|
Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “Atatürk” adlı yapıtına, “Biz gözlerimizi dünyaya bir bozgun havası içinde açtık. ilk gençlik yıllarımız bir ulusal kahramanın özlemiyle geçti” sözleriyle başlar. Babaları Moskof seferlerini, Rumeli ayaklanmalarını, Arap isyanlarını, yabancı müdahelelerini anlatır; Avrupalılardan saygı ve korkuyla söz eder. Limanlarda yabancı savaş gemilerinin arasıra görünüşü ya da bir frenk hükümdarının ülkeye ayak basışı, halkı coşturan görkemli bir olaydır. Çünkü halk, onları-kendisine ve devletine güveni kalmadığından- alınyazısına egemen güçlerin birer simgesi olarak görür. Bir gençlik ki yirmibeş yıl boyunca, bütün değerleri altüst olmuş, yıkık bir ülkede, yüzyıldır itilip kakılan bir toplum içinde “ulusal gurur” yarası kanayarak sürünür. Arasıra başını kaldırır ve seslenir: Nerede sabah yıldızı?... Yurt dışında “kaçak” diye anılan birtakım Türkler dolaşır. Bunlar “Jön Türkler”dir; ne yaptığını bilmez mutsuzlar, diyar diyar gezen özgürlük dilencileridir. Ne var ki başkalarının özgürlüğü acı bir lokmadır. Gözleri hep ana yurda çevrik, sorarlar: Nerede o ulusal kahraman?... Bu gençlik Meşrutiyet şarkılarını saçmalık olarak görür; salaş tiyatrolara çıkarılan “özgürlük kahramanları”na dönüp bakmaz bile... Yaşadığı XIX. yüzyıl sonu, Avrupa’da, büyük bir “yadsıma ve çözülme dönemi”dir. Toplumun perişanlığına, bayağılıklarına, yalan ve şarlatanlıklarına bu dönemin felsefesiyle bakar. 31 Mart ve onu izleyen terör döneminin öne çıkardığı politik şefler; onu ya güldürür, ya tiksindirir, ya da kayıtsız bırakır: Hareket ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa bir “sakallı kukla”ya dönüşür. Kişiliğinde, önce destanî bir kudret sezdikleri Enver; Saray’a damat olunca, birden öbür paşalar sırasına düşer. Merkez Komutanı Cemal Bey’den yalnızca korkulur. Talât Bey’in ne olduğu bir türlü anlaşılamaz. Tam bu sırada, büyük bir ozan, Tevfik Fikret sesini yükseltmeye başlar. Çoğu, onun haykırışlarında, kendi başkaldırılarını bulduğunu sanır. Yoksa, beklenen kahraman o mudur? Sonuç düş kırıklığıdır: Çünkü o da sadece yazmak ve yakınmakla, öfkelenmekle yetinmektedir. 1911’de Trablus elden gider; 1912’de Balkan Savaşı çıkar. Bina artık çatırdamaktadır. ülke baştanbaşa panik içindedir. İstanbul; yaralı, koleralı, kaçak askerlerden, göçmen kafilelerinden mahşer yerine döner. Beyoğlu kaldırımlarında Avrupalı ve tatlı su frenkleri, bu kalabalığa küçümsemeyle bakmaktadır. Avrupa başkentlerine “ricacı heyetler” gönderilir. Ancak ya kapılar yüzlere kapanır, ya da ufak “merhamet sadakaları” uzatılır. Gerçekte, Avrupa bu duruma için için sevinmektedir: Yüzelli yıllık düşleri; sonunda gerçekleşecek, Türkler Avrupa’dan atılarak Asya içlerine sürülecektir. Yeryüzünde yalnız Türk ulusu haksız, yurtsuz ve kimsesizdir. Herkes ikiyüz yıldır özlemiyle yandığı ulusal kahramanı sormaktadır: Hani çoban nerede? Birdenbire gençlik, ilk kez, belli bir amaca yürüyen insanların gücünü, çatısı altına sığınacağı bir “tapınak” bulur: Türkocağı... İçindeki Buda heykelini andıran adam, Ziya Gökalp; sürekli, “gelecek olan bir kurtarıcı ”dan söz etmekte, “Ulusal kahraman, bir birey değil, ulusun somut simgesidir” demektedir. Ancak Sarıkamış faciasının ardından, bu unvanı Enver Paşa’ya verince, gençlik yeni bir düş kırıklığına uğrar. Çöküş sürmektedir: Doğu illerinin bir kaçı daha elden gitmiş; Suriye, Filistin ve Arabistan’ı içine alan güney imparatorluğu yıkılmak üzeredir. Bu çöküşte bir trajedi heybeti değil, bir güçsüzlük, miskinlik ve beceriksizlik vardır. Gençlik kendinden utanmakta, yöneticilere karşı öfke solumaktadır. Birden, Çanakkale savunmasının yankıları her şeyi değiştirir. Gerçi düşman akla durgunluk verecek ölçüde güçlüdür. Bellibaşlı şahsiyetlerin Anadolu’ya kaçtığı, bugün yarın Padişah’ın bile Konya’ya sıvışacağı söylenmektedir. Ancak halk hiç korkmamaktadır. Yüreğinde delice bir güven vardır. Çanakkale Savaşı, dilinde bir “İlyada” destanına dönüşmüştür. Bu destanda, “keskin profili, otuzikilik topların aralıklı ateşinde parlayıp sönen bir genç kahramanın yalın endamı” çizilmektedir. Bir avuç askeriyle, gülle, kurşun ve şarapnel sağnağında ileri