GENÇLER, ATATÜRK'Ü TANIYIN!.. / Prof. Dr. Cihan Dura
Çarşamba, 16 Temmuz 2008 05:47

Nereden baksa güzel, nereden baksan güzel Yekta G.. Özden
O’nun büyük bir tutkusu vardır. Bu tutkuyu çok genç yaşta edinir. Son nefesine değin de korur.
Tutkusu, ulusuna hizmet aşkıdır. Ancak inanmıştır ki ne denli büyük görevler alırsa, ulusuna o denli büyük hizmetler edecektir. Bunun içindir ki gün gelecek, kimsenin göze alamadığı görevleri “Ben yaparım” diyerek üstlenecek, Conkbayırı’nda bütün ordu birliklerinin emrine verilmesini isteyecek, Erzurum ve Sivas kongrelerinde başkan, Kurtuluş Savaşımızda Başkumandan olacaktır!

Harp Okulu’nda çok çalışkan, düzenli ve disiplinli, özgürlüğüne ve bağımsızlığına düşkün, kendini yetiştirme ve ilerleme tutkusuyla dolu bir gençtir.
İnanmıştır ki “İnsanca yaşamak isteyen; insan olmak nitelik ve gücünü kendinde görmeli, bu uğurda her özveriye göğüs germelidir.”
Tehlike, ömrü boyunca, biricik arkadaşıdır. Karşısında, kılı kıpırdamaz; çünkü inanır ki “Tehlike insandan kaçar.” gün gelecek, Erzurum’dan İzmir’e sağ elinde tabanca, sol elinde sehpa, öyle yürüyecektir.
1904’de, yüzbaşı iken, Suriye’ye sürülür. O geri döner! Tıpkı 1921 Ağustos’unda, kırık kaburgasıyla savaş meydanına döndüğü gibi... Kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”nin ilk toplantısında “Tarih biz çocuklarından görev beklemektedir. Despotlukla savaşacağız; buraya onun için geldim” diye haykırır. Daha 29 yaşında iken, Olimpos’ta, arkadaşlarıyla oturduğu masanın umutsuz sessizliğini “Neden bir Mustafa Kemal çıkmasın?” diyerek yırtar.
Cephelerde ateş altında, çadır ve siper yaşamında gelecekte yapacaklarını düşünür. İmparatorluğun yakın geleceğini kestirmeye çalışır, planlarını buna göre yapar. “Millî Misak”ın esaslarını, daha 1907’de belirler.
Şam’da Mazhar Müfit’i uyardığı gibi, bir dâvâ adamı “Bugünün değil, yarının adamıdır.” Bir dâvâ adamı değişmez. Bunun içindir ki, yıllar sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak da “Geleceği, geleceğin Türkiye’sini, geleceğin halkını düşünmek benim görevim...” diyecektir.
Ayaklarında çaresizliğin prangaları, “ulu girişim”in peşinde tek başına yıllarca yürür. Öncülerinden olduğu 1908 Devrimi’nin politik onurundan yoksun; uzun süre adsız bir subay olarak kalır. Askerî dehasını bilenlerin bile, hakettiği mevkii vermek konusu açılınca, ağızları kilitlenir. Çünkü “Kemal’in tutkusuna sınır yoktur.” O yüzdendir ki arkadaşları onu birer birer geçip gider. Mustafa Kemal ise, mesleğinin her derecesini, kendi pazısının gücüyle koparıp alır. Harp Okulu’nda öğrenci iken, A. Fuat Cebesoy’a “Rütbelerimizi, despot bir padişaha kul köle olarak değil, mesleğimizde şerefle hizmet ederek, savaş meydanlarında kazanacağız” diyen o değil midir?
Hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmaz. Ordu içindeki çekişme ve didişmeleri; hakkını arayan bir subayın kişisel tutkusundan çok, tasarladığı ulu girişimi gerçekleştirme olanaklarına kavuşma kararlılığından kaynaklanır. Anafartalar kumandanlığını çetin savaşımlarla elde eder. 3’üncü Ordu Müfettişliği’ne atanmak için de kapalı kapıları bütün gücüyle zorlayacaktır. Yıldızının parladığı Anafartalar utkusundan sonra da, çevre yine duygusuz, yine kayıtsız ve kuşkuludur. O ise, uyarma görevini ısrarla sürdürür; ancak kapılar yine açılmaz. Yazdığı destan örtbas edilir. Unutulsun diye ucra ve ıssız cephelere, gözden düşenlere özgü pasif görevlere yollanır.
Mütareke’de İstanbul’da kadro dışı bir generaldir. Ancak ulu görevin heyecanı ilk günkü kadar tazedir. Çünkü inanmıştır ki “Bir fikre bağlanmak, o fikirde durmak gerekir.” Umut dolu, sanki dev bir ordunun kumandanıymış gibi sağır kapılara yüklenmeyi; “karanlıklar, ahlâksızlıklar, şarlatanlıklar ortasında salt vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeyi” sürdürür. Dile getirdiği acı gerçeklere, Padişah’ın yanıtı göz kapaklarını indirmek; öbürlerininki, kulaklarını tıkamak olur.
Boş yere Saray’dan nâzır konaklarına, konaklardan yurtsever evlerine koşar; usanmadan anlatır ve uyarır. Tepkiler utanç vericidir: “Bu ordusuz kumandan Düvel-i Muazzama’ya karşı bir direnmeden mi söz ediyor? Bir Amerikan mandası neyimize yetmez?” Buna karşılık o, içinden, 1915 Nisan’ında Kemalyeri’nde askerlerine verdiği buyruğu tekrarlar: “Bir adım bile geri gitmek yoktur!” Yalnızca ideali uğruna, her aracı denemeyi, en zır delilere akıl ve mantık, en ahlâksızlara erdem dersi vermeyi sürdürür.
Büyük İnsan!.. Dâvâsı uğruna, bir İsa gibi daha ne zilletlere, ne işkencelere katlanacaktır.
O çelik irade, aralıksız indiregeldiği darbelerden, önündeki engeli bir yerden yıkarak, sonunda bir geçit bulur: Cebinde 3’üncü Ordu Müfettişliği’ne atandığına dair talimatname, Harbiye Nâzırlığı’ndan çıkarken, önünde Anadolu, “kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibidir.”
19 Mayıs 1919’da Samsun’dadır. Kararı “Ya bağımsızlık, ya ölüm” dür. Manda ve bölgesel kurtuluş önerilerine dönüp bakmaz bile... Görevini evrelere ayırır. Ulusal örgütlenmeyi başlatır. Ordu birlikleriyle bağlantı kurar. Halkı uyarmaya koyulur.
Her girişiminde, sonuç alıncaya dek, “24 saat, 48 saat, gerekirse 70 veya daha fazla saat, asla uyku belirtisi göstermeden çalışır. Yanındakileri de çalıştırır!” Bu insanüstü istek ve gücün ardındaki giz nedir? 1912’de Libya’da Derne Osmanlı Kuvvetleri Komutanı iken yazdığı gibi “Vatan’ın kesinlikle kurtulacağı, ulusun kesinlikle mutlu olacağı” inancı mı? Peki, bu kesin inancı nereden alıyordu? Acaba, büyük tutkusunun gerektirdiği özveri duygusundan mı? Yoksa, “amacına doğru yürürken, yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görme” yeteneğinden mi? Kuşkusuz, bunların her ikisinden!.. Hem duygunun, hem aklın bir araya gelip oluşturduğu o görkemli sentezden!.. F. Rıfkı Atay’ın dediği gibi, “yalnız bir vatan adamı değil, aynı zamanda bir bilim adamı” olmasından!..
