|
Hiç kuşku yok ki bağımsızlık ve kurtuluş savaşı 10 Eylül 1922’de bitmemişti.
Hatta Lozan’da anlaşmaya imza atanlar bile, yeni devletin kısa sürede yıkılacağından o denli emindiler ki, elçiliklerini Ankara’ya hemen taşımadılar. İçerde de yeni devleti kabul etmediler. Seçilmişlerden oluşan meclis ve meclisin seçtiği hükümet düzeninden rahatsız oldular. Saltanatları yıkılmıştı. Artık, soydan gelme iktidarları yok oluyordu. Merkezi ulusal devlet ve yasalar geçerli olacaktı. Bunların dışında gücünü Allah’tan, aşiret soyundan aldığını öne sürenler, üretmeden, emek vermeden saltanat süremeyecek, halkın üstünde yasadışı baskı oluşturamayacaktı. Elbette direneceklerdi. Yeni devletin kuruluşunun üstünden bir yıl bile geçmeden yurdun çeşitli yerlerinde isyanlara başladılar. Bugünlerde kahraman ilan edilen, en azından hainlik damgası silinmeye çalışılan, son padişahın da katkıları, son Şeyh-ül İslam’ın ve Yunan yanına geçenlerin öncülüğünde Cumhuriyet devletine karşı bir cemiyet kurmaktan çekinmediler. Eylül 1924’te Beytüşşebap’ta Kürt aşiretleri isyanını, 4 ay sonra Nakşi şeyhlerinin öncülüğünde başlatılan Kürtçülük isyanı izledi. Savaştan yeni çıkmış, hiçbir ekonomik gücü olmayan, yıkıma uğramış, genç işgücünü savaşlarda yitirmiş ülkede isyancıları destekleyenler de az değildi. Kürt isyanını genel halk isyanına dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar. Saltanat yandaşları, İngiliz liberalizmini kendilerine ilke edinenler (Mustafa Kemal’in sözde arkadaşları), doğuda isyancılara karşı savaşan devleti yıpratmak için her türlü yayına, kışkırtmaya başladılar. İsyancılar, birkaç kenti ele geçirmiş hızla Diyarbakır’a doğru ilerliyorlardı. Hükümet, isyanın desteklenmesini, yangının büyütülmesini önlemek için sıkıyönetim ilan etti kargaşayı büyütecek kışkırtıcı yayınları yasakladı ve “Düzenin sağlanması” yasasını çıkardı. İsyancılar Diyarbakır’a dayanmışlar ve Irak sınırının öte tarafıyla birleşeceklerdi. Irak, tıpkı bugünkü gibi, işgal altındaydı. Son anda isyan bastırıldı. Artık cumhuriyet devleti yeni bir kalkınma düzenine kavuşabilirdi. Hiç de öyle olmadı. Oturdukları yerden halkın sırtından geçinmeyi yol edinmiş olanlar, sistemli bir yeni kalkışma dönemi başlattılar: Sivas’ta, Erzurum’da, Rize’de, Konya’da, Maraş’ta bildiriler dağıttılar, tekkelerde, zaviyelerde toplandılar ve “Din elden gidiyor” naralarına kananları da arkalarından sürüklemeye başladılar. Cumhuriyet devletinin ilanını izleyen 2 yılda oldu bunlar ve bitmedi. Birtakım ittihatçıların, Yunan adalarında eğitilenlerin, Ermenilerin Cumhurbaşkanı’na suikast girişimleri, Kürt aşiretlerinin durmak bilmeyen isyanları… Ulusal, merkezi devlet iktidarını elbette yabancı desteğindeki liberallerle, saltanatçılarla, şeyhlerle, aşiret ağalarıyla paylaşmayacaktı. İşte “Din elden gidiyor” diyerek halkı yeni kurulmakta olan devlete karşı isyana kışkırtanların, o zamanlardaki oyunu neyse şimdiki de odur! Bir farkla, o zamanlar işgalciler ülkeden kovulmuştu. Şimdiyse işgalciler içerdekilerle birlik içindedirler. Bağımsızlığı ve özgürlüğü karakter edinmiş olan yurttaşları ezmek ve cumhuriyet devletini yayılmacıların sömürgesi yapmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Çok acı çektirecekleri kesin; ama başaramayacakları da bir o kadar kesin. Ne küfür kitapları, ne de filmleri gençliği aldatabilir; çünkü bağımsızlık ve özgürlük isteği insanlığın yok edilemeyecek karakteridir. http://www.solbirlik.net/haber_detay.asp?haber_id=8973&yid=86
|
link:
ne yazsam çıkmıyor çok sıkıcı...