İsmet İnönü'nün Hatıraları CUMHURİYETİN  İLK YILLARI  (1923-1938)

2.Bölüm

 

YENİ İNKILAPLAR

 

Medeni Kanun (1926)

 

Medeni Kanunu'nun kabulü ve Harf İnkılabı bu yıllara rastlar. Medeni Kanun, 1926'da, Harf İnkılabı 1928'de. Şimdi bunları anlatacağım.

Medeni Kanun'a kadar bizde şahsi haklar şeri hükümlere bağlanmıştı. Medeni Kanun'un kabulü, bunun için başlıbaşına bir karardır. Medeni Kanunun çıkması, iç politika bakımından, hem takdirle karşılanmış, hem bizi irtica çevrelerine karşı son derece tenkide maruz bırakmıştır. Ama, dini devlet işlerinden ayırmak için şahsi hukuku medeni bir usule raptetmek şarttı ve bu esaslı bir adımdı. Onu yapmakla yeni devletin bünyesinde tam bir ilerleme kaydetmiş olduk.

Medeni Kanun, İsviçre kanunundan tercüme edilmiştir. Tercüme işini, Adliye Vekâletince kurulan bir ihtisas komisyonu yaptı. Tasarı Meclis'e sevk edildi Adliye Komisyonu'nda tetkik olunmaya başlandı. Komisyon Başkanı, Manisa Mebusu Mustafa Fevzi Efendi'ydi. Burada bir olay geçti. Onu anlatayım:

Kanun münakaşa ediliyor, maddeler birer birer kabul ediliyor. Bir yere geliyorlar. Mustafa Fevzi Efendi buna itiraz ediyor. Bakıyor, okuyor ve ''Olmadı, bu yanlıştır'' diye itiraz ediyor. Kendisi şeri hukuktan yetişmiş, fakat bunun çok ilerisinde bir hukuk adamı. Değerli bir arkadaş. Komisyon üyeleri anlamıyorlar, kabul etmek istemiyorlar. Münakaşa uzuyor. Mustafa Fevzi Efendi, böyle hukuk olmaz, diyor. Nihayet çoklukla karar verecekler. Fakat ikna ediyor. Nereden kimin akılna geliyorsa, aslına bakalım, diyorlar. Aslına bakıyorlar, yanlış tercüme edilmiş. Tercümeyi düzeltiyorlar. Mustafa Fevzi Efendi, ''Doğrudur, böyle hukuk olur'' diyor.

Bir ilmin veya bir mesleğin yüksek hududuna yetişmek için o mesleğin en ilerisinde bulunan insanlarla aynı seviye imtihanını vermek lazımdır. Yoksa, eşitlik iddiasına imkân yoktur. İlmi öğrenmiş ezberciler vardır. Adam ezberlemiş, öğrenmiş ama, esas noktalarını değiştirip bir başka şey söylersen onu da kabul eder. Mustafa Fevzi Efendi bunlardan değildi.

Biz askerliği Alman hocalardan öğrendik. Fakat, iyi öğrendik ve öğretmenlerle eşit seviyeye geldik. Bunu ispat da ettik. Milli Mücadele'de General Liman von Sanders bize mektup yazdı. Geleyim, size yardım edeyim, diyordu. Yani biz muharebeyi idare edemeyiz, diye düşünüyor. Gelecek, o idare edecek. Oralı olmadık. Çünkü, kendimize güveniyorduk. eşitlik imtihanını vermiştik. Ne bizde, ne de kolordu ve tümen kumandanlarında, hiçbir kumandanda bir kompleks yok.

 

Harf İnkılabı (1928)

 

Harf İnkılabı, 1928'de ilan olundu. Atatürk, bir iki seneden beri bunu düşünüyordu. Vakit vakit bana açmıştı. Ben önce buna mukavemet ettim. Başından beri benim söylediğim, ''Enver Paşa harp ilan edilmeden böyle bir şeye teşebbüs etmişti; sonra muharebenin ilanı üzerine kaldırıldı. Tekrar eski hale döndük. Yine öyle olacak.'' Çünkü, bu tecrübeyi yakından biliyordum. Enver Paşa, yeni yazı şeklini emir olarak genelkurmaya verdiği zaman ben oradaydım. Yine o zaman da itiraz ettim. Bunu çıkaramazsınız, dedim. Nasıl yazıp, nasıl okuyacaklarını soruyordum. Onlar da yapacağız, edeceğiz, diyorlardı.

Ben, 1. Şube Müdürü idim. Hafız Hakkı, Erkânı Harbiye İkinci Reisi. Vazife için yanına giderim. İmzaya götürdüğüm evrak, hep yeni imla ile yazılmış. Kâğıtları önüne koyar, anlatırım. Hafız Hakkı, kâğıtları okumaz, bana bakar: ''Canım sen anlat, bunun içinde ne var'' der.

Çünkü kendisi okuyamıyor. Bunun üzerine ben anlatırım. Bir gün bana, ''Getireceğin yazıları, benim bildiğim yazı ile ayrıca yazdır da getir'' dedi.

İstediği, bir evrakı iki ayrı yazı ile yazdıracağım, birini kolayca okuyup anlayacak; ötekini de anlamış gibi imza edecek. İtiraz ettim: ''Yapamam, dedim. Ben sizin istediğinizi yapacağım ve bana da maiyetimde bulunanlar iki ayrı yazıyla evrak getirecekler. Böyle şey olmaz.''

Şimdi, ben bu macerayı biliyorum. Harf İnkılabı ilan edilmeden iki sene evvel Atatürk'e söyledim:

''Bu, kolay bir iş değildir. Sen, harp zamanı karargâhta çalıştın mı?'' dedim.

''Hayır'', dedi.

''Ben bilirim, dedim. Bunu tecrübe ettim. Bütün devlet muamelatı (işlemleri) her şey bozulacak. Herkes iki yazı kullanacak. Kabul edildi diye kendisini mecbur hissederek yeni harfleri kullanacak, bir de asıl işidir, kıymetli işidir diye eski harfleri kullanacak. Başa çıkamayız. İyi düşün.''

Atatürk'e bunları söyledim ve benim ikazım cesaretini kırdı. Harf İnkılabı'nı iki sene sürükledi. Resmi beyanlarında, grupta, partide yaptığı konuşmalarda, yeni harfleri düşünüyoruz, diyordu. Fakat başlayamıyordu. Nihayet, Harf İnkılabı'nı emrivaki halinde ilan etmeden önce kendisine şöyle dedim:

''Bunu istiyorsunuz, yapacaksınız? Fakat, tatbik etmeyeceksiniz.''

''Kim?'' dedi.

''Siz'' dedim. ''Başta siz olmak üzere hiçbiriniz tatbik etmeyeceksiniz. Büyük bir inkılap hareketi yapacağız. Bir inkılap yapıldığı zaman, bunu tatbik etme mevkiinde bulunanların kararlarında inanç, ciddiyet ve sebat hakkında hiçbir şüphe olmamalı. Evvela biz, bunun birinci derecede tatbikçisi olmalıyız. Riayet etmeliyiz.''

Atatürk, söz verdi:

''Tatbik edeceğiz, ben başta olmak üzere hepimiz tatbik edeceğiz'' dedi.

Harf İnkılabı oldu. Herkes bilir ki, ondan sonra, ben eski yazıyı kullanmış değilim. Harf İnkılabı çıktıktan sonra, şimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduğum 20 satırı bulmaz. Yapmadım. Yapamadım. Akıllılık ettim. Çünkü, ilk sıkıntıya katlanmayanlar, ömürlerinin sonuna kadar yeni yazıyı kullanamadılar. Yeni yazıya alışmak için birkaç ay, her ne kadar ise kabiliyetine göre sıkıntı çekip onun içine kapanmak lazımdı. Onu kullanmakta ısrar etmek lazımdı. Cemiyete bunu yaptırmak için almadığım tedbir, katlanmadığım eziyet ve vermediğim eziyet, güçlük kalmamıştır. Ben, vekillerin, mebusların, memurların, herkesin cep defterini muayene eder ve eski yazı ile notlarını gördüğüm zaman mesul tutardım.

Ben başvekilim. Bir gün Genelkurmay'a gittim. Bana resmi iki kâğıt getirdiler. imza etmem lazımmış. Fakat biri eski yazı ile yazılmış. Bunu okuyup anlayacağım ve sonra yeni yazıyla yazılmış olanını imzalayacağım. Nedir bu, diye sordum? Mareşal öyle söylemiş. Ona evrakı hep bu tarzda götürüyorlarmış. Tıpkı Hafız Hakkı'nın benden istediği gibi. Karşımdaki subaya,

''Yeni yazıyı kullanmıyorsunuz. Bu devletin kanunu değil mi? Siz devletin kanununu tanımaz mısınız?'' dedim.

Çocuk ölecekti. Pancar gibi oldu

Yeni harfleri öğrenmek için mektepler açıldı. Atatürk, her yeri dolaştı. Tahmin olunmaz bir şahsi gayret göstererek yeni harfleri memlekete mal etmeye çalıştı. Ama yaşlı bir adamın alıştığı harfleri bırakıp yeni harfleri öğrenmesi kolay olmuyor. Bu gibi kimselere bunu öğrenin demek de güç bir şey. Bunca zaman önce, çocuklukta öğrendiğim ilk harflerin şurası burası benzemez, yine de söker, okurum. Sonradan öğrenilen bir harfle bunu sökmeye imkân yoktur. Hiç eski yazı bilmeyen insanların yazılarını ben okuyamıyorum. Halbuki eski yazılardan okuyamayacağım yazı yoktur. En aciz adamın en karışık yazdığını mutlaka söker, çıkarırdım.

Bütün bu anlattığım güçlükleri düşünerek, bilhassa yetişmiş insanların yazı ile münasebetlerinin bozulacağından ve cemiyette kültür hayatının kötürüm olacağından endişeliydim. İki harf kullanacağız ve yeni yazıyla tek harfli bir cemiyet hayatına geçiş için son derece uzun bir intikal devri olacak. Bu endişeyi duyuyordum. ''Yapamazsınız siz yapmayacaksınız, başkası hiç yapmaz'' derken, bana işin aslından gelen bir endişe havası hâkimdi.

Esas olarak Harf İnkılabı'nın taraftarıyım. Başlangıçta gösterdiğim mukavemet, anlattığım sebeplere dayanıyordu ve Atatürk benim bu mukavemetimi samimi olarak karşılıyordu. Kendisi; bir emrivaki yaparak bu inkılabı kabul ettiririm, İsmet Paşa'nın söylediği doğru, ben de uyarım, hep beraber çalışmalıyız, çalışırız, olur biter diye düşünüyordu. Onda böyle samimi bir kanaat vardı.

Bugünlere ait bir olayı hatırlarım. Atatürk, yanında bazı kimseler olduğu halde, bir yerde çalışıyor. Önünde eski yazıyla yazılmış birçok kâğıt var. Akşam üzeri ben kendisini görmeye gittim. İsmet Paşa geliyor, diye haber verirler. Hepsi telaşa düşer. Masanın üzerindeki kâğıtları kaldırırlar.

Sözünde duruyor. Fakat acele bir iş yapılacağı zaman ve onun istediği vesika veya notu herkes kolayına geldiği gibi eski yazıyla verince ne olacak? Tabii çaresiz bir vaziyet.

Bu son zamanlarda bile, koalisyon hükümeti olarak çalışırken, bakarım yanımda oturan Alican defterini çıkarır, eski yazı ile yazar. İçimden, şartlar müsait olsa ben sana gösteririm, derim. Bırakalım bunu, kendi partimizin adamına bir şey yapamaz hale geldim. Şimdi serbest... Herkesin cep defterine ne karışırsın, oldu...

Harf İnkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir. Ama, Harf İnkılabı'nın bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türkiye diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik, derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı, görüşünü hararetle savunurlardı.

Anadolu'da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur.

Şimdi, bütün sapmalara rağmen, yazıyı yeni harflerle öğrenmiş olanlar eski harflere dönemezler. Kuran kursuna gidenler için de böyledir.

Harf İnkılabı'nı burada bağlayacağım. İnkılap ilan edildiği zaman herkes iki yazı ile başladı. Hükümet başında bulunduğum için gayet sıkı ve ciddi takip ederek devlet dairelerinden eski yazının kalkmasına çalıştım. Ne kadar sürdü, şimdi söyleyemeyeceğim, fakat asgari bir müddet zarfında resmi dairelerden eski yazı kalktı. Devlet memurları içinde eski yazıyı müsvedde olarak kullanmakta devam edenler, bu yazıyı bilmeyen insanlar memur olup işbaşına geldikçe, tabiatıyla seyrekleşti.

Harf İnkılabı', kadınların cemiyete girmesi ve erkeklerle eşit hale gelmesi, ancak zamanla yerleşecek inkılaplardır. Bunu bilerek inkılapları değerlendirmek lazımdır.

 

 

 

 

1930'UN EN BÜYÜK HADİSESİ

 

Serbest Fırka

 

Biz, iç meselelerimizle meşgulüz. Devrimleri geliştirmeye çalışıyoruz. Ekonomimizi sağlam temellere oturtmaya uğraşıyoruz. İşte bu esnada büyük dünya buhranı patladı. Ekonomik politikada dünyanın vaziyeti tamamıyla değişerek, her memleket bunalım içine düştüğü gibi Türkiye'de bunun yayılan tesirleriyle yavaş yavaş bunalıma sürüklenmiş ve ıstırap çekmeye başlamıştır. Cumhuriyetin başından beri takip olunan mali politikanın mahrumiyetleri yanında, faydaları olduğu anlaşılmış ve bu sayede dünyanın içine yuvarlandığı bunalım, bizde az sarsıntıyla önlenebilmiştir. Bunu ileride ayrıca anlatacağım. Şimdi 1930'a geldik.

1930'un büyük siyasi hadisesi, Serbest Fırka tecrübesidir. Bilindiği gibi, Serbest Fırka teşebbüsü, Atatürk'ün önce Fethi Bey'le görüşmesi ve kararlaştırması ile meydana çıkmıştır.

Serbest Fırka'dan önce Atatürk ile aramızda bazı özel konuşmalar olmuştur. Bu konuşmalarımızda, Atatürk bana, inkılap hareketleri içinde türlü münasebetlerle nüfuz sahibi olmuş insanların tutumlarından şikâyet ederdi. Etrafımızda ve yakınımızda olan insanların taşkınlıklarından ıstırap gösterirdi. Yine bir gün konuşurken, siyasi nüfuz kullanan insanların sebep oldukları ıstırapları önlemek için ne gibi bir tedbir bulunabileceğini araştırıyorduk. Ne çare düşündüğümü sorduğu vakit şu mütalaada bulundum: Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suiistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikâyet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfusu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız.

Aramızda bu mülahaza geçmiş ve Atatürk bunun üzerinde zihin yormaya başlamıştır. Nihayet bir gün ansızın, Yalova'da kendimizi Serbest Fırka kurulması için giriştiği teşebbüsün karşısında bulduk. Fethi Bey'le görüşmeleri ve görüşmelerinin safha safha ilerlemesi, aralarında geçen karşılıklı söz vermeler... Bunların tafsilatını bilmem. Bunlar, Atatürk'ün herkesle görüşürken kendisine göre sondajlarıdır, istikşaflarıdır. Fethi Bey'le ve yakın arkadaşlarıyla da her zaman birçok şeyler konuşmuştur. Fakat, biz, aramızda fırka teşkilini konuşmuş değiliz. Karar safhasına geldikten sonra, böyle bir siyasi fırka teşil etmek lazım geldiğini bana Yalova'da söyledi. Ve hemen bir iki gün içinde de, Serbest Fırka adıyla bir fırka teşkil edileceği açıktan ilan edilmiş oldu. Yani, bunun için daha evvel yapılmış görüşmelerden, Fethi Bey idaresinde Serbet Fırka olarak yapılan hazırlıklardan haberim yoktur. Ama memlekette bir dert ve hastalık vardı. Meclis'te hükümet etrafında bulunan insanların yanlış hareketlerine karşı açıktan ve insafsız bir surette şikâyet etmek, tenkit etmek, imkânı olmadıkça bu derdin halledilemeyeceği mülahazasını daha evvel görüşmüşüzdür. Ve bunda mutabık kalmışızdır. Bana çare sorduğu zaman, açık olarak söylemiştim. Atatürk, benim çare olarak ileri sürdüğüm, mülahazada, kendi gördüğü hastalığın teşhislerinden birini bulmuş oldu.

 

Müşterek Meselemiz

 

Serbest Fırka'nın kuruluşu açıklandıktan sonra olayı takip etmeye başladım. Ve artık yeni fırka müşterek meselemiz oldu. Beraber bulunduğumuz yerlerde, başlıca mevzu olarak, Serbest Fırka'yı konuşuyorduk. Fethi Bey, etrafındaki arkadaşlarıyla bir yeni fırkanın esaslarını bulmaya, kurmaya çalışıyordu. Ekseriya Atatürk'ün sofrasında beraber bulunuyorduk. Mevzubahis ettiğimiz mesele hep bu olurdu.

Şimdi bir noktaya işaret edeceğim. 1924'te Terakkiperver Fırka kuruldu ve 1925'te nihayet buldu. Serbest Fırka kurulduğu zaman 1930'dayız. Aradan beş sene geçmiş. Beş sene bizim için büyük bir zaman. Öyle görüyoruz. Bize, büyük bir zaman geçmiş gibi geliyor. Hadiseler, böyle kararlarda beş senenin, on senenin temin ettiği tekâmülün kâfi olmadığını ispat edinceye kadar, biz, meselenin ne kadar inatçı tabiatta olduğunu fark etmiş değildik. Böyle değerlendirmedik. Nitekim ondan sonra benim teşebbüsümle de nihayet sekiz sene, on sene sonra olmuştur. Aradan geçen bu beş sene Atatürk'e, cemiyetin ilerlemesi ve tekemmül etmesi için yetecek büyük bir zaman kanaati vermiştir. Bana da öyle geldi.

Ben de böyle görüyordum. 1925'ten 29'a gelinceye kadar İstiklal Mahkemesi kalkmış. Takriri Sükûn kalkmış, bunların hepsi kalktıktan sonra az zamanda yine nüfuz suiistimali, memleketin, idarenin şikâyetleri etrafımızda bulunan, daha doğrusu Atatürk'e yakınlık iddia eden birçok insanların hallerinden, hareketlerinden şikâyet yapılması almış yürümüştü. Kâfi derecede zaman geçmiş, şimdi tedbir bulma devrindeyiz. İlk hatıra gelen Atatürk'ün bulduğu tedbir yeni bir fırka teşkil etmek olmuştur.

Yakın arkadaşlarını, ikna edebileceğini, istidadı olanları, oraya, yeni fırkaya veriyordu. Hemşiresini; oraya aktarmıştı, yani vermişti yakınlık göstermek için, her çabayı yapıyordu. Bir şey kuruyordu ve Ahmet Bey gibi, Nuri Bey gibi arkadaşlar da, Fethi Bey'le beraber ayrı bir fırkada çalışmak vazifesi karşılığında teminat istiyorlardı. Tarafsız kalacaksınız diyorlardı. Tarafsız kalmam her ikinize müsavi (eşit) muamele edeceğim diyor, müsavi muamele edeceksiniz diyorlardı. Yardım edeceksiniz, diyorlardı. Bunların hepsini teşekkül zamanında vaitlerle, icap ederse açık beyanlarla temin ettiriyorlardı. Yani Serbest Fırka'yı kurarken Atatürk'ün büyük otoritesinden istifade etmek için, yahut Cumhuriyet Halk Partisi'nin başında bulunmasının nedenlerini düşünerek, ondan bir mahzur çekmemeleri için her türlü emniyet tedbirini almaya çalışıyorlardı.

Bu seyri takip ettik.

 

Atatürk Fethi Bey'in Teklifini Reddetti

 

Atatürk ile konuşulurken bidayette (başlangıçta), yazılar, mektuplar verilmesini karşılıklı kararlaştırmışlar. Bu mektupların verilmesi benim bilgim altında oldu. Yazılmasından filan haberim vardı ve beraber takip ediyorduk. Fethi Bey bir aralık Atatürk'ün kaydı hayat şartıyla cumhurbaşkanlığını temin etmeyi düşünmüştü. Atatürk bunu kabul etmedi.

Atatürk kendi idaresine, umumi telakkisine, yani hasımlarına telakkisine tam cevap olarak devletin kanunları dışında hususi bir imtiyazlı mevki istemediğini açıktan her zaman söylerdi. Meclis'te çokluk elinde bulundukça ve her türlü kararın doğrusu Meclis'te verilir usulü devam ettikçe, idarede müşkülat çekmeyeceği kanaatindeydi. Serbest Fırka bu şartlar altında yüksek idare kadrosu kararlaştırıldıktan sonra, teşkilat olarak yürümeye başladı. Dikkati çeken husus, Serbet Fırka teşekkül ettiğinde herkes ihtiyat ile bu ciddi bir şey değildir kanaati ile karşılamıştı. Çok kısa bir zamanda ciddi bir şey olduğu beyanatla, tutumla anlaşıldıktan sonra Serbest Fırka her taraftan rağbet gördü. Adı üstünde, büyük ölçüde liberal bir düzeni savunuyordu. Siyasi iktidar devletçilik programı ile demiryolu gibi, gözle görülür birtakım büyük işler yapar halde olunca, muhalefet ve mevcut olan siyasi fırka için, iktidara karşı vaziyet almak, tabiatıyla onun icraatını bir tarafından tenkit etmek ve mümkün olduğu kadar yıpratmak, tabii bir vazife halini alıyordu. Bu istikamette hadiseler gelişmeye başladı. Serbest Fırka çalışmaya başladıktan sonra tek dereceli seçim kabul edildi. Tek dereceli belediye seçimi yaptık. Ondan sonra seyahatler başladı. Serbest Fırka'nın süratle teşekkülü, Atatürk'ün dikkatini celbetmeye başladı. İltihak edenler, teşkilatlananlar ve ön safta olanlar, vilayetlerde yürüyenler... Bunların çoğu yakın senelerin mücadeleleri içinden geçmiş, tanınan bilinen insanlardı. Bunların tahripleri ve faaliyetleri Atatürk'ün dikkatini celbediyordu. Büyük hadiseler, Fethi Bey'in İzmir seyahatinde çıktı. Bize karşı, yani Atatürk idaresine ve benim teşkil ettiğim hükümetlere, bizim tutumumuza karşı şarkta, garpta her yerde vaziyet almış insanlar, Serbest Fırka'da barınacak yer buldular. Bizim noktainazarımızdan, bir fırkaya girmek, serbest bir muameledir, merkezi kontrol yoktur. İkincisi, yeni bir fırka da taraftar bulmak için ister istemez gayretli olacaktır. Bunda güç beğenir bir tavır takınamaz. Üçüncüsü, dışarıda susmaya mecbur olmuş, geçen hadiselerden hissi veya maddi türlü şekilde zarar görmüş insanların hepsi için bir kurtuluş istikameti, barınma istikameti görünmüş oldu. Hadiselerdeki gelişme süratle böyle bir tabiat gösterdi. Bu tabiat, görüşüldüğü zaman, kendilerine söylendikçe veya hatırlatıldıkça, memleketin ihtiyacına cevap veren kudretli siyasetlerinin inkişafı yüzünden, bizim Halk Partililerin telaşa düştükleri ve tabiatıyla istenmedikleri manası doğuyordu. Siyasi parti öyle bir şey ki, iki kardeş arasında bile karşılıklı teşkilat kurup işlemeye başladıktan sonra, birbirini tenkit ederken ayrılık her gün biraz daha artmaya başlıyor.

Atatürk ''Bitaraf Değilim'' Diyor

 

Ben, Serbest Fırka'yı uyarmak için özel hiçbir teşebbüs yapmadım. Meclis'te ve dışarıda açık tenkitler yaptıkları zaman onda da mecbur olmadıkça, çok baskı altına düşmedikçe vaziyet almıyordum. Çok ileri gittikler zaman bile cevap vermememden şikâyetçi olmuşlardır. Bir misal vereyim: Serbest Fırka daha kurulurken, doğrudan doğruya politikanın temeli olan esaslara hücum etmişti. Demiryolunun Sıvas'a varması münasebetiyle söylediğim nutukta kendilerine cevap verdim. Bunu bile çok gördüler. Hulasa, vaziyet aldığım zaman bana bağlanıyor, parti olarak ben biraz sabrettim mi, tabiatıyla Atatürk'e bağlanıyor oldu ve nihayet Atatürk, Trabzon'da verdiği bir beyanatta tarafsız olduğunu ilan etti, dediler ve gazeteler bunu yazdı. Parti teşekkül ederken, Atatürk ile Fevzi Bey arasında geçen sözlerden Fevzi Bey, Atatürk'ün tarafsız olduğunu aynı muamele yapacağını taahhüt ettiği kanaatinde, işler, çok değil, bir iki ay ilerledikten sonra sıkıştırdılar. Bitaraf mısın diye sıkıştırdılar. Atatürk, bitaraf değilim, bir tarafım dedi. Çünkü, şahsen benim değil, Halk Fırkası olarak şimdiye kadar Atatürk'ün etrafında toplanmış olan insanlar, her yerde Serbest Fırka teşekkül ettikçe, ondan fena muamele görmeye başladılar ve herkes birbirinden şikâyetçi oldu. Bu şikâyetler, asıl fena şekli ile, İzmir seyahati esnasında açığa vuruldu. Esas hatlarını bilirsiniz. Fethi Bey, başındaki şapkayı çıkarıp, ''Bizim bunları çıkaracağımızı...'' der demez, bütün dinleyenler, binlerce kişi başından şapkasını çıkarıp ayağının altına attı. Halbuki Fethi Bey'in cümlesi henüz tamamlanmamıştı. ''Bizim şapkayı çıkaracağımızı söylüyorlar, bu bir iftiradır, inkılaplarla aynı fikirdeyiz.'' demek istiyordu. Bunun için, bu cümleyi söylemek için binlerce kişi, herkes başından şapkasını çıkarıp ayağının altına attı. Ben, bu hadiseler esnasında en ziyade sakin olanlardanım. Atatürk, kendi öteden beri yakın arkadaşları ve güvenini taşımış olan insanlarla beraber bir tertip içindedir ve onu yürütmeye çalışmaktadır. Herhangi bir suretle giden istikamet, ümit verici görünmüyor, çaba sarf etmek ve devam etmek lazım olduğu kanaatindeyim, mümkün olduğu kadar güçlük çıkarmamak, benim için esas gaye olmuştur.

Kargaşalıkta bir çocuk öldü. Çocuğun babası onu,. Fethi Bey'in ayaklarının önüne attı, bizi kurtar diye bağırdı.

Kendi arkadaşlarımı tutmaya çalışıyorum. Onların teessürlerini, hayretlerini ve şaşkınlıklarını yatıştırmaya çalışıyorum. Karşı taraf, mütemadiyen vaziyet almamı, söylememi, cevap vermemi, Meclis'te dışarıda ısrar ettikleri halde, asgari hudutta bir şey yapmaya çalışıyorum. İzmir hadiseleri, bizim bilgimiz şöyle dursun, her türlü tesirimiz haricinde patlamış olan hadiselerdir ve bunlar benim üzerimde değil, Atatürk üzerinde tamamıyla ürkütücü bir tesir yapmıştır. Ben neticelerden korkmuyordum. Nihayet bu her suretle emniyet edilen arkadaşların elindeydi. Fakat, onların elinden idarenin çıktığını ve bu hadiselerin, bilahare, bütün memleketi, hepimiz için müşterek olarak nasıl güçlükler karşısında bırakacağını düşünmeye çalışıyordum. Henüz tedbir düşünecek ve alacak zamanda olmadığımız kanaatindeydim. Hadiseleri bu gözle takip ediyordum. İzmir hadiselerinden sonra iki mülakatımız oldu Atatürk'le. Birisi, bir gün gittim, aşağıda konuştuk. Memlekette olan cereyanlardan fazla bir şey konuşmaksızın ayrıldık.

Köşkten çıkarken Atatürk otomobile kadar geldi. Yahu hiç aldırmıyorsun, dedi. Ne var dedim. Yanıyoruz, dedi. Yok canım dedim, mübalağa ediyorsunuz dedim. Böyle ayrıldım. Atatürk, bu haldeydi. Sonra bir gün yine sabahleyin gittim. Yeni uyanmıştı. Oturduk, konuşmaya başladık. Bana bak karışmıyorsun, ama bir şey söyleyeyim sana dedi. Yeniden başlayacağız bilesin, her şey bitti, yeniden başlayacağız biz bu işe dedi. Gözün tutuyor mu, var mısın, yeniden başlayacağız, dedi.

Canım çaresiz olursak yeniden başlarız ve bitiririz dedim. Hiç endişe etme o kadar ileri bir şey görmüyorum, diye ilave ettim. O kadar ileridir dedi.

Bu, hadisenin olgun hale gelip karar vereceği zamanların ilk alametleridir. Bu şekilde, daha çok bilgi alıyor, yakından takip ediyordu. Her tarafta bağırıyorlar, çağırıyorlar, mümayişler yapıyorlar, birlikler gösteriyorlardı. Bunların içinde asıl hedefin, Halk Partisi'nden İsmet Paşa'dan ziyade, kendisinin olduğu kanaatine vardığını zannediyorum. Yeni inkılapların birikintileri. Sekiz sene zarfında 1923'ten 1930'a kadar yapılan işleri düşünelim. Laik cumhuriyet, Ankara'nın başkent olması, ondan sonra şapka, harf değişikliği, Medeni Kanun, bütün bunlar, şark isyanı birçok adamın yerlerinden sürülmesi, bütün bunların üç beş sene bir rahatlık içinde tamamıyla unutulup geçmiş olduğunu zannetmekle, inanılmayacak bir iyimserlik havasına düşmüş olduğumuz anlaşıldı.

Bir gece otururlarken Fethi Bey, nihayet çekilmek kararında olduğunu, kapatacağını söyledi. Atatürk, yapma, dedi yarım ağızla. Ben, ne münasebet niçin yapıyorsunuz dedim. Ne var, ne olmuş, şöyle olmuş, böyle olmuş; olur. Siyaset hayatında olacak böyle şeyler. Yapamayacağım, duramayacağım orada, yapamam dedi. Fethi Bey'i bu karara sevk eden iki taraflı. Birisi, tamamıyla yerinden çıkmış vaziyette; her taraf, herkes inkılaplar aleyhinde, idare aleyhinde her türlü gösteriyi yapıyor. İçlerinde daha ne istekler ortaya sürüyorlar bildiğimiz yok. Fethi Bey, bunalmış bir halde, sonra Atatürk, Serbest Fırka'nın ilk gün kurulduğu zamanki vaziyette değil, kesin olarak endişe içinde ve bu işleri idare edemiyorsunuz, mani olamıyorsunuz, mani olmak lazımdır diye de mütemadiyen tavsiye ve ihtar eder durumda. Esasen, Fethi Bey bu inkılapların taraftarı ileri fikirli, irtica teşebbüslerine hiçbir suretle istidadı yok ve geçici menfaatler için vasıta olarak kullanılmaya da istidadı yok. Tamamıyla bunalmış bir vaziyette idi. Başka türlü izahı yoktur bunun. Onun üzerine karar verdiler ve Serbest Fırka'yı kapattılar. Kapatılması bizim için çok fena oldu. Atatürk, çok özenerek böyle bir tertibe teşebbüs etmişti. Çok emniyetli ve tecrübeli insanların elinde teşekkül ettiği zannındaydı. Herhangi bir güçlüğe uğradıkları zaman güçlüğün tabiatı ne şekilde olursa, beraber görüşülebilecek ve bir çare bulunacak zannındaydı. Hadiseler öyle gelişti ki, her yerde birikmiş olan gerginlikler, bütün inkılapların tortuları kendiliğinden yeşerdi ve bunlardan kurtulmak için, hepsinden kurtulmak için, Serbest Fırka'nın bir vasıta olarak kullanılması arzusu umumileşmeye başladı.Onun üzerine Atatürk, bu teşebbüsten vazgeçmek için en az zararla nasıl içinden çıkacağını kendi âleminde, kendi arkadaşları ile ayrıca hazırlamaya başladı. Bunu artık kapatman lazımdır, diye Fethi Bey'e bir tebliğ yaptığını zannetmiyorum. Böyle bir kanaate vardım. Bu lüzumu görmüş olabilir. Ama tedbir olarak bunu Fethi Bey'e söylediğini zannetmiyorum. Fethi Bey'le kendi aralarında görüşmüş ve kendiliğinden bu kararı vermiştir. Onu söylediği zaman ısrar etmedi ve işi oluruna bıraktı.

 

İktidar Değişmesi Endişe Duyulacak Bir Şey Değildir.

 

Fethi Bey, Serbest Fırka'yı kapatacağını söylediği zaman ben itiraz ettim. Fethi Bey'e karşı ısrar ettim ve bunu yapamazsınız, dedim Atatürk bana, ''ne yapayım, elimde değil. İstemiyorlar. İşte görüyorsun'' diyordu.

Serbest Fırka teşebbüsü bu suretle bitmiş oldu. Bunun neticesi olarak, birden fazla parti ile demokratik rejim ümidini Atatürk hemen hemen kaybetti. Sonra, biz demokratik rejime geçtiğimiz zaman, yabancılar bana sormuşlardır: Serbest Fırka tecrübesinden sonra, şimdi Atatürk sağ olsaydı bu rejime geçer miydi? Benim kanaatimce Atatürk, hale göre, zamana göre tedbir bulmasını ve tatbik etmesini bilen insandı. Tahmin olunduğu gibi sabit fikirleri olan insan değildi. Serbest Fırka tecrübesinde neticeye vardıktan sonra, nihayet bizim ihtiyaç gördüğümüz zamanlarda sağ bulunsaydı, onun da aynı ihtiyacı göreceği kanaatindeyim.

Terakkiperver Fırka teşebbüsünün neticeleri hitam bulduktan sonra, yeni bir fırka teşebbüsünün ne şekilde, nasıl bir vaziyet yaratacağını o zaman düşünmüş değildim. Kesin bir fikrim yoktu. Bu esnada memleket, ekonomik ve mali sıkıntılar içinde bunalıma ve çaresizliğe doğru gidiyordu. Benim daha çok bu işlerle meşgul olduğum zamanlardaydı. Politika olarak yeni bir fırka için ihtiyaç duymuş değildim. Gerçi, nüfuz suiistimalini önlemenin çaresini, Meclis'te bir murakabenin (denetlemenin) mevcudiyetinde görüyordum. Ama, bu belki başka türlü de yapılabilirdi.

 

İktidarı Bırakabilirdik

 

Bir defa Serbest Fırka kurulmuş olduktan sonra bunun kaldırılmasının iyi olacağını da hiçbir zaman düşünmedim. Güçlükleri vardı. Fakat, bu güçlükleri biz, Atatürk'le beraber yenebilirdik. Fethi Bey devam etseydi, güçlükleri yenerdik ve karşı karşıya iki parti o zaman yerleşmiş olurdu. Ben bu kanaati muhafaza ettim. Atatürk, ilk tehlikeleri gördükten sonra bu görüşe asla itibar etmedi. Halbuki, iktidarı da bırakabilirdik. Böyle bir istikamet gösteriyordu. Atatürk sağdı. İktidardan daha çok kolay ayrılırdık. Böyle teşebbüsler yapıldığı zaman salim işlemesini sağlamak lazımdır. Salim işlemesi temin olunduktan sonra iktidar değişmesi, endişe duyulacak, şaşılacak bir şey değildir. Böyle kabul etmeden teşebbüse geçmek yanlıştır.

Serbest Fırka teşebbüsünün devam etmesi, şüphesiz birçok sıkıntıları da devam ettirecekti. Bilhassa inkılapların zarar görmesi, aksaması söz konusu olacaktı. Ama, bilahare benim yalnız başıma uğraştığım olaylarla, Atatürk ile beraber uğraşmak sayesinde güçlükleri yenmek daha kolay olacaktı.

Benim başımdan geçenler malum. Nelerle uğraştığımı burada söylemeye lüzum görmüyorum. İktidardan da düştük, azlıkta da kaldık ve nice hadiseler oldu. Ama yeni hayatın şartları ve istikametleri, kendi içinde, tedbirleri de beraber taşıyor ve gösteriyor. Tek parti üzerinde tecrübe yapıldıktan sonra, bizde demokratik rejim olmaz, olmayacaktır kanaatine varmamak lazımdır. Bütün mahzurları meydana çıktıktan sonra bile tereddüt gösterilmemelidir. Esas mesele daha başlarken doğacak neticelere katlanacağız, diye karar vermektedir.

 

Birçoğu Tekrar Halk Partisi'ne Girdi

 

Serbest Fırka kapandı. Bu kadar hadiseden sonra, Serbest Fırka'yı kurmuş olanların birçoğu ile eski arkadaşlığımızı muhafaza ettik. Bunlar tekrar Halk Partisi'ne girdiler. Vazifeler aldılar. Hiçbir şey olmamış gibi münasebetlerimiz devam etti. Sükûnet geldikten sonra bizzat Fethi Bey'le de münasebetlerimiz normale döndü. Sıkıntılı zamanların telakkisi hep şuradan geliyor: Esas şikâyet ve hiddet konusu Atatürk'tür. Ve ben kendisini desteklediğim için böyle oluyor zannederler. Ben onun yanındayım ve destekliyorum. Onun için kendileri bu müşkülata uğruyorlar. ben de kendileriyle beraber olursam, ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. Sonra, hiç kimsenin benden böyle bir şey beklemeye hakkı da yok. Demek ki, esas şikâyet konusu ben oluyorum. Benimle uğraşıyorlar. Muvaffak olmayınca bütün suç bana yükleniyor. Bu vesileyle şimdi biraz Fethi Bey'den bahsetmek isterim.

 

Fethi Bey'le İhtilafımız Olmamıştı

 

Hatıralarımın başlangıç kısmında anlatmıştım. Fethi Bey'le, Meşrutiyet'in ilanından önce ben Edirne'de iken muhabere ederek tanışmış, dost olmuştuk. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne onun tavassutu ile girdim. Meşrutiyet ilan olundu. Zaman zaman görüştük. Sonra o askerlikten ayrılıp politika hayatını seçti. Birinci Dünya Harbi'nden sonra Malta'ya götürüldü. Sakarya Muharebesi sırasında Malta'dan döndü, Anadolu'ya geldi. Geldikten sonra gerçi beraber bir vazifede bulunmadık. Ama münasebetlerimiz iyi. Hükümette beraber olduk. Ben cephedeydim. Her zaman görüşemiyorduk. Zaferden sonra ben Hariciye Vekili oldum. O vakit de Fethi Bey'le aramızda hiçbir ihtilaf olmamıştır.

 

DIŞ POLİTİKADA ÖNEMLİ MESELELER

 

Musul Meselesinde Karşılıklı Görüşler

 

Cumhuriyetin ilanından sonra iç politika olayları vaktimizin çoğunu almıştır. Yeni rejimin ve reformların yarattığı tepkileri dikkatle takip ederken bunların etkileri ile iç politikanın uğradığı dalgalanmaları iyi halletmek ve memleketi istikrara ve emniyete kavuşturmak çalışmalarımızın hem zemin, hem de başlıca hedefi olmuştur. Bununla beraber 1930'a kadar geçen bu devrede, yine de dış politikada çok önemli bazı meselelerle uğraşmak icap ediyordu. Bunların başında Musul meselesi vardı.

Musul meselesinde bir anlaşmaya varabilmek için Cemiyeti Akvam'ın, Lahey Mahkemesi'nin, tarafsızların ve taraflıların bütün mekanizmaları sırayla işletildi. Bütün bu muameleler cereyan ederken, münasebetler, vakit vakit akıbet için endişeler doğuracak zehirli safhalardan geçti. Nihayet, Musul meselesi 1926 yılında imzalanan bir anlaşma ile kesin neticeye bağlandı. Musul meselesi üzerinde varılan anlaşma aşağı yukarı Lozan'da İngiltere Hükümeti'nin takip ettiği esaslar çerçevesinde kaldı. Şüphesiz bu bizim için tatminkâr bir netice olmadı. Fakat daha ileri bir netice elde etmek mümkün değildi. Biz Musul bölgesinde plebisit iddia ediyorduk. Plebisiti kabul etmediler. Cemiyeti Akvam Meclisi, onun komisyonları, hakemleri, hiçbirisi tarafsız olarak hüküm verecek vaziyette değillerdi. Herkes başından beri İngiliz noktainazarını savunuyordu. İşin bu noktaya varacağı daha Lozan'da iken belli olmuştu. Fakat bütün memleket Musul'u kurtarmak istiyordu. Memleketin, Musul'u almayı bir hedef olarak göstermesi karşısında Lozan'da ciddi ve büyük bir mücadele açılmıştı. Hepimiz istiyorduk, fakat kurtarmaya imkân yoktu. Lozan'da yapabildiğimiz, Musul meselesini sulh muahedesinden ayırıp tehir etmek yolunu bulmasaydık, Lozan Konferansı Musul meselesini de diğer devletlerin talepleri ile beraber sulh olmaksızın ileriye talik edecekti. Lozan'dan sonraki safhalarda da mesele aynı ehemmiyetini muhafaza etti. 1926 anlaşmasında fedakârlık etmeseydik, sulh yine tehlikeye girerdi. Çünkü Lozan'ın Musul ile ilgili hükmü emperatiftir. Yani, dokuz ay zarfında hallolunacaktır diye bir hüküm var. Hallolunmazsa muahede muallakta kalabilirdi. bu takdirde, ne gibi tehlikeler geleceği tahmin olunamazdı. Sulh hayatına girdikten sonra kendi meselelerimizle uğraşırken, sulhu devam ettirmek, davaların en başında geliyordu.

 

Sovyet Rusya Karışmıyor

 

Musul meselesinin buhranlı zamanlarında Sovyet Rusya'nın bu meseleye karışmak niyetinde olmadığını ve herhangi bir suretle yardımcı bir vaziyette bulunamayacağını söylediğini hatırlarım. Zaten böyle bir yardım beklemeye işin tabiatı itibarıyla da imkân yoktu. İngilizler Musul'u işgal ederek sonuna kadar ellerinde bulundurdular. Bu vaziyette Cemiyeti Akvam'ın kabul ettiği Brüksel Hattı'na razı olmayıp direnseydik, sulh bozulurdu ve vücuda gelecek ihtilatların (karışıklıkların) hesabı yoktu. 15 seneden beri harp halindeydik. Ve yeni bir harbi göze alarak daha ileri bir netice elde edileceğini söylemek güçtür. Muharebe zamanında işgal edilmemiş, elde edilmemiş bir yeri konuşarak bilahare tekrar almak da mümkün değildir. Siyasi tarih aşağı yukarı her memleket için böyle vaziyetlerle doludur. Bunun bir tek istisnası vardır, o istisna da bizim lehimizde olmuştur. Milli Mücadelede düşmanı Anadolu'da mağlup ettikten sonra Trakya'yı henüz fiilen işgal etmediğimiz halde siyasi münasebetlerle Trakya'yı kurtarmışızdır. Mütareke şartı olarak oraya kadar gitmeyi sağladık. Her mütareke yapılırken bir mütareke hattı çizilir ve harekat bunun üzerine durdurulur. Biz Trakya hududuna kadar gitmeyi şart koştuk, uğraştık ve bunu elde ettik. Bu sayede Trakya elde edebildiğimiz kadarı ile bizde kaldı. Diğer kısımlar arazi meseleleri arasında tabiatıyla hudutlarımızın dışında bırakıldı. Muharebe esnasında işgal edilmediği halde sonradan Hatay'ı siyasi münasebetlerle alabilmemiz de, Fransızlarla 1921'de yapılan Ankara İtilafnamesine koydurduğumuz birtakım hükümler sayesinde olmuştur. Sulhun devamı ve memleketin selameti için 1926 anlaşmasını yaptık ve bu mesele böylece kapandı.

 

Yunanlılarla İhtilaf Çıkıyor

 

Musul meselesi devam ederken onun yanında ve ondan sonra devam eden bütün buhranlar arasında bizi en çok uğraştıran başlıca itilaf  Yunanlılarla aramızdaki mübadele meselesi olmuştur. 1923'te faaliyete geçirilen muhtelit mübadele komisyonu çalışmalarının bir türlü sonuna gelemiyorduk. İhtilaflı meseleleri halledemiyorduk. Bu vaziyet 1930'a kadar sürdü.

Yunanlılarla iyi münasebet tesisi için Lozan'da Venizelos ile anlaşmış ve bunun için aramızda ciddi olarak karar vermiştik. Ben samimi olarak inanıyordum ki, yakından gördüğüm başmurahhas Mösyö Venizelos şimdi başvekil olarak Yunanistan'da idarenin başındaydı ve aramızdaki ihtilafları halletmeyi ciddi olarak arzu ediyordu. Ancak, işin tabiatında güçlük vardı. Yani, anlaşmayı engelleyen husus, mübadele meselesinin tabiatından geliyordu.

Mübadele meselesinin güçlüğü, büyük nüfus kitlelerinin yerlerinden oynatılmasındadır. Büyük bir nüfus kitlesi Türkiye'nin her tarafından Yunanistan'a ve yine büyük bir nüfus kitlesi Yunanistan'ın her tarafından Türkiye'ye karşılıklı olarak mübadele edilmiştir. Yunanistan'a gidenler esasen daha evvel gitmişlerdir. Bunun, mübadeleyi kolaylaştıran tarafı ve güçleştiren tarafı olmuştur. Kolaylaştıran tarafı muharebenin bitmesi ile beraber Türkiye'den Yunanistan'a hicret meselesinin, daha mütareke olmadan fiilen ve emrivaki halinde gerçekleşmesidir. fakat mübadelenin şahsi haklara, emlake ve tatbik bölgelerine taalluk eden meseleleri olduğu gibi duruyor. Müeyyidesi de Yunanlıların elinde. İşin güç tarafı da bu. Yunanlıların elinde askeri bir müeyyide, bir muharebe tehdidi ve tazyiki vasıtası yoktur. Ama Yunanistan'dan Türkiye'ye gelecek, mübadeleye tabi Türklere taalluk (ilişkin) eden bütün haklar Yunanlıların elinde tabii bir müeyyide vaziyetinde bulunuyordu.

 

Mübadele Meselesi

 

Lozan'da Mösyö Venizelos ile görüştüğümüz zaman, görüş birliği halinde bulunduğumuzu anlamıştık. Sulhu yapmak istiyoruz. Siyasi ve stratejik ihtiyaçlar bundan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında iyi ve yakın münasebetlerin kurulmasını istiyor. Venizelos görüşmelerimizde, hiçbir zaman Türkiye ile bozuşmak ve yeniden bir muharebeye girmek istemediğini ciddi olarak, samimi olarak teyit etmiştir (gerçekleştirmiştir). Benim anladığıma göre bunu ideal bakımdan da istemiyordu. Çünkü Venizelos, gençliğinden beri, Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasında, büyük bir nüfus topluluğu sebebiyle tabiatıyla büyük hisse alacağını ideal olarak daima hatırında tutmuş ve Venizelos'un görüşüne göre takip olunan bu politika tamamıyla akim kalmış, iflas etmiştir. Şimdi Türkiye ile münasebetleri yeni şartlara göre tanzim etmek lazımdır, kanaatinde bulunuyordu. Benimle görüşmelerinde, benim zihniyetimden, Türkiye'nin zihniyetine ve istidadına intikal etmeye çalışarak, iki memleket arasında ciddi bir dostluk kurmaya imkân var mıdır, bunu keşfetmeye çalışır ve bana hep bunu sorardı. Ben de kendisine derdim ki,

''Görüyorsunuz, biz Yunanistan ile iyi münasebet kurmak istiyoruz. Ameli olarak karşısında bulunacağımız ilk ve esaslı mani, benim gördüğüme göre, mübadele meselesidir. Bizdekiler gitmiştir, sizdekiler gelecektir. Bunlar adaletle muamele görürse, iyi münasebetler, ciddi bir engele uğramaksızın kapıları açmış olur.''

Hadiseler, benim Lozan'da tahmin ettiğim gibi gelişti. Yunanistan ile münasebetlerimizin düzelmesine daima mübadele mevzuundaki ihtilaflar engel teşkil etti ve bu hal 1930'a kadar sürdü.

Lozan'da Yunanlılarla bir mübadele mukavelesi imza ettik. Karşılıklı olarak mübadele yapacağız. Şu farkla ki, bizden gidecek olanlar gitmişler, birtakım ilişkileri kalmış. Kalmış olanlardan daha kimler gidecek ve kimler gitmeyecek, bunun tespitine çalışılıyor. Mübadele mukavelesine göre, İstanbul'daki Rumlarla, Garbi Trakya'daki Türkler mübadeleye tabi tutulmayacaklardır. İlk ihtilaf, İstanbul'da oturup da mübadeleye tabi tutulmayacak olan Rumların tespitinde çıktı. Mukaveleye göre, 1912 kanunu ile tespit edilmiş İstanbul belediye sınırları içinde 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş Rumlar gitmeyeceklerdi.  ''Yerleşmiş olma'', yani ''etabli'' tabiri üzerinde mutabık kalamadık. Yunanistan, mümkün olduğu kadar çok sayıda Rumun İstanbul ve çevresinde bırakılmasını istiyordu. Lahey Adalet Divanı'ndan ''etabli'' üzerinde iştişari mütalaa (görüş) alındı. Mesele bununla da çözülemedi.

 

Türkler Hicrete Mecbur Bırakıldı

 

İstanbul'da Rumlar var. Dışarıdan gelmişler, burada oturuyorlar. Bunlar nasıl ayıklanacak? Mübadele mukavelesinin hangi hükümleri, onları İstanbul'da oturdukları halde mübadeleye tabi tutacak veya tutmayacak? Yunanistan'daki Türkler için böyle bir ihtilaf yok. Orada, yalnız Garbi Trakya'da oturanlar mübadeleye tabi değiller. Fakat ihtilaf olunca, Garbi Trakyalı değildir, gidecektir, denebilir. Ama Garbi Trakya Türkleri için ''etabli'' tabiri bir mesele olacak kadar önemli değildir. Önemli olan, İstanbul Rumları idi. Nitekim mübadele meselesi, bu yüzden çıkan ihtilaflar sebebiyle 1930'a kadar sürmüştür. ''Etabli'' yani ''yerleşmiş'' ne demektir? İhtilaf bu yüzden çıktı. Lahey Hakem Mahkemesi'ne gidildi, mütalaa alındı. Bunlar tatbik edilirken yeni ihtilaflar çıktı.

İhtilaflar devam ederken, Yunanistan'da, Garbi Trakya Türklerine fena muamele yapılmaya başlandı. Birçok Türk hicrete mecbur bırakıldı. Bir ara Yunan hükümeti, Yunanistan'daki Türklerin mallarına el koydu. Biz mukabelede bulunduk. Zaman zaman iki hükümet arasındaki münasebetler gergin safhalara girdi. Meselelerin biri halledilirken, bir başkası çıkıyordu. Bunlardan hatırımda kalan en mühimi patrik meselesidir. Patrik meselesinin büyük münakaşası olmuştur. Konstantin Araboğlu isminde bir Rum, patrik tayin edilmişti. Halbuki yeni patrik mübadeleye tabi idi. İstanbul'da yerleşmiş ve mübadele mukavelesine göre kalması gereken Rumlardan değildi. Mübadeleye tabi olan mıntıka halkındandı. Bunun için biz, yeni patriğin mübadeleye tabi olduğunu söylüyorduk. Yunanistan, patriğin mübadeleye tabi olmadığını söylüyordu. Bunun için de Lahey Mahkemesi'ne müracaat edilerek, hüküm alınmaya çalışıldı. Biz yetkisizlik meselesini ileri sürerek buna mani olduk. Muhtelit mübadele komisyonu bizim iddiamızı esas alarak kabul ediyordu, fakat komisyonun bizden olmayan üyeleri mukavelenin bu hususla ilgili hükmünün yalnız patrik için uygulanmayacağı fikrini savunuyorlardı.

Patrik, Anadolu'dan mübadeleye tabi bölgeden olduğu halde, kalır veya kalmaz. Bir kişidir. Bugün ehemmiyetli bir mesele gibi görülmeyebilir. Ama o gün, mübadelenin tatbiki sırasında, patrikin vaziyeti üzerinde istisnai bir muamele yapmanın, gelecek zamanlar için nasıl bir örnek olarak kalacağını tahmin etmeye imkân yoktu. Bütün bu meselelerin tarihten gelen büyük ihtilaflara ve çatışmalara sebep olduğu bilindiği için, tatbikatın ilk günlerinde, herkes, muahede hükümlerine ciddi bir surette bağlı kalmak için dikkatliydi. Bu dikkatli  olma ve özel bir hassasiyet gösterme hali, işleri güçleştiren unsurlardı.

 

Dostluk Arzusu Çekişmelere Hâkim Oldu

 

Mübadele meselesinin iyi niyetle çözülmesi 1930'a kadar sürdü ve ciddi bir dostluk arzusu bütün çekişmelere hâkim olduğu için neticelendi. İhtilaflı devrede Mösyö Venizelos, iki memleket arasında ciddi bir sulh teessüs etmesi için bizim gayretlerimize samimi bir arzu ile karşılık vererek çalışmıştır. Venizelos'u, iktidardan ayrılıncaya kadar da dostluk kanaatinde samimi buldum.

Mübadele meseleleri, Ankara'da 10 Haziran 1930'da imzalanan anlaşma ile halledildi. Daha Lozan'da iken Yunanistan ile Türkiye arasında iyi münasebetler  kurulmasında önümüze çıkacak ilk engelin mübadele olduğu hakkında, bunu iyi halledersek dostluk yolu açılabilir diye tecrübeye müstenit olmaksızın sağduyu ile yaptığım tahmin, benim zannettiğimden daha güç ve daha uzun bir devrede neticeye varabildi. Lozan'da, Venizelos'a, dostluk kapılarının açılması, mübadele meselesini iyi halletmekte göstereceğimiz karşılıklı anlayışa ve kabiliyete bağlıdır, demiştim. Ama, bunun altı sene süreceğini ve bu kadar yorgunluk vereceğini tahmin etmemiştim.

 

 

VENİZELOS ANKARA'YA GELDİ

 

Uzun Süren Düşmanlık

 

Mübadele anlaşmasının Ankara'da imzaladığı gün Venizelos'a bir mektup göndererek, kendisini Ankara'ya davet ettim. 1930 Ekimi'nde Mösyö Venizelos, Türkiye ile Yunanistan arasındaki düşmanlığı, uzun süren son devrinde temsil etmiş olan insandı. Yunan ideallerini temsil ediyordu. Girit'te başladığı mücadeleleri muhtelif vesilelerle anlatmışımdır. Burada tekrarlamayacağım. Şunu  söylemek istiyorum ki, bütün siyaset âleminde ve bizzat Yunanistan'da, Venizelos'un Türkiye'yi ziyareti, tarihi bir hadise sayılmıştır.

Hatırlarım, Venizelos'un buraya geldiği günlerde Macar Başvekili de Ankara'daydı. İkisini beraber ağırladık. Macar Başvekili daha evvel gitti. Macar Başvekili'nin bu Ankara ziyareti, hemen pek bahsolunmadan geçti. Halbuki çok değerli bir insandı. Kendisi de işin farkındaydı. Ankara'da bir defa bana, kendisine gösterilen ilginin azlığını, kibar ve ciddi bir şekilde, yarı şikâyet eder tarzda anlattı. ''Venizelos'un ziyareti tarihi bir hadisedir. Anladık. Ama  ben de buraya resmen ziyarete geldim. Bir devlet ziyareti yapmak üzere buradayım. Onun muamelesini isterim'', diyordu. Bu tarzda bir şikâyeti, politika dilinde ilk defa ondan işittim ve ona istediği muameleyi göstermek için özel bir dikkat sarf ettim.

Yunanistan ile aramızda münasebetlerin düzelmesi zamanlarında İtalya'nın özel bir tutumu vardı. İtalya, Türkiye-Yunanistan münasebetlerinin düzelmesini istiyordu. Bu devirde, yani 1930'larda, İtalya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile ayrı bir blok yapmak ve kendisi bu bloka sahip çıkarak onunla Avrupa içinde siyaset yapmak niyetindeydi. Yani İngiltere ve Fransa'ya karşı kuvvetli bulunmak istiyordu. Bilhassa Fransa'ya karşı. Fransa Birinci Cihan Harbi'nden sonra Avrupa siyasetine, "Küçük İtilaf" denilen bir grup ile çıkmıştır. Bu "Küçük İtilaf" da Romanya, Yugoslavya ve Çekoslovakya vardı. Ve ''Küçük İtilaf'' yolu ile Balkanlar'da Fransız nüfuzu hâkim bulunuyordu. İtalya da, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile birleşerek kendisine yakın bir grupla Balkanlar'da tesir yapmak istiyordu. Tabii sonra Hitler'in zuhuru ile İtalya politikasında yeni istikametler inkişaf etti. İtalya'dan burada bahsedişim, Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesindeki olumlu tutumu ve Venizelos'un Ankara'yı ziyareti münasebetiyledir.

Venizelos burada Atatürk ile görüştü. Atatürk'ün Türk-Yunan münasebetlerinin düzelmesinde ve dostluk tesisinde ne kadar samimi bir kanaate sahip olduğunu yakından gördü. Kendisindeki dostluk fikri kuvvetlenmiş olarak, memnun bir halde, cesaretle gitti.

Venizelos'un Ankara'yı ziyareti vesilesiyle dostluk antlaşması, tarafsızlık antlaşması, uzlaşma ve hakem antlaşması olmak üzere üç antlaşma imzalandı. Ayrıca deniz kuvvetlerinin tahdidi hakkında bir protokol yapıldı. İkamet, ticaret ve seyrisefain sözleşmesi imzalandı. Hulasa bu ziyaret, iki memleket arasındaki dostluk bakımından son derece istifadeli bir ziyaret oldu.

Venizelos'un, tarihi bir hadise olan bu ziyaretten ayrılışı sırasında, yakın olayların halk arasındaki tesirlerinden şikâyet ettiğini işitmişimdir. Bunu bizim arkadaşlara söylemiş. Dostluk tesis etmek için idare edenlerin gayretleri  ve halkta bütün geçmiş olayları unutmaya çalışan bir arzu bulunduğu Venizelos'un dikkatinden kaçmamıştı. Bunu değerlendirmiş olduğunu zannediyorum. Yani biz idare edenlerdeki dostluk gayretini, halkın soğuk karşıladığı intibaı var. Bizim arkadaşların bana naklettiğine göre, arzu ettiği harareti görmediğinden şikâyet etmiş. Bizimkiler de nazik bir surette, ''Çok çektiler''  diye ikaz etmişler.

 

Yunanistan'a Gidiyorum

 

Ertesi sene, 1931'de, yine sonbaharda ben bu ziyareti iade ettim. Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey'le beraber oraya gittik. Yunanistan siyasi gösterişlerde çok canlı bir hayat geçirmeye alışmıştır. Dostluk göstermek istediği vakit onu fazlasıyla göstermek kabiliyetindedir. Beni çok iyi karşıladılar. Bende de, Yunanistan'a gittiğim zaman halktan nasıl bir karşılık göreceğim şüphesi vardı. Bu devirde Yunanistan'da cumhuriyet ve krallık münakaşası başlamıştı. Rejim, cumhuriyet rejimi. Cumhuriyet, Yunanistan'da devam edebilecek mi, edemeyecek mi? Bunun münakaşası vardı. Bu münakaşa bizde de vardı. Fakat, bizde pekâlâ devam ediyor kanaati ile Yunanistan'da da devam edebileceğini zannediyordum ve oraya bu düşünce ile gitmiştim. Halbuki görünce anladım ki, Yunanistan'ın krallıkla idare olunabileceği kanaati orada çok daha yaygın ve derin bir haldedir. Yunanistan, kurulduğu zaman krallık olarak kurulmuş ve krallık müessesesinden, gerek iç sükûnette, gerek enternasyonal münasebetlerde çok istifade etmiştir. Değerli krallar gelmiş geçmiş. Bunun için krallığın Yunanistan'da itibarı vardı. Venizelos ihtilali zamanında bu itibar sarsılmış. Bilhassa mağlubiyeti Kral Konstantin'e, onun kumandanlığına ve onun idaresine bağladıkları ve büyük Yunan  idealizmi kral zamanında, kral eliyle söndüğü için, cumhuriyet rejimini seçmişler. Fakat bütün bu menfi görünüşün izahını süratle bulmuşlar ve krallık münakaşası tekrar hararetli bir şekilde uyanmış. Ben Yunanistan'a o devirde gittim.

Yunanistan'a gittiğimin ertesi günü bizim sefaretten o gün çıkan gazeteleri bana getirdikleri zaman hayretler içinde kaldım. Yunan gazetelerinin o gün önemle bahsettikleri mevzu, Türk-Yunan münasebetleri idi. Benim seyahatim sebebiyle bunu tabii karşılamak lazım. Fakat hayret ettiğim husus meselenin takdim tarzından geliyordu. Yunan gazetelerine göre, Türk-Yunan münasebetleri düzelmiştir; muhacirler, herkes yerli yerine dönecektir. Gazeteler açıktan açığa bu ümidi ve bu havayı veriyorlardı. Bunları görünce, tahmin etmediğim bir netice olarak çok şaşırdım. Halbuki, münasebetlerimizde, ziyaretlerde, Yunan Hükümetiyle şu gerçeği göz önünde tutmaktan hiç geri kalmamıştık: Münasabetlerimizin temeli mübadeleye dayanmaktadır. Yeni münasebet, yeni devir,  teessüs eden bu nizam üzerinde kurulmuştur. Öyle kurulacak ve bu yolda inkişaf edecektir. Bu esaslar üzerinde mutabakatımızı her vesile ile tekrar eder ve teyit ettirirdik.

Yunan gazeteleri elimde olduğu halde ben bunları düşünüyorum. Aradan 15 dakika geçmişti ki, Venizelos otele geldi. Zaten beni hiçbir gün yalnız bırakmamıştır.  Daima beraber dolaşmışızdır. Venizelos ile aramızda tam yirmi yaş fark vardı. O  benden yirmi yaş büyüktü. Dikkat ederdim, Venizelos münasebetlerimizde bana çok yakın bir ilgi ve siyasi bir yakınlık gösterdiği kadar, bir şahsi dostluk ve  şefkat göstermeye de çalışırdı. Bilhassa Yunanistan'da bulunduğum bugünlerde, istirahatimin temini, herhangi bir hadiseden, aksi bir olaydan üzüntü duymamam için itina gösterdiğini minnetle hatırlarım.

Venizelos'a ''Her Åžey Bozuluyor'' Dedim

 

Şimdi, bu Yunan gazeteleri ile meşgul olduğum sırada Venizelos, otele yanıma gelince, ilk işim, ona Yunan gazetelerinden aldığım bu havadisi söylemek oldu. İlk çarpıldığım olay. Gazeteler, ''Her şey düzeldi, mübadele işi halledildi, muhacirler tekrar geri dönecek, böyle kararlaştırılmıştır'' tarzında kampanya açmışlardı. Venizelos ile konuşurken, galiba çarpılmış ve dolgun bir halde olduğum halimden anlaşılıyordu. Mösyö Venizelos, ''Neyin var'', diye sordu. Anlattım.

''Ne olacak? Her şey temelinden bozuluyor ve tehlikeye giriyor. Bu nasıl şeydir?'' dedim.

Venizelos birkaç cümleyle bütün üzüntülerimi temelinden bertaraf etti:

''Saçma! Böyle şey olur mu canım, dedi. Şüphe mi ediyorsun? Birtakım gazeteler kendi arzularına, kendi hislerine göre zemini yokluyorlar. Hiçbir kayda bağlı olmaksızın serbest konuşulan, serbest yazılan memlekette bunlar olur. Hiçbir ehemmiyeti yoktur. Bunlara ehemiyet verme.''

Venizelos'un sözlerindeki kesinlik ve hali tavrındaki ciddiyet karşısında, bulunduğum ters vaziyet esasından tesirsiz kaldı; başka mevzua geçtik.

Yunanistan'da ilk ziyaretimi reisicumhura yaptım. Reisicumhur o zaman Mösyö Zaimis idi. Reisicumhur dairesi şehir içinde. Oraya gittim. Mösyö Venizelos da beraber. Zaimis yaşlı bir zattı. Venizelos'tan yaşlı görünüyordu. Sene 1931. Demek ki ben, 47 yaşındayım. Ve tabii çok canlı bir haldeyim. Venizelos, 67 yaşındaydi ve söz arasında, kendisinin faal olarak siyaset yapacak ve çalışacak  bir yaşta olduğundan bahsederek, ''Henüz gencim'' derdi. Gerçekten canlı bir adamdı.

Zaimis'e yaptığım ziyaret kısa sürdü. Hiç politika konuşmadık. Karşılıklı iyi münasebetler, saygılı sözler söyledik. Benim iyi dileklerime, devlet reisi karşılık vermekle konuşmayı idare etti. Sonra dikkatimi celbettiler ki, Zaimis,  reisicumhur olarak anayasa hükümlerine ve politikada her suretle tarafsız bulunmak kayıtlarına titizlikle ve taassupla riayet etmek  tabiatındaymış. Zaten, daha evvel  temas ettiğim gibi. Yunanistan o esnada krallık - cumhuriyet  münakaşaları içindeydi. Bu meselenin münakaşa konusu olduğu bir zamanda, kendisinin münakaşalar içinde ve ön planda görünmeyi arzu etmediği anlaşılıyordu. İstemeyerek reisicumhurluğa gelmiş, politika hayatında özel bir iddiası ve ihtirası olmayan muhterem bir devlet başkanı halinde görünüyordu.

 

Balkan Paktı'nın İlk Tohumları

 

Venizelos bundan sonra beni Atina Belediyesi'ne götürdü. Belediyede beni çok iyi kabul ettiler. Dostluk gösterdiler. İki memleket arasındaki münasebetlerin dostane olmasını hakiki ve ciddi olarak istediklerini söylediler. Çok olgun ve yetişkin insanlardı. Bu tarzda karşılıklı konuşmalardan sonra, belediyeden ayrıldım. Venizelos bana,

''Dikkat ettin mi, bunlar kralcıdır?'' dedi.

Bilmiyordum.

''Hayret ettim, nasıl kralcıdırlar?'' dedim.

Mösyö Venizelos,

''Atina Belediyesi kralcıların elindedir'' dedi.

Ben merak etmiştim. Nasıl oluyor, diye sorduğum zaman cevap verdi:

''Bizde oluyor işte. Seni belediyeye götürürken, kralcıları, kralcı olan politikacıları yakından tanıyıp dinleyesin ve iki memleket arasındaki dostluk münasebetlerinin bütün siyasi çevrelere mal olmuş bulunduğuna inanasın, istedim.''

Venizelos beni bir gün Atina civarında uzakça bir yere götürdü. Burası bir sayfiye yeriydi.Bir Amerikan şirketi orada yeni bir teşebbüs almıştı ve inşaat yapıyordu. Yunanlılar bu şirketten şikâyet ediyorlardı. Aynı Amerikan şirketi, bir süre önce Ankara'nın imarı için bize de müracaat etmişti. Uzun boylu konuştuktan sonra, bir anlaşmaya varamamıştık. Yunanlılar, bu şirketle bir anlaşma yapmayışımızın, bizim daha akıllı olduğumuza yeni bir misal teşkil ettiğini, yarı şaka, yarı ciddi söylüyorlardı. Bunu, Yunanistan seyahatinin latifeli bir olayı olarak hep hatırlarım.

Atina'da kaldığım birkaç gün içinde bir futbol maçı seyrettim. Venizelos beni stadyuma götürmüştü. Atina'nın içinde bulunan stadyum çok kalabalıktı. Halk, orada beni, çılgınca dostluk tezahüratı ile kabul etti. Bununla, Yunan halkının, Türkiye Başvekilini, ne kadar dostluk duyguları ile kabul ettiklerini göstermiş  oldular ve hakikaten üzerimde o tesiri yaptı. Bu büyük anfilerle yapılmış olan spor yerinde çok zevkli bir spor sahnesi görmüş oldum.

 

Balkan Paktı* Meselesi

 

Yunanistan'da kaldığım müddet esnasında, Türk-Yunan yakınlaşmasından ayrı olarak, bu yakınlaşmanın Balkan devletleri arasında yayılması ve Balkan Paktı meseleleri üzerinde Venizelos ile geniş temaslarımız, geniş konuşmalarımız olmuştur. Balkan Paktı fikri, bu ziyaretler esnasında esaslı olarak vardı. Ve bizi müşterek gayrete sevk eden yeni bir unsur halindeydi. Gerek Venizelos'un Türkiye'yi ziyareti, gerek benim Yunanistan ziyaretimle, hem iki memleket arasındaki dostane iyi münasebetlerin, hem Balkan Paktı şeklinde daha geniş bir dostluk havasının teessüsü mesafe almıştır.

1932 yılında Sovyet Rusya'ya bir ziyaret yaptım. Şimdi bunu anlatacağım. Ruslar  benim Yunanistan ziyaretim münasebetiyle, dışarıya bir  ziyaret yapacaksam, bunun Moskova'ya kadar uzamasını ehemmiyetle arzu ediyorlardı. Bir başka yere daha seyahat etmem mevzubahisti. Ruslar, evvela bize gelsin, diyerek ısrar ettiler. Nihayet 1932'de Nisan ayında, Rusya'ya gittim.

 

 

 

RUSYA SEYAHATİ

 

Türkiye - Sovyet Rusya İlişkileri

 

Ruslarla 1925'ten beri devamlı bir muahede ile birbirimize bağlanmış gibiydik. Münasebetlerimiz 1930'a kadar önemli gelişmeler göstermiştir. 1925 antlaşması, Rusların ihtilalden sonra takip ettikleri umumi politikanın tabii bir neticesi olarak, bize daha yakın bulunmak arzularından doğmuştur. Rusya, Batılı devletler tarafından tecrit edilmiş olmaktan kurtulmak için yakın komşuları ile dostluk münasebeti içinde bulunmak ve Almanya'nın İngiltere ve Fransa'ya yaklaşmasını önlemek istiyordu. Politikasının esası bu idi. Fakat, Fransa ve İngiltere, Almanya'yı da yanlarına alarak, İtalya, Polonya ve Çekoslovakya'nın da içinde bulunduğu Locarno Antlaşması'nı yaptılar. Bu antlaşma, Sovyetler'in takip ettikleri politikaya aykırı idi. Bizim politikamıza da uygun düştüğü için, Locarno Antlaşması'ndan hemen sonra, aralık ayının ortasında, Ruslarla Paris'te özel bir tarafsızlık antlaşması imzaladık. Bu, 1925 antlaşması, Locarno'dan hemen hemen iki hafta sonradır ve ona cevap mahiyetindedir. Sovyetler, ilk zamandan itibaren, Almanya ile diğer devletler arasında yapılan muahedeleri ve yakınlaşma teşebbüslerini daima endişe  ile karşılamışlardır. 1925'te bizim muahedemizle ona cevap vermek istediler. Sovyetlerle münasebetimizin emniyet üzerinde bulunması ve araya bir şüphe girmeksizin devam etmesi, bizim için ilk günden beri önemli bir dikkat mevzuu olmuştur. Bu bakımdan 1925 tarafsızlık muahedesi, bizim politikamıza da uygun düşüyordu. Gerçi Musul ihtilafı esnasında uğradığımız güçlüklerde Sovyetlerin fiili bir yardımı söz konusu değildi; ama siyasi olarak Cemiyeti Akvam Meclisi'nde ve komisyonlarında Musul meselesi müzakereleri ve münakaşaları devam ederken, Sovyetler bize manen destek olmuşlardır. Biz Sovyetlerle yalnız siyasi  münasebetlerimizi değil, iktisadi münasebetlerimizi de geliştirmek istiyorduk. İki memleket arasındaki ticari münasebetler, Milli Mücadeleden sonra bir hayli artmıştı. Fakat bir aralık, iktisadi ve ticari münasebetlerin gelişmesi aksadı.  Sanıyorum, 1926 veya 1927'de, Rusya Türkiye'den ithal edilen mallara bazı tahditler koydu ve münasebetlerimiz bu sebeple bir sarsıntı geçirdi. Bir hayli çetin müzakerelerden sonra 1927 yılında bir ticaret ve seyrisefain muahedesi imzalamaya muvaffak olduk. Bizim Sovyetlerle iktisadi ve ticari ilişkiler kurmaya çalıştığımız bu devirde uğradığımız güçlükler, başlıca, Sovyetleri'in yeni İktisadi  ve ticari sistemlerinden geliyordu. Sovyetler'in yeni iktisadi ve ticari sistemlerinin tatbikatı, kendi içlerinde de olmak üzere, her yerde güçlükle devam ettiği için, onun tabii sarsıntıları esnasında biz de güçlüğe uğruyorduk. Fakat münasebetlerimiz devam ediyor ve her güçlüğe çare bulmaya çalışıyorduk. İşte nihayet 1927'de bahsettiğim ticaret ve seyrisefain muahedesi imzalanmıştı.

1928'de Cenevre'de bir silahsızlanma konferansı toplanmıştı. Biz bu konferansa davet edilmemiştik. Fakat Sovyetler'in konferanstaki temsilcisi Litvinof, Türkiye'nin dünya siyasetinde mühim bir rolü olduğundan ve coğrafi durumunun ehemmiyetinden bahsederek, bizim de konferansa çağrılmamızı teklif etti ve konferans bunu kabul etti.

 

Silahsızlanma Konferansına Katıldık

 

Sovyetler'in teklifi üzerine biz Cenevre'de toplanan silahsızlanma konferansına katıldık. Bu konferansta Sovyetler topyekûn bir silahsızlanma teklif ediyordu. Ve biz de bu görüşe katılarak Sovyet tezini destekledik. Daha sonra 1928 yılında yapılan Kellogg Paktı'na da Sovyet Rusya ile beraber katıldık. Cemiyeti Akvam'ın muhtemel bir harbi önlemesinden duyulan şüpheler üzerine, Fransız Dışişleri Bakanı Briand ile Amerika Dışişleri Bakanı Kellogg arasında kararlaştırılıp, birçok devletin imzaladığı savaşı önleyici bu pakt imzalandıktan bir süre sonra, ortaya atılan Litvinof Protokolü'nü de imzaladık. Kellogg misakının yürürlüğe girmesi gecikir endişesi ile, Litvinof teşebbüse geçti ve Litvinof Protokolü'nü ortaya çıkardı. Bu protokole göre, Kellogg misakının Doğu Avrupa'da derhal uygulanması için Litvinof'un ileri sürdüğü protokole de iltihak ederek Sovyetlerle beraberlik gösterdik.

Garp devletleri ile münasebetlerimiz 1926'dan sonra gelişme istidadı göstermeye başlamıştı. Gerek bu sebeple, gerek Balkanlar üzerinde teşebbüslere giriştikçe, Sovyet Rusya'nın da Türkiye üzerindeki dikkati artmaya başlamıştı. Bizim Batı ile münasebetlerimizi düzeltmek hususundaki çalışmalarımız, Sovyet Rusya'da şüpheler uyandırmaktan geri kalmıyordu. İşte bu şartlar içinde ısrarla Rusya'ya davet edildim ve 1932'de Moskova ziyaretini yaptım.

 

Rusların Israrı

 

O esnada bir başka yere daha seyahatim mevzubahisti. Gitmeyi düşünüyordum. Ruslar acele ettiler, evvela bize gelsin, diye ısrarda bulundular. Bir Türk vapuru ile Odesa'ya hareket ettik. Bayan İnönüyü de götürüyorum. Bu seyahat başlarken benim için bir talihsizlik oldu. Bayan İnönü, Odesa'dan hareketimizden itibaren şiddetli bir safrakesesi iltihabından hastalandı. Ruslar ilgi gösterdiler. Refakatimize çok değerli doktorlar tayin ettiler. Bu doktorlar seyahat boyunca bize yardımcı ve Bayan İnönü'nün sıhhatini gözetleyici bir rolde oldular. Avdet edinceye kadar da yanımızdan ayrılmadılar ve dönüşte bizi İstanbul'a kadar getirdiler. Kendilerine çok müteşekkir olmuştuk.

 

Görüşmeler

 

Moskova'da bizi büyük bir törenle karşıladılar. Molotof, Litvinof, hepsi karşılayıcılar arasında bulunuyordu. Resmi protokolde hiçbir eksiklik yoktu. Bize çok itibar ettiler.

Rusya seyahatinde muhtelif toplantılar ve mülakatlar yapılmıştır. İlk önemli temas, Kremlin'de Stalin ile ve Sovyet Hükümetiyle toptan mülakat olarak başlamıştır.

Kremlin'e gittik. Müzakere için kararlaştırılan zamanda bizi Kremlin'in balkonuna aldıklarını hatırlarım. Rusya'nın, Ankara Sefiri Suriç yanımızda bulunuyordu. Türkiye'den Suriç ile beraber gelmiştik. Hükümet içeride içtima halindedir, sizin kabulünüz belki bir iki dakika gecikecektir, diye bizi balkona aldılar. Bekleyeceğimiz için özür dilediler. Bir aralık Stalin yanıma geldi:

''İçeride acele bir işimiz var, onu konuşuyoruz. şimdi bitecek. Ondan sonra beraber toplanacağız. Çok isterdim, bizim toplantımızı salonun bir köşesinden görebilseydin. Benim için her şeyi söylerler. Diktatör, falan derler. Toplantımızda bulunman mümkün olsaydı da ne halde çalışıyoruz, onu gözünle görüp bir fikir edinseydin'' dedi.

 

Nezaket Gösterisi

 

Stalin böyle bir şaka yaptıktan sonra, tekrar gitti ve iki üç dakika sonra, buyurun, dediler ve içeri girdik. Bizi çok büyük bir nezaketle kabul ettikten sonra, doğrudan doğruya bir hükümet toplantısı gibi görünen bu özel toplantıya katıldık. Stalin oturmam için bana masanın riyaset yerini gösterdi. Oturdum. Dikkat ettim, sağımda, solumda bizim arkadaşlar var. Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey ile Moskova'daki sefirimiz Hüseyin Ragıp Bey, bunlar iki yanımda oturuyorlar. Masanın etrafındaki diğer koltuklarda Molotof var, Litvinof var, onların Ankara Sefiri Suriç ve daha bir iki vekil var. Stalin, beni riyaset yerine oturtmak gibi büyük bir nezaket gösterdikten sonra, kendisi ayakta dolaşarak müzakereyi idare etmeye başladı.

İki memleket arasındaki münasebetlerden hararetle bahsolunuyor. Biz Türkçe konuşuyoruz. Onlar Rusça konuşuyorlar. Aramızda kuvvetli tercümanlar var. Ben, bazen, mecbur oldukça Fransızca konuşuyorum. Onların içinde çok güzel Fransızca bilen insanlar var. Ruslar, yabancı dil öğrenmekte ve yabancı dili, o dilin insanları kadar fasih (düzgün) ve aynı aksanla telaffuz etmekte özel bir istidat sahibidirler. Ruslar hem bildikleri yabancı dili iyi bilirler, iyi öğrenmiş olurlar, hem aynı milletin ferdi imiş gibi o dilin aksanı ile konuşurlar. Yani yabancı dile çok kabiliyetlidirler.

Bu ilk müzakerede Türkiye'ye yapılacak iktisadi yardım, ticari münasebetler ve bir istikraz (borçlanma) meselesi esas olarak konulmuştur.

 

Sıkıntı İçindeydiler

 

Rusya'ya yaptığım bu seyahatin Sovyet Rusya'nın iktisaden çok sıkıntı çekmekte olduğu bir zamana rast geldiğini, Mosokva'ya gider gitmez fark ettik. Bu sıkıntıları, bütün hallerinden anlaşılıyordu. Rusya, daha ihtilal yıllarında iktisadi bakımdan büyük zorluklar içine düşmüştü. Bunun üzerine Lenin, ''NEP'' denilen yeni bir iktisat politikası uygulamaya başlamıştı. ''Yeni İktisadi Politika'' manasına gelen ''NEP'' sistemi, biz Rusya'ya gittiğimiz zaman, henüz terk edilmişti. Lenin'in ölümü, iktisadi vaziyetin girmiş olduğu çıkmaza bağlanıyordu. Bu çıkmazdan dolayı içine düşülen büyük bunalımın tesirleri ile Lenin'in hastalandığı ve öldüğü kanaati vardı. Lenin'in ölümünden sonraki yıllarda vaziyet çok ıslah edilmişti. Ruslarla yaptığım ilk görüşmelerde bana, Lenin öldükten sonra Rusya'nın, içinde bulunduğu güçlüklerden çıkmak için gösterdiği gayretlerin müspet netice verdiğini her vesile ile anlatırlardı. Ve Lenin sağ olsaydı, bugünkü vaziyeti görerek şaşılacak kadar ilerleme kaydettiğimizi anlayacaktı, derlerdi. Bütün bunları konuşurken, Lenin'i suçlamak şöyle dursun aksine ondan hürmetle bahseder ve kendisinin, milletin ıstıraplarından fevkalade teessüre kapılarak hasta olduğu manasını çıkartmak isterlerdi.

 

Müzakereler Sonuçlanıyor

 

Kremlin'de yaptığımız ilk toplantıda bize yardım etmek imkânı olduğunu söylediler. Azami kolaylığı gösterecekleri anlaşılıyordu. Daha evvel görüşmeler yapılmıştı. Sekiz milyon dolarlık altın değerinde bir ikraz yapmayı kabul ediyorlardı. Stalin ayakta dolaşarak müzakerelerin seyrini takip ediyor. Lüzum gördükçe müdahalede bulunuyor. Evvela faiz meselesi açıldı. Faiz istemiyorlar. Sıra vadenin tayinine geldi. 20 sene vade ile müsavi taksitler halinde ödeyeceğiz. Bu karara bağlandı. Borcun ödenmesinin para olarak değil, mal olarak karşılanmasında mutabık kaldık. Bu sekiz milyon dolarlık istikrazın bütün şartlarında mutabık olduk. ''Mal olarak ne alacaksınız ne alırsınız?'' dedim. Bunu da tespit ettik. Kendilerine çok teşekkür ettim. İlk müzakereler böyle en müsait şartlarla müspet bir şekilde neticelendi. Bu tarzda bir dostluk havası içinde ayrıldık.

 

Stalin'le Görüşmelerimiz Sürüyor

 

Kredi müzakereleri ile ilk görüşme bitti ve Stalin'le sonra müteaddit görüşmelerimiz oldu. Rusya'dan dönüşte, Ankara'daki İngiliz sefirine, 8 milyon dolar kredi aldığımızı ve şartlarını bir konuşma esnasında anlattığım zaman, sefir, ''müstesna bir şey'' demişti.

Moskova'da bize çok ikram ediyorlar ve gezdiriyorlar. Ruslar, zaten çok ikramcı bir millettir. Misafirlerine tasavvur olunamayacak şekilde ikram ederler. Kaldığımız otelde bize de çok ikramda bulundular. Tiyatroya, operaya götürdüler. Rus balesini seyrettik. Yüksek idareciler bizimle hep beraber bulunuyorlar. Birinde Stalin ile beraberdik. Ben bir aralık balkonda dururken, Stalin yanıma geldi. Konuştuk. Bu konuşmamız, bana gösterdikleri bir fabrika üzerinde oldu. Onu ileride anlatacağım.

Bundan sonra Stalin'le önemli bir konuşma kendi evinde olmuştur. Şehrin dışında bir villası vardı. Otelden bizi aldılar, arabayla oraya götürdüler. Stalin önde şoförün yanında oturuyordu. Ben ve Molotof arkadayız. Emniyet tertipleri içinde gittik.

Stalin'in evinde, bir masa etrafında görüştük; yemek yedik ve sonra döndük.

 

Sözü, Balkan Paktına Getirdim

 

Görüşme esnasında, Garp âlemi ile münasebetlerimizden bahsolunuyor. Ben, Yunanlılarla olan münasebetlerimizi anlattım. Sözü Balkan Paktı'na getirerek şunları söyledim:

''Balkanlarda bir pakt yapmayı düşündük. Bunun için toplantılar yaptık. Balkan devletleriyle bir pakt etrafında toplanarak, Balkan dışı devletlerle münasebetler bakımından, bu bölgeyi kendi ölçümüzde bir emniyete kavuşturmak için müşterek çalışmanın faydası olacaktır. Bu tertipte, bizim Rusya ile olan münasebetlerimiz daima mahfuz tutulacaktır. Bizim iştirakimiz bulunan Balkan Paktı'nın Rusya aleyhine işlemesi ihtimali ihtirazi kayda bağlanacaktır.''

Balkan Paktı yapmak için temaslarımızda, Rusya kuşku gösterir ve daima itirazda bulunurdu. İkna etmek için güçlük çekerdik. Bu sebeple, doğrudan doğruya Stalin, Molotof ve Litvinof'un bulunduğu bir yerde meseleyi konuşarak âti (gelecek) için vesvese ihtimalini ortadan kaldırmak istiyordum. Uzun boylu anlatım.

 

Stalin, Müdahale Ediyor

 

Rus sefiri Suriç de orada. Suriç Ankara'da iken, Balkan Paktı çalışmalarına itiraz eder, ''Oyun yapacaklardır, birçok, mahzurlar çıkacaktır'', tarzında mütalaalar beyan ederdi. Ben cevap vermeye çalışırdım. Stalin'in evindeki bu konuşmada, ben anlatırken Suriç sözlerime yine itiraz ediyordu. Aramızdaki karşılıklı konuşmalar esnasında Stalin müdahale etti, ''haklısınız'' dedi ve nihayet münakaşa kesildi.

Bizim sefirimiz Hüseyin Ragıp Bey, Rusça öğrenmişti. Onun bana anlattığına göre Stalin müdahale edip Suriç'i susturduktan sonra ona, ''Canım, adam doğru söylüyor, sözünü neden kesiyorsun?'' demiş. Konu değişti, başka meselelere geçtik. Oradan, dış politika üzerinde birbirimizin tutumundan emniyet hasıl eden bir zihniyetle ayrıldık.

Stalin'in evinde sabahtan akşama kadar yenildi, içildi. Politika konuşuldu. Güzel bir gün geçirdik. Hanımını ve kızı Svetlena'yı gördüm. Svetlena ufak bir çocuktu. Anası kibar bir hanım. Onunla da konuştuk.

Stalin ile diğer bir konuşmam yine Kremlin'de oldu. Beraber yemek yedik. Reisicumhur da vardı. Beni yanına oturtmuşlardı. Yemek esnasında görüşmeler bir ara resmi şekilden sohbet şekline girdi. Stalin bana sordu:

''Bu serbest fırka hareketi neydi? Ben anlayamadım. Nasıl yaptınız? Nasıl yapabilirsiniz?'' dedi.

Ben bunun münakaşasına girmek istemedim. Bize mahsus bir şeydir, ben size sonra anlatırım, dedim ve kısa kestim.

 

Stalin Konuşurken Litvinof Ölecekti

 

Stalin bu sohbetimizde kendi hallerinden bahsetmeye başladı:

''Biz burada bulunanlar, Kalinin, Molotof, Litvinof, ben, hepimiz ihtilalden evvel zaman zaman hapiste, zaman zaman sürgünde vakit geçirdik. Bizim içimizden, memleket dışında bulunmasına müsaade ettiğimiz tek insan Lenin'dir. Onun emniyette bulunması lazımdı ve parti, kendisinin dışarı gitmesine ve orada çalışmasına karar verdi. Fakat ihtilale kadar dışarıda kalan başkaları da var. Mesela Litvinof da dışarıdaydı emniyet içinde bulunuyordu ve oradan bize akıl veriyordu. Ama onlar bizim müsaademizle gitmiş değillerdi'' dedi

Stalin bunları söylerken, Litvinof'a dikkat ettim, adam neredeyse ölecekti.

Stalin ile yemek yerken yaptığımız sohbette daha birçok şeyler konuşuldu. Stalin teklifsiz konuşuyordu. Bir aralık Troçki'den bahsetti. Troçki'yi nasıl tanıyorsun, diye bana sordu. Fazla bir tanımam yoktur, dedim. Bunun üzerine Troçki'yi Enver Paşa ile mukayese etti. Troçki de, Enver Paşa gibi fantezisttir, dedi. Bunlar birtakım hayal içinde ölçü bilmeyen insanlardır, diyerek hükmünü bağladı.

Konuşmalarımız umumi olarak bu hava içinde devam ediyor ve Stalin bana çok yakınlık gösteriyordu. Stalin, İngiltere'ye çok kızıyor, açıktan düşmanlık gösteriyordu. Şu sözlerini hatırlarım:

''İngiltere neden dünya hâkimiyeti iddiasındadır? Nesine güvenerek dünya üzerinde hâkimiyet iddia ediyor?''

Stalin'in zihnen İngiltere ile çok meşgul olduğu ve İngilizlere karşı büyük bir düşmanlık duygusu beslediği anlaşılıyordu.

Moskova'da bizi gezdirirken bir otomobil fabrikasına götürmüşlerdi. Muazzam bir fabrikaydı. Efsane manasıyla, bir ucundan ham çelik girecek öbür ucundan otomobil çıkacak. Böyle bir şey. Fabrika bir mahalle içinde kurulmuştu. Gezdiğim zaman benim üzerimde çok iyi tesir yaptı. Stalin, tiyatroda görüşürken bana, fabrika hakkındaki intibalarımı sordu. Belli ki, üzerimde yaptığı tesiri merak ediyordu. Nasıl buldun, dedi ve ilave etti:

''Kaça mal olduğunu tahmin edersin?''

Ben bir fikrim olmadığını, tahmin yapamayacağımı söyledim. Yanılmıyorsam 8 milyon altın sterline mal olmuş, onu söyledi. O zamanki ölçülere göre bu muazzam bir paraydı. Çok masraf, dedim. Tasdik etti. Kendisine sordum:

''Neden bu kadar pahalıya mal oldu?'' dedim.

Bir an durdu:

''Cehaletten'' dedi.

''Nasıl cehaletten?'' diye sordum.

Anlatmaya başladı:

''Efendim dedi, fabrika gördüğün yerde mahalle içinde kurulacak. Plan yaptık. Plana göre fabrika şu hudut içine sığacaktır, dediler. Fabrikanın mütemmimi olarak başka binalar da bulunacak. O binaları da yaptık. Mühendisler her tarafını ölçtüler, biçtiler, ona göre iki taraflı inşaat yapıyoruz. İnşaat bittikten sonra, fabrika buraya sığmıyor, dediler. Yıkmaya mecbur olduk. Tekrar yaptık. Birçok şey için iki kat masraf ettik. Bunun cehaletten başka bir manası var mı?''

Stalin'in bunları söylerken kimseyi kötülemek maksadını takip ettiği farz olunamaz. Böyle büyük işlerin tam isabetle yapılabilmesi için lazım olan tercübe zaruri olarak geçiriliyor. İşin başında insan bir tecrübe devrinden geçiyor. Bana bunu söylemek istiyordu.

Stalin ile görüşürken, merak ettiğim bir hususu sordum. Rusya'ya giderken benim merak ettiğim şeylerden birisi, planı nasıl tatbik ediyorlar ve planın parasını nasıl buluyorlar? Bunu öğrenmek istiyordum. Stalin'e parayı nereden bulduklarını sordum.

''Ne parası, nasıl para'' dedi.

''Plan için. 5 senelik bir plan yapıyorsunuz. Bunun mali kaynağı nereden sağlanıyor'' dedim.

Rusların o devirde dış âlemden istikrazlar bile yaptıklarını biliyordum. Fakat sırf dış istikrazla bir planın yürütüleceğine ihtimal vermiyordum. Stalin dedi ki:

''Canım bu da bir mesele mi? Varidat bulmak bir mesele değildir. Herhangi bir ihtiyaç maddesine bir kapik zam yapacak olsan, bizde milyarlar toplanır.''

Stalin bunları söylemekle bana, istifade edecek bir şey vermemişti. Ama, ''Ben seni plan dairesi ile görüştüreyim'' dedi.

 

''Parayı Nereden Buluyorsunuz?''

 

Bir gün plan dairesine götürdüler. Dairenin başında o zaman ileri gelen ihtilalcilerden birisi vardı. İsmini hatırlayamıyorum. Sonra suikaste uğradı. Adamla görüşüyoruz. Bana rubleden bahsediyor, sarf ediyoruz, diyordu. Ona da sordum:

''Parayı nereden buluyorsunuz?''

O anlatırken, işte şu kadar ruble sarf edeceğiz, falan işin mali tarafı bu kadar rubledir, gibi laflar ediyordu. ''Nedir bu ruble'' dedim. Yüzüme baktı, cebinden bir altın ruble çıkardı, ''Budur'' dedi. Anladım, bana, altın değeri ile rubleyi göstermek istiyor. Fakat benim, rubleyi nereden buluyorsunuz sualimi cevaplandıramadı. Bir plana karar verip tatbik edecekleri zaman parasını nasıl bulduklarına dair bizim bildiklerimizden daha fazla bir usul ve kaynak gösteremediklerini anladım. Yani bildiğimiz gibi bir planı tatbik etmek için parayı kendimiz bulacağız, yetmeyen kısmı için dışarıdan döviz alacağız. Ya mahsulümüzün satışından döviz temin edeceğiz veya istikraz yapılacak. Başka bir tılsım olmadığı kanaatini edinmiş oldum.

Rusya'ya gittiğim zaman, gerek biz, gerek Ruslar Cemiyeti Akvam'a girmemiştik. Münasebetlerimizde bu meseleye temas edildikçe Ruslar, Cemiyeti Akvam'a beraber girelim diye ısrar ediyorlardı ve bir neticeye varamadan mesele muallakta (sürüncemede) duruyordu. Seyahat esnasında bu meseleyi de halletmek niyetindeydim. Sanıyorum tiyatroda bulunduğumuz gün, Cemiyeti Akvam işini görüştüm. Litvinof ile bir köşeye çekildim. ''Cemiyeti Akvam meselesini ne yapacaksınız'' diye sordum. Beraber girelim, dedi. Halbuki biz bir an evvel Cemiyeti Akvam'a girmek lazım olduğunu, bunun dışında kalmanın mahzurlarını fark eder hale gelmiştik. Litvinof'a, ''Biz Cemiyeti Akvam'a gireceğiz'' dedim. Açıktan bir karar olarak söyledim. Litvinof eski görüşlerinde kararlı görünüyordu. Kendisine dedim ki:

''Siz Cemiyeti Akvam'a girmemek için takip ettiğiniz istikameti bırakmak kararındasınız. Gireceksiniz. Ben bunu görüyorum. Beraber girelim demekle bu mesele halledilmiş olmuyor. Ne vakit, hangi şartlarla gireceğinizi bilmiyorum ve biz bekleyecek vaziyette değiliz. Biz evvel girmişiz veya siz girmişsiniz. Bunun ehemmiyeti yoktur. Cemiyeti Akvam'a gireceğimizi size söylemek istiyorum.''

Bu karşılıklı konuşmada en nihayet, söz bende kaldı. Ve Litvinof'un itirazını durdurmakla, Rus Hariciye Nazırı ile Cemiyeti Akvam münakaşasını halletmiş olduğumuz kanaati ile ayrılmış oldum.

 

Leningrad'a Gittik

 

Rusya seyahatimizin programına göre Leningrad'ı da ziyaret edecektik. Leningrad'a gidip gelmem iki gün sürmüştür. Trenle gittik. Bana Leningrad'da çar saraylarını gezdirdiler. Çar II. Nikola'nın evine götürdüler. Olduğu gibi muhafaza ediyorlardı. Çariçe Katerina'nın sarayını da bu arada gördüm. Temiz döşenmiş ve özel bir zevk gösteren bir saraydı. Onun içini teklifsiz bir surette gezdik. Çar saraylarını gezerken, çarların, padişahların, yani imparatorların takip ettikleri politika dışında, yeni nesillerin dostluk politikası içinde yaşadıklarını söyleyerek, bir dostluk havası yaratıyorduk.

 

Bizimle İhtilafa Girmek İstemiyorlardı

 

Moskova'da olduğu gibi Leningrad'da da beni entelektüel çevrelerle ve bahusus (özellikle) profesörlerle temas ettirdiler. Onları bize yakın bir sıcaklık halinde gördüm. Bütün konuşmalarımızdan Rus entelektüelinin, Almanya ve Garbi Avrupa ile olan münasebetlerle ve Sovyet Rusya aleyhindeki tertiplerle meşgul oldukları kanaatini edindim.

Leningrad'dan Moskova'ya döndük ve seyahat programını tamamlayarak Rusya'dan ayrıldık. Cemiyeti Akvam meselesini halletmiştim. Rusya'nın Balkan Paktı üzerindeki tereddütlerini izale ettim (giderdim). 8 milyonluk bir istikraz yaptım. Alacağımız bu paranın kullanılması için plan meselesi kalıyordu. Plan nasıl yapılır, biz bunu nasıl yapacağız, bize bir mütehassıs (uzman) heyet gönderebilecekler mi, bunları konuştum. Onun vaadini aldım. Bir mütehassıs heyetle Ankara'da plan yapmamız için karar verdik. Kendi görüşüme göre Sovyet Rusya'nın bizimle münasebetlerinin nasıl inkişaf edeceği ve nasıl bir politika takip edecekleri hakkında bir fikir edinmeye çalıştım. Bundan sonra ne olacak? Benim vardığım kanaat şu idi: Sovyet Rusya kendi kalkınması ile meşguldür. Bu müddet esnasında, dış politika olarak bütün dikkati, Almanya ve Batı Avrupa üzerinde toplanmıştır. Bunların Sovyet Rusya aleyhine yapacakları tertiplerden kuşkulu bulunmaktadır. Bu sebeple şimdilik garp hudutları ile meşguldür. Başka yerlerde, özellikle bizimle olan münasebetlerinde yeni bir ihtilafa girmek arzusunda değillerdir. Bizimle iyi münasebet politikası takip etmek kararındadırlar. Bütün melekeleriyle yalnız garp hudutları ile meşguldürler. Garp hudutlarından gelecek bir tehlikede, biz Sovyet Rusya'ya bir tehlike olacak manzarasını gösterirsek garp hudutları ihtilafından evvel onu halletmek isterler. Garp hudutları yüzünden çıkacak herhangi bir ihtilaftan evvel onu halletmek isterler. Böyle bir itimat buhranı araya girmezse münasebetlerimiz, sulh, garp hududunda bozuluncaya kadar devam eder. O zaman tahmin etmiştim ki, 1932 şartları içinde garp hududunda Sovyet Rusya'nın münasebetlerinin bozulması, yani Sovyet Rusya'nın garp hudutları meselesini halletmeye muvaffak olması, 25 seneden evvel düşünülebilecek bir mesele değildir. Bütün garp hudutları parça parça olmuş. Hiçbirinden vazgeçmemişler. Letonya, Estonya, Litvanya ve Polonya'da olan parçalanmaları hazmetmemişler ve bunların hiçbirinden vazgeçmemişler. Kendilerini ihtilal zamanında gadre uğramış addediyorlar. Bunları kurtarmak emelleridir. Buna ne vakit güçleri yeter, ne vakit yapabilirler? Kolay bir mesele değildir. Benim gördüğüme göre Sovyet Rusya, 25 seneden evvel bu hale gelemez. Biz bu müddet esnasında Sovyet Rusya için erken bir tehlike haline girmemeliyiz. Böyle bir kanaatle geldim.

 

Tahminimde Aldandım

 

Ankara'ya geldiğim zaman parti grubunda Rusya seyahatimin neticesini bu tarzda hulasa ettim. Sovyet Rusya ile emniyet, sarsılmaz samimi bir dostluk politikasını takip etmekle mümkün olacaktır, dedim. Tabii sonra bu tahminde aldandığımı gördüm. Tahminimde aldandığım yer, sadece Almanya'da Hitler'in çıkıp büsbütün başka şartların meydana gelmesidir. Yani 25 sene sonra olacak hadiseler 8 sene evvel olmuştur.

Sovyet Rusya ziyaretim, iyi bir aydınlanma, karşılıklı itimadın kuvvetlenmesi ve bizim Sovyet Rusya şartlarını yakından görmemiz bakımından olumlu geçmiş sayılır.

 

Stalin'e KoyduÄŸum TeÅŸhis

 

Moskova'da resmi ziyaret programına dahil olarak Kızıl Meydan'da bulundum ve Lenin'in mezarını ziyaret ettim. Dikkatimi celbetti, biz meydanda duruyoruz, arkamızda askerler var. Alarm halinde bekliyorlar. Büyük emniyet tertipleri içinde bulunuyoruz. Rus idarecileri beraber bulundukları her yerde özel, askeri ve sivil, geniş ölçüde emniyet tertipleri almak itiyatındaydılar. Stalin dahil bütün Rus idarecileri orada. Voroşilof da orada. Mülakatlarda Voroşilof daima bulunuyordu. Ne münasebetle olduğunu bilmiyordum bir askeri geçit resmi seyrettim. Askerin hepsi iyi kıyafette, disiplinli ve Rus geçit resmi usulleri içinde çok muntazamdı. Ben Stalin'e daha evvel Moskova'da gördüğüm askeri kıtaların intizamını tasavvur ettiğim ölçüde bulduğumdan ve bir yabancıya yaptıkları tesir itibarıyla mükemmel olduklarından bahsetmiştim. O da bana, asıl bunu geçit resminde görürsün, demişti. Geçit resminden sonra, nasıl bulduğumu sordu. Tabii kendisine çok iyi bir halde bulduğumu, üzerimde mükemmel bir ordu tesiri yaptığını söyledim ve kendisini temin ettim. Memnun oldu.

Rusya seyahatim esnasında Stalin ile yaptığım temasları anlattım. Seyahatin devamınca Stalin'e bir teşhis koymaya çalıştım. Adamın kuvveti nereden geliyor, bunu anlamaya hususi bir dikkat sarf ettim. Ruslarla beraber çalışmak için, Rus cemiyetine hâkim olmak için tecrübesi çok. Onu gördüm. Bir defa son derece çalışkan bir lider. Bütün arkadaşlarına yetişmeye, onları tamamlamaya çalışıyor. Yine son derece dikkatli. Bir Rus milliyetçisinin ideal olarak gönlünde yatan ne gibi arzuları varsa, bunların hepsini çok iyi bilen ve tahakkuk ettirilmesi için bir Rus milliyetçisinden daha çok düşünen bir insan intibaını veriyor. Yani bir Rus milliyetçisi olarak düşünülecek ne gibi meseleler varsa, hepsine sahip çıkmıştır.

Oradayken bana, büyük bir harp için hazırlandıklarını söylüyorlardı. Garbi Avrupa ile tekrar büyük bir harp olacak kanaatindeydiler. Brestlitovsk Muahedesi ile kaybettiklerini tekrar almak için hazırlanıyorlardı. Tabii Kafkas hudutları da onlar için önemliydi. Fakat Stalin, önce garpla olan münasebetlerini halletmek kararında imiş ve bu sebeple silah fabrikası olarak o zaman ne yapılıyorsa, hepsi Stalin'in isteği üzerine Urallar'ın arkasında yapılıyormuş.

Rusya seyahatimin hikâyesi burada bitiyor. Tam bir dostluk gördük, çok iyi dostluk gördük ve birbirimize tam itimat veren bir hava içinde ayrıldık.

 

Mareşal Voroşilof'un Türkiye'yi Ziyareti

 

Ertesi sene, 1933'te benim ziyaretimi iade etmek üzere Voroşilof başkanlığında bir Rus heyeti Türkiye'ye geldi. Bu ziyaret cumhuriyetin 10. yılına tesadüf ettirildi. Hakikaten onuncu yıl bayramımızın neşesine, Sovyet Rusya heyetinin iştiraki ayrı bir neşe katmış oldu. Daha evvel, Milli Mücadele esnasında Frunze isminde büyük bir Rus generali de Türkiye'ye gelmişti. Bize çok dost tanınıyordu. General Frunze, gerek ordu başındaki hizmeti ve gerek siyaset alanındaki mevkii ve tesiri itibarıyla Sovyet Rusya'nın çok önemli temsilcilerinden sayılıyordu. Ben cephedeydim, kendisi ile görüşemedim. Fakat onun iyi tesirlerinden daima bahsedildiğini işitmişimdir. Bu defa Mareşal Voroşilof'un Türkiye'yi ziyareti, kendisini yakından tanımamıza vesile vermiştir. Büyük bir devlet adamı olarak onunla, Sovyet Rusya ile Türkiye'nin münasebetlerini ilgilendiren her meseleyi ve bu münasebetlerin âtisini uzun boylu konuşmuşuzdur. Karahan da Voroşilof heyeti ile beraber bulunuyordu. Burada, bizim evimizde beraber toplantılar yaptık. Voroşilof ile orduevinde de beraber bulundum. Bizim ordu içindeki münasebetlerimizi gördü. Cumhuriyet Bayramı merasiminde bulundu. Voroşilof'u sonra İzmir'e gönderdik. Orada serbestçe gezdi. İzmir'de büyük bir caddeyi ''Voroşilof Caddesi'' olarak adlandırdık. Voroşilof İstanbul'u da ziyaret etti. 1933'te Voroşilof'un Türkiye'yi ziyareti ile iki memleket arasındaki itimat havası kuvvetlendi ve münasebetler daha sağlam bir zemine oturdu.

 

 



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_005.jpg

En Son Yorumlar