TÜRKİYE-IRAK SINIRINDA BİRİKEN RAPORLAR
Pazartesi, 08 Aralık 2008 10:31
Avrupa Güvenlik ve Savunma Meclisi adına İngiliz Parlamenter Robert Walter tarafından kaleme alınan “Türkiye – Irak Sınırında Terörist Faaliyetler” konulu rapor 3 Aralık’ta genel kurulda oylanarak, oy birliği ile kabul edildi.

Bu raporla Meclis, Avrupa Birliği ve Batı Avrupa Birliği (BAB) üyesi ülkelerden terör örgütü PKK’ya yönelik daha sıkı önlemler almalarını, şimdiye kadar söylemde olanı artık fiiliyata geçirmelerini istemektedir.

Ankara, Diyarbakır ve İstanbul’da yetkililerle görüşülerek varılan kanaatlerde birçok AB kaynaklı raporun aksine bu sefer, Türkiye’den Avrupa’ya bir ayna tutuluyor ve Türklerin Avrupa algısı bir nebze yansıtılıyor.  Avrupalı yetkililer bir özeleştiri yapma eğilimine girmiş görünüyorlar. 

Raporda öne çıkan bir takım tespitlere değinilecek olunursa, şu hususlardan bahsetmek yerinde olacaktır: AB süreci paralelinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hükümet tarafından gerçekleştirilmek istenen reformlara terör örgütü PKK’nın karşı çıktığı belirtiliyor. PKK ve DTP’nin arasındaki bağ yadsınmıyor; fakat inisiyatifin PKK’nın elinde olduğu ve DTP’yi etkileme kapasitesine sahip olduğu ifade ediliyor.  Kürtlerin büyük bir bölümünün ayrılıkçı olmadığı savı 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin bölgedeki görece yüksek oy potansiyeli ile açıklanıyor.  Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımıza verilen tavsiye ise, kültürel kimlik isteklerinin ayrılıkçı bir motivasyon taşımadığı yönünde Türk halkını ikna etmeleri, bu isteklerini barışçıl yollarla dile getirmeleri oluyor. 

Raporda Türklerin rahatsız olduğu hususlar da belirlenmiş, DTP’nin öne sürdüğü ‘demokratik özerklik’ kavramı ve PKK’nın istediği af odaklı iletişim stratejisine bu mealde değinilmiştir. Türkiye gibi üniter ülkelerde bölgesel özerkliğe sıcak bakılmadığı ifade edilirken, Kürt vatandaşlarımızın, isteklerini imkânsızdan başlatarak imkân dâhilindekileri bile elde edemediklerinin altı çiziliyor.

AB ve BAB üyesi ülkelerden PKK’nın yasadışı faaliyetleriyle mücadelede ciddi önlemler almaları, PKK propagandası yapan yayınları dikkatle izlemeleri, Irak’ın kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetiminin ve PKK’nın manevra alanını kısıtlamaları bekleniyor.  Türk yetkililerle aynı paralelde, terörizmin ve Kürt kültürel kimliğinin aynı şeyler olmadığı vurgulanıyor. Sorunlu bölgeye sadece askeri güç göndermenin çözüm olmadığı; sosyal ve ekonomik tedbirlerle beraber bunun yapılması gerektiği önemle vurgulanıyor. AB sürecinin önemi ve Kürt vatandaşların PKK’ya verdikleri desteğin bu yolla önüne geçilebileceği iddia ediliyor.

Raporda, Türk halkının AB’ye olan şüpheci yaklaşımının ardında da PKK ile arasına çok net ve nesnel bir sınır koyamamasının yattığı itiraf ediliyor. Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde kendini yalnız hissettiği söyleniyor. Öyle yalnız ki, TBMM’deki DTP’li milletvekilleri dahi PKK’nın 1980 askeri darbesine tepki olarak doğan 29. Kürt isyanı olduğunu iddia ediyorlar.  

“Halkın gittikçe bölündüğü, hatta adı konulmamış bir iç savaşa doğru gidildiği” ibaresi ise tam anlamıyla bir yönlendirme olarak teşhis edilmeli. Bu diretmelere Türk milleti sağduyu ile, şimdiye kadar birlikte yaşamış ve yaşayacak olma isteği ile yanıt vermelidir. Son olarak, raporda iki alternatifli gelecek senaryosundan bahsediliyor. Biri iyimser, diğeri ise kötümser tabloyu yansıtıyor. Sunulan iyimser senaryoda, iktidarın Türkiye’yi AB rotasında hızla ilerlettiği, Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerini geliştirdiği, PKK saldırılarının marjinalleştiği ve şehir içlerine inmediği, 2009 Mart seçimlerinde AKP’nin bir kez daha Kürt yoğunluklu illerden destek gördüğü, kültürel Kürt kimliğinin tanınmaya başlandığı, PKK’ya halk desteğinin çok düşük seviyelere indiği, Tahran, Erbil ve Ankara arasındaki işbirliğinin PKK’nın konumunu zayıflattığı yer alıyor. 

Karamsar senaryoda ise AB rotasından çıkmış bir Türkiye’de, neo-ulusalcı dalganın hâkim olduğu, Kürt seçmenle AKP’nin arasının açıldığı, bu oyların PKK’ya yakın partilere verildiği, PKK saldırılarının arttığı, ordunun operasyonlara başladığı ve olağanüstü hal ilan edildiği durumlara yer veriliyor.

Sonuç olarak, Türkiye – AB ilişkilerinin yakın tarihine bakıldığında asimetrik bir ilişkiden bahsetmek yanlış olmayacaktır.  Reform sürecinde Türkiye’den beklenen sorumlulukların ‘ödev’e benzetilmesi bile aradaki asimetriyi bir nebze açıklamaktadır. Türkiye’de bir sorun olduğunda gözler AB’ye dönmekte ve ister istemez bir uyarı, bir tavsiye ya da bir yaptırım beklenmektedir. Bunlar da AB’nin farklı kurumlarından farklı nitelikteki raporlarla somutluk kazanmaktadır. Böylece, Avrupa kaynaklı bu ve benzeri raporlara bağışıklık kazanmış bir Türkiye’den bahsedilmektedir. Bağlayıcılığı olmayan; fakat oldukça ciddiye alınan bu raporlara eleştirel ve nesnel yönden yaklaşmakta fayda bulunmaktadır. Bizi bize anlatan Avrupa ise, hakkaniyetli davranmayı ilke edinmelidir.

Sinem KAYA

5 Aralık 2008

http://www.globalstrateji.org/TUR/Icerik_Detay.asp?Icerik=1666



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_011.jpg

En Son Yorumlar