atılıyor, düşmanın sıra sıra topları üzerine saldırıyordu. Ateşte yanmıyor, kurşun işlemiyordu. Kimdi bu adam? Halk “Mustafa Kemal” diyordu! Genç Yakup Kadri, Mustafa Kemal’in adını ilk kez böyle işitir. Zaman geçer. Yazarımız, Mayıs 1919 sonlarında, İtilâf Devletleri’nin utkusunu kutlayan bir Avrupa kentinde başı eğik, gözleri yaşlı dolaşmaktadır. Yunan ordusunun İzmir’e çıktığını, çocukluğunu geçirdiği Manisa’nın işgalini duyar. Kendini yurtsuz, bayraksız, lânetli bir insan olarak görür. Gazetelerde ülkesi hakkında hergün yeni bir idam hükmüne rastlar. Türk olduğu için alay ve hakaretlerle karşılaşır. Bu cehennem atmosferinde, birgün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözleri bir gazete satıcısında, bir gazetenin şu başlığına ilişir: “Bir Türk generali İtilâf Devletleri’ne karşı yeniden savaşa hazırlanıyor.” Titreyerek gazeteyi alır ve okur: “Mustafa Kemal adında bir Türk generali...” O anda büsbütün başka bir adam olur; çektiği işkence bile zevke dönüşür ve âdeta sayıklamaya başlar: “Gideceğim, onun bayrağı altına, onun bayrağı altına...” Ulusal kurtuluş savaşının kutlu yolu gözlerinin önüne serilir. Yüreğinde derin bir güven ve dinginlikle “Mustafa Kemal, Mustafa Kemal,..” diyerek, O’na doğru yürür. O’nun yüzünü henüz görmemiş, sesini işitmemiştir. Arasıra, imzasını bir bildiride görmek, en büyük coşku kaynağıdır. Biri “Emperyalistler bilmelidir ki...”, öbürü “Ulusal irade her sorunu çözer” diye başlayan bu bildirileri herkesle birlikte, bir muska gibi koynunda saklar. Çünkü onlarda kendi sesini, kendi düşünce ve duygularını bulur. O sözlerde sanki bütün bir Türk ulusu konuşmaktadır. Bir adam, bir ulus hâline gelir. Sabah Yıldızı doğar, ortalık aydınlanır: Varlığı sona ermiş sayılan bir ulus üç yılda bağımsızlığını kazanır; onbeş yıl içinde bilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan ulusal, çağdaş ve onurlu bir devlet sahibi olur. Zaman akmayı sürdürür. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde bir gedik tam giderilememiş... Yıl 1980: O gedik büyümeye başlıyor! Toplumsal yapısı ve değerleriyle, ekonomisi ve dış politikasıyla, 1923 Cumhuriyeti sislere karışıp, yerini Osmanlı tipi bir cumhuriyete bırakmakta... Cumhuriyet’in büyük başarısı olan hukuksal ve kurumsal yapı birliği, yeniden Osmanlı’nın o uğursuz ikili niteliğini kazanıyor. Bütün eğitimde ve kültür alanında, skolastik-dinsel eğitim ve koşullandırma hızla yayılıyor. Devrim yasaları rafta unutulmuş. Osmanlı’nın Tanzimat sonrası “sanayisiz kumarhane ekonomisi”ne geri dönülüyor: Devlet borç batağında, ancak lüksü yerinde. Yolsuzluk alıp yürümüş. Cumhuriyet kuşağının alın teri sanayiler sökülüp atılıyor. Ekonomi “girişimci ve işçisiz” bırakılıyor. Lüks tüketimden başka bir şey bilmeyen, borsa-faiz-döviz spekülasyonuyla tıkınan “zengin, açgözlü bir sınıf” türemiş. Bu sınıf, biraz parası olan halkı da peşinden sürüklüyor. Herkes köşeyi dönme sevdasında... çalışarak zengin olmak “enayilik,” bütün bu rezillikler “yükselen değerler” sayılıyor. Toplum yeniden “Düvel-i Muazzama”nın kıskacına düşmüş; Osmanlı’nın batışını hızlandıran oyunlar yine gündemde: Mikro-milliyetçilik, terörist eylemler, sahte barış gönüllüleri, içtenliksiz “insan hakları” türküleri, askeri yardımı kesme tehditleri, silah ambargosu, Patrikhane’nin körüklenmesi, dış borcu yeni borçlarla ödeme turları, çağdaş Düyun-u Umumiye’nin “Devleti küçült, KİT’leri sat, askeri harcamayı kes, onu yap, şunu yapma” buyrukları… Sanayiler, bankalar, limanlar, madenler, topraklar satılıyor… Bütün bir Vatan satılıyor dolar karşılığında. Tık yok insanlarımızda! Güç “vizyon”cularda, 2. cumhuriyetçilerde, kuklalar, hacılar, bölücüler, Ampulcular, Amerikancılar, AB’cilerde... Pazarlamacılarda... Olacak şey değil! Atatürk’ün o pırıl pırıl cumhuriyeti elden mi gidiyor? Yurtseverler kırgın, dağınık, başları eğik; kaygılı, öfkeli ve üzgün... Yıl 2008 !... Türkiye sömürgeleşmenin son safhasında… Karanlık bir şeyler oluyor Türkiye’de… Ve yine o bekleyiş, yine o özleyiş: Nerede... Nerede Sabah Yıldızı? http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=202&Itemid=1
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne