|
“ABD, İran’a Saldırırsa Türkiye Ne Yapacak?” Bu soruyu Cüneyt Ülsever soruyor, ben değil. Hürriyet’teki 22 Mayıs Perşembe günkü köşe yazısının başlığı bu. Soru öylesine ortaya atılmış bir soru gibi masum duruyor gibi görünse de pek o kadar da masum değil tabi. Hani “geçerken uğradım tilki kardeş” der gibi. Başkaca bir plânı varsa iki gözü önüne aksın. Ne yapmış İran ABD’ye de ta Atlantik’in ötesinden gelip İran’a saldırma hakkını kendinde görüyor. Efendim “İsrail’in başına belâ” oluyormuş ve de “Irak’ta ABD’nin çıkarlarını zedeleyecek bir tehdit” unsuruymuş. Yani soruyu şöyle düzeltebiliriz: “ABD, Afganistan ve Irak bataklığından çıkamıyor. İran’a karşı ABD çıkarlarını korumak için Mehmetçiğimiz canını verebilir miymiş?” Ne dersiniz? ABD’nin korumacılığında Türkiye’ye karşı yürüttüğü PKK’nin alçakça terör saldırılarını göğüslerken verdiğimiz 50 bin can yetmiyor demek ki. Ne olacak tohumuna para mı verdiler. Başbakan talimat verdi ya “3 çocuk yapın” diye. O zaman anlamamıştım, şimdi anlaşılıyor. ABD’ye, ABD için ölecek asker lazımmış demek ki. Sorunun muhatabı kim? “Türkiye” bir kavram olarak bir şey yapabilecek pozisyonda olmadığı için “Türkiye” ile kastedilen kurum ya da kesim kim? Atatürk Devrimlerini ve Türkiye’nin bağımsızlığını savunan yurtseverlerin tavrı nettir. ABD’ye karşı antiemperyalist duruşlarından bir adım bile gerilemezler. Ülsever bunu çok iyi bilir. Peki, ABD ile 9 maddelik sözleşme imzalamakla övünüp iktidar mevzilerini gasp eden sözleşmeli personelin tavrı nedir? O da nettir. ABD için Mehmetçiğin kanı üzerinde gerekli pazarlıklar yapılmış sözleşmeler imzalanmıştır zaten. Ülsever bunu da çok iyi bilir. Ordunun da Cumhuriyet Devrimleri mevzisinde olduğunu ve ABD’ye karşı konumlandığını biliyor Ülsever. O yüzden zaten akşam yatarken yaptığı dualar yerine gelmiş mi diye sabah kalktığında Genel Kurmay haberlerine bakar önce. Toplumun bütün örgütlü kesimleri, kurumları bu konudaki tavırlarını çok önceden belirlemiş ve kamuoyuna açıklamış. Ne kaldı geriye? Örgütsüz geniş kitleler. Bu kitlelerin beyinleri! Psikolojik harekâtın tek bir hedefi vardır. Kitlelerin beyinleri! Ülsever’in cevabını bildiği sorusunun hedefi örgütsüz Kemalist, yurtsever geniş halk yığınlarıdır. Irak harekâtı ile birlikte İran’a yönelik psikolojik saldırı zaman zaman inişler kaydetse de hiçbir zaman ABD’nin planından çıkmış değildir. Bir sonra ki hedefidir çünkü İran. Bir sonraki de Türkiye! Neden Türkiye daha sonra? Çünkü en azından iktidar mekanizmaları, kendisiyle sözleşme yapmış elemanların elinde de ondan. İran’a doğrudan saldıramasa bile en azından şimdilik kendi kabuğuna çekilmesini sağlamalı ve yalnızlaştırmalıdır. Bunun için de Türkiye’nin tam desteğine ihtiyacı vardır. Türkiye’de aykırı hiçbir sese tahammülü kalmamıştır. Ama Vashington’daki hesap Bağdat’a uymamış geri dönmüştür. Türkiye’nin ulusalcı