Ancak bir “uyarıcı”nın çileleri biter mi? Ulu görevi gerçekleştirme planının her aşamasında daha ne çetin engellerle boğuşmak zorunda kalacaktır! Daha iki ay dolmadan görevden alınır, tutuklanmak istenir. Erzurum Kongresi’ne katılmak, başkanlığı almak, Heyet-i Temsiliye’ye girmek için -hattâ en yakın arkadaşlarına karşı- neredeyse bir “meydan savaşı” verecek; Sivas Kongresi’nde, binbir muhalif akımla çarpışacaktır. Aleyhindeki gizli kararları aşacak, İstanbul Hükümeti’nin türlü entrika, dolap ve fesatlarıyla uğraşacaktır.
Bu bitmez tükenmez zorluklar içinde, onun yine tek kaygısı vardır: Görevini eksiksiz yerine getirmek! Bunu da, Kongre’nin, bütün vatanı, bütün düşmanlara karşı, topyekün savunma kararlığını göstermesini sağlayarak başarır.
1920’de bile, kimi Kuva-yı Milliye liderleri Mustafa Kemal diye birini tanımamakta, Çerkes Ethem adlı çete reisi, Meclis’de bir Anafartalar kumandanından daha çok saygı görmektedir! Yakup Kadri’nin yazdığı gibi, o gururlu insan; bütün bunlara, hattâ daha da ağırlarına, özverinin son sınırlarını zorlayarak, boyun eğer. Nefsiyle savaşarak, onurundan, gönlünden, sinirlerinden vererek... Hep onun için, o büyük tutku için!.. Çelikten bakışı ulu idealinden zerre kaymadan, dosdoğru yürür. Çünkü “Sorun kendisi değildir, vatandır, gittiği yoldur.” Yüksek muhakeme ve öngörü yeteneğine, iki “İnönü Utkusu” ve Çerkes Ethem’in tepelenmesi de eklenince, otoritesi yavaş yavaş kök salmaya başlar.
Ancak yol daha çok uzundur; daha nice başka engellerle doludur. Başkanlık yaptığı Meclis’de, aleyhindeki milletvekillerinin, eski ittihatçıların, hilafetçi ve feodal grupların didişmelerini, oyunlarını, çelmelerini etkisizleştirmeye çalışır. İftiralara, dedikodulara, kıskançlıklara göğüs gerer. Dinin ya da Halife’nin emirleri, fetvalarıyla yakılan isyan ateşlerini bastırır. Anadolu’yu hiç görülmemiş bir güvenliğe kavuşturduktan sonra bile, kendi yurdunun bağrında bir barut fıçısı üzerinde oturur gibidir. Ordu Kütahya ve Eskişehir’den çekilince, karşıtları; “Niçin cepheye gitmiyor?” diye homurdanarak, iyice azgınlaşır.
Durumu fırsat bilip tuzaklar kurarlar.
O zerre değişmez: Bütün bu olumsuzlukları -sanki bekliyormuş gibi- gözlerinde yine o çelik parıltılar, kendinden emin, gülümseyerek karşılar. İnanılmaz ölçüde sabırlı ve serinkanlı, davranışlarında dengeli ve hesaplı; heyecandan çok, aklın ölçülerine bağlıdır. Hep inanmıştır ki bir görev ve sorumluluk adamı teslim olmaz. Damarlarına işlemiş görev duygusundan, akıl, mantık ve sezgiden aldığı güçle, yalnızca ulu görevinin gereklerini düşünerek, telaşsız, dinginlikle karşı konumunu belirler; önlemlerini alır.
Olayları ve koşulları doğal karşılar; ancak baş eğmez. Onları yeniden işler ve kurar. Bu karakter özellikleriyle, arkadaşlarına da umut ve yürek pekliği verir.
Çok geçmez; politik düşmanlarının karşısına, 30 Ağustos Meydan Savaşı’nın tunçtan galibi olarak dikilir. Ancak karşısındaki engelleri, ne bu utku, ne Dumlupınar, ne İzmir, ne Mudanya utkuları tüketir: Topal Osman olayında mahkemelere sürüklenmek, Meclis’deki muhalefet grubu tarafından vatandaşlık hakkından yoksun bırakılmak istenecektir. Daha da acısı, suikastlarla karşı karşıya kalacaktır. Bütün bu aşağılıklara yanıtı, yine alçakgönüllü, yine soylu, yine görkemli olacaktır. İçi kan ağlasa da... Hep onun için, o ulu görev için!..
O görev “Ulus egemenliğine dayalı, tam bağımsız çağdaş bir Türk devleti kurmak”tı. Sonunda, bu büyük işi başarır! Tutkuyla, çalışmakla, akılla, bilgiyle, gerçekçilikle, sebatla, yiğitlikle, özveriyle!..
Ey Türk Genci! Şimdi görev senin omuzlarındadır. Emaneti koruyacaksın!
Nasıl mı? Atatürk’ün hayat ve görev anlayışından çıkardığımız ilkelerle:
-Asla vazgeçmeyeceğin en büyük tutkun, ulusuna hizmet aşkı olsun.
-Çalışkan, düzenli, disiplinli ol. Hem vatan adamı, hem bilim adamı ol. Özgürlüğün ve bağımsızlığın üzerinde titre. Kendini iyi yetiştir; bulunduğun yerle yetinme, daima ileriye…, hep ileriye!...
-Bu dünyaya “insan” olarak değil, “insan” olmak üzere geliriz. Öyleyse insanlaşma bilincini uyanık tut. İnsan olma nitelik ve gücünü sürekli artır.
-Düşünülebilecek en zor görevleri, erişilebilecek en büyük makamları hedefle.
-Tehlikeden yılma. Yalnız ve adsız olmaktan, anlaşılmamaktan, dışlanmaktan da… Hayatta her dereceyi, kendi pazının gücüyle al.-Tahmin yeteneğini geliştir. Plan yap. Gelecekte olacakları kestir, yapacaklarını düşün. Yalnız ufku değil, ufkun ötesini de gör. Bugünün değil, yarının adamı ol.
-Tüm uğraşların, çekişme ve çabaların; tasarladığın büyük planı gerçekleştirme hedefine yönelik olsun.
- Ulu görevine sımsıkı bağlan, o görevde ulu kayalar gibi dik dur. Yirmi yaşında da, kırk yaşında da, yetmiş yaşında da taptaze bir heyecanla, sanki daha dün başlamış gibi!
Koş, yaz, anlat, uyar, çağır! Duyan mı yok, gelen, katılan mı yok? Yine koş, yaz, anlat, uyar, çağır! Yine, yine koş, yaz, anlat, uyar, çağır! Her zorluğa katlan. Bir adım bile gerileme. Usanmadan yine, yine, yine… Koş, yaz, anlat, uyar, çağır!
-Kendine güven, sonunda her engeli aşacak, mutlaka bir çıkış yolu bulacaksın. İşte o zaman, doğru bildiğin çözümden şaşma. Görevini evrelere ayır, insanları uyar ve örgütle. Hiç doymamacasına çalış ve çalıştır.
-Ancak yine engellerle, yine zorluklarla, aşağılama ve iftiralarla, yine entrikalarla, tuzaklarla, hattâ suikastlarla karşılaşacaksın. Ama sen kendinden emin, bunların hepsine karşı duracaksın, çünkü senin tek bir hedefin var: Ulu görevini eksiksiz yerine getirmek!
-Kısacası başarmak için,“Büyük” olacaksın!
“Büyük olmak için, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin. Hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise, onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.
“Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen, buna karşı direneceksin. önüne sonsuz engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, bu engelleri aşacaksın.
“Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin. ”

Kaynak: Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, ist.,2005, ss.795-799.

http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=197&Itemid=1



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_005.jpg

En Son Yorumlar