisine tanıdığı önlemlere başvurabilir (md. 161).

Yurttaşlar Yasası kadını vesayet altına koyma âdetini terk etmiştir (117). Fakat o, eşler arasında mutlak eşitlik ilkesini de benimsememiş, ortalama bir yol seçmiştir. Eşler arasında eşitliği benimsemekle birlikte, erkeği ailenin başkanı olarak tanımakta ve bu niteliğiyle, ona, karı karşısında bir öncelik hakkı vermektedir. Ancak, koca her ne kadar evlilik birliğinin başkanı ise de, ''bundan dolayı kendisini karısının ağası ve efendisi değil sadece onun primus inter pares'i olarak görmeli, aynı haklara sahip iki kişiden birincisi olarak kabul etmelidir'' (118). Gerçekten, kadının medeni yeteneği, koca vesayetini tümüyle kaldıran yasaca bütünü ile kabul edilmiştir. Sadece evlilik birliğinin çıkarlarını korumak için gerekli görülen belli kısıtlamalar korunmuştur.

Yurttaşlar Yasası'nın düzenlemeleri ışığında kocanın ve karının hakları ve ödevleri nelerdir? Onların ortak ve karşılıklı hakları ve ödevleri nasıl tanımlanmıştır?

Evlilik birliği bir ''yaşam ortaklığı'' olduğuna göre, eşler uyum halinde ve karşılıklı olarak bu birliğin mutluluğunu sağlama ve ileride de göreceğimiz gibi, çocuklarının eğitim ve öğretimini gerçekleştirmek zorundadırlar (md. 151). Kendilerini bu göreve adamalıdırlar. Bu görevi yerine getirmek için de, yasanın aynı maddesine göre, ''karı koca birbirine aldatmazlık ve yardımlaşma'' göstermekle yükümlüdür. Bu bağlılık, açıktır ki, eşlerden ne birinin ne öbürünün zina suçu işlememesini gerektirir. Zaten yasaya göre zina suçunun, koca ya da karı tarafından işlenmesi arasında hiçbir ayrım yoktur; her ikisi de boşanma isteminde bulunabilir. Fakat, bağlılık daha ileri gider ve açıktır ki, maddi bağlılıktan çok daha geniş bir anlamı vardır. Yardım ve kolaylık ödevine gelince, bu da, eşlerin genel bir biçimde evlilik birliğinin iyi yürümesi için gerekli özverileri benimsemelerini varsayar, her birinin ötekinin mutluluğuna ve üzüntüsüne katılmasını gerektirir, karı ve kocanın karşılıklı olarak birbirini desteklemelerini içerir.

Yasanın kocayı evlilik birliğinin başkanı yaptığını belirtmiştik (md. 152). Bu hak, asla bir ayrıcalık değil bir görev ve bir hizmet olarak, çıkarlarının daha iyi korunabilmesi için yuvanın yönetiminin birliğinin sağlanması ve eşler arasındaki düşünce ayrılıklarına çözüm bulunması amacıyla konmuştur. Demek ki yuva işlerinin yönetiminde karı ile koca arasında bir anlaşmazlık çıkarsa son kararı verme hakkı kocaya tanınmıştır (md. 263). Karı bu karara uymadığı takdirde, herhangi bir zorlama hakkı bulunmayan koca, daha önce andığımız 161. maddeye başvurarak ayrılık, bu da olmazsa boşanma isteminde bulunabilir.

Kocanın öncelik hakkı, açıktır ki, eşinin kişisel işleri bakımından söz konusu değildir. Karı, tutum ve davranışlarıyla yuvaya ve onun çıkarlarına zarar vermedikçe koca, yasaya göre, eşinin kişisel işlerine karışma hakkına sahip değildir. Evlilik birliğinin başkanı olan koca, kadının başkanı olmadığını hiçbir zaman gözden kaçırmamalıdır (119).

Ortak konutu seçme hakkı, evlilik birliğinin başkanı olarak kocaya aittir (md. 152) ve karısı buna uymakla yükümlüdür. Ancak bu hakkın kullanılmasında koca daima karısının görüşünü almalıdır. Anlaşmanın sağlanması olanaksızsa koca karar yetkisini kullanabilir. Bununla birlikte kadın uygun bir konut isteminde bulunabileceği gibi, kesin nedenler bulunmadıkça kocasının ana-babasıyla bir arada, onların evinde yaşamaya zorlanmamayı da isteyebilir. Hatta kadın, ortak yaşamın devamı yüzünden sağlığı, şöhreti ya da işinin gelişimi ciddi biçimde tehlikeye düşerse, yargıç kararıyla ayrı bir konut edinebilme hakkına da sahiptir (md. 162).

Yuvanın iç ilişkilerinde olduğu gibi koca, üçüncü kişilerle ilişkilerde de aile birliğinin başkanıdır. Evlilik birliğini temsil görevi kocaya aittir (md. 154), karının temsile yetkili olduğu durumlarda bile koca sorumluluktan kurtulamaz (md. 155). Malların yönetimi konusunda hangi rejim benimsenmiş olursa olsun bu durum değişmez (md. 154). Koca, eylemlerinden kişisel olarak sorumlu olmakla birlikte ilerde de göreceğimiz gibi belli durumlarda karısının işlemlerinden de sorumludur.

Açıktır ki kocanın evlilik birliğinin başkanı olma konumundan doğan ödevleri vardır. Bu ödevlerin başında da eşine ve çocuklarına uygun bir geçim sağlamak gelir (md. 151-153, 159). Geçimin kapsamında, toplumsal konumla uyumlu olarak beslenme, giyinme, konut ve iç donanımı ile sağlık bakımı yer almaktadır. Koca ödevini yerine getirmeyi ihmal ederse karı yargıcın müdahalesini isteyebilir (md. 161). Yargıç, benimsenmiş bulunan mal rejimi ne olursa olsun, kocanın borçlularına borçlarının tümünü ya da bir bölümünü karıya ödemelerini emreder (md. 163).

Ancak, evlilik birliği, üyeleri birbirine dayanışma ile bağlı bir birlik olduğundan, karı, koca istediği takdirde, giderlere ve evin geçimine katkıda bulunmalı, ona parasal yardım elini uzatmalıdır (md. 190). Bu ödevin kapsamı belirtilmemiştir, bu kapsam, kaynaklar, eşlerin toplumsal durumları ve o anda içinde bulundukları koşullar göz önüne alınarak belirlenecektir. Karının ev yüküne katılması konusunda eşler arasında anlaşmazlık çıkması halinde eşlerden her biri mahkemeye başvurabilir.

Karının bu alandaki ödevi basit bir katkının sınırlarını aşabilir, zira eğer, evi geçindirmekle yükümlü olan koca, bu ödevini yerine getiremeyecek duruma düşerse, karı tüm sorumluluğu üzerine almakla yükümlüdür. Benimsenen mal rejimi ne olursa olsun, karı yalnızca gelirleriyle değil tüm sermayesi ile de bu ödevi yerine getirmek zorundadır. Gerçekten bu yükümlülük her türlü mal yönetim rejiminin üstünde tutulmuştur (120).

Parasal katkısından başka, karı, gücü yettiğince ve koşullar gerektirirse, kocasının işlerine etkin biçimde katılmalı ve mesleğini yürütmede ona yardım etmelidir (121).

Ayrıca belirtelim ki karı, borçlarını ödeyemez duruma düşen kocasının, evin giderlerini karşılamak için yapmış olduğu borçlarını ikinci dereceden bir sorumlu olarak ödemekle yükümlüdür (md. 187).

Son olarak da karının, kocasının soyadını taşıma yükümlülüğü ve hakkı olduğunu belirtelim (md. 153) (122). Bu yükümlülüğü ve hakkı karıya getirmekle, yasa koyucu, evlilik birliğinin ayrılmazlığını vurgulamak istemiştir.

YurttaşlarYasası kadının uyrukluğu sorununu ele almamaktadır. Bu sorun, 28 Mayıs 1928 tarihli Türk Vatandaşlığı Kanunu ile çözüme bağlanmıştır. Bu yasaya göre, bir yabancı ile evlenen bir Türk kadını, bu evlilik nedeniyle ilk uyrukluğunu yitirmez (123). Bu hüküm, 22 Ocak 1964 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 403 sayılı yeni Türk Vatandaşlığı Yasası'nca da aynen benimsenmiştir.

Kocayı evlilik birliğinin başkanı yapan yasa, karıyı da ev işlerinin yönetimi ile görevlendirmektedir (md. 153). Ev yönetiminin gerektirdiği alışılmış ve sıradan işlerde karar verme hakkı kadına aittir. Yasa karının bu amaçla yapabileceği işlemlerin niteliğini belirlememiş, genel bir ilke koymakla yetinerek uygulamanın belirlenmesini mahkemelere bırakmıştır. Üçüncü kişilerle ilişkilerde koca genel olarak evlilik birliğini temsile yetkili olmakla birlikte, evin günlük gereksinmeleri söz konusu olunca bu birliği hem karı, hem koca temsil edebilir. Koca, karısının üçüncü kişilerce bilinebilecek biçimde yetkilerini aşmayan işlemlerinden sorumlu olarak (md. 155), evlilik birliğini temsil hakkını kötüye kullandığı takdirde, karısının bu yetkisinin bir bölümünü ya da tümünü ondan geri alabilir (md. 156). Bu geri almanın haksızlığını kanıtlamak koşuluyla karı, yargıçtan bu yetkinini kendisine yeniden verilmesini isteyebilir (md. 157).

Kadın, evlilik birliği adına değil de kendi adına ve kendi hesabına hareket ederken ise, kocasının ya da herhangi bir resmi makamın izni gerekmeksizin medeni haklarını kullanması güvence altına alınmıştır. Demek ki kadın bir vasinin, bir haminin ya da yasal bir danışmanın yardımı olmaksızın ölüme bağlı ya da sağlar arası işlemlerde taraf olabilir, bir mahkemede dava açabilir, bir mesleği yürütebilir ya da kocasınınkinden ayrı bir iş tutabilir, yönetebilir. Bununla birlikte, evlilik ortaklığının ve onun başkanı olan kocasının çıkarları bu yeteneği kısıtlayabilir. Bir meslek ve sanatla uğraşma hakkına karşın karı bu hakkını ancak kocasının açık ya da kapalı onayı ile kullanabilir. Kocanın izin vermemesi halinde, bir iş ve sanatla uğraşmasının birliğin ve tüm ailenin yararına olduğunu kanıtlayarak yargıçtan bu izni isteyebilir (md. 159). Yine karı, ''husumet ehliyetini haiz'' olmasına karşın, kişisel mallarıyla ilgili olarak karıyı, üçüncü kişilerle olan davalarında yalnızca kocası temsil eder (md. 160). Eşler arasında her türlü işlemin yapılması serbest olduğu halde, kadının katkılarıyla evlilik ortaklığının mallarına ilişkin hukuksal işlemlerinin geçerli olabilmesi için yargıcın onayı gereklidir.... Karının, kocası lehine üçüncü kişilere karşı yaptığı borçlanmalar için de durum aynıdır (md. 169). Yukarıda sayılan bu kısıtlamalar dışında karı, her türlü hukuksal eylem ve işlemlerde bulunma yeteneğine sahiptir. Bununla birlikte eşler, evlilikleri sırasında birbirlerine karşı zorunlu yürütüm (cebri icra) yoluna ancak yasanın açıkça öngördüğü hallerde başvurabilirler (md. 165).

Evliliğin kadının malları üzerindeki etkilerine gelince, Yurttaşlar Yasası bu konuda derin değişiklikler getirmemektedir. Daha önce de gördüğümüz gibi İslam hukuku yalnızca bir tek evlilik rejimini, malların kesin ayrılığı rejimini tanımaktaydı. Yurttaşlar Yasası'nın benimsediği ilke ise malların yönetimi konusunda özgürce seçme ilkesidir. Gerçekten eşler, ister evlenmeden önce ister daha sonra, mallarının yönetimini belirlemede geniş bir özgürlüğe sahiptirler (md. 171). Kuşkusuz yasanın sayarak belirttiği aşağıdaki rejimlerden birini benimsemek zorundadırlar: mal ayrılığı (md. 186-190), mal birliği (191-210) ve mal ortaklığı (211-236). Bununla birlikte yasa koyucu, evlilik sözleşmesinin yokluğunda kendiliğinden uygulanması gereken ve Türkiye'de eşlerin en çok benimsedikleri bir yasal usul benimsemiştir: bu da mal ayrılığı rejimidir (124). Bizim incelememiz de, işte bu rejimle sınırlı olacaktır.

Eşlerin özgürlüklerine en çok saygı gösteren ve kadına belli bir akçalı ve ekonomik bağımsızlık sağladığı için de feminist özlemlere en çok denk düştüğü söylenebilen mal ayrılığı rejimi, İslam hukukunda olduğu gibi malvarlıklarının farklılaşmasını içerir; eşlerden her biri kendi mallarının yalnızca mülkiyetini korumakla kalmaz, fakat aynı zamanda onları yönetme ve onları kullanma hakkına da sahiptir (md. 186). Bu ana ilkenin sonuçları da şunlardır: eşlerden her biri, evlilikten önce ya da sonra yaptığı borçlarından kişisel olarak sorumludur (md. 187), eşlerden her birinin mallarıyla bu malların sağlayacağı gelirler ya da doğuracağı zararlar kendilerine aittir (md. 189). Bununla birlikte, belirtmek gerekir ki, malların zilyedi bulunmak, koca için hiçbir hukuksal anlam taşımaz; zira o, karısının aile birliğini temsilen yaptığı bir borçtan dolayı da bu birliğin başkanı sıfatıyla kişisel olarak sorumludur (md. 187). Buna karşılık, karının mallarının üçüncü kişilere karşı hukuksal değeri çok büyüktür, zira, kendi yaptığı borç ile kendisinin ya da kocasının evin geçimi için yaptıkları borçların ödenmesi dışında, karının mallarına el konamaz. (md. 187), bu da demektir ki, bu sonuncu durumda karının kişisel mallarına ancak kocanın acze düşmesi durumunda dokunulabilecektir (125).

Malvarlıklarının bu kesin ayrılığı, bu mutlak bağımsızlığı, eşler arasındaki ilişkileri etkilediği için, tüm keskinliğiyle ayakta duramaz. Gerçekten, ortak yaşam, çocuklara karşı ödevler, karşılıklı güven, saygı ve sevgi duyguları, eşlerin kendi istemlerinden ya da doğrudan doğruya yasalardan doğan kimi akçalı nitelikli ilişkileri etkiler, yönlendirir. Eşlerin kendi istemleriyle oluşan bu tür sözleşmeler, yargıcın onayını ya da iznini almaya gerek olmaksızın geçerlidir. Nitekim eşler kendi aralarında satınalma, borçlanma, kiralama, rehin, bağış vb. sözleşmeler yapabilirler. Yasadan kaynaklanan başka ilişkiler de vardır. Örneğin, evin giderlerine katkıda bulunmaya zorlanabilen karı, mallarının bir bölümünün ya da tümünün yönetimini kocasına bırakma olanağına sahiptir, bu takdirde bu malların gelirleri ev giderlerinin karşılanmasına ayrılacaktır (md. 186). Karı ayrıca evlenme sözleşmesiyle, servetinin bir bölümünün evlilik giderlerini karşılamak üzere kocasına çeyiz olarak ayrılmasını öngörebilir (md. 236).

C - Soydanlık (Nesep)

Yurttaşlar Yasası'nın çıkarılmasından önce Türk ailesinde egelik (velayet) esas olarak babaya aitti. Gördüğümüz üzere bu erk, çocukların kişileri üzerinde ve malları üzerinde olmak üzere ikili bir vesayet aracılığıyla uygulanmaktaydı.

Baba, evlilik konusunda erkek ve kız çocuklarının kişilik hakları üzerinde erginlik çağına kadar mutlak yetkiye sahipti, fakat bunun da ötesinde, özellikle kız çocuklar için bu yetki başka alanlara da uzanıyordu (126). Anaya gelince onun da çocuklar üzerinde doğumdan erkekler için 7, kızlar için 9 yaşına kadar, gözetim hakkı vardır. Yoksul düşme durumu dışında geçim giderleri babaya ait olduğundan, ananın bu gözetim hakkı daha çok bakım ve eğitim görevleriyle ilgiliydi. Bu gözetim hakkı (hizanet) anaya, kocası tarafından tek yanlı boşanma halinde çocuklarını yanına alma olanağını sağlıyordu. Zaten bu hizanet kurumu ancak ana-babanın birbirinden ayrılması halinde gerçek anlamını kazanıyordu. Eşler bir arada yaşarken ve olayların zorlamasıyla çocuklar ana-babanın ortak gözetimi altında bulunurken durum tümüyle başka oluyordu. Bu durumda ananın bir ayrıcalığından ya da baba üzerindeki bir önceliğinden söz etmek, gerçekle hiçbir ilişkisi bulunmayan bir açıklama olur (127). Ne olursa olsun, yeniden evlenme halinde, eğer yeni kocası, çocuklarının evlenmenin yasak olduğu derecede yakın akrabası değilse, kadın onlar üzerindeki bu gözetim hakkını yitiriyordu. Ananın yokluğu halinde ise, hizanet onun altsoylarına geçiyordu, ''bunlar içinde en yakın olanı ötekileri dışarda bırakıyor, sonra da babanın altsoyları geliyordu. Daha sonra ise, ikili akrabalık bağı dolayısıyla ana baba bir kız kardeşler, sonra üvey kız kardeşler, en sonda da babanın kadın akrabaları bu hakka sahip oluyorlardı.''(128) Ancak, kadın akraba kalmaması durumundadır ki bu hak babadan başlamak üzere erkekten erkek akrabalara geçiyordu.

Hizanet dışında, egelik (velayet) yalnızca babaya aitse, onun ölümünde ortaya nasıl bir durum çıkacaktı? Bu durumda çocukların kişilik hakları üzerindeki vesayet ''babanın çizgisindeki atalara düşüyordu; sonra, çocuğun soy zinciri sıralamasında, en yakın olan erkek hiyerarşisi içinde kendini izleyeni dışarda bırakacak biçimde, ana-baba bir kardeş, baba bir kardeş; ana-baba bir yeğen, baba bir yeğen, baba bir amca ve son olarak da ana-baba bir ve baba bir amca oğulları''(129) gelmekteydi. Bir başka deyişle ana, çocuklarının kişilik hakları üzerinde herhangi bir vesayet kullanma hakkından yoksun kalmış oluyordu.

Çocukların malları üzerindeki vesayet ise, babanın vasiyet ile belirlediği vasiye aitti; sonra da sırasıyla, babanın babasına, ondan da onun vasiyet yoluyla belirlediği vasiye ve son olarak da kadıya geçiyordu. Ne var ki vasiyet yoluyla belirlenen vasiler, küçüklerin akrabası ya da yabancı bir kişiyi, hatta bir kadını, dolayısıyla da çocukların gerçek anasını, kendi yerlerine vesayeti uygulamak üzere belirleme hakkına sahiptiler (130).

Yalnızca evliliğe uygulanan 1917 Osmanlı aile yasası, klasik İslam hukukunun çocuklar üzerindeki vesayete ilişkin bu çok az feminist hükümlerini hiç değiştirmemiştir.

Yurttaşlar Yasası'na göre egelik (velayet) hakkı, evlilik sırasında, ana ve babaya aittir ve onlar bu egeliği birlikte yerine getirirler (md. 263). Bununla birlikte eşler arasında anlaşma olmazsa çocukların lehine en uygun görünen kararı alma yetkisi, babaya verilmiştir. Ne var ki babanın aldığı kararların çocuklar için kötü ve olumsuz olduğunu düşünen anne, yargıçtan bu yetkiyi geri almasını isteyebilir.

Babanın ölümü halinde egelik anaya, boşanma durumunda ise mahkemenin çocukların bakımını tevdi ettiği tarafa ait olur (md. 264). Öbür eş de yetenekleri ölçüsünde geçim ve eğitim giderlerine katkıda bulunmakla yükümlüdür. Ayrıca, çocuklarıyla koşulların belirleyeceği kişisel ilişkileri sürdürme hakkına sahiptir. Velayet babadan alınırsa anaya verilir (md. 274).

Egelik hakkına sahip ana ve baba, ya da bunlardan biri, çocuklarına karşı bakım, gözetim, geçindirme, eğitim ve üçüncü kişiler nezdinde temsil hak ve ödevleriyle karşı karşıyadırlar (md. 265-271). Ayrıca çocukların mallarının yönetim ve kullanımı da onlara aittir (md. 278-289) (131).

 


KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI 4/6

 

KEMALİZMDE VE KEMALİZM SONRASINDA TÜRK KADINI

4 . BÖLÜM

(1919-1970)

Dr. BERNARD CAPORAL

Çeviren: Dr. ERCAN EYÜBOĞLU

 

 

3 Türk Kadını ve Eğitim

 

I. ÖĞRETİM

 

İncelememizin birinci kesiminde Osmanlı İmparatorluğu'nda öğretimi, özel olarak da kadın eğitimini gördük. Bu arada okulu modernleştirme ve kızların okula girişini kolaylaştırma yönünde pek çok reform girişimine de değindik. Mustafa Kemal bu çabaların ''halkı cahillikten kurtarmaktan aciz olduğunu'' (1) düşünmektedir. Bu başarısızlık saptaması, demek ki eğitsel yapı ve yöntemlerin toptan gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Okulu, yeni temeller, yeni ilkeler üzerinde kurmak gerekiyordu.

 

1- TÜRKİYE'DE ÖĞRETİMİ YÖNETEN İLKELER (2)

 

A- Mustafa Kemal döneminde:

 

Her şeyden önce öğretimin ortaya çıkardığı sorunların Mustafa Kemal'in gözünde taşıdığı önemi vurgulamamız gerekiyor. Zaferin hemen ertesinde Bursa'da, İstanbul'un ve Bursa'nın bay ve bayan öğretmenlerine şöyle sesleniyordu:

''Bugün vasıl olduğumuz (ulaştığımız) nokta, halâsı hakiki (gerçek kurtuluş) noktası değildir. Milleti millet yapan, terakki ve tefeyyüz ettiren (ilerleten ve aydınlatan) kuvvetler vardır; fikir kuvvetleri ve içtiami kuvvetler (...) Evvela fikir ve içtimaiyat kuvvetlerinin membalarını temizleme ile başlamak lazımdır... Fakat, bir heyet-i içtimaiyedeki marazı (hastalığı) görmek, onu tedavi etmek, heyeti içtimaiyeyi asrın icabatına (çağın gereklerine) göre terakki ettirebilmek için ilim ve fen lazımdır. Görülüyor ki en mühim ve feyizli vazifelerimiz, maarif işleridir. Maarif işlerinde behemahal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halâsı hakikisi (gerçek kurtuluşu) ancak bu suretle olur.'' (3).

Mustafa Kemal ayrıca, yaradılışı gereği, eğitim sorunlarına karşı çok canlı bir ilgi besliyordu. Sakarya zaferinden sonra kendisine, ''Yurdu düşmandan kurtardınız, şimdi ne yapmak istersiniz?'' sorusunu soran birine şu yanıtı verir: ''En büyük isteğim, ulusal kültürü yükseltmede Milli Eğitim Bakanı olarak çalışmaktır.'' (4).

Öğretimi yöneten başlıca yasalar 1924'le 1926 yılları arasında çıkarılmıştır. Bu yasalar, ''bir tek ulusal, laik, modern, demokratik bir okul'' yaratmayı öngörüyordu (5).

a) ''Milletimizin, memleketimizin darülirfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı, kadın ve erkek oradan çıkmalıdır'' (6) demişti Gazi. Bu, daha 1923'te, öğretimin birleştirilmesinin, Tevhid-i Tedrisat'ın, haber verilmesiydi. Mustafa Kemal, Osmanlı eğitim kurumlarının olduğu gibi yeni Türkiye'ye aktarılmasının olanaksızlığına kesin inanıyordu. Oya çalışma arkadaşlarından pek çoğunun görüşü bu değildi ve onlar, eski yönetimin siyaset adamları gibi geleneksel öğretimle modern okulu bir araya getirmeyi düşünüyorlardı. Mustafa Kemal bunlarla iyi geçinmek, aynı zamanda ve biçimde de kamuoyu ile barışmak ve her ikisine de medrese ile okulun bir arada olamayacağının bilincini kazandırmak zorundaydı (7).

Öğretimin birleştirilmesine ilişkin ''Tevhid-i Tedrisat Kanunu'' (8) 3 Mart 1924'te çıktı. Yasa, bilimsel ve eğitsel kurumların tümü ile medreselerin, olduğu gibi Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmasını, aynı zamanda Şeriye ve Evkaf vekâletinin bütçesinde medreselere ayrılan tüm kaynakların da, olduğu gibi, Eğitim Bakanlığı'na aktarılmasını öngörüyordu. Öğretim, devletin denetimi altında serbest kalıyordu (9).

Ne var ki, birkaç gün geçmeden Eğitim Bakanı Vasıf Bey, medreselerin kapatılmasını kararlaştırıyordu. Bunun üzerine ülkenin dört bir yanından şaşkınlıkla karışık itiraz sesleri yükseldi, Büyük Millet Meclisi'nde de bakan, bakanlığının bütçesinin görüşülmesi sırasında pek çok mebus tarafından hırpalandı. Muhalefetin başını çeken Rauf Bey bakanı medreselerin kapatılmasını değil yalnızca tüm okulların aynı makama bağlanmasını öngören yasayı kötü yönde yorumlamakla suçluyordu. Bakan ise yasayı kendi bildiği gibi yorumlamakta diretti ve ödün vermeye yanaşmadı (10).

Mustafa Kemal'e gelince, o, yönelen tüm taleplere karşın alınmış bulunan karardan dönmeyi kabul etmedi. Örneğin, medreselerin yeniden açılmasını istemek üzere gelen Rize kenti heyetinin bu girişimi karşısındaki yaklaşımı ilginçtir. Mustafa Kemal, heyet üyelerine bu kurumların geçmişte oynadığı kötü rolü açıkladıktan ve ulusun başına gelen bu yıkımdaki sorumluluğunu belirttikten sonra, onlara şöyle seslenir:

''Siz okul istemiyorsunuz, oysa millet istiyor; bırakın öyleyse bu zavallı halkı, bu halkın çocukları eğitim görsün; medreseler yeniden açılmayacaktır, milletin okula gereksinimi var'' (11).

Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu eğitim sisteminde yürürlükte bulunan ve her türlü reform girişimini kırılgan kılan ikiliğe bir son verilmiş oluyordu. Görmüştük ki, medrese, devlet okulu ile işbirliği yapmak şöyle dursun, onu yok etmeyi amaçlıyordu. Hatta Kemalist Türkiye'de bile her türlü modernleşmeye ve eğitim alanında her türlü Batı öykünmeciliğine karşı bir muhalefetin belirlediğini de belirtmiştik. Böyle olunca, medresenin Türkiye'de okulun kız erkek tüm çocuklara ve modern dünyanın değerlerine açık olmasını isteyen Gazi'ye yardımcı olması beklenebilir miydi?

b) Kemalist eğitim sisteminin ikinci özelliği, öğretimin laikliğidir. Bu özellik, bazı Batı ülkelerinde geçerli olan kuram ve uygulamalarla çakışmaktadır. Buralarda, ''laik düşünce'' yandaşları, bir yandan devletçe verilen tek bir eğitimi savunurken, öte yandan da, yalnızca yansızlığı değil, aynı zamanda bilinçlerin ve ruhların ''hiçbir deneyüstü yanı olmayan, hiçbir mutlak-olana dayanmayan bir laik ahlak tarafından oluşturulmasını'' talep etmişlerdi (12). Bir önceki bölümde bundan uzun uzun söz ettik.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Mustafa Kemal, Fransa gibi bir ülkede ''laik okul'' savunucularının elde etmek için boşuna uğraştıkları şeyi gerçekleştirmişti: dinsel okulların ortadan kaldırılmasıyla öğretimin tek bir okulda birleştirilmesi, tekleştirilmesi. Geriye, okullarda din öğretiminin yasaklanması, ki bunun Osmanlı İmparatorluğu'ndaki uygulanışının kızların serpilip gelişmesini ve kadının kurtuluşunu hiç de kolaylaştırmadığını görmüştük ve yerine doğrudan doğruya laik bir ahlak eğitiminin konması kalıyordu. Bu da, Mustafa Kemal'in kamuoyunu hazırlamaya koyulmasından sonra adım adım gerçekleştirilecektir (13).

1927 Temmuz'unda, İstanbul ve Ankara gibi bazı kamu eğitimi bölgesel kurulları, okullarda din dersleri eğitimi sorununun incelenmesini gündemlerine aldılar. İkdam'ın yazdığına göre, İstanbul'da kurul üyelerinin çoğunluğu, bu alanda tam bir serbestlikten yanaydı. Öğretim politikasının laik ilkelerden esinlendiği Fransa'da olduğu gibi, yalnızca velileri okul müdürlüklerine açık istekle başvuran çocuklara haftanın belli saatlerinde din üzerine bilgiler verilmeliydi. Böylece bu dersler zorunlu olmayacak, alınan not da genel ortalamayı etkilemeyecekti (14).

Adana Milli Eğitim Müdürü Aziz Bey, Ankara'da din derslerinin kaldırılmasını isteyen bir dilekçe verdi. Aziz Bey, dilekçesinde, bu derslerin, ''gençlerin ruhları için yanlış ve sağlıksız düşünceler'' yaydığını ileri sürüyordu. Bu dilekçenin yanında ve karşısında yer alanlar arasında çok sert bir tartışma doğdu. Başkan, dilekçenin tüm kurul üyelerinin dikkatine değer olduğunu ve konunun doğrudan Milli Eğitim Bakanı'na iletileceğini belirterek müdahale etti (15). Bu noktadan itibaren de beklenebilecek sonuçlar ancak ve ancak Gazi'nin açıkladığı düşünceler doğrultusundaki sonuçlar olabilirdi.

Gerçekten, gene bu 1927 yılında, din eğitimi okullarda zorunlu olmaktan çıkarıldı (16) ve ders saatleri de giderek azaltıldı (17). 1931'de din eğitimi ortaokullardan (18), daha sonra da yavaş yavaş ilkokullardan kaldırıldı (19). 1935'te ise biz ilkokula giderken, dinsel öğretimden hiçbir iz kalmamıştı. Daha 1933'te P. Courtin şöyle diyordu: ''Türk okullarında bugün artık din dersi diye bir sorun yoktur'' (20).

Bu köklü önlem üzerinde bir yargı vermeksizin, onun kadının kurtuluşunu kolaylaştıracağını belirtebiliriz. Ger çekten, kız, en körpe yaşından başlayarak, okulda, yaşamını, gerçek İslam ile hiçbir ilişkisi kalmamış, özgürlüğünü sınırlayan ve nitelik değiştirmiş bir dine dayalı haram ve helal kavramlarına göre düzenlemeyi öğreniyordu (21). Kadın ile erkeğin eşitliğine dayalı laik ahlak ise, kızların serpilip gelişmesini sağlayacak, erkeklere de cinsler arasındaki ilişkiler konusunda daha doğru bir fikir aşılayacaktı.

c) Öğretimin ulusal özelliği de (22) yüce bir ilke olarak benimsenmiştir. Daha 1921'de Ankara'da toplanan Eğitim Kongresi'nde Mustafa Kemal şöyle demişti:

''Vâsi ve kâfi şerait ve vesaite malik oluncaya kadar eyyamı cidalde dahi kemali dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir milli terbiye programı vücuda getirmeye... hasrı mesai eylemeliyiz... Bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsafı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciyei milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum'' (23).

Böylece dil, yazı ve tarih devrimleri gibi değişik yönleriyle kültür devrimi en yakın ve en derin uygulama alanını, okulda bulacaktı. Kızı ve erkeği ile Türk gençliği için okul gerçekten ulusal bilincin gelişmesinde ve Kemalist ilkelere bağlanmada baş kaynak olmuştur. Bakanlık ya da akademik makamlardan, ya da Cumhuriyet Halk Partisi'nden kaynaklanan program ve yönergelerde (24) şu tür deyimlere sık sık rastlanırdı: ''Gençliğe ulusal bayrağa saygının aşılanması'', gençliğin ''Türk ırkından olmanın gururunu duyacak biçimde yetiştirilmesi'', ''içinde, şanlı Türk tarihine saygıyı koruyup saklaması için'', ''Türkiye'nin büyüklüğüne katkıda bulunmuş ulusal kahramanlara hayranlık duyması için'', ''birinci ödevinin, Atatürk'ün isteği üzere, ulusal bağımsızlığın korunması ve savunması olduğunu düşünmesi için'' (25).

Tarih, edebiyat ve yurt bilgisi (26) yanında, askerlik dersleri, liseli genç kız ve erkeklerin bu amaca ulaşmalarında özellikle yardımcı idiler. Bu amaçla başka araçlar da kullanılıyordu. Nitekim, bizim de yetiştiğimiz bir dönemde, ilkokulda her sınıfın, öğrencilerin ve öğretmenin ortak çalışmalarının ürünü olan bir Türk tarihi ''sergisi'' vardı. Haritalarla, gravürlerle ve resimlerle Türk ırkının kökenleri, bu sergilemede gösteriliyordu. Burada özellikle Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye'nin durumu ile Kemalist dönemin gerçekleştirdikleri karşılaştırılıyordu. 1934'ten bu yana ünivirsite ve yüksekokulların son sınıflarında kız erkek tüm öğrencilerin okumak zorunda olduğu ''Türk Devrim Tarihi'' adlı bir ders okutulmaktaydı (27)

Tüm okullar, etkin biçimde ulusal bayramlara katılıyordu (28). Bu tarihsel günlerin kutlanması, kız ve erkek öğrencilerin geçişleri, Atatürk heykel ve büstlerine koydukları çelenkler, verilen söylevler, tümü, ulusal ülkünün canlanıp gelişmesine, gençliğin Atatürk'e yürekten bağlanmasına yardım ediyordu.

Böylece tüm Türkler gibi gençlik, esas olarak dil, kültür ve tarih ortaklığına dayalı bir ulusal birliğe ait olmanın canlı duygusu ile deviniyordu, ki bu hâlâ böyledir. Bunun da Türk halklarının feminist geleneklerini yeniden değerlendirdiğini görmüştük. Böylece en körpe yaşlarında çocuk, okulda, Kemalist devrimin geliştirmeye bunca önem verdiği kadın erkek eşitliğinin, gerçekte, en az ulusal değer ve âdetlere bir yeniden dönüşten başka bir şey olmadığını öğreniyordu.

d) Ulusal olması yanında Türkiye'de öğretim, en az, onun kadar da modern olacaktı ve bundan dolayı da Batı'da geçerli yöntemlerden esinlenmeliydi.

Kemal Atatürk, başta medrese olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki eğitim sistemini değerlendirmede çok sert ve acımasız bir yargılamada bulunur. Bu konuda şöyle der:

''Şimdiye kadar takibedilen tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi tedenniyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatındayım'' (29).

Körü körüne bir öykünmesi olmaksızın -zira, ''kültür zemine uydurulmalıdır'' (30)-, öğretim, ruhu ve yöntemleriyle Batı modelinin kalıpları üzerine kurulmuştur. Gerçekten, Türk hükümeti geniş ölçüde Batılı uzmanlara başvurmuştur. Bu bağlamdadır ki Şikago Üniversitesi profesörü ve deneysel bir okulun kurucusu ünlü Amerikalı eğitimci John Dewey, (31) daha 1924'te Türkiye'ye çağrılmıştır. Dewey Türkiye'de kaldığı iki ayın sonunda bir rapor hazırlamış, geniş biçimde dağıtılan ve tartışılan bu rapor, bakan Mustafa Necati Bey'in reformlarına esin kaynağı olmuştur (32). Üniversiteye gelince, onu da Cenevre'de profesör olan Albert Malche yeniden düzenlemiştir. Bundan başka, 1929'da Adolphe Ferriere ve 1930'da Pierre Bovet gibi uzmanlar, eğitimcileri görevlerine hazırlamak üzere Ankara, İzmir, İstanbul ve ülkenin güneyinde konferanslar vermekle görevlendirilmişlerdir (33). Ve nihayet, eğitim alanında gerçekleştirilmiş deneyimleri incelemek üzere çeşitli heyetler Avrupa'ya gönderilmişlerdir (34).

Biz burada, yöntemlerin ayrıntısına girmeyeceğiz; zira kızların eğitimiyle ilgili olarak konuya ilerde yeniden döneceğiz. Şimdiden bu yöntemlerin bilimsel, teknik ve pratik yönde olduğunu vurgulayalım. Bu yönlendirmeler, bizzat Mustafa Kemal'in verdiği yönlendirmelerdir. Gazi, bu alanda sayısız demeçler vermiş, pek çok konuşmalar yapmıştır. Bunlardan bazılarına daha önce değinmiştik, burada 27 Ekim 1932'de, bay ve bayan öğretmenlere yönelik şu sözlerine dikkat edelim:

''Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, hamiyet, hüsnüniyet, fedakârlık, elzem olan evsaftandır. Fakat, bir heyeti içtimaiyedeki marazı görmek, onu tedavi etmek, heyeti içtimaiyeyi asrın icabına göre terakki ettirebilmek için bu evsaf kâfi gelmez; bu evsafın yanında ilim ve fen lazımdır. İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir... Mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk Milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı, bütün bedayiiyle inkişaf eder... Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt şart yoktur.'' (35)

Bilimsel ve teknik olmanın yanı sıra öğretim, aynı zamanda pratik olmalıydı:

''Bir taraftan izalei cehle uğraşırken, bir taraftan da memleket evladını hayat-ı içtimaiye ve iktisadiyede fiilen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidai malumatı ameli bir tarzda vermek usul-ü maarifimizin esasını teşkil etmelidir.'' (36)

Bilimsel ve teknik kültürün, genel olarak, yaşamı geleneksel değer ve âdetlerin açığında algılayıp düzenlemeye yönelen bir ruh hali yaratıp geliştirdiğini ileri sürmek alışılagelmiş ortak bir doğrudur. Böyle bir kültürde gençlerde zihniyetlerin evrimini kolaylaştıracak ve böylece de kadının durumunun evrimine olanak tanıyacaktır.

e) Kemalist Türkiye'de öğretimin belirgin özelliklerinin neler olduğunu belirtmek için, son olarak, anımsamak gerekir ki Osmanlı İmparatorluğu'nda okul sınırlı bir zümreye, bu zümre içinde de erkek çocuklarına ve gençlerine ayrılmıştı. Öyleyse eğitimi demokratikleştirmek, ondan tüm yurttaşların eşitçe yararlanmalarını sağlamak gerekiyordu. Mustafa Kemal'in pek çok kez yinelediği bu istek, 1924 Anayasası'na da girmiş, bu anayasanın 87. maddesi ''ilköğretimin bütün Türkler için zorunlu ve devlet okullarında parasız olduğu''nu (37) öngörmüştür.

Kadının eğitimi konusunda da Atatürk'ün düşüncesi hiçbir belirsizliğe, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek kadar açıktır. Daha 1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada, Türkiye'de eğitime verilecek yönü tanımlarken, şöyle diyordu:

''Kadınlarımızın da aynı derece-yi tahsilden geçerek yetişmelerine atf-ı ehemmiyet olunacaktır.'' (38)

Bu sözler, büyük alkışlarla karşılandı. Ertesi yıl, aynı konuyu yeniden geliştirdiği bir konuşmasında da, şunları söylüyordu:

''Bugünün levazımından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Binaenaleyh kadınlarımız da âlim ve mütefennin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün derecatı tahsilden geçeceklerdir.'' (39)

Mustafa Kemal açısından, Türk kadını için eğitim görmek yalnızca bir hak değil, fakat aynı zamanda bir ödevdir. Çocuklarının ilk eğiticisi olarak o erkek kadar, hatta ondan da fazla kendini yetiştirmelidir.

''Kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.'' (40)

Türkiye'de öğretim, hiç değilse ilkokulda, bazı orta dereceli okullarda ve açıktır ki, üniversite ve yüksekokullarda karma olacaktır.

 

B - Kemalizm sonrası

 

Kemalizmin kendisi gibi onun eğitime ilişkin ilkeleri de Atatürk'ün ölümünden birkaç yıl sonra pek çok tartışmalara ve bazı yeniden gözden geçirmelere konu oldu.

a) Gerçekten, bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz baskılar altında Cumhuriyet Halk Partisi, bazı direnmelerle de olsa (41) okullarda dinsel eğitime ilişkin halk isteklerinin bir bölümünü benimsemeye karar verdi. 4 Şubat 1949'da ilkokulların 4. ve 5. sınıflarına, seçmeli olarak haftada iki saat din dersi kondu. Bu dersler ancak Türkçe olarak ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın yetkilendireceği öğretmenlerce verilecekti (42).

b) Demokrat Parti'nin iktidara gelişiyle 1950 Ekimi'nde din eğitimi, velilerin çocuklarına din dersi verilmemesini istemeleri durumu dışında, ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında zorunlu kılındı, seçmeli olmak kaydıyla da ilk üç yıla genişletildi (43). Dersi vermekle de doğrudan doğruya ilkokul öğretmeni görevlendirilmişti. Eğer öğretmen, laikliği benimsediği ya da kendini yeterli saymadığı için bu dersi vermeyi reddederse, okul müdürü bir din adamını görevlendirebilecekti (44). 1956'da din dersleri bu kez, ortaokulların 1. ve 2. programlarına seçmeli ders olarak girdi. Bu dersler, tercihan, bu konuda uzmanlaşmış okulları bitiren öğretmenlerce yürütülecekti (45).

Eğer bazı hocaların verdikleri dersler çok dar bir tutuculuğun izlerini taşımasaydı, Kemalist ilkelere aykırı din öğretimi derslerinin konması incelememizle hiç de ilişkili olmazdı. Gerçekten, 1951'de orta dereceli (46), 1955'te lise düzeyinde (47) imam ve hatipler yetiştirecek imam-hatip okullarının açılmış olmasına, 1949'da Ankara'da bir İlahiyat Fakültesi (48) ve 1960'ta İstanbul'da bir Yüksek İslam Enstitüsü kurulmasına karşın dönemin devlet bakanı Hıfzı Oğuz Bekata 18 Ağustos 1962'de, Türkiye'deki 60.000 din adamından 370'inin üniversite, 417'sinin lise, 1298'inin ortaokul ve 3016'sının da ilkokul mezunu olduğunu belirtiyordu. 55.000 din adamıysa hemen hiçbir eğitim görmemişti (49). Kolayca tahmin edileceği gibi, bu durumun, gençliğin yetişmesi ve konumuz açısından da, kadının toplumda ve ailedeki rolüne ilişkin görüşleri üzerinde olumsuz etkilerde bulunmaması olanaksızdı. Bu tür bir etkinin doğuracağı tehlikenin bilinci ile F. R. Atay şöyle yazıyor: ''Bugün bizim muhtaç olduğumuz, şeriatın uleması değil, XX. yüzyılda yaşayan, Kuran'ın ahlakını çağımıza uyarlayan, Medeni Kanunun ruhunu benimsemiş ve erkekle kadının haklarının eşitliğini savuan Kemalist hocalardır.'' (50)

Kendisine çizdiği yolda devam eden Menderes hükümeti, aynı zamanda öğretimin birliği ilkesine de zarar vermişti. O, daha çok sayıda Kuran kursları açılmasına izin vermekle kalmamış (51) üstelik gizli kursların çoğalmasına da göz yummuştur. Bu gizli kursların sayısının 20.000 olduğu ileri sürülmüştür (52). Her caminin yanıbaşında, her köyde ya da yerleşme yerinde bunlardan açılmıştır. Kuran buralarda Arap harfleriyle ve Arapça olarak ve de en azından ilkel yöntemlerle öğretiliyordu (53). Bu incelemenin çerçevesi içinde bu sorunu ortaya atmayabilirdik, ancak  bu kurslar devlet okulları ile gizli ve yasal olmayan bir yarışmaya girişmişlerdi. Devletin verdiği öğretim, en gerici hocalar ve bazı tarikat üyelerince açıktan açığa kınanıp kötüleniyor hatta yararsız ilan ediliyordu. Nitekim, bir önceki bölümde Büyük Millet Meclisi'nde bir gösteri yaptığına değindiğimiz bir Ticani şöyle demişti: ''İmanı olan bir kimsenin ne eğitime ne de kültüre ihtiyacı vardır. Tanrı ona bütün yetenekleri verir ve tüm gereksinimlerini karşılar.'' (54). Bu gelişme içinde Kemalist laikliğin simgesi durumuna gelen erkek ve kadın öğretmenlere karşı, özellikle köylerde, gerçek bir düşmanlık almış yürümüştü. 20 Şubat 1963'te Ankara'da Atatürk'e bağlılık andı içen 10.000 kadar öğretmenin düzenlediği bir gösteride, bir bayan öğretmen, Nadide Yenisey, şöyle diyordu:

''Köy öğretmeni gerici güçler karşısında yalnız kalmıştır. Yalnızca şu son altı ay içinde 50 öğretmen saldırıya uğramış, dövülmüş, bazıları da öldürülmüştür.'' (55)

Bu bağlamda ve hükümetin tepkisiz kalması karşısında, bu dönemde ilköğretimde ve özellikle de kızların okullaşmasında görülen duraklama, böylece, şaşırtıcı değildir.

c) Yukarıda andığımız bu son tanıklık 27 Mayıs 1960 devrimi sonrasında yer almaktadır ve ondan önce duygu ve tutkuların ne derece şiddetle kızıştırılmış olduğunu göstermektedir. Gerek Milli Birlik Komitesi, gerek İsmet İnönü başkanlığındaki hükümet, öğretimde katı Kemalist uygulamaya dönmüş olmasa bile, hiç değilse Demokrat Parti'nin politikasının olumsuz etkilerini sınırlı tutmaya çalışmışlardır. Milli eğitim lehine öngörülen yüksek hedefli programdan başka (çabalarını, yukarıda da belirtmiştik) ''aydın'' din adamı yetiştirmek amacıyla (56), imam ve hatipler yetiştirilmesine yönelmişlerdir. Bu amaçla hızlandırılmış kurslar düzenlendi. Bu kurslardan bazılarında imam ve hatipler Kemalizmin laik ilkelerine saygı göstereceklerine ant içiyorlardı (57). İmam hatip okulları da yeniden düzenlendi. 24 Şubat 1964'te dönemin Milli Eğitim Bakanı İbrahim Öktem, bu okulların öğrencilerinin ''yanlı etkiler'' altında bırakıldıklarını kabul edecekti. ''Bu böyle sürerse'' diyordu Bakan, ''bu okullardan çıkanlar ülke için tehlikeli olacaklardır'' (58).

Süleyman Demirel hükümeti ile yeni bir gevşeme kendini gösterdi, bu da tutucu güçlere etkilerini yoğunlaştırma fırsatını verdi. Süleymancılar gibi bu güçlerden bazıları, Kuran dışında her türlü eğitim biçimine karşı olduklarını saklamıyorlardı. Çünkü Kuran insana yararlı tüm bilgileri içermekteydi (59). Ayrıca, gizli Kuran kursları yeniden çoğalmaya başladı. 1969 yılı için ileri sürülen rakam 40.000 ile 50.000 arasındadır (60). Bununla birlikte, bu okulların devlet okulları ile giriştiği yasadışı yarışma, öğretimin değişik kademelerinde kadın eğitimine ayırdığımız ilerki sayfalarda inceleyeceğimiz rakamların da gösterdiği gibi, Menderes dönemine oranla daha az belirgindir.

 

2 - ÖĞRETİMİN DEĞİŞİK KADEMELERİNDE KIZLAR:

 

A - İlköğretim:

 

İlköğretim, birbirini izleyen üç ve iki yıllık iki devreye ayrılır. Amacı, çocuklara bilginin ilksel kavramlarını vermek, onları daha o yaşta pratik yaşama hazırlamak ve onlara çevrelerine uymada yardımcı olmaktır (61). İlköğretimi devrime uğratan eğitsel yöntem reformları Türkiye'ye çağrılmış bulunan John Dewey'in, öğretimin modernleştirilmesinde izlenecek yolları Türk makamlarına öğütleyip önermesinden iki yıl sonra, 1926'da, başladı (62). 1948'de programlarda içerikçe önemli değişiklikler yapıldı. Ve son olarak 1962'de proje halinde hazırlanan yeni bir metin, ilköğretimin yeni kurallarını belirtmekteydi. Yeni metin özellikle öğretmenlerin görevinin çocuklara, karşılaştıkları sorunları kendi çevrelerine göre çözmede cesaret vermek olduğu noktası üzerinde duruyordu. Aktif yöntemlerin önemi yeniden vurgulanıyor, özellikle ilkokul 4 ve 5. sınıflarda grup etkinlikleri çoğaltılıyor, buna koşut olarak da öğretmenlere, öğretim yöntemlerini yeni gelişmelere uyarlama konusunda kesin, ayrıntılı ve bağlayıcı buyruklar veriliyordu. Bu proje hemen hemen tüm illere dağılmış 2.000 kadar okulda deneme niteliğinde uygulanmış, 1967-1968 ders yılından itibaren de genel kural niteliğine dönüşmüştür (63).

Öğretimin öğrencilere ve çevrelerine gerçekten uyarlanabilmesi için, değişik programlar çok çabuk biçimde kırda ve kentte, belli dersler için ikinci devreden itibaren, kız ve erkek çocuklara uygulanmıştır.

Kent ilkokullarında okutulan dersler şunlardır: Türkçe, aritmetik, tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, tabiat bilgisi, çevre bilgisi, müzik, beden eğitimi, resim, el işleri ve ev işleri. Bu son üç ders, yıllık ders saatlerinin %12'sini doldurmaktadır (64). İlkokulun ikinci devresinden itibaren kız öğrencilere özel olarak uygun düşecek bir öğretim uygulanmaya başlanır. İlk üç yıldan oluşan birinci devrede kızlar, erkek çocuklarla birlikte el işleri ve resim derslerini izlerler. 4. sınıftan itibaren kız çocuklar için özel olarak verilen ev işleri derslerinde ilk bilgiler ve kavramlar öğretilir: Bir evin geçimi ve yönetimi, düzeni, bazı sağlık kuralları, çocuklara yönelik ilk tedaviler ve açıktır ki, biçki, dikiş, nakış ve onarım dersleri. Bu çeşitli alıştırmalar her şeyden önce pratik bir nitelik taşımalıdır. Bu çerçevede kızlar bir yemek pişirmesini, yemeklerin besleyici değerlerinin hesaplanmasını, yiyecek maddelerinin fiyatlarını öğrenmeyi ve böylece belli sayıda kişiye yetecek bir yemeğin maloluş fiyatını öğrenirler. Bir aile bütçesini yönetmeye başlangıç olmak üzere de her biri bir gelirler ve giderler defteri tutmakla yükümlüdür.

Köylerde bu program belirgin biçimde değişiktir. Türkçe ve matematik önemli yerlerini korurken (yılık toplam ders saatlerinin sırasıyla %30 ve %18'i) erkek çocuklar için tarım öğretimi ayrıcalıklı bir önem kazanır (%24). Bu uyarlama uğruna müzik ve beden eğitimi dersleri kaldırılmış, resim ve el işleri derslerinin, hatta tarih ve coğrafyanın ders saatleri azaltılmıştır (65).

Kızlar için, erkek çocukların tarım derslerinin yerini alan el ve ev etkinlikleri, kırsal yaşam koşullarına uydurulmuş bir nitelik kazanır. Amaç, onlara ''evde ve ailede yaşamı iyileştirebilecek bilgi ve becerilerin kazandırılması, yaşamın daha sağlıklı ve daha mutlu kılınması ve genel olarak kırsal alanda yaşam koşullarının ve düzeyinin de yükseltilmesidir''dir (66).

Ayrıca belirtmeye gerek yoktur ki bu ilkeler her yerde aynı başarıyla uygulanmaktan çok uzaktır. Cumhuriyetin gelişinden bu yana harcanan önemli çabalara karşın bugünkü öğretim geleneksel niteliğiyle eleştirilmeye devam etmektedir. Bu öğretim, öğrencileri kendi kendine düşünmeye ve özgürce yargıya varmaya her zaman yüreklendirmemektedir (67). Son yıllarda getirilen değişikliklerin amacı da esasen bu yetersizlikleri düzeltmek ve büyük ölçüde kuram düzeyinde kalan öğretim ilkelerini yaşama geçirmek olmuştur.

Kuram düzeyinde kalan bir başka nokta da, özellikle kızlar için, ilköğretimin zorunlu niteliğidir. Nitekim, 1970-1971 ders yılında 7 yaşındaki erkek çocukların %90.37'si, kız çocuklarınsa %79.40'ı ilkokula kaydedilmişti (68). Bu oranlar, 1935'te, sırasıyla %43.15 ve %27 idi (69).

Ek'teki 1 No.lu tablo (70), ilköğretimde kızların okullaşmalarının ilerleyişini, yıldan yıla, hem kentlerde, hem de köylerde, erkeklerle karşılaştırmalı olarak göstermektedir.

İlköğretimde okullaştırılmış kız sayısı 1923-1924 ders yılında 62.954'ten, 1970-1971 ders yılında 2.120.754'e yükselmiştir. Mutlak rakam olarak okullaştırılan kız öğrenci sayısı, demek ki, 33.69 katı artmış olmaktadır, oysa aynı dönem içinde erkek çocuklarda bu artış yalnızca 10.59 katı olmuştur.

Bu ilerleme köylerde, kentlere oranla daha hızlı olmuştur. (Daha önceki yıllar için köy-kent ayrımına ilişkin veriler elde olmadığından) 1932-1933'te köy ilkokullarında 99.155 kız öğrenci vardı. Bu sayı, 13.01 katı artarak 1970-1971'de 1.290.289'a çıkmıştır. Aynı zaman dilimi içinde kent ilkokullarındaki kız öğrenci sayısı da 8.14 katı artarak 102.081'den 830. 465'e ulaşmıştır. Oysa erkek çocuklar için bu sayılar sırasıyla 9.28 ve 6.17 katı artış göstermiştir.

İlkokula devam eden tüm çocuklarla karşılatırıldığında, kız öğrenci oranı sürekli artış göstermiştir. 1923-1924'te kız öğrencilerin toplam okullaştırılmış çocuklar içindeki payı yalnızca %18.73 iken, bu oran 1970-1971 ders yılında %43.30'a yükselmiştir. Köylerde bu ilişki daha az kızlar lehinedir. Bu, köylerde, velilerin kızlarını okula göndermede belli bir çekingenlik içinde olduklarını gösteren bir işarettir. Bu sorunu daha ilerde ele alacağız. Bununla birlikte, köyle kent arasındaki fark azalma eğilimindedir. Bu fark en yüksek noktasına 1940-1941'de İkinci Dünya Savaşı sırasında 9.68'lik bir mesafe ile ulaştı, bu sayı 1970-1971'de 4.77'ye düşecektir.

1 No.lu Çizelge (s. 99) toplam nüfusun ve okullaştırılan kız ve erkek nüfusun büyümesini gösteriyor. Düzenli bir büyüme ortaya koyabilmek amacıyla yarı-logaritmik bir ölçek kullanmayı yeğledik. Gerçekten, gözlemlenen olgular geometrik diziyle büyümektedir. Bunların temsilinde klasik bir ölçek çok az açıklayacıdır. Yarı-logaritmik ölçek ise bir büyüme oranının evrimini gözleme olanağı sağlar. Bu çizelge, bir yandan okullaşmanın genel nüfusa göre daha hızlı arttığını göstermektedir, gerçekten, ilköğretimde okullaşan nüfus eğrisinin eğimi, toplam nüfus artış eğrisinin eğiminden daha kuvvetlidir. Öte yandan, okullaşmaya oranla biraz daha yüksektir; gerçekten, iki eğri, birbirine, ilerde kesişecek biçimde, yaklaşma eğilimindedir. Bununla birlikte bu yaklaşma pek belirgin değildir ve denebilir ki bu hızla devam ettiği takdirde, kız ve erkek okullaşma oranları arasında gerçek bir eşitliğe ulaşmak için daha birkaç yıl geçmesi gerekecektir.

1. Çizelgenin esaslarına göre oluşturulan 2 ve 3 No.lu  Çizelgeler (s. 100-101) okullaşan nüfusları kentte ve köyde karşılaştırma olanağı vermektedir. Çizelgede hemen göze çarpmaktadır ki, kızların okullaşması erkeklerin okullaşmasına hem kentte, hem köyde yetişme eğilimindedir, ne var ki bu eğilim kentlerde biraz daha belirgindir. Zaten 1939-1945 savaşının, kızların okullaşması üzerindeki olumsuz etkileri de daha çok kırsal dünyada kendini göstermiştir. Türkiye gerçi bu savaşa fiilen katılmamıştı; ancak gene de büyük bir ordu beslemekteydi, kız çocuklar, erkeklerden daha yüksek bir oranda günlük işlerde yardımcı olmak üzere evde kalıyorlardı. Son olarak, 1950 ile 1960 arasında, kentsel nüfus artış eğrisinin eğiliminin kırsal nüfusa oranla daha belirgin biçimde kuvvetli olduğu da görülmektedir ki, bu da, bu dönemde okullaşmanın en belirgin ilerlemelerinin kentlerde yer almış olduğunu gösterir. 1960'tan itibaren kırsal nüfus eğrisi yeniden daha belirgin hale gelecektir.

Daha de belirgin bir biçimde, 1923'ten bu yana Cumhuriyet Türkiyesi'nin değişik büyük dönemlerinde ilköğretimde kız ve erkek nüfusların okullaşma artış oranlarını, aynı zamanda birimine indirgeyerek hesaplarsak aşağıdaki tabloyu elde ederiz:

İlköğretimde okullaşma artış oranı

 

Tablodan ortaya çıkmaktadır ki:

c Kızların okullaşmasında en önemli artış, Mustafa Kemal'in başkanlığı döneminde gerçekleşmiştir.

c Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu dönem bir yana bırakılacak olursa, tüm dönemlerde, okullaştırılan kız sayısındaki artış hızı erkeklere oranla daha büyük olmuştur.

Aşağıdaki tablolar, kentlerde ve köylerde kız ve erkek çocukların okullaşma artış oranlarını, Mustafa Kemal'in başkanlığının ilk yıllarında kır ve kent okullarının dağılımı yayımlanmamış olduğu için, son üç dönem itibarıyla vermektedir.

İlköğretimde kentsel okullaşma artış oranı

 

İlköğretimde kırsal okullaşma artış oranı

 

Bu tablolardan ortaya çıkıyor ki:

c Demokrat Parti iktidarı döneminde kentlerde kız ve erkek okullaşma oranları en yüksek düzeyine ulaşmıştır. Demek ki köylülerin çok geniş desteğini alan bu parti, gerçekte kentler lehine bir politika izlemekteydi.

c Gene bu aynı dönemdedir ki kız çocukların okullaşma artış oranı erkeklerin okullaşmasının altında gerçekleşmiştir. Gelenekçi ve tutucu öğelerden destek alan Demokrat Parti, özellikle köy ortamında yaygın olan kızların okula gitmesine karşı zihniyetle iyi geçinmek istiyordu.

İlköğretimde kız öğrenci sayısının artışı yalnızca zaman içinde değil, mekânsal olarak da değişiklikler göstermiştir. Çok önemli bölgesel dengesizlikler 1970'te bile varlığını sürdürmekteydi. Bunları değerlendirmemiz gerekiyor.

Devlet İstatistik Entitüsü 25 Ekim 1970 tarihli son sayımın sonuçları arasında nüfusun kentlerde ve köylerde cinsiyet ve yaş dilimleri olarak dağılımını yayımlamamıştır. Bu üzücüdür, zira bu tür veriler bize kentsel ve kırsal çevrede okula kaydolmayan kız öğrencilerin sayısını her ilde  öğrenme olanağını verebilirdi. Biz, bu nedenle, başka bir tahmin yoluna başvurmak zorunda kaldık: Kentlerde ve köylerde her 10.000 kadın nüfusa düşen okullaşmış kız sayısının iller itibarıyla hesaplanması, Ek'teki (71) 2 No.lu tabloda yansıyan bu hesaplar, bölgesel dengesizlikleri açık biçimde sergilemektedir.

Türkiye'nin bütünü için kentlerde 1970-1971 ders yılı başında her 10.000 kadın nüfusa karşılık 1302 kız öğrenci bir ilkokula kayıtlıdır. Oysa aynı tarihte kırsal kesim için ulusal ortalama 1.150.01 idi. Öyleyse hemen bir ilk saptama yapmak gerekiyor: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belli dönemlerinde kırsal dünya lehine gerçekleştirilen tüm çabalara karşın, kadınların okullaşma süreci, bu tarihlerde, kentlerde kırlardakinden daha ileridir.

Açığı bulunan bölgeleri coğrafi olarak yerine koymak amacıyla ekteki 2 No.lu tablonun verilerini haritalar üzerine aktardık. 1 No.lu harita (s. 103) kırsal alandaki durumu resimlemektedir. Bu harita bize, bir iki il bir yana bırakılırsa, Samsun'dan Hatay'a çe