|
BARBAR AVRUPALILAR VE ROMA Uygarlıktan Yoksun Avrupa ve Hıristiyanlık
Tarihte, İsa’nın doğmasından yüzyıllar sonra bile „Avrupalı“ için „Doğu“, Orta Doğuydu, onun doğusu Avrupalılar için zaten bilinemezdi. Bugün Orta Doğu olarak bildiğimiz ve bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya ise esas Doğunun batısıydı. „Esas Doğu“nun, Avrupalılarca öğrenilebilmesi çok zaman alacak, „esas Doğu“ya gidilebilmesi için ise önce Amerika’nın „keşfedilmesi“ gerekecekti. Aslında „Avrupalılar“ iki ve üç bin yıl öncesinde Orta Doğuyu da bilmezlerdi. Kendilerinden başka bir şey bilmeyen Avrupalılar, Avrupa içinde çok yer değiştirdiler, ama Doğu uygarlığının bir Akdeniz devleti olan Roma İmparatorluğu Avrupa’nın kuzeybatısına doğru yayılana kadar da kendi „uygarlık“larından başka bir uygarlıkla karşılaşmadılar. Keltler, Cermenler, Slavlar, Vikingler, Normanlar gibi Avrupalı kavimlerin iki bin yıl öncesine kadar uygarlıkları ve devletleri olmadı, kabile örgütlenmesi içinde kaldılar. Pagan dinleri olan göçebe ve yarı göçebe kabileler olarak hep birbirleriyle savaştılar. Bir Orta Doğu uygarlığı olan Yunan uygarlığı kendisinin batısına ve kuzeyine hiç önem vermedi. „Avrupalılar“dan da uzak durdu. Bütün çevreyi bilir ve tanırken, kendisinin batısını ve kuzeyini bilmedi, tanımadı. Doğunun ürünlerini ve özelliklerini ta Uzak Doğudan Akdeniz’e taşırken, ta en uzaktaki Çin’le bile ilişki kurmuş ve alışveriş yapıyorken, yanıbaşındaki Avrupa’dan ne bir şey aldı, ne de onlara bir şey verdi. Roma, kendisiyle temas eden ve savaşan Avrupalıların, devlet örgütlenmesi, uygarlık ve daha ileri dinlerle ilk tanışmasını sağladı. Avrupalılar yüksek örgütlenme düzeyindeki devletle karşılaştıklarında hemen boyun eğmediler ve „devletleşerek gelişme“ yoluna girmediler. Toprağa bağlı olmayan tarımcılıkta, yağmacılıkta ve göçebelikte kaldılar. Hıristiyanlaştırılmak istendiklerinde Hıristiyanlığa geçmek konusunda da direndiler. Roma, „barbar“ Avrupalıları içine almak istemezdi. Örneğin, Cermenlerin, Slavların Roma sınırlarına girmesi yasaktı, izinle girenlerin de hakları sınırlarıydı, „insan muamelesi“ görmezlerdi, bir Roma vatandaşı ile evlenmelerinin ya da ilişkiye girmelerinin cezası idamdı. Avrupalılar Roma’da köle ve asker olarak kullanılabilirlerdi, ama üretime ve disipline uymayan özellikleri yüzünden tercih edilmezlerdi. Gerilikleri yüzünden benimsenmemeleri dolayısıyla Roma Hıristiyan olduktan sonra onların Hıristiyan olmaları da istenmemiş, hatta bazen Hıristiyanlığa kendiliklerinden geçmek isteyenlerin istekleri geri çevrilmişti. Bu arada ne yapıp edip Hıristiyan olan Avrupalıların Hıristiyanlıklarına güvenilmez, onların gerçek Hıristiyan olmadıkları düşünülürdü. Ancak Batı Roma İmparatorluğunu yıkanlar, barbar Avrupalı kavimlerdi. İslamiyetin doğduğu dönemlerde, bir uygarlık merkezi olarak henüz „Batı“ yoktu. Batı Roma’nın çökmesinden sonra Cermen krallıklar kurmalarına, „Barbar Krallıklar“ denilen ve Roma devletini örnek alan devletler örgütlemelerine, Hıristiyanlaşmalarına ve böylece büyük gelişmeler göstermelerine rağmen „Avrupalılar“, Akdeniz’deki uygarlıkların gerisindeydi. Vandallar kuzey Afrika’da, Vizigotlar İspanya ve Fransa’nın batısında, Burgondlar Galya’da, Ostrogotlar İtalya’da, çok uzun ömürlü olamayan krallıklar kurmuşlardı. Bir Cermen kabilesi olan Frankların bugünkü Fransa coğrafyasında kurmuş olduğu devletin kralı Clovis (Chlodvig) 5. yüzyılın sonunda Hıristiyanlığın „mucizeler“inden etkilenip Hıristiyan oldu, kendi halkını da toptan Hıristiyan yaptı, devletini Katolik bir din devleti haline getirdi ve Hıristiyanlığın fedaisi olarak Avrupa’yı Hıristiyanlaştırmayı görev bildi. 476’da Batı Roma’nın yıkılması ile Orta Çağ başlarken, „Batı“ da henüz ortaya çıkmamışken, Orta Doğu ve Akdeniz uygarlığı bütün uygarlık birikimini temsil ediyordu. Anadolu, Mezopotamya, Doğu Akdeniz, Mısır, Yunan ve Roma, bunların hepsi „Doğu“ydu ve bu Doğu „esas Doğu“ ile ilişki halindeydi. „İpek Yolu“, Çin’den, Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan ticaret hattı olarak kıtalararası kültürleri ve uygarlıkları da birleştiriyordu. Musevilik (İÖ 1200’ler), Hıristiyanlık (İS 1. yüzyıl), İslam (İS 6. yüzyıl, Hz. Muhammed 570-632, Hicret 622), bunların hepsi aynı coğrafyadan çıkma, aynı kültürel ortamın ürünü, aynı uygarlık çizgisinde oluşan „Doğu dinleri“ydi. Tek tanrılı dinler olarak Mısır dinlerinin türevleriydi. ROMA’YA BİR MUHALEFET HAREKETİ: DEVRİMCİ HIRİSTİYANLIK Roma İmparatorluğu ve devletinin çok-tanrılı bir dini vardı. Yunan uygarlığının tanrıları model alınmış ama adları değiştirilmişti. Roma çok yayılmış bir imparatorluk olarak sınırları içinde çok farklı dinleri barındırıyordu ve Roma bu yüzden çok-dinliydi. Yani Roma topraklarında din özgürlüğü vardı. Her topluluk, her halk kendi dinini koruyabilir, herkes istediği dine mensup, istediği inanca sahip olabilirdi. Hiç bir farklı din ve inanış baskı görmezdi. Bu „tolerans“, imparatorluğun ayakta kalmasının ve varlığını sürdürebilmesinin bir gereğiydi. Roma İmparatorluğuna muhalefet ederek Yahudiler içinde ortaya çıkan Hıristiyanlık, eşitlikçi, paylaşımcı, ortaklaşmacı, dayanışmacı, benciliği ve bencilliği reddeden, mal ve mülke önem vermeyen ütopik bir yoksullar hareketiydi. İsa’nın sevgi propagandası yaparak ortaya çıktığı dönemde Roma, güven kaybettiği bir otorite zaafı içindeydi. Kölelik düzeni zulümle sürdürülürken kitlelerde korku vardı. Halkın bu yeni söylemler etrafında toplanması İsa’nın çarmıha gerilmesiyle sonuçlandı. Ama hareket sönmedi. Hıristiyanlar Roma’ya vergi vermeyi ve Roma’nın askeri olmayı reddediyorlardı. Şiddete, baskıya, ezmeye ve sömürüye karşıydılar. Bu yüzden baskılara ve kıyımlara uğradılar. Vergi vermeyi, askere gitmeyi reddetmeseler, kapalı topluluklar oluşturmasalar baskı görmezlerdi. Roma, Hıristiyanların kurmak istediği düzeni kendi devleti için tehdit ve tehlike olarak gördüğünden bu yeni dine hoşgörü göstermedi. Hıristiyanlığı, kendisine direnme eğilimine sahip olduğundan haklı olarak bütün diğer dinler gibi ele almadı. Yeni din, kapalı gruplar, iç ekonomilerini oluşturmak isteyen topluluklar oluşturarak gelişti, büyüdü, Anadolu’ya doğru yayılma gösterdi, İtalya’ya kadar vardı. Üstünde yükseldiği Doğu kültür birikimini değerlendiren Hıristiyanlık, ondan yararlandı ve onu ilerletti. Felsefeyi geliştirdi, araştırmaya önem verdi ve içinden çıktığı ve yayıldığı coğrafyaya düşünsel ve kültürel katkılarda bulundu. İMPARATORLUĞUN KULLANDIĞI DİN: GERİCİLEŞEN HIRİSTİYANLIK İlk dönemlerdeki bu devrimci, ileri ve özenilecek özelliklerine, bölge toplumlarına olumlu etkilerine, çok tanrılı din anlayışı ile putataparlıktan tek tanrıya geçişin ateşleyicisi olarak büyük sıçramaya ve düşün dünyasına katkılarına karşın, Hıristiyanlaığın özellikleri sonradan değişmeye ve olumsuzlaşmaya başladı. Çıkışından iki yüzyıl sonra din adamları grubu oluştu, dayanışma amacıyla birlik/birleşme/toplanma anlamlarına gelen ekklesia kurumlaşarak „kilise“ye dönüştü, din adamları bu kurumlaşma içinde hakimiyet kurarak yöneticiler oldular. Üç yüzyıl sonra ise, Roma tarafından benimsenmeyen ve kabul edilmeyen bu yeni din, önce Roma devletince tanındı, serbest bırakıldı, sonra Roma İmparatorluğunun devlet dini olarak muhalefet olmaktan çıkarıldı, ve giderek Roma imparatorlarının hizmetine girdi, devletin idari ve yönetsel birimlerinde işlevler kazandı. Hıristiyanlığın merkezini Roma yaparak Orta Doğudan koptu, bunların sonucunda bütün ileri ve yararlı özelliklerinden sıyrıldı, kültürel düzeyinden ve temellerinden uzaklaştı. İmparator Konstantin’in 313’te Milano Fermanıyla Hıristiyanlığa serbestlik tanımasından yetmiş yıl sonra İmparator Teodosius Hıristiyanlığı devletin resmi dini haline getirmişti. On yıl sonra ise Roma piskoposu, Hıristiyanlığı yaymak için Roma’ya gelir gelmez hemen öldürülen havarilerden Sen Piyer’in vekili kabul edilmişti. Daha sonra da Roma piskoposu bütün Hıristiyanların başı sayılacak ve „Papa“ sıfatını taşıyacaktı. Hıristiyanlık, Roma imparatorluğunun yayılma ve hakimiyet politikasının gereğince Roma sınırları içindeki bütün Avrupalı halklara dayatıldı ve kılıç zoruyla kabul ettirilmeye çalışıldı. Vaktiyle Hıristiyanlara yaptığı zulmü bu sefer „Hıristanlık adına“ Hıristiyan olmayanlara döndürdü. Bu yüzden Avrupa’da büyük kıyımlar oldu. Hıristiyanlık, Batı Roma’nın yıkılmasından sonra ise kendi kültürel kaynağından da tamamen koparak dogmatik, yasakçı, baskıcı ve karşıdevrimci oldu. Araştırmak, tartışmak, konuşmak, öğrenmek, düşünmek, gülmek yasaklandı. Hıristiyanlığın kutsal kitaplarını okumak bile izne ve şarta bağlı kılındı. Kilisenin yanlışlarını yayan eğitim dışında hiç bir alanda eğitim kalmadı. Bilim tamamen terkedildi, bilimsellik önemsizleşti. Cinsellik günah sayıldı, insanın kendine eziyeti kutsandı. Kazanç ve refah lanetlendi. Halka çileciliği ve yoksulluğu dayatır, bütün Avrupalı halklar sefalete itilerken Hıristiyanlığın merkezi zenginleşti, Kilise mülk edinmeye başladı, Papalık otorite haline geldi, din adamları sınıflaştı ve sömürücü çıkar grupları oluşturdu. Üst düzey din adamları yöneticilere dönüştü. Din „iktidar“ oldu. Sonraları Roma Katolik Kilisesi kendini Roma devletinin mirasçısı olarak görmek isteyecek ve öyle gösterecekti. Papalık ve Kilise, genelev işletmeciliği dahil her türlü gelir getiren alanın, tefeciliğin ve her şeyin ticaretinin içine girdi. Hıristiyanlığın reddettiği faiz meşru hale geldi. Tanrı, inanç, din istismar edildi. Ahlak kuralları çiğnendi, dinin yasakladıkları benimsendi. Katolisizm, Hıristiyanlığın dilini Latinceye döndürerek ve Latinceyi her alana da dayatarak, bütün Hıristiyan halklardan ve kendi geçmişinin kültür birikiminden uzaklaştı, giderek de koptu. Avrupa’da konuşulan dillerin önüne geçirilen Latince, insanlar için anlaşılmadığından dinin neyi vaaz ettiği bilinmez hale geldi. Kilise ile kitleler arasında uçurum oluştu. Eski Yunanca ve Orta Doğu dilleri Latincenin dayatılması yüzünden kullanılamaz olduğundan felsefeye ilişkin ve bilimsel yazındaki ürünler unutuldu. Dinsel eğitim hurafelere dönüştü. Paraya ve yönetmeye ilişkin her alanda olduğu gibi eğitim ve kültür de Kilise tekeline girdi. Bu dönüşüm yüzünden Hıristiyanlığın artık uygarlığa herhangi bir katkı yapacak durumu kalmamıştı. Tersine, kendisine karşı gelişen kültürel, bilimsel, sanatsal, ideolojik ve siyasal mücadelelerin konusu oldu. Orta Çağ dediğimiz bu dönemde Avrupa’da bilimsel ve kültürel gelişmeyi önlediği için bilimsel ve kültürel gelişme, Hıristiyanlığa karşı ve Hıristiyanlığa rağmen gelişen bir yola girdi. Hem hükümdarlar, hem aydınlar, sanatçılar, bilimciler, hem de halk, bütün Orta Çağ boyunca Hıristiyanlıkla, Papalıkla, baskıcılıkla, yasakçılıkla ve yobazlıkla çatıştı ve savaştı. Zaman zaman da bu insafsız düşmana esir düştü. Hıristiyan olmayanlar, Hıristiyan olup Katolisizmin uygulamalarını sorgulayanlar, Hıristiyanlığa yorum getirenler, araştırmak, öğrenmek, gelişmek isteyenler büyük baskılar gördüler, hatta bu yüzden bireysel ve kitlesel kıyımlara uğradılar. Kilise, baskılarını kurumlaştırarak işkence yapmak üzere örgütlenmeler oluşturdu. Papalığa bağlı olarak çalışan Engizisyon, yüzyıllar boyunca „yasal olarak“ milyonlarca insanı, teknik bakımdan inanılmaz ölçülerde geliştirdiği işkencelerden geçirdi, yaktı, boğdu, parçalayarak öldürdü. Baskılar, dinin akıldışılıkları ve Hıristiyanlığın saçmalıkları, köklerinden, geleneklerinden, inançlarından koparılan kitlelerde huzursuzluklara ve bunalımlara yol açtı. Boşinançlar o derece güçlendi ve öyle yaygınlaştı ki, insanlar birbirlerini ve hayvanları nedensiz yere öldürmeye başladı. Yokluğun ve yoksulluğun hastalıklara ve salgınlara karşı korunmasız bıraktığı insanlar, ruhsal bakımdan da sağlıksızlaştılar. Avrupa’da tarihin ilerlemesi, Hıristiyanlığa karşı yürütülen mücadeleler sayesinde gerçekleşecekti. Alp Hamuroglu 17 Temmuz 2008 (İslamiyetin ortaya çıkışı ile Avrupalıların İslamiyetle ilişkileri olarak devam edecek)
Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne