|
Bize göre en kısa tanımıyla "Atatürkçü Devrim ve Ülkülemi"nin ereği, Türk toplumunu bütün alanlarda, usçu (akılcı) ve bilimsel bir yöntemle çağdaş bir ulus durumuna yükseltmektir. Atatürkçülük bir çağdaşlaşma ülkülemidir (ideolojisidir).
Nitekim, Türkiye gibi geliÅŸme yolundaki ülkelerin en yaygın ülkülemlerinin "çaÄŸdaÅŸlaÅŸtırıcı ulusalcılık" olduÄŸunu söyleyip Atatürkçülüğü bunun ilk uygulaması olarak niteleyen ünlü siyasetbilimciler vardır. Öbür yandan, günümüzde çaÄŸdaÅŸlaÅŸma; toplumsalcılık (sosyalizm), komünistlik ve FaÅŸistlik gibi katı ülkülemlerden farklı, bir yaÅŸam biçimi anlamında yumuÅŸak ve esnek bir ülkülem olarak görülmektedir. Atatürkçülüğün laiklik, gerçekçilik, deneyselcilik, usçuluk ve ulusalcılık... gibi ilkelere dayandığı vurgulanmaktadır. İşte biz de "Atatürkçülük, ulusal egemenlik ilkesine dayalı bir demokratik, ekonomik kalkınma ve çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ülkülemidir." diyoruz.          Atatürkçülüğün en önemli niteliÄŸi, usçu ve bilimsel bir davranış ile anlayışı yansıtmasıdır. Bunun anlamıysa ulusal ya da uluslararası sorunlara duygusal ve dogmatik açıdan, önyargı ve kalıplarla deÄŸil usçu, bilimsel ve yararcı bir yaklaşımla eÄŸilmektir. İşte bu yöntemi, ülkemizin bütün sorunlarına uygulamamız gerektiÄŸine inanıyoruz. Bu konuda en baÅŸta belirtilmesi gereken yuv (nokta) Atatürkçülüğün katı bir öğreti olmadığıdır. Özünde, Mustafa Kemal Atatürk'ün devingenliÄŸi önlediÄŸi gerekçesiyle çağın Marksçılık, Lenincilik, FaÅŸistlik, ulusalcı toplumculuk (nasyonal sosyalizm) gibi dogmatik, katı ve baskıcı öğretilere karşı olduÄŸunu biliyoruz. Bu bakımdan da "Atatürkçülük, çaÄŸdaÅŸ Türk devletinin kuruluÅŸunda temel olan ilke ve uygulamaların bütününün ortaya çıkardığı davranış ve yaÅŸam biçimi anlamındaki olgucu, usçu, deneyci ve yararcı bir ülkülemdir."          Çağımızdaki ülkülemleri baskıcı ve demokratik olarak temelde ikiye ayırmak gelenek olmuÅŸtur. Marksçılık-Lenincilik solun, ulusalcı toplumculuk ile FaÅŸistlik sağın hoÅŸgörüsüz ve baskıcı ülkülemleridir. Aralarında demokratik toplumculuk da bulunmak üzere siyasal kanadın ortanın solundan ortanın sağına dek yer alan bütün çaÄŸdaÅŸ ve toplumsal adaletçi, özgürlükçü yönetimlerin demokratik olan ülkülemlerinin temeli dogmacılık deÄŸil gerçekçi deneyselcilik ya da yararcılıktır. Kendine us ve bilimi yol gösterici olarak benimseyen Atatürkçülük, dogmacı ve baskıcı ülkülemler arasında deÄŸil gerçekçi ve yararcı olan demokratik ülkülemler arasında yer almaktadır.          BilindiÄŸi gibi FaÅŸistliÄŸin ulus, devlet, önder ve ırk; Marksçılık-LeninciliÄŸinse sınıf ve sınıf kavgası gibi deÄŸiÅŸmez ve dolayısıyla dogmacı kavramlara dayanmasına karşın yararcılık, salt gerçek yerine deneye, us ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan, dolayısıyla da süreç içinde deÄŸiÅŸen gerçekleri benimser. Mustafa Kemal Atatürk, 1920 ve 1930'ların Komünist ve FaÅŸist öğretilerini, uygulamalarını görmüş ancak bunları reddetmiÅŸ bir önderdir. Atatürk, katı bir parti izlencesi (programı) içinde öğreti oluÅŸturmak yerine bu iÅŸi us ve bilimin önderliÄŸinde Türk toplumunun gereksinimlerine göre oluÅŸturmak yolunu seçmiÅŸtir. KurtuluÅŸ Savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni Türk devletinin dayandığı Atatürk ilkelerinin laiklik, cumhuriyetçilik, ulusalcılık, halkçılık, devletçilik ve inkılâpçılık gibi çeÅŸitli ülkülemsel ilkelerden oluÅŸtuÄŸu; altı ok olarak simgeleÅŸen bu ilkelerin de özellikle tek parti döneminde Atatürkçülük olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Ancak ülkülem olarak Atatürkçülük yalnızca bu kadar deÄŸildir.          Hiç kuÅŸku yok ki Türk toplumunun gereksinimlerinden doÄŸan bu ilkelerin yalnız sözlük anlamıyla tanımlanması olanaklı deÄŸildir. Bunlar Atatürk'ün hem söz hem de uygulamalarıyla belirginlik kazanmaktadır. Ayrıca bunları birbirinden çözüp ayırmaya, tek tek deÄŸerlendirmeye giriÅŸmek büyük yanılgı olur. Bunlar, bir bütünü oluÅŸturan ögelerdir. İşte bu uyumlu bütünlük ve tutarlılık, Atatürkçülük dediÄŸimiz dünya görüşünü ortaya çıkarır.          Dogmacılığa karşı bir baÅŸkaldırı hareketi ve usçuluk demek olan Atatürkçülük, sürekli çaÄŸdaÅŸlık ve ilericilik demektir. Önce LiberalciliÄŸin daha sonra da Marksçılık-LeninciliÄŸin uÄŸradığı bunalımlar karşısında, katı ve dogmacı ülkülemlerin sona ermesinden dahi söz edilmiÅŸtir. Nitekim, 1960'ların başında dönemin Sovyetler BirliÄŸi BaÅŸkanı Kruşçev'in Marksçı-Leninci dogmacılığa, yararcı bir yaklaşımla yaptığı deÄŸiÅŸiklikleri revizyonculuk olarak suçlayan Çin yöneticileri, Mao'nun ölümünden sonra dogmacılıktan yararcılığa yönelik bir uygulama içine girmiÅŸlerdir.          Atatürkçülüğün bir ülkülem (ideoloji) olmadığını öne sürenlerin başında Türk ulusunda bir ülkülemsel boÅŸluk yaratarak bu boÅŸluÄŸu yabancı ve temsilcisi oldukları ülkülemlerle doldurmak isteyenler gelmektedir. Atatürkçülük düşmanları olan, Marksçılık-Lenincilik'ten ulusalcı toplumculuÄŸa, kapitalci liberalciliÄŸe ve ılımlı ya da kökten dinciliÄŸe dek deÄŸiÅŸen dogmacı ve baskıcı ülkülemleri savunan bu gibi kiÅŸilerin, Atatürkçülüğü yok saymak ya da onu yozlaÅŸtırmaya çalışmak yoluyla Türk ulusunda bir ülkülem boÅŸluÄŸu yaratmak çabaları doÄŸaldır.          Atatürkçülüğün bir ülkülem olmadığını düşünen kimileriyse ülkülemi yalnızca "katı ideoloji" anlamına almakta, çağımızda dogmacı ve baskıcı ülkülemler karşısında yararcı ve demokratik ülkülemlerin yer aldığını, bir yaÅŸam biçimi niteliÄŸindeki bu tür ülkülemler arasında Atatürkçülüğün de bulunduÄŸu gerçeÄŸini ya bilmemekte ya da bilmezlenmektedirler. Bir inanç dizgesi (sistemi) ve etkinlik içeren bütün görüşler ülkülemdir. Bu nedenle çaÄŸdaÅŸlaÅŸmanın inanç dizgesi ile etkinlik izlencesini (programını) içeren Atatürkçülük ister siyasal görüş isterse bir yaklaşım biçimi olarak görülsün sonuçta bir ülkülemdir.          En kısa tanımıyla "Atatürkçü Devrim ve Ülkülemi"nin ereÄŸi, Türk toplumunu bütün alanlarda, usçu (akılcı) ve bilimsel bir yöntemle çaÄŸdaÅŸ bir ulus durumuna yükseltmektir. Atatürkçülük bir çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ülkülemidir (ideolojisidir). Nitekim, GeliÅŸmekte Olan Ülkelerin Ülkülemleri (The Ideologies of the Developing Nations) adlı yapıtta Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın çeÅŸitli ülkelerinin ulusal önderlerinin konuÅŸma ve yazılarından bir seçki oluÅŸturup bunu çözümleyen Paul E. Sigmund Jr., geliÅŸim yolundaki ülkelerin en yaygın ülkülemlerinin çaÄŸdaÅŸlaÅŸtırıcı ulusalcılık (modernising nationalism) olduÄŸunu yazmaktadır. Sigmund, ulusal bir kalkınma ve sanayileÅŸme ülkülemi olan bu öğretinin Marks'ınkinden çok Atatürkçülüğe benzediÄŸini, bir yandan yararcı öbür yandan da çaÄŸdaÅŸlaÅŸmayla daha çok ilgilendiÄŸi için Marksçılık-Lenincilikten üstün bulunduÄŸunu vurgulamaktadır. Aynı yazar, Atatürk'ün kurduÄŸu Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 1935'te yayınlayarak Atatürkçülük olarak adlandırılan izlencenin (programın) çaÄŸdaÅŸlaÅŸtırıcı ulusalcılığın ilk uygulaması olarak görülebileceÄŸini söylemektedir.         ÇaÄŸdaÅŸlaÅŸmayı; toplumsalcılık, komünistlik ve saÄŸ kanat tutuculuÄŸu gibi katı ülkülemlerden ayrı ve bir yaÅŸam biçimi anlamında yumuÅŸak ve esnek bir ülkülem olarak gören Japon profesör Masakazu Yamazaki, bu çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ülküleminin, yaÅŸamımızın güdüleyici felsefesi olduÄŸunu, laiklik gerçekçilik, deneysel usçuluk ve ulusalcılık gibi ilkelere dayandığını söylemekte; çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ülküleminin öbür temellerinin saptanması gerektiÄŸini yazmaktadır.          Atatürkçülüğün, ulusal egemenlik ilkesine dayalı demokratik bir ülkülem olduÄŸu ortadadır. Atatürkçülük, toplumsal, siyasal, ekonomik dizgeden çok dahasını, bir yaÅŸam biçimini belirtmektedir. Atatürkçülüğün neo-kemalizm adı altında sözde canlandırma gerçekteyse saptırma giriÅŸimlerine de kesin olarak karşı çıkılmalıdır.         BaÅŸta Maurice Duverger, Bernard Levis gibi ünlü yabancı bilimcilerin de anladığı üzere, Atatürk'ün devrimler sürecindeki yetkeci (otoriter) yönetiminin gerçek amacı, demokrasinin yaÅŸayabilmesi için zorunlu ortamı oluÅŸturmaktır. Atatürk'ü H.C. Armstrong gibi açıkça ve düşmanca "diktatör" olarak adlandıranlar bile, bu yönetimin kendine özgü niteliÄŸini belirterek Atatürk'ün "Türkiye'de bundan böyle bir daha diktatörlük kurulmasını olanaksız kılmak ereÄŸine yönelmiÅŸ" olduÄŸunu belirtmiÅŸlerdir. Dünyada, Atatürk'ün önce yayılımcı sömürgecilikle savaÅŸarak bağımsızlık kazanıp sonra da çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ve demokrasiye hazırlık yolunda izlediÄŸi yönteme "Atatürkçü yöntem" denilmektedir.         Ünlü tarihçi Toynbee ÅŸunu söylemektedir: "... Atatürk, Osmanlı Halifeleri gibi Batı konusunu bütün İslam dünyası içinde çözmeye çalışmak yerine kendini bilinçli bir biçimde sınırlı ancak gerçekleÅŸebilecek bir amaca adadı. Atatürkçülük, kendi başına ayakta kalabilecek çaÄŸdaÅŸ bir Türk devleti yaratmak gereksiniminden doÄŸdu."         Â
Lord Kinross, "Atatürk-Bir Ulusun DoÄŸuÅŸu" adlı yapıtının "Demokrasi Denemeleri" baÅŸlıklı 55. bölümünde ÅŸunları yazmıştır: "... Asıl dilediÄŸi ölümünden sonra ayakta durabilecek ve ülkenin yararına olarak Batı biçimindeki bir demokrasi gibi geliÅŸebilecek bir dizge (sistem) yaratabilmektir. Ayrıca, yabancıların görüşlerine de önem veriyordu. Dışarıda, demokratik ülkelerde, Türkiye'nin tek partili durumu, Batı'ya göre daha aÅŸağı olduÄŸu biçiminde yorumlanıyordu. Avrupalı yazarların Türk dizgesinin görünüşte Batılı da olsa aslında doÄŸulu olduÄŸunu söylemeleri Gazi'yi kızdırmıştı. İsmet PaÅŸa'ya rakip önder olarak beÅŸ yıl önce baÅŸbakanlıktan çekildiÄŸinden beri Paris BüyükelçiliÄŸi görevinde bulunan Fethi Bey'i seçti. Yeni partinin adı Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşılık Serbest Fırka olacaktı. Gazi kendisini çağırtarak yeni partinin baÅŸkanlığını almasını söyledi. Savının (tezinin) temeli ÅŸuydu : 'Türkiye'de tek kiÅŸiye dayanan yönetimin sona erdiÄŸini görmeden ölmek istemiyorum. Demokratik bir Cumhuriyet yaratmak istiyorum.'"        Â
Kurtuluş savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti adıyla tarih sahnesine çıkan yeni Türk devletinin dayanağı "Cumhuriyetçilik"tir. Bu ilke de öbür Atatürk ilkeleri gibi Türk toplumunun gereksinimlerinden doğduğuna göre bunun benimsenmesinde taklitçilik de özenti de yoktur. Osmanlı'da uygulanan mutlakiyet ve meşrutiyet, çeşitli nedenlerle, devletin önce gerilemesine sonra da dağılmasına yol açtığı için ulusun bu yönetimlere dönmesi beklenemezdi. Atatürk şu sözleriyle de uygulamaların Türkiye'ye özgü olduğunu belirtmiştir: "... Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin binbir yıkım ve acı taşıyan yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır..."          Atatürkçü Türk Devrimi ile Ülkülemi'nin temeli çağdaşlaşma olduğuna, Atatürk halkın gönençli (müreffeh) bağımsız, varsıl (zengin) yaşamak istediğini sezdiğine göre yeni yönetim ulusal egemenliği, hiçbir koşul tanımadan ulusa veren, ülkenin yönetiminde doğrudan doğruya ulusu söz iyesi (sahibi) kılan Cumhuriyet olabilirdi.          Atatürk'ü öbür reformculardan üstün kılan, Tanzimat gibi yalnızca yasa ve yönetim alanında kalmayıp bütün yaşamı içeren bir iyileşme istemesiydi. Ülkenin siyasal yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp ulusal egemenlik kavramına çekmek istiyordu. Böyle bir değişiklik pek çabuk olmayacaktı. Bunun nedeni de belliydi. Gücünü tartışmadan değil baskıdan, düşünce özgürlüğünden değil bağılsız koşulsuz boyun eğmekten alan başta aşiretçi ve ümmetçi güçler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Bu nedenle Atatürk siyasal devrimi her şeyden önce bir inanç devrimi olarak görüyordu.          Kurtuluş Savaşı'mızın ordu yönü sonlanıp yurt toprakları silahlı iç ve dış düşmanlardan arındırılınca başta bilgisizlik, yoksulluk olmak üzere silahsız iç düşmanların bütün güçleriyle ayakta kaldığı, ülkenin çağdaş uluslar düzeyinin üstüne çıkabilmesi için çok işler yapılması gerektiği görüldü. Öncelikle toplumda yeni yeni uyanmaya başlamış ulus olmak bilincini pekiştirmek gerekiyordu. Yüzyılların birikimi yanlış inançlar, anlayışlar yüzünden ulusumuz bu bilinçten oldukça yoksun, uzak bir toplum düzeyinde kalmıştı. Belirgin ilkeler üzerinde yeni bir devlet yapılmasının kurulmasına duyulan gereksinim ortadaydı. Bu da ulus olmak bilincinin diri tutulmasına bağlıydı. Böylece Türk toplumunun adı "Türk ulusu", yeni Türk devletinin adı da "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirmiş; devletin dayanağı olan temel Atatürk ilkeleri düşünce ve anlayış olarak oluşmuş, olgunlaşmış ve gelişmiştir. Laiklik, ulusalcılık, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, inkılâpçılık olan bu temel ilkeler, bir bütünü oluşturan, ortak özellikleri bulunan ilkelerdir. Atatürk ilkeleri Türk toplumunun çağdaş gereksinimlerinden doğmuştur. Bu ilkeler, sözlük anlamlarının kapsamından çok daha geniştir çünkü Atatürk bu ilkeleri hem söz hem de uygulamayla yaşama geçirmiştir. Bu ilkeler, bir bütünü oluşturan ögeler olduğuna göre de bunları ayırmaya girişmek yanılgıdır. Bu ilkelerin sağladığı uyum ve bütünlük ek yaklaşımlarıyla birlikte Atatürkçülüğü ortaya çıkarır.          Cumhuriyetçilik, halkın kendi kendini yönetmesi gerçeği üzerine kurulmuştur. Ulus, bu düzende kendi egemenliğine iyedir (sahiptir). Türk ulusu, bir ölüm kalım savaşı olan Kurtuluş Savaşı'nı utkuyla sonuçlandırıp bağımsızlığını elde ettikten sonra ulusun yeniden mutlakiyet ya da meşrutiyete dönmesi söz konusu olamazdı.          Ulusalcılık (Milliyetçilik) ilkesi, toplumun ulaştığı en son aşama olan "ulus" gerçeği üzerine kurulmuştur. Osmanlı döneminde bir Türk ulusalcılığı düşüncesi olgunlaşmamıştı. Devletin yapısı din temellerine dayandığından Türkler kendilerini yalnızca "ümmet" sayıyordu. Oysa Osmanlıyı oluşturan öbür toplulukların imparatorluktan ayrılmasında ulusalcılık akımının etkisi çok büyük olmuştu. Devletin içindeki ögeler kendilerini ayrı birer ulus olarak görürken Türkler, Türklüklerini bilmeyerek çok kez kendilerini "Müslüman'ım." diye tanıtır, kimileri de "Osmanlıyım." derdi. İşte böyle bir ortamda Mustafa Kemal, Türklüğüyle övünüyordu. Övünmekle de kalmıyor Türklük düşüncesini de yayıyordu. Ulusalcılığı bir ırk değil vicdan ve duygu işi olarak görüyordu: "Dini, mezhebi, dili ne olursa olsun kendini Türk hisseden, kendini Türk bilen herkes Türk'tür." diyordu.          Halkçılık ilkesiyse halk gerçeğine dayanmaktadır. Atatürk, Türk halkı sözüyle ülkede oturan, o ülkeyi yurt bilen, yazgısını o ülkeye bağlamış kişileri anlatmaktadır. Atatürkçülüğün halkçılık ilkesinde toplum arasında sınıflaşma yoktur. İşçisi, memuru, süeri (askeri), sanayicisi, tecimeni (tüccarı) ve öbür bütün meslek öbekleriyle Türk toplumu bir eşitlik dengesi içindedir. Türk halkı bir bütündür. Atatürkçülükte Komünistlikte olduğu gibi sınıf çatışması ve çıkarlarına yer yoktur. Üstelik sınıflar arası çıkar çatışmasının önlenmesine çalışılır. Atatürkçü halkçılıkta hiçbir kişi, sınıf, zümre topluluğa egemen olamaz. Egemenlik halkın bütününe ait bir güçtür.          Laiklik ilkesiyle, devlet işleri din işlerinden ayrılır. Tanrı ile kul arasına hiç kimsenin girmemesi sağlanır. Atatürk, "Din bir vicdan konusudur. Herkes vicdanının buyruğuna uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz yalnızca din işlerini, devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz. Art düşünceye ve eyleme dönüşen bağnazca hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz." demiştir. Biliyoruz ki bir mezhebi, bir zümreyi tutan "resmi din" anlayışı kanlı kavgalara yol açmıştır, açmaktadır. Yine biliyoruz ki din, tapınaklar ve yürekler içinde kaldıkça kardeşlik, huzur kaynağı olmuştur. Dini, politikanın, kişisel çıkarların aracı olmaktan koruyan yol laikliktir. Düşünce, vicdan, din ve tapınım (ibadet) özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, ulusal egemenliğin bağılsız koşulsuz dayanağıdır.          Devletçilik ilkesiyle de ekonomi bakımından kalkınmada uygulanacak yöntem belirlenmiştir. Atatürkçü devletçiliğe göre bireyin kişisel etkinlikleri ekonomide kalkınmanın temel kaynağı olmalı yalnızca ulus yaşamında önemli olup da bireyin yapamayacağı ya da yapmak istemediği işlerin devlet eliyle yürütülmesidir. Atatürk bu ilkeyi şöyle açıklıyor: "Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik ilkesi sosyalizm anlayışına dayalı Kollektivizm ya da Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik girişim ve etkinliğe meydan bırakmayan bir sistem değildir." Atatürkçülüğün devletçilik ilkesi "karma ekonomi" anlayışına dayanmaktadır. Atatürk'ün ekonomi politikası da yücelmesi için varlığını adadığı Türk ulusunun ekonomik kalkınma gereksinimlerinden doğmuştur. Atatürk her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da ulusun büyük gereksinimlerine en kısa sürede yanıt verecek ve ekonomiyi yönetenlere ışık tutacak bir kalkınma modeli oluşturmuş, bu modeli uzun yıllar uygulatarak pek çok engeli aşıp çok büyük sonuçlar elde etmiştir. "Demokratik düzen içinde dengeli ve hızlı, planlı bir karma ekonomi" olarak tanımlanan bu kalkınma modeli, çağın büyük ekonomistlerince ancak 1960'lardan başlayarak uygulamaya konulabilmiştir. Atatürk bu ekonomi anlayışını daha Kurtuluş savaşı'nın barut kokularının dağılmadığı 1922 yılının Mart ayında Kamutay'ı (Büyük Millet Meclisi) açış söylevinde anlatmıştır. Bu görüş sözde de kalmamış, Atatürk 1933-1937 Birinci sanayi Planı'nı, dünyada ilk kez olmak üzere, uygulamaya koymuştur. Atatürk, planlı kalkınma ekonomisine geçmeden önce dönemin yerli ve yabancı uzmanlarına ekonomik raporlar hazırlatmış, o dönemde uygulanan "kapitalist" ve "sosyalist" öğretileri özenle incelemiş sonunda Türkiye'ye özgü kendi modelini ortaya koymuştur. Atatürk, sosyalizm ve kapitalizmin ikisini de reddederek bir üçüncü ekonomik kalkınma yoluna girmiştir. Büyük bir önsezi, uzun çalışma, tartışma ve denemelerle oluşturduğu kalkınma modelinin belirli politikaları ve bu politikaları uygulama araçları vardır.         İnkılâpçılık ilkesi, Atatürkçülüğü diri tutan ilkedir. Us ve yaşamdaki sürekli değişmeleri karşılar. Bu ilke Atatürk'ün eşsiz bir özelliğinin yansımasıdır. Çünkü dünyadaki hiçbir inkılâpçı, düşünür ya da önder statükoculuğa düşmüştür.          Atatürk'ün temel görüş ve hedefleri çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak, ulusal birlik ve bütünlük, yurtta barış olarak özetlenebilir. Atatürk çok yönlü bir önder olduğundan Atatürkçülük de çoğulcu (pluralist) bir ülkülemdir (ideolojidir).          Ulusal bir ülkülem olan Atatürkçülük, herhangi bir yabancı görüşle açıklanamaz. Çünkü Atatürkçülük, Türk yurdu ile ulusunun doğasından, tarihinden ve gereksinimlerinden doğmuş; dünyadaki pek çok ülkeye örnek olmuştur. Sonuçta Atatürkçülük aşırı sağ ve aşırı sola ödün vermeyen, kişi saygınlık ve onuruna inanan, ulusal, usçu, insancıl, bilimsel ve statükoculuğu yadsıyan atılımcı bir görüştür. Türk ulusunun çağdaşlaşmasını sağlayacak anlayış ve dizgeyi (sistemi) kapsar. Atatürkçülüğün ana felsefesi de Atatürk'ün anlatımıyla "Ülkeyi bayındırlaştırmak, ulusu varsıl (zengin), gönençli (müreffeh) ve mutlu etmektir. Yani bir gruba, bir sınıfa, tabakaya ya da kişisel çıkara değil Türk ulusu ve Türk ülkesine hizmettir."          Atatürkçülüğün bir hedefi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmaktır. Uygarlık kavramı, Atatürk'ün konuşmalarının pek çoğunun hareket kaynağıdır. Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmanın koşulunun bilimsel olmak olduğunu vurgulamıştır. Bir başka hedef, ulusal birlik ve bütünlüktür. Yine Atatürk'e göre çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmanın ön koşuluysa "Yurtta barış, dünyada barış" için çalışmaktı. Yurt içinde barış düşüncesinin kaynağı şuydu: Osmanlıda yapılması düşünülen ıslahatlar sırasında iç çekişmeler, isyanlar, sokak kavgaları başarıyı engellemişti. Kurtuluş Savaşı'nda da ayaklanmalar yer yer dış düşmandan daha çok zarar vermişti. İşte bunun içindir ki Atatürk öncelikle iç huzur ve barışı sağlamayı sonra da dış düşmanlarla mücadeleyi tasarlamıştır. Bu tasarısını şu sözlerle belirtiyordu: "Ülke, dayanışmaya bağlı bir birliğe muhtaçtır. Sıradan politikacılıkla ulusu parçalamak hainliktir. Toplumsal düzenimizi bilerek ya da bilmeyerek bozan bozguncu kimselere hoşgörü göstermeyeceğiz." Öbür yandan Türkiye dünyanın en duyarlı ve kritik bölgesinde bulunduğu için Türk ulusunun eksiklerinin tümleyerek kalkınması için dünya barışının sürmesine gereksinim vardır.          Atatürkçülük, kişilere ve toplumsal gruplara geniş özgürlük tanımakla birlikte diktacı ve şeriatçı uçlara yer vermeyen bir özgürlük düzeni kurmuştur. AB'YE HAYIR! VAR OLSUN 82. İL MÜCAHİT KIBRIS!
Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne