|
İsmet İnönü'nün Hatıraları CUMHURİYETİN İLK YILLARI (1923-1938) 2.Bölüm  YENİ İNKILAPLAR  Medeni Kanun (1926)  Medeni Kanunu'nun kabulü ve Harf İnkılabı bu yıllara rastlar. Medeni Kanun, 1926'da, Harf İnkılabı 1928'de. Åžimdi bunları anlatacağım. Medeni Kanun'a kadar bizde ÅŸahsi haklar ÅŸeri hükümlere baÄŸlanmıştı. Medeni Kanun'un kabulü, bunun için baÅŸlıbaşına bir karardır. Medeni Kanunun çıkması, iç politika bakımından, hem takdirle karşılanmış, hem bizi irtica çevrelerine karşı son derece tenkide maruz bırakmıştır. Ama, dini devlet iÅŸlerinden ayırmak için ÅŸahsi hukuku medeni bir usule raptetmek ÅŸarttı ve bu esaslı bir adımdı. Onu yapmakla yeni devletin bünyesinde tam bir ilerleme kaydetmiÅŸ olduk. Medeni Kanun, İsviçre kanunundan tercüme edilmiÅŸtir. Tercüme iÅŸini, Adliye Vekâletince kurulan bir ihtisas komisyonu yaptı. Tasarı Meclis'e sevk edildi Adliye Komisyonu'nda tetkik olunmaya baÅŸlandı. Komisyon BaÅŸkanı, Manisa Mebusu Mustafa Fevzi Efendi'ydi. Burada bir olay geçti. Onu anlatayım: Kanun münakaÅŸa ediliyor, maddeler birer birer kabul ediliyor. Bir yere geliyorlar. Mustafa Fevzi Efendi buna itiraz ediyor. Bakıyor, okuyor ve ''Olmadı, bu yanlıştır'' diye itiraz ediyor. Kendisi ÅŸeri hukuktan yetiÅŸmiÅŸ, fakat bunun çok ilerisinde bir hukuk adamı. DeÄŸerli bir arkadaÅŸ. Komisyon üyeleri anlamıyorlar, kabul etmek istemiyorlar. MünakaÅŸa uzuyor. Mustafa Fevzi Efendi, böyle hukuk olmaz, diyor. Nihayet çoklukla karar verecekler. Fakat ikna ediyor. Nereden kimin akılna geliyorsa, aslına bakalım, diyorlar. Aslına bakıyorlar, yanlış tercüme edilmiÅŸ. Tercümeyi düzeltiyorlar. Mustafa Fevzi Efendi, ''DoÄŸrudur, böyle hukuk olur'' diyor. Bir ilmin veya bir mesleÄŸin yüksek hududuna yetiÅŸmek için o mesleÄŸin en ilerisinde bulunan insanlarla aynı seviye imtihanını vermek lazımdır. Yoksa, eÅŸitlik iddiasına imkân yoktur. İlmi öğrenmiÅŸ ezberciler vardır. Adam ezberlemiÅŸ, öğrenmiÅŸ ama, esas noktalarını deÄŸiÅŸtirip bir baÅŸka ÅŸey söylersen onu da kabul eder. Mustafa Fevzi Efendi bunlardan deÄŸildi. Biz askerliÄŸi Alman hocalardan öğrendik. Fakat, iyi öğrendik ve öğretmenlerle eÅŸit seviyeye geldik. Bunu ispat da ettik. Milli Mücadele'de General Liman von Sanders bize mektup yazdı. Geleyim, size yardım edeyim, diyordu. Yani biz muharebeyi idare edemeyiz, diye düşünüyor. Gelecek, o idare edecek. Oralı olmadık. Çünkü, kendimize güveniyorduk. eÅŸitlik imtihanını vermiÅŸtik. Ne bizde, ne de kolordu ve tümen kumandanlarında, hiçbir kumandanda bir kompleks yok.  Harf İnkılabı (1928)  Harf İnkılabı, 1928'de ilan olundu. Atatürk, bir iki seneden beri bunu düşünüyordu. Vakit vakit bana açmıştı. Ben önce buna mukavemet ettim. Başından beri benim söylediÄŸim, ''Enver PaÅŸa harp ilan edilmeden böyle bir ÅŸeye teÅŸebbüs etmiÅŸti; sonra muharebenin ilanı üzerine kaldırıldı. Tekrar eski hale döndük. Yine öyle olacak.'' Çünkü, bu tecrübeyi yakından biliyordum. Enver PaÅŸa, yeni yazı ÅŸeklini emir olarak genelkurmaya verdiÄŸi zaman ben oradaydım. Yine o zaman da itiraz ettim. Bunu çıkaramazsınız, dedim. Nasıl yazıp, nasıl okuyacaklarını soruyordum. Onlar da yapacağız, edeceÄŸiz, diyorlardı. Ben, 1. Åžube Müdürü idim. Hafız Hakkı, Erkânı Harbiye İkinci Reisi. Vazife için yanına giderim. İmzaya götürdüğüm evrak, hep yeni imla ile yazılmış. Kâğıtları önüne koyar, anlatırım. Hafız Hakkı, kâğıtları okumaz, bana bakar: ''Canım sen anlat, bunun içinde ne var'' der. Çünkü kendisi okuyamıyor. Bunun üzerine ben anlatırım. Bir gün bana, ''GetireceÄŸin yazıları, benim bildiÄŸim yazı ile ayrıca yazdır da getir'' dedi. İstediÄŸi, bir evrakı iki ayrı yazı ile yazdıracağım, birini kolayca okuyup anlayacak; ötekini de anlamış gibi imza edecek. İtiraz ettim: ''Yapamam, dedim. Ben sizin istediÄŸinizi yapacağım ve bana da maiyetimde bulunanlar iki ayrı yazıyla evrak getirecekler. Böyle ÅŸey olmaz.'' Åžimdi, ben bu macerayı biliyorum. Harf İnkılabı ilan edilmeden iki sene evvel Atatürk'e söyledim: ''Bu, kolay bir iÅŸ deÄŸildir. Sen, harp zamanı karargâhta çalıştın mı?'' dedim. ''Hayır'', dedi. ''Ben bilirim, dedim. Bunu tecrübe ettim. Bütün devlet muamelatı (iÅŸlemleri) her ÅŸey bozulacak. Herkes iki yazı kullanacak. Kabul edildi diye kendisini mecbur hissederek yeni harfleri kullanacak, bir de asıl iÅŸidir, kıymetli iÅŸidir diye eski harfleri kullanacak. BaÅŸa çıkamayız. İyi düşün.'' Atatürk'e bunları söyledim ve benim ikazım cesaretini kırdı. Harf İnkılabı'nı iki sene sürükledi. Resmi beyanlarında, grupta, partide yaptığı konuÅŸmalarda, yeni harfleri düşünüyoruz, diyordu. Fakat baÅŸlayamıyordu. Nihayet, Harf İnkılabı'nı emrivaki halinde ilan etmeden önce kendisine şöyle dedim: ''Bunu istiyorsunuz, yapacaksınız? Fakat, tatbik etmeyeceksiniz.'' ''Kim?'' dedi. ''Siz'' dedim. ''BaÅŸta siz olmak üzere hiçbiriniz tatbik etmeyeceksiniz. Büyük bir inkılap hareketi yapacağız. Bir inkılap yapıldığı zaman, bunu tatbik etme mevkiinde bulunanların kararlarında inanç, ciddiyet ve sebat hakkında hiçbir şüphe olmamalı. Evvela biz, bunun birinci derecede tatbikçisi olmalıyız. Riayet etmeliyiz.'' Atatürk, söz verdi: ''Tatbik edeceÄŸiz, ben baÅŸta olmak üzere hepimiz tatbik edeceÄŸiz'' dedi. Harf İnkılabı oldu. Herkes bilir ki, ondan sonra, ben eski yazıyı kullanmış deÄŸilim. Harf İnkılabı çıktıktan sonra, ÅŸimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduÄŸum 20 satırı bulmaz. Yapmadım. Yapamadım. Akıllılık ettim. Çünkü, ilk sıkıntıya katlanmayanlar, ömürlerinin sonuna kadar yeni yazıyı kullanamadılar. Yeni yazıya alışmak için birkaç ay, her ne kadar ise kabiliyetine göre sıkıntı çekip onun içine kapanmak lazımdı. Onu kullanmakta ısrar etmek lazımdı. Cemiyete bunu yaptırmak için almadığım tedbir, katlanmadığım eziyet ve vermediÄŸim eziyet, güçlük kalmamıştır. Ben, vekillerin, mebusların, memurların, herkesin cep defterini muayene eder ve eski yazı ile notlarını gördüğüm zaman mesul tutardım. Ben baÅŸvekilim. Bir gün Genelkurmay'a gittim. Bana resmi iki kâğıt getirdiler. imza etmem lazımmış. Fakat biri eski yazı ile yazılmış. Bunu okuyup anlayacağım ve sonra yeni yazıyla yazılmış olanını imzalayacağım. Nedir bu, diye sordum? MareÅŸal öyle söylemiÅŸ. Ona evrakı hep bu tarzda götürüyorlarmış. Tıpkı Hafız Hakkı'nın benden istediÄŸi gibi. Karşımdaki subaya, ''Yeni yazıyı kullanmıyorsunuz. Bu devletin kanunu deÄŸil mi? Siz devletin kanununu tanımaz mısınız?'' dedim. Çocuk ölecekti. Pancar gibi oldu Yeni harfleri öğrenmek için mektepler açıldı. Atatürk, her yeri dolaÅŸtı. Tahmin olunmaz bir ÅŸahsi gayret göstererek yeni harfleri memlekete mal etmeye çalıştı. Ama yaÅŸlı bir adamın alıştığı harfleri bırakıp yeni harfleri öğrenmesi kolay olmuyor. Bu gibi kimselere bunu öğrenin demek de güç bir ÅŸey. Bunca zaman önce, çocuklukta öğrendiÄŸim ilk harflerin ÅŸurası burası benzemez, yine de söker, okurum. Sonradan öğrenilen bir harfle bunu sökmeye imkân yoktur. Hiç eski yazı bilmeyen insanların yazılarını ben okuyamıyorum. Halbuki eski yazılardan okuyamayacağım yazı yoktur. En aciz adamın en karışık yazdığını mutlaka söker, çıkarırdım. Bütün bu anlattığım güçlükleri düşünerek, bilhassa yetiÅŸmiÅŸ insanların yazı ile münasebetlerinin bozulacağından ve cemiyette kültür hayatının kötürüm olacağından endiÅŸeliydim. İki harf kullanacağız ve yeni yazıyla tek harfli bir cemiyet hayatına geçiÅŸ için son derece uzun bir intikal devri olacak. Bu endiÅŸeyi duyuyordum. ''Yapamazsınız siz yapmayacaksınız, baÅŸkası hiç yapmaz'' derken, bana iÅŸin aslından gelen bir endiÅŸe havası hâkimdi. Esas olarak Harf İnkılabı'nın taraftarıyım. BaÅŸlangıçta gösterdiÄŸim mukavemet, anlattığım sebeplere dayanıyordu ve Atatürk benim bu mukavemetimi samimi olarak karşılıyordu. Kendisi; bir emrivaki yaparak bu inkılabı kabul ettiririm, İsmet PaÅŸa'nın söylediÄŸi doÄŸru, ben de uyarım, hep beraber çalışmalıyız, çalışırız, olur biter diye düşünüyordu. Onda böyle samimi bir kanaat vardı. Bugünlere ait bir olayı hatırlarım. Atatürk, yanında bazı kimseler olduÄŸu halde, bir yerde çalışıyor. Önünde eski yazıyla yazılmış birçok kâğıt var. AkÅŸam üzeri ben kendisini görmeye gittim. İsmet PaÅŸa geliyor, diye haber verirler. Hepsi telaÅŸa düşer. Masanın üzerindeki kâğıtları kaldırırlar. Sözünde duruyor. Fakat acele bir iÅŸ yapılacağı zaman ve onun istediÄŸi vesika veya notu herkes kolayına geldiÄŸi gibi eski yazıyla verince ne olacak? Tabii çaresiz bir vaziyet. Bu son zamanlarda bile, koalisyon hükümeti olarak çalışırken, bakarım yanımda oturan Alican defterini çıkarır, eski yazı ile yazar. İçimden, ÅŸartlar müsait olsa ben sana gösteririm, derim. Bırakalım bunu, kendi partimizin adamına bir ÅŸey yapamaz hale geldim. Åžimdi serbest... Herkesin cep defterine ne karışırsın, oldu... Harf İnkılabı bir okuma yazma kolaylığına baÄŸlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver PaÅŸa'yı tahrik eden sebeptir. Ama, Harf İnkılabı'nın bizde tesiri ve büyük faydası, kültür deÄŸiÅŸmesini kolaylaÅŸtırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluÄŸumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliÄŸinden, eksikliÄŸinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türkiye diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de saÄŸlam bir dile kavuÅŸmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik, derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doÄŸru olacaktı, görüşünü hararetle savunurlardı. Anadolu'da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmiÅŸler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmiÅŸlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı geniÅŸledikçe sanatı Arap dili üzerinde iÅŸlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuÅŸtur. Åžimdi, bütün sapmalara raÄŸmen, yazıyı yeni harflerle öğrenmiÅŸ olanlar eski harflere dönemezler. Kuran kursuna gidenler için de böyledir. Harf İnkılabı'nı burada baÄŸlayacağım. İnkılap ilan edildiÄŸi zaman herkes iki yazı ile baÅŸladı. Hükümet başında bulunduÄŸum için gayet sıkı ve ciddi takip ederek devlet dairelerinden eski yazının kalkmasına çalıştım. Ne kadar sürdü, ÅŸimdi söyleyemeyeceÄŸim, fakat asgari bir müddet zarfında resmi dairelerden eski yazı kalktı. Devlet memurları içinde eski yazıyı müsvedde olarak kullanmakta devam edenler, bu yazıyı bilmeyen insanlar memur olup iÅŸbaşına geldikçe, tabiatıyla seyrekleÅŸti. Harf İnkılabı', kadınların cemiyete girmesi ve erkeklerle eÅŸit hale gelmesi, ancak zamanla yerleÅŸecek inkılaplardır. Bunu bilerek inkılapları deÄŸerlendirmek lazımdır.     1930'UN EN BÜYÜK HADİSESİ  Serbest Fırka  Biz, iç meselelerimizle meÅŸgulüz. Devrimleri geliÅŸtirmeye çalışıyoruz. Ekonomimizi saÄŸlam temellere oturtmaya uÄŸraşıyoruz. İşte bu esnada büyük dünya buhranı patladı. Ekonomik politikada dünyanın vaziyeti tamamıyla deÄŸiÅŸerek, her memleket bunalım içine düştüğü gibi Türkiye'de bunun yayılan tesirleriyle yavaÅŸ yavaÅŸ bunalıma sürüklenmiÅŸ ve ıstırap çekmeye baÅŸlamıştır. Cumhuriyetin başından beri takip olunan mali politikanın mahrumiyetleri yanında, faydaları olduÄŸu anlaşılmış ve bu sayede dünyanın içine yuvarlandığı bunalım, bizde az sarsıntıyla önlenebilmiÅŸtir. Bunu ileride ayrıca anlatacağım. Åžimdi 1930'a geldik. 1930'un büyük siyasi hadisesi, Serbest Fırka tecrübesidir. BilindiÄŸi gibi, Serbest Fırka teÅŸebbüsü, Atatürk'ün önce Fethi Bey'le görüşmesi ve kararlaÅŸtırması ile meydana çıkmıştır. Serbest Fırka'dan önce Atatürk ile aramızda bazı özel konuÅŸmalar olmuÅŸtur. Bu konuÅŸmalarımızda, Atatürk bana, inkılap hareketleri içinde türlü münasebetlerle nüfuz sahibi olmuÅŸ insanların tutumlarından ÅŸikâyet ederdi. Etrafımızda ve yakınımızda olan insanların taÅŸkınlıklarından ıstırap gösterirdi. Yine bir gün konuÅŸurken, siyasi nüfuz kullanan insanların sebep oldukları ıstırapları önlemek için ne gibi bir tedbir bulunabileceÄŸini araÅŸtırıyorduk. Ne çare düşündüğümü sorduÄŸu vakit ÅŸu mütalaada bulundum: Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suiistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip ÅŸikâyet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfusu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız. Aramızda bu mülahaza geçmiÅŸ ve Atatürk bunun üzerinde zihin yormaya baÅŸlamıştır. Nihayet bir gün ansızın, Yalova'da kendimizi Serbest Fırka kurulması için giriÅŸtiÄŸi teÅŸebbüsün karşısında bulduk. Fethi Bey'le görüşmeleri ve görüşmelerinin safha safha ilerlemesi, aralarında geçen karşılıklı söz vermeler... Bunların tafsilatını bilmem. Bunlar, Atatürk'ün herkesle görüşürken kendisine göre sondajlarıdır, istikÅŸaflarıdır. Fethi Bey'le ve yakın arkadaÅŸlarıyla da her zaman birçok ÅŸeyler konuÅŸmuÅŸtur. Fakat, biz, aramızda fırka teÅŸkilini konuÅŸmuÅŸ deÄŸiliz. Karar safhasına geldikten sonra, böyle bir siyasi fırka teÅŸil etmek lazım geldiÄŸini bana Yalova'da söyledi. Ve hemen bir iki gün içinde de, Serbest Fırka adıyla bir fırka teÅŸkil edileceÄŸi açıktan ilan edilmiÅŸ oldu. Yani, bunun için daha evvel yapılmış görüşmelerden, Fethi Bey idaresinde Serbet Fırka olarak yapılan hazırlıklardan haberim yoktur. Ama memlekette bir dert ve hastalık vardı. Meclis'te hükümet etrafında bulunan insanların yanlış hareketlerine karşı açıktan ve insafsız bir surette ÅŸikâyet etmek, tenkit etmek, imkânı olmadıkça bu derdin halledilemeyeceÄŸi mülahazasını daha evvel görüşmüşüzdür. Ve bunda mutabık kalmışızdır. Bana çare sorduÄŸu zaman, açık olarak söylemiÅŸtim. Atatürk, benim çare olarak ileri sürdüğüm, mülahazada, kendi gördüğü hastalığın teÅŸhislerinden birini bulmuÅŸ oldu.  Müşterek Meselemiz  Serbest Fırka'nın kuruluÅŸu açıklandıktan sonra olayı takip etmeye baÅŸladım. Ve artık yeni fırka müşterek meselemiz oldu. Beraber bulunduÄŸumuz yerlerde, baÅŸlıca mevzu olarak, Serbest Fırka'yı konuÅŸuyorduk. Fethi Bey, etrafındaki arkadaÅŸlarıyla bir yeni fırkanın esaslarını bulmaya, kurmaya çalışıyordu. Ekseriya Atatürk'ün sofrasında beraber bulunuyorduk. Mevzubahis ettiÄŸimiz mesele hep bu olurdu. Åžimdi bir noktaya iÅŸaret edeceÄŸim. 1924'te Terakkiperver Fırka kuruldu ve 1925'te nihayet buldu. Serbest Fırka kurulduÄŸu zaman 1930'dayız. Aradan beÅŸ sene geçmiÅŸ. BeÅŸ sene bizim için büyük bir zaman. Öyle görüyoruz. Bize, büyük bir zaman geçmiÅŸ gibi geliyor. Hadiseler, böyle kararlarda beÅŸ senenin, on senenin temin ettiÄŸi tekâmülün kâfi olmadığını ispat edinceye kadar, biz, meselenin ne kadar inatçı tabiatta olduÄŸunu fark etmiÅŸ deÄŸildik. Böyle deÄŸerlendirmedik. Nitekim ondan sonra benim teÅŸebbüsümle de nihayet sekiz sene, on sene sonra olmuÅŸtur. Aradan geçen bu beÅŸ sene Atatürk'e, cemiyetin ilerlemesi ve tekemmül etmesi için yetecek büyük bir zaman kanaati vermiÅŸtir. Bana da öyle geldi. Ben de böyle görüyordum. 1925'ten 29'a gelinceye kadar İstiklal Mahkemesi kalkmış. Takriri Sükûn kalkmış, bunların hepsi kalktıktan sonra az zamanda yine nüfuz suiistimali, memleketin, idarenin ÅŸikâyetleri etrafımızda bulunan, daha doÄŸrusu Atatürk'e yakınlık iddia eden birçok insanların hallerinden, hareketlerinden ÅŸikâyet yapılması almış yürümüştü. Kâfi derecede zaman geçmiÅŸ, ÅŸimdi tedbir bulma devrindeyiz. İlk hatıra gelen Atatürk'ün bulduÄŸu tedbir yeni bir fırka teÅŸkil etmek olmuÅŸtur. Yakın arkadaÅŸlarını, ikna edebileceÄŸini, istidadı olanları, oraya, yeni fırkaya veriyordu. HemÅŸiresini; oraya aktarmıştı, yani vermiÅŸti yakınlık göstermek için, her çabayı yapıyordu. Bir ÅŸey kuruyordu ve Ahmet Bey gibi, Nuri Bey gibi arkadaÅŸlar da, Fethi Bey'le beraber ayrı bir fırkada çalışmak vazifesi karşılığında teminat istiyorlardı. Tarafsız kalacaksınız diyorlardı. Tarafsız kalmam her ikinize müsavi (eÅŸit) muamele edeceÄŸim diyor, müsavi muamele edeceksiniz diyorlardı. Yardım edeceksiniz, diyorlardı. Bunların hepsini teÅŸekkül zamanında vaitlerle, icap ederse açık beyanlarla temin ettiriyorlardı. Yani Serbest Fırka'yı kurarken Atatürk'ün büyük otoritesinden istifade etmek için, yahut Cumhuriyet Halk Partisi'nin başında bulunmasının nedenlerini düşünerek, ondan bir mahzur çekmemeleri için her türlü emniyet tedbirini almaya çalışıyorlardı. Bu seyri takip ettik.  Atatürk Fethi Bey'in Teklifini Reddetti  Atatürk ile konuÅŸulurken bidayette (baÅŸlangıçta), yazılar, mektuplar verilmesini karşılıklı kararlaÅŸtırmışlar. Bu mektupların verilmesi benim bilgim altında oldu. Yazılmasından filan haberim vardı ve beraber takip ediyorduk. Fethi Bey bir aralık Atatürk'ün kaydı hayat ÅŸartıyla cumhurbaÅŸkanlığını temin etmeyi düşünmüştü. Atatürk bunu kabul etmedi. Atatürk kendi idaresine, umumi telakkisine, yani hasımlarına telakkisine tam cevap olarak devletin kanunları dışında hususi bir imtiyazlı mevki istemediÄŸini açıktan her zaman söylerdi. Meclis'te çokluk elinde bulundukça ve her türlü kararın doÄŸrusu Meclis'te verilir usulü devam ettikçe, idarede müşkülat çekmeyeceÄŸi kanaatindeydi. Serbest Fırka bu ÅŸartlar altında yüksek idare kadrosu kararlaÅŸtırıldıktan sonra, teÅŸkilat olarak yürümeye baÅŸladı. Dikkati çeken husus, Serbet Fırka teÅŸekkül ettiÄŸinde herkes ihtiyat ile bu ciddi bir ÅŸey deÄŸildir kanaati ile karşılamıştı. Çok kısa bir zamanda ciddi bir ÅŸey olduÄŸu beyanatla, tutumla anlaşıldıktan sonra Serbest Fırka her taraftan raÄŸbet gördü. Adı üstünde, büyük ölçüde liberal bir düzeni savunuyordu. Siyasi iktidar devletçilik programı ile demiryolu gibi, gözle görülür birtakım büyük iÅŸler yapar halde olunca, muhalefet ve mevcut olan siyasi fırka için, iktidara karşı vaziyet almak, tabiatıyla onun icraatını bir tarafından tenkit etmek ve mümkün olduÄŸu kadar yıpratmak, tabii bir vazife halini alıyordu. Bu istikamette hadiseler geliÅŸmeye baÅŸladı. Serbest Fırka çalışmaya baÅŸladıktan sonra tek dereceli seçim kabul edildi. Tek dereceli belediye seçimi yaptık. Ondan sonra seyahatler baÅŸladı. Serbest Fırka'nın süratle teÅŸekkülü, Atatürk'ün dikkatini celbetmeye baÅŸladı. İltihak edenler, teÅŸkilatlananlar ve ön safta olanlar, vilayetlerde yürüyenler... Bunların çoÄŸu yakın senelerin mücadeleleri içinden geçmiÅŸ, tanınan bilinen insanlardı. Bunların tahripleri ve faaliyetleri Atatürk'ün dikkatini celbediyordu. Büyük hadiseler, Fethi Bey'in İzmir seyahatinde çıktı. Bize karşı, yani Atatürk idaresine ve benim teÅŸkil ettiÄŸim hükümetlere, bizim tutumumuza karşı ÅŸarkta, garpta her yerde vaziyet almış insanlar, Serbest Fırka'da barınacak yer buldular. Bizim noktainazarımızdan, bir fırkaya girmek, serbest bir muameledir, merkezi kontrol yoktur. İkincisi, yeni bir fırka da taraftar bulmak için ister istemez gayretli olacaktır. Bunda güç beÄŸenir bir tavır takınamaz. Üçüncüsü, dışarıda susmaya mecbur olmuÅŸ, geçen hadiselerden hissi veya maddi türlü ÅŸekilde zarar görmüş insanların hepsi için bir kurtuluÅŸ istikameti, barınma istikameti görünmüş oldu. Hadiselerdeki geliÅŸme süratle böyle bir tabiat gösterdi. Bu tabiat, görüşüldüğü zaman, kendilerine söylendikçe veya hatırlatıldıkça, memleketin ihtiyacına cevap veren kudretli siyasetlerinin inkiÅŸafı yüzünden, bizim Halk Partililerin telaÅŸa düştükleri ve tabiatıyla istenmedikleri manası doÄŸuyordu. Siyasi parti öyle bir ÅŸey ki, iki kardeÅŸ arasında bile karşılıklı teÅŸkilat kurup iÅŸlemeye baÅŸladıktan sonra, birbirini tenkit ederken ayrılık her gün biraz daha artmaya baÅŸlıyor. Atatürk ''Bitaraf DeÄŸilim'' Diyor  Ben, Serbest Fırka'yı uyarmak için özel hiçbir teÅŸebbüs yapmadım. Meclis'te ve dışarıda açık tenkitler yaptıkları zaman onda da mecbur olmadıkça, çok baskı altına düşmedikçe vaziyet almıyordum. Çok ileri gittikler zaman bile cevap vermememden ÅŸikâyetçi olmuÅŸlardır. Bir misal vereyim: Serbest Fırka daha kurulurken, doÄŸrudan doÄŸruya politikanın temeli olan esaslara hücum etmiÅŸti. Demiryolunun Sıvas'a varması münasebetiyle söylediÄŸim nutukta kendilerine cevap verdim. Bunu bile çok gördüler. Hulasa, vaziyet aldığım zaman bana baÄŸlanıyor, parti olarak ben biraz sabrettim mi, tabiatıyla Atatürk'e baÄŸlanıyor oldu ve nihayet Atatürk, Trabzon'da verdiÄŸi bir beyanatta tarafsız olduÄŸunu ilan etti, dediler ve gazeteler bunu yazdı. Parti teÅŸekkül ederken, Atatürk ile Fevzi Bey arasında geçen sözlerden Fevzi Bey, Atatürk'ün tarafsız olduÄŸunu aynı muamele yapacağını taahhüt ettiÄŸi kanaatinde, iÅŸler, çok deÄŸil, bir iki ay ilerledikten sonra sıkıştırdılar. Bitaraf mısın diye sıkıştırdılar. Atatürk, bitaraf deÄŸilim, bir tarafım dedi. Çünkü, ÅŸahsen benim deÄŸil, Halk Fırkası olarak ÅŸimdiye kadar Atatürk'ün etrafında toplanmış olan insanlar, her yerde Serbest Fırka teÅŸekkül ettikçe, ondan fena muamele görmeye baÅŸladılar ve herkes birbirinden ÅŸikâyetçi oldu. Bu ÅŸikâyetler, asıl fena ÅŸekli ile, İzmir seyahati esnasında açığa vuruldu. Esas hatlarını bilirsiniz. Fethi Bey, başındaki ÅŸapkayı çıkarıp, ''Bizim bunları çıkaracağımızı...'' der demez, bütün dinleyenler, binlerce kiÅŸi başından ÅŸapkasını çıkarıp ayağının altına attı. Halbuki Fethi Bey'in cümlesi henüz tamamlanmamıştı. ''Bizim ÅŸapkayı çıkaracağımızı söylüyorlar, bu bir iftiradır, inkılaplarla aynı fikirdeyiz.'' demek istiyordu. Bunun için, bu cümleyi söylemek için binlerce kiÅŸi, herkes başından ÅŸapkasını çıkarıp ayağının altına attı. Ben, bu hadiseler esnasında en ziyade sakin olanlardanım. Atatürk, kendi öteden beri yakın arkadaÅŸları ve güvenini taşımış olan insanlarla beraber bir tertip içindedir ve onu yürütmeye çalışmaktadır. Herhangi bir suretle giden istikamet, ümit verici görünmüyor, çaba sarf etmek ve devam etmek lazım olduÄŸu kanaatindeyim, mümkün olduÄŸu kadar güçlük çıkarmamak, benim için esas gaye olmuÅŸtur. KargaÅŸalıkta bir çocuk öldü. ÇocuÄŸun babası onu,. Fethi Bey'in ayaklarının önüne attı, bizi kurtar diye bağırdı. Kendi arkadaÅŸlarımı tutmaya çalışıyorum. Onların teessürlerini, hayretlerini ve ÅŸaÅŸkınlıklarını yatıştırmaya çalışıyorum. Karşı taraf, mütemadiyen vaziyet almamı, söylememi, cevap vermemi, Meclis'te dışarıda ısrar ettikleri halde, asgari hudutta bir ÅŸey yapmaya çalışıyorum. İzmir hadiseleri, bizim bilgimiz şöyle dursun, her türlü tesirimiz haricinde patlamış olan hadiselerdir ve bunlar benim üzerimde deÄŸil, Atatürk üzerinde tamamıyla ürkütücü bir tesir yapmıştır. Ben neticelerden korkmuyordum. Nihayet bu her suretle emniyet edilen arkadaÅŸların elindeydi. Fakat, onların elinden idarenin çıktığını ve bu hadiselerin, bilahare, bütün memleketi, hepimiz için müşterek olarak nasıl güçlükler karşısında bırakacağını düşünmeye çalışıyordum. Henüz tedbir düşünecek ve alacak zamanda olmadığımız kanaatindeydim. Hadiseleri bu gözle takip ediyordum. İzmir hadiselerinden sonra iki mülakatımız oldu Atatürk'le. Birisi, bir gün gittim, aÅŸağıda konuÅŸtuk. Memlekette olan cereyanlardan fazla bir ÅŸey konuÅŸmaksızın ayrıldık. Köşkten çıkarken Atatürk otomobile kadar geldi. Yahu hiç aldırmıyorsun, dedi. Ne var dedim. Yanıyoruz, dedi. Yok canım dedim, mübalaÄŸa ediyorsunuz dedim. Böyle ayrıldım. Atatürk, bu haldeydi. Sonra bir gün yine sabahleyin gittim. Yeni uyanmıştı. Oturduk, konuÅŸmaya baÅŸladık. Bana bak karışmıyorsun, ama bir ÅŸey söyleyeyim sana dedi. Yeniden baÅŸlayacağız bilesin, her ÅŸey bitti, yeniden baÅŸlayacağız biz bu iÅŸe dedi. Gözün tutuyor mu, var mısın, yeniden baÅŸlayacağız, dedi. Canım çaresiz olursak yeniden baÅŸlarız ve bitiririz dedim. Hiç endiÅŸe etme o kadar ileri bir ÅŸey görmüyorum, diye ilave ettim. O kadar ileridir dedi. Bu, hadisenin olgun hale gelip karar vereceÄŸi zamanların ilk alametleridir. Bu ÅŸekilde, daha çok bilgi alıyor, yakından takip ediyordu. Her tarafta bağırıyorlar, çağırıyorlar, mümayiÅŸler yapıyorlar, birlikler gösteriyorlardı. Bunların içinde asıl hedefin, Halk Partisi'nden İsmet PaÅŸa'dan ziyade, kendisinin olduÄŸu kanaatine vardığını zannediyorum. Yeni inkılapların birikintileri. Sekiz sene zarfında 1923'ten 1930'a kadar yapılan iÅŸleri düşünelim. Laik cumhuriyet, Ankara'nın baÅŸkent olması, ondan sonra ÅŸapka, harf deÄŸiÅŸikliÄŸi, Medeni Kanun, bütün bunlar, ÅŸark isyanı birçok adamın yerlerinden sürülmesi, bütün bunların üç beÅŸ sene bir rahatlık içinde tamamıyla unutulup geçmiÅŸ olduÄŸunu zannetmekle, inanılmayacak bir iyimserlik havasına düşmüş olduÄŸumuz anlaşıldı. Bir gece otururlarken Fethi Bey, nihayet çekilmek kararında olduÄŸunu, kapatacağını söyledi. Atatürk, yapma, dedi yarım ağızla. Ben, ne münasebet niçin yapıyorsunuz dedim. Ne var, ne olmuÅŸ, şöyle olmuÅŸ, böyle olmuÅŸ; olur. Siyaset hayatında olacak böyle ÅŸeyler. Yapamayacağım, duramayacağım orada, yapamam dedi. Fethi Bey'i bu karara sevk eden iki taraflı. Birisi, tamamıyla yerinden çıkmış vaziyette; her taraf, herkes inkılaplar aleyhinde, idare aleyhinde her türlü gösteriyi yapıyor. İçlerinde daha ne istekler ortaya sürüyorlar bildiÄŸimiz yok. Fethi Bey, bunalmış bir halde, sonra Atatürk, Serbest Fırka'nın ilk gün kurulduÄŸu zamanki vaziyette deÄŸil, kesin olarak endiÅŸe içinde ve bu iÅŸleri idare edemiyorsunuz, mani olamıyorsunuz, mani olmak lazımdır diye de mütemadiyen tavsiye ve ihtar eder durumda. Esasen, Fethi Bey bu inkılapların taraftarı ileri fikirli, irtica teÅŸebbüslerine hiçbir suretle istidadı yok ve geçici menfaatler için vasıta olarak kullanılmaya da istidadı yok. Tamamıyla bunalmış bir vaziyette idi. BaÅŸka türlü izahı yoktur bunun. Onun üzerine karar verdiler ve Serbest Fırka'yı kapattılar. Kapatılması bizim için çok fena oldu. Atatürk, çok özenerek böyle bir tertibe teÅŸebbüs etmiÅŸti. Çok emniyetli ve tecrübeli insanların elinde teÅŸekkül ettiÄŸi zannındaydı. Herhangi bir güçlüğe uÄŸradıkları zaman güçlüğün tabiatı ne ÅŸekilde olursa, beraber görüşülebilecek ve bir çare bulunacak zannındaydı. Hadiseler öyle geliÅŸti ki, her yerde birikmiÅŸ olan gerginlikler, bütün inkılapların tortuları kendiliÄŸinden yeÅŸerdi ve bunlardan kurtulmak için, hepsinden kurtulmak için, Serbest Fırka'nın bir vasıta olarak kullanılması arzusu umumileÅŸmeye baÅŸladı.Onun üzerine Atatürk, bu teÅŸebbüsten vazgeçmek için en az zararla nasıl içinden çıkacağını kendi âleminde, kendi arkadaÅŸları ile ayrıca hazırlamaya baÅŸladı. Bunu artık kapatman lazımdır, diye Fethi Bey'e bir tebliÄŸ yaptığını zannetmiyorum. Böyle bir kanaate vardım. Bu lüzumu görmüş olabilir. Ama tedbir olarak bunu Fethi Bey'e söylediÄŸini zannetmiyorum. Fethi Bey'le kendi aralarında görüşmüş ve kendiliÄŸinden bu kararı vermiÅŸtir. Onu söylediÄŸi zaman ısrar etmedi ve iÅŸi oluruna bıraktı.  İktidar DeÄŸiÅŸmesi EndiÅŸe Duyulacak Bir Åžey DeÄŸildir.  Fethi Bey, Serbest Fırka'yı kapatacağını söylediÄŸi zaman ben itiraz ettim. Fethi Bey'e karşı ısrar ettim ve bunu yapamazsınız, dedim Atatürk bana, ''ne yapayım, elimde deÄŸil. İstemiyorlar. İşte görüyorsun'' diyordu. Serbest Fırka teÅŸebbüsü bu suretle bitmiÅŸ oldu. Bunun neticesi olarak, birden fazla parti ile demokratik rejim ümidini Atatürk hemen hemen kaybetti. Sonra, biz demokratik rejime geçtiÄŸimiz zaman, yabancılar bana sormuÅŸlardır: Serbest Fırka tecrübesinden sonra, ÅŸimdi Atatürk saÄŸ olsaydı bu rejime geçer miydi? Benim kanaatimce Atatürk, hale göre, zamana göre tedbir bulmasını ve tatbik etmesini bilen insandı. Tahmin olunduÄŸu gibi sabit fikirleri olan insan deÄŸildi. Serbest Fırka tecrübesinde neticeye vardıktan sonra, nihayet bizim ihtiyaç gördüğümüz zamanlarda saÄŸ bulunsaydı, onun da aynı ihtiyacı göreceÄŸi kanaatindeyim. Terakkiperver Fırka teÅŸebbüsünün neticeleri hitam bulduktan sonra, yeni bir fırka teÅŸebbüsünün ne ÅŸekilde, nasıl bir vaziyet yaratacağını o zaman düşünmüş deÄŸildim. Kesin bir fikrim yoktu. Bu esnada memleket, ekonomik ve mali sıkıntılar içinde bunalıma ve çaresizliÄŸe doÄŸru gidiyordu. Benim daha çok bu iÅŸlerle meÅŸgul olduÄŸum zamanlardaydı. Politika olarak yeni bir fırka için ihtiyaç duymuÅŸ deÄŸildim. Gerçi, nüfuz suiistimalini önlemenin çaresini, Meclis'te bir murakabenin (denetlemenin) mevcudiyetinde görüyordum. Ama, bu belki baÅŸka türlü de yapılabilirdi.  İktidarı Bırakabilirdik  Bir defa Serbest Fırka kurulmuÅŸ olduktan sonra bunun kaldırılmasının iyi olacağını da hiçbir zaman düşünmedim. Güçlükleri vardı. Fakat, bu güçlükleri biz, Atatürk'le beraber yenebilirdik. Fethi Bey devam etseydi, güçlükleri yenerdik ve karşı karşıya iki parti o zaman yerleÅŸmiÅŸ olurdu. Ben bu kanaati muhafaza ettim. Atatürk, ilk tehlikeleri gördükten sonra bu görüşe asla itibar etmedi. Halbuki, iktidarı da bırakabilirdik. Böyle bir istikamet gösteriyordu. Atatürk saÄŸdı. İktidardan daha çok kolay ayrılırdık. Böyle teÅŸebbüsler yapıldığı zaman salim iÅŸlemesini saÄŸlamak lazımdır. Salim iÅŸlemesi temin olunduktan sonra iktidar deÄŸiÅŸmesi, endiÅŸe duyulacak, ÅŸaşılacak bir ÅŸey deÄŸildir. Böyle kabul etmeden teÅŸebbüse geçmek yanlıştır. Serbest Fırka teÅŸebbüsünün devam etmesi, şüphesiz birçok sıkıntıları da devam ettirecekti. Bilhassa inkılapların zarar görmesi, aksaması söz konusu olacaktı. Ama, bilahare benim yalnız başıma uÄŸraÅŸtığım olaylarla, Atatürk ile beraber uÄŸraÅŸmak sayesinde güçlükleri yenmek daha kolay olacaktı. Benim başımdan geçenler malum. Nelerle uÄŸraÅŸtığımı burada söylemeye lüzum görmüyorum. İktidardan da düştük, azlıkta da kaldık ve nice hadiseler oldu. Ama yeni hayatın ÅŸartları ve istikametleri, kendi içinde, tedbirleri de beraber taşıyor ve gösteriyor. Tek parti üzerinde tecrübe yapıldıktan sonra, bizde demokratik rejim olmaz, olmayacaktır kanaatine varmamak lazımdır. Bütün mahzurları meydana çıktıktan sonra bile tereddüt gösterilmemelidir. Esas mesele daha baÅŸlarken doÄŸacak neticelere katlanacağız, diye karar vermektedir.  BirçoÄŸu Tekrar Halk Partisi'ne Girdi  Serbest Fırka kapandı. Bu kadar hadiseden sonra, Serbest Fırka'yı kurmuÅŸ olanların birçoÄŸu ile eski arkadaÅŸlığımızı muhafaza ettik. Bunlar tekrar Halk Partisi'ne girdiler. Vazifeler aldılar. Hiçbir ÅŸey olmamış gibi münasebetlerimiz devam etti. Sükûnet geldikten sonra bizzat Fethi Bey'le de münasebetlerimiz normale döndü. Sıkıntılı zamanların telakkisi hep ÅŸuradan geliyor: Esas ÅŸikâyet ve hiddet konusu Atatürk'tür. Ve ben kendisini desteklediÄŸim için böyle oluyor zannederler. Ben onun yanındayım ve destekliyorum. Onun için kendileri bu müşkülata uÄŸruyorlar. ben de kendileriyle beraber olursam, ne olacak? Hiçbir ÅŸey olmayacak. Sonra, hiç kimsenin benden böyle bir ÅŸey beklemeye hakkı da yok. Demek ki, esas ÅŸikâyet konusu ben oluyorum. Benimle uÄŸraşıyorlar. Muvaffak olmayınca bütün suç bana yükleniyor. Bu vesileyle ÅŸimdi biraz Fethi Bey'den bahsetmek isterim.  Fethi Bey'le İhtilafımız Olmamıştı  Hatıralarımın baÅŸlangıç kısmında anlatmıştım. Fethi Bey'le, MeÅŸrutiyet'in ilanından önce ben Edirne'de iken muhabere ederek tanışmış, dost olmuÅŸtuk. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne onun tavassutu ile girdim. MeÅŸrutiyet ilan olundu. Zaman zaman görüştük. Sonra o askerlikten ayrılıp politika hayatını seçti. Birinci Dünya Harbi'nden sonra Malta'ya götürüldü. Sakarya Muharebesi sırasında Malta'dan döndü, Anadolu'ya geldi. Geldikten sonra gerçi beraber bir vazifede bulunmadık. Ama münasebetlerimiz iyi. Hükümette beraber olduk. Ben cephedeydim. Her zaman görüşemiyorduk. Zaferden sonra ben Hariciye Vekili oldum. O vakit de Fethi Bey'le aramızda hiçbir ihtilaf olmamıştır.  DIÅž POLİTİKADA ÖNEMLİ MESELELER  Musul Meselesinde Karşılıklı Görüşler  Cumhuriyetin ilanından sonra iç politika olayları vaktimizin çoÄŸunu almıştır. Yeni rejimin ve reformların yarattığı tepkileri dikkatle takip ederken bunların etkileri ile iç politikanın uÄŸradığı dalgalanmaları iyi halletmek ve memleketi istikrara ve emniyete kavuÅŸturmak çalışmalarımızın hem zemin, hem de baÅŸlıca hedefi olmuÅŸtur. Bununla beraber 1930'a kadar geçen bu devrede, yine de dış politikada çok önemli bazı meselelerle uÄŸraÅŸmak icap ediyordu. Bunların başında Musul meselesi vardı. Musul meselesinde bir anlaÅŸmaya varabilmek için Cemiyeti Akvam'ın, Lahey Mahkemesi'nin, tarafsızların ve taraflıların bütün mekanizmaları sırayla iÅŸletildi. Bütün bu muameleler cereyan ederken, münasebetler, vakit vakit akıbet için endiÅŸeler doÄŸuracak zehirli safhalardan geçti. Nihayet, Musul meselesi 1926 yılında imzalanan bir anlaÅŸma ile kesin neticeye baÄŸlandı. Musul meselesi üzerinde varılan anlaÅŸma aÅŸağı yukarı Lozan'da İngiltere Hükümeti'nin takip ettiÄŸi esaslar çerçevesinde kaldı. Şüphesiz bu bizim için tatminkâr bir netice olmadı. Fakat daha ileri bir netice elde etmek mümkün deÄŸildi. Biz Musul bölgesinde plebisit iddia ediyorduk. Plebisiti kabul etmediler. Cemiyeti Akvam Meclisi, onun komisyonları, hakemleri, hiçbirisi tarafsız olarak hüküm verecek vaziyette deÄŸillerdi. Herkes başından beri İngiliz noktainazarını savunuyordu. İşin bu noktaya varacağı daha Lozan'da iken belli olmuÅŸtu. Fakat bütün memleket Musul'u kurtarmak istiyordu. Memleketin, Musul'u almayı bir hedef olarak göstermesi karşısında Lozan'da ciddi ve büyük bir mücadele açılmıştı. Hepimiz istiyorduk, fakat kurtarmaya imkân yoktu. Lozan'da yapabildiÄŸimiz, Musul meselesini sulh muahedesinden ayırıp tehir etmek yolunu bulmasaydık, Lozan Konferansı Musul meselesini de diÄŸer devletlerin talepleri ile beraber sulh olmaksızın ileriye talik edecekti. Lozan'dan sonraki safhalarda da mesele aynı ehemmiyetini muhafaza etti. 1926 anlaÅŸmasında fedakârlık etmeseydik, sulh yine tehlikeye girerdi. Çünkü Lozan'ın Musul ile ilgili hükmü emperatiftir. Yani, dokuz ay zarfında hallolunacaktır diye bir hüküm var. Hallolunmazsa muahede muallakta kalabilirdi. bu takdirde, ne gibi tehlikeler geleceÄŸi tahmin olunamazdı. Sulh hayatına girdikten sonra kendi meselelerimizle uÄŸraşırken, sulhu devam ettirmek, davaların en başında geliyordu.  Sovyet Rusya Karışmıyor  Musul meselesinin buhranlı zamanlarında Sovyet Rusya'nın bu meseleye karışmak niyetinde olmadığını ve herhangi bir suretle yardımcı bir vaziyette bulunamayacağını söylediÄŸini hatırlarım. Zaten böyle bir yardım beklemeye iÅŸin tabiatı itibarıyla da imkân yoktu. İngilizler Musul'u iÅŸgal ederek sonuna kadar ellerinde bulundurdular. Bu vaziyette Cemiyeti Akvam'ın kabul ettiÄŸi Brüksel Hattı'na razı olmayıp direnseydik, sulh bozulurdu ve vücuda gelecek ihtilatların (karışıklıkların) hesabı yoktu. 15 seneden beri harp halindeydik. Ve yeni bir harbi göze alarak daha ileri bir netice elde edileceÄŸini söylemek güçtür. Muharebe zamanında iÅŸgal edilmemiÅŸ, elde edilmemiÅŸ bir yeri konuÅŸarak bilahare tekrar almak da mümkün deÄŸildir. Siyasi tarih aÅŸağı yukarı her memleket için böyle vaziyetlerle doludur. Bunun bir tek istisnası vardır, o istisna da bizim lehimizde olmuÅŸtur. Milli Mücadelede düşmanı Anadolu'da maÄŸlup ettikten sonra Trakya'yı henüz fiilen iÅŸgal etmediÄŸimiz halde siyasi münasebetlerle Trakya'yı kurtarmışızdır. Mütareke ÅŸartı olarak oraya kadar gitmeyi saÄŸladık. Her mütareke yapılırken bir mütareke hattı çizilir ve harekat bunun üzerine durdurulur. Biz Trakya hududuna kadar gitmeyi ÅŸart koÅŸtuk, uÄŸraÅŸtık ve bunu elde ettik. Bu sayede Trakya elde edebildiÄŸimiz kadarı ile bizde kaldı. DiÄŸer kısımlar arazi meseleleri arasında tabiatıyla hudutlarımızın dışında bırakıldı. Muharebe esnasında iÅŸgal edilmediÄŸi halde sonradan Hatay'ı siyasi münasebetlerle alabilmemiz de, Fransızlarla 1921'de yapılan Ankara İtilafnamesine koydurduÄŸumuz birtakım hükümler sayesinde olmuÅŸtur. Sulhun devamı ve memleketin selameti için 1926 anlaÅŸmasını yaptık ve bu mesele böylece kapandı.  Yunanlılarla İhtilaf Çıkıyor  Musul meselesi devam ederken onun yanında ve ondan sonra devam eden bütün buhranlar arasında bizi en çok uÄŸraÅŸtıran baÅŸlıca itilaf Yunanlılarla aramızdaki mübadele meselesi olmuÅŸtur. 1923'te faaliyete geçirilen muhtelit mübadele komisyonu çalışmalarının bir türlü sonuna gelemiyorduk. İhtilaflı meseleleri halledemiyorduk. Bu vaziyet 1930'a kadar sürdü. Yunanlılarla iyi münasebet tesisi için Lozan'da Venizelos ile anlaÅŸmış ve bunun için aramızda ciddi olarak karar vermiÅŸtik. Ben samimi olarak inanıyordum ki, yakından gördüğüm baÅŸmurahhas Mösyö Venizelos ÅŸimdi baÅŸvekil olarak Yunanistan'da idarenin başındaydı ve aramızdaki ihtilafları halletmeyi ciddi olarak arzu ediyordu. Ancak, iÅŸin tabiatında güçlük vardı. Yani, anlaÅŸmayı engelleyen husus, mübadele meselesinin tabiatından geliyordu. Mübadele meselesinin güçlüğü, büyük nüfus kitlelerinin yerlerinden oynatılmasındadır. Büyük bir nüfus kitlesi Türkiye'nin her tarafından Yunanistan'a ve yine büyük bir nüfus kitlesi Yunanistan'ın her tarafından Türkiye'ye karşılıklı olarak mübadele edilmiÅŸtir. Yunanistan'a gidenler esasen daha evvel gitmiÅŸlerdir. Bunun, mübadeleyi kolaylaÅŸtıran tarafı ve güçleÅŸtiren tarafı olmuÅŸtur. KolaylaÅŸtıran tarafı muharebenin bitmesi ile beraber Türkiye'den Yunanistan'a hicret meselesinin, daha mütareke olmadan fiilen ve emrivaki halinde gerçekleÅŸmesidir. fakat mübadelenin ÅŸahsi haklara, emlake ve tatbik bölgelerine taalluk eden meseleleri olduÄŸu gibi duruyor. Müeyyidesi de Yunanlıların elinde. İşin güç tarafı da bu. Yunanlıların elinde askeri bir müeyyide, bir muharebe tehdidi ve tazyiki vasıtası yoktur. Ama Yunanistan'dan Türkiye'ye gelecek, mübadeleye tabi Türklere taalluk (iliÅŸkin) eden bütün haklar Yunanlıların elinde tabii bir müeyyide vaziyetinde bulunuyordu.  Mübadele Meselesi  Lozan'da Mösyö Venizelos ile görüştüğümüz zaman, görüş birliÄŸi halinde bulunduÄŸumuzu anlamıştık. Sulhu yapmak istiyoruz. Siyasi ve stratejik ihtiyaçlar bundan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında iyi ve yakın münasebetlerin kurulmasını istiyor. Venizelos görüşmelerimizde, hiçbir zaman Türkiye ile bozuÅŸmak ve yeniden bir muharebeye girmek istemediÄŸini ciddi olarak, samimi olarak teyit etmiÅŸtir (gerçekleÅŸtirmiÅŸtir). Benim anladığıma göre bunu ideal bakımdan da istemiyordu. Çünkü Venizelos, gençliÄŸinden beri, Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun parçalanmasında, büyük bir nüfus topluluÄŸu sebebiyle tabiatıyla büyük hisse alacağını ideal olarak daima hatırında tutmuÅŸ ve Venizelos'un görüşüne göre takip olunan bu politika tamamıyla akim kalmış, iflas etmiÅŸtir. Åžimdi Türkiye ile münasebetleri yeni ÅŸartlara göre tanzim etmek lazımdır, kanaatinde bulunuyordu. Benimle görüşmelerinde, benim zihniyetimden, Türkiye'nin zihniyetine ve istidadına intikal etmeye çalışarak, iki memleket arasında ciddi bir dostluk kurmaya imkân var mıdır, bunu keÅŸfetmeye çalışır ve bana hep bunu sorardı. Ben de kendisine derdim ki, ''Görüyorsunuz, biz Yunanistan ile iyi münasebet kurmak istiyoruz. Ameli olarak karşısında bulunacağımız ilk ve esaslı mani, benim gördüğüme göre, mübadele meselesidir. Bizdekiler gitmiÅŸtir, sizdekiler gelecektir. Bunlar adaletle muamele görürse, iyi münasebetler, ciddi bir engele uÄŸramaksızın kapıları açmış olur.'' Hadiseler, benim Lozan'da tahmin ettiÄŸim gibi geliÅŸti. Yunanistan ile münasebetlerimizin düzelmesine daima mübadele mevzuundaki ihtilaflar engel teÅŸkil etti ve bu hal 1930'a kadar sürdü. Lozan'da Yunanlılarla bir mübadele mukavelesi imza ettik. Karşılıklı olarak mübadele yapacağız. Åžu farkla ki, bizden gidecek olanlar gitmiÅŸler, birtakım iliÅŸkileri kalmış. Kalmış olanlardan daha kimler gidecek ve kimler gitmeyecek, bunun tespitine çalışılıyor. Mübadele mukavelesine göre, İstanbul'daki Rumlarla, Garbi Trakya'daki Türkler mübadeleye tabi tutulmayacaklardır. İlk ihtilaf, İstanbul'da oturup da mübadeleye tabi tutulmayacak olan Rumların tespitinde çıktı. Mukaveleye göre, 1912 kanunu ile tespit edilmiÅŸ İstanbul belediye sınırları içinde 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleÅŸmiÅŸ Rumlar gitmeyeceklerdi. ''YerleÅŸmiÅŸ olma'', yani ''etabli'' tabiri üzerinde mutabık kalamadık. Yunanistan, mümkün olduÄŸu kadar çok sayıda Rumun İstanbul ve çevresinde bırakılmasını istiyordu. Lahey Adalet Divanı'ndan ''etabli'' üzerinde iÅŸtiÅŸari mütalaa (görüş) alındı. Mesele bununla da çözülemedi.  Türkler Hicrete Mecbur Bırakıldı  İstanbul'da Rumlar var. Dışarıdan gelmiÅŸler, burada oturuyorlar. Bunlar nasıl ayıklanacak? Mübadele mukavelesinin hangi hükümleri, onları İstanbul'da oturdukları halde mübadeleye tabi tutacak veya tutmayacak? Yunanistan'daki Türkler için böyle bir ihtilaf yok. Orada, yalnız Garbi Trakya'da oturanlar mübadeleye tabi deÄŸiller. Fakat ihtilaf olunca, Garbi Trakyalı deÄŸildir, gidecektir, denebilir. Ama Garbi Trakya Türkleri için ''etabli'' tabiri bir mesele olacak kadar önemli deÄŸildir. Önemli olan, İstanbul Rumları idi. Nitekim mübadele meselesi, bu yüzden çıkan ihtilaflar sebebiyle 1930'a kadar sürmüştür. ''Etabli'' yani ''yerleÅŸmiÅŸ'' ne demektir? İhtilaf bu yüzden çıktı. Lahey Hakem Mahkemesi'ne gidildi, mütalaa alındı. Bunlar tatbik edilirken yeni ihtilaflar çıktı. İhtilaflar devam ederken, Yunanistan'da, Garbi Trakya Türklerine fena muamele yapılmaya baÅŸlandı. Birçok Türk hicrete mecbur bırakıldı. Bir ara Yunan hükümeti, Yunanistan'daki Türklerin mallarına el koydu. Biz mukabelede bulunduk. Zaman zaman iki hükümet arasındaki münasebetler gergin safhalara girdi. Meselelerin biri halledilirken, bir baÅŸkası çıkıyordu. Bunlardan hatırımda kalan en mühimi patrik meselesidir. Patrik meselesinin büyük münakaÅŸası olmuÅŸtur. Konstantin AraboÄŸlu isminde bir Rum, patrik tayin edilmiÅŸti. Halbuki yeni patrik mübadeleye tabi idi. İstanbul'da yerleÅŸmiÅŸ ve mübadele mukavelesine göre kalması gereken Rumlardan deÄŸildi. Mübadeleye tabi olan mıntıka halkındandı. Bunun için biz, yeni patriÄŸin mübadeleye tabi olduÄŸunu söylüyorduk. Yunanistan, patriÄŸin mübadeleye tabi olmadığını söylüyordu. Bunun için de Lahey Mahkemesi'ne müracaat edilerek, hüküm alınmaya çalışıldı. Biz yetkisizlik meselesini ileri sürerek buna mani olduk. Muhtelit mübadele komisyonu bizim iddiamızı esas alarak kabul ediyordu, fakat komisyonun bizden olmayan üyeleri mukavelenin bu hususla ilgili hükmünün yalnız patrik için uygulanmayacağı fikrini savunuyorlardı. Patrik, Anadolu'dan mübadeleye tabi bölgeden olduÄŸu halde, kalır veya kalmaz. Bir kiÅŸidir. Bugün ehemmiyetli bir mesele gibi görülmeyebilir. Ama o gün, mübadelenin tatbiki sırasında, patrikin vaziyeti üzerinde istisnai bir muamele yapmanın, gelecek zamanlar için nasıl bir örnek olarak kalacağını tahmin etmeye imkân yoktu. Bütün bu meselelerin tarihten gelen büyük ihtilaflara ve çatışmalara sebep olduÄŸu bilindiÄŸi için, tatbikatın ilk günlerinde, herkes, muahede hükümlerine ciddi bir surette baÄŸlı kalmak için dikkatliydi. Bu dikkatli olma ve özel bir hassasiyet gösterme hali, iÅŸleri güçleÅŸtiren unsurlardı.  Dostluk Arzusu ÇekiÅŸmelere Hâkim Oldu  Mübadele meselesinin iyi niyetle çözülmesi 1930'a kadar sürdü ve ciddi bir dostluk arzusu bütün çekiÅŸmelere hâkim olduÄŸu için neticelendi. İhtilaflı devrede Mösyö Venizelos, iki memleket arasında ciddi bir sulh teessüs etmesi için bizim gayretlerimize samimi bir arzu ile karşılık vererek çalışmıştır. Venizelos'u, iktidardan ayrılıncaya kadar da dostluk kanaatinde samimi buldum. Mübadele meseleleri, Ankara'da 10 Haziran 1930'da imzalanan anlaÅŸma ile halledildi. Daha Lozan'da iken Yunanistan ile Türkiye arasında iyi münasebetler kurulmasında önümüze çıkacak ilk engelin mübadele olduÄŸu hakkında, bunu iyi halledersek dostluk yolu açılabilir diye tecrübeye müstenit olmaksızın saÄŸduyu ile yaptığım tahmin, benim zannettiÄŸimden daha güç ve daha uzun bir devrede neticeye varabildi. Lozan'da, Venizelos'a, dostluk kapılarının açılması, mübadele meselesini iyi halletmekte göstereceÄŸimiz karşılıklı anlayışa ve kabiliyete baÄŸlıdır, demiÅŸtim. Ama, bunun altı sene süreceÄŸini ve bu kadar yorgunluk vereceÄŸini tahmin etmemiÅŸtim.   VENİZELOS ANKARA'YA GELDİ  Uzun Süren Düşmanlık  Mübadele anlaÅŸmasının Ankara'da imzaladığı gün Venizelos'a bir mektup göndererek, kendisini Ankara'ya davet ettim. 1930 Ekimi'nde Mösyö Venizelos, Türkiye ile Yunanistan arasındaki düşmanlığı, uzun süren son devrinde temsil etmiÅŸ olan insandı. Yunan ideallerini temsil ediyordu. Girit'te baÅŸladığı mücadeleleri muhtelif vesilelerle anlatmışımdır. Burada tekrarlamayacağım. Åžunu söylemek istiyorum ki, bütün siyaset âleminde ve bizzat Yunanistan'da, Venizelos'un Türkiye'yi ziyareti, tarihi bir hadise sayılmıştır. Hatırlarım, Venizelos'un buraya geldiÄŸi günlerde Macar BaÅŸvekili de Ankara'daydı. İkisini beraber ağırladık. Macar BaÅŸvekili daha evvel gitti. Macar BaÅŸvekili'nin bu Ankara ziyareti, hemen pek bahsolunmadan geçti. Halbuki çok deÄŸerli bir insandı. Kendisi de iÅŸin farkındaydı. Ankara'da bir defa bana, kendisine gösterilen ilginin azlığını, kibar ve ciddi bir ÅŸekilde, yarı ÅŸikâyet eder tarzda anlattı. ''Venizelos'un ziyareti tarihi bir hadisedir. Anladık. Ama ben de buraya resmen ziyarete geldim. Bir devlet ziyareti yapmak üzere buradayım. Onun muamelesini isterim'', diyordu. Bu tarzda bir ÅŸikâyeti, politika dilinde ilk defa ondan iÅŸittim ve ona istediÄŸi muameleyi göstermek için özel bir dikkat sarf ettim. Yunanistan ile aramızda münasebetlerin düzelmesi zamanlarında İtalya'nın özel bir tutumu vardı. İtalya, Türkiye-Yunanistan münasebetlerinin düzelmesini istiyordu. Bu devirde, yani 1930'larda, İtalya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile ayrı bir blok yapmak ve kendisi bu bloka sahip çıkarak onunla Avrupa içinde siyaset yapmak niyetindeydi. Yani İngiltere ve Fransa'ya karşı kuvvetli bulunmak istiyordu. Bilhassa Fransa'ya karşı. Fransa Birinci Cihan Harbi'nden sonra Avrupa siyasetine, "Küçük İtilaf" denilen bir grup ile çıkmıştır. Bu "Küçük İtilaf" da Romanya, Yugoslavya ve Çekoslovakya vardı. Ve ''Küçük İtilaf'' yolu ile Balkanlar'da Fransız nüfuzu hâkim bulunuyordu. İtalya da, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile birleÅŸerek kendisine yakın bir grupla Balkanlar'da tesir yapmak istiyordu. Tabii sonra Hitler'in zuhuru ile İtalya politikasında yeni istikametler inkiÅŸaf etti. İtalya'dan burada bahsediÅŸim, Türk-Yunan iliÅŸkilerinin düzelmesindeki olumlu tutumu ve Venizelos'un Ankara'yı ziyareti münasebetiyledir. Venizelos burada Atatürk ile görüştü. Atatürk'ün Türk-Yunan münasebetlerinin düzelmesinde ve dostluk tesisinde ne kadar samimi bir kanaate sahip olduÄŸunu yakından gördü. Kendisindeki dostluk fikri kuvvetlenmiÅŸ olarak, memnun bir halde, cesaretle gitti. Venizelos'un Ankara'yı ziyareti vesilesiyle dostluk antlaÅŸması, tarafsızlık antlaÅŸması, uzlaÅŸma ve hakem antlaÅŸması olmak üzere üç antlaÅŸma imzalandı. Ayrıca deniz kuvvetlerinin tahdidi hakkında bir protokol yapıldı. İkamet, ticaret ve seyrisefain sözleÅŸmesi imzalandı. Hulasa bu ziyaret, iki memleket arasındaki dostluk bakımından son derece istifadeli bir ziyaret oldu. Venizelos'un, tarihi bir hadise olan bu ziyaretten ayrılışı sırasında, yakın olayların halk arasındaki tesirlerinden ÅŸikâyet ettiÄŸini iÅŸitmiÅŸimdir. Bunu bizim arkadaÅŸlara söylemiÅŸ. Dostluk tesis etmek için idare edenlerin gayretleri ve halkta bütün geçmiÅŸ olayları unutmaya çalışan bir arzu bulunduÄŸu Venizelos'un dikkatinden kaçmamıştı. Bunu deÄŸerlendirmiÅŸ olduÄŸunu zannediyorum. Yani biz idare edenlerdeki dostluk gayretini, halkın soÄŸuk karşıladığı intibaı var. Bizim arkadaÅŸların bana naklettiÄŸine göre, arzu ettiÄŸi harareti görmediÄŸinden ÅŸikâyet etmiÅŸ. Bizimkiler de nazik bir surette, ''Çok çektiler'' diye ikaz etmiÅŸler.  Yunanistan'a Gidiyorum  Ertesi sene, 1931'de, yine sonbaharda ben bu ziyareti iade ettim. Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey'le beraber oraya gittik. Yunanistan siyasi gösteriÅŸlerde çok canlı bir hayat geçirmeye alışmıştır. Dostluk göstermek istediÄŸi vakit onu fazlasıyla göstermek kabiliyetindedir. Beni çok iyi karşıladılar. Bende de, Yunanistan'a gittiÄŸim zaman halktan nasıl bir karşılık göreceÄŸim şüphesi vardı. Bu devirde Yunanistan'da cumhuriyet ve krallık münakaÅŸası baÅŸlamıştı. Rejim, cumhuriyet rejimi. Cumhuriyet, Yunanistan'da devam edebilecek mi, edemeyecek mi? Bunun münakaÅŸası vardı. Bu münakaÅŸa bizde de vardı. Fakat, bizde pekâlâ devam ediyor kanaati ile Yunanistan'da da devam edebileceÄŸini zannediyordum ve oraya bu düşünce ile gitmiÅŸtim. Halbuki görünce anladım ki, Yunanistan'ın krallıkla idare olunabileceÄŸi kanaati orada çok daha yaygın ve derin bir haldedir. Yunanistan, kurulduÄŸu zaman krallık olarak kurulmuÅŸ ve krallık müessesesinden, gerek iç sükûnette, gerek enternasyonal münasebetlerde çok istifade etmiÅŸtir. DeÄŸerli krallar gelmiÅŸ geçmiÅŸ. Bunun için krallığın Yunanistan'da itibarı vardı. Venizelos ihtilali zamanında bu itibar sarsılmış. Bilhassa maÄŸlubiyeti Kral Konstantin'e, onun kumandanlığına ve onun idaresine baÄŸladıkları ve büyük Yunan idealizmi kral zamanında, kral eliyle söndüğü için, cumhuriyet rejimini seçmiÅŸler. Fakat bütün bu menfi görünüşün izahını süratle bulmuÅŸlar ve krallık münakaÅŸası tekrar hararetli bir ÅŸekilde uyanmış. Ben Yunanistan'a o devirde gittim. Yunanistan'a gittiÄŸimin ertesi günü bizim sefaretten o gün çıkan gazeteleri bana getirdikleri zaman hayretler içinde kaldım. Yunan gazetelerinin o gün önemle bahsettikleri mevzu, Türk-Yunan münasebetleri idi. Benim seyahatim sebebiyle bunu tabii karşılamak lazım. Fakat hayret ettiÄŸim husus meselenin takdim tarzından geliyordu. Yunan gazetelerine göre, Türk-Yunan münasebetleri düzelmiÅŸtir; muhacirler, herkes yerli yerine dönecektir. Gazeteler açıktan açığa bu ümidi ve bu havayı veriyorlardı. Bunları görünce, tahmin etmediÄŸim bir netice olarak çok ÅŸaşırdım. Halbuki, münasebetlerimizde, ziyaretlerde, Yunan Hükümetiyle ÅŸu gerçeÄŸi göz önünde tutmaktan hiç geri kalmamıştık: Münasabetlerimizin temeli mübadeleye dayanmaktadır. Yeni münasebet, yeni devir, teessüs eden bu nizam üzerinde kurulmuÅŸtur. Öyle kurulacak ve bu yolda inkiÅŸaf edecektir. Bu esaslar üzerinde mutabakatımızı her vesile ile tekrar eder ve teyit ettirirdik. Yunan gazeteleri elimde olduÄŸu halde ben bunları düşünüyorum. Aradan 15 dakika geçmiÅŸti ki, Venizelos otele geldi. Zaten beni hiçbir gün yalnız bırakmamıştır. Daima beraber dolaÅŸmışızdır. Venizelos ile aramızda tam yirmi yaÅŸ fark vardı. O benden yirmi yaÅŸ büyüktü. Dikkat ederdim, Venizelos münasebetlerimizde bana çok yakın bir ilgi ve siyasi bir yakınlık gösterdiÄŸi kadar, bir ÅŸahsi dostluk ve şefkat göstermeye de çalışırdı. Bilhassa Yunanistan'da bulunduÄŸum bugünlerde, istirahatimin temini, herhangi bir hadiseden, aksi bir olaydan üzüntü duymamam için itina gösterdiÄŸini minnetle hatırlarım. Venizelos'a ''Her Åžey Bozuluyor'' Dedim  Şimdi, bu Yunan gazeteleri ile meÅŸgul olduÄŸum sırada Venizelos, otele yanıma gelince, ilk iÅŸim, ona Yunan gazetelerinden aldığım bu havadisi söylemek oldu. İlk çarpıldığım olay. Gazeteler, ''Her ÅŸey düzeldi, mübadele iÅŸi halledildi, muhacirler tekrar geri dönecek, böyle kararlaÅŸtırılmıştır'' tarzında kampanya açmışlardı. Venizelos ile konuÅŸurken, galiba çarpılmış ve dolgun bir halde olduÄŸum halimden anlaşılıyordu. Mösyö Venizelos, ''Neyin var'', diye sordu. Anlattım. ''Ne olacak? Her ÅŸey temelinden bozuluyor ve tehlikeye giriyor. Bu nasıl ÅŸeydir?'' dedim. Venizelos birkaç cümleyle bütün üzüntülerimi temelinden bertaraf etti: ''Saçma! Böyle ÅŸey olur mu canım, dedi. Şüphe mi ediyorsun? Birtakım gazeteler kendi arzularına, kendi hislerine göre zemini yokluyorlar. Hiçbir kayda baÄŸlı olmaksızın serbest konuÅŸulan, serbest yazılan memlekette bunlar olur. Hiçbir ehemmiyeti yoktur. Bunlara ehemiyet verme.'' Venizelos'un sözlerindeki kesinlik ve hali tavrındaki ciddiyet karşısında, bulunduÄŸum ters vaziyet esasından tesirsiz kaldı; baÅŸka mevzua geçtik. Yunanistan'da ilk ziyaretimi reisicumhura yaptım. Reisicumhur o zaman Mösyö Zaimis idi. Reisicumhur dairesi ÅŸehir içinde. Oraya gittim. Mösyö Venizelos da beraber. Zaimis yaÅŸlı bir zattı. Venizelos'tan yaÅŸlı görünüyordu. Sene 1931. Demek ki ben, 47 yaşındayım. Ve tabii çok canlı bir haldeyim. Venizelos, 67 yaşındaydi ve söz arasında, kendisinin faal olarak siyaset yapacak ve çalışacak bir yaÅŸta olduÄŸundan bahsederek, ''Henüz gencim'' derdi. Gerçekten canlı bir adamdı. Zaimis'e yaptığım ziyaret kısa sürdü. Hiç politika konuÅŸmadık. Karşılıklı iyi münasebetler, saygılı sözler söyledik. Benim iyi dileklerime, devlet reisi karşılık vermekle konuÅŸmayı idare etti. Sonra dikkatimi celbettiler ki, Zaimis, reisicumhur olarak anayasa hükümlerine ve politikada her suretle tarafsız bulunmak kayıtlarına titizlikle ve taassupla riayet etmek tabiatındaymış. Zaten, daha evvel temas ettiÄŸim gibi. Yunanistan o esnada krallık - cumhuriyet münakaÅŸaları içindeydi. Bu meselenin münakaÅŸa konusu olduÄŸu bir zamanda, kendisinin münakaÅŸalar içinde ve ön planda görünmeyi arzu etmediÄŸi anlaşılıyordu. İstemeyerek reisicumhurluÄŸa gelmiÅŸ, politika hayatında özel bir iddiası ve ihtirası olmayan muhterem bir devlet baÅŸkanı halinde görünüyordu.  Balkan Paktı'nın İlk Tohumları  Venizelos bundan sonra beni Atina Belediyesi'ne götürdü. Belediyede beni çok iyi kabul ettiler. Dostluk gösterdiler. İki memleket arasındaki münasebetlerin dostane olmasını hakiki ve ciddi olarak istediklerini söylediler. Çok olgun ve yetiÅŸkin insanlardı. Bu tarzda karşılıklı konuÅŸmalardan sonra, belediyeden ayrıldım. Venizelos bana, ''Dikkat ettin mi, bunlar kralcıdır?'' dedi. Bilmiyordum. ''Hayret ettim, nasıl kralcıdırlar?'' dedim. Mösyö Venizelos, ''Atina Belediyesi kralcıların elindedir'' dedi. Ben merak etmiÅŸtim. Nasıl oluyor, diye sorduÄŸum zaman cevap verdi: ''Bizde oluyor iÅŸte. Seni belediyeye götürürken, kralcıları, kralcı olan politikacıları yakından tanıyıp dinleyesin ve iki memleket arasındaki dostluk münasebetlerinin bütün siyasi çevrelere mal olmuÅŸ bulunduÄŸuna inanasın, istedim.'' Venizelos beni bir gün Atina civarında uzakça bir yere götürdü. Burası bir sayfiye yeriydi.Bir Amerikan ÅŸirketi orada yeni bir teÅŸebbüs almıştı ve inÅŸaat yapıyordu. Yunanlılar bu ÅŸirketten ÅŸikâyet ediyorlardı. Aynı Amerikan ÅŸirketi, bir süre önce Ankara'nın imarı için bize de müracaat etmiÅŸti. Uzun boylu konuÅŸtuktan sonra, bir anlaÅŸmaya varamamıştık. Yunanlılar, bu ÅŸirketle bir anlaÅŸma yapmayışımızın, bizim daha akıllı olduÄŸumuza yeni bir misal teÅŸkil ettiÄŸini, yarı ÅŸaka, yarı ciddi söylüyorlardı. Bunu, Yunanistan seyahatinin latifeli bir olayı olarak hep hatırlarım. Atina'da kaldığım birkaç gün içinde bir futbol maçı seyrettim. Venizelos beni stadyuma götürmüştü. Atina'nın içinde bulunan stadyum çok kalabalıktı. Halk, orada beni, çılgınca dostluk tezahüratı ile kabul etti. Bununla, Yunan halkının, Türkiye BaÅŸvekilini, ne kadar dostluk duyguları ile kabul ettiklerini göstermiÅŸÂ oldular ve hakikaten üzerimde o tesiri yaptı. Bu büyük anfilerle yapılmış olan spor yerinde çok zevkli bir spor sahnesi görmüş oldum.  Balkan Paktı* Meselesi  Yunanistan'da kaldığım müddet esnasında, Türk-Yunan yakınlaÅŸmasından ayrı olarak, bu yakınlaÅŸmanın Balkan devletleri arasında yayılması ve Balkan Paktı meseleleri üzerinde Venizelos ile geniÅŸ temaslarımız, geniÅŸ konuÅŸmalarımız olmuÅŸtur. Balkan Paktı fikri, bu ziyaretler esnasında esaslı olarak vardı. Ve bizi müşterek gayrete sevk eden yeni bir unsur halindeydi. Gerek Venizelos'un Türkiye'yi ziyareti, gerek benim Yunanistan ziyaretimle, hem iki memleket arasındaki dostane iyi münasebetlerin, hem Balkan Paktı ÅŸeklinde daha geniÅŸ bir dostluk havasının teessüsü mesafe almıştır. 1932 yılında Sovyet Rusya'ya bir ziyaret yaptım. Åžimdi bunu anlatacağım. Ruslar benim Yunanistan ziyaretim münasebetiyle, dışarıya bir ziyaret yapacaksam, bunun Moskova'ya kadar uzamasını ehemmiyetle arzu ediyorlardı. Bir baÅŸka yere daha seyahat etmem mevzubahisti. Ruslar, evvela bize gelsin, diyerek ısrar ettiler. Nihayet 1932'de Nisan ayında, Rusya'ya gittim.    RUSYA SEYAHATİ  Türkiye - Sovyet Rusya İliÅŸkileri  Ruslarla 1925'ten beri devamlı bir muahede ile birbirimize baÄŸlanmış gibiydik. Münasebetlerimiz 1930'a kadar önemli geliÅŸmeler göstermiÅŸtir. 1925 antlaÅŸması, Rusların ihtilalden sonra takip ettikleri umumi politikanın tabii bir neticesi olarak, bize daha yakın bulunmak arzularından doÄŸmuÅŸtur. Rusya, Batılı devletler tarafından tecrit edilmiÅŸ olmaktan kurtulmak için yakın komÅŸuları ile dostluk münasebeti içinde bulunmak ve Almanya'nın İngiltere ve Fransa'ya yaklaÅŸmasını önlemek istiyordu. Politikasının esası bu idi. Fakat, Fransa ve İngiltere, Almanya'yı da yanlarına alarak, İtalya, Polonya ve Çekoslovakya'nın da içinde bulunduÄŸu Locarno AntlaÅŸması'nı yaptılar. Bu antlaÅŸma, Sovyetler'in takip ettikleri politikaya aykırı idi. Bizim politikamıza da uygun düştüğü için, Locarno AntlaÅŸması'ndan hemen sonra, aralık ayının ortasında, Ruslarla Paris'te özel bir tarafsızlık antlaÅŸması imzaladık. Bu, 1925 antlaÅŸması, Locarno'dan hemen hemen iki hafta sonradır ve ona cevap mahiyetindedir. Sovyetler, ilk zamandan itibaren, Almanya ile diÄŸer devletler arasında yapılan muahedeleri ve yakınlaÅŸma teÅŸebbüslerini daima endiÅŸe ile karşılamışlardır. 1925'te bizim muahedemizle ona cevap vermek istediler. Sovyetlerle münasebetimizin emniyet üzerinde bulunması ve araya bir şüphe girmeksizin devam etmesi, bizim için ilk günden beri önemli bir dikkat mevzuu olmuÅŸtur. Bu bakımdan 1925 tarafsızlık muahedesi, bizim politikamıza da uygun düşüyordu. Gerçi Musul ihtilafı esnasında uÄŸradığımız güçlüklerde Sovyetlerin fiili bir yardımı söz konusu deÄŸildi; ama siyasi olarak Cemiyeti Akvam Meclisi'nde ve komisyonlarında Musul meselesi müzakereleri ve münakaÅŸaları devam ederken, Sovyetler bize manen destek olmuÅŸlardır. Biz Sovyetlerle yalnız siyasi münasebetlerimizi deÄŸil, iktisadi münasebetlerimizi de geliÅŸtirmek istiyorduk. İki memleket arasındaki ticari münasebetler, Milli Mücadeleden sonra bir hayli artmıştı. Fakat bir aralık, iktisadi ve ticari münasebetlerin geliÅŸmesi aksadı. Sanıyorum, 1926 veya 1927'de, Rusya Türkiye'den ithal edilen mallara bazı tahditler koydu ve münasebetlerimiz bu sebeple bir sarsıntı geçirdi. Bir hayli çetin müzakerelerden sonra 1927 yılında bir ticaret ve seyrisefain muahedesi imzalamaya muvaffak olduk. Bizim Sovyetlerle iktisadi ve ticari iliÅŸkiler kurmaya çalıştığımız bu devirde uÄŸradığımız güçlükler, baÅŸlıca, Sovyetleri'in yeni İktisadi ve ticari sistemlerinden geliyordu. Sovyetler'in yeni iktisadi ve ticari sistemlerinin tatbikatı, kendi içlerinde de olmak üzere, her yerde güçlükle devam ettiÄŸi için, onun tabii sarsıntıları esnasında biz de güçlüğe uÄŸruyorduk. Fakat münasebetlerimiz devam ediyor ve her güçlüğe çare bulmaya çalışıyorduk. İşte nihayet 1927'de bahsettiÄŸim ticaret ve seyrisefain muahedesi imzalanmıştı. 1928'de Cenevre'de bir silahsızlanma konferansı toplanmıştı. Biz bu konferansa davet edilmemiÅŸtik. Fakat Sovyetler'in konferanstaki temsilcisi Litvinof, Türkiye'nin dünya siyasetinde mühim bir rolü olduÄŸundan ve coÄŸrafi durumunun ehemmiyetinden bahsederek, bizim de konferansa çaÄŸrılmamızı teklif etti ve konferans bunu kabul etti.  Silahsızlanma Konferansına Katıldık  Sovyetler'in teklifi üzerine biz Cenevre'de toplanan silahsızlanma konferansına katıldık. Bu konferansta Sovyetler topyekûn bir silahsızlanma teklif ediyordu. Ve biz de bu görüşe katılarak Sovyet tezini destekledik. Daha sonra 1928 yılında yapılan Kellogg Paktı'na da Sovyet Rusya ile beraber katıldık. Cemiyeti Akvam'ın muhtemel bir harbi önlemesinden duyulan şüpheler üzerine, Fransız DışiÅŸleri Bakanı Briand ile Amerika DışiÅŸleri Bakanı Kellogg arasında kararlaÅŸtırılıp, birçok devletin imzaladığı savaşı önleyici bu pakt imzalandıktan bir süre sonra, ortaya atılan Litvinof Protokolü'nü de imzaladık. Kellogg misakının yürürlüğe girmesi gecikir endiÅŸesi ile, Litvinof teÅŸebbüse geçti ve Litvinof Protokolü'nü ortaya çıkardı. Bu protokole göre, Kellogg misakının DoÄŸu Avrupa'da derhal uygulanması için Litvinof'un ileri sürdüğü protokole de iltihak ederek Sovyetlerle beraberlik gösterdik. Garp devletleri ile münasebetlerimiz 1926'dan sonra geliÅŸme istidadı göstermeye baÅŸlamıştı. Gerek bu sebeple, gerek Balkanlar üzerinde teÅŸebbüslere giriÅŸtikçe, Sovyet Rusya'nın da Türkiye üzerindeki dikkati artmaya baÅŸlamıştı. Bizim Batı ile münasebetlerimizi düzeltmek hususundaki çalışmalarımız, Sovyet Rusya'da şüpheler uyandırmaktan geri kalmıyordu. İşte bu ÅŸartlar içinde ısrarla Rusya'ya davet edildim ve 1932'de Moskova ziyaretini yaptım.  Rusların Israrı  O esnada bir baÅŸka yere daha seyahatim mevzubahisti. Gitmeyi düşünüyordum. Ruslar acele ettiler, evvela bize gelsin, diye ısrarda bulundular. Bir Türk vapuru ile Odesa'ya hareket ettik. Bayan İnönüyü de götürüyorum. Bu seyahat baÅŸlarken benim için bir talihsizlik oldu. Bayan İnönü, Odesa'dan hareketimizden itibaren ÅŸiddetli bir safrakesesi iltihabından hastalandı. Ruslar ilgi gösterdiler. Refakatimize çok deÄŸerli doktorlar tayin ettiler. Bu doktorlar seyahat boyunca bize yardımcı ve Bayan İnönü'nün sıhhatini gözetleyici bir rolde oldular. Avdet edinceye kadar da yanımızdan ayrılmadılar ve dönüşte bizi İstanbul'a kadar getirdiler. Kendilerine çok müteÅŸekkir olmuÅŸtuk.  Görüşmeler  Moskova'da bizi büyük bir törenle karşıladılar. Molotof, Litvinof, hepsi karşılayıcılar arasında bulunuyordu. Resmi protokolde hiçbir eksiklik yoktu. Bize çok itibar ettiler. Rusya seyahatinde muhtelif toplantılar ve mülakatlar yapılmıştır. İlk önemli temas, Kremlin'de Stalin ile ve Sovyet Hükümetiyle toptan mülakat olarak baÅŸlamıştır. Kremlin'e gittik. Müzakere için kararlaÅŸtırılan zamanda bizi Kremlin'in balkonuna aldıklarını hatırlarım. Rusya'nın, Ankara Sefiri Suriç yanımızda bulunuyordu. Türkiye'den Suriç ile beraber gelmiÅŸtik. Hükümet içeride içtima halindedir, sizin kabulünüz belki bir iki dakika gecikecektir, diye bizi balkona aldılar. BekleyeceÄŸimiz için özür dilediler. Bir aralık Stalin yanıma geldi: ''İçeride acele bir iÅŸimiz var, onu konuÅŸuyoruz. ÅŸimdi bitecek. Ondan sonra beraber toplanacağız. Çok isterdim, bizim toplantımızı salonun bir köşesinden görebilseydin. Benim için her ÅŸeyi söylerler. Diktatör, falan derler. Toplantımızda bulunman mümkün olsaydı da ne halde çalışıyoruz, onu gözünle görüp bir fikir edinseydin'' dedi.  Nezaket Gösterisi  Stalin böyle bir ÅŸaka yaptıktan sonra, tekrar gitti ve iki üç dakika sonra, buyurun, dediler ve içeri girdik. Bizi çok büyük bir nezaketle kabul ettikten sonra, doÄŸrudan doÄŸruya bir hükümet toplantısı gibi görünen bu özel toplantıya katıldık. Stalin oturmam için bana masanın riyaset yerini gösterdi. Oturdum. Dikkat ettim, sağımda, solumda bizim arkadaÅŸlar var. Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey ile Moskova'daki sefirimiz Hüseyin Ragıp Bey, bunlar iki yanımda oturuyorlar. Masanın etrafındaki diÄŸer koltuklarda Molotof var, Litvinof var, onların Ankara Sefiri Suriç ve daha bir iki vekil var. Stalin, beni riyaset yerine oturtmak gibi büyük bir nezaket gösterdikten sonra, kendisi ayakta dolaÅŸarak müzakereyi idare etmeye baÅŸladı. İki memleket arasındaki münasebetlerden hararetle bahsolunuyor. Biz Türkçe konuÅŸuyoruz. Onlar Rusça konuÅŸuyorlar. Aramızda kuvvetli tercümanlar var. Ben, bazen, mecbur oldukça Fransızca konuÅŸuyorum. Onların içinde çok güzel Fransızca bilen insanlar var. Ruslar, yabancı dil öğrenmekte ve yabancı dili, o dilin insanları kadar fasih (düzgün) ve aynı aksanla telaffuz etmekte özel bir istidat sahibidirler. Ruslar hem bildikleri yabancı dili iyi bilirler, iyi öğrenmiÅŸ olurlar, hem aynı milletin ferdi imiÅŸ gibi o dilin aksanı ile konuÅŸurlar. Yani yabancı dile çok kabiliyetlidirler. Bu ilk müzakerede Türkiye'ye yapılacak iktisadi yardım, ticari münasebetler ve bir istikraz (borçlanma) meselesi esas olarak konulmuÅŸtur.  Sıkıntı İçindeydiler  Rusya'ya yaptığım bu seyahatin Sovyet Rusya'nın iktisaden çok sıkıntı çekmekte olduÄŸu bir zamana rast geldiÄŸini, Mosokva'ya gider gitmez fark ettik. Bu sıkıntıları, bütün hallerinden anlaşılıyordu. Rusya, daha ihtilal yıllarında iktisadi bakımdan büyük zorluklar içine düşmüştü. Bunun üzerine Lenin, ''NEP'' denilen yeni bir iktisat politikası uygulamaya baÅŸlamıştı. ''Yeni İktisadi Politika'' manasına gelen ''NEP'' sistemi, biz Rusya'ya gittiÄŸimiz zaman, henüz terk edilmiÅŸti. Lenin'in ölümü, iktisadi vaziyetin girmiÅŸ olduÄŸu çıkmaza baÄŸlanıyordu. Bu çıkmazdan dolayı içine düşülen büyük bunalımın tesirleri ile Lenin'in hastalandığı ve öldüğü kanaati vardı. Lenin'in ölümünden sonraki yıllarda vaziyet çok ıslah edilmiÅŸti. Ruslarla yaptığım ilk görüşmelerde bana, Lenin öldükten sonra Rusya'nın, içinde bulunduÄŸu güçlüklerden çıkmak için gösterdiÄŸi gayretlerin müspet netice verdiÄŸini her vesile ile anlatırlardı. Ve Lenin saÄŸ olsaydı, bugünkü vaziyeti görerek ÅŸaşılacak kadar ilerleme kaydettiÄŸimizi anlayacaktı, derlerdi. Bütün bunları konuÅŸurken, Lenin'i suçlamak şöyle dursun aksine ondan hürmetle bahseder ve kendisinin, milletin ıstıraplarından fevkalade teessüre kapılarak hasta olduÄŸu manasını çıkartmak isterlerdi.  Müzakereler Sonuçlanıyor  Kremlin'de yaptığımız ilk toplantıda bize yardım etmek imkânı olduÄŸunu söylediler. Azami kolaylığı gösterecekleri anlaşılıyordu. Daha evvel görüşmeler yapılmıştı. Sekiz milyon dolarlık altın deÄŸerinde bir ikraz yapmayı kabul ediyorlardı. Stalin ayakta dolaÅŸarak müzakerelerin seyrini takip ediyor. Lüzum gördükçe müdahalede bulunuyor. Evvela faiz meselesi açıldı. Faiz istemiyorlar. Sıra vadenin tayinine geldi. 20 sene vade ile müsavi taksitler halinde ödeyeceÄŸiz. Bu karara baÄŸlandı. Borcun ödenmesinin para olarak deÄŸil, mal olarak karşılanmasında mutabık kaldık. Bu sekiz milyon dolarlık istikrazın bütün ÅŸartlarında mutabık olduk. ''Mal olarak ne alacaksınız ne alırsınız?'' dedim. Bunu da tespit ettik. Kendilerine çok teÅŸekkür ettim. İlk müzakereler böyle en müsait ÅŸartlarla müspet bir ÅŸekilde neticelendi. Bu tarzda bir dostluk havası içinde ayrıldık.  Stalin'le Görüşmelerimiz Sürüyor  Kredi müzakereleri ile ilk görüşme bitti ve Stalin'le sonra müteaddit görüşmelerimiz oldu. Rusya'dan dönüşte, Ankara'daki İngiliz sefirine, 8 milyon dolar kredi aldığımızı ve ÅŸartlarını bir konuÅŸma esnasında anlattığım zaman, sefir, ''müstesna bir ÅŸey'' demiÅŸti. Moskova'da bize çok ikram ediyorlar ve gezdiriyorlar. Ruslar, zaten çok ikramcı bir millettir. Misafirlerine tasavvur olunamayacak ÅŸekilde ikram ederler. Kaldığımız otelde bize de çok ikramda bulundular. Tiyatroya, operaya götürdüler. Rus balesini seyrettik. Yüksek idareciler bizimle hep beraber bulunuyorlar. Birinde Stalin ile beraberdik. Ben bir aralık balkonda dururken, Stalin yanıma geldi. KonuÅŸtuk. Bu konuÅŸmamız, bana gösterdikleri bir fabrika üzerinde oldu. Onu ileride anlatacağım. Bundan sonra Stalin'le önemli bir konuÅŸma kendi evinde olmuÅŸtur. Åžehrin dışında bir villası vardı. Otelden bizi aldılar, arabayla oraya götürdüler. Stalin önde ÅŸoförün yanında oturuyordu. Ben ve Molotof arkadayız. Emniyet tertipleri içinde gittik. Stalin'in evinde, bir masa etrafında görüştük; yemek yedik ve sonra döndük.  Sözü, Balkan Paktına Getirdim  Görüşme esnasında, Garp âlemi ile münasebetlerimizden bahsolunuyor. Ben, Yunanlılarla olan münasebetlerimizi anlattım. Sözü Balkan Paktı'na getirerek ÅŸunları söyledim: ''Balkanlarda bir pakt yapmayı düşündük. Bunun için toplantılar yaptık. Balkan devletleriyle bir pakt etrafında toplanarak, Balkan dışı devletlerle münasebetler bakımından, bu bölgeyi kendi ölçümüzde bir emniyete kavuÅŸturmak için müşterek çalışmanın faydası olacaktır. Bu tertipte, bizim Rusya ile olan münasebetlerimiz daima mahfuz tutulacaktır. Bizim iÅŸtirakimiz bulunan Balkan Paktı'nın Rusya aleyhine iÅŸlemesi ihtimali ihtirazi kayda baÄŸlanacaktır.'' Balkan Paktı yapmak için temaslarımızda, Rusya kuÅŸku gösterir ve daima itirazda bulunurdu. İkna etmek için güçlük çekerdik. Bu sebeple, doÄŸrudan doÄŸruya Stalin, Molotof ve Litvinof'un bulunduÄŸu bir yerde meseleyi konuÅŸarak âti (gelecek) için vesvese ihtimalini ortadan kaldırmak istiyordum. Uzun boylu anlatım.  Stalin, Müdahale Ediyor  Rus sefiri Suriç de orada. Suriç Ankara'da iken, Balkan Paktı çalışmalarına itiraz eder, ''Oyun yapacaklardır, birçok, mahzurlar çıkacaktır'', tarzında mütalaalar beyan ederdi. Ben cevap vermeye çalışırdım. Stalin'in evindeki bu konuÅŸmada, ben anlatırken Suriç sözlerime yine itiraz ediyordu. Aramızdaki karşılıklı konuÅŸmalar esnasında Stalin müdahale etti, ''haklısınız'' dedi ve nihayet münakaÅŸa kesildi. Bizim sefirimiz Hüseyin Ragıp Bey, Rusça öğrenmiÅŸti. Onun bana anlattığına göre Stalin müdahale edip Suriç'i susturduktan sonra ona, ''Canım, adam doÄŸru söylüyor, sözünü neden kesiyorsun?'' demiÅŸ. Konu deÄŸiÅŸti, baÅŸka meselelere geçtik. Oradan, dış politika üzerinde birbirimizin tutumundan emniyet hasıl eden bir zihniyetle ayrıldık. Stalin'in evinde sabahtan akÅŸama kadar yenildi, içildi. Politika konuÅŸuldu. Güzel bir gün geçirdik. Hanımını ve kızı Svetlena'yı gördüm. Svetlena ufak bir çocuktu. Anası kibar bir hanım. Onunla da konuÅŸtuk. Stalin ile diÄŸer bir konuÅŸmam yine Kremlin'de oldu. Beraber yemek yedik. Reisicumhur da vardı. Beni yanına oturtmuÅŸlardı. Yemek esnasında görüşmeler bir ara resmi ÅŸekilden sohbet ÅŸekline girdi. Stalin bana sordu: ''Bu serbest fırka hareketi neydi? Ben anlayamadım. Nasıl yaptınız? Nasıl yapabilirsiniz?'' dedi. Ben bunun münakaÅŸasına girmek istemedim. Bize mahsus bir ÅŸeydir, ben size sonra anlatırım, dedim ve kısa kestim.  Stalin KonuÅŸurken Litvinof Ölecekti  Stalin bu sohbetimizde kendi hallerinden bahsetmeye baÅŸladı: ''Biz burada bulunanlar, Kalinin, Molotof, Litvinof, ben, hepimiz ihtilalden evvel zaman zaman hapiste, zaman zaman sürgünde vakit geçirdik. Bizim içimizden, memleket dışında bulunmasına müsaade ettiÄŸimiz tek insan Lenin'dir. Onun emniyette bulunması lazımdı ve parti, kendisinin dışarı gitmesine ve orada çalışmasına karar verdi. Fakat ihtilale kadar dışarıda kalan baÅŸkaları da var. Mesela Litvinof da dışarıdaydı emniyet içinde bulunuyordu ve oradan bize akıl veriyordu. Ama onlar bizim müsaademizle gitmiÅŸ deÄŸillerdi'' dedi Stalin bunları söylerken, Litvinof'a dikkat ettim, adam neredeyse ölecekti. Stalin ile yemek yerken yaptığımız sohbette daha birçok ÅŸeyler konuÅŸuldu. Stalin teklifsiz konuÅŸuyordu. Bir aralık Troçki'den bahsetti. Troçki'yi nasıl tanıyorsun, diye bana sordu. Fazla bir tanımam yoktur, dedim. Bunun üzerine Troçki'yi Enver PaÅŸa ile mukayese etti. Troçki de, Enver PaÅŸa gibi fantezisttir, dedi. Bunlar birtakım hayal içinde ölçü bilmeyen insanlardır, diyerek hükmünü baÄŸladı. KonuÅŸmalarımız umumi olarak bu hava içinde devam ediyor ve Stalin bana çok yakınlık gösteriyordu. Stalin, İngiltere'ye çok kızıyor, açıktan düşmanlık gösteriyordu. Åžu sözlerini hatırlarım: ''İngiltere neden dünya hâkimiyeti iddiasındadır? Nesine güvenerek dünya üzerinde hâkimiyet iddia ediyor?'' Stalin'in zihnen İngiltere ile çok meÅŸgul olduÄŸu ve İngilizlere karşı büyük bir düşmanlık duygusu beslediÄŸi anlaşılıyordu. Moskova'da bizi gezdirirken bir otomobil fabrikasına götürmüşlerdi. Muazzam bir fabrikaydı. Efsane manasıyla, bir ucundan ham çelik girecek öbür ucundan otomobil çıkacak. Böyle bir ÅŸey. Fabrika bir mahalle içinde kurulmuÅŸtu. GezdiÄŸim zaman benim üzerimde çok iyi tesir yaptı. Stalin, tiyatroda görüşürken bana, fabrika hakkındaki intibalarımı sordu. Belli ki, üzerimde yaptığı tesiri merak ediyordu. Nasıl buldun, dedi ve ilave etti: ''Kaça mal olduÄŸunu tahmin edersin?'' Ben bir fikrim olmadığını, tahmin yapamayacağımı söyledim. Yanılmıyorsam 8 milyon altın sterline mal olmuÅŸ, onu söyledi. O zamanki ölçülere göre bu muazzam bir paraydı. Çok masraf, dedim. Tasdik etti. Kendisine sordum: ''Neden bu kadar pahalıya mal oldu?'' dedim. Bir an durdu: ''Cehaletten'' dedi. ''Nasıl cehaletten?'' diye sordum. Anlatmaya baÅŸladı: ''Efendim dedi, fabrika gördüğün yerde mahalle içinde kurulacak. Plan yaptık. Plana göre fabrika ÅŸu hudut içine sığacaktır, dediler. Fabrikanın mütemmimi olarak baÅŸka binalar da bulunacak. O binaları da yaptık. Mühendisler her tarafını ölçtüler, biçtiler, ona göre iki taraflı inÅŸaat yapıyoruz. İnÅŸaat bittikten sonra, fabrika buraya sığmıyor, dediler. Yıkmaya mecbur olduk. Tekrar yaptık. Birçok ÅŸey için iki kat masraf ettik. Bunun cehaletten baÅŸka bir manası var mı?'' Stalin'in bunları söylerken kimseyi kötülemek maksadını takip ettiÄŸi farz olunamaz. Böyle büyük iÅŸlerin tam isabetle yapılabilmesi için lazım olan tercübe zaruri olarak geçiriliyor. İşin başında insan bir tecrübe devrinden geçiyor. Bana bunu söylemek istiyordu. Stalin ile görüşürken, merak ettiÄŸim bir hususu sordum. Rusya'ya giderken benim merak ettiÄŸim ÅŸeylerden birisi, planı nasıl tatbik ediyorlar ve planın parasını nasıl buluyorlar? Bunu öğrenmek istiyordum. Stalin'e parayı nereden bulduklarını sordum. ''Ne parası, nasıl para'' dedi. ''Plan için. 5 senelik bir plan yapıyorsunuz. Bunun mali kaynağı nereden saÄŸlanıyor'' dedim. Rusların o devirde dış âlemden istikrazlar bile yaptıklarını biliyordum. Fakat sırf dış istikrazla bir planın yürütüleceÄŸine ihtimal vermiyordum. Stalin dedi ki: ''Canım bu da bir mesele mi? Varidat bulmak bir mesele deÄŸildir. Herhangi bir ihtiyaç maddesine bir kapik zam yapacak olsan, bizde milyarlar toplanır.'' Stalin bunları söylemekle bana, istifade edecek bir ÅŸey vermemiÅŸti. Ama, ''Ben seni plan dairesi ile görüştüreyim'' dedi.  ''Parayı Nereden Buluyorsunuz?''  Bir gün plan dairesine götürdüler. Dairenin başında o zaman ileri gelen ihtilalcilerden birisi vardı. İsmini hatırlayamıyorum. Sonra suikaste uÄŸradı. Adamla görüşüyoruz. Bana rubleden bahsediyor, sarf ediyoruz, diyordu. Ona da sordum: ''Parayı nereden buluyorsunuz?'' O anlatırken, iÅŸte ÅŸu kadar ruble sarf edeceÄŸiz, falan iÅŸin mali tarafı bu kadar rubledir, gibi laflar ediyordu. ''Nedir bu ruble'' dedim. Yüzüme baktı, cebinden bir altın ruble çıkardı, ''Budur'' dedi. Anladım, bana, altın deÄŸeri ile rubleyi göstermek istiyor. Fakat benim, rubleyi nereden buluyorsunuz sualimi cevaplandıramadı. Bir plana karar verip tatbik edecekleri zaman parasını nasıl bulduklarına dair bizim bildiklerimizden daha fazla bir usul ve kaynak gösteremediklerini anladım. Yani bildiÄŸimiz gibi bir planı tatbik etmek için parayı kendimiz bulacağız, yetmeyen kısmı için dışarıdan döviz alacağız. Ya mahsulümüzün satışından döviz temin edeceÄŸiz veya istikraz yapılacak. BaÅŸka bir tılsım olmadığı kanaatini edinmiÅŸ oldum. Rusya'ya gittiÄŸim zaman, gerek biz, gerek Ruslar Cemiyeti Akvam'a girmemiÅŸtik. Münasebetlerimizde bu meseleye temas edildikçe Ruslar, Cemiyeti Akvam'a beraber girelim diye ısrar ediyorlardı ve bir neticeye varamadan mesele muallakta (sürüncemede) duruyordu. Seyahat esnasında bu meseleyi de halletmek niyetindeydim. Sanıyorum tiyatroda bulunduÄŸumuz gün, Cemiyeti Akvam iÅŸini görüştüm. Litvinof ile bir köşeye çekildim. ''Cemiyeti Akvam meselesini ne yapacaksınız'' diye sordum. Beraber girelim, dedi. Halbuki biz bir an evvel Cemiyeti Akvam'a girmek lazım olduÄŸunu, bunun dışında kalmanın mahzurlarını fark eder hale gelmiÅŸtik. Litvinof'a, ''Biz Cemiyeti Akvam'a gireceÄŸiz'' dedim. Açıktan bir karar olarak söyledim. Litvinof eski görüşlerinde kararlı görünüyordu. Kendisine dedim ki: ''Siz Cemiyeti Akvam'a girmemek için takip ettiÄŸiniz istikameti bırakmak kararındasınız. Gireceksiniz. Ben bunu görüyorum. Beraber girelim demekle bu mesele halledilmiÅŸ olmuyor. Ne vakit, hangi ÅŸartlarla gireceÄŸinizi bilmiyorum ve biz bekleyecek vaziyette deÄŸiliz. Biz evvel girmiÅŸiz veya siz girmiÅŸsiniz. Bunun ehemmiyeti yoktur. Cemiyeti Akvam'a gireceÄŸimizi size söylemek istiyorum.'' Bu karşılıklı konuÅŸmada en nihayet, söz bende kaldı. Ve Litvinof'un itirazını durdurmakla, Rus Hariciye Nazırı ile Cemiyeti Akvam münakaÅŸasını halletmiÅŸ olduÄŸumuz kanaati ile ayrılmış oldum.  Leningrad'a Gittik  Rusya seyahatimizin programına göre Leningrad'ı da ziyaret edecektik. Leningrad'a gidip gelmem iki gün sürmüştür. Trenle gittik. Bana Leningrad'da çar saraylarını gezdirdiler. Çar II. Nikola'nın evine götürdüler. OlduÄŸu gibi muhafaza ediyorlardı. Çariçe Katerina'nın sarayını da bu arada gördüm. Temiz döşenmiÅŸ ve özel bir zevk gösteren bir saraydı. Onun içini teklifsiz bir surette gezdik. Çar saraylarını gezerken, çarların, padiÅŸahların, yani imparatorların takip ettikleri politika dışında, yeni nesillerin dostluk politikası içinde yaÅŸadıklarını söyleyerek, bir dostluk havası yaratıyorduk.  Bizimle İhtilafa Girmek İstemiyorlardı  Moskova'da olduÄŸu gibi Leningrad'da da beni entelektüel çevrelerle ve bahusus (özellikle) profesörlerle temas ettirdiler. Onları bize yakın bir sıcaklık halinde gördüm. Bütün konuÅŸmalarımızdan Rus entelektüelinin, Almanya ve Garbi Avrupa ile olan münasebetlerle ve Sovyet Rusya aleyhindeki tertiplerle meÅŸgul oldukları kanaatini edindim. Leningrad'dan Moskova'ya döndük ve seyahat programını tamamlayarak Rusya'dan ayrıldık. Cemiyeti Akvam meselesini halletmiÅŸtim. Rusya'nın Balkan Paktı üzerindeki tereddütlerini izale ettim (giderdim). 8 milyonluk bir istikraz yaptım. Alacağımız bu paranın kullanılması için plan meselesi kalıyordu. Plan nasıl yapılır, biz bunu nasıl yapacağız, bize bir mütehassıs (uzman) heyet gönderebilecekler mi, bunları konuÅŸtum. Onun vaadini aldım. Bir mütehassıs heyetle Ankara'da plan yapmamız için karar verdik. Kendi görüşüme göre Sovyet Rusya'nın bizimle münasebetlerinin nasıl inkiÅŸaf edeceÄŸi ve nasıl bir politika takip edecekleri hakkında bir fikir edinmeye çalıştım. Bundan sonra ne olacak? Benim vardığım kanaat ÅŸu idi: Sovyet Rusya kendi kalkınması ile meÅŸguldür. Bu müddet esnasında, dış politika olarak bütün dikkati, Almanya ve Batı Avrupa üzerinde toplanmıştır. Bunların Sovyet Rusya aleyhine yapacakları tertiplerden kuÅŸkulu bulunmaktadır. Bu sebeple ÅŸimdilik garp hudutları ile meÅŸguldür. BaÅŸka yerlerde, özellikle bizimle olan münasebetlerinde yeni bir ihtilafa girmek arzusunda deÄŸillerdir. Bizimle iyi münasebet politikası takip etmek kararındadırlar. Bütün melekeleriyle yalnız garp hudutları ile meÅŸguldürler. Garp hudutlarından gelecek bir tehlikede, biz Sovyet Rusya'ya bir tehlike olacak manzarasını gösterirsek garp hudutları ihtilafından evvel onu halletmek isterler. Garp hudutları yüzünden çıkacak herhangi bir ihtilaftan evvel onu halletmek isterler. Böyle bir itimat buhranı araya girmezse münasebetlerimiz, sulh, garp hududunda bozuluncaya kadar devam eder. O zaman tahmin etmiÅŸtim ki, 1932 ÅŸartları içinde garp hududunda Sovyet Rusya'nın münasebetlerinin bozulması, yani Sovyet Rusya'nın garp hudutları meselesini halletmeye muvaffak olması, 25 seneden evvel düşünülebilecek bir mesele deÄŸildir. Bütün garp hudutları parça parça olmuÅŸ. Hiçbirinden vazgeçmemiÅŸler. Letonya, Estonya, Litvanya ve Polonya'da olan parçalanmaları hazmetmemiÅŸler ve bunların hiçbirinden vazgeçmemiÅŸler. Kendilerini ihtilal zamanında gadre uÄŸramış addediyorlar. Bunları kurtarmak emelleridir. Buna ne vakit güçleri yeter, ne vakit yapabilirler? Kolay bir mesele deÄŸildir. Benim gördüğüme göre Sovyet Rusya, 25 seneden evvel bu hale gelemez. Biz bu müddet esnasında Sovyet Rusya için erken bir tehlike haline girmemeliyiz. Böyle bir kanaatle geldim.  Tahminimde Aldandım  Ankara'ya geldiÄŸim zaman parti grubunda Rusya seyahatimin neticesini bu tarzda hulasa ettim. Sovyet Rusya ile emniyet, sarsılmaz samimi bir dostluk politikasını takip etmekle mümkün olacaktır, dedim. Tabii sonra bu tahminde aldandığımı gördüm. Tahminimde aldandığım yer, sadece Almanya'da Hitler'in çıkıp büsbütün baÅŸka ÅŸartların meydana gelmesidir. Yani 25 sene sonra olacak hadiseler 8 sene evvel olmuÅŸtur. Sovyet Rusya ziyaretim, iyi bir aydınlanma, karşılıklı itimadın kuvvetlenmesi ve bizim Sovyet Rusya ÅŸartlarını yakından görmemiz bakımından olumlu geçmiÅŸ sayılır.  Stalin'e KoyduÄŸum TeÅŸhis  Moskova'da resmi ziyaret programına dahil olarak Kızıl Meydan'da bulundum ve Lenin'in mezarını ziyaret ettim. Dikkatimi celbetti, biz meydanda duruyoruz, arkamızda askerler var. Alarm halinde bekliyorlar. Büyük emniyet tertipleri içinde bulunuyoruz. Rus idarecileri beraber bulundukları her yerde özel, askeri ve sivil, geniÅŸ ölçüde emniyet tertipleri almak itiyatındaydılar. Stalin dahil bütün Rus idarecileri orada. VoroÅŸilof da orada. Mülakatlarda VoroÅŸilof daima bulunuyordu. Ne münasebetle olduÄŸunu bilmiyordum bir askeri geçit resmi seyrettim. Askerin hepsi iyi kıyafette, disiplinli ve Rus geçit resmi usulleri içinde çok muntazamdı. Ben Stalin'e daha evvel Moskova'da gördüğüm askeri kıtaların intizamını tasavvur ettiÄŸim ölçüde bulduÄŸumdan ve bir yabancıya yaptıkları tesir itibarıyla mükemmel olduklarından bahsetmiÅŸtim. O da bana, asıl bunu geçit resminde görürsün, demiÅŸti. Geçit resminden sonra, nasıl bulduÄŸumu sordu. Tabii kendisine çok iyi bir halde bulduÄŸumu, üzerimde mükemmel bir ordu tesiri yaptığını söyledim ve kendisini temin ettim. Memnun oldu. Rusya seyahatim esnasında Stalin ile yaptığım temasları anlattım. Seyahatin devamınca Stalin'e bir teÅŸhis koymaya çalıştım. Adamın kuvveti nereden geliyor, bunu anlamaya hususi bir dikkat sarf ettim. Ruslarla beraber çalışmak için, Rus cemiyetine hâkim olmak için tecrübesi çok. Onu gördüm. Bir defa son derece çalışkan bir lider. Bütün arkadaÅŸlarına yetiÅŸmeye, onları tamamlamaya çalışıyor. Yine son derece dikkatli. Bir Rus milliyetçisinin ideal olarak gönlünde yatan ne gibi arzuları varsa, bunların hepsini çok iyi bilen ve tahakkuk ettirilmesi için bir Rus milliyetçisinden daha çok düşünen bir insan intibaını veriyor. Yani bir Rus milliyetçisi olarak düşünülecek ne gibi meseleler varsa, hepsine sahip çıkmıştır. Oradayken bana, büyük bir harp için hazırlandıklarını söylüyorlardı. Garbi Avrupa ile tekrar büyük bir harp olacak kanaatindeydiler. Brestlitovsk Muahedesi ile kaybettiklerini tekrar almak için hazırlanıyorlardı. Tabii Kafkas hudutları da onlar için önemliydi. Fakat Stalin, önce garpla olan münasebetlerini halletmek kararında imiÅŸ ve bu sebeple silah fabrikası olarak o zaman ne yapılıyorsa, hepsi Stalin'in isteÄŸi üzerine Urallar'ın arkasında yapılıyormuÅŸ. Rusya seyahatimin hikâyesi burada bitiyor. Tam bir dostluk gördük, çok iyi dostluk gördük ve birbirimize tam itimat veren bir hava içinde ayrıldık.  MareÅŸal VoroÅŸilof'un Türkiye'yi Ziyareti  Ertesi sene, 1933'te benim ziyaretimi iade etmek üzere VoroÅŸilof baÅŸkanlığında bir Rus heyeti Türkiye'ye geldi. Bu ziyaret cumhuriyetin 10. yılına tesadüf ettirildi. Hakikaten onuncu yıl bayramımızın neÅŸesine, Sovyet Rusya heyetinin iÅŸtiraki ayrı bir neÅŸe katmış oldu. Daha evvel, Milli Mücadele esnasında Frunze isminde büyük bir Rus generali de Türkiye'ye gelmiÅŸti. Bize çok dost tanınıyordu. General Frunze, gerek ordu başındaki hizmeti ve gerek siyaset alanındaki mevkii ve tesiri itibarıyla Sovyet Rusya'nın çok önemli temsilcilerinden sayılıyordu. Ben cephedeydim, kendisi ile görüşemedim. Fakat onun iyi tesirlerinden daima bahsedildiÄŸini iÅŸitmiÅŸimdir. Bu defa MareÅŸal VoroÅŸilof'un Türkiye'yi ziyareti, kendisini yakından tanımamıza vesile vermiÅŸtir. Büyük bir devlet adamı olarak onunla, Sovyet Rusya ile Türkiye'nin münasebetlerini ilgilendiren her meseleyi ve bu münasebetlerin âtisini uzun boylu konuÅŸmuÅŸuzdur. Karahan da VoroÅŸilof heyeti ile beraber bulunuyordu. Burada, bizim evimizde beraber toplantılar yaptık. VoroÅŸilof ile orduevinde de beraber bulundum. Bizim ordu içindeki münasebetlerimizi gördü. Cumhuriyet Bayramı merasiminde bulundu. VoroÅŸilof'u sonra İzmir'e gönderdik. Orada serbestçe gezdi. İzmir'de büyük bir caddeyi ''VoroÅŸilof Caddesi'' olarak adlandırdık. VoroÅŸilof İstanbul'u da ziyaret etti. 1933'te VoroÅŸilof'un Türkiye'yi ziyareti ile iki memleket arasındaki itimat havası kuvvetlendi ve münasebetler daha saÄŸlam bir zemine oturdu.  Â
|
Bu konuda bu güne kadar uyutulmus bi...
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...