Meşrutiyet Portreleri
Pazartesi, 14 Temmuz 2008 09:57

Abdülaziz: Batıcı Paşaların Tutsağı İktidarsız Padişah / Gökhan Kartop

1861’den 1876’ya kadar 15 yıl süren Abdülaziz dönemi farklı ülkelere yakın Tanzimatçı paşaların sadrazamlığı altında geçti. Abdülaziz’in özellikle İngiltere’nin rol aldığı Avrupa destekli bir darbeyle devrilmesi onun iktidarı boyunca Avrupa karşıtı ‘onurlu’ bir politika izlediği yanılsamasını yaratabilir. Oysa, Abdülaziz dönemi Avrupa’nın her dediğinin yapıldığı bir dönem oldu. Rusya’ya karşı Avrupa’ya sığınmak ise toprak kaybını engelleyemedi. Azınlıklar sorunu tam bir parçalanmayı bu dönemde getirdi. Osmanlı borçları bu dönemde bir mali iflasa varacak düzeye kadar arttı. Bir bakıma Düyun-u Umumiye’nin kurulmasına giden süreç Abdülaziz’in ürünüydü. Padişahlığının son yıllarında Avrupa dertlere deva olmayınca Rusya’ya sığındı. Bu ise onun ölümünü getirdi.

Abdülaziz’in Avrupa Gezisi

Abdülaziz yurtdışına seyahate çıkan ilk Osmanlı padişahı oldu. İlk seyahat İsmail Paşa’nın vali olduğu Mısır’a yapıldı. Seyahat Mısır’ın İstanbul’a bağlılığını kuvvetlendirmek için yapılmıştı ama Mısır’ın elden çıkmasını başlatan süreç de yine Abdülaziz döneminde gerçekleşti.

İkinci yurtdışı seyahati ise Avrupa’ya düzenlendi. Avrupa seyahatinin ilk durağı Fransa’ydı. Fransız İmparatoru 3. Napolyon Aziz’i Uluslararası Paris Sergisi’ne davet etmişti. Ardından İngiliz Büyükelçisi de Kral Victoria adına onu Londra’ya davet etti. Ali ve Fuat Paşalar da Aziz’i teşvik ederek Avrupa seyahatine çıkmasını sağladılar.

3. Napolyon, Aziz’i askeri törenle karşıladı. Toulon Limanı’nda Aziz, Fransız donanmasının top atışlarıyla karşılandı. Herşey Aziz’i memnun etmek ve etkilemek içindi. Ama imparator ile Aziz masaya oturduklarında işin rengi belli oldu. Aziz’i heybetli törenlerle karşılayan ve övgülere boğan imparator, sohbete başlar başlamaz Girit sorununu açtı. Dost Fransa’nın dost imparatoru Napolyon’un isteği çok basitti: “Girit’i Yunanistan’a verin.” Şaşıran Aziz yüzünü çevirerek cevap vermemişti.

Aziz, Londra’da da parlak törenlerle karşılandı. Şerefine gösteriler, balolar, konserler ve büyük tiyatro temsilleri verildi. Ordu, donanma geçit resmi yaptı. Bir ihtimal Aziz’in tüm mali bunalımlara karşın dinmeyen donanma merakı o zamanlarda başladı. Ardından Prusya, Avusturya ve Belçika gezileriyle devam etti. Avrupa seyahatinin hemen ardından yayınladığı fermanda Avrupa’ya hayranlığını dile getiriyor ve Osmanlı’nın derhal Avrupa gibi olmak için reformlara devam etmesi gerektiğini bildiriyordu.

 

Tanzimat, bu hava içinde sürdü. Aziz, Avrupa gezisinde Avrupa ülkelerine hayran olmuştu, Avrupa liderleri de ona. Ama yine de gezide en çok ilgiyi üzerinde toplayan veliaht Murat olmuştu. Paris’te, özellikle Londra’da Murat’a yoğun bir ilgi gösterilmiş, bu durum ise Aziz’in veliaht Murat’ı kıskanmasına neden olmuştu. Veliaht Murat, “aydın kişiliği” ve “Avrupai usulleri kabule yatkınlığı” nedeniyle Avrupa liderleri tarafından yere göğe sığdırılamıyordu. Aziz bir rivayete göre onu İstanbul’a geri göndermek istemiş ama Fuat Paşa’nın ısrarı üzerine bundan vazgeçmişti.

Elçilerin Emrindeki Paşalar, Paşaların Tutsağı Abdülaziz

Bir karar almaya kalkıp Paşaların ısrarıyla vazgeçmesi Aziz’in değişmez kaderi oldu. Kendisi Avrupacıydı ve Avrupacıları hep yanında tuttu ama ondan daha Avrupacılar hep vardı ve ona hiçbir hareket alanı bırakmadılar. Ali ve Fuat Paşalar arkalarındaki Fransız desteğiyle Padişah’ın her adımını kontrol altına almışlardı. Abdülaziz öylesine zayıf bir padişahtı ki, onun döneminde Babıâli yönetime bütünüyle hakim olmuş, saray ise devlet işlerine karışamaz hale gelmişti. Abdülaziz’e karşı dönen dolaplar bile onun bilgisi dahilinde yürütülmüş, Aziz sesini bile çıkaramamıştı. Aynı Murat örneğinde olduğu gibi.

Kendisini devirmek için düzenlenecek darbeyi daha Avrupa gezisinde sezerek işkillenen Aziz, Fuat’ın ısrarı sonucu çaresiz kalmış ve Murat’ı İstanbul’a geri gönderememişti. Murat Aziz’in ölümünü hazırlayacak ve onun yerine tahta geçecekti. Aziz hep kendi devletinin yönetimini kendi cellatlarına teslim etti. Kendisini hal’ eden heyeti yönetime getiren de aynı Aziz’di.

Aziz dönemi İngiliz etkisinde geçen Abdülmecit döneminden sonra bu kez Fransa’nın denetiminin yoğunlaştığı bir dönem oldu. Aziz, Rus tehdidine karşı Fransa’ya dayanmayı seçti ve tercihini Ali ve Fuat Paşalar’dan yana kullandı. Aziz’in ilk on yıllık yönetiminde devleti o değil Ali ve Fuat yönetti. Her ikisi de Fransa’nın Osmanlı’daki bir numaralı adamlarıydılar. Ali’nin Fransa ile ilişkileri o kadar sağlam ve Osmanlı yönetimindeki yeri o kadar tartışmasızdı ki, Napolyon onun için “Ali Paşa gibi bir Hariciye Nazırı bulabilsem” diyordu.

Abdülaziz’in ise Ali Paşa’yı hiç sevmediği söylenir. Sevmemesi de doğaldı. Arkasındaki Fransa ile birlikte önemli bir güç haline gelen Ali, Padişah’ın her hareketini kısıtlayabiliyor, Osmanlı’da istediği gibi at oynatabiliyordu. Aziz’in elinden gelen tek şey ona ayak uydurmak ve Ali şahsında Fransa’yı kızdırmamaktı. Çünkü Rusya tehlikesi İstanbul’u tehdit edecek boyutlardaydı.

Rusya, Osmanlı’yı Panislavizm siyaseti ile yoketmeye çalışıyordu. Panislavizmin politik idealleri 1860’lı yılların sonunda dile getirilmeye başlandı. Rusya’nın bu politik atağının sebebi Alman ve İtalyan birliklerinin kurulması, Girit Buhranı, Türk-Sırp Harbi, Avusturya’nın Prusya’ya mağlup olması, en önemlisi 1870’te Almanya’nın Fransa’yı yenmesiydi. Almanya ve İtalya’nın güçlü devletler olarak Avrupa siyasi ilişikileri içine yeni aktörler olarak doğması Rusya’yı harekete geçirmiş ve Prusya’nın Alman birliğini kurarak yaptığını Slav birliğini kurarak yapmaya itmiştir.

Slav Birleşik Devletleri’nin başkentliğine tek aday da İstanbul’du. Ama burasını almaya İngiltere ve Fransa izin vermeyeceğinden Batı ile Rusya arasındaki savaş kaçınılmaz hale geliyordu. Osmanlı ise bu savaşın sahnesi haline gelmişti. Osmanlı’nın tüm toprak kayıpları, bunlarla ilgili düzenlenen uluslararası konferanslar, antlaşmalar ve sürekli değişen sadrazamlar hep Osmanlı’da birbiriyle çatışan Batı ve Rus çıkarlarının ürünüydüler.

Aziz’in ilk döneminde Rusya esas saldırgan gücü oluşturup, Batı statükoyu koruma politikası izlediğinden Batıcı sadrazamlar Rusya’ya karşı Fransa ve İngiltere’ye dayanarak ayakta durma politikası güttüler. Aziz ise bu yüzden Rusya tehlikesinin belirleyiciliği altında Batı devletlerine bağlı sadrazamların oyuncağı haline gelmekten kurtulamıyordu.

Ali Paşa’yı hiç sevmediği halde Fransa’nın korkusundan dolayı bir türlü azledemiyordu. Oysa ki Ali Paşa’yı padişahlığının ilk yılında bir kez azletmişti. Ama bu karar da elbette kendi tasarrufu değildi. Başka gerekçeler gösterilse de azline “asıl sebep o sırada İngiliz politikasının ağır basması, Fransa’nın ise Osmanlı devletinden yavaş yavaş yüz çevirip Balkanlar’daki ayaklanmaları kışkırtan ve asilere silah yardımında bulunan Rusya’ya yaklaşmasıydı.” Ne var ki, Ali Paşa’nın yerine de bula bula Fuat Paşa’yı bulabilmişti. Fransızcı Fuat’ın da sadarette ilk isteği Hariciye Nazırı olarak Ali Paşa’nın atanmasıydı.

Aziz o kadar güçsüz ve çaresizdi ki Avrupa devletleri arasındaki çatışmalar sonucu karar hakkını kullanabiliyor, bu karar ise yine düşmanını iktidara getirmeye yarıyordu.

Aziz bir gün Ali için “Allah şu ademi başımdan kaldırsın” demişti. Başmabeyni Hasan Bey “Efendimiz niçin üzülüyorsunuz? Azledersiniz başınızdan kalkar” deyince Padişah, “Çık dışarı, ben onu azletmeyi senin kadar bilmiyor muyum? Azledip de Avrupa’ca bu kadar tanınmış bir adamın yerine kimi getireyim?” diyordu. Başka bir gün de “O koca başlı adamı işten çıkarmış olsam, başımıza işler çıkar” diyerek Avrupa’dan ne kadar çekindiğini ve yönetimi boyunca paşalar elinde tutsak olduğunu ortaya koyuyordu. Ali Paşa vefat ettiğinde ise “kendisini adeta azat edilmiş bir halde” gördüğünden bahsedilir.

 

Ne var ki Aziz, Ali’nin vefatından sonra da azat edilmez, bu sefer de Rusçu Mahmut Nedim Paşa, halk arasındaki deyimle Nedimof’un tutsağı haline gelir. Nihayet bir gün Hüseyin Avni ve Mithat Paşa tarafından azat edilecektir ama bu sefer kendi yaşamından da azat edilmiş olacaktır.

Abdülaziz’le Gelen Mali İflas

Abdülaziz dönemi bir borç kriziyle açılmıştı. 1860 yılına gelindiğinde Osmanlı’nın mali itibarı da son derece zayıflamıştı. Batılı devletler Osmanlı’ya yeni borç vermekten kaçınıyorlardı. Fuat Paşa’nın “bu devlet istikrazsız yaşayamaz” sözünü ekonomi politikası olarak benimseyen Osmanlı, borç alabilmek için her türlü şartı kabul edebilecek durumdaydı.

Abdülaziz’in borç sorununa çözümü basitti. 1858 dış borçlanmasıyla tedavülden kaldırılmaya başlanmış olan kaimeler yeniden basılıp tedavüle çıkarıldı. Abdülaziz’in bu uygulaması krizi daha da derinleştirdi. Bir altın lira 350 kuruşa yükseldi. 400 kuruşa çıktığında ise artık esnaf kaimeleri kabul etmiyordu. Halk ihtiyaçlarından fazla ekmek alan madeni para sahipleri yüzünden ekmek bulamaz hale geldi ve tüm bunlar toplumsal bir buhran doğurdu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “ihtilal alametleri zuhura geldi”.

Abdülaziz’in döneminde Fuat Paşa’nın yaptığı ilk devlet bütçesinde Osmanlı gelirinin %24’ü borca gidiyordu. Bu borç batağı içinde Osmanlı bir kez daha Avrupa’nın kıskacına alınmış oluyordu. Rusya’ya karşı Osmanlı’yı savunma bahanesiyle Osmanlı ülkesini sömürge haline getiren Batı, bu sefer de borç kıskacına alarak bağımlılığı derinleştiriyordu. Osmanlı’nın Batının her dediğini yapmaktan başka çaresi kalmıyordu. Her dediğini yaptıkça da durumu daha da kötüleşiyordu.

Abdülaziz’in tüm bu olumsuzlukların içinde zavallı, masum bir padişah olarak gösterilmesi gülünç olur. Tüm bu koşulların hazırlanmasında Aziz’in Batı ülkelerine hizmetlerini unutmak mümkün değildir. Elbette ki bu hizmetlerden ve Osmanlı’nın Batı devletlerine aktarılan zenginliklerinden Abdülaziz de pay almaktaydı. Sürekli bahsedilen israfçılığı başka türlü mümkün olamazdı. %24’ünü borçların oluşturduğu bütçenin %8.5’i Saray’ın elindeydi. Osmanlı’nın tek yatırım kalemi olan bayındırlık ve maarife birlikte %0.3 ayrıldığını düşündüğümüzde bu rakamın ne kadar büyük olduğu ortaya çıkar. Dahası, Avrupalı alacaklılara ayıp olmasın diye Saray’a ayrılan payın olduğundan çok daha az gösterildiği söylenir.

1875’e gelindiğinde maliye artık bütünüyle iflas etmiştir. Rusya’ya karşı Avrupa’ya sığınan Abdülaziz hem askeri olarak hem mali olarak Avrupa’dan zarar görmüş, toprak kaybetmiş, mali iflasa sürüklenmiştir. Bundan sonra Abdülaziz’in ikinci dönemi başlar.

Abdülaziz’in Hâllı

İkinci dönemde artık Rusların adamı Mahmut Nedim Paşa, nam-ı diğer Nedimof, sadarettedir. Sadarete geldiği gibi yaptığı ilk iş Osmanlı’nın mali iflasını Tenzil-i Faiz kararıyla duyurması oldu. Hükümet 5 yıl süreyle faiz borçlarının ancak yarısını ödeyeceğini, ödemeyeceği faizlere karşılık %5 faizli tahviller vereceğini açıkladı. Anlaşılan karar Rusya’nın kışkırtmasıyla alınmıştı ve Avrupa’da büyük tepki doğurdu. Osmanlı borç tahvilleri çoğunlukla İngiliz ve Fransız sermayesinin elindeydi ve kararla birlikte bunların geliri yarı yarıya düşmüş oldu. Bu ise Abdülaziz’i devirip yerine daha Avrupacı bir padişah getirmek isteyen İngiltere ve Fransa için bardağı taşıran son damla oldu.

Abdülaziz iki hata birden işlemişti; hem Mahmut Nedim Paşa’yı sadarete getirerek “Babıâli’yi adeta küçük bir Rusya” haline getirmişti hem de İngiliz ve Fransız sermayesinin gelirlerini azaltmıştı. Bu zamana kadar “adam olmak için gayret ediyor” diye değerlendirilen Osmanlı, artık barbarlığın somut biçimi olarak nitelenmeye başlanmıştı.

Artık Avrupa darbesi için düğmeye basılmıştı. İlk iş Nedimof’un azledilmesi ve daha sonra hemen Aziz’i hal’ edecek İngilizci heyetin Mithat Paşa ve kadrosuyla beraber iktidara getirilmesiydi. Ardından darbeciler zaten İngilizlerin kontrolündeki veliaht Murat ile anlaşıp onu başa getireceklerdi. İşin ilginci, darbecilerin tüm istekleri bizzat Abdülaziz tarafından yerine getirildi. Tüm askeri ve idari mevkileri elinde bulunduran darbecilerin Abdülaziz’i devirmesi çok kolay oldu. Abdülaziz’i koruyacak bir kişi bile yoktu.

Abdülaziz tahttan indirileceği gece, bunun rüyasını görmüş ve çevresindekilere şöyle anlatmıştı: “Bu gece bir rüya gördüm. İngiliz donanması İstanbul’a top atıyordu. Taşkışla’dan asker uyanıp sarayı kuşatmıştı. Deniz tarafına geldim. Saray’dan çıktım. Serasker Avni Paşa nerededir soruma askerler onu parçaladı cevabını verdiler.”

Askerler Avni Paşa’yı parçalamadı ama Avni Paşa bazı tarihçilerin iddialarına göre Aziz’in bileklerini makasla parçaladı. Korku ise Aziz’in yaşamında değişmeyen bir öğe oldu. Kâh İngiliz donanması kâh Rus ordusunun korkusu ölene dek Aziz’in peşini bırakmadı. Aziz birinden korktuğu için diğerine sığınarak kurtulacağını sansa da ölümden kurtulamadı. Ölmeden önce son dakikaları korku dolu sızlanışlarla geçti. Veliaht Murat’a kendisini kurtarması için defalarca yalvardı. Ağlamaları dört bir yandan duyuldu. Öldürüleceği Feriye Sarayı’na götürüldüğünde askerlerin taciziyle ve alaylarıyla karşılaştı.

 

KAYNAKÇA

 

1. AKŞİN Sina, Siyasi Tarih, Türkiye Tarihi Cilt 3 içinde

2. KOCABAŞ Süleyman, Sultan Abdülaziz ve 1. Meşrutiyet, Temel Yayınları

3. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları

4. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Baha Matbaası

5. BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı Yayınları

6. TEVFİK Ebuzziya, Yeni Osmanlılar Tarihi, Kervan Yayınları

7. YERASİMOS Stefanos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları

 

 

Mustafa Reşit Paşa: “Majestelerinin En Elinden İş Gelir Hizmetkarı” / Sevcan Duman

Tanzimat döneminin en önemli ismi Koca Reşit Paşa ile Osmanlı siyasetinde yeni bir dönem açılır. Osmanlı artık sefaretler ve komprador paşalar eliyle Avrupa tarafından yönetilmeye başlar. Dayandığı devletin çıkarlarından pay alan vatansız siyasetçi kuşağı tarihsel kökenini O’nda bulur. Yenileşmenin Batılılaşma ile eş anlamlı kullanılması da yine bu dönemde başlar.

Londra’da Oturan Hariciye Nazırı

Reşit, Avrupa’nın yetiştirdiği bir siyasetçidir. Döneminin devlet adamlarının hepsi medrese eğitiminden geçmesine rağmen Reşit bu eğitimi tamamlayamaz. O dönem devlet adamı olmanın olmazsa olmaz koşulu olan Arapça ve Farsça eğitimi olmayan Reşit, kurduğu ilişkilerle saray kapısına girer. Ancak Reşit’in ülkenin en önemli görevlerinden olan sadrazamlık ve Hariciye Nazırlığı gibi konumlara yükselmesi tamamen Avrupa eliyle gerçekleşir.

Reşit’in siyasi kariyerindeki yükselme de Osmanlı topraklarında değil, Avrupa’da başlar. Reşit Paşa ilk önce Fransız elçiliği yapar. Avrupalı gibi yaşamayı, Avrupalı gibi düşünmeyi Avrupalılar kadar benimser. Öyle ki Fransızların kafasındaki Türk imajını sarsacak kadar Batılı gibi yaşamayı öğrenir. Fransa’da düzenlediği şenliklere Fransızlar ilgiyle katılır. Reşit, Fransa’daki yaşamı boyunca gerçek bir Avrupalı gibi olmaya çabalar. Öyle ki “kendisiyle ilk defa tanışan hiçbir Fransız onun Türk olduğunu anlamamalıdır.” Bunun için de ilk önce anadili gibi Fransızca öğrenmelidir.

Fransızcayı arkadaşının tavsiyesiyle Fransız metresinden öğrenir. Metresiyle geçirdiği günler aynı zamanda Avrupa tarzı bir yaşamı da öğrendiği günlerdir. Türk olmaktan utanarak Avrupalı olmaya çalışan ve bunu yaparken gülünç duruma düşen Türk aydını, kökenini Reşit’te bulur. Reşit sömürge aydınının tüm özellikleriyle ortaya çıktığı ilk örnektir.

Fransız Elçiliği’nden sonra Londra Elçiliği gelir. Reşit, Osmanlı’da kendine sağlam bir dayanak arayan İngilizleri de mest eder. Bu sıralarda Londra’da mason yapılmış ve İngilizler tarafından yeni görevlere hazırlanmaya başlanmıştır. Hariciye Nazırlığı’na getirildiğinde aynı zamanda Londra Elçisi’dir. Yani Reşit, Osmanlı Devlet yönetiminin en önemli bakanlığını ülkenin dışında, Londra’da yürütmüştür.

“Öyle Efendim, Sevişiriz Kendisiyle”

Uzun yıllar Türkiye’de elçilik yapan, Lord Stratford Canning ve İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston ile yakınlığı bu sıralarda başlar. Gerek Canning gerekse Palmerston sıkı bir Türk ve İslam düşmanıdır. Ama Reşit Türk ve müslüman özelliklerinden öyle başarılı bir şekilde kurtulmuştur ki bu iki İngiliz Reşit’le dost olur. Canning bu yıllarda Osmanlı’nın taçsız kralıdır. Ahmet Saib’in aktardığına göre “....İngiltere’nin İstanbul sefiri Canning’in vükelay-ı Osmaniye’ye adeta efendilerinin uşaklarına ettikleri muameleden çok daha farklı bir muamelede bulunmadığı, o günün evrak-ı siyasiyesini mutalaa edenlerce malumdur. Öyle ki Canning’in yazdıklarına göre ‘Canning Babıâli’de boy gösterdiği zaman memurları bir korkudur alıyordu. Vezir-i A’zam bile acele toparlanıp arzularını öğrenmek üzere telaş ve tereddütle bu azılı İngiliz’e koşuyordu.”

Reşit Paşa ise diğer paşalar gibi Cannig’ten çekinmez, Canning de ona diğer paşalara davrandığı gibi davranmaz. Canning bu yakınlığı “Nazırlar arasında politikaca ve ruhça en iyi anlaştığımız devlet adamı Reşit Paşa’dır” diye açıklar ve Reşit ile ilgili açıklamalarına şöyle devam eder: “Sultan yakınlığımızı kıskanıyor olmalıydı. Yahut fitnecinin biri Sultan’ın zihnini bulandırmış olacak. “Reşit Paşa ile pek sevişiyorsunuz” dedi bana bir gün. “Öyle efendim” dedim “sevişiriz kendisiyle. Majestelerinin en sadık, en elinden iş gelir hizmetkarlarından biri olduğu için tabii.” Bu ilişkiler Reşit Paşa’nın tüm siyasi hayatını şekillendirecek ilişkilerdir. Bundan sonra Osmanlı yönetimi İngilizlerin hakim olduğu dönemde İngiliz büyükelçisi ve onun ülkedeki yaptırımcısı Reşit Paşa eliyle yürütülür.

İngiltere ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde dönüm noktası Mehmet Ali olayıdır. Osmanlı Devleti’nin güçsüz düşmeye başlamasından yararlanan Mısır Valisi Mehmet Ali’nin oğlu İbrahim bağımsızlık amacıyla Osmanlı’ya savaş açarak Kütahya önlerine gelir. Kendi Mısır Valisi’ne ders vermekten aciz duruma düşen Osmanlı çözüm olarak başka bir devletten yardım almak zorunda kalır. İstanbul ilk önce Rusların yardımıyla kurtarılır. Ancak Ruslar işe karışınca İngiltere Mısır Valisi’ne de Ruslara da haddini bildirir. Reşit Paşa bu dönemde Mısır Valisi ve Osmanlı arasındaki ilişkileri düzenlemekle görevlidir. M. Reşit’in İngilizlere büyük tavizler vererek anlaşmaya varmak istemesi II. Mahmut tarafından ihanetle suçlanmasına ve idamının istenmesine yol açar. Ancak paşa görevini sürdürebilir.

M. Ali olayından sonra İngiltere Osmanlı’yı yönetmeye başlar. Tabii ülke içinde ekonomik sömürgeleşmeyi garanti altında tutabilecek komprador siyaset gereklidir. Reşit bu iş için biçilmiş kaftandır. Sömürge yapı Osmanlı dışındaki bir çok ülkede kanlı savaşlar yoluyla kabul ettirilmesine karşılık Osmanlı’da Reşit gibi yöneticiler sayesinde seve seve kabul edilir.

Osmanlı ekonomisinin bütünüyle yıkılıp İngiltere’ye bağlandığı yıllarda ilginç bir şekilde Osmanlı’da iyimser bir hava eser. Palmerston anlaşma öncesinde İstanbul elçisi Canning’e “Sultanın tebasının servet ve refahları artacak, sanayi önemli gelişme gösterecek. Türkiye bu anlaşmayla Batı uygarlığına girecek. Bunu gereken kişilere anlat.” talimatını gönderir. Canning’in bunu gereken kişilere anlatması hiç de zor olmaz. Reşit eline ayağına kapandığı Canning’in bir dediğini iki etmemek için herşeyi yapmaya daha dünden razıdır. Reşit Paşa’nın Baltalimanı’ndaki yalısında imzalandığı için Baltalimanı Anlaşması diye de geçen anlaşma Avrupa tüccarlarına iç ve dış ticareti açar. Palmerston anlaşmayı ‘şaheser’ olarak nitelendirmekten kendini alamaz.

Sıra siyasi bağımlılıktadır. İngiltere Osmanlı için çok çekici bir teklif getirir. “Türkiye Avrupa Konseyi’ne alınacak. Avrupa devletler hukuku ona da uygulanacaktır. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa’nın garantisi altına alınacaktır.” Tabii Osmanlı’nın Avrupa Konseyi’ne alınması için insan hakları ve demokrasi gereklidir. Hakları olan insan da tabii ki Batı medeniyetinden olan Ermeni ve Rumlardır. Demokrasi için de Hıristiyan ve Müslüman eşitliği gereklidir. Hıristiyan azınlığa tanınacak ayrıcalıklarla ve bunların ekonomik ve siyasi anlamda daha üstün konuma getirilmesiyle hedeflenen komprador yapının bütünüyle Türkler aleyhine inşa edilmesidir. Bu talepleri yerine getirmek için Reşit Paşa ve Lord Canning Tanzimat Fermanı’nı Londra’da hazırlarlar. Padişahı ikna etmek çok zor olmaz. Ama Reşit’in yine de bazı tereddütleri vardır.

Reşit’in Dinmeyen Korkusu

Reformlara nereden başladığını Canning hatıralarında şöyle yazar: “...Reşit Paşa, bu işe nerden başlanması gerektiğini sordu. ‘Ta baştan’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan’ diye sorusunu tekrarladı. ‘Tabii can ve mal emniyetinden’ dedim. ‘Şeref ve haysiyetin de emniyet altına alınması gerekmez mi? diye sordu ‘Şüphesiz’ dedim. Yalnız şeref ve haysiyetten ne anladığını kavrayamamıştım. Sonra Türklerde hangi sınıftan, hangi rütbeden olduğuna bakılmaksızın falaka uygulandığı aklıma geldi. Bunun üzerine bu noktada yerden göğe kadar haklı olduğunu belirttim. Bunu laf ola söylememişti. Nitekim yeni ceza kanununda bu gibi cezalar ortadan kaldırıldı.” diye yazar.

Reşit bu anlaşmanın ihanet olduğunun farkında olduğundan şeref ve haysiyetinin yani canının korunmasını da talep eder. Mısır krizi sırasında İngilizlere verdiği tavizler ihanet olarak yorumlanıp idamın eşiğine gelen Reşit bu olaydan öylesine korkmuştur ki Canning ile Tanzimat’ı görüşürken ilk işi kendi canını güvence altına almak olmuştur.

Ferman Rum ve Ermeni Patrikleri, Yahudi Hahamı ve büyükelçilikler, Avrupa hizmetkarı paşaların önünde pazar günü seçilerek Gülhane’de okunur. Bu yüzden fermana Gülhane-i Hattı Hümayun-u da denir. Pazar günü özellikle seçilmiştir. Çünkü fermanın özellikle Hıristiyan azınlıklara ve elçiliklere duyurulması amaçlanmıştır. Osmanlı’nın yenileşmesi ve demokratikleşmesi için yapıldığı söylenen Ferman’ın Türklere duyurulup duyurulmaması Reşit Paşa için pek önemli değildir. Hatta Reşit Paşa’nın en büyük korkusu Ferman’ı dinleyecek Türk ve Müslümanlardır. Çünkü Ferman’ın vatana ihanet anlamına geldiğinin de azınlıkları ve Hıristiyanları koruyup Türkleri ezmeye yarayacağının da hem vatandaş hem de Reşit farkındadır. Bu yüzden Tanzimat Fermanı’nı okuyacağı gün Reşit’in en korkulu günüdür. Öyle ki “Reşit Paşa 3 Kasım 1839’da sabahleyin evinden çıkarken hane halkıyla helalleşiyordu. O günün akşamı evine sağ salim döneceğinden emin değildi...

Vatan hainliğinin cezası ölümdür. Bu ölüm ise ya halkın elinden olacaktır ya da padişah elinden. Reşit halkın elinden kurtulmuştur. Ferman’da geçen suçu ve ağır kusuru görülen yüksek dereceli memurların idam edilmesinin kaldırılması maddesi ise anlaşılan Reşit’in Padişah’a karşı can güvenliğini korumak için konulmuştur. Oysa ki Padişah da elçilerin emrindeki paşaların elinde bir oyuncaktan başka bir şey değildir. Yine de Reşit’in korkusu dinmek bilmez. Son Osmanlı vakanüvisi Abdurrahman Şeref’in yazdıklarına göre Reşit, Ferman’ı Gülhane Bahçesi’nde ilan edince bunun birer nüshasını da dost bulduğu Avrupa devletlerinin İstanbul’daki sefirlerine göndererek, kendisini kurtarmak için Osmanlı içişlerine karışılmasının yolunu açmıştır.

Guizot bu durumu çok iyi açıklar: “M. Reşit Paşa ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için en gerekli niteliklerden yoksundu. Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türktü. Özellikle de Avrupa diplomatı oldu. Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek devamlılığı düşüncesiydi.” Bu, aslında Türkten çok İngiliz olan Reşit Paşa’nın yaratacağı geleneğin hakim özelliğidir.

 

Bundan sonraki dönemde de Osmanlı siyasi yaşamını Batılı devletlerin hakimiyet mücadelesi ve çıkar çatışmaları belirler. İngiliz ve Fransız halkının taktığı isimlerle Coniler ve Didonlar arasındaki mücadele ülkenin hangi sadrazam tarafından yönetileceğini belirler. Batı devletlerinin ajanı seviyesinde faaliyet yürüten sadrazamlar, elçiler bu hakimiyet mücadelesindeki etkinliğe göre iktidara gelir ya da gider. Sadrazam Reşit 1841’de sadrazamlıktan azledilir bundan sonraki dönemde de altı kez sadrazamlıktan azledilip göreve gelir. Hatta bir keresinde yakın dost Canning Reşit Paşa görevinden azledilince padişahla görüşür, Reşit görevine geri gelir. Daha sonra Reşit Paşa gözyaşları içinde Canning’in ellerine sarılıp öper, ülkesini yalnız bırakmaması için yalvarır.

İngilizci Reşit Fransızcı Ali

Reşit, Islahat döneminde kendi yetiştirdiği Ali ve Fuat Paşaları memleketi tahrip etmek ve Avrupa’yı Osmanlı’da hakim kılmakla suçlar. Oysa ki Islahat Tanzimat’ın devamı niteliğindedir. İngilizler Osmanlı siyasetinde güç kaybetmeye başlayınca Reşit birden vatansever kesilir, Fransızcı Ali ve Fuat’a demediğini bırakmaz. Ama Canning olaya müdahale edip tekrar sadarete geldiğinde vatanseverliği unutur. ‘Vatan’ı batarken hatırlamak Tanzimat ve Meşrutiyet portrelerinin en belirgin özelliklerindendir.

Rusya’nın genişlemesi İngiltere için tehlikedir. Koca Reşit Paşa savaş kararını ilan etmek için Meclis’e baskı uygular. Padişaha ricada bulunur, Rusya’yla savaş başlar. L. Canning savaşı “Tanrıya şükürler olsun, harp başlıyor” diye karşılar. Osmalı’da savaşa girecek para yoktur. İngilizler uğruna girilecek savaşta müttefiklerden borç alınması için 1854’de ilk borçlanma antlaşması yapılır. Savaş sonunda Avrupa Konseyi’ne giren ve toprak bütünlüğü garanti altına alınan Osmanlı için Fransa ve İngiltere paylaşım planlarına başlarlar. Kırım Rusya’ya geri verilir. Karadeniz üzerinde hakimiyet sona erer. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar ödenecek borç dönemi başlar. Osmanlı’nın battığı bu dönemde Reşit dünyada bile sayılı zenginler arasında yer alır. Avrupa’da “Reşit gibi zengin olmak” diye bir deyim bile ortaya çıkar.

Reşit: Tipik Bir Sömürge Aydını

Avrupa’da yetişmiştir. Avrupa medeniyetinin üstünlüğüne inanır. Kendi halkını aşağılar. Günümüze kadar gelen sömürge aydınlarının tüm özelliklerini taşır. Rumlara, Ermenilere daha yakındır. Özellikle Rumlar onun döneminde Türk Temsilcisi olarak Londra’da, Paris’te, Berlin’de antlaşmalara katılırlar. İstikraz dönemiyle bu yaşama ortak olan komprador kesim de hızla çoğalır. İstanbul zenginleri de kompradorlaştıkça Avrupalılaşır. Hepsi Avrupa’nın sömürgeciliğine ortaktır.

Uydulaşma Reşit’in en büyük eseridir. Eserini emin ellere teslim edebileceği bir gelenek yaratmıştır. Reşit Paşa ölmeden önce yetiştirdiği Abdülmecit’e açtığı yolda devam etmesini, ölüm döşeğinde serbest ticaret yoluyla hızlı sanayileşmenin zor olmayacağını açık kapı siyasetinin tehlikelerinin önlenebileceğini anlatır. Reşit ölür ama Reşit’in öğrencileri Osmanlı yıkılana kadar onun geleneğini sürdürür.

 

KAYNAKÇA

 

1. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları

2. ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları

3. DOĞAN Mehmet, Batılılaşma İhaneti, İz Yayınları

4. AVCIOĞLU Doğan, Pabuççu Muştası, İleri, Sayı 2

5. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Kaynak Yayınları

6. BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı Yayınları

7. ABADAN Yavuz, Tanzimat Fermanı’nın Tahlili, Tanzimat Derlemesi içinde, Maarif Matbaası

8. BAYSUN Cavit, Mustafa Reşit Paşa, Tanzimat Derlemesi içinde, Maarif Matbaası

9. BERKES Niyazi, Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınları

 

Ali ve Fuat Paşa: İngilizci Reşit’in Fransızcı Yetiştirmeleri / Özge Şahin

Ali ve Fuat Paşalar, Osmanlı Devleti’nin 1800’lü yıllarda başlayan Tanzimat geleneğinin iki önemli temsilcisidir. İkisi de Osmanlı’nın bu sömürgeleştirilme sürecinde Hariciye Nazırlığı ve sadrazamlık görevlerinde bulunmuşlardır. Batılı devletleri kötü zamanda yardıma koşan kara gün dostu olarak görmeyi, özellikle Hariciye Nazırlığı yaptıkları dönemlerde öğrenirler.

Sömürgeci Siyasetçiler Yetişiyor

Ali Paşa eğitimine doğum yeri olan Mercan Mahallesi’ndeki Yakup Ağa Mektebi’nde başlar. Kuran-ı Kerim hatminden sonra Arapça ve Farsça öğrenir. Henüz 15 yaşındayken Divan Kalemi’ne girebilme derecesine ulaşır. Divan Kalemliği’nden sonra Tercüme Odası’na verilen Ali Paşa, Fransızca’yı burada özel hocalardan öğrenir. Kendi deyişiyle özel mektuplarında bile kullanacağı bu dili geç öğrenmenin ezikliğini ömür boyu yaşar.

 

Fuat Paşa ise tp öğrenimi görür. O da genç yaşta Babıâli Tercüme Odası’na girer. Başmütercimliğe kadar yükselir. Hem Ali Paşa’nın hem de Fuat Paşa’nın siyasi hayatında belirleyici olan yer Tercüme Odası’dır. Ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmeyen Tercüme Odası, yalnızca dil öğretilen bir yer değil, aynı zamanda bir kolejdir. İşte, dışa bağımlı siyasetçi, sömürgeci aydın tipi bu kolejden doğar. Tanzimat kafasıyla yetiştirilenler öğrenmeye yabancı dilden başlayıp, kendisini, kendi ülkesini yabancı kaynaklardan öğrenir. Kısacası, Tercüme Odası, yetiştirdiği Türk aydınına Türk olmayan bir kimlik çıkartır.

Bu sömürge kolejinin en kıdemli hocası Reşit Paşa’dır. Batı bağlılığına giden yol onunla açılır, Batıya bağımlılık yetiştirdiği bürokratlarla daha da artar. Kendisi Hariciye Nazırlığı yapan Reşit Paşa, Ali ve Fuat’ı dizinin dibinden ayırmak istemez. O zamanlar Ali ve Fuat Paşalar da, hocaları Reşit Paşa’ya saygıda kusur etmezler. Yetiştiricilerine çok bağlıdırlar. Reşit Paşa ikinci kez Hariciye Nazırı olunca Ali, hocasına yazdığı mektupta sevinçten deliye döndüğünü söylerken Fuat, mektubunun sonunda teşekkür ederek efendisinin mübarek ayaklarından öptüğünü, emir ve fermanlarını beklediğini yazar. Hatta Ali, Reşit Paşa Londra’dan Paris Büyükelçiliği’ne nakledilince kendisine teklif edilen Londra Büyükelçiliği’ni “Reşit Paşa’nın yerine geçmek olmaz” diyerek reddeder. Ancak sonra ısrar üzerine görevi kabul eden Ali Paşa törenden sonra soluğu Reşit Paşa’nın Balta Limanı sahilindeki konağında alır. Koca Reşit’in eteğini öper.

Avrupa Tanzimat’ını İlan Ediyor

Reşit Paşa’nın Balta Limanı’ndaki evi sadece Ali’nin el etek öptüğü yer olarak tarihe geçmez. Azılı bir İngiliz hayranı olan Koca Reşit, önce 1838 Serbest Ticaret Antlaşmaları’ndaki görevini burada başarıyla yerine getirir. Daha sonra Padişah Abdülmecit’i de ikna ederek bir anlamda ülkenin idaresini eline alır ve Tanzimat Fermanı’nı ilan eder. Artık o, günümüze kadar gelen Tanzimat entrikalarının başrolüdür. Reşit, oyunda başrolü kaparken Ali ve Fuat Paşalar da ondan aşağı kalmazlar. “Osmanlı, dışarıdan yardım almadan bu çöküşten kurtulamaz.” lafı ezberlerindeki tek repliktir.

Ancak oyun bozulur. Tanzimat’ın ilanı ortada ne başrol, ne de oyuncu bırakır. Çünkü Ferman Avrupa’da hazırlanır. Reşit’in de desteğini alan İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne baskısıyla ilan edilir. Yani Tanzimat Fermanı’nı ilan eden ne Reşit’tir ne de Ali. Avrupa başroldedir. Fermanı Batılı elçilerin suflörlüğünde Osmanlı paşalarının okumasının nedeni de Tanzimat’ı ilan edenin Osmanlı iradesi olduğunun halka yutturulma çabasıdır.

“Osmanlı Borçsuz Yaşayamaz”

Sömürge aydınının tipik özelliği, kendi halkına değil yabancı devlet adamlarına güvenmesidir. Bunun yöntemi de gelişmiş Batının dediklerini yapmaktır. İşte Ali ve Fuat Paşalar da bu yönteme inanırlar. Ona göre Batılının “Hasta adamı” artık tek başına iyileşemez. Osmanlı’nın ilacı Batıdadır. Fuat Paşa Osmanlı devletinin sefarethanelere kapılanma politikasını şöyle açıklar: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet, cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir.”

Fuat Paşa, sonraları 1860’larda devletin mali bunalımına çözüm ararken de büyük güçlerin desteği olmadan Osmanlı’nın varolamayacağını savunur. Kendisi de birkaç tedbir aldırır. 1861-1862 yılları için bir bütçe taslağı yapar. 1862 borçlanması sayesinde o yıl kaimeleri satın aldırarak ortadan kaldırır. Hazineye tütün, tuz, posta pulu, gümrük, emlak vergisi gibi konularda yeni gelirler sağlamaya çalışır. Geleneksel bir yola giderek saray dahil ülkedeki bütün altın ve gümüş kapların eritilerek sikke yapılmasını ister. Ancak almaya çalıştığı bu tedbirlerin vardığı sonuç şudur: “Bu devlet istikrazsız yaşayamaz.”

Ali ve Fuat Paşaların Avrupa’ya güveni karşılıksız değildir. Onların Avrupa’daki ünleri padişahınkinden çok daha fazladır. Napolyon Ali’yi dilinden düşürmez. Ali Paşa aynı zamanda diktatördür. Tanzimat’ın ülkeyi felakete sürükleyen kararlarını zaman zaman padişaha baskı yoluyla kabul ettirir. Batıya sökmeyen diktatörlüğü padişaha söker. Hatta Abdülaziz Ali’nin ölümü üzerine ‘artık hürüm’ der. Batı da Ali’nin bu özelliğini bilerek ona çok güvenir. Fransız yazar Engelhardt, Fransa’nın bütün teminatının Ali ve Fuat Paşalar olduğunu söyleyerek bu güvenin boşa çıkmadığını belirtir.

Bazı tarihçiler de Ali’nin mahçup, sıkılgan, konuşmaktan aciz olduğunu, padişahın yanında kan ter içinde kaldığını yazar. İlginç ki Ali de Fuat da Osmanlı’nın Kırım Savaşı’yla başlayan dış borçlanmasından komisyon alırken hiç mahçup değildir.

İngilizciler Ve Fransızcılar Batıcılık Yarışında

Tanzimat’ta, Reşit de, Ali ve Fuat da görevlerini layıkıyla yerine getirip Batının her istediğini yaparlar. Ancak Reşit Paşa’nın öğrencileri olan Ali ve Fuat “boynuz kulağı geçer” diyerek 1850’den sonra ülke yönetimindeki tesirlerini iyice arttırır. Temelde hepsi Batı yanlısı da olsa artık farklı emperyalistlerin çıkarlarına hizmet ederler. Reşit doğuştan İngilizcidir, ancak Ali ve Fuat Paşalar Fransızcıdır. Reşit, Ali ve Fuat’ın bu Fransızcı çıkışlarından hiç hoşnut değildir. Ali ve Fuat da eskiden elini eteğini öptükleri Reşit’e artık saygı duymazlar. Bunların farklı emperyalistlerin piyonları olmaları birçok kez görevden alınma ya da yeniden atanmalarına sebep olur. Örneğin, İngilizcilerin rüzgarı eserse Reşit Paşa sadrazam yapılıyor, rüzgar tersine dönüp Fransa’dan yana eserse Ali sadrazamlığa geliyor. Sırf Ali Paşa’nın 5 defa sadrazam, 8 defa Hariciye Nazırı olması İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı üzerindeki hakimiyet kavgasını açıklar.

Ali Paşa, hakimiyet rüzgarının Fransa’dan estiği sadrazamlık döneminde 1856 yılında Islahat Fermanı’nı ilan eder. Yanından ayırmadığı dostu Fuat Paşa da bu Fransızcı ittifakın içindedir. Reşit hocaları Tanzimat Devri’ni nasıl “Tanzimat Fermanı” ile açtıysa Ali Paşa da “Islahat Fermanı” ile bu devri onaylar, yabancı müdahaleleri için daha ileri bir ortam hazırlar.

Tanzimat Fermanı’nın Reşit Paşa’nın eseri olduğu safsatası gibi Islahat Fermanı’nı da Ali Paşa’nın hazırladığı safsatası, emperyalist ülkelerin uydurmasıdır. Islahat Fermanı yabancı devletlerin hazırladığı ve Babıâli’nin kabul etmek zorunda kaldığı bir uydulaştırma programıdır. Islahat’ı hazırlayan da, ilan ettiren de Avrupa’dır. Fransa’nın Osmanlı ile ilgili aldığı kararları Ali Paşa’ya ilan ettirmesinin de sebebi, kararların dış tesirle kabul edildiğinin anlaşılmamasıdır.

Reşit Paşa, Ali’ye ilan ettirilen Islahat Fermanı’yla ilgili olarak “hainler tarafından Avrupa’ya verilen bir vasıta-i tahrib-i memleket” değerlendirmesini yapar. Fuat Paşa ise aksine bu fermanın anlaşmaya konulması ile yabancı müdahalesinin önleneceğini savunur. Hem Reşit hem de Fuat Paşa Batının dediklerini yaparak Batı müdahalesinin önleneceğini savunurlar. Türk devleti üzerindeki toprak paylaşımına göz yumarlar. Fuat Paşa da bu göz yummayı aşarak idareyi doğrudan Batılılara vermeye kadar varmıştır. İngilizci günlerinde Fuat Paşa şöyle konuşur: “Babıali’yi İngiltere dostluğundan mahrum görmektense, bir kaç vilayetimizi elden çıkmış görmek daha iyidir”

Paris Kongresi: Sömürünün Hukuksal Zemini

Ali ve Fuat’ın sömürgeleşme sürecindeki rollerinden biri de Paris Kongresi’nde oluşur. Ali ve Fuat Paşaların baş delege olarak katıldığı Paris Kongresi, Islahat’la beraber artan Avrupa müdahalesini garanti altına alır. Avrupa’nın Osmanlı’yı sömürme politikası hukuki zemine oturtulur. Kongre’de Osmanlı devletini bölünmeye götürecek iki önemli karar alınır: 1. Antlaşmaya katılan Fransa, Avusturya, Prusya, Rusya, Sardunya Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü kabul edecek. 2. Osmanlı devleti Avrupa Cemiyeti’ne kabul edilecek ve Avrupa genel hukukundan faydalanacak. Bu kararlar Osmanlı Paşaları tarafından son derece sevindirici gelişmeler olarak karşılanır. Hatta Avrupalılarca adam yerine konmak paşaları gururlandırır. Onlarla müttefik olmak, aynı cemiyette bulunmak büyük bir diplomatik zafer olarak Tanzimat tarihine geçer.

Aslında Osmanlı Devleti’nin Avrupa genel hukukundan faydalanması daha önce de görüşülür. Fransa Kralı Paris ve Londra Büyükelçilikleri’ne Osmanlı’nın genel hukuktan faydalanmasından bahseder. Kralın ifadesine göre bu hukuktan istifade Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya sürekli elçiler göndermesi ve bunların dilbilir olması gibi şartlara dayanır. Ve devletin bütünlüğünü temin eder. Osmanlı Devleti Avrupa genel hukukundan faydalanmasıyla ülkedeki yabancıların sahip olduğu imtiyazların kaldırılacağını ve siyasi müdahalelerin son bulacağını düşünür. Çünkü Avrupa hukukunda ne bu imtiyazlar ne de siyasi müdahale vardır.

Ali Paşa kendini bu diplomatik zafer oyununa öyle kaptırır ki bir ara büyük saflıkla kapitülasyonların kaldırılmasını talep eder. Hatta bu kadar çok ülkeye birçok kapitülasyon verilirken devletin iyi yönetilemediğini, devlet içinde 15-20 hükümet olduğunu, bu yüzden Batı baskısı altında Osmanlı devletinin Batılılaşamadığını sebep olarak gösterir. Hatta bir keresinde Fransız yazar Lafour’un “İslamiyet ilerlemeye manidir” şeklindeki görüşlerine şöyle cevap verir: “İşte Avrupalılardan daima işittiğim soru. Hep birbirinize benzersiniz. İleri sürdüğünüz Islahat Londra ve Paris’te yapılmış olduğu için bizlerin Türkiye’de uygulayıp uygulayamayacağımızı düşünmezsiniz. Bu belirgin farkı gözönüne almayanlara boş yere açıklama yapmaya çalışırız. Bizim bu hareketimize yine sözünü tutmamak diyorsunuz. Halbuki bu, memleketi harap olmaktan kurtarmaktır. Kapitülasyonlar yabancılara bizden çok selahiyeler vermiştir. Bu kapitülasyon belasıyla memleketimizde adaleti sağlama hakkından mahrum bulunuyoruz. İngiliz kanununa göre bir yabancının mülk sahibi olması için İngiliz doğması şart olduğu halde bizde bu şartı istemiyorlar. Bunlardan herbiri memleketin bir parçasını koparmak değil midir?”

Avrupalı devletler kapitülasyonları kaldırma isteğini sözde haklı bulur. İstanbul’da bir temsilciler meclisi toplamayı kararlaştırır. Kapitülasyon meselesi komisyona düşürülür. Ancak o komisyon hiçbir zaman toplanamaz. Böylece kapitülasyonlar Lozan’a kadar geçerliliğini korur.

Avrupa’nın olumsuz cevabı, Ali Paşa’yı hüsrana uğratır. Ali Paşa ise bu hüsrandan şu sonucu çıkartır: “Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddi çıkarları ile bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman ülkenin bütünlüğü siyasi bir hayal olmaktan çıkacak, bir gerçek olacaktı. Madem ki Avrupa topluluğu içindeydik, Avrupa ülkelerinin isteklerine cevap vermeliydik”.

“Osmanlı’yı Bir Türlü Bölemedik”

Fransızlar Mısır’ı ele geçirerek Hint ticaret yoluna da el atmak niyetindeler. Bu yüzden Eflak ve Boğdan’a el atarlar, hedef bu iki ülkenin birleştirilip istiklalini kazanmasıdır. Fransa’nın ihtiyacı Ali Paşa başkanlığında bir Osmanlı hükümetidir, çünkü ancak Fransızcı Ali onlara yardımcı olabilir. Yalnız ters giden bir şeyler var: İngiltere için de Tuna Beylikleri önemli bir tahıl ambarıdır. İşte İngiliz Büyükelçisi Stratford Canning Fransa’nın bu kavgadaki üstünlüğünü kabul edemez. Büyükelçi, Sultan Abdülmecit’e 3. Edward nişanını sunduğu gün Ali Paşa sadrazamlıktan alınır, yerine Reşit Paşa getirilir. Osmanlı bir İngiltere’ye bir Fransa’ya yaklaşan işbirlikçi siyasetle denge politikasını korur. Bu da Osmanlı’nın bölünmesini bir anlamda geciktirir.

Bu yüzden Keçecizade Fuat Paşa, “Biz içerden siz dışardan hep birlikte çalışıyoruz, bir türlü bu devleti yıkamıyoruz” derken muziplik yaptığını sanıyordu. Ancak ne vasiyetnamesini Fransızca yazan kendisi ne de Fransa’nın Avrupa siyasetinde ikinci plana düşmesinden hemen sonra son nefesini bile Fransızca vererek ölen Ali Paşa, gerçek vatanseverlerin alay konusu olmaktan kendilerini kurtaramazlar.

 

KAYNAKÇA

 

1. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları

2. ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları

3. DOĞAN Mehmet, Batılılaşma İhaneti, İz Yayınları

4. AVCIOĞLU Doğan, Pabuççu Muştası, İleri, Sayı 2

5. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Kaynak Yayınları

6. BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı Yayınları

7. Tanzimat Derlemesi, Maarif Matbaası

8. BERKES Niyazi, Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınları

 

 

Namık Kemal Vatanı Değil, “Vatan” Namık Kemal’i Kurtardı /Şafak Zerkinli

Namık Kemal, Meşrutiyet dönemi aydınları arasında en etkilisi ve en saygınıdır. Bugün dahi Namık Kemal, eserleri çok bilinmese bile vatanseverliğiyle, vatan kavramını Türkiye’ye sokan kişi olmasıyla tanınır. Diğer Meşrutiyet aydınları silinip giderken Namık Kemal’in hatırlanmasında gerçekten de Osmanlı düşünce dünyasına tanıttığı bu vatan kavramının etkisi vardır.

Namık Kemal’i ilk görev yerinde, Babıâli Tercüme Odası’nda görüyoruz. Burası aynı zamanda Osmanlı’nın Batılılaşarak “yenileşme” çabalarının bir sonucu olarak aydınların Batı kültürüyle bütünleştiği yerdi.

Diğer yandan Namık Kemal’i Şehzade Murat’ın eğitmeni olarak görüyoruz. Namık Kemal, Şehzade Murat’ı Batı kültürüyle yetiştirerek onun ileride Meşrutiyet planlarında rol almasını sağlayacaktır.

Meşrutiyet’e Nasıl İkna Oldu?

Bundan sonra Namık Kemal çeşitli gazetelere, bu arada Şinasi’nin Tasfir-i Efkar gazetesine çeviriler yapıyordu. Şiirleri dışında ilk yazılarını bu gazetede yayınladı.1 1865’te Şinasi bir saray darbesi tezgahı sebebiyle Avrupa’ya kaçmak zorunda kalacaktır. Gazeteyi Namık Kemal’e bırakır. Tasfir-i Efkar yabancı gazetelerden sonra ilk kez parlamento, meşrutiyet üzerine yazılar yayınlayan, dayanak olarak Batılı politik gazeteleri gösteren bir gazetedir. Tasfir-i Efkar’ın çıkması Türk aydınının Batılılaşması yolunda önemli bir adımdı.

Namık Kemal yine 1865’te birçok gençle birlikte gizli bir cemiyet de kurar. İlk amaçları Meşrutiyet’i Batının da yardımı ile ilan etmektir. Bunun için ilk olarak sadrazam Ali Paşa’nın ağır ve ezici politikalarına son vermeleri gereklidir.2

Namık Kemal, Meşrutiyet’e yabancı gazeteci Jean Pietri’nin kendisini nasıl ikna ettiğini şöyle anlatır: “Geçen gün Jean Pietri ile Meşrutiyet’i konuştuk. Herif iki saat söyledi. Nihayet Meşrutiyet’in bizde de yürütülebileceğine beni inandırdı.”3 Namık Kemal’i hayatı boyunca savunacağı Meşrutiyet fikrine yabancı bir gazetecinin iki saat konuşarak ikna etmesi Namık Kemal’in nasıl bir hürriyetçilik nasıl bir vatanseverlik düşündüğünü anlamamıza yardımcı oluyor.

Bu Cemiyet İtalyan mason Carbonari Cemiyeti örnek alınarak kurulmuştu. Hatta Belgrat Ormanları’ndaki ilk toplantısında Carbonari’nin Ayetullah Bey tarafından Türkçe’ye çevrilen bildirisi okunmuştu. Fakat bu toplantılar Ali Paşa tarafından haber alınınca önce Mehmet Bey ile Reşat Bey Avrupa’ya kaçtı. Ziya Paşa ikinci defa Kıbrıs Mutasarrıflığı’na, Namık Kemal de Erzurum Vali Muavinliği’ne tayin edilerek İstanbul’dan uzaklaştırılmak istendi.

2ooo Franklık Vatan Politikası

Tayin kararnamesinden 19 gün sonra Ziya Paşa ile birlikte İstanbul’daki Courrier d’Orient gazetesine çağrıldı. Kendilerine Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın mektubu verildi. Mektup şöyleydi: “Vatanın saadet ve selametine kaleminizle hizmet etmek zamanıdır... Sizi bu hizmeti ifa için Paris’e davet ediyorum... Hepinizi ve beraber getirmeye lüzum gördüğünüz erbabı kalemü hamiyeti ihtar edecek kadar param var. Emrinize müheyyadır.”4 Mısırlı paşanın Avrupa çağrısı Namık Kemal’e cazip gelir ve kaçar.

Kaçışı da bir vatanseverin şöhretine gölge düşürecek şekilde olur: Fransız gazetesi olan Courier D’Orient’in bürosundan Fransız Konsolosluğu’na geçirilirler. Fransız ve İngiliz konsoloslarının çabasıyla kılık değiştirerek 17 Mayıs 1867’de Bosfor Vapuru’yla İstanbul’dan Fransa’ya doğru yola çıkar.

Mustafa Fazıl Paşa’nın sermayesiyle Londra’da Hürriyet gazetesi çıkarılmaya başlanır.5 (29 Haziran 1868). Kemal, Osmanlı hükümetiyle açıktan ve şiddetli bir mücadeleye girer. Bu gazetede memlekette Meşrutiyet’in kurulması, devlet idaresindeki haksızlıkların giderilmesi, bozuklukların düzeltilmesiyle ilgili “çözümler” üretiyorlardı. Namık Kemal’in bu gazete için Mustafa Fazıl Paşa’dan aldığı maaş 2000 franktır.6 Bu parayla Avrupa’da rahat bir yaşam sürer, birçok Batılı aydınla tanışır ve bu arada Batılı elçiliklerle temas halindedir.

Mustafa Fazıl Paşa’nın Ali Paşa’yla anlaşıp gazeteyi çıkarmayı bırakın demesi üstüne Namık Kemal dürüstlüğün gereğinin Fazıl Paşa’nın isteklerine aykırı davranmamak olduğunu söyleyerek Ziya Paşa’yla kavga eder ve gazeteden ayrılır. Sonunda da Ali Paşa’ya karşı yazı yazmamak kaydıyla özel bir afla İstanbul’a döner.

İngilizlerin Kırım Politikası İzinde “Vatan Piyesi”

Namık Kemal’in Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğiyle Ali Paşa’ya karşı yazdıkları genelde Namık Kemal’in hürriyetçiliğine ve muhalifliğine yorulur. Oysa Namık Kemal’in bu söylediklerini Ali Paşa’nın muhalifi olan diğer kompradorlar ve Fazıl Paşa’nın kendisi de söylemektedir. Hükümet dışındayken Fransızcılar da söylemektedir.7

Ali Paşa ölünce Eylül 1871’den sonra Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında çıkartılan genel aftan yararlanarak Avrupa’dan gelen yeni Osmanlılardan Nuri, Reşat ve Ebu Ziya Beylerle birlikte İstikbal adlı bir gazete çıkarmak isterler. Fakat izin alamazlar. Bunun üzerine daha önce mizah gazetesi olan İbret’i kiralarlar.

Namık Kemal “Vatan Yahut Silistre” piyesini de bu arada yazmıştır. Eserde Kırım Savaşı sırasında Ruslara karşı kalenin savunulması konu ediliyor. Vatan aşkı her aşkın üzerinde tutuluyordu. Kırım Savaşı 1854’te Ruslara karşı İngilizlerin de desteğiyle yürütülen bir savaştı ve Osmanlıların İngilizlere bağlanmasında büyük rolü olmuştu.

1870’li yıllar ise Osmanlı Sarayı’nda İngiliz ve Rus kavgasının yaşandığı bir dönem. Mücadele Rusçu Mahmut Nedim ve İngilizci Mithat Paşa arasında geçiyor. Mithat Paşa politikasında doğal olarak Kırım Savaşı’nı kullanıyor. İşte tam bu kavgalar sırasında Namık Kemal’in aklına 20 yıl önce Kırım’daki kahramanlıklarımız geliyor. Ya da daha önce gelmiş olsa bile oyun bu esnada sahneye konuyor.8

Namık Kemal 1 Nisan 1873’te Gedik Paşa Tiyatrosu’nda oynanan bu piyes nedeniyle 10 Nisan 1873 fermanıyla Magosa’ya sürülür. Sürgün nedeni olarak İbret gazetesindeki bazı zararlı yayınlar gösterilir. Fakat gerçek sebep temsiller sırasındaki taşkınlıklardır. Piyesin görünürde iktidara fazla ters düşen bir tarafı yoktur. Sadece Osmanlı tahtına aday olarak görülen Murat’ın adı “Allah Muradınızı versin” gibi dolaylı şekillerde anılmış ve bu da Saray’da korku uyandırmıştır.

Bu olay üzerine sürgüne gidişlerini anlatan bir sürgün arkadaşının tasfiri şöyledir: “Kemal ve arkadaşları kendilerini götürecek vapura bindirilmek üzere zaptiyeler arasında Sirkeci’ye getirilir. Gelen geçen, aşçı dükkanlarından çıkan esnaf ve halk kaldırımdan seyrederler. Kimisi güler, kim bunlar ne yapmışlar, diye sorar. Birkaçı galiba efendimize ubudiyette kusur etmişler gibi bir şeyler söyler. Fakat halktan emin, ellerinden alacaklarına inanıyor.... Daha sonra vapur hareket etmeye başlıyor. Kemal ise çocuk gibi gözlerini mendile gömmüş ağlıyor.”9

“Magosa Kahramanı”nın Babasına Yazdığı Mektup

Namık Kemal’in sözde özgürlük kavgası, Magosa Zindanları efsaneleriyle bezenmiştir. Oğlu Ali Kerem (Bolayır), eserinde Magosa’nın Kemal’i öldürebilmek için kullanıldığından, üç sene boyunca her şeyden mahrum olduğundan, yarı aç yarı tok yaşadığından bahseder. Bunların bir Namık Kemal efsanesini yaratmak için düzmece olduğu Namık Kemal’in yayınlanan mektuplarında ortaya çıkmıştır.

Namık Kemal başlangıçta mezardan farkı olmayan bir karanlık odaya konulmuşsa da, üç gün sonra Veysi Paşa’nın imdada yetişmesiyle geniş ve ferah bir odaya nakledilmiştir. Hiçbir şeyden yoksun kalmayacak şekilde zamanını geçirmiş ve Magosa yılları edebiyat hayatının en verimli yılları olmuştur. Kendisi de bir mektubunda: “Ben burada o kadar rahattayım ki tarif edemem. Her akşam denize giriyorum...” diye yazar.10

Namık Kemal ve diğer birkaç gazetecinin tutuklanarak sürgüne gönderilmeleri, Batıda da pek yankı uyandırmamıştır. Avrupa gazeteleri bu olaya özgürlük kavgası gözüyle bakmamıştır. Olayı iki satırla nakletmişler. En fazla yer veren Le Temps gazetesi sürgünlerde 600 kuruş aylık ve bir de ücretli hizmetçi tahsis edildiğini belirttikten sonra ilave eder: “Görülüyor ki, ne kadar keyfi ve despotik olursa olsun bu sürgün olayında belli bir iyilik sebebi vardır.”11

Namık Kemal Murad’ına Eriyor

Namık Kemal’in Osmanlı tarihinde en son oynadığı rol 1. Meşrutiyet’in ilanı ile Kanuni Esasi’nin hazırlanmasında olur. Başta Namık Kemal, o dönemin aydınları eski toplumsal yapıya uygarlığı oturtmanın yolunu anayasa ve eğitimde görmektedir. Ona göre; eğitimde bireyler aydınlanacak, anayasa ise devlet çıkarının halk yararına arızasız dönmesini ve bütün işlerin düzelmesini sağlayacaktır.

Yayınlarıyla Türkiye’nin gidişatına içerden yön veren Yeni Osmanlılar, gönül rızasıyla anayasa rejiminin getirileceğinden ümidi keserek Batının kışkırtmasıyla bazı Tanzimatçı paşalarla işbirliği halinde, bir darbe düzenlerler. Abdülaziz’i devirerek daha önce Namık Kemal’in Batıcı fikirlerle yetiştirdiği liberal bir sultan olan 5. Murat’ı tahta geçirirler. Bu Meşrutiyet’in baş kahramanı Mithat Paşa’yı destekleyen en önemli kuvvet ise Osmanlı halkı değil, İngiliz büyükelçisi T. Elliot’dur. Namık Kemal de bu adamın peşinde yürümektedir. 19 Haziran 1876’da da 38 ay Magosa’da kalan Namık Kemal İstanbul’a dönmüştür. (5. Murat’ın tahta geçmesinin üçüncü günü)

2. Abdülhamit Namık Kemal’i Kanun-i Esasi meclisine sokar. Bundaki maksadı inkılabı inkılapçılara yaptırdığını Batılılara göstermek ve hürriyetçi olduğunu inandırmaktır. Böylece Namık Kemal Meşrutiyet’te geleceğin müstakbel diktatörünün meşrulaştırıcısı olmaya hizmet edecektir. Kanun-i Esasi’yi kültürlü ve akıllı diye tanıtılmış adamlar yazacaktı: Namık Kemal ile birlikte onun önerdiği Ziya Paşa, Sava Paşa, Ohannes Efendi, Abidin Bey.

Bu anayasa içinde en ilginç olan yan Namık Kemal’in azınlıklarla ilgili yasalara da onay vermesidir. Namık Kemal’in bu yasalar hakkındaki düşüncesi ise, azınlıklara özgürlük ve çeşitli imtiyazlar verirsek onların daha fazla bir şey istemelerine gerek kalmayacağıdır. İstedikleri herşeyi zaten vermiş olacağız. 12

Abdülhamit Mithat Paşa’dan bazı yerlerde kendisi hakkında ileri geri konuşan Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın birer memurlukla İstanbul dışına çıkarılmalarını ister. Ziya Paşa 1877’de Suriye Valiliği’ne tayin edilerek İstanbul’dan ayrılır. O sırada Namık Kemal de mecliste “İki padişahı indirdik üçüncüsünü de yani Sultan 2. Abdülhamit’i indirebiliriz” şeklinde bir konuşma yapar. Ve bu sırada yine İngilizlerle Osmanlıların arası bozulur. Bunun üzerine, Kemal beş ay tutuklu kalır. 19 Temmuz 1877’de de sürgün emri çıkarılınca Midilli’ye sürülür. Sürgün hayatı uzun süren Namık Kemal Midilli’de edebiyat araştırmalarına yönelir. Sağlığı kötüleşince yine kendi isteğiyle güzel ikliminden dolayı Rodos’a gider ve orada Osmanlı tarihini yazar.

Tercüme “Vatan”la Buraya Kadar

Namık Kemal işte tüm bu olaylar içinde “vatan” kavramını kullanıyor ve geliştiriyordu. Ancak yaşamından da görüldüğü üzere Namık Kemal’in vatan ve hüriyet kavramları onun ne Fransız Konsolosluğu’nca yurdışına kaçırılmasına, ne İngilizci Fazıl Paşa’nın iktidar hesaplarına alet olmasına, ne Mithat Paşa’nın İngilizci politikasının yüceltilmesi için piyes yazmasına, ne rahat içinde yaşarken zulüm edebiyatıyla efsaneleştirilmesine, ne de hayatı boyunca düşman göründüğü azınlıklara en iyisinden özgürlüklerin en çok savunuculuğunu yapmasına engel olmuştur.

Namık Kemal’in vatanseverliğinin Türk milliyetçiliğiyle bir ilgisi yoktur. Vatanı Osmanlı İmparatorluğu olarak görür. Türkçülük fikrine sahip değildir. Eski Osmanlı’ya büyük bir özlem duymaktadır. Kaybettiğimiz toprakların geri alınmasını ve birçok ulusun birarada olduğu yeni Osmanlı ulusunun oluşturulmasını ister. Ulusun temellerini ise Müslümanlığa dayandırmaktadır. Hilafet ve saltanatın kaldırılmasına karşıdır. Cumhuriyet fikrine de sürekli muhalefet eder.

Namık Kemal’in vatanseverliği onun emperyalist Avrupa’nın ekonomi politikalarına da azınlık konusuna benzer bir şekilde desteklemesine sebeptir. “Babıâli gördüğü zararları anlatmasını bilse onlar ticaret antlaşmasını kaldıracaklardır. Sonra 1856’da Avrupa’nın garantisi altında bir meşruti devlet kurabilseydik yabancıların müdahalelerinden de kurtulabilecektik.” Suç daima Osmanlı’nın geriliği, Avrupa’nın da ilahi ileriliğindendir.13

Ancak tüm bunlara rağmen Türk milleti ve Atatürk, sırf o Meşrutiyet çamuru içinde Namık Kemal’in “vatan” kavramını ortaya atmasından dolayı Kemal’i unutmazlar. Bu yüzden Namık Kemal’e belli bir saygı duyarlar.

 

DİPNOTLAR

 

1. KOLOĞLU Orhan, Türkiye’de Basın, İletişim Yayınları Cep Üniversitesi, 2. Basım, sf. 34

2. BİLGEGİL M. Kaya, Yakınçağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Atatürk Üniversitesi Yayınları, sf. 355 vd.

3. BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi, 1973, sf. 248

4. KUNTAY M. Cemal, Namık Kemal C 1, Maarif Matbaası, İstanbul, 1944, sf. 316

5. TEVFİK Ebuzziya, Yeni Osmanlılar Tarihi, Hürriyet Yayınları, 1973, sf. 148

6. age, sf. 148

7. İngilizci Reşit Paşa’nın Islahat eleştirileri için BİLGEGİL M. Kaya, Yakınçağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Atatürk Üniversitesi Yayınları, sf. 73-74-75. Fazıl Paşa’nın Yeni Osmanlıların Manifestosu olarak görülen mektubu için TEVFİK Ebuzziya, Yeni Osmanlılar Tarihi, Hürriyet Yayınları, sf. 27

8. “Vatan Yahut Silistre”nin uluslarası politika açısından incelenmesi üzerine, TİMUR Taner, Osmanlı Çalışmaları, İmge Kitabevi, 1996 içinde “Namık Kemal’in Magosa Sürgünü ve Uluslararası Politika”, sf. 305 vd.)

9. AVCIOĞLU Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yayınevi, sf. 238-239

10. TİMUR Taner, Osmanlı Çalışmaları, İmge Yay., sf. 308

11. age, sf. 315

12. Namık Kemal’in azınlıklarla davaları hakkında bir belge. BİLGEGİL M. Kaya, Yakınçağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 2. Cilt, sf. 63 vd.

13. AVCIOĞLU Doğan, Türkiye’nin Düzeni, TekinYay., C 1, sf. 237

 

 

 

Mithat Paşa: Sefaretlere Sığınan “Anayasa Kahramanı” / Güneş Ayas

1822 yılında İstanbul’da doğan Mithat Paşa’nın özgeçmişi klasik “Meşrutiyet Paşası” tiplemesine uygun düşmektedir. Sıkı bir dini eğitim (10 yaşında hafız olmuştur), medrese yılları, memuriyete atılınca da Avrupa seyahati...

Meclis-i Vala’da kâtiplik yaparak ilk kez Osmanlı bürokrasisine tanık olan Mithat Paşa, kısa süre içinde yükselerek çeşitli yerlerde valilik yaptıktan sonra da kendisini tarih sahnesine çıkaran önemli olayların başlangıcı olacak sadarete çıkışını gerçekleştirir.

Mithat Paşa, Bağdat Valiliği’nden istifa etmiş ve dinlenmeye çekilmişken Edirne Valiliği’ne tayin edilmiştir. Daha sonra İngiltere ile birlikte düzenlediği darbeyle devireceği ve iddialara göre öldüreceği padişaha bunun için bir teşekkür ziyaretinde bulunmuş, ancak bu ziyaretten boynunda Mühr-ü Hümayun ile çıkmıştır. Mithat Paşa sadrazam olabileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştir. Bu durum kendisi için bir nevi sürpriz olmuştur. İlk sadareti 31 Temmuz 1872 ile 19 Ekim 1872 tarihleri arasında, iki ay 19 gün sürmüştür. Bu süreyi o dönem için normal saymak gerekir. Çünkü Osmanlı sarayında öyle entrikalar dönüyordu ki sadarette tutunabilmek ayrı bir maharet gerektiriyordu.

Talebe-i Ulum Nümayişi Ve Abdülaziz’ın Hâlli

Mithat Paşa ile Mahmut Nedim Paşa arasında sert bir rekabet başlamıştı. Rus Sefiri İgnatiyef, Mahmut Nedim’in, İngiliz Sefiri Elliot ise Mithat Paşa’nın arkasındaydı. Mithat Paşa’nın Elliot ile temasları daha onun 1. sadaretinden azledildiği günden itibaren başlamış, bu temaslar giderek artmıştı. Elliot ile yürütülen gizli müzakereler sonucu Mithat Paşa İngiliz planları doğrultusunda çalışmayı kabul etmiş ve Abdülaziz’i devirme çabalarına dahil olmuştu.

Abdülaziz’in son dönemlerinde Ruslara yakınlaşarak İngiliz politikalarını kabul etmeyişi ve hele borçların yarısını ödemeyeceğini duyurması İngilizlerin onu devirmeye karar vermesine yetmişti. Bu amacı gerçekleştirmek için Mithat’ı nasıl yüreklendirdiğini hatıralarının başında Elliot şöyle anlatır: “Bir meclis teşkil edilmedikçe, ıslahat nevinde hiçbir icraat meydana gelmeyeceğini de iyice bildiğimden Mithat Paşa’nın Padişah ile vükelayı zapt etmek maksadıyla bazı teşebbüsatta bulunduğunu haber aldığımda fevkalade memnun olarak Mithat Paşa’yı elden geldiği kadar tahrik ve teşvikten geri durmamış idim.”

İngiltere’den teminatı alan Mithat Paşa artık “hürriyet mücadelesine” başlayabilirdi. Bu uğurda Abdülaziz’e muhalif olan bazı paşalarla sık sık görüşüyor, padişahın devrilmesi için planlar yapıyordu. Bunun için ilk girişimi Talebe-i Ulum Nümayişi olur. Mithat Paşa’yla beraber, cuntanın askeri kanadında Hüseyin Avni Paşa da bulunuyordu. Onun da hâl girişiminden önce ilk işi bir Avrupa gezisine çıkmak olmuştu. Kimi tarihçilere göre Mithat Paşa’nın önderliğindeki darbenin askeri kanadını temsil eden Hüseyin Avni Paşa Avrupa’dan sürekli para da almaktaydı.

10 Mayıs 1876’da Medrese öğrencilerinin Rumeli’deki olayları protesto için saraya yürümesi sonucu, dönemin sadrazamı Mahmut Nedim Paşa saraydan gizlice kaçmış ve ayaklanma neticesinde sadarete Rüştü Paşa gelmiştir. Abdülaziz’i devirme hazırlıkları yapan paşalardan bazıları da çeşitli nezaretlere getirilmişlerdir. Böylece Abdülaziz’i tahtından indirecek “Hâl Erkânı” iktidarı yakalamıştır.

Talebe-i Ulum Nümayişi’nin patlak vermesinden 20 gün sonra, 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz’i tahttan indiren darbe gerçekleşmiştir. Şeyhülislam Hayrullah Efendi, Hüseyin Avni Paşa, Redif Paşa, Kayserili Ahmet Paşa, Hasan Paşa, Rüştü Paşa ve Mithat Paşa’dan oluşan darbeci grup Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine apar topar Beşinci Murat’ı geçirirler. Abdülaziz’in hâlli İngiltere’de coşkuyla karşılanarak alkışlanır.

Beşinci Murat ise padişah olmasından 93 gün sonra akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilir ve yerine, Mithat Paşa’ya Kanun-u Esasi’yi kabul edeceğine dair söz veren İkinci Abdülhamid geçirilir.

Mithat Paşa’nın İkinci Sadareti ve Kanun-u Esası’nin İlanı

Mithat Paşa, İkinci Abdülhamid tahta geçtikten sonra, Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinin önünde bir engel kalmadığını düşünüyordu. Anayasa ilan edilecek ve memlekete “hürriyet” gelecekti.

19 Aralık 1876 ‘da ikinci kez sadrazamlık koltuğuna oturan Mithat Paşa’nın bu defaki sadrazamlığı ilkinden de kısa sürmüştü. 1 Ay 17 gün ! Ancak Mithat Paşa bu kısacık süreye bile bir sürü olay sığdırmıştı.

Kanun-i Esasi’nin ilan edileceği yıllara yaklaşıldığında İngiltere’nin iç siyasetindeki bazı çalkantılar nedeniyle, bu ülkenin Osmanlı’ya karşı tutumunda bazı değişiklikler ortaya çıkmıştı. İngiltere’nin mevcut hükümeti, Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne eskisi kadar önem vermiyordu. Zaten Osmanlı’nın eninde sonunda bölüneceğini düşünmeye başlamışlardı. Mithat Paşa ise İngiltere’deki bu iç çalkantılardan büsbütün habersizdi ve İngiliz Sefiri Elliot’la yaptığı görüşmeler sonucu, İngiltere’nin Osmanlı’yı anayasa yapma konusunda destekleyeceğini ve “hürriyet”in gelmesine yardımcı olacağını düşünüyordu.

Yaklaşan İstanbul Konferansı öncesinde azınlık haklarının gündeme geleceğini düşünen Mithat Paşa, bu talepleri engelleyebilmek için Kanun-i Esasi’de azınlık haklarına yer verilmesini ve bu anayasanın bir an evvel çıkmasını istiyordu.

Mithat Paşa’ya göre Hıristiyan tebaanın müslümanlarla eşit olması, Fransız İhtilali’nde doğan “hürriyet, kardeşlik, eşitlik” prensibinin gereğiydi. Bunun anayasaya konulmasıyla da halkın iradesi meclise yansıyacaktı. Oysa ki Anayasa’nın gerçekte ne anlama geldiğini Atatürk veciz bir şekilde ortaya koymuştu. Atatürk Mithat Paşa gibi anayasacılara şunları söylemişti: “Bu kitap (anayasa) milleti memnun etmek için, milletin arzuları ve gerçek emelleri için, olumlu ve elle tutulur bir gerçeğin yansıtılması değildir. Efendiler bu kitap, düşmanlarımızı, geçici de olsa, memnun etmek amacını gözetmiş bir kitaptır... ”

Mithat Paşa’nın Misyonu: Batı Emperyalizminin Maşalığı

Mithat Paşa, İngilizlerin Osmanlı devleti üzerindeki politikalarını gerçekleştirebilmelerinin payandası olmuştur. İngiliz-Rus kutuplaşmasında Rusların piyonu nasıl Mahmut Nedim Paşa, nam-ı diğer “Nedimof” olmuşsa, İngilizlerin piyonu da Mithat Paşa olmuştur. Mithat Paşa 19 Aralık 1876 tarihinde sadrazam olunca İngiliz Elçisi Sir Henry’nin sevincini bildirdiği rapor, Mithat’ın ajan düzeyinde bir İngiliz piyonu olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar. Rapor şöyledir:

“Mithat Paşa Mehmet Rüşdi’nin yerine sadrazam olarak atandı. Bu atamanın önemi şu an çok büyüktür... O her zaman Müslüman ve Hıristiyanların eşitliğini savundu ve padişahın üzerinde anayasal bir kontrol kurulmasını istiyor. Merkeziyetçiliğe karşı çıktı ve eyaletlerde yaşayanların yerel ilişkilerde daha fazla iktidara sahip olmasını savundu... önceleri hep majestelerinin Hükümeti’nin tavsiyelerini izlemeyi isterdi.”

Elliot ile Mithat Paşa’nın ilişkileri bir ajanlık ilişkisini andırır. Elliot tüm gelişmelerde sonuna kadar Mithat’ın arkasında durup gerektiğinde onu padişaha karşı korurken Mithat da açıkça jurnalcilik yapar. Bu ilişkide rapor yazan yalnız Elliot değildir. Mithat da Elliot’a yazdığı raporlarda Rus etkisinin nasıl arttığını ve kimlerin Rusçu olduğunu tek tek İngilizlere jurnaller. Mithat’ın gücü tümüyle Elliot ile kurduğu ilişkinin sonucudur. Biyografilerinde çok bahsedilen kibirliliği ve küstahlığı da kuşkusuz ki arkasındaki güce fazlaca güvenmesinden kaynaklanır. Padişah’ın sarayında iki yanında çavuş bulundurarak at sırtında gezen tek sadrazamdır Mithat. Bu davranışı padişahı çileden çıkartır çünkü bu ayrıcalık geleneksel olarak sadece padişaha tanınmıştır. Mithat, Padişah’ın güçsüzlüğünü ve arkasını dayadığı İngiltere’nin gücünü bildiğinden bu davranışlarında gayet bilinçlidir. Hatta sohbetlerinde Osman hanedanının yerine Mithat hanedanını geçireceğini söylemekten bile çekinmeyecek kadar cüretlidir.

Abdülhamit, hatıralarında Mithat’ın dost meclislerinde konuştuklarını şöye anlatır: “Alemde bu güne kadar Âli Osman denilmiş, bundan sonra da Âli Mithat denilse ne olur?” Anayasa’nın görüşüldüğü toplantıda söz alan Cevdet Paşa’ya, “senin aklın Avrupa yasalarına ermez” diyebilecek kadar da kibirlidir Mithat. Bu kendine güvenin arkasında elbette ki İngiltere’ye dayanmış olmanın verdiği rahatlık vardır.

Bize hürriyet mücadelesi diye sunulan 1. Meşrutiyet ve ilk anayasa da Avrupa’ya kendini beğendirme çabasından başka bir anlam taşımaz. Ne var ki anayasa ne hürriyet getirir ne Avrupa’yı memnun eder ne de Mithat’ın canını kurtarabilir.

Kanun-i Esasi Mithat’ın çabasıyla İstanbul Konferansı ile aynı güne denk getirilmişti. Türkiye’nin ilk anayasası ilan edilirken Kasımpaşa’daki konferansta ise İngiltere’nin de içinde bulunduğu devletler Osmanlı’nın Balkanlar’daki topraklarıyla ilgili önemli kararlar almak için toplanmış bulunuyorlardı. Mithat, İngilizlere o kadar güveniyordu ki anayasanın ilanını top sesleriyle Kasımpaşa’daki İngilizlere duyurmuştu. İngilizler bu sesleri duyacak, böylece Osmanlı’yı ve Mithat’ı kurtaracaklardı. Ama Mithat Paşa Hariciye Nazırı Safvet Paşa’ya İngilizlerin ne dediklerini sorduğu zaman “Ne diyecekler, çocuk oyuncağı dediler” cevabını almıştı.

 

İstanbul Konferansı kararları Mithat’la birlikte Elliot’u da şaşırtmıştı. Çünkü her ikisi de bağlı bulundukları İngiltere’nin artık Osmanlı’yı yaşatmak diye bir derdinin kalmadığını farkedememişlerdi. Bunu farkeden Abdülhamit oldu ve İngilizleri kazanmak için sadrazam yaptığı Mithat’ı çok geçmeden azletti. Bu ise Mithat’ın yaşamı için sonun başlangıcıydı.

Mithat Kendi Sonunu Hazırlıyor

Abdülhamit Abdülaziz’in öldürülmesi başta olmak üzere kimi suçlamalarla Mithat’ın Yıldız’da yargılanmak üzere tutuklanmasını emrettiğinde artık Mithat ölüme çok yakındı. Ama yaşamının son yıllarında bile söylendiği gibi vatansever ve namuslu bir yan bulmak mümkün değildir. Mithat yine bir ilke imza atarak bir yabancı elçiliğe sığınan ilk sadrazam oldu.

İzmir Valisi iken konağa gelip kendisini tutuklamak istediklerinde arka kapıdan sıvışarak Fransız Konsolosluğu’na sığındı. Eski bir sadrazamın yabancı bir konsolosluğa ilticası tam bir skandaldı. İstanbul ve Paris arasında telgraflar gidip gelmeye başladı. Paris Mithat’ı hemen gözden çıkardı. Fransız Büyükelçisi Tissot, konsolos Pelisier’e “Paşanın konsolosluk binasında artık bir saat bile kalmaması” yolunda talimat gönderdi. Mithat hemen tutuklandı ve Yıldız mahkemesine çıkartıldı. Fransız konsolosluğuna sığınmasını Mithat şu sözlerle savunuyordu: “Havale ederim ki, hayvan bile olsa kendinin itlaf olunacağını anladığı gibi bulunduğu mahalden kaçmaya mecbur olur.”

Mithat, Abdülhamit’in önünde kendini hayvana benzeterek küçültmesine karşın kurtulamadı ve idama mahkum edildi. İngiltere hemen Mithat’ın affı için Abdülhamit’e başvurdu. Avrupa’nın bütün büyük devletleri Mithat’ın affı için seferber oldular. Birleşik Krallık’ta parlamentonun her iki kanadı Mithat’ın yaşamını ele alan görüşmeler yaptılar, bütün siyasi partiler Mithat’ın kurtarılması için harekete geçtiler. Mithat’ın canı karşılığında pazarlık konusu yapılan Tunus’tu. Abdülhamit Mithat ile ilgili pazarlıklar sonucu Tunus’u satmıştı. Ama elde edilen sadece ölüm hükmünün Arabistan’da sürgüne dönüştürülmesi oldu. İşin ilginci sürgüne zemin hazırlayan yasayı Mithat padişaha bizzat kendisi önermişti. Mithat Anayasaya kendisinin koyduğu 113. madde ile muhaliflerini sürmeyi düşünüyordu. Mithat’ın muhalifleri bu maddeye dayanılarak Arkadi vapuruna bindirilmiş ve Ege adalarına sürülmüştü. Ama bu sefer sürgün sırası Mithat’taydı. Mithat kendi sonunu kendisi hazırladı. Sürgün kararı sonrasında Avusturya Macaristan İmparatoru’nun sözleri ise şöyle oldu: “Aman Allahım bu Türkler adam olmayacaklar.”

Bu kadar tantanaya karşın Mithat’ı kurtarmaya Beşikler Körfezi’nde beklediği söylenen İngiliz donanması da gelmedi. Çünkü artık İngiliz politikası değişmişti. İngilizler Mithat Paşa’yı kullanmış, işleri bittiği zaman bir kenara atmışlardı. Taif’te boğdurulduğu zaman yanında İngilizler yoktu. İngilizlerin desteğiyle parlayan Mithat onların desteğini çekmesiyle ölmüştü.

 

KAYNAKÇA

 

1. KOCABAŞOĞLU Osman Selim, Midhat Paşa’nın Hatıraları,Temel Yayınları Cilt:1

2. KOCABAŞ Süleyman, Osmanlı İhtilallerinde Yabancı Parmağı, Vatan Yayınları

3. MORDTMANN Andreas David, Yeni Osmanlılar, Çev:Gertraude Songu-Habermann. Pera Yay.

4. UZUNÇARŞILI İ. Hakkı, Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi,Türk Tarih Kurumu Yayınları

5. İMBERT Paul, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yenileşme Hareketleri, Çev:Adnan Cemgil, Engin Yayınları

6. FIRAT Gökçe, Üçüncü Meşrutiyet ve Sömürge Aydınları, İleri, Sayı 9

7. BERKES Niyazi, Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınları

8. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları

9. BOZDAĞ İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları

10. BARDAKÇI Murat, “Erbakan’ın selefleri elçiliklere sığınırdı”, Hürriyet, 3 Eylül 2000

11. İRTEM Süleyman Kani, Yıldız ve Jön Türkler, Temel Yayınları

12. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Baha Matbaası

13. OKTAY Cemil, Hum Zamirinin Serencamı, Bağlam Yayınları

 

 

Abdülhamit: Vatanı Savaşmadan Teslim Eden Padişah / Gürhan Özer

Yeni Osmanlılar Abdülaziz’i hâl edip yerine V. Murat’ı getirirler. Meşrutiyet’i ilan etme sözü olan Murat, sürecin heyecanına dayanamayıp delirir. Sefirlerin deli padişahla olmayacağını belirtmesi üzerine yeni padişah arayışları başlar.

Abdülhamit olan biteni izler, herhangi bir talepte bulunmaz. Bu tavrını “günün birinde sevgili ağabeyime komplo kurmakla suçlanmak istemiyordum” sözleriyle açıklasa da tahtı garantilemek için beklediğini söylemek daha doğru olur. Sadrazam Rüştü Paşa’nın İngiliz sefiri Elilot ile görüşmesini “Ağabeyimi gözden çıkardılar” diye yorumlar. İngiliz dostu Mr. Thomson’u Elliot’a gönderip, Padişah olursa İngiliz Hükümeti’nin tavsiyelerinden çıkmayacağını iletir. V. Murat padişahlığının 93. gününde hâl edilip II. Abdülhamit tahta çıkarılır.

İngilizlere sözlerinden çıkmayacağı sözünü vererek iktidara gelen Abdülhamit, Mithat Paşa’nın anayasa isteğine direnir. Söz verdiği atamaları yapmaz. Bunu da “iktidarı elime yeni almışken kaptırmak istemiyorum” sözleriyle açıklar.

“Bir Numaralı Komprador”

Abdülhamit diğer şehzadelere oranla daha mutaassıp görünse de Batının pisliğine hepsinden çok batmıştır. Gericilerin İslamcı ve gelenekçi yönü nedeniyle sahiplendiği Abdülhamit’in aslında ne kadar Batıcı olduğunu Doğan Avcıoğlu şöyle anlatır: “Günümüzde bile hâlâ ateşli yandaşları ve düşmanları bulunan Abdülhamit, gelenekçi ve İslamcı görünmekle birlikte aslında Tanzimat döneminin yetiştirdiği Batılılaşmış Osmanlı prenslerinden biridir. Gençliğinde Paris ve Londra’ya giden Abdülhamit, Tarabya’daki köşkünde gecelerini Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile geçirir. Gündüzleri İngiliz komşusu şirket müdürü Thomson ile sohbet eder. Rum ve Ermeni Galata Bankerleri’yle dosttur. Borsa oyunlarına ve faizciliğe bayılır. Büyük servetini Avrupa bankalarında biriktirir. Yıldız Sarayı’nda tiyatrolar oynatır, görkemli şölenler düzenler. Şölenlerde yabancı elçilerin yanısıra, Rum Bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ve ‘tatlısu frenkleri’ bulunur.”

Borsa oyunlarıyla elde ettiği 70 bin liralık servetine daha tahta çıktığında sahipti. 1946 yılında 1,5 milyar olan serveti Türkiye Cumhuriyeti’nin başını bayağı ağrıtmış, sonunda yakınlarına verilmiştir. Servetini düşmanlarını harcamak, satın almak gibi işlerde kullanan Abdülhamit, Doğan Avcıoğlu’na göre Osmanlı’nın 1 numaralı kompradorudur. “Komprador bürokrasinin tepesinde Abdülhamit bulunmaktadır”. Avrupa bankalarına yatırılan şahsi serveti izni olmadan hiçbir şekilde çekilemez. Zaman zaman kendi devletine borç verip daha sonra bunu faiziyle geri isteyecek kadar kişisel servetine özen gösterir. Devletin tepesindeki Abdülhamit’in, neredeyse dostu olduğu Galata Bankerleri’nden farkı yoktur. İttihatçılar Abdülhamit’i devirdikten sonra bu servete el koymak isterler ama Abdülhamit uzun zaman direnir. Ama ölümle tehdit edilince korkarak servetinin Avrupa bankalarında bulunan kısmını İttihatçılar’a verir. İngilizlere sattığı Kıbrıs’a bile üzülmeyen Abdülhamit’i Avrupa bankalarındaki servetine el konulması çok üzer. Hatıralarında kendini acındırmak için şöyle yazar: “Şimdi elimdeki son dayanağımı da almak istiyorlar ve beni amansız bırakmaya hazırlanıyorlar. Kendimi düşünmekten çoktan el çekmiştim. Fakat çoluğum çocuğum ne olacaktı?” Oysa ki çoluk çocuğunun istikbalinin parlak olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı. Abdülaziz’in menkul serveti çok daha büyüktü. Suriye, Mezopotamya ve Arnavutluk’ta yüzbinlerce hektar araziyi özel mülkiyetine geçirmişti. Ölümünden sonra çocukları The Sultan Abdülhamit Oil Wells gibi şirketler kurarak Irak petrollerine göz dikmişler, talep üzerine Cumhuriyet hükümeti eski padişahın akrabalarına 1946 yılının parasıyla 1.5 milyon ödemiştir. Lozan’da Musul sorunu görüşülürken bile Cumhuriyet hükümetinin karşısına Abdülhamit’in özel mülkleri çıkar.

Abdülhamit Kıbrıs’ı İngiltere’ye Bedavaya Satıyor

Abdülhamit kendisini iktidara getirenin İngiltere olduğunun farkındadır. Dahası amcası Abdülaziz’in işini de İngiltere bitirmiştir. Bu yüzden İngilizci Mithat’ı sadrazam yapar. Yalnız tek bir konuda yanılmaktadır; İngiltere’nin Osmanlı politikası artık değişmiştir, bu yüzden de İngiltere’nin Mithat Paşa’ya ihtiyacı kalmamıştır. Abdülhamit işin sırrını keşfetmiş olmalı ki İstanbul Konferansı kararlarını eleştirdiği için İngilizlerle arası açılan Mithat Paşa’yı görevinden azleder, sürgüne gönderir.

1877’de Balkan meselelerini konuşmak üzere İstanbul Konferansı toplanır. Konferansın iki kutbu vardır. Birincisi Anadolu’ya hakim olmak isteyen Rusya, diğeri de Rus tehlikesine karşı sömürgelerine giden yolları korumaya çalışan İngiltere.

Konferans kararlarının Osmanlı lehine çıkması için konferans günü Kanun-i Esasi ilan edilir. Ne yazık ki önceden anlaşan temsilciler kararlarını vermişlerdir. Osmanlı’nın kabul etmesi gereken ağır şartlar ortaya çıkar.

İngiliz temsilcisi Salisbury, Abdülhamit’i kararlara uyması konusunda uyarır, aksi halde doğabilecek savaş hallerinde yardımcı olamayacaklarını bildirir. Devletin önde gelenleri bir araya gelip konuyu müzakere ederler. İngilizci Mithat dahil herkes kararların reddi ve de doğabilecek savaş halinden yanadır. Abdülhamit paşaları ikna edemez, kararlar reddedilir. Ruslar harekete geçer. Edirne’yi ele geçirirler. İstanbul’a 10 km kalana kadar ilerlerler. Abdülhamit İngilizlerden yardım ister. İngiliz donanması İstanbul’a demirler.

Ayestefanos Antlaşması imzalanır. Osmanlı ağır şartları kabul eder. Rusya’dan boğazları kendisine bırakma sözü alan İngiltere için Osmanlı topraklarının bütünlüğü gereksizdir. Artık pastanın en güzel parçasını almanın yarışındadır İngiltere.

Abdülhamit ile Balkan devletlerini yeni bir anlaşmaya çekmenin pazarlığına girişilir. Tabii ki karşılığı da istenir. Uğruna donanma feda edilerek Kıbrıs İngilizlere üs olarak verilir. Abdülhamit Rusya’ya karşı İngilizlere sığınmıştır. Karşılığında da İngilizlere Kıbrıs’ı verir. Oysa ki İngiltere zaten politikası gereği Rusya’nın bu kadar ileri gitmesine izin vermeyecektir. Ama Abdülhamit o çok övülen denge politikası gereğince Kıbrıs’ı bedavaya İngiltere’ye hediye eder. Bu hediyenin karşılığında Abdülhamit’in toprak bütünlüğümüzü koruması için sığındığı İngiltere’nin cevabı ise Kıbrıs’ı işgal etmek olur. “J. Haslip’e göre bu hediyede üç Rumun payı vardır. Bunlar Devlet-i Aliye’nin Londra sefiri Müzürüs, banker Zarifi ve Sultan’ın özel hekimi Mavroyani’dir.”

Abdülhamit’in Dış Politikası Ülkeyi Parçalanmaktan Kurtardı Mı?

Abdülhamit’in çok övülen ve sözde Osmanlı’yı parçalanmaktan kurtaran denge politikasının Osmanlı’ya ne kazandırıp ne kaybettirdiğine bir göz atabiliriz. Doğan Avcıoğlu bu dönemin bilançosunu Türkiye’nin Düzeni’nde şöyle çıkartır:

“Ruslar Batum, Kars ve Ardahan’ı alarak Anadolu’da ilerlemişlerdir. İngilizler Kıbrıs’tan sonra Mısır’a yerleşmiş, Sudan’ı almış, Kuveyt üzerinde fiili egemenliklerini kurmuş, Sina yarımadası ve Akabe bölgesi üzerindeki iddialarını kabul ettirmişlerdir. Fransızlar Tunus’a el koymuşlardır. Avrupa’daki arazinin yarısından çoğu Abdülhamit zamanında kaybedilmiştir. Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsızlık kazanmış. Bulgaristan fiilen bağımsız olmuştur. Avusturya Bosna-Hersek’i işgal edip fiilen yönetmeye koyulmuştur. İngiliz donanmasının İzmir’i işgal tehdidi altında Dulsigno Limanı ile Boyana Nehri’ne kadar uzanan arazi Karadağ’a bırakılmıştır. Yunanistan’a Tesalya verilmiştir. İngiltere’nin baskısıyla Girit’ten Osmanlı askeri atılmış, Osmanlı bayrağı indirilmiş ve ada fiilen bizim olmaktan çıkmıştır. Bulgaristan Şarki Rumeli’yi ilhak etmiştir. Balkan Harbi’ne kadar elimizde kalan Makedonya ise geniş ölçüde yabancı devletlerin kontrolü altına girmiştir.”

Abdülhamit ve onu destekleyenler hep Abdülhamit döneminde Osmanlı’nın hiçbir savaşa girmemesiyle övünürler. Doğru Abdülhamit savaşa girmemiştir, çünkü vatan topraklarını savaşmadan teslim etmiştir!

Tahsin Paşa’nın deyimiyle dayak yediği sopadan korkan her çocuk gibi Rusya’dan korkan Abdülhamit onu ürkütmemeyi baş politika olarak benimsiyordu. Öyle ki bağımsız politika izlediği söylenen Abdülhamit Japonya ile yapacağı ticaret anlaşmasını Ruslar kızar diyerek iptal edebiliyordu. Ruslar herşeye karşın saldırırsa İngiltere’ye dayanıyordu. Ama İngiltere’nin karşılık olarak talep ettiği topraklar her seferinde daha da büyüdüğü için bu sefer de Almanya’ya dayanılıyor, bu sefer de ülke Almanlara peşkeş çekiliyordu. Çünkü Abdülhamit İngilizlerden de fena halde korkuyordu. Hatıratında İngilizler için şöyle yazar: “Büyük devletler arasında en fazla çekinilmesi icap eden İngilizlerdir... Ben hepsinden ziyade İngilizlerden korkarım” Ulu Hakan’ın tüm politikası işte büyük devletler karşısında duyduğu korku temelinde gelişiyordu. Abdülhamit bu politikasını şöyle açıklıyordu: “Balkan haydudunu vurmak üzere her elimizi kaldırdığımızda, Rusya’yı yahut İngiltere’yi karşımızda bulduk. Zaten İngiltere ile Rusya evimizi harap eden iki fareye benziyorlar. Eskiden Fransa, bu iki iğrenç kemiriciye karşı istediğimiz vakit çıkarabileceğimiz emin bir müdafimizdi. Fakat Fransa her gün biraz daha fazla bizden ayrılmaktadır. Allaha şükür bunu telafi etmek için Almanya ile dostluk kurmuş bulunuyoruz. Bu namuslu müttefikimiz, herkesi hizada tutmasını bilecektir.” Görüldüğü gibi Abdülhamit’in bir politika izlediği falan yoktur. Osmanlı’yı onun kucağından alıp diğerinin kucağına vermekten başka.

Kayzer’in Dostu Abdülhamit

Almancı olmak Abdülhamit için hem bir zorunluluk hem de geçmişten gelen bir istektir. İngiltere’nin miladını doldurduğu için korumalığını bıraktığı devleti daha doğrusu tahtını ayakta tutabilmek için Almancılığa mecburdur Abdülhamit. Fransız ordusunu yenilgiye uğrattığı için hayran olduğu Alman ordusuna benzer bir orduya sahip olmayı da arzulamaktadır. Almanya ise İngiltere’nin İslam coğrafyasında önünü kesmek için halifeliği kullanmak istemektedir. Dolayısıyla Abdülhamit de birden halife olduğunu hatırlar Panislamizm’e sarılır. Yani Abdülhamit’in Panislamizm politikası İstanbul’da değil Berlin’de hazırlanır. Öyle ki bu uğurda “Kayzer şeyhler gibi giyinerek Selahattin Eyyübi’nin türbesine çelenk koymuş, Şam’da ise Charlmagne ile Harun Reşit arasındaki yakınlığı hatırlatarak “300 milyon müslümanın halifesi Abdülhamit’in en yakın dostu olduğunu” ilan etmiştir.

Almanya Osmanlıcılıkla birlikte aydın hareketlerini de İngiltere ve Fransa’ya kaptırmıştı. Almanya için iktidarı elde tutabilecek bir kurum gerekliydi. Ordu uygundu hem Abdülhamit de Alman ordusuna hayrandı. Alman paşaları Osmanlı ordusunu eğitmeye başlar. Ordu Alman silahlarıyla donatılır. Bedavaya değil elbette parasıyla. Islah edilen ordu 1897’de çıkan Türk-Yunan Harbi’nde denenir. Başarılı olur. Almanların prestiji, Abdülhamit’in de Alman aşkı artmıştır.

Almanya için denizyollarını elinde bulunduran İngiltere’yle yarışmanın tek yolu Berlin’den Bağdat’a uzanan demiryolu hattıydı. Abdülhamit’ten bu konuda İngiltere de talepte bulunmuştu. O Almanları seçer bunu da “Almanların Osmanlı’yı istila politikası yoktur. Bu demiryolu hattı Anadolu’yu zenginleştirir” sözleriyle açıklar.

1900’lü yılların başlangıcında emperyalist devletler arası çelişkiler uzlaşmaz boyutlara ulaşır. Osmanlı toprakları paylaşım savaşının döndüğü coğrafyanın tam ortasındadır. Osmanlı üzerindeki hakimiyet Almanya’nın elindedir. Almanya bu egemenliği kaybetmek istemez. İngiltere’nin başını çektiği İtilaf bloğu savaş öncesi boğazları elde tutmak amacındaydı. İttifak ve İtilaf bloklarının çelişkisi Abdülhamit’in de sonu olur.

 

Tarihe 1908 Jön Türk ihtilali ve 31 Mart ayaklanması olarak geçen olaylar Abdülhamit’in sonunu getirir. Abdülhamit orduyu elde tutarak hâl girişimlerinden korunabileceğini düşünüyordu. Darbe hesabı olanlar da bunun farkındadırlar. Alman paşalarının eğittiği 3. Ordu 1908 Temmuz’unda Makedonya’da isyan edip dağa çıkar. Üstlerine gönderilen kuvvetleri de yenilgiye uğratırlar. Alman paşaları iyi eğitmiştir orduyu. İsyancılar 10 Temmuz’da Kanun-i Esasi’yi ilan edip saraya da “biz Meşrutiyet’i ilan ettik siz de onaylayın yoksa tüm kuvvetlerimizle İstanbul üzerine geliriz” tehdidini bildirirler.

Abdülhamit çaresizdir. 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i ilan eder. Almanya Almancı Abdülhamit’i bile yeteri kadar Almancı bulmamış kendi yetiştirdiği daha Almancı Enver’i başa geçirmek için O’nu harcamıştır. Almancı Abdülhamit buna karşı yeniden İngilizci olur. Kamil Paşa’yı sadrazam yapar. Mithat Paşa’nın İngilizlere yakın oğluna “Almanya’ya karşı takip ettiğim fikirde ne kadar aldandığımı bugün itiraf ediyorum. Siyasetimi değiştirdim” der. Yeni İngiliz elçisi Sir Gerard Lowter, İstanbul’a vardığında “çılgınca sayılabilecek bir sevinç gösterisiyle karşılanır. Elçiliğe kadar arabasını atlar değil halk çeker”. Ama artık Abdülhamit’in denge politikasının sonu gelmiştir ve Türkiye bir Alman sömürgesi olmaya doğru gidecektir. Almanya 31 Mart sonrası doğan fırsatı çok iyi kullanarak eski dostu Abdülhamit’i devirir.

 

KAYNAKÇA

 

1. AVCIOĞLU Doğan, Pabuççu Muştası, İleri, Sayı 2

2. BOZDAĞ İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları

3. KOCABAŞ Süleyman, Sultan 2. Abdülhamit Şahsiyet ve Politikası, Vatan Yayınları

4. AVCIOĞLU Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Bilgi Yayınları

5. AVCIOĞLU Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınları

6. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları

7. AKŞİN Sina, Siyasi Tarih, Türkiye Tarihi Cilt 3 içinde, Cem Yayınları

8. AYDEMİR Şevket Süreyya, Enver Paşa, Remzi Yayınları

9. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Baha Matbaası

10. KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları

 

Sabahattin:İngiliz Hayranı Bireyci Prens / Serap Yeşiltuna

Sultan Abdülmecid’in damadı olan babası Mahmud Celaleddin Paşa, oldukça koyu bir Abdülhamid muhalifidir ve 1899’da iki oğlunu alıp deniz yoluyla Fransa’ya kaçar. Bu tarihten itibaren Prens Sabahattin, Fransa’da yaşamaya başlar, eğitimini burada sürdürür ve küçük kesintiler dışında ölümüne kadar orada kalır.1

Le Play okulundan etkilendiği söylenen Sabahattin, söylemlerinde sıklıkla Demolins, De Touville ve Descamps gibi mösyölerin fikirlerine yer verir. Onun önemli bir toplum bilimci ve öncü olduğu söylenir ancak toplum üzerine bilim yapmak ve kendi toplumuna uygun tezler üretmek için önce o toplumda yaşamak gerektiği düşünülürse, pek de özgün bir adam olduğu söylenemez. En basitinden Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti’nin yayın organı olan Terakki’de yazdığı yazıları, Le Play çevresinin yazdıklarının kelime kelime çevirisidir.2

Dönemin pek çok aydını gibi o da Fransa’da yetişmiştir ancak onun hayranlığı Fransa’ya değil daha ziyade İngiltere’yedir. Çünkü o, Fransa’nın da İngiltere gibi sömürgelerini arttırarak zenginleşmesini düşleyen bir takım Fransızlara özenip İngilizci olmuştur. Fransızlara bakmış onların İngilizci olduğunu görüp İngilizci olmuştur.Yani onun Batıcılığı iki kere Batıcılık eder.

“Hürriyet İlanında Yabancı Müdahalesi Şarttır”

Abdulhamid’e karşı yürütülen örgütlü muhalefetin bir parçası olan Sabahattin, İttihat ve Terakki’nin iki kanadından birini oluşturur. Diğeri ise sonraları daha çok taraftar toplayacak olan Ahmed Rıza’dır. Hizipleşmeyi ortadan kaldırmak ve ortayı bulmak için 1902’de büyük devletler ve ayrılıkçı unsurların da desteğiyle I. Osmanlı liberalleri kongresi toplanır. Kongre’ye 47 Türk, Arap, Rum, Kürt, Ermeni, Arnavut ve Çerkez katılır. Hatta Kongre’nin başkanlığını Sabahattin yürütür ve Sathas isimli bir Rumla, Sissina isimli Bir Ermeni de onun yardımcılığını yapar. Kongre çok tartışmalı geçer ancak sonunda Sabahattin ve Ahmet Rıza çevresi bir antlaşmaya varamaz. Çünkü bir darbe hazırlığı içinde olan Jön Türkler’in eylem planları farklıdır. Sabahattin’e göre birincisi, yalnız propaganda ve yayınla inkılap yapılamaz; dolayısıyla askeri kuvvetlerin de ihtilal harekatına katılmalarını sağlamaya çalışmalıdır. İkinci olarak da yabancı hükümetlerin müdahalesini davet yoluyla memlekette Islahat icrasına girişmelidir. Daha ziyade bürokratlara dayanan Ahmet Rıza çevresi için hürriyetin ilanında yabancı müdahalesi aleyhtarlığını savunur. Bunun üzerine Sabahattin’in önderliğinde Teşebbüsi Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti (TŞAMC) kurulur.3 Bu cemiyetin merkezi Fransa’dadır ve küçük tüccarları, ayanları ve azınlıkları bünyesinde barındırır ve doğal olarak halktan pek ilgi göremez. Bunun nasıl bir örgütlenme olduğu, kimlerin ilgisini çekeceği Sabahattin’in kendi sözleriyle daha da netleşiyor:

“Biz memleketimizde bir ihtilal yapmak amacıyla toplanmış bulunuyoruz. Fakat içeride ihtilal çıkarmayı başardığımız takdirde bu hareketin iyi şekilde sonuçlanacağı kesin değildir. Kargaşalık sırasında herhangi yabancı bir hükümetin kendi çıkarı adına, işlerimize müdahale etmesi muhtemeldir. İşte biz bu müdahaleyi önlemek için çıkarı çıkarımıza uygun bir hükümetle daha önceden anlaşmış olmalıyız. Yani içeride bir hareket oluşturduğumuz zaman bundan yararlanmak emeline düşecek hükümetlerin müdahalesini bertaraf edecek hür ve demokrat hükümetlerle şimdiden uyuşmalıyız ve bundan sonra ihtilal harekatına düşmeliyiz.”4

Doğan Avcıoğlu’nun da değindiği gibi “menfaati menfaatimize uygun olan” bu hükümet tabii ki İngiltere hükümetidir. Aslında çok basit bir ifadeyle mandacılık ve sömürgecilikten başka bir anlama gelmeyen bu sözler kendi halkına güvenmeyen ve bunun için kendi kurtuluşunu Batılı beylerin himayesinde arayan bir zihniyetin ürünüdür. Açıkça İngilizci fikirlerin sözcülüğünü yapan Sabahattin’in şu sözleri de oldukça net:

“Medeniyet-i garbiye ile münasebete giriştigimizden beri memleketimizde bir intibah-i fikri gözüküyor, bu münasebetten evvel cemiyetimiz bir hayat-i fikri ihtiva etmiyordu.”5

Vatan Parça Parça Bölünecek Ve Başına Kompradorlar Dikilecek: Adem-i Merkeziyet

İkinci olarak, Sabahattin’i İttihat ve Terakki’den ayıran önemli konulardan birisi de Adem-i Merkeziyet fikridir. Yani idari merkeziyetsizlik. Sabahattin’e göre imparatorluk dahilindeki milliyetçi akımları engellemenin tek yolu ademi merkeziyettir. Merkezi otoritenin başarılı olamadığı yerel yönetim, maliye, adalet gibi işlerin ilgili bölgenin yaşayanları tarafından üstlenilmesini ister. Böylece halk yönetime doğrudan katılacak ve devlet görevlilerini kontrol edebilecektir. Ancak hiç de göründüğü gibi olmayan bu sistemin gideceği nokta ve Sabahattin’in de bilinçli olarak götürmek istediği yer toprakların tam da bölünmesi sürecidir. Vatan parça parça bölünecek, her bölge Sabahattin’in kendi sözleriyle “bölgenin en nüfuzlu kişisi - yani en büyük toprak sahibi- tarafından yönetilecek. Daha da açık bir ifadeyle komprador burjuvazi tarafından, hatta en açık ifadeyle Batılı emperyalistler tarafından.

Ayrıca şu da var ki sürekli olarak halkın özgürlüğünden bahseden, halk dostu olduğunu söyleyen Sabahattin’in programı hiç de halkçı değildir. Onun istedikleri aristokratların, yasaların ve genel toplum denetimlerinin dışında kalma ayrıcalıklarıdır. Eğitimli zengin çocuklarının, toprakların efendisi ve zirai patronlar olarak, köylülerin başına geçmesi programıdır. Özetle, idari adem-i merkeziyetçilik, yabancı müdahalesi taraftarlığını ve bireyci toplum yapısını savunmaktadır. Zaten, neden halkın ilgisini çekmediği konusu da bu yüzden pek şaşırtıcı değildir. Diğer yandan Sabahattin’in TŞAM Cemiyeti saray çevresinden yüz bulamayan yabancı sermayenin, gelişen komprador burjuvazinin, azınlıkların ve eşrafın oldukça ilgisini çekmiştir.

Liberal Ekonominin Beyinlerde Meşrulaştırılması Çalışması: Bireyci Eğitim

Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adından da anlaşılabileceği gibi ferd-i teşebbüs düşüncesini içinde barındırır ve Sabahattin’in en önemli çalışmaları bunun üzerinedir. Bölünmüş bir idari yapı ve gelişmiş bir bireycilik fikri ile temellendirilmiş liberal ekonomi. Tam da kullandığı kompradorlarla ülkeyi yönetmek isteyen İngilizlerin hayali.

Sabahattin’e göre, Anglosakson tipi eğitim sistemiyle özel teşebbüsçülük, bireycilik aşılanacak ve devletin fonksiyonları ve yetkileri en az seviyeye indirilecektir. Bu da Türkiye’deki toplumsal yapı bozukluğunu giderecektir. Sabahattin’in bu düşünceleri aslında Batının uzunca yıllardan beri dayatmak istediği ideolojinin yansımasıdır ve bu düşünceyi yaymak için geliştirilen metod çok açık olmuştur. Bireyci, Batı tarzı bir eğitim sistemi ile genç beyinlerin yıkanması. Bunu Sabahattin’in yazılarında da açıkça görüyoruz.

“Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı yazılarında erkek ve kız çocukların girişimci özellikler kazanmasına yönelik olarak bireyci bir mantıkla eğitilmesini önerir. Ona göre, insanlar Anglosakson tarzı bir eğitimle cemaatçı yaşam tarzından kurtarılıp bireyci yaşam tarzına kavuşturulabilir. Sıkı dostluk kurduğu Fransız aydın Demolins’in bireyci insan yaratmak için Paris’in batısında kurmuş olduğu Ecole des Roches okulunun aynısının Türkiye’de de olması gerektiğini savunur. Hatta bu Demolins denen zatın da amacı Prens Sabahattin’in sayesinde Osmanlı içindeki aristokrat çocuklarına işe yarayan bir eğitim vermektir. İşe yarayacak eğitim de onları İngiltere ve Fransa arasındaki emperyalist yarışa hazırlayacak bir eğitimdir.6

Sabahattin’e göre gençler devlet memuriyetine girme fikrinden caydırılmalı ve özel bir eğitimden geçirilerek yani bireyci aile tipine uygun insanlar olarak yetiştirilerek köylünün efendisi olmak üzere Anadolu’ya salınmalıydı. Osmanlı toplumundaki memur zihniyetinin düşmanıydı ve ortadan kalkması gerektiğini savunuyordu. Ona göre Türkiye’deki zengin sınıfın gençleri iyi bir eğitimle Anadolu köylülerinin başına zirai patron olarak geçirilmeliydi. Yani hedef meslek memuriyet değil köylülerin efendisi olmaktı ve bunun içinse bireycilik en önemli koşuldu.7 Atatürk’ün düşüncesinde “milletin efendisi olan köylü”, İngilizci Sabahattin’in düşüncesinde burjuva çocuklarının efendiliğinde sürdürmelidir yaşamını.

Kısacası Sabahattin’in eğitim konusunda özlemini çektiği sistem, İngiltere’nin Hindistan’da ve öteki sömürgelerinde kullandığı sistemin tıpatıp aynısıdır.

Azınlıklarla Ve Gericilerle İşbirliği: Ahrar Fırkası

Sabahattin, cemiyeti kurduktan sonra Terakki gazetesi ile düzenli yayıma başlayarak fikirlerini yaymaya çalışır. Tabii hâlâ Fransa’da bulunmaktadır ve çok açık biçimde emperyalizmin planlarını, kendi düşünceleriymişçesine ifade etmekten çekinmemiştir. Abdulhamid’e muhalefet adı altında azınlıklarla ve darbe hazırlığı içinde olan diğer gruplarla sürekli toplantılar yaparlar. Bu süreç içerisinde, sömürgeci yapılanmanın oluşturulabilmesi için çeşitli işbirliklerine ihtiyaç olmuştur. Ve Sabahattin hiç çekinmeden, Ermenilerle, Rumlarla, müslüman olmayan burjuvaziyle ittifak yapılmasını savunmuştur. Cenevre’deki “Taşnaksütyun Cemiyeti” de kendini yakın bulmuş olmalı ki Sabahattin Bey’e gönderdiği bir mektupta önemli bazı meselelerin konuşulmasını önermiştir ve bu teklif kabul edilmiştir.8 İlk toplantı Sabahattin Bey’in Berlin Sokağı’ndaki bürosunda yapılır. Ermeniler, amaçlarını açıkça söylemişlerdir ve idari merkeziyetsizlik fikrinin hayata geçmesiyle özerklikten faydalanıp ayrılıkçı planlarını gerçekleştirebileceklerini düşündükleri için Sabahattin’i sonuna dek desteklemişler ve Sabahattin tarafından desteklenmişlerdir.

Sabahattin yalnızca Ermenilerle değil, Rumlarla da işbirliğini savunur. İttifaka geçilmesini düşündüğü “müslüman olmayan burjuvazi” ile açıkça onları kastetmiştir ve bu büyük bir tesadüftür ki Batının yıllarca arkasında olduğu, her fırsatta “hakları” için mücadele ettiği bu kimseler bölünme sürecinde Batı tarafından her zaman kullanılmışlardır.

1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Sabahhattin Osmanlı topraklarına geri döner ve Ahrar Fırkası’nı kurup yalnızca Meşrutiyet’in ilanı ile ve Abadulhamid’in ortadan kaldırılması ile hürriyet ve bireysel serbestliğin gerçekleştirilemeyeceğini savunur.9 Ahrar Partisi, kapitülasyonların kaldırılmasını reddedecek kadar işbirlikçidir. Ahrar Fırkası’nın programını Leh asıllı bir Fransız olan Kont Leon Ostrorog hazırlamış ve İngilizler de desteklenmiştir. Hatta bu parti açıkça İngiliz mandacılığını savunmuştur. Bir hürriyet mücadelesi olmaktan ziyade Almancı Jön Türkler’in karşısında rahatsızlık duyan İngilizlerin eseridir. Parti kurulup ardından harıl harıl çalışmalar başlatılır. Sabahattin, Ahrar Fırkası gölgesinde, azınlıklarla kalmaz, bu sefer de gericilerle ortak bir payda da buluşmaya çalışır. Dönemin ittihat ve Terakki karşıtı gerici gazetesi olan Volkan’ın sahibi ve yazarı Derviş Vahdeti ile İttihadi Muhammedi adlı cemiyet de Ahrar ile sıkı ilişki içindedir.

Tıpkı İngilizler gibi Sabahattin de her türlü gerici hareketin ve şeriat savunucularının yanında olmuştur. Kendini “hürriyet” davasına adamış Sabahattin, bir anda İngilizlerin desteğiyle güç bulan 31 Mart Vakası’nın aktörlerinden olur. Hatta isyan esnasında, askerden faydalanmak isteyen Sabahattin, sevincini belirtmek için adamlarından birine şunları söylemiştir: “İşte biz durur durur da meydan-ı siyasiyeye böyle atılırız.” Kuşkusuz İngilizlerin desteğiyle ve isteğiyle çıkartılan ve çeşitli çıkar guruplarını da etrafında toplayan bu isyanı gericilerle birlikte ateşleyen Sabahattin, bir yandan şeriatçılarla olan işbirliğinin de teorisini yapmıştır. Türklerin eğitim alanında geri kalmış olmasını ve bireyci tip insan yetiştirememesinin nedenini eğitimin laikleşerek dini kurumların elinden alınmasına bağlamaktadır. Ayrıca Türkiye’de azınlık din kurumlarının yönetiminde bulunan eğitim düzenini onaylıyor ve yalnızca azınlıklarda olan bu hakkın tüm ülkeye yayılmasını istiyordu.10 Fikri ve zikriyle Batıcı olan ve İngilizlerin çıkarları için ajan gibi çalışan Sabahattin’in azınlıklarla da gericilerle de olan yakınlığı hiç şaşırtıcı değildir. Sömürge aydınının tarihimizdeki her süreçte tutumu hep bu olmuştur.

31 Mart Vakası’ndaki payı nedeniyle suçlanmaya başlayan Sabahattin gıyabında idama mahkum edilir ve arkasında da çok fazla insan yoktur. 1920’ye kadar sansüre uğramış olarak Osmanlı topraklarında yaşamaya devam eder. Bir ara Kurtuluş Savaşı’na destek olur. Ama yine de Mustafa Kemal, zaferden sonra da onun gibi İngilizci bir prense güvenmeyerek hanedan mensuplarına ilişkin kanun gereği Sabahattin’i sınır dışı eder. Yurdundan uzak İsviçre’de 1948’de ölür.

 

DİPNOTLAR

 

1. DURUKAN Kaan,Türk Liberalizminin Kökenleri, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, sf. 144, İletişim Yayınları

2. A.g.e, sf. 157

3. A.g.e, sf. 157

4. KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, sf. 191, Kaynak Yayınları

5. HANİOĞLU M. Şükrü, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, sf. 41, İletişim Yayınevi

6. KANSU Aykut, Prens Sabahaddin’in Düşünsel Kaynakları ve Aşırı Muhafazakar Düşüncenin İthali, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, sf. 160, İletişim Yay

7. A.g.e, sf. 161

8. KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, sf. 287, Kaynak Yayınları

9. REYHAN Cenk, Prens Sabahattin,Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, sf. 148, İletişim Yayınları

10. DURUKAN Kaan,Türk Liberalizminin Kökenleri, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, sf. 164, İletişim Yayınları

 

Enver Paşa: Vatanını İşgalciye Bırakıp Kendine Yeni Vatan Arayan “vatansever”  /Sibel Korucu

 

İkinci Meşrutiyet’le başlayan ve Anadolu’nun işgal edilmesine kadar varan süreç özellikle tek bir ismin hayatı üzerinde cisimleşir: Enver Paşa. Enver’i önemli kılan, Tanzimat’tan başlayarak Meşrutiyet’le ilerleyen sömürgeleşme sürecinin son durağı olmasıdır. Enver’in sonu Tanzimat ve Meşrutiyet ile girişilen siyasi maceranın da sonunu temsil eder.

Enver’i Yaratan Tarih

Enver’i anlamak için Enver’i tarih sahnesine çıkartan Osmanlı’yı bir hatırlamak gerekir. 1900’lü yıllara geldiğimizde Osmanlı’nın başında 1. Meşrutiyet’le iktidara gelmiş 2. Abdülhamit vardı.

Yıllarca Abdülhamit yönetiminden kaçan Tanzimat kafalı aydınlar Paris’te İttihat ve Terakki cemiyetini kurmuşlardı. Bunlar Osmanlı’nın kurtuluşunu Batıda arıyorlardı. 1902’de Paris’te toplanan ilk Jön Türkler ikiye bölünür. Prens Sabahattin’e bağlı İngilizci ekip ile Almancı İttihat Terakki. İlk önceleri İngiltere ve Fransa’nın desteklediği 2. Meşrutiyet, gitgide Almancı bir yörüngeye girecek ve İttihat ve Terakki’nin Almancı askeri kanadı iktidara yerleşecekti.

Almanların Yetiştirdiği Subaylar

Daha Abdülhamit döneminde ordunun ıslahı için gelen Alman askeri heyeti, genç subayların yetiştiği İstanbul Harbiyesi’nin de komutasına sahipti. Osmanlı’ya gelen askeri heyetin en önemli görevlerinden biri Alman hayranı genç subaylar yetiştirmekti. Almanlar daha 1883’te ilk askeri heyeti Türkiye’ye soktuklarında iktidar değişmelerinde etkili olacak, Türkiye’nin başına geçecek elemanlar aramışlardı. Enver de bunlardan biriydi.

2. Abdülhamit Almanya ile sürekli iyi ilişkiler içindeydi. Almanya, Abdülhamit döneminde ülkedeki en etkin güç haline geldi. Hatta Osmanlı ordusu yine bu dönemde Almanların eline verildi.

Ancak, siyasette minnettarlık gibi duygular yoktur. Güçlenen muhalefet padişahın Almanya ile yakınlığını bildiği için Almanya’ya karşı mesafelidir. Almanya ise 2. Abdülhamit’e yine dost görünür ancak el altından Jön Türk hareketini destekler. Bu hareketin Almancıların eline geçmesini sağlamaya çalışır.

Enver’in tarih sahnesine ilk çıkışı da bu yıllara rastlar. Enver Paşa 1906’da İttihat ve Terakki’nin bir kolu olan Hürriyet-i Osmanlı Cemiyeti’ne katılır. Selanik’te örgütün yönetim kurulu üyesidir. Görevi dolayısıyla Manastır’a giderken burayı örgütlemek üzere de görevlendirilir.

Manastır örgütü hızla büyür. İttihatçıları harekete geçirecek haber Reval’den gelecektir. Haziran 1908’de Reval’de buluşan İngiltere Kralı ile Rus Çarı’nın Makedonya sorunu ile ilgili kararlar alması Rumeli’nin paylaşılacağı ve padişahın buna sessiz kalacağı şeklinde yorumlanır. Bunun üzerine harekete geçen İttihatçılar Selanik’te hükümet konağını basarak kendilerine muhalif olan merkez komutanı Albay Nazım Bey’e saldırı düzenlerler.

Reval görüşmeleri ile aynı gün düzenlenen bu saldırı 1908 Jön Türk darbesinin başlangıcı olur. Haziran ayı ortasında 200 asker ve bir o kadar başıbozukla birlikte Resneli Niyazi dağa çıkar. 28 Haziran 1908’de de “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Rumeli Müfettiş-i Umumisi” görevi ile Enver Paşa da Niyazi Bey’e katılır. Enver Paşa ilk olarak bir beyanname yayınlar. Bu beyannamede isyanın nedeninin 30 yıllık istibdat yönetimi olduğunu ve bununla mücadele yoluna Enver’in hayatını adadığı açıklanır.

İsyanı bastırmak için İstanbul’dan gelen Şemsi Paşa’ya İttihat ve Terakki tarafından suikast düzenlenir. Şemsi Paşa’nın ölümü savaşın kazanılması demektir. Bundan sonra padişahın yapabileceğ bir şey kalmamıştır. 23 Temmuz 1908’de Enver Paşa yanında Talat Paşa ve Resneli Niyazi ile birlikte 2. Meşrutiyet’i ilan ettiğini açıklar.

Bu olaylar üzerine Yıldız Sarayı çaresiz kalır ve Meşrutiyet’i onaylar. Artık Enver Paşa hürriyet kahramanıdır. Hürriyet kahramanının gerçekte kimin kahramanı olduğunu Alman İmparatoru Kayser Wilhelm açıklar; “Prusya geleneklerine göre yetişmiş olan Alman generallerinin yetiştirdikleri Genç Türk subaylarının Kayzer’in dostu Osmanlı Padişahı’na karşı yaptıkları ihtilal tarihin garip bir cilvesidir... Bu ihtilal Paris ve Londra’da yaşayan genç Türklerin işi değildir. Bu, münhasıran Alman zabitleri tarafından yetiştirilen Türk subayları tarafından yapıldı ve tam manasıyla askeri bir ihtilaldir. Kuvvet ve kudret bu subayların elindedir. Bunlar Alman olan her şeye tam anlamıyla mütemayildirler.”

Kayser’in de belirttiği gibi 1908 ihtilalini gerçekleştiren Enver ve ekibi Almancıdır. Bununla beraber kurulan yeni yönetim daha henüz Enver’in elinde değildir. Hatta İngiliz etkisi Alman etkisine nazaran daha yüksektir.

 

Bütün emperyalistlerin ortaklaşa desteklediği Meşrutiyet ilan edilmiş birbiriyle rekabet eden emperyalistler de yönetim boşluğunu doldurmak için Osmanlı’ya çullanmışlardır. İşte Almanya’nın Osmanlı’yı bütünüyle avucunun içine almak için kullanacağı adam Enver’dir. Bu yüzden Enver derhal bu göreve hazırlanmalıdır.

Enver Kayzer’in Esas Adamı Oluyor

Bu görev için hazırlıklar Berlin’de başlar. Enver Paşa 1909’da Ateşemiliter olarak Almanya’ya gönderilir. Burada “Osmanlı’ya hürriyeti getiren adam” olarak çok büyük bir ilgi ile karşılanır. İmparator Kayser tarafından özel ilgi gösterilen Enver “büyük imparatorluğu” yönetecek kişi olarak görülür. Alman İmparatoru Enver Paşa ile baş başa görüşmeler de yapar. Enver’le ilgili tüm bilgiler o daha varmadan Berlin’e bildirilmiştir. Alman subaylarınca Enver hakkında Berlin’e sunulan raporları değerlendiren Kayzer onu Osmanlı’yı yönetecek adam olarak belirler.

2. Wilhelm Enver’i Osmanlı yönetimi için hazırladığını saklama gereği bile duymuyordu. Bir gün ülkelerin askeri ateşelerine verdiği bir yemekte Enver’i yanıbaşına oturtmuştu. Diğer ateşelere “sizin rütbeniz Enver’in rütbesinden daha büyük, fakat yakında büyük bir imparatorluğun başına geçeceği için Enver’e baş yeri verdim” diyordu. Enver ile özel görüşmelerinde Almanya’ya yapacağı hizmetlere karşılık vereceklerini şöyle sıralıyordu: “Eğer isterseniz size mümtaz bir heyet gönderir, emirlerinize de en modern Alman harp levazımatını tahsis ederim. Türkiye’de senelerce kalır ve çalışırlar.” Bununla kalmayıp Rusya’ya karşı Osmanlı’yı nasıl koruyacaklarını ve Osmanlı’nın kaybettiği bütün İslam toprakları ile birlikte Turan’ı nasıl kazanacağını ayrıntılı bir şekilde Enver’e anlatıyordu. Elbette ki Kayzerin hiçbir vaadi gerçek olmamıştı, tersine dünyayı fethedecek Enver çok değil on sene sonra kendi ülkesini bile terketmek zorunda kalacaktı. Ama bu sıralar Enver tüm benliğiyle Kayzer’e inanmış ve güvenmişti. Öyle ki bıyıklarını bile Kayzer’e benzetivermişti. Ona artık herkes “Kayzer’in adamı” diyordu.

Almanya’da kaldığı kısa sürede Alman Oryantalist Jaeckh ile birlikte Osmanlı’nın Almanya yararına nasıl kullanılabileceğine ilişkin teoriler geliştirdiler. Enver’in uğruna Osmanlı’yı çılgın savaşlara sürükleyeceği Pantürkizm ve Panislamizm siyasetleri burada belirlendi.

Enver Almanların Rakiplerini Temizleyip İktidara Yerleşiyor

İttihatçılar Meşrutiyet’i ilan etmiş, Meclis-i Mebusan’ı kurmuşlardı. Ancak Meclis-i Mebusan’da hakim olmalarına rağmen nazırlar heyeti hâlâ İngilizcilerin elindeydi ve yeterli güce ulaştığında İttihatçıları tasfiye edecekti. 31 Mart ilk denemeleri oldu. İngilizciler tarafından şeriatçı bir isyan örgütlendi. İsyanın amacı Meşrutiyet’in kaldırılmasıydı.

Bunun üzerine Enver Paşa İstanbul’a yerleşti. Ordu eliyle korunan Alman çıkarlarının sivil siyasette de etkin olması gerekiyordu. Alman subayı Enver Paşa, iktidarı ele geçirmek için uygun zamanı kolladı. I. Balkan Harbi’nde alınan yenilgi iyi bir fırsattı. Babıâli Baskını ile iktidar tamamen İttihatçıların eline geçti. Baskın sonucunda Harbiye Nazırı Nazım Bey vurularak öldürüldü ve kabine padişaha istifasını sunmak zorunda kaldı.

Bir süre sonra Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi Enver’in tek başına iktidara yerleşmesini daha da kolaylaştırdı. Aslında Mahmut Şevket Paşa da son derece Almancıydı. Sadaret içinde Almanların esas dayanağı oydu. Ama Almanların her dediğini yapacak biri değildi. Enver ise neredeyse Kayzer’den daha çok Almancıydı. Böylece emperyalistlerin hiçbir zaman dostunun olamayacağı kuralı bir kez daha doğrulandı ve Almanya Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesine göz yumdu. Artık Enver için bütün yollar açılmıştı. 1908’de halk iradesini yansıtmak için meclis kurduğunu ifade eden “hürriyet kahramanı” Enver 1913’lere gelindiğinde açıkça diktatörlüğünü ilan etmişti bile.

Enver Kimseye Danışmadan Türkiye’yi Savaşa Sokuyor

I. Dünya savaşı yaklaşıyordu. Artık Enver Paşa’nın alması gereken görev Harbiye Nazırlığı’ydı. Enver isteğini Sadrazam Sait Halim Paşa’ya açıkladığında Sait Halim Paşa ilk başta razı olmak istemedi. Çünkü bu görülmemiş bir istekti. Enver hem 33 yaşındaydı hem de henüz bir yarbaydı. Komitacılıktan öteye geçmeyen askeri hayatı boyunca daha bir alaya bile komuta etmemişti. Dolayısıyla onu Harbiye Nazırı yapmak tüm teamüllere karşı olmakla kalmıyor, akıl ve mantığa da sığmıyordu. Ama Sait Halim Paşa çaresizdi. Çünkü Almanya öyle istiyordu.

Enver Paşa’nın artık Harbiye Nazırı İzzet Paşa’yı istifaya ikna etmesi gerekiyordu. İzzet Paşa, kendinden önceki Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı Enver’in öldürdüğünü bildiği için hemen ikna oldu. Tek sorun vardı. Yarbay rütbesindeki biri Harbiye Nazırlığı yapamıyordu. Bu, sonunda çıkartılan yasa ile çözüldü. Halkın iradesini yansıtmak için kurulan meclis, Enver’in diktatörlüğünü onaylıyor ve meşrulaştırıyordu. Enver Paşa 19 gün içinde önce yarbaylığa daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na yükseldi. 2. Wilhelm tüm diplomatik kuralları çiğneyerek bu nazırlığa gelmesini tebrik etti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Genelkurmay Başkanı hiçbir askeri tecrübeye sahip olmayan bir yarbay olabilirdi ama bu Almanya için pek sorun değildi. Çünkü orduyu zaten Alman subaylar yönetecekti.

 

Harbiye Nazırlığı’na gelir gelmez ilk işi Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanya’nın kurşun askeri olmasını sağlayacak anlaşmanın zeminini hazırlamak oldu. Beklenen anlaşma teklifi 31 Temmuz 1914’te geldi ve Sultan Reşat, Meclis-i Mebusan Başkanı Halil Menteş, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Cemal Paşa dışında kimsenin haberi olmadan gizlice imzalandı. Devlet adına böyle büyük bir karar verilirken Mebusan Meclisi’nin ve hükümetin haberi olmadı. Enver Paşa artık meşruiyet sağlamak için dahi meclise ihtiyaç duymuyordu.

Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin başına Alman subaylar getirilmesine, Almanya savaşa girdiği anda Osmanlı’nın da savaşa girmesine karar verilmiştir.

Osmanlı Devleti Almanya ile yapılan anlaşma sonucu fiilen ortadan kalkmıştı. Enver Paşa bir taraftan Osmanlı’nın sonunu getirirken diğer taraftan savaşı tek kurtuluş olarak gösteriyordu. Savaş nedeniyle alınacak yardımlar Osmanlı’nın maliyesini düzeltecek, Osmanlı kaybettiği toprakları geri alacaktı. Hilafet’in çağrısıyla İngiltere’ye karşı ayaklanan Müslüman İngiliz sömürgeleri Osmanlı’ya bağlanacak, Orta Asya Türklerinin de katıldığı büyük bir imparatorluk kurulacaktı.

Almanlar tarafından satın alınan basın da Enver Paşa’yı destekliyor ve daha savaşın başında Almanya’nın kazanacağı zaferden söz ediyordu. Toprak bütünlüğünü dahi koruyamayan Osmanlı’nın Enver Paşa’nın vaad ettiklerini yapamayacağı açıktı. Bu nedenle yapılan tüm propagandaya rağmen saray, nazırların birçoğu, meclis ve halk tarafsız kalınmasını istiyordu.

Almanya savaşa girdikten sonra Enver Paşa Osmanlı’yı uzun süre savaşın dışında tutamazdı. Osmanlı’nın savaşa girişinin meşru yollardan sağlanamayacağı ortaya çıkınca savaş bir hile ile, Almanya ve Enver’in gizli kararı ile sağlanır. Almanya ile yapılan anlaşmadan 8 gün sonra İngilizlerden kaçan iki Alman gemisi Goben ve Breslau Osmanlı karasularına girmek için izin ister. Bu gemilerin Osmanlı karasularına alınması Osmanlı’nın savaşa girmesi demektir.

Enver Paşa diktatörlüğü o kadar sağlamlaşmıştır ki, kendisi gibi Alman yanlılarının dahi desteğini almaya ihtiyaç duymuyordu. Kimse haberdar olmadığı halde gemilerin karasularına girişine izin verdi. Cemal Paşa anılarında olayı şöyle aktarır; kendisi, Talat, Cavit ve Halil Beyler birarada iken yanlarına gelen Enver Paşa, gemilerin içeri alınmasını onlara “Bir oğlumuz oldu” diyerek bildirir. Osmanlı Devleti gemileri satın aldığını açıklayarak savaşa girişini üç ay kadar erteler. Ancak gemiler Osmanlı karasularına nasıl girdiyse, aynı yolla yani Enver Paşa’nın izniyle Karadeniz’e çıkar ve doğruca Rus limanlarını bombalar. Enver Paşa böylece Osmanlı’yı tek başına aldığı kararla savaşa sokar.

Enver’in Hayalleri Mi? Almanların Emirleri Mi?

Enver Paşa’nın Osmanlı’yı bu savaşa sürüklemesinin altında her zaman bir vatanseverlik, iyi niyet aranır. Enver Paşa’nın Osmanlı’yı tekrar diriltmek için Almanya’nın yanında savaşa girdiğinden tutun da, Enver Paşa’nın tüm bunları küçük burjuva kökenli Türk milliyetçiliğinin sınır tanımazlığı nedeniyle yaptığına kadar pek çok iddia vardır. Ancak aslında Enver Paşa’nın Osmanlı’nın önüne koyduğu hedeflere baktığımızda görürüz ki; Enver Paşa’nın Osmanlı için kurduğu hayallerin hepsi Almanya’nın talepleridir.

Gerçekten Alman İmparatoru Kayzer’in dediği gibi 1908 Jön Türk darbesini yapanlar elde kılıç gerçek Almanlar gibi dövüşmekteydi. Sarıkamış bunun en güzel örneğidir. Alman Paşası Liman von Sanders’in dahi engel olmaya çalıştığı Sarıkamış katliamının tek nedeni vardır: Rusların güçlerini buraya kaydırmasını sağlamak Almanya’nın Avrupa’da yükünü azaltmak. Sarıkamış Savaşı’nı kazansak bile bu, Osmanlı için pek bir şey ifade etmeyecekti. Kaldı ki, kazanmak mümkün değildi ve savaş da elbette ki kazanmak için yapılmamıştı.

Aralık, Ocak ayının Erzurum’da nasıl geçtiğini Enver Paşa da bizim kadar biliyordu ancak sırf Alman efendileri biraz zaman kazansın diye gerektiğinde ordusunun dörtte üçünü (90 bin kişi) açlıktan ve soğuktan öldürecek kadar kahraman bir Alman subayıydı.

Enver’in “İngiliz emperyalizmine karşı İslam İhtilalleri” macerası da pek farklı değildi. Enver’in Panislamizminin İslam’la hiçbir ilgisi yoktu. Başarı şansının olmadığı da açıktı. Tek amaç Almanya’nın rahatlaması için İngiltere’ye Doğuda bir cephe açmaktı.

I. Dünya Savaşı boyunca her cephede benzer olaylar yaşandı. Binlerce Türk ölüme gönderildi. Osmanlı ordusu kurulacak bir Türk-İslam İmparatorluğu için ya da Osmanlı’nın kaybettiği toprakları yeniden kazanmak için savaşmıyordu. Enver Paşa yönetiminde Almanya’nın belirlediği strateji doğrultusunda cepheden cepheye sürükleniyordu. Mustafa Kemal bu trajikomik oyunun çok iyi farkındaydı. Kendisini Hindistan’ı ele geçirmek için ‘gaza getirmek’ isteyen Enver’le nasıl dalga geçtiğini Atay’a şöyle anlatmıştı:

“Enver Paşa bana Hindistan’a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İran’dan halkı ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar gidecektim. ‘Ben o kadar kahraman değilim’ Bize bir harita getirsinler’ dedim. Durumu gösterdikten sonra da ‘hem niçin üç alay tek bir adam gönderin yeter. Eğer böyle bir şeye imkan olsaydı sizin emrinizi beklemezdim. Kendim gider kuvvet bulur Hindistan’ı fetheder ve İmparator olurdum’ cevabını verdim.”

 

Enver’in ne yapmak istediği açıktır. Vatanı Almanya’nın sömürgesi yaptıktan sonra Turancılık ve İslamcılık yaftası altında dünyanın farklı yerlerinde Alman çıkarı için mehmetçiğin kanını satar. İktidarını tehdit eden komutanları İstanbul dışına, çok uzaklara sürmek için de iyi bir yoldur bu.

Vatansız Enver’e Bir Vatan Lazım

Turancılık da işte böyle bir milliyetçiliktir, böyle bir vatanseverliktir. Kendi vatanını sömürge yapan Enver, Almanya’dan karşılık olarak başka bir vatan ister. Enver’in yaptıklarının elbette ki milliyetçilikle herhangi bir ilgisi olamaz. Hatta Enver’in oynadığı en önemli rollerden biri de Osmanlı’da büyüyen milliyetçi tepkiyi Turancılığa kanalize ederek işbirlikçi bir biçime sokmasıdır.

Enver Afrika’dan Hicaz’a ve oradan Turan ülkesine bütün bir ömrünü kumara yatırırken tek hesabı Almanların savaşı kazanmasıdır. Ne var ki Almanya savaşı, Enver ise vatan üzerinden oynadığı kumarı kaybeder. Enver’in ne kadar vatansever olduğu da işte o zaman ortaya çıkar. Ülke işgal edilirken Enver’in yaptığı tek şey, Alman gemisine binip Odesa’ya kaçmaktır. Halk ona o kadar kızgındır ki A. E. Yalman’ın yazdığına göre Hat Komiseri Fuat Bey’in yardımıyla kadın kıyafeti giyerek Alman gemisine gelebilmiştir. Çoğu yazarın vatanseverliğinden şüphe duymadığı Enver’in, vatanı işgal edilirken vatanı terketmesi bunun nasıl bir vatanseverlik olduğunu gösterir.

Vatanı işgal kuvvetlerine terk eden Enver, hemen ‘vatanseverlik yapacak’ yeni bir vatan aramaya başlar. Yeni bir vatan bulup başına diktatör olarak geçmek kişiliği gereği onun tek kurtuluşudur. Almanların bir zamanlar kendisine vaat ettiği Turan gelir aklına. Ama bu sefer yanında ne Almanlar vardır ne de güçlü Alman silahları. Kurşunlara karşı kılıçla saldırırken ölür.

KAYNAKÇA

1. AYDEMİR Şevket Süreyya, Enver Paşa, Remzi Kitabevi

2. AYDEMİR Şevket Süreya, Tek Adam, Remzi Kitabevi

3. KOCABAŞ Süleyman, Türkler ve Almanlar, Vatan Yay

4. KOLOĞLU Orhan, Kurşunlara Kılıçla Saldırdı, Popüler Tarih Dergisi, Ağustos 2000

5. AVCIOĞLU Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay.

6. AVCIOĞLU Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Bilgi Yayınları



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_009.jpg

En Son Yorumlar