kuvvetleri ve Atatürkçü geniş halk yığınlarında ABD’ye karşı büyük bir tepki gelişmektedir. ABD ne zaman böyle ölü bir girişimde bulunsa Türkiye’de Ülsever gibileri büyük bir heyecan sarar. Ardından heyecan dalgası Soros’tan para alan vakıf ve dernekleri de içine alır. İşte “el tüyü ile gelin gıdıklama”nın verdiği o muhteşem hazza elbirliğiyle böyle ulaşırlar. Gıdıkladıkça gıdıklanırlar; böyle esriyebiliyorlar çünkü. Hatta aynı gazetenin köşe yazarlarından biri de “ABD tüyünün büyük” oluşundan dem vurmuştu bir gün. ABD tüyü ile birbirlerini gıdıklamalarının nedeni bu olsa gerek. Ve sonunda kokain çekmiş bağımlılar gibi “el tüyü ile gıdıklanmanın” sonucu oluşan esrimenin verdiği hazzın, dayanılmaz boşluğuna bırakırlar kendilerini. Bu haz eylemi içinde gıdıklananların kendileri olduğunun farkına varmadan o meşum boşluğa adeta uçuş yaparlar. Her sistemin kendi muhalifleri olur. Bu doğaldır zaten. Doğru soru ise şudur: “Bu muhalifler neye muhalif ve kimin hizmetinde?” Orhan Pamuk, Altangiller Familyası, M. Ali Birand, Cengiz Çandar vd. Kemalist sistemin muhalifleridir. Cumhuriyet devrimlerine karşıdırlar ve ABD/AB’den para aldıklarını kah kendileri açıklamıştır, kâh efendileri. Karen Fogg’un E-Postaları adlı kitap bu konuda yeterli malzemeyi vermektedir. Peki, İran’ın muhalifleri yok mu? Var elbette. İşte Nahman Brundiler, Marjani Sapraniler İran’ın muhalif Pamukları olarak piyasaya sürülmüşlerdir. Türkiye’de hangi politika tutar. Laiklik ve türban! Güzel bir sos! Biraz da Atatürk ekelim üzerine ki bazı Atatürkçü kesimlerin de düşüncelerini etkileyelim. Hiç kimse şunu sormuyor kendisine: İran’da çarşafa karşı çıkan zihniyet nasıl olur da Türkiye’ye gelince başına eşarp takıp camide mevlüt dinler. Üstelik Hıristiyan olmasına rağmen! Kraliçe Elizabeth’i unutmamışsınızdır inşallah. Bu ne perhizdir böyle! “İran’da yobazlara karşıyım” diyen bir anlayış nasıl olur da Türkiye’nin en büyük yobazı Fethullah’ı bağrına basar. Türkiye’nin yobazlarının arkasında yer alır, onlara iktidar kanallarını açar. Hatta hızını alamaz, en büyük şeriatçı, halife Vahdettin’i savunup hortlatmaya çalışır. Bu ne lahana turşusudur böyle! İran’a Amerikan malzemeleriyle saldıranlar bu soruları sormuyor mu hiç kendine? Bir kere herkes şunu iyi anlamalıdır. İslam Devrimi’nin gerçekleştiği 1979 yılları ile bugün Türkiye’de yaşananlar aynı şeyler değildir. O günkü uygun dünya koşulları İran’da antiemperyalist bir dinci kesimin iktidara gelmesini olanaklı kıldı. Bugün Türkiye’de ise ABD emperyalizminin desteklediği bir ılımlı İslâm iktidarı mevcuttur. Emperyalizme karşı olan iktidar ile emperyalizmin güdümündeki bir iktidar aynı şey midir? İran’daki Ortaçağ ilişkileri İran’ın açmazı olabilir ama dünyadaki en büyük gericiliğin kaynağının emperyalizm olduğunun da altını çizelim burada. Hastanede yatarken Soma’dan bir emekli postane işçisi getirdiler. 77 yaşındaydı. Sağ ayağı baldırdan ve kalçadan kırılmıştı. Ameliyat edemiyorlardı. Çünkü kalp değerleri çok düşük çıkmıştı, şekeri de çok yüksek. 4 gün boyunca işçinin kırıklarına müdahale edemediler. İki gün gece gündüz başında ben durup sakinleştirdim. Önce şekeri kontrol edip, kalp değerlerini güçlendirdiler ondan sonra ameliyata aldılar. Bunu yapmadan ameliyata alsalardı o kalp o masada dururdu. Kalp bağımsızlık merkezidir burada. Bacak kırıkları ise türban… Bağımsızlık sorununu çözmeden yani emperyalizmi defetmeden hiçbir sorunu çözemezsiniz. Mustafa Kemal de öyle yapmıyor mu? Kurtuluş Savaşı camilerde örgütlenir. Halide Edipler, Kara Fatmalar, Tayyar Rahmiyeler, Gördesli Makbuleler… Hepsi de başı örtülü özgürlük savaşçılarıydı. Onlar, Atatürkçülüğü başı açık gezmek olarak tanımlayan bugünkü sözüm ona “özgür” olanlar kadar düşünemiyorlar mıydı? Onlar kadar özgür değiller miydi ki başlarını açma sorunu yerine gidip emperyalizmle döğüştüler? Özgürlüğün ölçütü bu kadar basit midir? Şunun altını kalın bir çizgi ile çizelim önce, onlar bugünkü sözüm ona “laikçi”lerden daha özgürdüler. Kendi ayakları üzerindeki kafalarında kendi politikalarını üretiyorlardı. Bağımsızdılar. Emperyalizmin malzemelerini kullanmıyorlardı. Emperyalistlerle aynı safta değil, dünyanın mazlum insanlarıyla yan yana duruyorlardı.“Ortadoğu’da bir denklem oluşmuş bulunuyor. Bu denklemde, Türkiye ile İran’ın arasında artı bulunmaktadır; yani kader birliği. İran, denklemdeki nesnel yerini çoktan almıştır; ülkesinin bütünlüğünü ve egemenliğini savunmaya kararlıdır. Ülkemiz, ABD’nin Irak’tan sonraki ilk hedefiydi. Çünkü İran’a saldırı öncesinde Ankara’nın tam anlamıyla avuca alınması gerekiyordu. Türkiye’nin yediği 22 Temmuz vurgununun tarihsel anlamı önümüzdeki yıllarda daha iyi anlaşılacaktır. Olayı bir türban kavgasına indirgeyenlerin bulunduğu mevziden görebileceğimiz bir vurgun değildir bu. Çünkü onlar da, AKP ile aynı mevzidedir. ABD’nin Türkiye’de bir türban bayraklı bir de anti-türban bayraklı memurları var, programları aynıdır: ABD ile stratejik işbirliği, AB kapısına bağlanmak, hortumcu sistemlerini sürdürmek.” İran aleyhine dağıtılan her yazı, karikatür vb malzemeler Pentagon’un Psikolojik Harp mahzenlerinde üretilip liboşları ve mandacıları kanalıyla piyasa sürülmektedir. Bugün Atatürkçü, yurtsever insanlarımızın farkında olmadan masumane bir şekilde “gericiliğe karşı çıkıyoruz” diye dağıtılan türban/İslamiyet temelindeki İran aleyhtarı her resim, her yazı, her karikatür ABD emperyalizminin elini güçlendirirken, Türkiye’nin savunma cephelerinde gedikler açmaktadır. Bugün İran’ı vuran, Türkiye’yi vurmakta ve bölmektedir. Bugün İran’a düşmanlık, Türkiye’ye düşmanlıktır. Herkes bunu böyle bilsin! Sonra “kimse söylemedi” denmesin! Kaynak: ULUS GAZETESİ - 26 Mayıs 2008
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne