|
NUTUK Sakarya Zaferi, İç ve Dış Olaylar Sakarya Meydan Savaşı SaygıdeÄŸer baylar, olayları Sakarya Meydan Savaşına deÄŸindirmek istiyorum. Ama bunun için, izin verirseniz, ufak bir baÅŸlangıç yapacağım. İkinci İnönü Savaşından sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra, 10 Temmuz 1921 gününde, Yunan ordusu yeniden cephemize karşı, genel saldırıya geçti. Bu saldırıdan önceki günlerde iki yanın durumu şöyle idi: Bizim ordumuz baÅŸlıca, EskiÅŸehir'de ve EskiÅŸehir kuzeybatısındaki İnönü dayangalarında ve Kütahya-AltıntaÅŸ dolaylarında yoÄŸunlaÅŸtırılmıştı. Afyonkarahisar yöresinde iki tümenimiz vardı. Geyve'de ve Menderes bölgesinde ise birer tümenimiz bulunuyordu. Yunan ordusu da, Bursa'da bir ve UÅŸak doÄŸusunda iki kolordusunu toplu bulunduruyordu. Menderes'te de bir tümeni vardı. Yunanlıların bu saldırısı üzerine yapılan ve Kütahya-EskiÅŸehir SavaÅŸları adıyla anılan bir sıra savaÅŸlar vardır. On beÅŸ gün sürmüştür. Ordumuz, 25 Temmuz 1921 akÅŸamı büyük kısmıyla Sakarya doÄŸusuna çekilmiÅŸti. Ordumuzun çekilmesini zorunlu kılan nedenlerin dayanaklarını belirteyim: İkinci İnönü Savaşından sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda Yunan ordusu saldırıya baÅŸladığı zaman ulusal hükümetin ve savaşımın geliÅŸimi, bizim daha genel seferberlik yapmamıza ve böylece ulusun bütün kaynaklarını ve araçlarını, baÅŸka hiçbir ÅŸey düşünmeksizin, düşman karşısında toplamaya uygun ve elveriÅŸli görülmemiÅŸti. İki ordu arasındaki kuvvet, araç ve koÅŸullar oransızlığının elle tutulur baÅŸlıca nedeni budur. Bunun sonucu olarak tümenlerimizin özellikle taşıtlarını daha saÄŸlayıp tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu saldırı karşısında bizim askerlik yönünden temel ödevimiz, ulusal savaşımın başından beri izlediÄŸimiz ödevdi ki; o da: "Her Yunan saldırısı karşısında kaldıkça bu saldırıyı, direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurmak ve boÅŸa çıkartmak, yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak" diye özetlenebilir. Son düşman saldırısı karşısında da bu temel ödevi gözden uzak tutmamak gerekliydi. Bu düşünce ile 18 Temmuz 1921 günü İsmet PaÅŸa'nın EskiÅŸehir güneybatısında, Karacahisar'da bulunan karargahına giderek durumu yakından inceledikten sonra, İsmet PaÅŸa'ya genel olarak ÅŸu yönergeyi vermiÅŸtim: "Orduyu, EskiÅŸehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya büyük aralık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doÄŸusuna deÄŸin çekilebilirsiniz. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaÅŸacak ve yeniden destek örgütleri (menzil hatları -lojistik) kurmak zorunda kalacak; her halde ummadığı birçok zorluklarla karşılaÅŸacaktır. Buna karşılık, bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elveriÅŸli koÅŸullar içinde olacaktır. Bu yolda hareketlerimizin en büyük sakıncası, EskiÅŸehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doÄŸabilecek manevi sarsıntıdır. Ama az zamanda, elde edebileceÄŸimiz baÅŸarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliÄŸinden ortadan kalkacaktır. AskerliÄŸin; gereÄŸini duraksamadan uygulayalım. BaÅŸka türden sakıncalara karşı koyarız." Ordunun Başına Geçmemi İsteyenler Baylar, gerçekten düşündüğüm manevi sakıncalar hemen görüldü. İlk duyarlıklar Meclis'te belirdi. Özellikle karşıcıllar karamsarlık dolu söylevlerle yaygaraya baÅŸladılar: "Ordu nereye gidiyor, ulus nereye götürülüyor? Bu gidiÅŸin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz! Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek etmenini ordunun başında görmek isterdik..." diyorlardı. Bu anlamda söz söyleyen kiÅŸilerin anıştırmak (ima etmek) ve anlatmak istediklerinin ben olduÄŸum kuÅŸku götürmezdi. En sonu, Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek: "Ordunun başına geçsin!" dedi. Bu öneriye katılanlar çoÄŸaldı. Buna karşı olanlar da vardı. Baylar, bu görüş ayrılıklarının nedenleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir kez, benim eylemli olarak ordunun başına geçmemi önerenlerin düşünce ve amaçlarını ikiye ayırabiliriz. Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kiÅŸiler, artık ordunun büsbütün yenildiÄŸi, durumun düzeltilemeyeceÄŸi, kısaca amacın, güttüğümüz ulusal amacın yitip gittiÄŸi yargısına varmışlardı. Bu nedenle duydukları öfke ve sertliÄŸi benim üzerimde yatıştırmak istiyorlardı. ÃŒstiyorlardı ki, kendi sanılarına göre bozulmuÅŸ ve bozgunu sürecek olan ordunun başında benim de kiÅŸiliÄŸim bozguna uÄŸrasın! BaÅŸka birtakım kiÅŸiler de, diyebilirim ki çoÄŸunluk, bana olan güven ve inanlarından ötürü, eylemli olarak ordunun başına geçmemi yürekten diliyorlardı. Åžimdilik, eylemli olarak komutanlığı üstüme almamı sakıncalı görenlerin de düşüncesi ÅŸuydu: Ordunun, bundan sonraki herhangi bir savaÅŸta baÅŸarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi beklenmedik bir ÅŸey deÄŸildir. Bu durumlarda ben eylemli olarak ordunun başında bulunursam, genel inanışa göre, son umudun da yitirilmiÅŸ olduÄŸu gibi bir anlayış doÄŸabilir. Oysa, daha genel durum, son önlem ve son çareye baÅŸvurulmasını ve son kuvvetlerin gözden çıkarılmasını gerektirecek nitelikte deÄŸildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son umudun kalabilmesi için benim doÄŸrudan doÄŸruya savaşı yönetmem zamanı gelmemiÅŸtir. BaÅŸkomutanlığı Kabul Ediyorum Ben, konuÅŸmalar ve tartışmalarla beliren bu görüşleri, gereÄŸi kadar inceleyip irdeliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan saÄŸlam nedenler ileri sürüyorlardı. Komutayı ele almamı yürekten önerenlerde yapmacık isteklerde bulunanların yaygaraları, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya baÅŸladı. Benim eylemli olarak komutayı ele almam, bütün Mecliste son çare ve son önlem olarak görüldü. Meclis'in bu görüşü, çarçabuk Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım, komutayı eylemli olarak ele almaya can atmayışım, sanki yıkımın kesin ve yakın olduÄŸu düşünce ve görüşünü genelleÅŸtirdi. Bunu anlar anlamaz hemen kürsüye çıktım. Baylar, bu anlattığım durum 4 AÄŸustos 1921 günü bir gizli oturumda belirmiÅŸti. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teÅŸekkür ettikten sonra baÅŸkanlık katına şöyle bir önerge verdim: Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek BaÅŸkanlığına, Meclis sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine BaÅŸkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi; kendi üzerime almaktan doÄŸacak yararların çarçabuk elde edilebilmesi, ordunun maddi ve manevi gücünün en kısa zamanda artırılıp pekiÅŸtirilmesi ve yönetiminin bir kat daha saÄŸlamlaÅŸtırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koÅŸuluyla üzerime alıyorum. YaÅŸadığım sürece, ulusal egemenliÄŸe en gerçek bir hizmet edici olduÄŸumu, ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süre ile sınırlandırılmasını ayrıca dilerim. 4 AÄŸustos 1921 Türkiye Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı Mustafa Kemal BaÅŸkomutanlığıma Karşı Davranışlar Baylar, bu önergem, doÄŸruluktan yanaymış gibi görünerek öneride bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Hemen karşı çıkışlar baÅŸladı. "Bir kez, BaÅŸkomutanlık sanını veremeyiz. O, Büyük Millet Meclisi'nin manevi kiÅŸiliÄŸindedir. BaÅŸkomutan vekili, denilmelidir." dediler. İkinci olarak da: "Meclis'in yetkisini kullanmak gibi bir ayrıcalığın verilmesi, hiçbir zaman söz konusu olamaz." düşüncesini ileri sürdüler. Ben, padiÅŸah ve halifelerce verilegelmiÅŸ eski bir sanı takınamayacağımı; yapacağım görev eylemli olarak baÅŸkomutanlık iken bu sanı olduÄŸu gibi vermekten kaçınmanın yersizliÄŸini ileri sürerek görüşümde direndim. Durum, Meclis'in anladığı ve belirttiÄŸi gibi, olaÄŸanüstü olduÄŸuna göre, benim alacağım kararların ve yürütümlerimin de olaÄŸanüstü olması gerekeceÄŸi kuÅŸku götürmezdi. Düşünce ve kararlarımı çabuk ve ÅŸiddetli olarak yürütmek ve uygulamak zorunluÄŸu vardı. Bakanlar Kurulundan, Meclis'ten izin istemekle doÄŸacak gecikmelere durum elveriÅŸli olmayabilirdi. Bütün ülkeye ve ülkenin bütün kaynaklarına yaygın olması gereken buyruklarım ve bildirimlerim için, her iÅŸin bakanından ya da Bakanlar Kurulundan oy ve izin almak benim yapacağım BaÅŸkomutanlıktan umulan yararları saÄŸlayamazdı. Onun için, sınırsız ve koÅŸulsuz olarak buyruk verebilmeliydim. Bunun için de, Büyük Millet Meclisinin yetkisi benim kiÅŸiliÄŸimde belirmeliydi. Bunu, baÅŸarı için, zorunlu görüyordum. Onun için bu noktada direndim. Salâhattin Bey ve Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekilleri Meclis'in, yetkisini bir kiÅŸiye vermekle iÅŸlemez hale geleceÄŸini, ulustan aldığı vekilliÄŸi baÅŸkasına verme yetkisi bulunmadığını, aslına bakılırsa orduya komutanlık edecek kiÅŸiye Meclis yetkisinin verilmesinin söz konusu olamayacağını ve bunun gerekli olmadığını söylediler. Meclisin yetkisini kullanabilecek bir kiÅŸiye milletvekillerinin kiÅŸisel olarak belki güvenemeyeceklerini söyleyenler de oldu. Ben, bu düşüncelerin hiçbirine karşı olmadım; hepsini doÄŸru bulduÄŸumu söyledim. Meclis'in bu noktayı çok dikkatle ve önemle inceleyip irdelemesini söyledim. Yalnız, kendi başından korkanların kaygılarına yer olmadığını belirttim. 4 AÄŸustosta bu konuda bir karara varılamadı. Görüşme, 5 AÄŸustos 1921 günü de sürdü. O gün, kimi milletvekillerinin duraksamalarının iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi, Meclis varlığının herhangi bir biçim ve yolla iÅŸ göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfe göre, yasa dışı iÅŸlem yapılması idi. Bu kuÅŸku ve duraksamaları giderecek açıklamada bulunduktan sonra yapılacak yasaya da bunlarla ilgili baÄŸlayıcı hükümler konulmasının uygun olduÄŸunu söyledim ve vermiÅŸ olduÄŸum önergeyi buna uygun maddeler haline getirerek, bir tasarı olmak üzere Meclis'e sundum. İşte bu tasarının maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana BaÅŸkomutanlık verilmesiyle ilgili olan 5 AÄŸustos 1921 günlü yasa çıktı. Bu yasanın ikinci maddesine göre bana verilmiÅŸ olan yetki ÅŸuydu: BaÅŸkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak ve yönetimini bir kat daha saÄŸlamlaÅŸtırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına eylemli olarak kullanabilir. Bu maddeye göre benim vereceÄŸim buyruklar yasa olacaktı. Baylar, bu onurlamadan (teveccühten) dolayı: "Meclisin bana gösterdiÄŸi inan ve güvene yaraşır olduÄŸumu az zamanda göstermeyi baÅŸaracağım." dedikten sonra Meclis'ten bazı dileklerde bulundum. ÖrneÄŸin: Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay BaÅŸkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi PaÅŸa Hazretlerinin yalnız Genelkurmayın iÅŸleriyle uÄŸraÅŸabilmesi için, İçiÅŸleri Bakanlığında bulunan Refet PaÅŸa'nın Milli Savunma Bakanlığına getirilmesi ve yerine bir baÅŸkasının seçilmesi ... Özellikle Meclis'in ve Bakanlar Kurulunun, içeriye ve dışarıya karşı durulgun (sakin) ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduÄŸunu ve ufak tefek nedenlerle Bakanlar Kurulunu sarsmanın uygun olmadığını belirttim, Yasa önerisi, o gün açık oturumda okundu. İvedilikle görüşüldü ve milletvekillerinin adları birer birer okunarak oya sunuldu. OybirliÄŸiyle kabul edildi. Bunun üzerine verdiÄŸim kısa bir söylevin bir iki cümlesini yinelememe izin vermenizi rica ederim. O cümleler ÅŸunlardı: Baylar, zavallı ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları ne olursa olsun yeneceÄŸimize olan iman ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim. BaÅŸkomutanlığı Eylemli Olarak Üstüme Aldım SaygıdeÄŸer baylar, BaÅŸkomutanlığı eylemli olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara'da çalıştım. Genelkurmay BaÅŸkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının tümü ile BaÅŸkomutanlık Karargâhını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını BaÅŸkomutanlık katında birleÅŸtirip dengelemek için ve bundan baÅŸka, orduyu ilgilendiren iÅŸlerle öbür bakanlıkların BaÅŸkomutanlıkla çözmek zorunda oldukları iÅŸlerin yürütülmesi için de yanımda küçük bir yazı iÅŸleri örgütü kurdum. Ankara'da yalnız, ordunun insan ve taşıt bakımından gücünün artırılması, yiyeceÄŸinin ve giyeceÄŸinin saÄŸlanıp yoluna konulması ile ilgili önlemleri almak ve düzenlemeleri yapmakla uÄŸraÅŸtım. Ulusal Vergi Buyrukları Bu sözünü ettiÄŸim ÅŸeyleri saÄŸlamak için iki gün içinde, 7 ve 8 AÄŸustos 1921 günlerinde, "Ulusal Vergi BuyruÄŸu (Tekâlifi Milliye Emri)" adı altında yaptığım genel bildirimlerin her birinden kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılması için ne denli küçük ÅŸeylerin bile dikkate alınması gerektiÄŸini anlatabilmek için bunları bilginize sunulmaya deÄŸer görürüm: 1 sayılı buyruÄŸumla, her ilçede birer "Ulusal Vergi Kurulu (Tekâlifi Milliye Komisyonu)" kurdum. Bu kurulların çalışmalarıyla elde edileceklerin ordunun çeÅŸitli bölümlerine dağıtımını düzenledim. 2 sayılı buyruÄŸuma göre yurtta her ev, birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Ulusal Vergi Kuruluna verecekti. 3 sayılı buyruÄŸumla tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, kaput bezi, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye elveriÅŸli her türlü kışlık ve yazlık kumaÅŸ, kalın bez, kösele, vaketa, taban astarlığı, sarı ve siyah meÅŸin, sahtiyan, dikilmiÅŸ ve dikilmemiÅŸ çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliÄŸi, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaÅŸağı, gebre, semer ve urganlardan yüzde kırkına, parası sonra ödemek üzere el koydum. 4 sayılı buyruÄŸumla eldeki buÄŸday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvanlar, ÅŸeker, gaz, pirinç, sabun, yaÄŸ, tuz, zeytinyağı, çay ve mum yığımlarının da yine yüzde kırkına, parası sonra ödenmek üzere el koydum. 5 sayılı buyruÄŸumla ordu için alınan taşıtlardan baÅŸka geriye kalanlarının da ayda bir kez ve parasız olarak yüz kilometrelik bir uzaklığa dek askeri ulaÅŸtırma iÅŸlerinde çalıştırılmasını zorunlu kıldım. 6 sayılı buyruÄŸumla ordunun yedirilip giydirilmesine yarayan bütün iyesiz mallara (emvali metruke) el koydum. 7 sayılı buyruÄŸumla halkın elinde bulunan savaÅŸa elveriÅŸli bütün silah ve cephanenin üç gün içinde verilmesini istedim. 8 sayılı buyruÄŸumla benzin, vakum, gres yağı, makine yağı, donyağı, saatçı ve taban yaÄŸları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiÄŸi, lastik yapıştırıcı, buji, soÄŸuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan ve bunlara benzer gereçlerin ve zaçyağının,yüzde kırkına el koydum. 9 sayılı buyruÄŸumla demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve arabacılarla bunların iÅŸliklerinin iÅŸ çıkarma güçlerinin; kasatura, kılıç, mızrak, eyer yapabilecek ustaların adlarıyla sayılarının ve durumlarının saptanmasını saÄŸladım. 10 sayılı buyruÄŸumla halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kaÄŸnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte; binek ve top çeker hayvanlar, katırlar, yük hayvanlarının, deve ve eÅŸeklerin yüzde yirmisine el koydurdum. Baylar, buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine getirilmesi için kurduÄŸum İstiklal Mahkemelerini Kastamonu, Samsun, Konya, EskiÅŸehir bölgelerine gönderdim. Ankara'da da bir mahkeme bulundurdum. Cephe Karargahına GidiÅŸ Ondan sonra baylar, 12 AÄŸustos 1921 günü, Genelkurmay BaÅŸkanı Fevzi PaÅŸa Hazretleriyle birlikte Polatlı'da cephe karargâhına gittim. Düşman ordusunun cephemize doÄŸru ilerleyerek sol kanadımızdan kuÅŸatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak hiç çekinmeden gerekli önlemleri aldırdım ve düzenlemeleri yaptırdım. Olaylar görüşümüzün yerinde olduÄŸunu gösterdi. Düşman ordusu, 23 AÄŸustos 1921 günü gerçekten cephemize doÄŸru ilerlemeye ve saldırıya baÅŸladı. Birçok kanlı ve bunalımlı evreler ve dalgalar oldu, Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman gruplarının karşısına kuvvetlerimizi yetiÅŸtirdik. Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız Ankara'nın elli kilometre güneyine deÄŸin çekilmiÅŸti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası Ankara'ya iken kuzeye verildi. Yön deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma hatlarımız yer yer kırılıyordu. Ama, kırılan yerin hemen en yakınında çarçabuk yeni bir savunma hattı kurduruluyordu. Savunma hattına çok umut baÄŸlamak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek kuramını çürütmek için yurt savunmasını baÅŸka türlü anlatmayı ve bu anlatımda direnmeyi ve üstelemeyi yararlı ve etkin buldum. Savunma Hattı Yoktur Savunma Alanı Vardır Dedim ki: Savunma hattı yoktur. Savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduÄŸu dayangadan atılabilir; ama küçük büyük her birlik ilk durabildiÄŸi noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliÄŸin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. BulunduÄŸu dayangada sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür. İşte ordumuzun her bireyi, bu kurala göre her adımda en büyük özveriyi gösterip düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneÄŸinden yoksun bir duruma getirdi. SavaÅŸ durumunun bu evresini sezinler sezinlemez hemen, özellikle saÄŸ kanadımızla, Sakarya ırmağı doÄŸusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doÄŸusunda düşman ordusundan hiçbir iz kalmadı. Böylece 23 AÄŸustos gününden 13 Eylül gününe deÄŸin, bugünler de içinde olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız süren Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı (Sakarya meydan kûbrası) yeni Türk Devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan savaşı örneÄŸi yazdı. SaygıdeÄŸer baylar, BaÅŸkomutanlık görevini eylemli olarak üzerime aldığım zaman Meclise ve ulusa kesinlikle baÅŸarıya ulaÅŸacağımız yolundaki kesin inancımı bildirmekle ve bu inancımı, bütün onurumu ve varlığımı ortaya atarak pekiÅŸtirmekle ilk manevi görevimi yapmış olduÄŸumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddi görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaÅŸ ve çarpışmalar karşısında ulusa aldırmak zorunda olduÄŸum durumdu. Bütün Türk Ulusunu, Düşüncesi ve Duygusuyla Eylemli Olarak Cephedeki Ordu Kadar SavaÅŸla İlgilendirmeliydim Bilirsiniz ki, savaÅŸ ve çarpışma demek, iki ulusun; yalnız iki ordunun deÄŸil, iki ulusun bütün varlıklarıyla bütün mallarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaÅŸması ve birbiriyle vuruÅŸması demektir. Bunun için, bütün Türk ulusunu, cephedeki ordu kadar, düşüncesi ve duygusuyla ve eylemli olarak savaÅŸla ilgilendirmeliydim. Ulus bireyleri, yalnız düşman karşısında olanlar deÄŸil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruÅŸan savaşçı gibi kendini görevli bilerek, bütün varlığını savaÅŸa verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen uluslar, savaşı ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve baÅŸarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Gelecekteki savaÅŸların biricik baÅŸarı koÅŸulu da en çok bu söylediklerimin kapsamı içindedir. Avrupa'nın askerlikçe ileri büyük ulusları daha ÅŸimdiden bu tutumu yasalaÅŸtırmaya baÅŸlamışlardır. Biz, BaÅŸkomutan olduÄŸumuz zaman, Meclisten bir yurt savunma yasası istemedik. Ama Meclisten aldığımız yetkiye dayanarak verdiÄŸimiz yasa niteliÄŸinde olan belirli buyruklarla bu amacı gerçekleÅŸtirmeye çalıştık. Ulus, bundan sonra, bugüne dek edinilmiÅŸ olan denemeleri de gözden geçirerek sevgili vatanı saldırılamaz duruma getirecek nedenleri ve koÅŸulları daha geniÅŸ, daha açık ve daha kesin olarak saptar. Fransa Hükümeti İle Yapılan Görüşmeler ve Ankara AnlaÅŸması Baylar, Sakarya utkusundan sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli deÄŸinme ve iliÅŸkilerimizi Ankara AnlaÅŸması oluÅŸturur. Bu AnlaÅŸma, Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiÅŸtir. Bu konuda özet olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklama yapayım. Bekir Sami Bey baÅŸkanlığındaki delegeler kurulunun gittiÄŸi Londra Konferansı'ndan sonra Yunanlıların yaptıkları saldırı, bildiÄŸiniz gibi kırılmış ve İkinci İnönü utkusu kazanılmıştı. Bir zaman için, askeri durumda duraklama oldu. Rusya ile Moskova AntlaÅŸması imzalanmış ve doÄŸudaki durumumuz açıklığa kavuÅŸmuÅŸtu. İtilaf Devletlerinden de ulusal ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaÅŸmanın yararlı olacağı düşünülmekte idi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını yabancılar elinden kurtarmak bizce önemli görülmekte idi. ÇeÅŸitli nedenlerden ötürü, Suriye'den baÅŸka, bu söylediÄŸim illerimizi almış olan Fransızların da bizimle anlaÅŸmaya eÄŸilimli oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami Bey'in Bay Briyan'la yaptığı ve ulusal hükümetimizce uygun görülmeyen anlaÅŸma kabul olunmamış idiyse de, ne Fransızlar ve ne biz savaşı sürdürmeye istekli idik. Bu yüzden iki yan da birbiriyle iliÅŸki yolları aramaya baÅŸladık. Fransa Hükümeti, eski bakanlardan Bay Franklen-Buyon'u ilkin, özel olarak, Ankara'ya göndermiÅŸti. 9 Haziran 1921 günü Ankara'ya gelen Bay Franklen-Buyon ile iki hafta kadar görüşmeler yaptım; bu görüşmelerde DışiÅŸleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'le Fevzi PaÅŸa Hazretleri de bulundular. Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluÅŸmadan sonra, 13 Haziran 1921 pazartesi günü Ankara istasyonundaki özel konutumda yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimize temel olacak noktayı belirtmek gereÄŸinden söz açarak konuÅŸmaya baÅŸladık. Ben, bizim için temel noktanın Misakı Milli'nin kapsamı olduÄŸu ilkesini ortaya koydum. Bay Franklen-Buyon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüğünü ileri sürüp, Sevr AntlaÅŸmasının bir olupbitti olarak ortada bulunduÄŸunu söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey'le Bay Briyan'ın yaptıkları anlaÅŸmayı temel saymanın ve bu anlaÅŸmadaki Misakı Milli'ye aykırı noktalar üzerinde tartışmanın uygun olacağını söyledi. Bu önerisinin de haklı olduÄŸunu pekiÅŸtirmek için Londra'ya giden delegelerimizin Misakı Milli'den söz etmediklerini, Misakı Milli'nin ve ulusal eylemin deÄŸil Avrupa'da, daha İstanbul'da bile deÄŸerlendirilmemiÅŸ olduÄŸunu söyledi. Ben, verdiÄŸim yanıtlarda dedim ki: "Eski Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndan yeni bir Türkiye devleti doÄŸmuÅŸtur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız ulus gibi haklarını tanıtacaktır. Sevr AntlaÅŸması, Türk ulusu için öylesine uÄŸursuz bir ölüm kararıdır ki onun bir dost aÄŸzından çıkmamasını isteriz. Bu görüşmelerimiz sırasında da Sevr AntlaÅŸması'nın adını anmak istemem. Sevr AntlaÅŸması'nı kafasından çıkarmayan uluslarla güven ilkesine dayanan iÅŸlemlere giriÅŸemeyiz. Bizim bakımımızdan böyle bir antlaÅŸma yoktur. Londra'ya giden delegeler kurulumuzun baÅŸkanı bundan söz etmemiÅŸ ise, verdiÄŸimiz yönergeler ve yetkilere göre iÅŸ görmemiÅŸ demektir. Yanlış iÅŸ görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransa kamuoyunda ters etkiler belirdiÄŸi görülüyor. Bekir Sami Bey'in gittiÄŸi yoldan gidersek biz de onun gibi yanlış iÅŸ yapmış oluruz. Avrupa'nın Misakı Milli'yi bilmemesi düşünülemez. Avrupa, 'Misakı Milli' terimini öğrenmemiÅŸ olabilir; ama yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, ÅŸu kanlı çarpışmaların neden ileri geldiÄŸini elbet düşünmektedir. Misakı Milli ve ulusal eylemi İstanbul'un bilmediÄŸi yolundaki sözler ise doÄŸru deÄŸildir. İstanbul halkı, bütün Türk ulusu gibi, ulusal eylemi bilmektedir ve ondan yanadır. Bilmiyor ve ona karşı görünen kiÅŸi ve uyrukları azdır ve ulusça bilinmektedir." Franklen-Buyon, Bekir Sami Bey'in yönerge ve yetki dışında iÅŸ görmüş olduÄŸu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki: "Bundan söz edebilir miyim?" Söylediklerimi istediÄŸi yerlere bildirebileceÄŸini ve anlatabileceÄŸini söyledim. Bay Franklen-Buyon, Bekir Sami Bey'le yapılan anlaÅŸmadan ayrılmamak için özürler ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Misakı Milli olduÄŸundan ve onun sınırı dışına çıkamayacağından söz etmediÄŸini, eÄŸer söz etse idi o zaman ona göre görüşülüp gereÄŸince iÅŸ yapılabileceÄŸini; ama ÅŸimdi iÅŸin güç olduÄŸunu yineledi ve: "Kamuoyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla bundan niçin söz etmemiÅŸler de ÅŸimdi yeni yeni sorunlar çıkarıyorlar? diyeceklerdir." dedi. Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Bay Franklen-Buyon, ilkin Misakı Milli'yi okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere, görüşmelerin geriye bırakılmasını önerdi. Ondan sonra, Misakı Milli'nin maddeleri baÅŸtan sona deÄŸin birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiÅŸ kapitülasyonların kaldırılması, tam bağımsızlığımızın tanınması ile ilgili madde oldu. Bay Franklen-Buyon, bu sorunların incelemeye ve düşünülmeye deÄŸer olduÄŸunu söyledi. Ben buna yanıt verdim. Söylediklerimin özeti ÅŸuydu: "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiÅŸtir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceÄŸi üzerinde hiç kuÅŸkusuz, çok düşündük. Ama sonunda edindiÄŸimiz kanı ve inanç, bunda baÅŸarı saÄŸlayabileceÄŸimiz yolundadır. Biz, iÅŸe böyle baÅŸlamış kiÅŸileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış iÅŸler yüzünden ulusumuz, sözde varsayılan bağımsızlığında (gerçekte) bağımlı bulunuyordu. Åžimdiye deÄŸin Türkiye'yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığa uymaktan doÄŸuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek, kesinlikle ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaÅŸama yeteneÄŸinden ayrılması ve uzaklaÅŸması sonucunu doÄŸurabilir. Biz, özsaygı ve onuruyla yaÅŸamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Bilgin, bilgisiz, bütün ulus bireyleri, hepsi belki iÅŸin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış, ama sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiÅŸtir. O nokta, tam bağımsızlığımızın saÄŸlanması ve sürdürülmesidir. Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluÄŸu demektir. Biz, bunu saÄŸlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliÄŸe eriÅŸeceÄŸimiz kanısında deÄŸiliz. Görünüş ve yöntem gereÄŸi barış yapabiliriz, anlaÅŸma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı saÄŸlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaÅŸmalarla ulusumuz, hiçbir zaman yaÅŸamına ve esenliÄŸe eriÅŸemeyecektir. Belki, maddi savaşımını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. EÄŸer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi, iki yıldan beri savaÅŸmak hiç de gerekli deÄŸildi. Daha AteÅŸkes AnlaÅŸmasının ertesinde durulgun bir duruma geçilebilirdi." Bay Franklen-Buyon, bu sözlerin karşısında, ciddi ve içtenlikle birtakım ÅŸeyler söyledi. En sonu, bunun zaman sorunu olduÄŸu kanısında bulunduÄŸunu açıkladı. Baylar, Bay Franklen-Buyon ile önemli ve ikinci derecedeki sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla birbirimizi anlayabildiÄŸimizi sanırım. Ama, Fransa Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında kesin anlaÅŸma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha zamanın geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki Türk ulusal varlığının Birinci ve İkinci İnönü'den sonra daha büyüyecek bir baÅŸarı ile pekiÅŸtirilmesi! Gerçekten, Bay Franklen-Buyon'un kesin karar alarak imzalayacağı Ankara AnlaÅŸması, daha önce söylediÄŸim gibi, büyük ve kanlı Sakarya Savaşından 37 gün sonra, 20 Ekim 1921'de oluÅŸmuÅŸ bir belgedir. Bu anlaÅŸma ile siyasa, iktisat, askerlik (alanlarında) ve öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir ÅŸey yitirmeksizin yurdumuzun deÄŸerli parçalarını iÅŸgalden kurtarmış olduk. Bu anlaÅŸma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez olarak, Batı devletlerinden biri, söylemiÅŸ ve onaylamış oldu. Bay Franklen-Buyon, bundan sonra da, bir kaç kez Türkiye'ye gelmiÅŸ, Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yollarını aramıştır. Pontus Sorunu SaygıdeÄŸer baylar, konuÅŸmamın baÅŸlangıcında bir Pontus sorununa deÄŸinmiÅŸtim. Bu sorun, belgeleriyle, herkesçe öğrenilmiÅŸtir. Ancak bizi de çok uÄŸraÅŸtırdığından burada ilgisi bulunan bazı noktalarına deÄŸineceÄŸim. 1840 yılından beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Rize'den İstanbul BoÄŸazı'na deÄŸin Anadolu'nun Karadeniz bölgesinde eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluÄŸu vardı. Amerika'daki Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos (Klematios) adında biri ilk Pontus toplantı ocağını İnebolu'da, ÅŸimdi halkın "Manastır"dediÄŸi bir tepede kurmuÅŸtu. Bu örgüt üyeleri, zaman zaman, ayrı ayrı haydut çeteleri kurarak çalışıyorlardı. Genel SavaÅŸ sırasında dışardan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, ÇarÅŸamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gelmiÅŸti. AteÅŸkes AnlaÅŸmasından sonra bütün Rumlar, Yunanlılık ulusal amacı ile her yerde şımardığı gibi, Etniki Eterya DerneÄŸi propagandacıları ile Merzifon Amerikan kurumlarınca eÄŸitilip yetiÅŸtirilen ve yabancı hükümetlerin silahlarıyla maddi olarak kuvvetlendirilen ve yüreklendirilen bu bölgedeki Rum topluluÄŸu da, bağımsız bir Pontus Hükümeti kurmak isteÄŸine kapıldı. Bu amaçla genel bir ayaklanma hazırladılar. DaÄŸlara çekildiler ve Amasya, Samsun ve dolayları Rum metropolidi Yermanos'un yönetiminde, düzenli bir program ile çalışmaya baÅŸladılar. Bir yandan da, Samsun'daki Rum komitecilerinin BaÅŸkanı Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis, Orta Anadolu ile haberleÅŸmeyi saÄŸlamaya çalışıyordu. Kimi yabancı hükümetler, Pontus'un kurulmasına yardım edeceklerine söz verdiler ve Samsun ve dolaylarındaki Rumların nüfusunu artırmak için de Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo edilen silahlarla donatarak, kıyılarımıza çıkarmaya baÅŸladılar. Çetecilik etmek üzere, kıyılarımıza çıkarılabilecek birkaç bin Rumu Sohum'da Haralambos adında bir adamın başında topladılar. Batum'da toplananların da Haralambos'un yanındakilere katılmaları saÄŸlanıyordu. Bunları, ülkemiz içinde, Samsun'da kimi yabancı temsilciler koruyor ve silahlandırıyorlardı. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler "göçmenleri besleme" adı altında yabancı hükümetlerce yedirilip giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaç kurulları arasında gelen subayların da örgüt kurmak, (çetecileri) askerlik yönünden eÄŸitmek ve gelecekteki Pontus hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu. 4 Mart 1919 günü İstanbul'da Pontus adıyla yayımlanmaya baÅŸlayan bir gazetenin baÅŸyazısında; "Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı" açıklanmıştı. Yunanistan'ın kurtuluÅŸ gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun'da gösteriler yapıldı. Yermanos'un saygısızca davranışları, Rumların düşüncelerini ve isteklerini açıklık kertesine vardırdı. Bafra ve ÇarÅŸamba dolaylarındaki yerli Rumlar, durmadan kiliselerde toplanıyor, örgütlerini ve donatımlarını kuvvetlendiriyorlardı. 23 Ekim 1919 günü, DoÄŸu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmiÅŸti. Venizelos, İstanbul'un merkez olması iÅŸinin daha sonraki bir zamana bırakılarak bunun yerine Pontus Hükümetinin kurulmasının uygun olacağı kanısında bulunduÄŸunu belirtmiÅŸ ve buna göre İstanbul PatrikliÄŸine yönerge vermiÅŸti. Bir yandan da İstanbul'da Yunan gizli kolluÄŸu kurmakla görevlendirilen Albay Aleksandros Zimbragaki, Pontus jandarmasını düzene sokmak üzere "Eyfel" Yunan torpidosu ile bir subaylar kurulunu göndermiÅŸti. Türkiye'de bu iÅŸler olurken Batum'da da 18 Aralık 1919'da "Pontus Rum Hükümeti" adıyla bir hükümet kurulmuÅŸ ve örgütleÅŸmeye baÅŸlamıştı.19 Temmuz 1920'de de Batum'da, Karadeniz, Kafkas, Güney Rusya Rumları Pontus sorunu üzerine bir kurultay topladılar. Bu kurultayın andırısı üyelerden birinin aracılığıyla İstanbul'daki Rum PatrikliÄŸine gönderildi. Pontusçular,1920 yılı sonlarına doÄŸru çalışmalarını büsbütün artırarak iyice açığa vurdular. Bizi, sıkı önlemler almak zorunda bıraktılar. DaÄŸlarda kurulan Pontus örgütleri şöyleydi: a)  Birtakım elebaşılar yönetiminde silahlı ve savaşçı kuvvetler; b)  Bunların beslenmesini saÄŸlayan üretimci Pontus halkı; c)  Yönetim ve kolluk kurulları ile kentlerden ve köylerden yiyecek saÄŸlamakla görevli ulaÅŸtırma kolları. Çetelerin çalışma bölgeleri ayrılmıştı. Pontus haydutlarının kuvveti, baÅŸlangıçta 6.000-7.000 silahlı idi. Daha sonra her yerden katılanlarla 25.000'i buldu. Bu kuvvet, ufak birliklere ayrılarak çeÅŸitli yerlerde barınıyorlardı. Pontus çetecilerinin iÅŸi Müslüman köylerini yakmak, Müslüman halka karşı usa, imgeye sığmaz ağır suçlar, cinayetler iÅŸlemek gibi kan dökücü bir sürünün yaptıklarından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk halkının dikkatini çektik, onları uyardık. Akla gelen tehlikelere karşı önlemler almaya baÅŸladık. Merkezi Sivas'ta bulunan Üçüncü Kolordu, yalnız çeÅŸitli bölgelerde gözüken çeteleri izleyip tepelemekle uÄŸraÅŸtı. Trabzon bölgesinde dolaÅŸan "KöroÄŸlu" adındaki Rum çetesiyle "Eftalidi" çetesini ve öbür çeteleri, merkezi Erzurum'da bulunan On BeÅŸinci Kolordu izleyip tepeliyordu. Bir yandan da Pontus haydutlarının dönüp dolaÅŸtıkları yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgütler kuruldu. Anadolu Ortasında Yeniden Çıkan Birtakım İç Ayaklanmalar Baylar, Sivas'ın kuzeyinde ve Yozgat'ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç ayaklanma olaylarından baÅŸka, 1920 yılı sonlarında yeniden Anadolu ortasında, Zile yöresinde, Küçük AÄŸa, Deli Hacı, Aynacı OÄŸulları; Erbaa yöresinde, Kara Nazım, Çopur Yusuf ve baÅŸka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serseriler ile Yozgat, Çayözü Çerkezlerinden meydana gelmiÅŸ çeteler; 1921 yılı baÅŸlarında da, Koçkiri AÅŸireti baÅŸkanlarından Haydar Bey, İstanbul'da Seyit Abdülkadir'den aldığı yönerge üzerine AliÅŸan ve hısımlarından Naki, AliÅŸer ve baÅŸkalarıyla birlikte ayaklanmaya baÅŸlamışlardı. Birçok kuvvetlerimiz, bir yandan Pontusçuları, bir yandan da bu ayaklananları izleyip tepelemekle uÄŸraşıyorlardı. Merkez Ordunun Kurulması ve Nurettin PaÅŸa'nın Komutanlığa Atanması Baylar, hatırlarsınız ki Nurettin PaÅŸa, Yunan ordusunun ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boÅŸ ve akla yatmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine görev verilmemiÅŸ olduÄŸundan, bizimle iÅŸbirliÄŸi yapamayacağını bir mektupla bildirip izin alarak TaÅŸköprü'ye gitmiÅŸti. Bundan beÅŸ ay sonra, Nurettin PaÅŸa'yı tutan kimi kiÅŸiler, gerek Fevzi PaÅŸa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin PaÅŸa'ya bir görev verilirse kendisinin bunu titizlik ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliÄŸi saÄŸlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleÅŸtirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık 1920'de Sivas'taki Üçüncü Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduÄŸumuz Merkez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin PaÅŸa'yı komutan yaptık. Nurettin PaÅŸa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama, "yetkisi dışında kimi yurttaÅŸların haklarına el uzatıyor" diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçiÅŸleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteÄŸiyle Kasım 1921 baÅŸlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin PaÅŸa'nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iÅŸ, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin PaÅŸa'ya uygulanmak istenen iÅŸlemi kabul etmedim. Fevzi PaÅŸa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaÅŸmazlık Meclisçe bir çözüme baÄŸlandı. Mecliste, Nurettin PaÅŸa'yı savundum, kendisini ağır bir iÅŸleme uÄŸramaktan kurtardım. Nurettin PaÅŸa'yı aÅŸağı yukarı bundan sekiz ay sonra Birinci Ordu Komutanlığında göreceÄŸiz. SayğıdeÄŸer baylar, Sakarya Savaşından sonra, BaÅŸkomutanlık ve Genelkurmay BaÅŸkanlığı Ankara'da çalışıyordu. Ben, aynı zamanda öteki görevlerimle de uÄŸraşıyordum. Üç dört ay geçmemiÅŸti ki Mecliste, Sakarya utkusunu unutanlar, karşıcıllıkta ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye baÅŸladılar. Sakarya Savaşından önce baÅŸlayıp birer ikiÅŸer (Ankara'ya) gelmiÅŸ olan Malta tutuklularından kimilerinin bu karşıcıl akımlarda kışkırtıcılık yaptıkları anlaşılmıştı. Bu noktayı, izin verirseniz biraz açıklayayım. Malta'dan Yeni Dönen Bayındırlık Bakanı Rauf Bey İle Kara Vasıf Bey, Askerlik Bakımından Güdülen Siyasayı Öğrenmek İstiyorlar Rauf Bey 15 Kasım 1921'de Ankara'ya gelmiÅŸti. Rauf Bey'i 17 Kasım 1921'de açılan Bayındırlık Bakanlığına seçtirdik. Rauf Bey'den sonra, Ankara'ya gelen Kara Vâsıf Bey'i de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulu üyeliÄŸine seçtirdim. Bu iki kiÅŸinin birinden hükümette, ötekisinden de grupta yararlanmanın yerinde olacağını düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey'in Bakanlar Kurulunda bir iÅŸin açıklanmasını istediÄŸi bildirildi. O gün Kara Vâsıf Bey'in de Grup Yönetim Kurulunda yine o iÅŸin açıklanmasını istediÄŸi bildirildi. Bu iki kiÅŸinin, önceden aralarında kararlaÅŸtırdıkları anlaşılan ÅŸuydu: "Askerlik bakımından güdülen siyasa nedir?" Bu sorudan çıkarılabilecek anlam ne olabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Siyasa ve askerlik bakımından bizim tutumumuz belli olmuÅŸtu. Tam bağımsızlığımız saÄŸlanıncaya deÄŸin düşmanlarla vuruÅŸmak ve onları yeneceÄŸimize olan kesin inançla savaşı sürdürmek... İşte, ortaya atılan soru ile demek istiyorlardı ki: "Ne olursa olsun savaşı sürdürmekle sonuç alınabilir mi? Alınmayacağı da düşünülerek daha ÅŸimdiden baÅŸka önlem ve yollar -anlatmak istedikleri yollar, siyasa yollarıdır- bulup, içinde bulunduÄŸumuz tehlikeli duruma son vermek uygun olmaz mı?" Elbet ne Bakanlar Kurulunda, ne de Grup Yönetim Kurulunda böyle bir sorunun görüşme ve tartışma konusu olmasına izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vâsıf Bey de Grup Yönetim Kurulundan çekildiler. Rauf Bey'in bakanlıktan çekilmesi ile ilgili yazı 13 Ocak 1922 günü Mecliste okunurken yine 13 Ocak günlü bir çekilme yazısı daha okunmuÅŸtu. Bu çekilme yazısı, Milli Savunma Bakanı Refet PaÅŸa'nındı. Baylar, Refet PaÅŸa'nın çekilme nedeni üzerine de birkaç sözcükle bilgi vereyim: 4 Ocak 1922 günü, Meclisin gizli bir oturumunda şöyle bir konu tartışılmıştı. BaÅŸkomutanlık ve Genelkurmay BaÅŸkanlığı Ankara'da imiÅŸ, cepheden uzak bulunuyormuÅŸ. Bundan ÅŸu anlaşılmış ki, benim hem BaÅŸkomutan, hem de Meclis BaÅŸkanı olmamda güçlük varmış. Ordu iÅŸleri iyi gitmiyormuÅŸ. Meclis bir savaÅŸ komisyonu kurarak ordu durumunu incelemeli imiÅŸ. Genelkurmay BaÅŸkanı, Bakanlar Kurulunun da baÅŸkanı olduÄŸundan, Genelkurmay iÅŸleri iyi gitmiyormuÅŸ. Fevzi PaÅŸa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığında kalsın, Genelkurmay BaÅŸkanlığıyla Milli Savunma Bakanlığı da birleÅŸtirilsin imiÅŸ. Milli Savunma Bakanı olan Refet PaÅŸa'nın kendisi kürsüden bu görüşü savunuyordu. Bu görüşlere ÅŸu yolda yanıt verdim: Benim Ankara'dan UzaklaÅŸmam İsteniyor "BaÅŸkomutanlık ve Genelkurmay BaÅŸkanlığı pek yerinde olarak Ankara'yı kendine karargâh edinmiÅŸtir. Görevini en iyi buradan yapmaktadır. GerektiÄŸinde ne zaman, nereye gideceÄŸini kendisi deÄŸerlendirir. Cephede doÄŸrudan doÄŸruya çalışan cephe komutanı vardır. Gereksiz olarak benim Ankara'dan uzaklaÅŸmamı istemenin bir anlamı yoktur. Genelkurmay BaÅŸkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, BaÅŸkomutanın buyruÄŸu altında, BaÅŸkomutanlık Karargâhını meydana getirmektedir, bunlar ayrı ayrı deÄŸildir. Genelkurmay BaÅŸkanı olan Fevzi PaÅŸa Hazretlerinin, Ankara'da bulundukça, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığını da yapması bugün için zorunludur. Çünkü, onun yokluÄŸunda Refet PaÅŸa ona vekil olarak, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığı görevini yapmıştı, baÅŸaramamıştı. Bakanlar Kurulunda kargaÅŸa baÅŸ gösterdi. Bakanlar toplanamaz oldu. Fevzi PaÅŸa Hazretlerinin (Ankara'ya) dönüşü bakanların yakınması üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız iÅŸleri denetlemek için Meclisin bir komisyon kurmasında sakınca görmem. Ama bu komisyon benim baÅŸkanlığım altında kurulur." Gerçekten bu komisyon, dediÄŸim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazırı Cemal PaÅŸa da bu komisyona üye olarak seçildi. BaÅŸka konularda Refet PaÅŸa ve benzerlerinin görüşleri kabul olunmamıştı. İşte bu nedenle çekilmeye hazırlanan Refet PaÅŸa, çekilme yazısını, Rauf Bey'in çekilme yazısını verdiÄŸi gün vermiÅŸ oluyor. İkinci Grup Kuruluyor Baylar, sırası geldiÄŸinde bilginize sunmuÅŸtum ki, Mecliste kurduÄŸumuz Müdafaai Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi olarak yapılmasını saÄŸlamakta ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının duraklamasını önlemekte sonuna dek yardımcı oldu. Ama, bir yandan da, karşıcıl duygu ve düşüncede olanlar her gün biraz daha arkalandıkça Grubun çalışmasını güçlüğe uÄŸratmaya baÅŸladılar. Karşıcıl olma düşüncesinin öz kaynağı, Müdafaai Hukuk Grubu Tüzüğünün temel maddesindeki ikinci nokta idi. Yani hükümet kuruluÅŸunun Anayasaya göre yapılması sorunu... Programın ilk maddesinin son bölümü, düşünce ve duyguların tam uyuÅŸmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu yüzden, Grup içinde de görüş ayrılığı ve düzensizlik baÅŸ gösterdi. Birtakım kiÅŸiler Gruptan ayrıldı. Bu çıkanlar, dışta bulunanlarla birleÅŸerek Grubu yıkmaya çok çalıştılar; alınan önlemler bunu önledi. Ensonu, "İkinci Grup" adıyla bir grup kuruldu. Bu grubu kuranlar, ülkedeki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nden ayrılmadıklarını ve onun kongrelerde saptanan amaçlarına baÄŸlı bulunduklarını ileri sürüyorlardı. İkinci Grubun görünüşte ön ayak olanları, Salâhattin ve Hüseyin Avni beyler görünüyordu. Birinci sırada ve kışkırtanların ise, Rauf ve Kara Vâsıf beyler olduÄŸu anlaşılıyordu. Bu grubun çalışkan ve direngen üyelerinden olan Samsun Milletvekili Emin Bey son zamanlarda bir nedenle Ankara'ya gelmiÅŸti. Bütün gerçeÄŸi anlamıştı; kışkırtıcı ve karıştırıcı olanları lanetliyordu. Emin Bey bana ÅŸunu anlattı: Rauf Bey İkinci Grubu aşırı davranışlara sürüklüyor ve kışkırtıyormuÅŸ. Emin Bey, Rauf Bey'e demiÅŸ ki "Bizi sürüklediÄŸiniz bu iÅŸ daraÄŸacına dek gider. O zaman bizimle birlikte bulunacak mısınız?" Rauf Bey ÅŸu yanıtı vermiÅŸ:"Birlikte bulunmazsam alçağım!" Baylar, biliyorsunuz, o zamanki yasaya göre bakan seçimi için ben, Meclise aday gösterirdim. Milletvekilleri, gösterdiÄŸim adaya olumlu ya da olumsuz oy verirler, ya da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almayıp kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara,yasaya aykırı olarak, oy verme yoluyla hükümetin kurulmasını engellemeye baÅŸladılar. Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki: "Sakarya Savaşından sonra aylar geçtiÄŸi halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!" Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuçlu bir saldırı yapmak olduÄŸu için sınırlı saldırıya geçme görüşünü tutamazdık; bunda bir yarar yoktu. Karşıcılların kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplanıyordu. Bunun üzerine, ordunun saldırıya geçirilmesiyle ilgili akımı durdurdular. Saldırış biçimini deÄŸiÅŸtirerek baÅŸka bir kuram ortaya attılar. Bu kez dediler ki: "Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan ordusu deÄŸildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iÅŸ bitmez. İtilâf Devletlerini, özellikle İngilizleri eylemli olarak yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. SavaÅŸ yoluyla amacımıza eriÅŸmek görüşü izliyorsak yapılacak iÅŸ budur..." Ordu Birliklerine DeÄŸin Sokulan Kışkırtıcı Düşünceler Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere deÄŸer vermedik. Bunun üzerine, karşıcılların başında bulunanlar yeni bir propaganda çıkardılar: "Nereye gidiyoruz? Bizi kim, nereye sürüklüyor? Karanlıklara...Koskoca bir ulus belirsiz, karanlık ereklere serserice sürüklenir mi?" Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasa çevrelerinden ordu birliklerine dek yaydırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu. Rauf Bey, sık sık ve gizlice diyordu ki: "Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?" 4 Mart 1922 günü akÅŸamı, cepheyi denetlemek üzere Ankara'dan ayrılmaya karar vermiÅŸtim. Bu nedenle o gün Mecliste, gizli oturumda, kimi açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Anlattım ki, Sakarya Meydan Savaşından sonra düşman ordusunu EskiÅŸehir -Seyitgazi- Afyonkarahisar kesimine dek kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp, yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen birkaç tümenimizdi. Ordumuzun Kararı Saldırıya Geçmektir Ordumuzun kararı saldırıya geçmektir. Ama bu saldırıyı geciktiriyoruz, Çünkü, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekir. Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür. Durmamızı, saldırı kararından vazgeçtiÄŸimiz ya da bu gücünü kazanmaktan umut kestiÄŸimiz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir. Daha sonra ÅŸunları söyledim: "Osmanlılar, göze aldıkları savaşın geniÅŸliÄŸi ölçüsünde hazırlıklı ve önlemli davranmadıklarından ve daha çok, duygularıyla tutkularının etkisi altında iÅŸ gördüklerinden, Viyana'ya dek gitmiÅŸken geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra, BudapeÅŸte'de de duramadılar, geri çekildiler; Belgrat'ta da yenilip geri çekilmek zorunda bırakıldılar. Balkanları bıraktılar. Rumeli'den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu yurdu kalıt bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun, tutkularımızdan, duygularımızdan vazgeçerek düşünceli olalım. KurtuluÅŸ için, bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruÅŸarak onu yenmekten baÅŸka karar ve çare yoktur ve olamaz! Sinir gevÅŸetici sözlere, aşılamalara önem verilmemeli ve bel baÄŸlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasasının yarattığı bu türlü anlayış kötü görülmelidir. 'Orduyla, savaÅŸla, direnmeyle bu iÅŸin içinden çıkılmaz' biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir yurt ve bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih, böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek iÅŸ göreceklerin acılı sonuçlarla karşılacaklarına kuÅŸku yoktur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kiÅŸiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiÅŸ, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş, ahlaki ve manevi deÄŸerlerini de kapsamış görünüyor. Hiç kuÅŸku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen baÅŸlıca etmen, bu olmuÅŸtur." Baylar, bilirsiniz ki, Mecliste bu anlattığım dönemde, en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceÄŸi kanısını ortaya atmış olan kiÅŸilerdir. Åžunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir. Onun için, düşüncelerime ÅŸunları da ekledim. Dedim ki: "Baylar, maddi ve özellikle manevi çöküş, korkuyla, güçsüzlükle baÅŸlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da çalışamaz ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: 'Biz adam deÄŸiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız! Biz varlığımızı, sınırsız ve koÅŸulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım.' Balkan Savaşından sonra ulusun, özellikle ordunun başında bulunanlar da, baÅŸka biçimde ama gene bu anlayışla iÅŸ görmüşlerdi. Türkiye'yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma çukuruna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuÅŸ bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek ÅŸudur; "Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün ulusa saÄŸlam bir içgücü vermek." Yeterince Hazırlanmış Olması Gereken Üç Araç İç ve Görünürdeki Cephelerimiz Åžimdi baylar, düşmana saldırmak için verilmiÅŸ olan kesin kararımızı uygulamaya baÅŸlamadan önce hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduÄŸumuz savaÅŸ araçlarının ne olduÄŸunu söyleyeyim: Tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduÄŸunu görmek istiyorum. Onlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doÄŸrudan doÄŸruya ulusun kendisidir; ulusun, varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve geliÅŸen istek ve dileklerin saÄŸlamlığıdır. Ulus bu içten gelen isteÄŸini ne denli güçlü gösterirse, bu istek ve dileÄŸinin gerçekleÅŸmesi için ne denli çok dayanç ve inanç gösterirse, düşmanlara karşı baÅŸarı saÄŸlamak için o denli güçlü bir aracımız olduÄŸuna inanırım. İkinci araç, ulusu temsil eden Meclisin, ulusal isteÄŸi belirtmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceÄŸi dayanç ve yiÄŸitliktir. Meclis, ulusal isteÄŸi ne denli çok dayanışma ve birlik içinde belirtirse düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracımız olur. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur. Baylar, dedim, bu üç türlü araç ya da kuvvetin düşmana karşı oluÅŸturduÄŸu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: İç cephe, görünürdeki cephe. Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun, bütün ulusun meydana getirdiÄŸi cephedir. Görünürdeki cephe, doÄŸrudan doÄŸruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, deÄŸiÅŸebilir, yenilebilir; ama bu durum, hiçbir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeÄŸi bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne dek baÅŸarı da saÄŸlamışlardır. Gerçekten, "kaleyi içinden almak" dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize dek sokulabilen arabozucu mikropların, araçların bulunduÄŸunu ileri sürmek yersiz deÄŸildir. Meclisin anlayışı, yürütümü ve durumu düşmana umut vermedikçe iç ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz. Mecliste bir, ya da birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranmakta olduÄŸuna kuÅŸku duyulmamalıdır. DışiÅŸleri Bakanlığının dosyaları, bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara, umut verecek en küçük bir belirti gösterildiÄŸi sürece, ulusal amaca ulaÅŸmamız gecikir." Baylar, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda orduyu duygu ve düşüncelerinde umutsuzluÄŸa düşürecek açık tartışmalardan vazgeçilmesi Meclisten rica ettim. Bu konuÅŸmamdan sonra, karşıcılların da sözlerini dinledim. Karşıcıllardan biri, söylediklerimi ve ricalarımı, buyruk veriyormuÅŸum gibi yorumladı. BaÅŸka biri, Meclisin duygularındaki temizlikten kuÅŸku duyduÄŸumu ileri sürdü. Bir baÅŸkası: "Uygulanmayacak bir ÅŸey, yapılamaz. Orduyu bozguna sürüklersin efendim." dedi. DoÄŸu Cephesi Komutanının Bir Düşüncesi Sayın baylar, karşıcılların sözleriyle yüksek kurulumuzun zamanını almak istemem. Çünkü bu sözler, birkaç kiÅŸinin ÅŸaÅŸkın ve bilgisiz beyinlerinin yansılarından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Genel Kurul, sözlerimi iyi karşılamıştı. Yalnız DoÄŸu Cephesi Komutanının bir görüşüne, beÅŸ on günden beri veremediÄŸim yanıtı, cepheye gitmeden önce, o gün, yani 4 Mart 1922 günü yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Yanıtın iyi anlaşılması için, izin verirseniz, önce, gelen yazıyı okuyalım: KiÅŸiye Özeldir. BaÅŸkomutan Mustafa Kemal PaÅŸa Hazretlerine Yönetim iÅŸlerimizin oluÅŸumu ile ilgili tartışmalar bize yeni yeni ulaÅŸmaktadır. Barışın saÄŸlanmasından sonraki seçimde birçok deÄŸerli kiÅŸiler yerine birtakım tutucuların (muhafazakârların) toplanmasına karşı ÅŸimdiden alınacak önlemi en önemli bulurum. Ulusal Meclis, deÄŸerli kiÅŸilerden kurulmazsa iki büyük sakınca ülkemizi ÅŸimdiki örenliÄŸinden kurtaramayacaktır. Sakıncaların birincisi: YenileÅŸme düşüncesi olmayacak. İkincisi: En önemli tasarıları, herhangi bir duyguya kapılarak, tartışmaya bile gerek görmeden geri çevireceklerdir. Böyle bir meclise karşı, üyeleri büyük uzmanlar olan ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, ulusal meclise yön vereceÄŸi ve onu ilerleteceÄŸi gibi, ülkenin varlığıyla ilgili kararlar, Millet Meclisinde coÅŸkuyla kabul edilmese ya da edilse bile bu meclisin uyarması ve aydınlatması üzerine deÄŸiÅŸtirilebilir ve dokuncası önlenebilir. Bu meclise "Âyan" diyerek eskinin çürük hayatını hatırlamaktan kaçınmak için, buna "Büyük Uzmanlar Meclisi" denilebilir ya da daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini, birtakım sınırlamalar ve koÅŸullar altında, milletvekili seçiminde olduÄŸu gibi, ulus, seçebilir. Bu üyeler için herhangi bir mesleÄŸin en yüksek öğrenimini görmek ve Türkiye Hükümetinin bakanlığını, valiliÄŸini ya da ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli koÅŸullar ayrıntılarıyla saptanabilir. İşin ayrıntıları, iÅŸ başındaki hükümetlerin de incelemesi ile, her türlü sakıncadan ayıklanmış olarak saptanabilir." Büyük Uzmanlar Meclisi kabul olunursa, her bakanlığın danışma kurulu da bu meclis üyeleri arasından ayrılır. ÖrneÄŸin, Askerlik Danışma Kurulu, Bayındırlık Danışma Kurulu ve baÅŸkaları gibi, iki meclisin onayından geçerek bir süre uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programımızda direÅŸim göstermek ve bu programın uygulanma yollarında güdülen erek ve amaçtan ayrılmamak için, bu danışma kurullarının varlığını pek gerekli sayıyorum. Böyle olmazsa, bakanlar deÄŸiÅŸtikçe program ve bunu yapacak adamlar da az çok deÄŸiÅŸmekten kurtulamayacaktır. Bundan baÅŸka, kabul edilen herhangi bir ÅŸey, uzmanlarınca kabul olunmazsa eleÅŸtiriye yol açar. Ulus buna gereÄŸi gibi sarılmalı. Millet Meclisinin, ulus adına bir ÅŸeyi kabul etmemek ya da etmek ve denetlemek hakkıdır. Ama bu baÅŸka, uzmanların yapacağı ve bundan sonra kabul olunacak ÅŸey de baÅŸka olur. OlaÄŸan duruma dönüldükten sonraki zamanla ilgili kaygılarımı ve düşüncelerimi sunuyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini rica ederim. 18 /19.2.1922 ve sayısızdır. DoÄŸu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Özeldir. 4.3.1922 DoÄŸu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir PaÅŸa Hazretlerine Y:18/19.2.1922 günlü ve sayısız kapalı tele: Ülkenin genel yönetimini eline almış tek yüce kuvvet olan Büyük Millet Meclisinin vereceÄŸi kararların, uzmanlardan kurulan baÅŸka bir meclisçe incelenmemesinden doÄŸacak sakıncalarla ilgili yüksek düşünceleriniz ilke olarak çok yerindedir. Ancak, adı ve sanı "Âyan" olmasa bile, ulusun bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiÅŸ ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisinin temel kararlarını baÅŸka bir meclisin kararlarıyla baÄŸlamak genel yönetim iÅŸlerinde izlediÄŸimiz ilkelerin özüyle baÄŸdaÅŸamayacaktır. Bu uzmanlar meclisi de, yüksek düşünceleriniz üzere milletvekilleri gibi ulusça seçilince, özdeÅŸ kaynaktan eÅŸit yetki almış iki büyük kuvvetin, ulusun genel yönetimine etken olması, hukuksal bakımdan olduÄŸu gibi uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik doÄŸuracaktır. Bu durumun yaratacağı dengesizliÄŸi düzeltmek için de, ulusun yaÅŸamına ve haklarına etki yapacak üçüncü bir kuvvetin bulunmasını kabul etmek gerekecektir. Düşünceme göre, aklınızdan geçen sakıncaları gidermek için tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin deÄŸerli ve uzman kiÅŸilerden seçilmesini saÄŸlamak ve meclisin iç örgütünde, komisyonlar seçiminde, bakanlar kurulunun ayrılıp seçilmesinde bilim ve uzmanlık yönlerine çok önem vermektir. GeçirdiÄŸimiz acıklı denemelerin sonucundan esinlenerek kurulmuÅŸ bulunan ve ulusların yönetiminde en doÄŸru bir yol olduÄŸu gibi temel haklar bakımından da en beÄŸenilen bir nitelikte olan bugünkü yönetimimizi berkitip saÄŸlamlaÅŸtırarak, seçim iÅŸlerinde de uyanık bulunarak, hem bugün için, hem de gelecekteki yenilikler ve geliÅŸmeler için en çok baÅŸarı saÄŸlayacak bir yönetim makinesi kurulmuÅŸ olacağını saygıyla bildiririm. Türkiye Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı Mustafa Kemal Kimi Devletlerle Yapılan Resmi ve Özel Görüşmeler SaygıdeÄŸer Baylar, 1921 yılı içinde, çeÅŸitli devletlerle resmi ve özel birtakım görüşmeler yapılıyordu. Türk-Rus görüşmeleri ve iliÅŸkileri olumlu bir yönde geliÅŸiyordu. Fransızlardan baÅŸka, İtalyanlar ve İngilizlerle de görüşmeler yapılmıştır. 1921 yılı Haziranında yanlış anlamaya yol açan bir konuyu anlatacağım. 13 Haziran 1921'de İtilâf kuvvetleri BaÅŸkomutanı General Harington'un yakınlarından olduklarını söyleyen Binbaşı Henri (Henry) ve Sturton adında iki subay motorla İnebolu'ya geldiler. Bu subaylar, General Harington adına ÅŸunları bildirdiler: Ben, bir torpido ile İnebolu'dan İstanbul'a Harington'un BoÄŸaziçi'ndeki yalısına gideyim. Orada Generalle barış ilkeleri üzerinde anlaÅŸayım. Ayrıca, İngiltere'nin tam bağımsızlığımızı kabul ettiÄŸini Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve baÅŸka konular üzerinde tartışılabileceÄŸini söylemiÅŸler. Bu subaylara verilen yanıtta, benim İstanbul'a gitmeyeceÄŸim ve General Harington'un İnebolu'ya gelip o sıralarda orada bulunan Refet PaÅŸa ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiÅŸti. 18 Haziran 1921 günlü bir telyazısı da, İstanbul'da Hâmit Bey'den geldi. Bu telyazısında baÅŸlıca ÅŸunlar bildiriliyordu: "Burada resmi görevi olan bir İngiliz bugün, İngiltere'nin İstanbul'daki en yüksek makamı adına bana baÅŸvurarak tez elden bir barış yapmak için görüşmeye hazır bulunduklarından, Mustafa Kemal PaÅŸa Hazretleriyle hemen iliÅŸki kurmak istediklerini ve ivedilikle karşılık beklediklerini söyledi ve bu haberi size iletmemi rica etti." Hâmit Bey'e verilen yanıtta görüşmelere hazır olduÄŸumuz bildirilmiÅŸti. 5 Temmuz 192l'de Zonguldak'a gelen bir İngiliz torpidosu, General Harington'dan bana bir mektup getirmiÅŸti. Çevirisi Ankara'ya telle bildirilen bu mektup ÅŸu idi: Komutan Henri aracılığıyla aldığım habere göre, siz bana, bir askerin bir askerle görüşmesi yolunda kimi düşünceler bildirmek isteÄŸinde bulunmuÅŸsunuz. Durum böyle ise, sizin uygun göreceÄŸiniz bir günde, İnebolu da, ya da İzmit'te sizinle buluÅŸmak üzere Ajaks (Ajax) zırhlısıyla gelmeme İngiltere Hükümetince izin verilmiÅŸtir. Siz isterseniz, durum üzerinde çok açık ve serbest olarak görüşmeye hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları incelenmek üzere, İngiltere Hükümetine bildirmekle görevliyim. İngiltere Hükümeti adına görüşüp konuÅŸmak için hiçbir resmi yetkim yok. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda yüksek kiÅŸiliÄŸiniz, size yaraşır bir biçimde karşılanacaktır. Karaya dönünceye dek tam bir özgürlük içinde bulunacaksınız. Bu türlü bir buluÅŸmayı kabul ederseniz size uygun gelecek gün ve saatleri bildirmek iyiliÄŸinde bulunmanızı rica ederim. Bu mekbuna göre, General Harington'la iliÅŸki arayanın ve onunla görüşmek isteÄŸinde bulunan ben olduÄŸum anlaşılıyor. Oysa, gerçek böyle deÄŸildi. Onun için General Harington'a ÅŸu yanıtı verdim: Zonguldak'a göndermiÅŸ olduÄŸunuz mektubun çevirisini bugün Ankara'ya bildirdiler. Yapacağımız konuÅŸmaya bir yanlış anlamanın, temel olmaması için aÅŸağıdaki noktalara dikkatinizi çekmek zorundayım.13 Haziran günü Binbaşı Henri ve arkadaşı İnebolu'ya gelerek sizin, Binbaşı Henri aracılığı ile Refet PaÅŸa'ya önerilmiÅŸ olan ilkeler üzerinde benimle görüşmek istediÄŸinizi söylemiÅŸlerdi. Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henri'nin size yazdığı ve imzalı bir örneÄŸini de bize bıraktığı mektupta belirtilmiÅŸtir. Aramızda doÄŸrudan doÄŸruya yapılan yazışmanın baÅŸlangıcı budur. Ulusal isteklerimiz sizce bilinmektedir. Ulusal topraklarımızın tümüyle düşmanlardan kurtarılması ile ulusal sınırlarımız içinde siyasa, maliye, iktisat, askerlik, adalet ve kültür yönlerinden tam bağımsızlığımız, ilke olarak kabul edilirse görüşmelere baÅŸlamaya hazır olduÄŸumuzu bildiririm. Binbaşı Henri'nin size anlattığı nedenlerden ötürü, görüşmelerin, çok iyi karşılanacağınız İnebolu ilçesinde ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalarda, aramızda görüş birliÄŸinin olup olmadığını belirtecek yazınızı bekliyorum. Yüce dileÄŸiniz yalnız durum üzerinde görüşmekse, bunun için arkadaÅŸlarımızdan birini görevlendirebiliriz. Bu mektuba bir yanıt gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul'da Hâmit Bey'i gören İngiliz İşgüderi Bay Rattigan, bir tüccar kimliÄŸiyle Anadolu'ya gelen Binbaşı Henri'ye, General Harington'un, Anadolu'daki İngiliz tutsaklarının yerlerini ve saÄŸlık durumlarını öğrenmeye çalışması ve olabilirse ulusal orduların İstanbul'a doÄŸru yürüyüp yürümeyeceklerini Mustafa Kemal PaÅŸa'dan sormasını anımsattığını, Binbaşı Henri'nin bundan baÅŸka giriÅŸimlerde bulunmaya hiçbir yetkisi olmadığını söylemiÅŸ. Baylar, 1922 yılı AÄŸustosuna deÄŸin de Batı devletleriyle olumlu anlamda gerçek iliÅŸkiler kurulmadı. Ülkemizde bulunan düşmanları silah gücüyle çıkarmadıkça, çıkarabilecek varlığımızı ve ulusal gücümüzü eylemli olarak göstermedikçe siyasa alanında umuda kapılmanın yeri olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi. En doÄŸru inancın bu olduÄŸunu, bu olacağını doÄŸal olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten, bugünün yaÅŸama koÅŸulları içinde bir birey için olduÄŸu gibi bir ulus için de gücünü ve yeteneÄŸini iÅŸ ile gösterip tanıtlamadıkça kendisine saygı gösterilmesini ve önem verilmesini beklemek, boÅŸunadır. Güçten ve yetenekten yoksun olanlara yüz verilmez. İnsanlık, adalet, mertlik gereklerini; bütün bu niteliklerin kendilerinde bulunduÄŸunu gösterenler isteyebilir. Dünya Önünde VereceÄŸimiz Sınava Hazırlanırken Baylar, dünya, sınav alanıdır, Türk ulusu, bunca yüzyıllardan sonra yine bir sınav, hem de bu kez, en çetin bir sınav karşısında bulunduruluyordu. Sınavda baÅŸarı saÄŸlamadan kendimize karşı iyi davranılmasını beklemek, bizim için doÄŸru olabilir miydi? Biz, büyük bir önemle dünya önünde vereceÄŸimiz sınava hazırlanırken, bir yandan da gözlemcilerin durumlarını, ruh ve düşüncelerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk. Bu amaçla, bildiÄŸiniz gibi, önce DışiÅŸleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'i, sonra da İçiÅŸleri Bakanı Fethi Bey'i Avrupa'ya göndermiÅŸtik. İstanbul üzerinden Avrupa'ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey'e İstanbul'la ilgili kimi özel görevler de verilmiÅŸti. Yusuf Kemal Bey, İzzet PaÅŸa ve arkadaÅŸlarıyla ve gerçek bir istek ve dilek olursa, Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin'in Meclisi tanımasını, İzzet PaÅŸa ve arkadaÅŸlarının da bizim saptadığımız ereÄŸe doÄŸru yürümesini önerecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul'da aldığı yönergeye göre çalıştı. Ama ne yazık ki, İzzet PaÅŸa ve arkadaÅŸları kendisini oyalayıp aldatarak padiÅŸaha bir dilekçi imiÅŸ gibi götürdüler. İzzet PaÅŸa ile arkadaÅŸları bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey'in Avrupa'daki giriÅŸimlerini karıştırmak ve güçleÅŸtirmek üzere, İzzet PaÅŸa'yı Yunanlıların elinde bulunan yerlerden geçirerek Yusuf Kemal Bey'den önce Paris'e ve Londra'ya gönderdi. İzzet PaÅŸa, bu yolculuÄŸunu son dakikaya dek gizlemiÅŸtir. Yusuf Kemal Bey'in Paris ve Londra'da yaptığı konuÅŸmalardan bir sonuç çıkmadı. Yalnız İtilâf Devletleri dışiÅŸleri bakanlarının yakın bir zamanda toplanacakları, bize barış önerilerinde bulunacakları anlaşıldı. Anadolu'nun boÅŸaltılması ilke olarak kabul edilmiÅŸ ise de görüşmeler sırasında çarpışmalar baÅŸlayacak olursa, barış giriÅŸimleri sonuçlanamayacağından Yunanlılarla bir ateÅŸkes anlaÅŸması yapmamız gerekirmiÅŸ. Bunu Yusuf Kemal Bey'e söyleyen Lord Kürzın'a (Lord Curzon) Yusuf Kemal Bey, toplantıda ilkin Anadolu'nun boÅŸaltılmasına karar verilip iki yana bildirilmesinin ateÅŸkes anlaÅŸmasından daha etkili olacağını söylemiÅŸ. Lord Kürzın, ateÅŸkes anlaÅŸması üzerinde direnmiÅŸ ve bunun hükümetimize bildirilmesini ve alınacak yanıtın kendisine verilmesini istemiÅŸ. 22 Mart 1922 Günlü AteÅŸkes AnlaÅŸması Önerisi Yusuf Kemal Bey daha Türkiye'ye dönmeden, İtilâf Devletleri dışiÅŸleri bakanları 22 Mart 1922 gününde Türkiye ve Yunan hükümetlerine ateÅŸkes anlaÅŸması yapmalarını önerdiler. Bu sırada ben cephede bulunuyordum. AteÅŸkes anlaÅŸması ile ilgili öneriyi DışiÅŸleri Bakanı Vekili Celâl Bey bana bildirdi. AteÅŸkes anlaÅŸması önerisi, ana çizgileriyle şöyle idi: İki yanın birlikleri arasında on kilometrelik asker bulunmayan bir alan meydana getirilecek. Birlikler, insan ve cephane bakımından güçlendirilmeyecek. Birliklerin konumunda deÄŸiÅŸiklik yapılmayacak. Gereçler de bir yerden bir yere götürülmeyecek. Ordumuz ve askerlik durumumuz İtilâf Devletlerinin askeri kurulları denetimine açık olacak. Bu kurulların yargıcılığını gönül hoÅŸluÄŸuyla kabul edeceÄŸiz. SavaÅŸ, üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeleri iki yan kabul edinceye dek, üçer aylık sürelerle kendiliÄŸinden yenilenecek. Savaşçı devletlerden biri savaÅŸa baÅŸlamak isterse ateÅŸ kesme süresinin bitmesine hiç olmazsa on beÅŸ gün kala öbür savaşçı devlete ve İtilâf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek. Baylar, Yunanlılar bu öneriyi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya'da maddi ve manevi bakımdan yenilmiÅŸti. Bu ordunun yeniden geniÅŸ, çapta bir saldırıya geçerek talihini bir daha denemeye kalkışması güç idi. Bunu, bu gerçeÄŸi elbette herkes anlayabilmiÅŸti. Yunan ordusunu, yeniden, kesin sonuç verecek bir savaÅŸa sürülemeyince, bizim bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlamakla uÄŸraÅŸtığımız ordumuzu uyuÅŸukluÄŸa düşürmek, ulusal hükümete umutlar vererek bekletmek ve böylelikle geçecek süre içinde ulusal hükümeti ve ordumuzu gevÅŸetmek gerçekten önemli bir önlemdi. Bunun için, İtilâf Devletlerinin Anadolu'yu boÅŸaltma ve Yakın DoÄŸu sorununu çözme amacıyla önerdiklerini bildirdikleri bu ateÅŸkes anlaÅŸması koÅŸullarını önemle inceledik. Önce, Ankara'da bulunan Bakanlar Kurulu ile, makine başında görüştük. İstanbul'daki görevlimiz aracılığıyla DışiÅŸleri Bakanlığından, İtilâf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun gördüğümüz ilk yanıt ÅŸu idi: 23/24 Mart 1922 günlü telinizin eki olan ve ateÅŸkes anlaÅŸması yapılmasını öneren notayı bugün 24 Mart 1922 günü saat... de aldım. Ordunun durumunu da ilgilendirdiÄŸi için, Bakanlar Kurulunda ve gerektiÄŸinde Mecliste görüşülmeden önce, cephede bulunan BaÅŸkomutan'a düşüncesini bildirmesi için yazdım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince verilecek yanıtın, temsilcilerin dilekleri üzerine elden geldiÄŸince kısa bir zamanda bildireceÄŸini temsilcilere duyurunuz efendim. 24 Mart 1922 gününde Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığına ÅŸu düşüncelerimi bildirdim: İlke olarak, İtilâf Devletleri dışiÅŸleri bakanlarının ortaklaÅŸa yaptıkları ateÅŸkes önerisini kabul etmemek, ya da herhangi bir biçimde bu öneriye eÄŸilim gösterilmiyor ve güvenilmiyormuÅŸ gibi davranmak doÄŸru deÄŸildir. Tersine, ateÅŸkes önerisini iyi karşılamak gerekir. Bu nedenle, vereceÄŸiniz yanıt olumsuz deÄŸil, olumlu olacaktır. İtilâf Devletlerinde iyi niyet yoksa olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Ancak, onların önerdiÄŸi koÅŸulları kabul edemeyeceÄŸimiz için karşı koÅŸullar ileri süreceÄŸiz. Ertesi gün ajanslarda ve gazetelerde notadan söz edilerek ÅŸu haberler yayımlanıyordu: ... Yakın DoÄŸu'yu barışa kavuÅŸturmak ve yeniden can ve mal yitimine yol açmadan Küçük Asya'yı boÅŸaltmak amacını güttüğü sanılan bu önerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince iyi karşılandığı ve İtilâf Devletlerinin uzdileÄŸine ve yan tutmazlığına güvenilerek hükümetçe olumlu yanıt verileceÄŸinin kuvvetle umulduÄŸu hükümet çevrelerince söylenmektedir. Sözü geçen önerinin, akla yatkın ve uygulamaya elveriÅŸli koÅŸulları kapsamasını ve barışın bir an önce yapılmasını saÄŸlayacak nitelikte kısa süreli olmasını dileriz. Bakanlar Kurulunun, verilecek yanıtın Avrupa'da bulunan DışiÅŸleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da beklemenin, gerekli olmadığını bildirmekle birlikte; verilecek yanıt üzerindeki genel kararımı da şöylece özetledim: AteÅŸkes önerisini ilke olarak kabul ediyoruz. Ancak, ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından hiçbir zaman geri kalınmayacaktır. Ordumuzun içine yabancı denetleme kurulları sokmayacağız. AteÅŸkesmeyi, düşmanın (yurdumuzu) boÅŸaltması için kabul etme ilkeleri içinde uygulanabilecek koÅŸullar ileri süreceÄŸiz. AteÅŸkes anlaÅŸmasıyla birlikte boÅŸaltmanın baÅŸlaması en önemli koÅŸul olacaktır. Martın 24'üncü günü makine başında, notaya verilecek yanıtı Bakanlar Kuruluna bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara'da hazırladıkları yanıtın bir örneÄŸini bana bildirmiÅŸlerdi. İki yanıt örnekleri arasında kimi ayrılıklar görüldü. En sonu, 24 /25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu ile Sivrihisar'da birleÅŸip, verilecek yanıtı görüşerek saptamaya karar verdik. Baylar, İstanbul'daki özel görevlimizin DışiÅŸleri Bakanlığına çektiÄŸi 25 Mart günlü kapalı telden anlaşıldığına göre, özel görevlimiz Tevfik PaÅŸa ile görüşmüş. Tevfik PaÅŸa, temsilcilerin, PadiÅŸahın hükümetine de verdikleri söz konusu notayı Ankara'ya göndererek alınacak yanıtın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiÅŸ. Görevlimiz, (Ankara'nın) söz hakkının yalnız ateÅŸkesme önerisi üzerinde mi, yoksa bütün iÅŸlerde mi olduÄŸunu Tevfik PaÅŸa'ya sormuÅŸ. Tevfik PaÅŸa bu soruya yanıt vermemiÅŸ. Görevlimizin, İzzet PaÅŸa'dan ne gibi haberler aldığı yolundaki sorusuna da, Tevfik PaÅŸa ÅŸu yanıtı vermiÅŸ: "İzzet PaÅŸa yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılıklara gidilmemesini bildiriyor." AteÅŸkes Önerisine Yanıt Vermeye Hazırlanırken Alınan Barış Önerisi Baylar, Sivrihisar'da ateÅŸkes önerisiyle ilgili olan notanın yanıtı kararlaÅŸtırıldıktan sonra Bakanlar Kurulu Ankara'ya döndü. Ama biz daha bu yanıtı vermeden, Paris'te toplanan Bakanlar Konferansının 26 Mart 1922 günlü ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilâf Devletlerinin barış ilkeleri ile ilgili önerilerini kapsıyordu. Bu önerilerin ana çizgileri ÅŸunlardı: "Gerek Türkiye'de gerek Yunanistan'da, azınlıkların haklarının korunmasına ve bu amaçla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyetinin de katılmasının saÄŸlanması; doÄŸuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu iÅŸe de gene Milletler Cemiyetinin katılmasının saÄŸlanması; BoÄŸazların serbestliÄŸini saÄŸlamak için Gelibolu yarımadasında ve boÄŸazlar yöresinde asker bulunmayan bölge kurulması; Trakya sınırının, TekirdaÄŸ'ı bize; Kırklareli, Babaeski ve Edirne'yi Yunanlılara bırakacak biçimde saptanması; Bizde kalacak olan İzmir kentindeki Rumlar ve Yunanlılarda kalacak olan Edirne kentindeki Türklere, bu kentlerin yöntemine adaletli olarak katılabilmelerini saÄŸlamak amacıyla uygun bir yöntemin kararlaÅŸtırılması; Barış yapılır yapılmaz İstanbul'un İtilâf Devletlerince boÅŸaltılması; Sevr tasarısı ile elli bin kiÅŸi olarak saptanan Türk silahlı kuvvetlerinin seksen beÅŸ bine çıkarılması ve Sevr tasarısında olduÄŸu gibi askerlerimizin ücretli asker olması; Sevr tasarısında sözü geçen maliye komisyonu kaldırılarak, İtilâf Devletlerinin iktisadi çıkarlarını, genel borçların ve bize yükletilecek savaÅŸ zararları karşılığının ödenmesini saÄŸlamak için Türk egemenliÄŸiyle baÄŸdaÅŸabilecek bir yöntemin saptanması; Adalet ve iktisat alanlarındaki kapitülasyonlarda deÄŸiÅŸiklik yapılmak üzere birer komisyon kurulması." Baylar, İtilâf Devletlerinin ateÅŸkes önerisiyle ilgili olan ilk notaları iyice inceledikten ve ikinci ayrıntılı notalarındaki koÅŸullar görüldükten sonra, bu devletlerin, İstanbul Hükümeti ile birlik olarak bize karşı, yok edici giriÅŸim ve çalışmalarla yeni bir evre açtıkları yargısına varmak pek doÄŸaldı. Buna karşı, durumun çok ağır olduÄŸunu düşünerek önemli ve büyük bir savaÅŸa hazırlanmak gerekiyordu. İlkin, bize önerilen koÅŸulların ne olduÄŸunu ulusa ve dünya kamuoyuna anlatmak uygun idi. Bunlarla ilgili olarak (görüşlerimi) Bakanlar Kuruluna bildirdim. Her iki notaya 5 Nisan 1922 günü verdiÄŸimiz yanıtın temel noktalarını hatırlatayım: AteÅŸkesi ilke olarak kabul ettik. Ama, ana koÅŸul olarak ateÅŸkes anlaÅŸmasıyla birlikte boÅŸaltma iÅŸine hemen baÅŸlanılmasını çok gerekli gördük. AteÅŸkes anlaÅŸması süresinin, Anadolu'nun boÅŸaltılması süresi gibi dört ay olmasını önerdik ve boÅŸaltma iÅŸi bittiÄŸi zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa, anlaÅŸmanın kendiliÄŸinden üç ay daha uzamasını kabul ettik. BoÅŸaltmanın nasıl yapılacağı konusunda da önerimiz ÅŸu idi: AteÅŸkes anlaÅŸmasının ilk gününden baÅŸlayarak, ilk on beÅŸ gün içinde EskiÅŸehir-Kütahya- Afyonkarahisar kesimi ve ateÅŸkes baÅŸlangıcından sonra dört ay içinde İzmir'le birlikte bütün topraklarımız boÅŸaltılacaktır. AteÅŸkes anlaÅŸması ile ilgili önerilerimiz İtilâf Devletlerince kabul edilirse, barış önerilerini incelemek üzere üç hafta içinde delegelerimizi, kararlaÅŸtırılacak kente göndermeye hazır olduÄŸumuzu bildirdik. Bu notamıza 15 Nisan 1922'de yanıt verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisanda buna yanıt verdik. VerdiÄŸimiz bu yanıtın son bölümünde ateÅŸkes anlaÅŸması üzerinde uyuÅŸmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik. İzmit'te bir konferans toplanmasını önerdik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz'da, ya da Venedik'te bir konferansın toplanması birçok kez söz konusu oldu. Ama, kesin sonuçlu büyük utkumuzu kazanıncaya dek bunların hiçbiri gerçekleÅŸmedi. BaÅŸkomutanlık Yasasının Tarihçes Sayın baylar, bizim baÅŸkomutanlığımız ile ilgili 5 AÄŸustos 1921 günlü yasanın bir tarihçesi vardır. İsterseniz, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım. BaÅŸkomutanlık yasasının süresi, birinci kez, 31 Ekim 1921'de; ikinci kez, 4 Åžubat 1922'de; üçüncü kez, 6 Mayıs1922'de uzatıldı. Her uzatılışında karşıcılların türlü türlü eleÅŸtirileri ve dokunaklı sözleriyle karşılaşıldı. Özellikle üçüncü uzatılışı önemlice bir olay biçiminde oldu. 6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiÄŸi için, yasa süresinin uzatılması Mecliste söz konusu olmuÅŸ. Ben rahatsızlığım dolayısıyla Mecliste bulunamamıştım. 5 Mayıs günü akÅŸamı konutuma gelen Bakanlar Kurulu üyeleri durumu şöyle anlattılar: Mecliste karşıcıllar, benim baÅŸkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışmalı görüşmelerden sonra iÅŸ oya konulmuÅŸ, gereken çoÄŸunluk saÄŸlanmamış; yani BaÅŸkomutanlık Yasası süresinin uzatılması kabul edilmemiÅŸ. Bakanlar Kurulu üyeleri, özellikle Genelkurmay BaÅŸkanı ve Milli Savunma Bakanı -ki bunlar askeri durumu yakından izleyen makamlardır- pek çok üzülmüşler. Meclisin gösterdiÄŸi bu ruh durumu karşısında kendilerinin de görevde kalmalarının bir yararı olmayacağını ileri sürerek çekilmeye kalkıştılar. Yurdun Yüce Çıkarı Adına BaÅŸkomutanlık Görevimi Bırakmaya Karar Verdim Ordu, Meclisin oyu belli olduÄŸu dakikadan sonra komutansız kalmıştı. Genelkurmay BaÅŸkanı ile Bakanlar Kurulu da çekilecek olursa ülkenin genel yönetiminde düşünülmeye deÄŸer ağır bir bunalımın doÄŸmasından kaçınılamazdı. Onun için, gerek Genelkurmay BaÅŸkanına gerekse Bakanlar Kurulu üyelerine, daha yirmi dört saat, güçlüğe dayanmalarını ve beklemelerini rica ettim. Ülkenin ve genel amacın yüksek çıkarı için, ben de BaÅŸkomutanlık görevimi sürdürmeye karar verdim ve bunu Bakanlar Kuruluna da bildirdim. Ertesi gün, 6 Mayıs 1922'de bir gizli oturumda Meclise, açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklama yapmadan önce, BaÅŸkomutanlığa karşı söz söylemiÅŸ kiÅŸilerin görüşlerini, Meclis tutanaklarını getirerek, birer birer incelemiÅŸtim. Baylar, kurulunuzu daha çok yormamak için, sözünü ettiÄŸim gizli oturumda söylediklerimi özetlemekle yetineceÄŸim: "Baylar", dedim, "BaÅŸkomutanlık ve BaÅŸkomutanlık Yasası konusunda, baÅŸlangıcında olduÄŸu gibi bugün de yasanın gereksizliÄŸinden, ya da deÄŸiÅŸtirilmesi gereÄŸinden söz eden ve BaÅŸkomutanlığın varlığından yakınan kiÅŸiler vardır. Bunların yine her zamanki kiÅŸiler olduÄŸu görülmektedir. Ben, gereksiz bir görevin, bir makamın ille de sürüp gitmesinden yana deÄŸilim. Herhangi bir makama sorumsuz yetkiler saÄŸlayacak yasalardan yana da deÄŸilim. Ancak, BaÅŸkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren yasanın gereÄŸine ve gereksizliÄŸine karar verebilmek için genel durumun, askerlik durumun iyice incelenmesi ve gözden geçirilmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimi bildirmeden önce BaÅŸkomutanlığın ve BaÅŸkomutanlık Yasasının gereksizliÄŸi üzerinde söz söylemiÅŸ olan kiÅŸilerin kimi sözlerini birlikte gözden geçirelim. ÖrneÄŸin, Salih Efendi (Erzurum Milletvekili) benim, Meclisin hakkını zorla aldığımı, zorla almak istediÄŸimi söyleyerek açık hakkımızı vermeyiz, diye bağırıp çağırmış. Baylar, açık konuÅŸacağım, beni bağışlayınız. Her birinizin olaÄŸanüstü yetki ile seçilmesine ve olaÄŸanüstü yetkisi olan bir Meclisin kurulmasına ve bu Meclisin memleket alınyazısını elinde tutacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunu baÅŸarmak için en yakın arkadaÅŸlarımla düşünce savaşımı yaptım. Bütün yaÅŸamımı, varlığımı, bütün onurumu ve özsaygımı tehlikelere attım. Demek ki, bu, benim eserimdir. Ben, eserimi alçaltmakla deÄŸil, yüceltmekle ödevliyim. Salih Efendi'den hiç olmazsa beni de kendisi kadar olsun, bu Meclisin haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Daha çoÄŸunu istemem. Bunları söyledikten sonra, 'Meclisin hakkını zorla almak sözünü' olduÄŸu gibi Salih Efendi'ye geri veririm. Böyle bir ÅŸey söz konusu deÄŸildir ve olamaz. Baylar, BaÅŸkomutanlık sorununun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiÅŸ. Bu da birçok biçimlerde kötü yorumlara uÄŸramış. Sorunun açık oturumda görüşülmesi istenmiÅŸ. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeÄŸin ulustan gizlenmek istendiÄŸini söylemiÅŸ. Gerçekte, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız yasama görevi yapan bir Millet Meclisi deÄŸildir. Yürütme yetkisini de elinde bulunduruyor. Böyle de olmasa, ülkenin, devletin her türlü iÅŸleriyle ilgili kararları vaktinden önce, açık oturumda konuÅŸmak, herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle, söz konusu sorun, düşman karşısında bulunan bir ordunun baÅŸkomutanıyla ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, baÅŸkomutandan yana olduÄŸu gibi, ona karşı söylenilen sözleri düşmana iÅŸittirmekte yurt çıkarı var mıdır? BaÅŸkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki etkisi ve erki çok büyük olmak gerekir. Dahası, Hüseyin Avni Bey'in burada söz konusu ettiÄŸi rahatsızlığımı bile düşmanın iÅŸitmesi sakıncalıdır. Bunun ne gereÄŸi vardı? Görüyorsunuz ki, sorunun gizli oturumda görüşülmesi istenmekle, Mehmet Şükrü Bey'in dediÄŸi gibi, hiçbir zaman gerçekleri ulustan gizlemek amacı güdülmemiÅŸtir. Gönül isterdi ki, açık oturumda bir sakınca olmasaydı da Mehmet Şükrü Bey istediklerini kürsüden bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey'in sözlerindeki anlamı, gizli anlamı ulusa açıklayıp yorumlasaydım. Şükrü Efendi bilsin ki, ulus onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi bilsin ki, onun dediÄŸi gibi güldürü (komedya) oynamıyoruz. Biz buraya güldürü oynatmak için toplanmadık. Baylar, güldürü oynayan ve oynatan, Şükrü Efendi'nin kendisidir. Ama ÅŸuna inansın ki, biz o güldürüye kapılmayacağız. Şükrü Efendi'nin, oynamak ve oynatmak istediÄŸi güldürü sonunda, yakalandığı yasa pençesinden ne denli büyük bir alçalma ile kurtulduÄŸunu unutacak kadar çok zaman geçmemiÅŸtir. Baylar, Hüseyin Avni Bey, BaÅŸkomutanlık Yasasına karşı konuÅŸurken birtakım sözler söylemiÅŸ. Yüce Meclise: 'Bu tutumla ulusu rezil edeceksiniz' demiÅŸ. 'UyuÅŸuklar' sözünü kullanmış. 'Görevler kiÅŸilere baÄŸlı deÄŸildir; kiÅŸiler yoktur, ulus vardır.' yollu kurallar ileri sürmüş. Gerçi, temel olan ulustur, toplumdur. Onun da genel iradesi Mecliste belirir. Bu, her yerde böyledir. Ama, bireyler de vardır. Meclis, yurt ve devlet iÅŸlerini bireylerle, kiÅŸilerle yürütmektedir. Her devletin iÅŸlerini yöneten kiÅŸi ve kiÅŸiler ortadadır. GerçeÄŸi, anlamsız kuramlarla yadsımanın yeri yoktur." Baylar, Hüseyin Avni Bey, ikide birde, birtakım yersiz sözlerle konuÅŸmamı kesiyordu. Kendisini ağır sözlerle uyardım. Meclisin, mahalle kahvesi olmadığını söyledim. Ulusun kâbesi olan kürsüye saygı göstermesini istedim. "Baylar, söz söyleyen bir kiÅŸi de Salâhattin Bey'dir. Salâhattin Bey bize, saldırıya geçip geçemeyeceÄŸimizi sormuÅŸ imiÅŸ. Biz de: 'GeçeceÄŸiz'. demiÅŸiz. Kendisi de: `Geçemeyeceksiniz.' demiÅŸ. En sonu, geçememiÅŸiz. Kendi sözü olmuÅŸ. Oysa, saldırının geciktirilmesi nedenlerini, yeri geldikçe, gereÄŸi kadar açıkladığımızı sanıyorum. Bir daha söyleyeyim ki: Saldırıya geçeceÄŸiz. Düşmanı yurdumuzdan kovup uzaklaÅŸtıracağız. Bu kararımızda direniyoruz. Duraksamayı gerektiren hiçbir engel düşünülemez. Bundan baÅŸka, Salâhattin Bey demiÅŸ ki: Ordu en yüksek güce ulaÅŸmıştır. Evet, ordumuzun yetkindir, ama en yüksek güce ulaÅŸmış deÄŸildir. Kendisi gibi asker bir arkadaşın, yüce kurulunuza böyle söyleyebilmesi için ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Oysa, Salâhattin Bey bundan çok uzaktır. Ordu ile yakından ilgili olanların sözü, yalnız benim sözüm deÄŸil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Ama, elbette ordumuzu yaraÅŸacak güce ulaÅŸtıracağız. Salâhattin Bey'in önemli sözlerinden biri de: 'Bizim en önemli ödevimiz siyasa yapmaktır.' demesidir. Hayır baylar, bizim önemli ve temel ödevimiz, siyasa yapmak deÄŸildir. Bizim ve bütün ülkenin ve ulusun bugün biricik ödevi, topraklarımızda bulunan düşmanı, süngülerimizle kovup atmaktır. Bunu yapamadıkça siyasa, anlamsız bir söz olarak kalır. Bununla birlikte, bir dakika için Salâhattin Bey'in sözlerini kabul edelim. Buna ben engel miyim? BaÅŸkomutan engel midir? Bu sözün BaÅŸkomutanlık Yasasıyla ne ilgisi vardır? Anlaşılıyor ki, bir engelleme ve bir karşıtlık düşünülmektedir. Ben, ulusal amaca ulaÅŸmak için tek çıkar yolun savaÅŸmak ve savaÅŸta baÅŸarı saÄŸlamak olduÄŸunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı, bütün varlığımızı orduya vereceÄŸiz. Gücümüzü dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra ulusu insan gibi yaÅŸatabileceÄŸiz! diyorum. Salâhattin Bey, iÅŸte bu anlayışı, aklınca siyasa yapmaya engel sanıyor ve sorunların siyasayla bir çözüme baÄŸlanabileceÄŸi kuruntusuna kapılıyor. Bir de, Salahattin Bey diyor ki: 'Bugünkü askeri durumda giderlerin tutarını incelememize BaÅŸkomutanlığın varlığı bir engeldir.' Baylar, bu doÄŸru deÄŸildir. BaÅŸkomutan, Meclisin gelir kaynaklarını incelemesine ne zaman engel olmuÅŸtur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceÄŸimiz, belki herkesten çok, beni kaygılandırmaktadır. Yalnız, ben, ordumuzun varlığını ve gücünü paramızla orantılı bulundurmak kuramını kabul edenlerden deÄŸilim. 'Paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağılsın...' Benim için böyle bir sorun yoktur. Baylar, para vardır ya da yoktur; ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımı da canlandırayım. Ben ilk kez bu iÅŸe baÅŸladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kiÅŸiler bana sordular: 'Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?' 'Yoktur.' dedim. O zaman: 'Öyleyse ne yapacaksın?' dediler. 'Para olacak, ordu olacak ve bu ulus bağımsızlığını kurtaracaktır!' dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır. Birtakım baylar da: 'BaÅŸkomutan ulusa parasız zorla iÅŸ (angarya) yaptırıyor; oysa yasalar ülkede parasız zorla iÅŸ yaptırmayı yasaklamıştır.' demiÅŸler. Bu doÄŸrudur baylar; ama gerekseme, tehlike, bize her ÅŸeyi yasal göstermektedir. Ordunun eksikleri ulusa parasız zorla iÅŸ yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doÄŸru yasa, budur. Ulusun ve ordunun yenilmemesi için, 'yasa buna engeldir' diye, gerekli gördüğüm önlemi almakta duraksamayacağım. Efendim, Kara Vâsıf Bey de demiÅŸler ki: 'Her yerde baÅŸkomutan vardır; ama baÅŸkomutanlık için ayrıca bir yasa yoktur. Yürürlükte bulunan askerlik yasaları, her komutanın olduÄŸu gibi baÅŸkomutanın da görev ve yetkisini belirtir ve sınırlar. Bunu da bilimler belirtir ve saptar.' Bilirsiniz ki, devletler, çeÅŸitli biçimdeki hükümetlerle yönetilirler. Biçimlerine göre, baÅŸlarında krallar, imparatorlar, padiÅŸahlar bulunur. Kimilerinin de baÅŸlarında cumhurbaÅŸkanları vardır. Böyle ülkelerde baÅŸkomutan, devletin başında bulunan kiÅŸi olur. Bu kiÅŸi, baÅŸkomutanlık görevini ya kendisi yapar, ya da birini vekil eder. Bizim bugünkü hükümet biçimimize göre baÅŸkomutanlık, Meclisin manevi kiÅŸiliÄŸinde belirir. Bunun için Meclis, falan, ya da filan kiÅŸiyi baÅŸkomutan seçince bu seçime 'yasa' derler. Kral, padiÅŸah, imparator buyruÄŸuna `irade' dendiÄŸi gibi Meclisten çıkan ulusal buyrultulara da 'yasa' adı verilir. Demek, yasa vardır. Bir Meclisin olaÄŸanüstü bir zamanda, kendisine olaÄŸanüstü görev verdiÄŸi baÅŸkomutan, Kara Vâsıf Bey'in komutanların görev ve yetkilerini belirtip sınırladığını bildirdiÄŸi Askeri Ceza Yasasıyla ve İç Hizmet Tüzüğü ile baÄŸlanıp kalması gereken bir komutan deÄŸildir. Kara Vâsıf Bey'in, 'bilimler belirtir ve saptar' dediÄŸi ÅŸey, büsbütün baÅŸkadır. Askerlik bilim ve teknikleri askerliÄŸin niteliÄŸini ve baÅŸkomutan olacak kiÅŸide bulunması gereken nitelikleri anlatır, açıklar ve öğretir. Yoksa, insanları baÅŸkomutanlığa, komuta edilecek ordunun gerçek iyesi, ya da yasal vekilleri getirir. 'BaÅŸkomutanlık niteliÄŸi bende vardır.' diyen her adamın o yere kendiliÄŸinden gelebilmesinin ise anlamı büsbütün baÅŸkadır. Kara Vâsıf Bey, bir de demiÅŸ ki: 'BaÅŸkomutan, cephenin gerisindeki iÅŸlerle uÄŸraÅŸmasın!' Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, bunların yiyeceÄŸi, giyeceÄŸi, silahı, cephanesi ile ve baÅŸka eksikleriyle ilgili bulunan baÅŸkomutan, elbette bütün bunların gerideki kaynaklarıyla da ilgilidir. Kara Vâsıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta, hangi alanda, hangi yerde görmüş? Gerçi hem cepheyle hem de geride birçok iÅŸlerle uÄŸraÅŸmak güçtür. Bu adam hem cepheye komuta edecek, savaÅŸ yönetecek, hem de bu iÅŸlerle birlikte geri bölgelerde birçok ÅŸeylerin yapılmasını saÄŸlayacak! Bunu bir adam nasıl yapabilir? Hiç kuÅŸku yok, yapar. Ama, 'yapar' dediÄŸim zaman bu: 'BaÅŸkomutan, ÅŸimdi cepheye komuta eder; sonra oradan kalkar filan yere gider, yiyecek iÅŸini yoluna koyar; filan yere de gider, ikmal iÅŸlerini yapar.' demek deÄŸildir. Üzerine büyük iÅŸler yüklenmemiÅŸ adamların bu konudaki duraksamaları hoÅŸ görmelidir. Bakınız, size bir örnek vereyim: Ben çok toy komutanlar gördüm. ÖrneÄŸin, bir alay komutanı yeni tümen komutanı olmuÅŸ, ya da bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuÅŸ; biraz da bilgisi, görgüsü kıt. Daha bilgi, görgü edinmeye zaman bulamadan güç durumlar karşısında kalmış. YaÅŸadığı süre içinde bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki ya da üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca elbette duraksayacak ve güçlük çekecektir. Bir tümene komuta ettiÄŸi zaman, tümenin bütün birliklerini, olabildiÄŸi kadar, gözü altında birleÅŸtirip yönetebilen toy bir komutan, gözden uzak dayangalarda bulunan iki üç tümenin savaşını yönetmek zorunda kalınca kendi kendine: 'Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu bunun mu? Orada mı, burada mı?' diye sorar... Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini yöneteceksin. O zaman: 'Ben hiçbirini gereÄŸi gibi göremem!' der. Elbet göremezsin, elbet gözlerinle göremezsin! Aklınla ve anlayışınla görmen gerekir. Ordunun Kıpırdanamayacağını İleri Süren Bir Aymazı Alkışlayanlar Vâsıf Bey bir konuÅŸmasında demiÅŸ ki: 'Biz Sakarya Savaşından sonra, iÅŸte ÅŸimdiye dek kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz.' Bu söz kimilerinin, 'yaÅŸa!' sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış. Baylar, bundan çok üzüntü ve acı duydum; çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamadığını ve kıpırdayamayacağını savlayan bir aymazın sözlerini alkışlamak gerçekten çok tuhaftır. Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse iÅŸitmesin! İşte baylar, baÅŸkomutanlığın gereksizliÄŸini tanıtlamak için söylenen sözlerin belli baÅŸlıları bunlardır. Benim de bu sözlere verebileceÄŸim yanıtlar iÅŸitildi. Bundan sonra düşünüp karar verme Meclise düşer. Yalnız, bir gerçeÄŸi göz önüne sermek zorundayım. Yüce Meclisin, baÅŸkomutanlığın gerekliliÄŸine inandığından kuÅŸku edilmezse de, karşıcılların hiçbir temele dayanmayan gösterileri Meclis kararının istenilmeyen bir biçimde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu baylar, biliyor musunuz? BaÅŸkomutanlık ne olacağı belirsiz bir durumda askıda bulunuyor. Bu dakikada ordu komutansızdır. EÄŸer ben, ordunun komutasını bırakamıyorsam, yasaya aykırı olarak komuta ediyorum. Mecliste beliren oylara göre hemen komutadan el çekmek isterdim. BaÅŸkomutanlığımın sona erdiÄŸini hükümete bildirirdim de. Ama önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluÄŸu karşısında kaldım. Düşman karşısında bulunan ordumuz baÅŸsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakamayacağım." Sayın baylar, bu gizli oturumda, karşıcılların hükümeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım iÅŸler üzerinde, hemen hemen kavgayı andıran tartışmalar oldu. En sonu, gereÄŸi gibi aydınlanan Yüce Meclisin oyu ÅŸu yolda belirdi; 11 ret ve 15 çekimsere karşı 177 oyla BaÅŸkomutanlık Yasasının süresi uzatıldı. Ordumuzun Maddi ve Manevi Gücü, Ulusal Amacı Tam Bir Güvenle GerçekleÅŸtirecek Bir Kerteye UlaÅŸmıştı Baylar, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 günü, BaÅŸkomutanlık Yasası, yöntem bakımından yine görüşme konusu oldu. Bu kez Mecliste yaptığım genel konuÅŸmadan bir kısmını olduÄŸu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica ederim. DemiÅŸtim ki: "Artık Ordumuzun manevi ve maddi gücü, olaÄŸanüstü hiçbir önleme baÅŸvurmayı gerektirmeksizin, ulusal amacı tam bir güvenle gerçekleÅŸtirecek kerteye ulaÅŸmıştır. Bundan dolayı, olaÄŸanüstü yetkilerin sürdürülmesine gereklik kalmadığı kanısındayım. Bugün ortadan kalktığını görmekle kıvandığımız bu gereksinmelerin, bundan sonra da yeniden ortaya çıktığını görmemekle mutlu olacağız. BaÅŸkomutanlık görevi, olsa olsa Misakı Millimizin özüne uygun kesin sonuca ulaÅŸacağımız güne deÄŸin sürer. Mutlu sonuca güvenle ulaÅŸacağımıza kuÅŸku yoktur. O gün, deÄŸerli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz, Trakya'mız anayurda katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün ulusla birlikte, en büyük mutluluklara ermekle onur kazanacağız. Benim baÅŸkaca, ikinci bir mutluluÄŸum olacaktır ki o da, kutsal savaşımıza baÅŸladığımız gün bulunduÄŸum duruma yeniden dönebilmem olanağıdır. Dünyada, ulusun baÄŸrında özgür bir birey olmak gibi mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, yüreÄŸinde ve vicdanında manevi kutsal tatlardan baÅŸka tat bulunmayan kiÅŸiler için, ne denli yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir deÄŸeri yoktur." Baylar, bu görüşmelerin sonunda BaÅŸkomutanlığın bana süresiz olarak verilmesi karara baÄŸlandı. Muhalif Grubun Meclisteki Çalışmaları SaygıdeÄŸer baylar, karşıcıl grubun Meclisteki çalışmaları bizi biraz daha kendileriyle uÄŸraÅŸtıracaktır. İkinci grup adını takınan karşıcıllar, olumsuz direnmelerini uzun süre denediler. Bakanlar Kurulu üyelerinin nasıl seçileceÄŸini gösteren 8 Temmuz 1922 günlü yasa ile bakanların ve Bakanlar Kurulu BaÅŸkanının doÄŸrudan doÄŸruya Meclisçe gizli oyla seçilmeleri saÄŸlandı. Böylelikle, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığından eylemli olarak uzaklaÅŸtırılmış olduÄŸum gibi, bakanların da benim göstereceÄŸim adaylar arasından seçilmesi, ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu. Rauf Bey, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanı Oldu Karşıcıl grup bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığına getirmeye çalıştı, bundan baÅŸarı da saÄŸladı. Karşıcılların art düşüncelerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey'i yanıma buyur ettim. Meclis çoÄŸunluÄŸunun kendisini Bakanlar Kurulu BaÅŸkanı seçmeye eÄŸilimli olduÄŸunu, bunu benim de uygun gördüğümü söyledim. Rauf Bey, duraksar bir durum takındı. "Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığının bir görevi yoktur." dedi. Rauf Bey demek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisinin BaÅŸkanı, Bakanlar Kurulunun da doÄŸal baÅŸkanıdır. Bakanlar Kurulu kararları, o onaylamadıkça yürürlüğe girmez. Buna göre, Bakanlar Kurulu BaÅŸkanının bir yetkisi ve özgürlüğü yoktur. Gerçekten, Anayasa gereÄŸince durum böyleydi. Böyle demekle birlikte sonunda Bakanlar Kurulu BaÅŸkanlığını kabul etti. Rauf Bey, 12 Temmuz 1922 gününden 4 AÄŸustos l923 gününe deÄŸin bu görevde kaldı. Baylar, bir nokta dikkatinizi çekmiÅŸtir. Kara Vâsıf Bey'le Rauf Bey, karşıcıl grubun kurulmasında, güçlendirilmesinde ve yönetiminde daha ilk günden, birlik ve yönetici durumunda bulunuyorlar. Ama Rauf Bey açıktan açığa İkinci Gruba geçmeyerek bizim içimizde kalmak durumunu yeÄŸliyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey, en sonu kendi deyiÅŸiyle "bizimle birlikmiÅŸ gibi görünme olanağı kalmadığı zaman" ayrılığını açığa vurmak zorunda kaldı. Baylar, karşıcılların Mecliste orduya karşı açtıkları akım sürüp gidiyordu. Boyuna ve ateÅŸli ateÅŸli ordunun saldırı yeteneÄŸi olmadığından ve artık sorunu siyasa yoluyla çözüp sonuçlandırmanın zorunlu olduÄŸundan etkili bir biçimde söz ediyorlardı.   Â
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne