BÜTÜN KALELER ZAPTEDİLMEDİ ! (2.Bölüm) / ATİLLA İLHAN – HULKİ CEVİZOĞLU
Cumartesi, 12 Temmuz 2008 11:49

 

OKTAY SİNANOĞLU: "AVRASYA'YA YÖNELMEMİZ GEREKİYOR"

(İzleyici Telefonu)

Prof.Dr.Oktay SinanoÄŸlu - Efendim, iyi geceler.

Şimdi önce büyük üstat Attilâ İlhan'a ve değerli Hulki Cevizoğlu'na buradan selâmlarımı, saygılarımı gönderirim.

Hulki Cevizoğlu- Sağ olun, biz sizlerin yanında çırak sayılmayız bile; buyurun.

Prof.Dr.Oktay SinanoÄŸlu- Evet efendim.

Bana bir şey sormayı düşündünüz herhalde.

Hulki Cevizoğlu- Hayır, sizin görüşlerinizi almak istiyoruz siz aradığınıza göre. Sayın Attilâ İlhan'ın açıklamalarına, özellikle sizin bu Türkçe, yabancı dille eğitime karşı olduğunuzu, ulusal görüşlerinizi herkes biliyor; pek çok programdan ve bizim programlarımızdan da, kendi çabalarınızdan, eserlerinizden de biliyor. Ama uzun süredir sizin sesiniz televizyonlarda duyulmuyordu. Bugün geldiğimiz noktada hangi değerlendirmeleri yapacaksınız? İşte Kıbrıs konusu belli, bu gece izlemişinizdir ana haber bültenlerini. Ulusal sermayeyi, aydınlarımızın durumunu, Avrupa Birliği'ne karşı Avrasya Birliği atılımlarını.

Buyurun, bu konuda yeni düşünceleriniz vardır.

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Sayın Attilâ İlhan'ın ve telefonla katılan asker beyefendinin dediklerine tabiî tamamen katılıyorum.

Bir kere şunu söyleyeyim: Bir kere Türkiye'de herkesin, her ferdin şu "Batılılaşma" lâfının bir ihanet lâfı olduğunu çok iyi bilmesi gerekir. Hatta, Atatürk'ün büyük Nutkunu sadeleştiriyoruz bahanesiyle, Atatürk'ün "muasır medeniyetin de önüne geçeceğiz" lâfını "Batılılaşma"ya çevirerek basmışlar. Bunu da Sayın Turgay Tüfekçioğlu, sizin programlara katılmıştır zaman zaman, o yazmıştı.

Halbuki Atatürk, tabiî, çağdaş uygarlığın önüne de geçeceğiz, hatta biz onun bunun taklitçisi değiliz, ne Amerikalı ne Avrupalı'yı taklit ederiz, biz kendimiz ilerleyeceğiz yoluyla hareket etmiştir. Tabiî ben Atatürk'ü görmedim, yetişmedim, ama Atatürk ruhuyla yetişen belki son nesildenim. Ve o zamanki Türkiye'deki herkesin bir kendine güveni vardı, Cumhuriyet'in 50'ye kadar, 45'e kadar falan başardıklarından herkes iftihar ediyordu ve daha da ileri gideceğimiz inancı ile hepimiz, kendimiz büyük davalar için kendimizi adamıştık, yani Türkiye için, Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük için.

Tabiî ayrıca Atatürk, Doğu'nun da yükseleceğini çok iyi görmüştü önceden ve "güneş tekrar doğudan doğacaktır" demiştir ve nitekim öyle doğdu. Bakın, daha dün yurt dışında yabancı gazetede şu haberi gördüm, belki Türkiye'ye de gelmiştir. Orada Çin'in bugün son derece ileri ve Batı'nın bir türlü beceremediği bu manyetik alanla havada tutma teknolojisini kullanarak tren yaptığını, yani Batı'nın çok ilerisinde olduğunu yazıyor ve Çin bunu çok kısa sürede yaptı. Tabiî daha önce Japonlar yapmıştı yani böyle hamleleri. Biliyorsunuz ondan önce de uzaya da çıktılılar.

Dolayısıyla Doğu'da büyük bir gelişme var ve buralarda rastladığım, buralardan gelen, Çin'den gelen meselâ öğrencilerin her bir ferdinde çok vatansever, kendisi için vatansever bir ruh gördüm ve hepsi azimle çalışıp duruyor.

Bir şey daha söyleyeyim. Tabiî bilimsel dallardaki uluslararası yayınlara baktığımız zaman, yani matematik vesaire, bundan belki ne bileyim 20 yıl önce bile, 25 yıl önce çok az Çin'den gelen yayınlar görürdünüz, tek tuk. Bugün aynı dergilere, yani Amerika'daki dergiler dahil baktığınız zaman büyük çoğunluğunun Çinli bilim adamları tarafından yapıldığını yeniliklerin ve bunların Çin'den yapılıp yayınlandığını. Yani gidip de Amerika'da, Avrupa'da bir şeyler yapıp da, işte bizim peşine takılarak yapılan yayınlar değil; böyle büyük hamleler oluyor.

Dolayısıyla, tabiî benim burada maksadım Çin'i de methetmek değil, ama bu Avrasya düşüncesi, yani bizim Avrupa'ya sırnaşan, yılışan bir ülke değil de, Avrasya'nın temel direklerinden bir ülke olmamız gayesiyle bilinçlenmemiz lâzım.

Tabiî basın yayın bir taraftan, çeşitli kesimlerden Türkiye'de kamuoyu devamlı, yıllardır kamuoyu yönlendirilmektedir. İşte Avrupalı olacağız, Avrupa Birliği'nden başka kurtuluş yoktur vesaire vesaire. Tabiî bunları kitaplarımızda, makalelerimizde de bol bol yazdık. Halbuki, Avrupa'ya gittiğiniz zaman Avrupa'nın ülkelerinde, halklarında Avrupa Birliği'nden memnun olan daha bir kişiye rastlamadım, en üst seviyeden aşağısına kadar. Tabiî orada da bir yerlerden görevli ve halkın "biz bunları seçmedik ama, siz seçtiniz diye bize gösterip getiriyorlar, onlar da bizi bu Avrupa Birliği'ne istemediğimiz hâlde sokuyor" diyen birçok insana rastladım, başka İürlü bir şey diyene de rastlamadım şimdiye kadar.

Onun için, yani bir kere Avrasya'ya yönelmemiz gerekiyor.

Ama, şimdi bir de temelde bir şey var, onu da söylemeden geçemeyeceğim, kusura bakmayın.

Yani şimdi, genellikle birçok aydınımız da, "Efendim, işte Amerika bunları petrol için yapıyor, efendim işte Avrupa kaynakları istiyor" filân, vesaire vesaire. Yani işin bu maddî kaynak yönüne eğiliyorlar. Halbuki iş çok daha derindir. Burada, böyle bin yıldır devam eden bir ideolojik durum da vardır...

Hulki CevizoÄŸlu- Nedir o?

OKTAY SİNANOĞLU: "TÜRKİYE TEHLİKEDE"

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Gittikçe kuvvetlenmiştir ve dolayısıyla, bizde hiç petrol olmasa, hiç yer altı kaynağı olmasa aynı şeyi gene yapacaklarından yüzde yüz eminim.

Bunu nasıl yapıyorlar tabiî? Yani, artık askerî harekâtlar, işgaller filân da başladı her tarafta. Biz Kıbrıs'tan tabiî çok endişe ediyoruz; ama Türkiye'nin kendisi de aynı derecede şu anda tehlikededir. Tabiî bunu halkımızı ürkütmek, moralini bozmak için söylemiyorum, ama dışarıdan, içeriden, nasıl bakarsanız bakın Türkiye'nin tarihinin en vahim dönemlerinden birini olduğunu göreceksiniz. Ve şimdi bunun hazırlığı, özellikle 1945'ten sonra, hatta Atatürk'ün vefatından beri adım adım bu hazırlanmıştır. Ve biliyorsunuz, en korkunç sömürgecilik, en korkunç sömürge olma beyinlerin, zihinlerin, gönüllerin sömürge olmasıdır. Çünkü maddî kaynak, hatta topraklar geri alınabilir, ama gönüller, beyinler gittikten sonra o ülkeler ilelebet sömürge olurlar.

İşte, galiba Sayın Attilâ İlhan üstadımız da söyledi, bakıyorsunuz, meselâ Cezayir tutuyor 2 milyon şehit vererek Fransa'dan sözüm ona bağımsızlığını kazanıyor, ama bugün hiçbir şey değişmemiştir. Neden? Çünkü kendi aydınları ve sonra da halk artık kendi dilini unutmuştur, her şeyleri Fransızca yapılmıştır, yapılmaktadır, dolayısıyla; tabiî Attilâ İlhan üstadımız öbür önemli konuya da dokundu. Bütün sömürgelere baktığımız zaman, hepsinde sömürgeci ülke o ülkede sahte aydınlar yetiştirmiştir, sömürge aydınları yetiştirmiştir ve o ülkelerde, yani sömürge olmuş ülkelerde her gencin, herkesin aklı fikri sömürgeci ülkeye gitmek, orada okumak. Meselâ Cezayirliler, Tunuslular, hepsinin aklı fikri Paris'te okumaktır, Paris'te doktora yapmaktır. Efendim, İngiliz sömürgelerinden  gelenlerin   aklı   fikri   Londra'da  okumaktır.   İşte

Amerikan sömürgelerinden, adı konmuş olsun olmasın hepsinin de aklı fikri Amerika'da okumaktır ve burada yetişen aydınlar, bu şekilde yetişen aydınlar sahte aydınlar olarak yetiştiler. Aslında kendilerine birtakım beceriler de verirler, bazıları işte o ülkelerin işine yaracaksa oralarda kalırlar, yani mankurt olup oraya hizmet ederler, birçoğu da tekrar ülkelerine döner, ama gene Attilâ İlhan üstadın dediği gibi sömürgeci ülkenin bir çeşit ajanları, uzantıları olarak çalışırlar. Kendi halklarından, kendi uluslarından küçünürler, onu küçültürler, küçümserler, onu tanımazlar, hep akılları fikirleri, gönülleri başka yerdedir, dışarıda, düşmanın yerindedir.

Dolayısıyla, şimdi Türkiye'de bu faaliyet son derece yoğun bir şekilde yapılmıştır. Önce 1953'te eğitim ilk defa, Atatürk'ün ilkelerine tamamıyla ters olarak, en önemli ilkesine, millî eğitim ilkesine tamamıyla ters olarak ilk defa bir Türk okulu İngilizce eğitime geçirilmiştir, ondan sonra devlet eliyle bu çorap söküğü gibi yayılmıştır kısa bir sürede, Menderes döneminde. Ondan sonra, tabiî bu mevcut misyoner okullarını ilâve edip, bunlar daha tehlikelidir; çünkü en etkili misyonerlik bu ülkenin kendi insanlarına yaptırılan misyonerliktir.

Dolayısıyla, bu şimdi yayılmış ve öyle hâle gelmiştir ki, dış tesirlerle kurulmuş bazı önemli devlet kuruluşları, başındakiler, tutup da işte "Biz dünya vatandaşı yetiştiriyoruz, efendim dünyada başka ülkelerde çalışacak adam yetiştiriyoruz" diye övünmektedir. Yani ben kulağımla bunları kendilerinden duymuşumdur.

Şimdi bu tabiî kesinlikle olmaması gereken bir durum. Bu demek değildir ki, yani biz insanlığa da hizmet etmeyeceğiz, dünyaya da hizmet etmeyeceğiz; bütün insanların, bütün ulusların kardeş, eşit haklarla bir arada olabileceği, barış içinde bir küreselleşmeyi istemiyoruz; hayır. Ama, Türkiye'ye ve dünyaya küreselleşme olarak yutturulmakta olan şey kesinlikle bu değildir. Bütün Avrupa milletleri de, hatta Amerika'nın içindeki kendi halkı da, hepsi buna karşıdırlar. Şimdiki küreselleşme diye söylenen şey, bizde de böyle körüklenip duran kavram, aslında bir iki ülkenin bütün dünyaya hâkim olması, herkesi ezmesi ve küresel kraliyet kurmasıdır. Yani bunun ne demokrasiyle, ne insanlıkla, ne kardeşlikle, ne barışla hiçbir alâkası yoktur. Ayrıca, insanlığa hizmet etmek isteyenler önce kendi uluslarına, kendi halklarına hizmet etmelidirler, ondan sonra insanlığa ve aynı zamanda insanlığa hizmet etmelidirler. Kendi ailesine hayrı dokunmayan, kendi ulusuna, kendi halkına hiçbir bir

faydası olmayanın, zararı dokunanın insanlığa bir katkısı olabilir mi? Bunlar tamamıyla Türkiye'ye yutturulmuş saptırmalar, yalanlardır. Ve bugün Türkiye'de ana okuluna kadar, ki bunları da yıllar öncesinden yazdık biz, bu yapıldıktan sonra bir ülkenin artık istikbali yok olmuştur demektir diye. Bunu bu Hükümet zamanında değil, ondan önceki Hükümet zamanında, bazı adımlan daha önce, bazılarını daha sonra filân, yani devamlı 1938'den beri, 1945'den beri bu böyle artarak gitmiştir. Ana okullarına kadar yabancı dilde eğitim girmiştir. Bugün artık çocuğunu bir Türk okuluna gönderip de, hem bilimi, tekniği öğrensin, hem de Türk olarak yetişsin, kültürüne, tarihine, diline vakıf olsun; bu şekilde bir okul arayan da artık bulamamaktadır, özelleri dahil, efendim devletin okulları dahil.

Şimdi bu en tehlikelisidir. Çünkü, dediğim gibi tarihteki bazı misaller gösteriyor, Polonya gibi, irlanda gibi. Bazen bir millet topraklarını bile kaybedebilir; ama kendi kültürü, kendi kimliği, şahsiyeti, kendi dili, kültürü kalırsa, tarih bilinci kalırsa dünya karıştığı zaman tekrar devletine sahip olur. Ama bunlar gittiği takdirde, yani Türk olduğunun farkında olmayan, tarihini bilmeyen, onu yabancının ağzından okuyan, kendi tarihine hakaret eden, kendi dilini küçümseyen ve hiç bilmeyen, Türkçe bir tek kitap okumayan ve dış ülkelerde yıllarca devletin parasıyla gezip tozup sözüm ona doktora yapan, ondan sonra bu ülkeyle hiçbir alâkası kalmamış insanlar da bir hayli çoğaldıkça Türkiye'nin ve Türk varlığının tarihteki akıbeti tehlikeli bir hâle gelmektedir.

Hulki CevizoÄŸlu- Evet.

Sayın Sinanoğlu, toparlayalım isterseniz. Kıbrıs gibi Türkiye'nin de tehlike içinde, tehlike altında olduğunu söylediniz, ama bu tehlike size göre eğitimden kaynaklanan beyinlerin sömürgeleştirilmesi mi, yoksa askerî bir tehlikeyle de mi karşı karşıya Türkiye size göre?

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Efendim, büyük tehlike tabiî. Zihinlerin ve gönüllerin yabancılaşması, dolayısıyla, hani Atatürk'ün Türkiye'nin istikbalini, Türkiye Cumhuriyeti'ni emanet ettiği gençler bu şekilde mi yetişmeli? En büyük tehlike bence oradadır. Fakat, daha güncel durumlara bakarsak, kısa vadede Türkiye'nin kendisi de, yani ülkesiyle tehlike içindedir. Çünkü bir kere ekonomisi, iktisadı zaten birkaç gün içinde, biliyorsunuz o deprem sıralarından hemen sonra birkaç günde tamamıyla çökertilmiş, efendim işte kişi başına ulusal geliri yarıya düşmüş paranın değerinin yarıya düşürülmesiyle, anında. Gittikçe fakirlik artmış, fabrikalarımız, tesislerimiz, kuruluşlarımız, bunca birikim yok edilmiş ve hatta ondan sonra da, bundan önceki Hükümet zamanında da, daha sonra da herhalde devam ediyor; çıkarılan birtakım kanunlarla, kamuoyuna duyurulmayan birtakım kanunlarla yabancıların toprak alması, satın alması, hatta yatırım yapacağız diyenlere bedava teslim edilmesi gibi kanunlar çıkarılmıştır ve Türkiye'nin birçok toprakları bugün yabancıların eline geçmiş durumdadır.

Hulki Cevizoğlu- Parayla satılıyor artık.

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Bu ara millet hâlâ Avrupalı olacağız, Avrupa Birliği'ne gireceğiz hayalindedir. Avrupa Birliği'ne girse Türkiye, sahiden eşit durumda girse Avrupa'ya çok faydası olur, Avrupa zaten, hani bir yazarın vaktiyle dediği gibi dışarıda,. Avrupa bugün, hani "gençken güzelmiş" dedikleri tipten yaşlanmış bir hanımdır ve bu kadıncağızın efendim gençleştiği yoktur, olanı da zaten, az sayıda olan gençliğinin de zaten uyuşturucuyla, kültürünün dejenere edilmesiyle, böyle atılgan, çalışkan bir havası kalmamasıyla filân Avrupa çok zayıf durumdadır, birçok ülkesi. Ayrıca tabiî hiçbir maddî kaynağı da yoktur. Onun için aslında Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Ama, nüfus olarak Türkiye oranın büyük nüfuslarından biri olacağı için kesinlikle bunu istemez. Ayrıca, defalarca kendilerinin de söyledikleri gibi, kendilerinin de açık açık yazdıkları gibi orası bir Hıristiyan kulübüdür. Yani, Türkiye Hıristiyan bile olsa Türkiye'yi kabul edecekleri yoktur. Onun için kimse öyle heveslenip de misyonerlere kapıları ardına kadar açıp, ondan sonra tamamıyla kendine yabancılaştıkça Avrupalı olacağını da zannetmesin. Avrupa Birliği'ne girenler, zaten orada işsizlik çok artmıştır, yani Türkiye'nin buradan alabileceği fazla bir şey yoktur.

Herkesin ve Atatürk'ün izinde, o Atatürk ruhuyla kişiliğini, haysiyetini, kültürüne bağlılığını, Türk diline, Türk kültürüne bağlılığını, Türk tarihine bağlılığını güçlendirip yeniden ancak kendimiz kendimizi kurtaracağız.

MİSYONERLİK VE TÜRKLER'İ HIRİSTİYANLAŞTIRMA

Hulki CevizoÄŸlu- Evet.

Sizin bu misyoner eğitimiyle ilgili, yabancı dil eğitimiyle ilgili eleştirilerinizi bir kez daha dinlemiş olduk, vurguladınız. Ama Sayın

Attilâ İlhan'ın da galiba bu konuda ekleyecekleri var; çünkü onun da eleştirileri var yazılarında, çalışmalarında.

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Öyle, muhakkak.

Attilâ İlhan- Şimdi misyonerlik meselesi çok önemli bir mesele Türkiye için. Başlangıçta, bunu kurcaladığımız zaman, 19. yüzyılın başlarında İngiltere ve Avrupa'da, özellikle Fransa'nın misyonerlerden çok şey bekledikleri hemen görülüyor. Osmanlılar'la ilgili olarak İngiltere'nin Dışişleri Bakanı ve sonra da Başbakanı olan Lord Palmistan'ın bir sözü var. O sözü ben bir yerde yakalamışım, bir kenara kaydetmişim. "Türkler'e, Müslümanlıkları açısından hiçbir bir şekilde taraftar değilim" diyor, "Eğer Hıristiyan yapılabilirlerse son derece mutlu olurum." Bilahare bunu denemişlerdir.

Hulki CevizoÄŸlu- Ne zaman?

Attilâ İlhan- Osmanlı'nın Tanzimat döneminden itibaren çok ciddî bir misyoner saldırısı oluyor Osmanlı topraklarına. Amerikalılar Doğu Anadolu'da, Fransızlar daha ziyade Suriye, Lübnan çevrelerinde ve Batı Anadolu'da, İngilizler İstanbul ve çevresinde etkili olmaya çalışıyorlar.

Benim elimde şöyle rakamlar var: 1890'la 1900 arasında Amasya'da 10, Harput'ta 9, Mersin'de 2, Diyarbakır'da 3, Ergani'de 2, Mardin'de 3, Bitlis'te 2, Muş'ta 1, Siirt'te 3, Van'da 2, Sivas'ta 20 Amerikan okulu bulunuyormuş, 1890-1900 arasında.

Bir de elimde şöyle bir demeç var; American Board of Michen adına Mr. Divade 1895'te şöyle bir demeç vermiş: "Derneğimiz yaklaşık 65 yıldır Türkiye'de faaliyette bulunmaktadır. Ticarî ilişkiler yönünden misyonlar bu bölgede elverişli bir ortam yaratmışlardır. Bu ortam misyonların iki yönlü çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir. Bir, geniş bir eğitim düzeni; iki, geniş bir basın yayın örgütü. Biz bu bölge halkını yalnız bizim sattıklarımızı almaları için değil, gelecekte kurulacak tesisleri geliştirip yaşatabilecek bir düzeye gelmeleri için de eğitiyoruz. Bu yoldan Amerikan yatırımlarına yeni alanlar açmak umudundayız. Örgütün devamlı olarak yaşabilmesi için yapılan harcamalar yıllık 6 milyon dolar civarındadır. Amerikalılar Asya Türkiye'sinde şimdiden kâra geçen bir iş kurmuşlardır. Bu durum, bütün bölge halkını bir gün bizim müşterimiz olacağına dair umudumuzu gerçekleştirmektedir. Şu anda Asya Türkiye'sinde değişik bölgelerde 435 okulumuz ve bunlarda eğitim gören 19.795 öğrencimiz mevcuttur."

Bu İstiklâl Savaşı sırasında, o dönemle ilgili romanlar yazıyorum, o belgeleri kurcalarken ortaya çıkıyor. İnanılmaz bir rahip, rahibe trafiği var Anadolu'da. O çeşitli okullardaki hocalar bunlar, aynı zamanda istihbarat yapıyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Atatürk'te zaten bunu Nutkunda...

Attilâ İlhan- Atatürk çok kesin tavır koyuyor, Lozan'da bu işin savaşı veriliyor. Sadece 5'e indirgenmiş misyoner mektepleri. Bir tane Tarsus'ta, bir tane Kayseri'de, bir tane Bursa'da, 3 tane İzmir'de ve İstanbul'da var. Hepsi bu kadara indirgenmişken sonra yeniden bildiğiniz gibi açılıyor.

Bu işin özelliği de şuradan geliyor: Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılması ve komünist bloğun dağılmasından sonra Hristiyan'lık yeniden kendini görevli hissetmeye başlıyor. Katolik Hıristiyanlığı'nın lideri Papa'nın 22 ocak 1991'de yayınladığı bildiride ve nüfusunun büyük çoğunluğu Protestan olan Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanının 3 Mart 1992'de yaptığı konuşmada, kilise öğretilerinin, Hıristiyanlığın çöken komünist bloğa, Üçüncü Dünya ülkelerine ve İslâm ülkelerine taşınması için misyonerler göreve çağrılmışlardır; çok net.

Hulki Cevizoğlu- Ama artık bu yasallaştı değil mi? Meselâ her binada ibadethane açılması yasallaştı. Artık yasal kilise açmaya gerek yok; ibadethane deyince kilise, ev kilise dedikleri yasalaştı.

Attilâ İlhan- Zaten var, yapıyorlar; İstanbul'da da var, İzmir'de de var.

Şimdi onların kendilerine göre coğrafya, söz konusu coğrafya, Protestan misyonerlerinin yayınlarında daha net olarak tanımlanıyor: Kuzey yarım küredeki 10. ve 40. paralel çizgilerin arasındaki bölge. Bu bölge Kuzey Afrika, Türkiye de içinde olmak üzere Orta Doğu, Kafkaslar ve bu doğrultuda Hindistan ve Çin'e kadar uzanmaktadır. Bilindiği gibi bu bölgenin büyük kısmında Müslümanlar ve Türkler yaşamaktadır ve bunun için harekete geçiyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Evet, bu hareket devam ediyor. Tanzimat'ı da söylediniz; Tanzimat'ın, Batı'nın istekleri doğrultusunda Osmanlı'nın tanzim edilmesi olduğunu da söylüyorsunuz.

Attilâ İlhan- Evet. Burada yalnız bir ilginç bir şey daha var, onu da duyurayım.

19. yüzyıl ortalarında Türkçe'ye çevrilen İncil, 1988 yılında yeniden bugünkü Türkçe'ye çevrilerek basılmıştır. Ülkede Hıristiyan    yayınların,    radyo   programlarının   ve    Hıristiyan fllimlerinin gittikçe çoğaldığı ve Hıristiyanlık propagandası yapan yayınların basımı, yapımı ve dağıtımı bakımından şartların herhangi bir Batı demokrasisi kadar müsait olduğu bildirilmektedir; Türkiye'de.

Kapı kapı gezmek suretiyle 5 milyon propaganda amaçlı kitap ve broşür dağıtılmıştır. Sadece 1992'de İncil propagandası yapan 250 bin mektup postalanmıştır. Türk Protestanlar tarafından Kutsal Kitaplar Araştırma Derneği kurulmuştur, 5 uluslararası radyoda haftada 12 saat Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. İncil, Türkiye'de yaşayan 14 azınlık grubunun diline tercüme edilmektedir. 1993 itibarıyla Hıristiyanlık propagandası yapan 40 Türkçe eser mevcuttur.

Hulki Cevizoğlu- Bu değirmenin suyu nereden geliyor diyeceğiz, bunların parası nereden geliyor? Türkiye'de büyük bir millî sermaye sıkıntısı var iken, 10 milyon civarında işsiz gencimiz, 18 yaşın üstünde insanımız var iken bu insanlar bu kadar parayı, 5 milyon kitabı dağıtacak kadar parayı nerede buluyor, bu yayınları yapacak finansmanı nasıl sağlıyor?

Attilâ İlhan- Ha, tabiî bunlar dışarıdan geliyor, buna hiç şüpheniz olmasın.

Hulki Cevizoğlu-İşte yabancı sermaye.

Attilâ İlhan- Tabiî tabiî, öyle oluyor.

Ben şahsî bir anımı anlatayım, bunu TRT'deki konuşmalarımın birinde söylemiştim.

1949-1950 yıllarındaydı sanıyorum, bir Türk arkadaşımla Paris'te yürüyorduk, arkamıza bir adam takıldı. Biz acaba nedir diye biraz pirelendik adamdan.

Hulki CevizoÄŸlu- Siz polis falan zannettiniz herhalde.

Attilâ İlhan- Zannettik. Fakat bir müddet sonra çok kibar bir tavırla yanımıza yaklaştı ve çok selis bir İstanbul Türkçe'siyle "affederseniz" dedi "Türkçe konuştuğunuzu duydum, onun için heyecanlandım, ben Türküm" dedi. Öyle mi falan, hadi bir yere gidelim, oturalım dedik, oturduk ve şu tablo meydana çıktı: istanbul'da mütareke yıllarında yabancı bir okulda okurken papazlar tarafından Hıristiyan yapılmış...

Hulki Cevizoğlu- Yabancı okullara siz misyoner okulları diyorsunuz zaten.

Attilâ İlhan- Tabiî. Onlardan bir tanesinde okurken, zaten çok açık, misyonlardan birisi bunu Hıristiyan yapmış. Sonra da çok güzel

bir istikbal vaat ederek Paris'e götürmüşler, Paris'e gelmiş ve o yıllardan beri Paris'te yaşıyormuş. Ailesinden kopmuş, herkesten uzak ve çok mutsuzdu. Niye mutsuz olduğunu sorduğumuz zaman da dedi ki, biliyor musunuz dedi, ben burada 30 senedir duvar boyuyorum, badanacılık yapıyorum.

Hulki Cevizoğlu- İyi bir istikbal sahibi olmuş(!).

Evet, o okulların din ve kültür emperyalizmi yaptığını, Türk gençlerini zihnen devşirdiklerini, ulusal kimliğimizi zaafa uğrattıklarını, Türkiye'yi Avrupa ve Amerika'ya bağımlı hâlde tutmanın araçları olarak kullanıldığını da ileri sürüyorsunuz.

Attilâ İlhan- Evet, tabiî tabiî. Birçok defalar söyledim, hem konuşmalarımda söyledim, hem yazdım. Çünkü şöyle bir yere doğru geliyor: İnsiyaki olarak tercihleri o, yani ellerinde olmayarak yapıyorlar o tercihi. Çünkü, çocukluktan itibaren o eğitimin içinde yaşadıkları için insiyaki olarak bunu yapıyorlar. Nasıl Anadolu'da yetişmiş bir çocuğun meselâ müzikte tercihi bağlama olursa, çünkü onunla yetişmiştir, onu duyduğu zaman duygulanır; bunların tercihi o okulda duydukları meselâ org oluyor, org onları etkiliyor.

Hulki Cevizoğlu- Noel'de tatil oluyor, Türkiye'de tatil yokken. Türkiye'de birdenbire aralığın son haftasında tatile giriveriyor. Kültürünü alıyor.

Attilâ İlhan- Evet, tabiî. Meselâ bizim nesillerimizin asla yapmadığı bir şeyi son 30 sene içinde yaşıyoruz biz. Türk çocukları Noel'lerde kiliselere gidiyorlar, kiliselerde ayin izliyorlar, müzik çalıyor diyorlar. Evet, Bach çalıyor, bu doğru; ama Bach'ın dinî musikîsi çalıyor, yani çalan müzik Bach'ın gerçek musikîsi mi?

Hulki Cevizoğlu- Evet, bunlara karşı tedbirler neler olacak?

Attilâ İlhan- Ha, bunlara karşı tedbirler bu Türkiye Cumhuriyeti'nde alınmış. Meselâ Birleşik Amerika, biliyorsunuz Türkiye'yi uzun zaman tanımadı Cumhuriyet olarak, Lozan Konferansını hâlâ tanımamıştır, bunları tanımamıştır. Onun için Türkiye'ye gelen ilk elçileri 1927'de gelmiş.

Hulki CevizoÄŸlu- Cumhuriyet 1923'te kuruldu.

Attilâ İlhan- Evet,. 1927'de gelmiş; gelir gelmez bir olayla karşılaşıyor. Bursa'daki bir Amerikan misyoner okulunda iki Türk kızı Hıristiyan olmuşlar, Hıristiyan oldukları için de bir olay çıkmış, Cumhuriyet Hükümeti derhal kapatmış o okulu.

Hulki Cevizoğlu- Yani Atatürk kapatmış.

Attilâ İlhan- Atatürk derhal kapatmış okulu. Mahkemeye verilmişler. Sefir, hatıralarında bunu uzun uzun yazıyor, bayağı ciddî bir mesele hâlinde yazıyor ve diyor ki, Türkler bu meselede çok kararlı görünüyorlar diyor. Gelsin şimdi görsün kararlı mıyız değil miyiz?

Hulki Cevizoğlu- Sayın Sinanoğlu, son sözlerinizi alabilir miyim? Önlemler açısından isterseniz.

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- Efendim, şimdi çok önemli bir konu tartışılıyor. Şimdi bunu kamuoyu, halkımız, işte Müslümanlıktan caydırılıp da Hıristiyan yapılma filân gibi sadece anlamasın, öyle düşünmüyorlardı zaten de, hani öyle düşünen varsa. Meselâ ben size şimdi, daha bu aralarda yeni çıkmış bir kitap söyleyeyim, 1998 Harbi ve Küreselleşmenin Kökeni diye. Burada son, işte 1890'dan itibaren, meselâ bu Batılı gücün ülkeleri ele geçirmek için nasıl öncü olarak önce birçok misyonerleri gönderdiği, bunların ortamı hazırladığı, "eğitim veriyoruz, İngilizce öğretiyoruz" filân bahanesiyle, ondan sonra bunları Hristiyan'lığı kabul edecek hâle getirmesi, tabiî mümkün olduğunca Hıristiyan yapması. Tabiî, bunu meselâ Çin'de başaramamışlar, Çin'de büyük isyanlar çıkmış, yapamadılar onu. Ama Kore'de, Kore Harbinden sonra birçok Burhanî, yani Budist olan çok temiz bir halk olan Korelileri, Güney Korelilerin birçoğunu Hıristiyan yaptılar.

Şimdi, bu teşkilâtlar sadece özel olarak gelmez, devletler tarafından da desteklenir, istihbarat teşkilatlarıyla iç içe çalışırlar. Bunlar bu ortamı hazırladıktan sonra arkadan, işte serbest ticaret diye; yani serbest ticaret, serbest piyasa onlar için zaten sadece şu demek, Türkiye'de bunu artık iyice görüyoruz: Meselâ o sömürgeci ülkeye, Türkiye gibi bir ülkeye her şeyi satsın, gümrüksüz olarak her şeyi soksun, ama bizden hiçbir şey almasın. Bir şey satmaya kalksak gümrük koysun, duvarlar çeksin. Bu anlaşılıyor. Yalnız Amerika'dan bahsetmiyoruz, bütün Batı bunu yapıyor ve yapmıştır.

Yani, aslında bu misyonerliği tamamıyla bir işgal hareketinin ve yok edilme hareketinin başlangıcı ve önemli bir aracı olarak görmek lâzım.

Evet, bu sözlerimle ben de vaktinizi daha fazla almayayım. Gene Sayın üstada, Attilâ İlhan Beyefendiye ve Hulki Cevizoğlu değerli kardeşirnize saygılarımı sevgilerimi gönderiyor ve bütün izleyicilerinize gönülden sevgilerimi iletirim.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkür ediyorum sağ olun, iyi geceler, sağ olun.

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu- İyi geceler efendim, Allahaısmarladık.

ATTİLÂ İLHAN:

"BEKLEMEDİĞİMİZ ŞEKİLDE 'DİKKAT DİKKAT' SESİ DUYULACAK. UYANIK SUBAYLAR VAR"

Hulki Cevizoğlu- Sayın İlhan, çok arayanımız var, bazılarını bağlamaya çalışacağız.

Sizin son röportajlarınızdan bir tanesinde şu sözler var, ilginç: "Önümüzdeki yıl içinde hiç beklemediğimiz bir şekilde 'dikkat dikkat' sesi duyulacak bir yerden; çünkü var, uyanık subaylar var, konuştuğun zaman görüyorsun. Tavsiye ederim akademilere gidin. Harp Akademileh'ne gidildiğinde orada çok hararetli celseler oluyor. Meselâ Avrupa Birliği üzerine Erol'u -Erol Manisalı'yi kastediyorsunuz- çağırıp konuşturuyorlar, saatler sürüyor, kumandanlara brifing veriyor. Şimdi bu çok büyük bir değişiklik. Yani Türkiye'de, eğer akademi toplantılarında Erol Manisalı ders veriyorsa iş çok ciddî' diyorsunuz.

Ne demek bu, "bir yıl içinde dikkat dikkat sesi?" Hani metroya binerken İngiltere'de bağırıyorlar, "dikkat dikkat, çukura dikkat edin."

Attilâ İlhan- O değil, hayır o değil. Bir defa evvela şunun altını esaslı şekilde çizmek istiyorum: Türk ordusunun Atatürkçülüğü darbe yaparak kanıtlanamaz. Bunun üzerinde ısrarla çok durdum ben. Çünkü, dikkat ederseniz şu gerçeğin altını hemen çizmemiz lâzım geliyor: Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya iltihak ederken, oraya intikal ederken Ali Fuat Paşa'yla, Karabekir Kâzım Paşa'yla, Miralay Rafet Bey'le, Hüseyin Rauf Bey'le mutabakat halindeydi. Bunlardan iki tanesi Anadolu'daki iki ordunun, ki onlara kolordu deniyordu, onların kumandanıydılar. Mustafa Kemal Paşa da ordu müfettişi olarak gidiyordu Anadolu'ya. Bu takdirde, eğer Mustafa Kemal Paşa askerlerin böyle bir harekât yapmasından yana olsaydı ideal bir cunta ortamı vardı. Vaziyete hâkimdiler ve hepsi de kumandandılar. Gazi bunu yapmamıştır, tam tersine görevinden istifa etmiştir, sivil sıfatı içine girmiştir, kongreleri toplamıştır. O kongreler ki, Anadolu'da 30 tane falandır aslında ve bütün bunlardan gelen halk delegeleriyle gerçek manada bir halk hareketi oluşturmuştur. Mustafa Kemal Paşa'da bir defa cuntacılık yoktur; bu bir.

İkincisi; kendisi Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, muhalif tavır takınmış olan eski silâh arkadaşlarının böyle bir şeyler karıştıracaklarını hissettiği anda müdahale etmiş, "ya askerliği ya milletvekilliğini seçmelisiniz" diye onları doğru yola çağırmıştır. Çünkü askerlikle siyaseti ciddî şekilde ayıran birisiydi. Bunu yapmasının sebebi de, doğrudan doğruya, daha evvel İttihatçıların içine düştükleri durumdu. Bir kere Mustafa Kemal Paşa'da cuntacılık yoktur.

Hulki Cevizoğlu- Oradan yola çıkarak bugün için ne diyorsunuz, o "dikkat dikkat" sesi?..

"CUNTACILIK 27 MAYISTA BAÅžLADI"

Attilâ İlhan- Şimdi şöyle bir şey; Türkiye'de cuntacılık hareketi 27 Mayıs'ta başlamıştır, ondan sonra birkaç tanesi arka arkaya gelmiştir; başarılı olanı var, olmayanı var. Bunların hepsi, bana sorarsanız, belki delillerini birer birer gösterip kanıtlayamam, ama her birisinin oluşundan sonra Türkiye biraz daha Batı'nın kontrolü altına girmiştir. Yani ortaya çıkan yeni hükümetler, askerî hükümetler Türkiye'yi bağımsızlığa doğru götüreceğine bağımlılığa doğru götürmüşlerdir.

Hulki Cevizoğlu- Çok ilginç.

Attilâ İlhan- Evet, böyle bir durum olmuştur ve bu nihayet ciheti askeriyede de tepkiye sebep olmuştur. Şimdiki ciheti askeriye eski ciheti askeriye değil, daha değişikler, daha çok etrafa kulak açmış durumdalar. Çünkü bunda, sanıyorum Sovyetler Birliği'nin dağılışı rol oynadı. Çünkü, Sovyetler birliği varken, yabancı gizli servisler bize sürekli olarak Türkiye'deki bütün meseleleri Ruslar'ın, komünistlerin çıkardığını söylüyorlardı, bizimkiler de inanıyordu.

Neticede, Sovyetler Birliği dağıldıktan ve artık Türkiye ile arasında öyle bir hesap ortadan kalktıktan sonra o meseleler aynen devam edince, bizim askerler onlardan olmadığı birdenbire idrak etmeye başladılar ve şimdi onlar da soru işaretleri koyuyorlar hareketlerinin üzerine. O "dikkat dikkat" odur, o soru işaretleridir.

Şimdi gelelim Türkiye'deki olağan bir millî hareketi kimlerin yapabileceğini. Ha, bu nokta çok önemli bir noktadır.

Bir kısım kişiler de bunu öğrencilerin yapacağını sanıyorlar. Bizde hep böyle olmuştur; öğrenciler heyecanlanırlar, sokaklara dökülürler, çeşitli gruplar hâlinde sloganlar atarlar, hatta işi silâha

kadar götürenler vardır. Klâsik manada devrimcilikte öğrencilerin rolü o kadar önemli değildir. Bunu ben 12 Mart'ta da gençlere söyledim, daha sonra 12 Eylül'de de söyledim. Çünkü, devrimci olabilmek için toplumsal manada bir sınıfın evvelâ üretici olması lâzımdır, öğrenciler tüketicidir. Öğrenciler ancak bir hareketin içerisinde bir renk olabilirler....

Hulki Cevizoğlu- Öğrenciler bir kenarda o zaman.

ATTİLÂ İLHAN: "TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ HİÇ OLMADI Kİ"

Attilâ İlhan- Öğrenciler hareketi gerçekleştiremez, harekete katılır; hareketi işçiler gerçekleştirir. Dünyanın her yerinde böyledir. Türkiye'de bu olamıyor. Niye olamıyor? Çünkü Türkiye'de işçileri hadım ettiler, Türkiye'de demokrasi hiç olmadı ki.

Bakın, Batı Avrupa'da demokrasi nasıl olmuştur? Fransız İhtilaliyle olmuştur. Fransız İhtilâli nedir? Fransız İhtilâli, palazlanmış olan burjuvazinin soylulara karşı hareketidir. Niye? Çünkü soylular zamanında toprak, zenginliğin işaretiydi; halbuki burjuvazi, merkantilizmden sonra parayı birim olarak ortaya çıkardı. Halbuki hukuk toprağa göre düzenlidir, yani soylular hâkimdir bunlarda para olduğu hâlde. Bunu önlemek için devrim yapıldı. Devrimi yaparken burjuvaziye işçiler de katıldılar; çünkü onlar da eziliyordu; köylüler de katıldılar, onlar da eziliyordu. İktidara kim geçti? Genel olarak burjuvazi geçti. Muhalefet kimin oldu? Muhalefet işçilerin oldu. Batı Avrupa demokrasilerinin hepsine bakınız, eğer iktidar işçi sınıfındaysa ana muhalefet burjuvazidir, eğer iktidar burjuvazi değilse ana muhalefet işçi sınıfıdır. Türkiye'de bu hiç olmadı.

Hulki CevizoÄŸlu- Onu da bir kenara koyduk.

Attilâ İlhan- Haa, bundan sonra öyle olmaması lâzım; çünkü işçiler de durumu anladılar Türkiye'de. Çünkü Türkiye'de işçilerin hiçbir fonksiyonu yok.

Hulki Cevizoğlu- E, "hadım edildiler" diyorsunuz.

ATTİLÂ İLHAN: "DİP DALGASI GİTTİKÇE YÜKSELİYOR"

Attilâ İlhan- Edildiler, ama yavaş yavaş onlar da gözlerini açıyorlar.

Şimdi meselâ şu gerçek: Şu aldığımız mesajlar bile Türkiye'deki dip    dalgasının    gittikçe    yükseldiğini    gösteriyor.    Çünkü Türkiye'de bir dip dalgası var, bu kendini hissettirmeye başladı.

Başlangıçta böyle bir şey yoktu ve o yüzden sanıyorlardı ki Türkiye'yi istedikleri gibi yönlendirebilecekler. Hayır yönlendiremiyorlar, olmuyor. Bütün partileri kendilerinin yaptılar. Böyle bir durum her yerde yapıyorlar. Yugoslavya'da da bunu yapmışlardı. Yani, siz kendiniz bir solcu parti seçtiğinizi sanıyorsunuz, o parti de onların hizmetinde; falan sağcı partiyi seçtim sanıyorsunuz, o da onların hizmetinde.

Hulki Cevizoğlu- Peki, bu dip dalgasının bir partisi var mı?

Attilâ İlhan- Henüz yok. Bütün sorun da buradan çıkıyor zaten. Biraz evvel TİP'i ondan zikrettim.

Hulki Cevizoğlu-TİP de, Türkiye İşçi Partisi de olmadı.

"MÜDAFA-İ HUKUK OLUŞUYOR"

Attilâ İlhan- Şimdi şu anda öyle örgütlenmiş ve herkesin gözünü çevirdiği bir parti mevcut değil şu anda. Ama şöyle bir şey var: Bir gençlik hareketi var meselâ, belki dikkatinizi çekti, belki çekmedi. Bir gençlik hareketi var; içinde ülkücüler de var, solcular da var, milliyetçilerin bir kısmı var, Müslüman'lardan gelenler var; yani bir çeşit müdafaa-i hukuk oluşuyor. Ve bunlarla ben konuşurken aynen şu sözü söyledim onlara ve bunu söylerken de zannediyorum haklıydım:

Mustafa Kemal Paşa, Türkiye tehlikedeyken kesinlikle siyasî ayrılık aramadı. Yanında Ziya Gökalp vardı, yanında Akçora vardı; bunların ikisi de ülkücü yahut Türkçü'ydüler. Hemen arkasında Mehmet Akif Bey vardı ve biliyorsunuz solcularla da arası çok iyiydi. Yani, bir millî müdafaa cephesi örgütlemişti. Şimdi Türkiye aynı durumdadır. Böyle bir şeyin örgütlenmesi lâzımdır ve akıllı partilerin de bu çeşit ilişkilere girmesi lâzımdır. Fakat bunu bir türlü gerçekleştiremiyorlar. Niye gerçekleştiremiyorlar derseniz, politik bakışları kesinlikle demokrasinin gerektirdiği şekilde ve ağırlıkta değil. Bizde demokrasiden anlaşılan şey, birtakım taşra teşkilatlarıyla birtakım menfaat gruplarının bir araya gelmesinden ibaret. Böyle yaparlarsa Türkiye'de parti kazanıyor, parti kaybediyor. Halbuki bu iş öyle bir şey değil. Demokrasi aslında sınıfsal bir şeydir, sınıflar arası bir ilişkidir. Bakın Batı Avrupa'ya, bu böyledir; bugün hâlâ öyledir.

Hulki Cevizoğlu- Peki, bu sözlerinizi, en son 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde sandık başına gitmeyen 10 milyon seçmenle bağlantılı hâle getirelim. Şimdi onların içinde politikaya küsmüş, 57. Hükûmet'in icraatlarına, o krizlerden bunalmış, Ecevit'in durumu, işte üçlü koalisyonun durumu, bu sıkıntıları görmüş yaşamış ve nefret etmiş insanlar olabilir, gençler olabilir. Yani sadece 10 milyon vatandaş değil bunlar, seçmen düzeyine gelmiş vatandaşlar.

Attilâ İlhan- Şimdi bakın, oradaki protesto o partilere değil, Türkiye'deki demokrasinin kendisine. Çünkü Türkiye'deki demokrasi çözüm üretmiyor.

Hulki Cevizoğlu- "Müdafaa-i hukuk oluşuyor" dediniz; bu sandık başına gitmeyen 10 milyon seçmenin çoğunluğu bu mu?

Attilâ İlhan- O, odur, işte onları çağırıyor. Onlar daha henüz gelmediler, ortada yoklar, şimdi henüz gençler düzeyinde görünüyor. Ama yavaş yavaş duyuyoruz, işçi sendikaları da giriyorlar, işçi sendikaları da başladılar.

Hulki Cevizoğlu- Bunlar, önümüzdeki 28 Mart yerel seçimlerinde ortaya çıkacaklar mı?

Attilâ İlhan- Hayır, orada zannetmiyorum; daha henüz erken, o iş için erken. Çünkü bu iş bir zaman alacaktır, ağır ağır oluyor. Yalnız şunun olabilmesi, yani bir gençlik dergisinde, çıkan bir gençlik dergisinde CHP'li bir gençle ülkücü bir gencin, komünist bir gençle yan yana yazı yazabilmeleri ve aynı davayı savunabilmeleri çok büyük bir aşama.

Hulki Cevizoğlu- Çok büyük bir aşama mı bu, yoksa fantezi mi?

Attilâ İlhan- Değil, hayır fantezi değil.

Hulki Cevizoğlu- Yani Türkiye ölçeğinde nedir bunun yeri?

ATTİLÂ İLHAN: "TÜRKİYE'DE BASIN TÜRK DEĞİL"

Attilâ İlhan- Şimdi bakın, bu "Türkiye ölçeğinde" lâfı basın düzeyinde konuşuluyor, halbuki basın Türkiye'de Türk değil. Sorun buradan çıkıyor.

Hulki Cevizoğlu- Pardon, bir daha söyler misiniz?

Attilâ İlhan- Evet, çok net söyledim, ben bunu, aynı şeyi aydınlar için de söylüyorum.

Hulki Cevizoğlu- "Basın Türkiye'de Türk değil" diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Tabiî; çünkü Türkiye'nin çıkarlarını savunmuyor ki...

Hulki Cevizoğlu- Vardır, ama savunan vardır savunmayan vardır.

Attilâ İlhan- Çok az, çok az.

Hulki Cevizoğlu- Ya da herkes Türkiye'nin çıkarını savunduğunu söyleyerek başka şeyleri savunuyor.

Attilâ İlhan- Tamam da, meselâ şimdi basının bazı kuralları var. Türkiye'ye...

Hulki CevizoÄŸlu- Haber ilkeleri...

Attilâ İlhan- Türkiye'ye Rusya'dan, birinci sınıf ehemmiyeti haiz olan Aleksandır Dugin gibi bir adam geliyor, ki Avrasya meselesini ortaya atmış. Yanına Çernişev ekleniyor, onların Hariciyesinin çok önemli bir adamı. İki tane daha böyle önemli kişi ekleniyor...

Hulki Cevizoğlu- Ve basında duymuyorsunuz bunu.

Attilâ İlhan- Türkiye'ye, buraya geliyorlar, burada konuşmalar yapıyorlar ve bu konuşmada şu lâf telaffuz ediliyor: Avrasya'nın sınırı Kıbrıs ve Irak'tadır. Bizim basında tek kelime çıkmıyor bununla ilgili.

Hulki Cevizoğlu- Onun için mi basın Türk değil diyorsunuz.

Attilâ İlhan- E yani, şimdi çok önemli bir söz burada söylenen. Bu bakımdan baktığınız zaman, Türkiye'nin çıkarları konusunda demek yeteri kadar hassasiyet gösterilmiyor.

Meselâ bir başkasını söyleyeyim, biraz evvel söyledim. Türkiye'de Toros roketinin denemeleri yapıldığı zaman kaç gazetemiz yazdı o olayı? Şile'de yapıldı. Kaçında gördünüz? Halbuki bütün gazetelerin bununla bayram etmesi....

Hulki Cevizoğlu- Siz nerede gördünüz bu haberi?

Attilâ İlhan- Ben bunu şu kadarcık bir haber olarak, iç sayfaların meraklısı olduğum için gördüm, aradığım için gördüm böyle şeyleri.

Hulki Cevizoğlu- Zaten bu ulusalcılığı ve millî sermayeyi anlatırken diyorsunuz ki, "Türkiye'de de iş büyük sermayeden başlıyor, bakın basını ne hâle getirdiler" diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Doğru.

Hulki Cevizoğlu- Zaten, Atatürk döneminden bugüne kadar da örnekler verirken basını anlattınız. Şu sözler de size ait:. Televizyonları ne hâle getirdiler. Bunu büyük sermaye yaptı. Oraya aldığı adamı seçiyor, seçerken diyor ki, bunları söyleyeceksin."

Attilâ İlhan- Aşağı yukarı öyle değil mi, hepimiz yaşıyoruz.

Şimdi bakınız, şöyle bir gerçek var ki, bu gerçek her şeyi göstermeye yeter.

Hulki CevizoÄŸlu- Ne o?

Attilâ İlhan- Ben TRT'de bir program için 5 dakikalık söyleşi anlaşması yapmıştım; o program başka bir programdı, onun için de 5 dakika konuşacaktım, 13 hafta söyleyecektik ve bu iş bitecekti. Ben TRT'de 10 senedir konuşuyorum, o konuşma 5 dakikadan 25 dakikaya çıktı ve ilgi gören bir program oldu. TRT bundan dolayı bana bir kere bile "gözünün üstünde kaşın var" demedi. Söylemediğim lâf yok. Ben bunu özel bir kanalda yapamam.

Hulki Cevizoğlu- Yani TRT'de hükümetleri bile eleştiriyorsunuz.

Attilâ İlhan- Hem de nasıl.

Hulki CevizoÄŸlu- Fark etmiyordur kimse.

Attilâ İlhan- Nasıl etmezler? Denetim var orada, görevleri bu.

Hulki Cevizoğlu- Size sökmüyordur belki de.

Attilâ İlhan- Hayır efendim, öyle bir şey yok. Şimdi TRT'de dışarıdaki kanallardan daha özgürsünüz, kesinlikle böyle. Çünkü öbürleri sermayenin kontrolünde.

Hulki Cevizoğlu- Ama siz "şimdi" deyince, sanki yeni TRT Genel Müdürü döneminde o olmuştur gibi...

Attilâ İlhan- Onunla alâkası yok, ben genel söylüyorum.

Hulki Cevizoğlu-Siz ne kadar zamandır?..

Attilâ İlhan- Ben 10 senedir söylüyorum.

Hulki Cevizoğlu- Ha, Yücel Yener'den daha önce de başladınız.

Attilâ İlhan- Tabiî tabiî. 10 senedir bir tek kelime söylenmedi bana, her şeyi söylüyorum.

Hulki Cevizoğlu- Yani "basın ne hâle gelmiştir", sermayenin basına nötralize ettiğini söylüyorsunuz, ama TRT hariç diyorsunuz, öyle mi?

Attilâ İlhan- TRT, yani TRT'de belki yukarı kademede bazı küçük şeyler olabilir, yani bunlar yapılır her zaman.

Hulki Cevizoğlu- Ama sizin programınıza karışmamış olmaları, örneğin TRT'nin bu roket denemesini haber yaptığını göstermiyor.

Attilâ İlhan- Ha, onları yapmışlardır haber, onları yaparlar, çünkü askerî haber onlar.

Hulki Cevizoğlu- Ya da Kıbrıs konusunda bu kadar açık gerçekleri söyleyip hükümetleri; hükümetler derken AKP, MHP, CHP, onlar değil benim derdim, o anda iktidarda kim varsa, onlar için söylenen bir söz bu; hükümetleri eleştiren programlar yapılabiliyor mu?

Attilâ İlhan- Yapılıyor, yapılıyor.

Hulki Cevizoğlu- Öyle mi?

Attilâ İlhan- Tabiî tabiî. En başta ben yapıyorum yahu, ben söylüyorum.

Hulki Cevizoğlu- Sizden başka var mı?

Attilâ İlhan- Var tabiî, olmaz mı: İşte Erol Manisalı konuşuyor harıl harıl.

Hulki CevizoÄŸlu- TRT'de?

Attilâ İlhan- Tabiî.

Hulki Cevizoğlu- Peki sizin sözünüz sadece özel televizyonlara mı "basını ne hâle getirmişler" derken?

Attilâ İlhan- Hayır, ben genel olarak söylüyorum. Yani Türkiye'de medya, bakın, bizim medyamız zaten başından beri hep kontrol altındadır.

Hulki Cevizoğlu- Kim tarafından?

Attilâ İlhan- Başlangıçta tabiî dikta kontrol ediyordu. Yani, İkinci Cihan Harbi sırasında basının hâli pür melalini anlatmaya dil yetmez. Çünkü, bir cephe tebligatının kaçıncı sayfada, kaç sütuna, hangi puntoyla gireceği dahi Matbuat Umum Müdürlüğü'nden İstanbul'a bildirildi. Yani, "Alman taarruzunu üç sütundan fazla göstermeyiniz, İngiliz taarruzu şöyle gösterilecek" diye. Onun için bizde gerçek manada, bizde meselâ Tan Gazetesi yakılmıştır, komünist diye yakılmıştır. Tan Gazetesi'ni doğru dürüst okuyun, orada savunulan her şey aslında bugün Türkiye'de hepsi yapılan klâsik demokrasinin gerekleridir. Siyasî partiler olsun, sendikalar olsun, toplum kuruluşları olsun ve bunlar istedikleri konuşsunlar; bunu savunuyordu Tan. Bunu savunduğu için komünist oldu ve yıkıldı.

Hulki Cevizoğlu- Bugüne gelirsek, bugün millî yayıncılık yapan bir özel televizyon yok mu size göre?

Attilâ İlhan- Hepsini izleyemediğim için kesin bir şey söyleyemem.

Hulki Cevizoğlu- İzlediğiniz kadarıyla, yani sizin dikkatinizi çekecek ölçüde.

Attilâ İlhan- Bir ikincisi, çok iyi bir televizyon izleyicisi de değilim aslında. Özellikle internet imkânları ortaya çıktıktan sonra bence televizyon zaten pabucu dama atılan bir alet haline geldi. Çünkü internetteki genişlik ve derinlik maalesef televizyonlarda yok. Sadece bazı özel televizyonlar, eğer belirli bir kaliteye heves eder ve memleketi ciddîye alırsa olabilir.

Hulki Cevizoğlu- Peki, bu ulusalcılıkla birlikte bugün Türkiye'de bir Kemalist refleks var mı, ulusal refleks var mı?

Attilâ İlhan- Çok kesin.

Hulki Cevizoğlu- Nerede bu refleks, görülmeyen bir refleks mi bu?

ULUSAL REFLEKS OLUÅžUYOR

Attilâ İlhan- İşte şimdiki hâlde bazı gençlerde görülüyor. Meselâ şimdi çok ilginç olarak yeni bir şey başladı, 2 senedir falan başladı bu. Bazı ticaret odalarında görünüyor, bazı ticaret odaları tepki göstermeye başladı.

Hulki Cevizoğlu- Ankara Ticaret Odası.

Attilâ İlhan- Meselâ en başta o gidiyor ve çok başarılı bir şekilde yapıyorlar, onlar göstermeye başladılar. Şimdi bir tek TÜSİAD varken şimdi bir sürü ÜSİAD oldu. Niye onlar çoğalıyorlar birden bire? Çünkü onlar birdenbire fark ettiler ki çıkarları aynı değil. Birdenbire fark edildi ki, yabancı sermayenin Türkiye'nin gelmesi herkes için ortalığı cennet yapmayacak, tam tersine birçok şeyi ortadan kaldıracak. Kalkıyor çünkü. Türkiye tarım ülkesiydi, tarım malları ihraç ederdi, şimdi Türkiye tarım ithal ediyor. Böyle bir durumlara düştük. Bütün bunlar gösteriyor ki, tepki gelecektir.

Hulki CevizoÄŸlu- "Ulusal refleks, tepki var" diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Daha da gelecektir, kesinlikle gelecektir; çünkü bu bizim bir özelliğimiz.

Hulki Cevizoğlu- Sandığa yansıyor mu bu?

Attilâ İlhan- Şimdi sandığa yansıyor, dediğim gibi yansıyor, henüz bilinçsiz yansıyor, tanımadıklarına veriyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Derinden gelen bir dip dalgası diyorsunuz bu, zaman alacak.

Attilâ İlhan- Hayır, şimdi dip dalgası zaten kendini gösteriyor. O dip dalgası zaten iki seçimdir iktidarları indiriyor aşağı, o indiriyor; fakat yerine koyduğu partileri seçemiyor. Çünkü doğru dürüst parti yok ortada. O parti kurulacaktır.

Hulki Cevizoğlu- Var mı böyle bir duyumunuz?

Attilâ İlhan- Kesin yok. Ama şimdi bırakın duyumları muyumları, hani gazeteciliği bir kenara koyalım, olaya fikir adamı gibi bakalım. Fikir adamı gibi baktığın zaman, eğer bu memlekette işçiler varsa,

bu memlekette köylüler varsa, bu memlekette yoksulların millî servetten aldıkları nispet varlılıklara göre gülünç durumdaysa...

Hulki Cevizoğlu- Ama bilinç yok ise.

Attilâ İlhan- O bilinç işte geliyor; sorun o.

Hulki Cevizoğlu- Hani bir düşünürün sözü var, "kalabalıkların başı çok, beyni yoktur" diye.

Attilâ İlhan- O eski bir sözdür, doğrudur da. Fakat şimdi, eğer ben o beynin geldiğini şurada, orada, orada, ticaret odasında, üniversitede, bir işçi sendikasında hissetmeye başladıysam o geliyor; o örgütünü de yapar.

Hulki Cevizoğlu- Peki, buna rağmen aydınlarda, yani bu ulusal refleks ve tepkilerin çıkmaya başladığını örneklerini gördüğünüzü söylüyorsunuz, ama Türkiye'de de bir korkak aydın tipi çıktığını, eskiden bunu söyleminin bile utanç verici olduğunu yazıyorsunuz, söylüyorsunuz. Kore Harbi'ndeki askerlerin örneğini veriyorsunuz, ama bugün aydınların bir kısmının korkak olduğunu söylüyorsunuz.

Attilâ İlhan- Doğru.

Hulki Cevizoğlu- Rahmetli Aziz Nesin de söylemişti bunu vaktiyle.

Attilâ İlhan- Şimdi şöyle bir meselemiz çıktı bizim: Eskiden bir aydın, fikirlerinin yırtıcı olmasıyla ve ataklığıyla ve öncülüğüyle öne çıkardı. Bizim tarihimizdeki şairlerden tutun fikir adamlarına kadar, demin şeyini okuduğum meselâ Yusuf Akçora, onun gibi daha pek çokları öyle ortaya çıkmışlardır. O zamanlar bir aydın genellikle cezaevlerinde sürünürdü, işsiz kalırdı, parasız kalırdı, kötü gazetelerde kötü işler yapardı, ama haysiyetini çok yukarıda tutardı.

Hulki Cevizoğlu- Aç, ama haysiyetli.

Attilâ İlhan- Kesinlikle böyleydi. Cemal Nadir'in karikatürü meşhurdu o zamanlar, hepimiz onunla iftihar ederdik. Bir yazar çizmişti, gazeteci yazar. Bir kahve, kötü bir kahve masası, kötü bir iskemle hasırlı, önünde bir çay bardağı var, onun yanında bir mürekkep hokkası var, elinde kalem önünde kâğıt; mürekkep hokkasını çay bardağına batırıyor. Açlık o mertebede.

Böyle bir aydın tipi vardı. Ha, şimdi öyle değil. Şimdi haysiyetten ziyade bankadaki hesap önemli olmaya başladı. Bankadaki hesap önemli olunca "adam sende" esprisi başlıyor, aynı Osmanlı'nın Tanzimat'ındaki gibi. İşte o kötü.

Hulki CevizoÄŸlu- Tanzimat, "tanzim et" yani diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Tanzimat dönemi buydu.

Hulki Cevizoğlu- Gazete, basını tartışıyoruz. Bir gazeteci izleyicimiz var, reklâm arasından önce onun sesini alalım.

Sayın Seraceddin Zıddıoğlu, iyi geceler.

(İzleyici Telefonu)

Seraceddin Zıddıoğlu (DHP Genel Başkan Yrd., Gazeteci)-Efendim, iyi geceler diliyorum.

Hulki CevizoÄŸlu- Buyurun etenim.

Seraceddin Zıddıoğlu- Karşımda araştırmacı, fikir adamı iki usta gazeteci var.

Hulki CevizoÄŸlu- EstaÄŸfurullah.

Seraceddin Zıddıoğlu- Sayın Hulki Cevizoğlu ve Sayın Attilâ İlhan'a saygılar sunuyorum ve başarılar diliyorum.

Hulki Cevizoğlu- Sağ olun. Partinizin açık adını söylerseniz...

Seraceddin Zıddıoğlu- Demokrat Halk Partisi.

Evet, şimdi ben fazla zamanınızı almak istemem. Nedense çok güzel bilgiler, bilhassa Attilâ İlhan'a ve katılımcılar gerçekten aydınlatıcı, ulusa güzel bilgiler sundular ve sunuyorlar da; sizlere de çok teşekkür ediyorum.

(...)

Seraceddin Zıddıoğlu- Biz Annan Planı diye her gün gazetelerde, manşetlerde, haberlerde, makalelerde Annan Planı, Annan Planı, yani bir şahıs ismi görüyoruz. Yani, sanki Birleşmiş Milletler yokmuş gibi. Aslında bu bir Birleşmiş Milletler planıdır, akılcı bir durum olması lâzım ve Kıbrıs'ı, iki kesimi huzura kavuşturucu önlemlerin alınması ve kavuşturulması olması gerekiyor.

Geçenlerde bir programda, usta bir general diyeyim, usta bir paşa diyeyim, çok güzel bir bilgi sundu. Nedir bu Annan Planı dedi, ben bunu inceledim dedi, ama bir şey anlayamadım dedi. Neden? Çünkü tuzaklarla dolu bir plandır bu dedi. Yani, bu tekrar müzakere edilse dahi tuzak çukuruna düşer gibi bir durum oluyor. Onun için ben diyorum ki, gerçekten bir Birleşmiş Milletler planı olsun ve bunları da taraflar kabul etsin.

Efendim, çok konulara değindiniz; misyonerlik olsun, Fransız İhtilâli olsun, demokrasi olsun, burjuvazi olsun, TRT'den tutun basın hayatı falan, yani hakikaten güzel bilgilerle süslediniz.

Hulki Cevizoğlu- Evet, peki çok teşekkür ediyorum size; sizin ekleyecekleriniz var mı bu bilgilere?

Seraceddin Zıddıoğlu- Ekleyeceğim şudur: Attilâ İlhan Beyin dediği   gibi,   bu   Doğu'yla   neden   irtibat  kuramıyoruz  gerçekten,

güneydoğudaki Araplarla, İranlılarla? önümüzde güzel bir pazar vardır, bu pazarları neden ihmal ediyoruz? Bunlarla dostluklarımızı kuvvetlendireceğiz.

Ben fazla zamanınızı almayayım, ben saygılar sunuyorum ve başarılar diliyorum.

Hulki Cevizoğlu- Peki, çok teşekkürler, sağ olun, iyi geceler.

Reklâm arası vermeden önce, izleyicilerimizin kısa mesajla gönderdiği bazı mesajlardan size sorular var, onları da okuyayım.

İnternette ne yazık ki bir sıkıntı var galiba; internet mesajları benim elime ulaşamıyor şu anda. Orada da yüzlerce, hele önceki haftalardan biliyorum, binlerce şu anda mesaj vardır; kusura bakmasınlar onlardan mesajları okuyamayacağım, şu ana kadar internetteki sıkıntı giderilemedi. Bana faksla, telefonla ve kısa mesaj servisiyle gelen mesajları ancak okuyabiliyorum.

Bunlardan bir tanesi, tabiî isim yok burada, telefon numarası var; bir izleyicimiz diyor ki, "Lütfen sabaha kadar devam edin, yalvarırım size, buna ihtiyacımız var."

Bir başka izleyiciniz şöyle diyor: "Ben bir Ülkücü'yüm, Sayın Attilâ Bey benim sevmediğim hiçbir şeyi sevmiyor. Ben de Atatürkçüyüm, bu benim için çok önemli, acaba' bizim için ne düşünüyor?"

Bir başka izleyicimiz, onun adı çıkmış, Ali Doğan Adana'dan söylüyor. "Saydığınız özellikler Attilâ Hocanın özellikleriyse ve Attilâ İlhan da solcuysa ben böyle solcunun ellerinden öperim, iletirseniz sevinirim demiş" Ali Doğan.

Evet, Ülkücüler "bizim hakkımızda ne düşünüyor" diyor, ne düşünüyorsunuz?

ATTİLÂ İLHAN, ÜLKÜCÜLER HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

Attilâ İlhan- Ülkücüler aslında geniş bir konu, fakat kısaca şöyle

söyleyeyim.

Onlar Türkçüler'dir, onların asıl adı Türkçüdür; Türk tarihinde de Türkçü olarak görünmüşlerdir ve evvela da bizde değil Rusya'da görünmüşlerdir. Rusya'da ilk defa ortaya çıktılar ve hareketleri yenileşmeci, antiemperyalist bir hareketti; çünkü Rusya'ya karşı, Ruslar'a karşı bir hareketti. Böyle bir hareket Türkiye'de bilahare 194O'lı yıllarda birleşik bir hale gelecek yerde bölündü. Bölünmesinin gerisinde de ne yatıyordu? Almanlar ve Naziler'in parası yatıyordu.

Naziler Türkiye'de bir faşist hareket örgütlemeye karar verdiler ve bunun için içlerinden birkaç tanesini ele geçirdiler ve o yüzden Türkiye'de o zaman ırkçı, Turancı diye bir hareket çıktı. Bu hareketin içinde gelişmiş, yetişmiş olan kişilerden bazıları sonraki Ülkücüler'in mayasını teşkil ettiler. Ülkücülükle ırkçı Turancılığın gerçek Türkçülükle bir ilgisi yok bence. Çünkü bunlardan bir tanesi Alman emperyalizminin, ikincisi de Amerikan emperyalizminin etkisi altındaydı. Ama salt Türkçüler, yani memleketini, insanlarını seven kişiler, bağımsızlığı seven ve emperyalizme karşı olan kişilerle ne gibi bir meselemiz olabilir ki? Onlarla ancak memleketin bağımsızlığı, memleketin geleceği için aynı safta oluruz. Öyle de olmamız lâzımdır, aynen Mustafa Kemal Paşa'nın vaktiyle yaptığı gibi. Nasıl Mustafa Kemal Paşa, bir tarafında komünistler vardı, bir tarafında Ülkücüler, yani Türkçüler vardı, bir tarafında Müslümanlar vardı, o vardı ve hepsi beraber oldular. Bu devleti öyle kurdu. Şimdi eğer tehlikedeyse öyle savunmak zorundayız, başka yolumuz yok.

HALKIN MERAK ETTİKLERİ

Hulki Cevizoğlu- Bir başka izleyicimiz de şunları söylüyor, ama önce ben bir cümle kurayım size.

TRT'de 10 yıldır program yapıyorum diye TRT'yi övdünüz, tabiî iyi olanları övmek lâzım. Ama bakın, izleyicimiz diyor ki, "hay ağzınıza sağlık Hocam, nerelerdeydiniz" diyor. Yani siz TRT'deymişsiniz ama, izleyiciniz fark etmemiş.

Attilâ İlhan- Tabiî o mümkün, o mümkün tabiî.

Hulki Cevizoğlu- Bir başka izleyicimiz Mustafa Sayar, öğretmenmiş. "Hıristiyan kültüründe yetişen birisi olarak İslâmiyet'i nasıl korumaya kalkıyor, tezatlık yok mu"diyor sizin için. Yani Fransa'daki çalışmalarınızı söylüyor.

Attilâ İlhan- Hiç alâkası yok. Benim Fransız kültürüyle alâkam çok dolaylı. Yani benim yetişme tarzım, benim baba tarafım olduğu gibi ulemadır, onu öğrensin. Yani benim babamın babası kadıdır, onun babası müftüdür, onun babası müderristir; böyle gider. Bütün aile o eğitim içinde gelmişlerdir.

Hulki Cevizoğlu- Buna şu cevap da verilebilir tabiî. Diyor ki izleyicimiz, "Hıristiyan kültüründe yetişen birisi islâmiyet'i nasıl korumaya kalkar, çelişki yok mu?" Türk kültürü, Müslüman kültürü içinde yetişen birisi de İslamiyet'i ya da Türk'lüğü korumuyor, bunun örnekleri de var...

Attilâ İlhan- Tersi olabilir tabiî o ama; şimdi çelişki arama arzusu...

Hulki Cevizoğlu- Ama güzel, o düşünmeye yönlendiriyor izleyicilerimizi.

Attilâ İlhan- Yani o bir hastalık halindedir, yani karşısındakine itiraz etmek istemiş, çelişki arar bizimkiler.

Hulki Cevizoğlu- Bir başka öğretmen izleyicimiz Ayşe Tuna, "Küreselleşmeye bakış açısı nedir, George Soros hakkında ne düşünüyor, kimdir" diyor.

Attilâ İlhan- Soros bir kişi değil, onun gibi pek çok var, bizde de var onlardan, isimlerini söylemeyelim. Bunlar uluslararası sermayenin adamları ve bunlar belirli politikaları uygulamak için paralarını kullanırlar. Soros onlardan biridir.

Hulki Cevizoğlu- Aklını ve parasını tabiî değil mi?

Attilâ İlhan- Tabiî. Tabiî, karşı çıkarmış gibi görünüp aslında o politikaları savunurlar, çok usta adamlardır.

Hulki CevizoÄŸlu- Yani dikkat edilmesi gereken....

Attilâ İlhan- Çok tehlikeli mahluklardır.

Hulki Cevizoğlu- Diyorsunuz, Ayşe Hanım'a da cevap verdiniz.

Bir reklam arası verelim, az sonra karşınızdayız efendim.

(Reklam arası)

Hulki Cevizoğlu- Evet, izleyicilerimizden gelen mesajlara baktığım zaman, "Programın tekrarını mutlaka yayınlayın, defalarca yayınlayın, tarihî bir program, Hocamıza çok teşekkür ederiz..." Örneğin Mevlüt Uluğtekin Yılmaz, yazar, "Tek başına üniversite olan Attilâ İlhan ustaya lütfen sevgilerimizi iletiniz. Hocamız neredeydi: Üniversite gençliği için tavsiyeleri nelerdir? Lütfen programları gece gündüz tekrar tekrar yayınlayın..."

İnanılmaz destek var sizin açıklamalarınıza. Nedir bu? Bu mu dip dalga?

Attilâ İlhan- İşte söylediğim dip dalgası bu, işte bu dip dalgası.

Hulki Cevizoğlu- "Aslanlar gibisiniz" diyor bir öğretmen izleyicimiz, neler söylüyor.

Attilâ İlhan- İşte bu dip dalgası.

Hulki Cevizoğlu- Evet, biraz da liberalizmi konuşalım. Çünkü, pek çok işin altında liberalizm, kapitalizm ve kapitalizmin bugünkü şekli küreselleşme var.

Buyurun.

Attilâ İlhan- Şimdi liberalizm meselesi o zaman Mustafa Kemal Paşa tarafından düşünülmemiş değil. Fakat, o zaman neresinden baksalar bu işin Türkiye'nin lehine olmayacağını fark etmişler ve ilk İzmir İktisat Kongresi'nde serbest teşebbüse imkân tanıdıkları hâlde, başarılı olamayınca serbest teşebbüs, çünkü sermaye yeterli değildi Türkiye'de, devletçiliğe girmişlerdi. O sıralarda o Kemalistlerin en soldakilerinden Falih Rıfkı Atay'ın yazdığı "Liberalizm ve Demokrasi" diye bir yazı var, ki bugün hepimiz için bir ders sayılabilir bu yazı.

Hulki Cevizoğlu- Ne diyor o yazıda?

Attilâ İlhan- Şimdi bakın ne diyor?

"Yeni Türkiye'de yalnız hoca ve mürtecilere karşı harp açılmış değildi; bir de Galata vardı."

Hulki CevizoÄŸlu-Bankerler mi yani?

Attilâ İlhan-

"Galata kelimesi kapitülâsyon ecnebiliği yahut bu ecnebiliğin simsarlığı demektir. Liberalizmin iktisat sancağı da onların elindeydi. Sermaye kapılarını açınız, azınlıklara karşı Anadolu'daki kısıtlamaları kaldırınız, bireyi serbest bırakınız ve devleti işe karıştırmayınız diyorlardı. Ankara ve Anadolu ancak böylelikle yeniden ele geçirilecek, Osmanlı İmparatorluğu'nun sadece ismi değişmiş olacaktı. Turan Türkiye'sine karşı hoca ve mürteciler, Tanzimat ve Bab-ı Âli, Galata, hep birlikte liberalizm ve demokrasi kazanını kaldırdılar. Sorarım size, Yunan ordusu ile İzmit'te el ele tutuşan Kuvayı Inzibatiye'nin kadrosunda da bu üç unsuru bulmaz mısınız? Cumhuriyet kendini saltanata, okul kendini medreseye, lâik kendini şeriata, Medenî Kanun kendini Mecelle'ye nasıl kontrol ettirebilir? Ve böyle bir kontrol aygıtı kurulduktan sonra işte demokrasi diye nasıl avunabilir? Devletçiliğin, bu memlekette kazanılan paranın ne olacağını düşünmeye benim hakkım vardır. Bir memleketin ormanlarının, madenlerinin nihayet bir toplam değeri olur. Bu değer gerçekleştikten sonra gidip Nis köşklerine, Amerikan tahvillerine, Paris apartmanlarına dönüşecekse neden memnun olayım? Ama bu servet, sahip arar gibi gömülü olduğu yerde de kalamaz. Onun biz devlet ve halk, çağrı en çok bize, faydası en çok bize kalarak işleteceğiz. Nasıl? Bu sorunun cevabını devletçilik prensibinde buluyoruz. Devletçiliğin iktisat kitaplarındaki eleştirisi bireyciliğin eleştirisi gibi bize uymaz. Türk bireyi nice yıllardan beri ecnebi ve kilise bireyiyle rekabet edebilmek yeteneğimden yoksun

bırakılmıştır. Türk bireyinin kahramanlıkta bir eksik tarafının olmadığında şüphe yoktur; ancak onu silâhsız olarak top tüfek ağzına süremezsiniz. Türkiye'de rekabet serbestliği demek Türk bireyini yenilgiye uğratmak demektir. Türkiye'de zaptiye devlet, tahsildar devlet, tüketici devlet kalktı; onun yerine baba devlet, hoca devlet, kılavuz devlet, kardeş devlet, üretici devlet geldi. Ben devleti böyle ve devletçiliği onun aynı zamanda rehberliği manasında anlarım.Türkiye'de liberalizm ile devletçilik arasındaki fark, Fransa'daki ekonomik düşünce farkı değildir, kişisel çıkar ve ulusal çıkar farkıdır. Liberalizm Türkiye'yi kapitülâsyonlara ve Türk milletini ekonomik köleliğe götürür."

Bunu 1920'lerin sonunda, 1930'ların başında söylüyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Ama bugün ekonomik köleliğe değil, ekonomik kurtuluşa götüreceği propagandası var.

Attilâ İlhan- Evet, ama durum nedir? İşte burada söylüyor, bakın ne kadar açık söylüyor. "Türkiye'de liberalizm ile devletçilik arasındaki fark Fransa'daki ekonomik düşünce farkı değildir, kişisel çıkar ve ulusal çıkar farkıdır."

Bizde liberallik dediğin andan itibaren ulusal fark kalkıyor ortadan, ulusallık gidiyor. Kişinin menfaati oluyor ve o servet yurt dışına çıkıyor. Yurt dışında -söylemiş daha o zaman- Nis'te köşk olur, Amerikan tahvili olur diyor.

Hulki Cevizoğlu- Yeni hiçbir şey yok yani.

Attilâ İlhan-Evet, öyle.

TESLİMİYETÇİLİK VE İHTİLÂL

Hulki Cevizoğlu- Yani biz sadece yabancıların söylediklerini görüp, duyup, anlamazlıktan gelmemişiz, kendi adamlarımızın uyarılarına da kulak tıkamış, gözümüzü kapamışız.

Attilâ İlhan- Tabii tabiî, aynı şey yani. Hepsini okumak istemiyorum; çünkü burada ayrıca şeyin de var, Yusuf Akçora'nın Türk Ocağındaki Konferansı var. Türkçülük akımıyla ilgili fevkalâde önemli bir konuşma bu da. Çünkü Türkçülüğü ikiye ayırmış; Saldırgan Türkçülük, savunucu Türkçülük. Biz diyor savunucu Türk'üz.

Hulki Cevizoğlu- Teslimiyetçi Türkçülükten söz etmemiş.

Attilâ İlhan- Ha, o Türklük olmaktan çıkıyor zaten, teslimiyetçi. Türklük olmakta Türkler teslim olmuyor biliyorsun, ölüyorlar.

Hulki CevizoÄŸlu-Teslim olanlar da...

Attilâ İlhan- İşte onlar Türk değil zaten.

Hulki Cevizoğlu- Telefonumuzda iki izleyicimiz var; bir Hocamız, bir de Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu Üyesi bir izleyicimiz, Ersan Barkın. Ama elimdeki notlardan da bazılarını okumak istiyorum.

Engin Güleser isimli izleyicimiz diyor ki, "Attilâ Bey'i yıllarca solcu, sosyalist yazar olarak tanıdık, ancak programı izlerken koyu Türk milliyetçisi ve demokrat bir yapıya büründüğünü izliyoruz. Kendisine göre Türkiye'de Kürt sorusunun nasıl çözülmesi gerekir? Ayrıca Alevîler'in ve Kürtler'in temel hakları yok sayılarak Türk milliyetçiliğinden nasıl söz edilebilir" diyor.

Attilâ İlhan- Şimdi bu çok yaygın olan düşüncenin bir telâffuzu. Bunun için klâsik ve herkesin her tarafından hayran olduğu Fransız demokrasisini örnek olarak gösterebiliriz. O arada, biraz evvel söylediğim gibi çok geniş azınlıklar vardır, Bretonlar'dan başka Basklar vardır, Basklar'dan başka Flamanlar vardır ve Fransız demokrasisinde bunların hiçbirisine özel bir imtiyaz, özel bir hak tanınmamıştır. Hepsi Fransız yurttaşıdırlar ve Fransız yurttaşlarının istifade ettiği haklardan istifade ederler.

Hulki Cevizoğlu-Anayasal yurttaşlık.

Attilâ İlhan- Anayasal yurttaşlıkları geçerlidir. Hepsine, "kim, sen nesin" dediğin zaman hepsi Fransız'ım der, arkasından şeyi ilâve ederler, falan kökenli diye, yani Breton kökenli Fransız'ım.

Hulki CevizoÄŸlu- Alt kimlik.

Attilâ İlhan- Evet, öyle söylerler. Bunları bu şekilde, özel birtakım etnik haklara sahip olmak şeklinde geliştirmek, ortaya atmak, aslında üniter devlet fikrini dağıtmak esasına istinat ediyor. Üniter devlet, Jakobenler'in ortaya çıkardıkları Fransız İhtilâli'nin bir eseridir.

Hulki Cevizoğlu- Oysa bugün Türkiye'de üniter devleti savunanlara Jakoben diyorlar.

Attilâ İlhan- Şimdi Jakobenler çıkardılar bu fikri de, yani Fransız ihtilâlinde ortaya çıktı üniter devlet fikri ve zaten milliyetçilik de Fransız İhtilaliyle ortaya çıktı aslında. Türkiye'de tamamıyla Mustafa Kemal Paşa Fransız İhtilâlcisidir, o manada bir ihtilâlcidir. Yani onun düşüncesi, Türkiye'de halka dayanan bir demokrasi kurmaktır. Burada özel sektöre her zaman kendisine göre yer vermiştir, vermeyi de düşünmüştür. Yalnız o şöyle düşünüyordu: Siyasî partilerde olsun, bakın "siyasî partiler teşviki" diye iki tane hareketi

vardır Gazi'nin. Bir tanesi kadro hareketidir. Kadro hareketini Gazi arkadan destekler, Yakup Kadri'ye dergiyi o çıkartır ve onunla İsmet Paşa birbirlerine girerler, Yakup Kadri'yle İsmet Paşa ve sonunda Kadrocular'ı dağıttı. Kadro hareketi solcu bir harekettir.

Ama ikincisi, Fethi Beyle beraber Serbest Fırka hareketini örgütletir Mustafa Kemal Paşa, liberal bir harekettir. Yani, Mustafa Kemal Paşa tam bir Fransız devrimcisiydi, yani o manada. Demokrasiyi getirmek istiyordu gene kendi kuralları içerisinde. Fakat onun içerisinde bu ırk tefriki vesaire mevcut değildir, Fransızlar'da da yoktur.

Hulki Cevizoğlu- Selçuk Bakır izleyici izleyicimiz diyor ki, "Attilâ abiye sormak istiyorum, Kemalistler hangi partiye sahip çıksın?"

İlâç istiyorlar sizden.

Attilâ İlhan- Bu hususta bir şey söylemek zor. Çünkü, kendisini Kemalist olarak sunan parti çok, fakat Kemalizm anlayışları birçoğunun flû. Bazılarınınki eski CHP'ninkine benziyor; bunlara Kemalist demek mümkün değil. Çünkü, şöyle baktığınız zaman, bir kere antiemperyalist olmayan bir Kemalizm mevcut değil. Kemalizm'in en büyük özelliği, demin orada size cümleyi aynen okudum, işte gene bir daha okuyorum; Hâkimiyeti Milliye Gazetesi 20 Temmuz 1336'da şöyle söylüyor: En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne pala, ne de filân miHetler. Bilakis bu, âdeta her tarafı kaplamış bir saltanat hâlinde dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir."

Bu ikisine karşı olmayan herhangi bir insanın Kemalist olması mümkün değil.

Hulki Cevizoğlu- Ama bunlara karşı olunca da, kapitalizme, bir taraftan hani çelişki aranıyor dediniz ya, ben de bir çelişki aramış olayım. Çin de kapitalist oluyor, Çin malları Türkiye'yi işgal ediyor diyorlar.

Attilâ İlhan- Bunlar doğru.

Hulki CevizoÄŸlu- Sovyetler BirliÄŸi....

Attilâ İlhan- Yönetim kapitalist olmuyor, yönetim hepsini kontrol ediyor. Şimdi, o kontrolü kaybettiği zaman dediğin doğru, yani Rusya'da öyle oldu. Yani Gorbaçov, değişikliği yapayım derken kontrolü kaybetti...

Hulki Cevizoğlu- Muhtaç oldu Batı'ya...

Attilâ İlhan- Muhtaç olmadı, üç tane adamı satın aldı Batı. Biri Yeltsin'dir,         biri    Kravçuk'tur,    bir    tanesi    de    Ukrayna'nın Reisicumhurudur. Üçünü satın aldı, şeyin haberi yoktu, darbeyi yaptılar. Ama amaç, orada aslında Rusya'yı, komünizmi yıkmaktan ziyade Türk devletlerini ayırmaktı. Niye ayırmaktı? Çünkü altları petrol denizi, onları ele geçireceğini umuyordu Irak'ın gibi; olay oydu.

"KARAMSARLIK YOK"

Hulki CevizoÄŸlu- Evet.

Bir izleyicimiz, "Sayın Attilâ İlhan'dan Allah razı olsun, benim gibi milyonlarca karamsar insanı bu konuşmalarıyla rahatlatıyor."

Attilâ İlhan- Karamsarlık yok, Türkler karamsarlık bilmez. Eğer biz karamsar olsaydık İstiklâl Savaşını nasıl kazanırdık?

Hulki Cevizoğlu- Liderle kazanıldı İstiklal Savaşı...

Attilâ İlhan- Hayır hayır, bakın onda da şu tashihi yapmak lâzım: Zannediyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa Samsun'dan sonra Erzurum'a gitti, orada bir kongre yaptı, sonra bir tane de Sivas'ta yaptı, sonra da Meclis'i açtı. Hayır, gerçek böyle değil. Anadolu'da çeşitli vilayetlerde 30 tane mahallî kongre yapılmıştır en az. Bu kongreleri halk kendiliğinden yapmıştır ve bu kongrelerde, içlerinde asker toplamak dahil çeşitli kararlar alınmıştır savunma için. Yani Müdafaa-i Hukuk hareketi tek başına Mustafa Kemal Paşa'nın hareketi değildir, bütün Türk, Anadolu halkının hareketidir.

Hulki Cevizoğlu- Yani Atatürk'ün dediği gibi, milletin azmi ve iradesi...

Attilâ İlhan- Tamamıyla, tamamıyla öyle. Hatta o kadar bu kongreler güçlüdürler ki, birkaç tanesi Sivas Kongresi'nden sonra bile mevcudiyetini sürdürmüştür, sonradan destek vermiştir.

Hulki Cevizoğlu- Onun için karamsarlık yok diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Kesinlikle. Türkler'de karamsarlık yoktur. Yoksa düşünün, eğer Türkler karamsar olsalardı, Asya'nın ortasından kopup nereye gittiklerini bilmeden buralara kadar gelip de dünyanın en büyük Devletleri'nin birini kurabilirler miydi?

Hulki Cevizoğlu- Maceracılık var biraz.

Attilâ İlhan- Yani Türkler...

Hulki Cevizoğlu- Maceracılarda karamsarlık olmaz, olsa zaten macera yapmaz...

Attilâ İlhan- Yoktur, böyle bir şey yoktur.

Hulki Cevizoğlu- Evet. Peki, telefonlarımıza dönelim, çok hızlıca alalım.

Sayın Prof.Dr. Recep Yaparel, iyi geceler.

(izleyici Telefonu)

Prof.Dr.Recep Yaparel (DEÜ İlahiyat Fakültesi, Din Psikologu)- İyi geceler, iyi sabahlar.

Ben, Sayın Attilâ Beyi her ne kadar 10 yıldan beri izlemiyorsam da çok uzun süredir izliyorum, yakından takipçisiyim. Birçok yorumuna içten katılıyorum. Özellikle misyonerlikle ilgili olarak yaptığı açıklamalarıyla ilgili bir-iki şey ilâve etmek istiyorum.

Misyonerlik, özellikle Hristiyan dünyası açısından bakıldığında bir realitedir, bir gerçekliktir. Ancak, misyonerliğin tabiî nasıl çalıştığı, dünyaya nasıl baktığı konusu çok geniş bir tartışma konusu olabilir. Ancak, ben çok kısa kesmek düşüncesiyle şunu da soru olarak yöneltmek istiyorum, bu konudaki düşüncelerini de almak istiyorum.

Günümüzde, bugünlerde daha doğrusu lâiklik ilkesinin Anayasa'ya girişinin 67. yılını kutluyoruz. Bu çerçeveden baktığımız zaman, misyonerlik faaliyetleri ve onun akabinde gelebilecek birtakım Hristiyan dinine ait talepler acaba lâiklik çerçevesinde nasıl ele alınabilecek, o açıdan da bakmak gerekmez mi?

Çünkü, bu noktada şunu düşünüyorum: Hep atıfta bulunuldu, Türk aydını bazı meselelere çok dar çerçeveden yaklaşıyor, özellikle din konusu gündeme geldiğinde Türk aydınının bakış açısının çok sınırlı olduğunu düşünüyorum ben şahsen. Çünkü, Batı'da dinin algılanışı ve ona yüklenen fonksiyon ve misyon çok farklı. Dolayısıyla, lâiklik çerçevesinde bu misyonerlik faaliyetlerinin değerlendirilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum.

Bu konuda, yani lâiklik açısından baktığımızda, dinin sosyal gerçekliği açısından misyonerlik nereye oturtulabilir? Çünkü, Batı'da şöyle bir düşünce vardı: Pozitivizmin gelmesiyle, bilimin yaygınlaşmasıyla birlikte din ortadan kalkacaktı. Ne oldu bu dine, niye bir türlü ortadan kalkmadı? Hâlâ Batı bu dinden ne umuyor, ne bekliyor? Niye bu kadar Batı için din ve dünyayı Hristiyan'laştırmak için bu kadar çabanın arkasında yatan gerekçe nedir?

Hulki Cevizoğlu-Alalım cevabını.

Prof.Dr.Recep Yaparel- Evet.

LAİKLİK VE FRANSA

Attilâ İlhan- Şimdi evvelâ şu noktanın üstüne bakmak lâzım gelir: Lâikliği, Fransızların ihtilâli yaptıkları zamanda anladığı gibi anlamak

gerekirse, bunlara tabiî aman vermemek icap ediyor. Çünkü biliyorsunuz, lâikliğin ilk uygulamasında Fransızlar kiliseleri kapattılardı, papazları kestilerdi. Ben Paris'te bir müzede Mara'nın, meşhur Fransız İhtilâlcisi, çıkardığı "Amidy People" isimli gazetenin bir nüshasını görmüştüm. O gazetenin manşeti aynen şuydu: "Bu sene 100 bin papaz kesilecek." Yani Fransızlar meseleye böyle bakıyorlardı başlangıçta. Fakat sonradan ihtilâl o şekliyle yürüyememiş, kalmıştır; daha sonra zamanla yavaş yavaş yeniden Hristiyanlar birtakım haklara sahip olmuşlardır ve hâlâ da öyledirler.

Ben Paris'te bulunduğum dönemde Katolik Enstitüsü'ne de gittim. Katolik Enstitüsü, aslında adını üniversite koyamayan bir Katolik üniversitesidir, ama adını üniversite koyamaz Fransa gibi bir ülkede. Adı Katolik Enstitüsü'dür. Katolik okulları tabiî var orada, her yerde; birçok tarikat okulları da var, fakat lâik okullar duruma hâkimdirler ve devlet lâik okullardan yanadır. Prensip budur, böyle götürülür.

Şimdi bizim bakışımıza gelince, orada başka bir şey var, bir nüans var. Misyonerler dünyaya din için dağıtmıyorlar ki. Görünüş din içindir; fakat misyonerlerle beraber dünyaya giden nedir diye dikkatle baktığınız zaman üç şey görürsünüz. Evvelâ misyonerlerle beraber kaşifler giderler, kaşiflerin arkası sıra da donanma gider. Bu üçü birlikte gittikleri her ülkeyi de sonra sömürge hâline getirmişlerdir. Evvelâ dinleri değiştirilir yerlilerin ve dini değişen yerlilerden işte komprador dediğimiz tipleri üretirler. Bunlar ya komprador aydınlardır ya komprador tüccarlardır. Bunlar metropoldeki sermayenin oradaki uşaklarıdırlar, o görevi görürler, bu iş içindirler. Donanma da, onları, dinini değiştirmeyen yerlilere karşı korumak içindir. Bunu özellikle Kipling'in kitaplarında okuyabilirsiniz. Hindistan'da özellikle Müslüman kesim sürekli isyan etmiştir. Şimdiki Pakistan'da olanlar ve onlarla çok büyük savaşlar yapılmıştır.

Şimdi Türkiye'ye gelince; Türkiye'deki lâiklikte de, biraz evvel söyledim, Mustafa Kemal Paşa dini kendisine karşı bir hedef sahibi değildi. Mustafa Kemal Paşa'nın hedef aldığı din, yabancıların emrindeki dindi. Yani, hangi tarikat yabancılarla beraber Cumhuriyet aleyhinde harekete geçtiyse onlara mürteci dedi. Yoksa öbür dindarlara, kimseye hiçbir şey yapmamıştır, dokunmamıştır.

Ben, 1936 senesinde ilk defa Anadolu'ya çıktığım zaman 11-12 yaşında bir çocuktum ve Anadolu'nun göbeğindeki bir ilçeye gitmiştik. Türkiye Cumhuriyeti lâikti, ortalık velveleye veriliyordu bu konuda.  Fakat o ilçede hanımların hepsi örtülüydüler ve benim


kardeşim, ki benden 2 yaş küçüktür, o bir sokağın başında göründüğü zaman sokağın öteki ucundaki kadın başını böyle örter, duvara dönerdi ve kimse de onlara ne yapıyorsunuz demezdi. Yani Türkiye'de böyle bir yasak yoktu.

Şimdi demek ki, bizim lâiklik anlayışımız, aneak irtica dediğimiz olay ecnebi menfaatine birtakım faaliyete girerse öyledir. Bence yine öyle bakılması lâzımdır. Eğer yabancı bir dine sen su'lûk etmek istersen et, o senin bileceğin bir iş. Çünkü bu bireysel bir tercihtir, buna kimse bir şey diyemez. Ama senin su'lûk ettiğin yabancı senin memleketinde, senin aleyhine bin tane fırıldak çeviriyorsa o zaman iş değişiyor. Yani millî savunma hâline geçiyorsun.

Prof. Dr. Recep Yaparel- Evet. Bu noktada acaba şunu söyleyebilir miyiz? Hristiyan'lığı misyonerlerin elinden de kurtarmak lâzım; çünkü İsa'nın böyle bir amacı yoktu. Az önce söyledikleriniz misyonerlerin...

Attilâ İlhan- Ha, o tamam, o tamam. Siz Hıristiyanlık'in şimdi zübdesine (özüne, esasına) geçiyorsunuz, ona bir diyeceğim yok. Ama bakın, Hıristiyanlık faaliyetleri tek merkezden iki grupla yönetiliyor; hedef kitle gençler. İsa Mesih Cemiyeti kilise olarak tanımlanıyor ve 35 yaş üstü insanlara hitap ediyor. Yeni Yaşam Grubu ise daha çok üniversite gençliğine yönelik çalışma yürütüyor. Her Pazar Karataş'taki kilisesinde gençlerden oluşan orkestra eşliğinde ayin yapıyor ve vaaz dinliyorlar. Şimdi bunu İzmir'den bir çocuk yazıyor bana: "Yeni katılanlar önce kiliseyle tanışıyor, daha sonra Yeni Yaşam Grubu'nun Alsancak'taki binasında çeşitli semtlerdeki evlerde, Hazreti İsa ile, filimlerle eğitime başlıyor, 4'er, 5'er kişilik gruplar oluşturularak İncil'den ayetler yorumlanıyor, ayetler üzerinde yarışmalar yapılıyor, okunan ayeti bilen ödüllendiriliyor. Bu toplantılarda, Hazreti İsa'nın yeni yaşamda bir ruh olarak geleceği, acı ve ıstırap çeken herkesin birer İsa olabileceği öğretiliyor ve bütün sorunların din temelinde çözüleceği -Bakın, burası önemli- bütün sorunların din temelinde çözüleceği anlatılıyor." Ve burada da altına da şu notu koymuş: İsa Mesih Cemiyeti Başkanı petrol ve maden mühendisi; buyurun.

Hulki Cevizoğlu- Denk düşmüştür.

Attilâ İlhan- Yani, aslında mesele demokraside bağımsızlık ve demokraside bireyin özgürlükleri meselesi. Fakat Batı'daki durumla Batı'nın dışındaki durum aynı değil. Şimdi biz bunu işçiler açısından tartışıyoruz.   Bakın,   Batı'daki   işçiler  hiçbir zaman   sömürgelerin bağımsızlığa kavuşması için bir hareket yapmadılar. Neden bu hareketlere girmediler? Girmeleri lâzım, hele sosyalist işçilerin mutlaka girmeleri. Girmezler, niye girmezler? Çünkü, sömürgelerden gelen paralardan onlar da para, hak kazanıyorlar. Üçüncü Enternasyonal'in kurulmasının sebebi de budur. Çünkü, Rus ihtilâlini yapan Bolşevik Partisi Sosyal Demokrat Partisi'nin bir kanadıdır ve bunlar aslında İkinci Enternasyonal üyesidirler. İhtilâl yaptıktan sonra da İkinci Enternasyonal'de demişlerdir ki, "Hadi, biz başlattık, dünya ihtilâline gidelim." İkinci Enternasyonal hemen su koyuvermiştir; çünkü sömürgeler gidecek elden.

LAİKLİK İLE MİSYONERLİK BAĞDAŞMIYOR MU?

Hulki Cevizoğlu- Sayın Yaparel'in sorusu şuydu: Lâiklik çerçevesinde misyonerlik faaliyetlerine nasıl bakıyorsunuz dedi...

Attilâ İlhan- İşte böyle bakıyorum.

Hulki Cevizoğlu- Böyle bakıyorsunuz, ama bir de şu sözünüzü özetlemek istiyorum: "Ecnebi menfaatlerine hizmet ederse millî savunma hâline gelir bu mesele" diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Bu kadar basit.

Hulki Cevizoğlu- Evet çok önemli, yani din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü değil bu, millî savunma meselesidir diyorsunuz.

Attilâ İlhan- O yüzden Mustafa Kemal Paşa iki kişiyi, iki kız Hıristiyan oldu diye mektebi pat diye kapatıp, Hıristiyan mektebini doğrudan doğruya mahkemeye veriyor.

Hulki CevizoÄŸlu- Evet.

Prof.Dr.Recep Yaparel- Evet, aslında...

Hulki Cevizoğlu- Son sözlerinizi alayım Hocam.

Prof.Dr.Recep Yaparel- Evet, aslında misyoner faaliyetleri tabiî sosyal, politik çok değişik neticeleri olan bir faaliyet alanıdır. Özellikle bugün Rusya'da, benim önümde de bazı belgeler var, 1997'de alınan bir karar var. Misyoner faaliyetlerini kontrol etme yönünde Rusya'daki yönetim bile birtakım tedbirler alma yönüne gitmiş. Orada sanıyorum, birtakım geleneksel kiliselerle yeni dinî gruplar arasında ortaya çıkabilecek çatışmaları önlemek düşüncesiyle birtakım hukukî tedbirler alma yoluna gidiyorlar. Niye bu örneği veriyorum? Çünkü, dinin çok uzun yıllar, yani 80 yıl kadar bir süre kontrol altında tutulduğu bir toplumda dahi bu konular önemli bir mesele hâline dönüşebiliyor. O açıdan ülkemizde de din konusunun çok daha ciddîye alınması ve üzerinde çok daha ciddî şekilde düşünülmesi gerekir diye bakıyorum meseleye.

Teşekkür ederim, daha fazla zamanınızı almak istemiyorum; iyi geceler.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkürler, sağ olun, iyi geceler.

Sayın Ersan Barkın diğer hattımızda, Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu Üyesi.

Buyurun Sayın Barkın.

(İzleyici Telefonu)

Ersan Barkın (Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu Üyesi)- İyi akşamlar efendim.

Öncelikle şunu vurgulamalıyım: Sayın Attilâ İlhan Hocamın az önce aktardığı dipteki dalgaların içindeki en genç dalgalardan biriyim sanırım. Sayın Attilâ İlhan Hocanın az önce aktardığı gençlik cephesi, yani sosyalist, sosyal demokrat Kemalist ve Ülkücü gençliğin bir arada olduğu hareketin içindeki Kemalist temsilciyim. Bu anlamda Sayın İlhan'ın bu harekete verdiği öner/ı dolayısıyla kendisine sonsuz teşekkürler herhalde benim borcum.

Sayın Cevizoğlu, belki haklısınız, yani olağan koşullarda böyle bir yakınlaşma bir fantezi olarak değerlendirilebilir. Bu konuda haklısınız, ama koşullar olağan değil. Olağanüstü koşullarda buna fantezi değil sanırım yükümlülük denir. Yani, olağan koşullardaki haklılığımız burada sanırım bizim omzumuzdaki yükümlülüklerin ve sorumlulukların farkına vardığımızın göstergesi. Şunun belki bilimsel tahlili olabilir: Montesquieu'nun bir sosyolojik tahlili, yani bireylerin düşünüşleri, içinde bulundukları iklim yapısı, dil, din, bütün bunlara bağlı. O anlamda, bugün 20'li yaşlarını yaşayan gençlerin düşüncelerinin şekillendiği dönem, dünyanın soğuk savaş sürecinden geçtiği bir dönemdir. Bu anlamda, bizim içinde bulunduğumuz kutuplaşma, hele hele Türkiye Cumhuriyeti'ndeki kutuplaşma bir sol-sağ kutuplaşması olarak değerlendirilemeyecek, fakat bu anlamda millî ve gayrimillî kutuplaşması ve bu anlamda bizim, yani eğer koşullar bu anlamda olağan değilse bir Ülkücü'nün, bir sosyal demokratın, bir Kemalist'in ve bir solcunun yan yana gelmesi bu anlamda bir yükümlülük.

Şunu söylemek istiyorum: Bence, Sayın İlhan'ın aktardığı gibi devrimin belki lokomotifi olamayabilir gençler, ama olmazsa olmaz bir öğesidir; sanırım takdir edecekler. Ve şunu belki müjdeleyebilirim size: Türkiye'de, Sayın İlhan'ın aktardığı dip dalgalarından onlarca farklı yerde kıpırdanmalar var. Attilâ Hoca az önce aktardı, 30'u aşkın yerel kongre yapıldı Kuvayı Milliye döneminde ve sonrasında. Bugün hâlâ, belki hiç haberdar olmadığımız noktalarda, Türkiye'deki kurumların bile, siyasal kurumların bile yan yana geldiğini görüyoruz ve umut ediyorum ki, yerel seçimlerde de önemli merkezlerde bu yan yanalık, bence millî unsurların yan yanalığı önemli mutluluklar kazandıracak bize.

Şunu söylemek istiyorum: Geçen senenin Mart ayında Kıbrıs için yan yana geldiği Atatürk Düşünce Derneğinin önderliğinde Mersin'de birçok siyasal parti, Mayıs 19'unda Ankara'da Kızılay meydanında yaptık efendim. Ondan sonra 30 Ağustos mitingi, sonra 25 Ekim mitingi. E, bunun dışında gençlik cephesi oluşumunun, Denizli'de, geçen hafta ben Denizli'deydim, 28 Aralık'ta Denizli'deydim. Bursa, Eskişehir, İzmir ve Mersin'de örgütlendiğimizi size müjdeleyebilirim. Ve sadece şunu söylemek istiyorum fazla vaktinizi almadan: Az önce bir hocam öz güveni sağlamaktan söz etti. Siz Ankaralı'sınız Sayın Cevizoğlu, bunu benden daha iyi bilirsiniz. Ben Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiyim aynı zamanda. Güven Park'taki Türk anıtı, işte bence Türk'ün dirilişinin timsali o. Ve bence bugün Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekiyor ve Mustafa Kemal gibi düşünenler kendi öz güvenlerini sağlamak için, 10. yıl kutlamalarında, liseli gençlerin 10. yıl kutlamalarına gelirken ellerinde taşıdıkları pankarttan belki ilham almaları gerekiyor. O pankartta "biz bize benzeriz" diyordu ve Türkiye'deki, Türkiye'nin uluslararası arenada, yani Avrasya coğrafyasında da başarılı olmasının, yani Çin-Hindistan-Rusya üçgenine dahil olması ve yani bu coğrafyadaki ulusal yapıların güçlü olması, Türkiye-iran-Suriye yan yanalığına bağlıysa eğer, Türkiye'nin millî unsurlarının, bu anlamda sosyal demokrat, Kemalist, sosyalist ve Ülkücü gençlerin yan yana olması Türkiye'nin geleceği için umut verici bir gelişme bence.

Benim söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkürler Sayın Barkın, iyi geceler.

Ersan Barkın- İyi geceler efendim.

"BATI'NIN DELİ GÖMLEĞİ"

Hulki Cevizoğlu- Bir isim benzerliği değilse, Metin Akpınar da aramış, sanatçı, size çok teşekkür ediyor, "ben de dip dalgadan birisiyim" diyor Metin Akpınar; bir isim benzerliği yoksa sanatçımızın adını da anmış olduk.

Sizin kitaplarınızın adı da çok ilginç bu açıklamalarınız gibi. Son çıkan kitaplarınızdan bir tanesi, İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan, "Batı'nın Deli Gömleği." Yani bize bir deli gömleği mi giydiriyorlar demek istiyorsunuz?

Attilâ İlhan- Evet, ta kendisini.

Hulki Cevizoğlu- Bir başka kitabınız yine İş Bankasından çıkan, siz galiba orayla anlaştınız, yeni kitaplarınız oradan çıkacak, eskileri de tabiî; "Dönek Bereketi." Şimdi bunların içinden bazı sözlerinizi alacağım ama, telefonumuzda eski Devlet Bakanlarından Sayın Sadi Somuncuoğlu var, onun da görüşlerini alalım.

İyi geceler Sayın Somuncuoğlu, buyurunuz.

(İzleyici Telefonu)

Sadi Somuncuoğlu (Eski Devlet Bakanı)- İyi geceler.

Efendim, sözlerime başlarken önce Sayın Cevizoğlu, size ve Sayın İlhan'a saygılar sunuyorum.

Programı istifadeyle dinliyorum, özü itibarıyla, millet esasına dayalı, millî kültürümüzü temel alan bir kimliğe sahip olmamız ve hayata buradan bakmamız gerektiği örnekleriyle ve çok sağlım bir şekilde ortaya konuldu ve bunun çok yararlı olduğu kanaatindeyim.

Yalnız bazı konularda yanlış anlaşılmalar da olabilir. Onun için ben bir açıklama yapma ihtiyacını duydum.

Hulki CevizoÄŸlu- Buyurun.

Sadi Somuncuoğlu- Bir ülkücü gencin sorusu üzerine Sayın ilhan, Türkçülük hareketinin, İkinci Dünya Harbi'nde Almanlar tarafından ve Amerikalılar tarafından ayrı ayrı organizasyona tâbi tutulması sebebiyle bir parçalanmaya gittiğini ifade ettiler.

O İkinci Dünya Harbi dönemini iyi hatırlayacak olursak, bunların incelenmeden ortaya konmuş görüşler olduğunu müsaadeleriyle ifade etmek istiyorum. Çünkü, biliyorsunuz Millî Şef dönemiydi. Millî Şef, bugün ortaya çıkmış belgeleri incelediğimiz zaman görüyoruz ki, önce Almanlarla anlaşmış ve sonra Almanlar mağlup olup da Ruslar galip gelince, Türkiye'deki Türkçülük hareketinin öncülerini ırkçılık ve Turancılık suçlamasıyla ve ağır bir devlet darbesiyle tutukladı, işkencehanelere attı, tabutluklarda görülmemiş muamelelere maruz bıraktı, örfi idare ilân etti ve o zamanki mahkemelerde bu insanlar mahrumiyet içerisinde yargılandılar ve hepsi de beraat etti.İsmet Paşa'nın 19 Mayıs Bayramı dolayısıyla, daha bunlar yargılanmadan irat ettiği nutukla bunlar âdeta vatan haini mertebesinde nitelendi. Ama, kendisinin idaresi döneminde bağımsız askerî mahkemelerde hepsi beraat etmek suretiyle yapılan konuşmaların ve yapılan muamelelerin iftira olduğu ve bu insanlara haksızlık yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Turancılık suçlaması meselesi, Sayın İlhan ırkçılık ve Turancılık ifadeleriyle, bir manada onlara yapılan suçlamalara sanki katılmış gibi anlaşılacak şekilde ifadede bulundu. Turancılık meselesi, tabiî Türkiye dışındaki Türkler'in insanca yaşaması, hür ve bağımsız hayatlarını sürdürmesi idealidir. Bugün kendisi de 6 tane Türk cumhuriyetinin varlığını iftiharla belirtmişlerdir. O zaman da, bugün nasıl Kıbrıs'taki Türkler'le Batı Trakya'daki, Bulgaristan'daki veya Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistanlı kardeşlerimizle ilgilenmeyi insanî ve millî bir görev sayıyorsak, o zaman da Türkçüler Türkiye dışındaki Türkler'in haliyle ilgileniyorlardı. Ama, bu ilgilenmeden en çok zarar görecek olan Sovyetler Birliği, Türkiye'deki ideolojik etkisini kullanarak Turancılık kelimesini de çok suçlayıcı, kirli bir kelime hâline getirmek suretiyle, ülkemizdeki sosyalist grupların da desteğiyle hakikaten çok büyük fikir hareketlerimize darbe vurmuşlardır.

Bildiğiniz gibi, o dönemdeki Türkçüler beraat ettiler ve hiçbiri Alman ajanı, Alman irtibatı içerisinde gözükmediler, hiçbiri Amerikalılarla irtibat içinde gözükmediler. Ama, Türkçülük büyük bir harekettir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşunda müstesna yeri olan bir harekettir. Sayın İlhan da Yusuf Akçura'nın konferanslarından, eserlerinden, sadece bu konuşmasında değil her konuşmasında bahsetmiştir ve hakikaten Yusuf Akçura bugün nesillerimiz tarafından tanınmayan, ama Türk düşünce tarihi bakımından çok seçkin, bugün de fikirlerine istinat etmek durumunda olduğumuz bir değerdir. Oralarda hiçbir şey yoktur. Ancak, Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkçü hareket, milliyetçi hareket devletle beraberdir. Mustafa Kemal Paşa kendisi Türk Ocaklı'dır, İsmet Paşa kendisi Türk Ocaklı'dır, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, hepsi Türk Ocaklı'dır bunların. O zaman bir fikir ayrılığı yoktu. Fakat, Türk Ocakları'nın ta 1912'den itibaren çıkarttığı bir Türk Yurdu dergisi vardır, bu bütün Türk dünyasında dağılmaktadır. Ruslar, bu derginin kendi içlerindeki Türkler, kendi esareti altındaki Türkler üzerinde tesirini görerek genç Türkiye Cumhuriyeti'ne devamlı nota vermişlerdir, baskı yapmışlardır ve 1931'de Türk Ocaklan'nın kapanmasına kadar süren bir dönem böylece yaşanmıştır.

Dolayısıyla, Türkçülük hareketinin Türkiye dışındaki Türkler'le ilgilenmesi, zaten 1912'de Türk Ocaklarfnı kuranların arasında Tataristan'dan gelen Yusuf Akçura, Azerbaycan'dan gelen Ağaoğlu Ahmet gibi büyük isimler vardır.

Hulki Cevizoğlu- Bağlayalım isterseniz, çünkü bu tarihçe uzun sürebilir.

Sadi Somuncuoğlu- Evet. Onun için, bu ırkçılık, Turancılık kelimeleri, kavramları bir suçlama gibi kullanılırsa büyük haksızlık yapılmış olur bu büyük fedakâr insanlara. Bir büyük camia içerisinden eğer kişisel bazda birtakım yerli veya yabancı çevrelerle irtibat kuranlar varsa, bunu bir fikrin kendi özüne, kendi çizgisine, kendi yöneticilerine, önderlerine mal etmek doğru olmaz.

Nitekim, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra KGB'nin belgelerinden görüyoruz ki, Türkiye'deki sosyalistlerin pek çoğu maaşa bağlanmışlar orada. Bugün de Alman vakıflarından, Amerikan vakıflarından maaş alarak, Avrupa fonlarından para alarak onlar adına hareket eden pek çok basın yayın organlarında görevli isimler vardır ve bunlar artık ayıp olmaktan da çıkartılmıştır. Maalesef Türkiye bu noktaya gelmiştir.

O bakımdan, Sayın İlhan'ın, Türkiye'nin geleceği için ümit vaat etmeye çalışan "dipten bir dalga geliyor" diye tarif ettiği konunun hakikaten arzu edilen bir şekilde Türkiye'nin savunmasını yapacak bir boyuta ulaşması için bu konularda çok hassas olmamız, çok dikkatli olmamız gerekir kanaatindeyim.

Bir de, millet esasına dayalı olan bir yapıda sınıfçılığın, sınıf bilincinin millet bilinciyle çelişeceğini, ona zarar vereceğini düşünmemiz lâzım.

Atatürk ne diyor? "Biz kaynaşmış bir toplumuz, sınıfsız toplumuz" diyor, Atatürk sınıfçılığı kabul etmiyor.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkür ediyorum.

Sadi Somuncuoğlu- Ben size teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.

Hulki Cevizoğlu- Size bir soru sormak istiyorum. Şimdi bir taraftan Çin zulmünden bahsettiniz, bir taraftan da Avrupa Birliği'ne karşı alternatif olarak Avrasya Birliği'nden söz ediliyor. Avrasya Birliği olacak ise, bu sefer Çin'in zulmü tartışılacak, o ortaya dökülecek, Avrasya Birliği de mi Avrupa Birliği'ne dönecek?

Sadi Somuncuoğlu- Tabiî, Avrasya Birliği henüz bir fikirdir, bir projedir, çok üzerinde çalışılması gerekir. Düşünce olarak, niyet olarak çok iyi görünüyor. Çünkü, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu bölgede büyük bir boşluk meydana gelmiştir.

Hulki Cevizoğlu- İyi ama, şimdi net olarak ne cevap verirseniz Sayın Somuncuoğlu, şimdi Avrasya Birliği'nin içinde Çin de olacak. Ama Çin'e diyorsunuz ki Türkler'e zulüm yapıyor. Amerika zulüm yapıyor denmiyor, Amerika işte başka şeyler yapıyor deniyor; ama Çin'i zalimlikle suçluyorsunuz. O zalim bir ülkeyle nasıl birlik içinde olacaksınız?.

Sadi Somuncuoğlu- Herhalde o ülke bu birlik içerisinde yer alacaksa, kendi vatandaşları Türk olduğu için, Müslüman olduğu için, bir avuç kendi topraklarında yaşayan vatandaşlarına zulmetmekten vazgeçecek. Bu gayet açık. Amerika da yapıyorsa Amerika'ya da söylüyoruz bunu.

Hulki Cevizoğlu- Peki. Amerika yaptıklarından vazgeçmiyor; çünkü Tavşan dağa küsmüş hikâyesi oluyor. Çin daha büyük nüfusa sahip, Amerika'nın 5 katı nüfusa sahip, daha büyük bir ekonomik güç olacak, uzaya çıktı deniyor, örnekler veriliyor; o niye vazgeçsin ki o zaman eğer zulüm yapıyor ise? Yani sizin ne gücünüz var ki vazgeçireceksiniz?

Sadi Somuncuoğlu- Elbette insanlık telâkkileri geçen asırdaki gibi değil zamanımızda; önümüzdeki zaman diliminde de elbette bugünkü gibi olmayacak. Ama buna rağmen Çin bundan vazgeçmeyebilir ve böyle bir gelişme, oluşma eğer gerçekleşecek olursa bunların da tabiî ki iç problemleri olarak varlığını sürdüreceğini düşünmek gerekir.

Hulki Cevizoğlu- Peki, çok teşekkür ediyorum Sayın Somuncuoğlu, iyi geceler, sağ olun.

Sadi Somuncuoğlu- Ben de teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

Attilâ İlhan- Birkaç kelime söyleyebilir miyim?

Hulki CevizoÄŸlu- Buyurun.

Attilâ İlhan- Şimdi evvelâ şunu söyleyeyim, en sondan başlayalım.

Zaten Asya'daki öteki Türk Cumhuriyetleri Çin'le Şanghay Beşlisi'nde bir aradalar, yani onlar zaten bir araya geldiler, öyle pek eziyet ediliyor falan diye bir mesele ortada yok; şimdi öyle bir şey konuşulmuyor.Fakat asıl öbür söyledikleriyle bahsetmek istiyorum.

Vaktiyle Sansaryan Hanı'nda eziyet çeken Turancı arkadaşlardan söz ettiler. Sansaryan hanında ikamet edenlerden biri de benimdir, oralarda bir hayli bulundum. Hatta içlerinden birkaç tanesini....

Hulki Cevizoğlu- Yani o hana müşteri oldunuz.

ATTİLÂ İLHAN: "EDEBİYAT HOCAM NİHAL ATSIZ'Dİ"

Attilâ İlhan- Evet, bir hayli oldum, içlerinde bulundum.

Kaldı ki, bir başka özelliğimi bir daha söyleyeyim. Ben bir ara Boğaziçi Lisesi'nde de okumuştum. Boğaziçi Lisesi'nde okurken benim edebiyat hocam Nihal Atsız Bey'di. Nihal Atsız Bey de o zamanki hareketin liderlerinden birisiydi. Ayrıca, bir başka hocam da Ziya Karamık'tır. Ziya Karamık da o hareketin içindedir. Yani o hocalarla benim bir hayli ülfetim olmuştur.

Benim söylediğim aslında bir esasa dayanıyordu. O esas da şuydu: Savaştan sonra Sovyetler, Alman Hariciye Vekâleti'ndeki, Bakanlığı'ndaki ele geçirdikleri evrakları tasnif edip bunların bir kısmını yayınladılar. Yayınlanan bu evrak arasından bir kısmı da, o zaman Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerle ilgili ve bunlar gizli evrak. Bu gizli evrak bilahare Türkçe'ye de çevrildi ve yayınlandı. Eğer merak edip, elde edip gözden geçirilirse, orada Nazi Almanya'sının Türkiye'deki bu işlerle uğraşan kişilere ödediği paralar hakkında bilgiler var; onları da görmüş olur.

Şunu söylemek istiyorum: Aslında Türkçülük, başında söyledim, doğru bir dava idi, Ruslar'a karşı antiemperyalist bir tavırdı; Türkler arasında düşünce birliğiydi, eylem birliğiydi, kültür birliğiydi. Çünkü başlangıçta Gaspıralı böyle koymuştur olayı. Böyle koymuş olduğu olayı, dikkat ederseniz içinde din birliği yoktur. Çünkü Türklerin bir kısmı Yahudi, bir kısmı da Hristiyan'dır. O yüzden onu hiç dahil etmemişti. Böyle hareket içindeki arkadaşların, sonra Ruslar'dan gördükleri eziyet dolayısıyla Almanlar'a sığınması, özellikle Validov'un, yani Velidi Togan'ın Almanya hesabına açıkça çalışması tabiî bazı endişeler doğurmuştur. Fakat artık bunlar maziye mal olmuştur ve maziye mal olduğunu düşünmemiz lâzımdır. Çünkü, Türkiye'de komünistlikle mücadele cemiyeti ve benzeri hareketler de örgütlendiği zaman, hepimiz biliriz ki, Türkiye'de kendisiyle mücadele edilecek kadar komünist yoktu. Hepimiz onu çok mübalağa ettik, komünizme taraftar olanlar da, komünizme aleyhtar olanlar da. Şunu düşünmeniz lâzım gelir ki, Türkiye'deki en büyük komünist tevkifatmda nihayet 150 kişi tevkif edilmiştir. 150 kişiyle mi dünyayı, Türkiye'yi mahvedeceklerdi?

ATTİLÂ İLHAN: "UFUKTA, TÜRKİYE'NİN PARÇALANMA TEHLİKESİ GÖRÜNÜYOR"

Bu bakımdan, soğuk savaş sırasında her iki taraf, hatta bütün taraflar gaza getirilmiştir. Bu bakımdan onları unutmamızda çok büyük yarar vardır.

Genç çocuklar bir araya geliyorlar, içlerinden bir tanesi konuştu dinledik, büyük bir heyecan içindeler. Türkiye'nin parçalanma tehlikesi ufukta görünüyor, bunu mutlaka önlemeliyiz, bunun için eski hesapları tasfiye etmekte yarar var. Ben de ondan yanayım zaten. Herhangi bir kasıtla konuşmadım, kimseye de hareket etmek niyetinde değildim.

 Hulki Cevizoğlu- O gençlerden bir tanesi de şöyle söylüyor kısa mesajlarında: Size çok teşekkür ediyor, "Kimse şüphe etmesin ki, sayımız az da olsa ulusal bilinçle kendini yetiştiren Türk gençleri var ve her şeyin farkında" diyor.

Attilâ İlhan- İşte bu kadar.

Hulki Cevizoğlu- Üniversite gençliği için ikinci bir Attilâ ilhan istiyorlarmış. "Bir tanesi yani böyle olursa, iki tanesi demek ki bir ordu olacak" diyor.

RUHBAN OKULU SIKINTISI

Bir başka izleyicimiz, Habip Hayrullah Meriç diyor ki, "Mustafa Kemal Paşa'nın Hristiyan okulunu kapattığı ülkede bugün ruhban okulu açılmaya çalışılıyor" diyor, "buna ne diyorsunuz" diyor.

Ne diyorsunuz?

Attilâ İlhan- Ruhban okulunu niçin açacaklar, ona bağlı.

Hulki Cevizoğlu- Ve bunun karşılığı olarak da şu söylendi Başbakan Sayın Erdoğan tarafından: "Atina'nın merkezine de bir cami açılsın." Bu bunun karşılığı mı?

Attilâ İlhan- Değil tabiî.

Hulki Cevizoğlu- Peki buyurun, görüşlerinizi alalım.

Attilâ İlhan- Çünkü bizim camide, gidip; işte Rusya'da yaptık, Rusya'da okullar açtık, Rusya'da böyle Türkçe öğretmeye çalıştık falan. Gayet güzel gidiyordu, sonra birdenbire işin arkasında Amerika'nın olduğu meydana çıktı, okulları kapattı Ruslar. Eğer Amerika olmasaydı, biz Türkler açmış olsaydık belki kapatmayacaklardı.

Hulki Cevizoğlu- Ruhban okuluyla ne ilgisi var bunun? Türkiye'de ruhban okulu açılsa ne olur?

Attilâ İlhan- Ha, tabiî ruhban okuluyla ilgisi yok. Şimdi bütün mesele, burada ne maksatla açıldığı.

Hulki Cevizoğlu- Papaz yetiştiremiyoruz kiliselerimize, din adamı yetiştiremiyoruz diyorlar.

Attilâ İlhan- Şimdi eğer yeteri kadar Hristiyan'ı varsa yetiştirsin; yok ki.

Hulki Cevizoğlu- Yeteri kadar Hristiyan'ı yok ama, yapacak, umudu bu, misyoneri var.

Attilâ İlhan- Ha, işte o zaman maksat değişiyor. Maksat değiştiği anda iş ciddileşiyor.

Hulki Cevizoğlu- Yani 5 milyon tane broşür, kitap dağıtılan, Hristiyan propagandası yapılan bir ülkede....

Attilâ İlhan- Evet, bir hayli de var yani, Hristiyan olan çocuklar var. Şimdi manken kızlarımıza baktığınızda boyunlarında hep haç var, dikkat edin de bakın.

Hulki Cevizoğlu- Hep değil canım, bir tanesinde vardı.

Attilâ İlhan- Bir değil birkaç tanesinde var. Bir de özel toplantılarda daha çok var. Çünkü yeni bir züppelik o, modernlik oluyor.

Hulki Cevizoğlu- Çok açık sözlüsünüz.

Attilâ İlhan- Ben hep öyleyimdir, zaten başıma ne dert gelirse ondan.

Hulki Cevizoğlu- TRT'de de böyle konuşuyor musunuz?

Attilâ İlhan- Aynen.

Hulki Cevizoğlu- Bu yakalarında, boyunlarında haç taşıyan mankenler için ne dediniz?

Attilâ İlhan- Züppe dedim.

Hulki Cevizoğlu- Öyle mi? Peki. Yani RTÜK açısından herhalde bir sakıncası yoktur, ama normal bir kelime olarak da algılanabilir.

Attilâ İlhan-Yani züppelik diye bir tavır var.

Hulki CevizoÄŸlu- Evet, bilimsel bir ifade bu diyorsunuz.

Sayın Somuncuoğlu konuşurken Alman vakıfları, Amerikan vakıflarından   söz   etti.   Ben   buradan   bir   genellemeye   gitmek

istiyorum. Alman vakıflarıyla ilgili de biz çok program yapmıştık. Rahmetli Necip Hablemitoğlu'nu biliyorsunuz, onun mücadelesini biliyorsunuz; ama tarihe baktığımız zaman Almanya ile, yani Avrupa'da büyük bir güç olan Almanya'yla okyanus ötesinde güç olan Amerika'nın çatıştığını görüyoruz. Almanya ile Amerika Birleşik Devletleri çatışmasını zaman zaman ya da çoğu zaman ya da her zaman Türkiye üzerinden mi sürdürüyor? Bazen bakıyorsunuz Alman vakıfları tartışması oluyor, bazen onlar önde oluyor, bazen Amerikan görüşü önde oluyor. Biz bu ülkede yaşayan insanlar olarak farkında olmadan, yani benzetmek istemiyorum ama, benzetelim ki kendimize gelelim; biz bir yerde karıncalar gibi oluyoruz, yukarıda bizim üzerimize basan insanlar var, Almanya var, Amerika var, iki süper güç ya da işte o iddiadaki iki ülke var. Öyle mi, biz onların piyonu muyuz?

"TANZİMAT'TA KADERİMİZİ TESLİM ETTİK"

Attilâ İlhan- Şimdi, Tanzimat'a kadar biz öyle değildik.

Hulki Cevizoğlu- Tanzimat'tan bu yana çok zaman geçti, yüz yıldan fazla.

Attilâ İlhan- Ama çok önemli bir nokta. Çünkü, Tanzimat'ta ilk defa olarak Türkler kendi kaderlerini düveli muazzamaya teslim ettiler. Yani, Tanzimatı Hayriye dediğimiz şey Tanzimatı Şer'iyye'nin ta kendisidir, şerrin esasıdır. Çünkü o Tanzimat Fermanını İngiliz Sefiri ile Koca Reşit Paşa'nm beraber hazırladıkları bugün çok açık biliniyor. İngiliz Sefiri'nin karısına yazdığı mektupta Koca Reşit Paşa'dan şöyle bahsediyor: "Padişah Reşit'i görevden aldı, huzura çıktım, göreve iade ettirdim." Hâlimiz bu. Yani Tanzimat'tan itibaren bizim gradomuz düşüyor, Tanzimat'a kadar iyi kötü koruyoruz. Ama ondan sonra, yani Amerika'nın, İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın hepsinin birden üzerimize çöreklendiği, ki o zaman yaptıkları bir de oyun var. "Asıl düşmanınız Rusya" diyorlar bize ve Rusya'yla bizi kapıştırıyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Zayıflatmaya çalışıyor, dikkati yönlendiriyor.

Attilâ İlhan- Şöyle: Demin bahsettiğim Palmistan'ın bir lâfı var, o lâfı da çok enteresan. Orada diyor ki, "Ruslar ve Türkler ikisi de Asyalı, bunlar Avrupa'ya girmemeli. Bunları önlemek için birbiriyle dövüştürmek    lâzım"   diyor.    Ve   dikkat   edin,    Ruslar'la    bizim savaşlarımız 18. yüzyılın sonunda başlıyor, 19. yüzyılda; yani emperyalizm girdikten sonra bölgeye. Ondan evvel savaş yok aramızda.

Hulki Cevizoğlu- Ama Türkiye'nin üzerinde Almanya'nın ve Amerika'nın çatışmasında....

Attilâ İlhan- Şimdi hepsinin olacaktır; çünkü...

Hulki Cevizoğlu- Bunlar daha önde gözükenler gibi geliyor.

Attilâ İlhan- Şimdi olmaması mümkün değil. Çünkü, bir kere meydana çıkan çok büyük gerçek; şu anda Asya'da, hatta geniş söyleyelim Avrasya'da nerede petrol varsa üstünde Türkler ve Müslümanlar oturuyor.

Hulki Cevizoğlu- Ama yararlanamıyor, oturuyor da kendisi.

Attilâ İlhan- Ha, işte onlar da diyorlar ki biz yararlanalım bundan.

Hulki Cevizoğlu- Parasıyla satın alsın.

Attilâ İlhan- Hayır efendim, öyle şey olur mu? O gelecek oraya oturacak, oraya sahip olacak, orayı aynı zamanda pazar yapacak kendine. Nitekim bizi yaptı işte, ne güzel pazar olduk.

Hulki Cevizoğlu- Irak'ı da yaptı.

Attilâ İlhan- Yani şimdi yavaş yavaş hepsini pazar hâline getiriyor. Sen şimdi kendi armudunu arıyorsun, deveci armudu arıyorum ben, Santa Maria armudu çıkıyor karşıma. Şimdi bu ne demek? Deveci armudu dünyanın en güzel armutlarından birisi, ben onu istiyorum, ama yok. Her taraf Santa Maria armudu, İtalya'dan geliyor. Bu ayıp. Benim ailemin bir tarafı ziraatçıdır, bağları bahçeleri vardı; çocukluğumda o armutları ben dallarından koparıyordum. Şimdi yok, yok edecekler.

Hulki Cevizoğlu- Siz sigara ve içkiyi de sevmiyorsunuz, yazıyor kitaplarda. Sigarayı seviyor olsaydınız Türk tütünü de bulamayacaktınız.

Attilâ İlhan- Bitti.

Hulki Cevizoğlu- Türk armudu yok, Türk tütünü yok, Türk tarımı yok.

Attilâ İlhan- Bunu geçen defa bir konuşmada söyledim, ne demek, Türk tütünü... Fransa'da bana yaşlı bir kadın şöyle bir lâf etmişti: Sigara getirdiniz mi dedi? Çok şaşırdım, "Siz niye ilgileniyorsunuz ki" dedim. "Türk sigaraları harikadır" dedi. Ben çok gençliğimde İzmir'e gitmiştim dedi, oradan Türk sigaraları alarak gelmiştim dedi.Savaşın akabinde, ilk yıllarda gidişimizde italya'ya sigara götürüyorduk biz buradan. Sigara yoktu orada ve kapışıyorlardı ve şimdiki hâlimize bak; bizimkiler yabancı sigaraları kapışıyor.

Hulki Cevizoğlu- Yapmayın dediler çünkü, onlar tanzim ettiler yani, bugünkü Tanzimat.

Evet,Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk hattımızda.

İyi geceler Sayın Öztürk.

(İzleyici Telefonu)

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk (CHP İstanbul Milletvekili, İlahiyatçı, Yazar)- İyi geceler.

Hulki Cevizoğlu- İyi geceler, buyurun.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk- Sevgiler saygılar.

Hulki CevizoÄŸlu- SaÄŸ olun, buyurun.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk- Ben canlı yayına değil de, bir ara verilirse arada beni bağlayın, iki cümleyle duygularımı söyleyeyim dedim.

Hakikaten çok muhteşem bir program.

Hulki CevizoÄŸlu- EstaÄŸfurullah, saÄŸ olun.

"TÜRKLER'DEN ÜMİT KESİLMEZ"

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk- Şimdi onu ifade edecektim. Benim başka söyleyeceğim bir şey yok. Sayın Attilâ İlhan'a da buradan saygılarımı iletiyorum, çok tarihi bir iş yapıyor. Ben tabiî Cumhuriyet'teki yazılarını okuyorum. Bazen de böyle rast geldiğinde dinliyorum kendisini. Hakikaten o dip dalgalarını yaratanlardan biridir. Ben kendisine şahsım adına da, halkım adına da, ülkem adına da duyduğum mutluluğu ifade etmek istiyorum ve şükranlarımı iletiyorum.

Attilâ İlhan- Çok teşekkür ediyorum.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk- Eksik olmasınlar. Benim söyleyeceğim bu. Ben konulara filan girmek istemiyorum, her şey gayet güzel gidiyor, dinliyoruz.

Hulki Cevizoğlu- Sayın İlhan'ın sözlerini biz de, şaşkınlıkla diyemeyeceğim, biliyoruz ama, sizin gibi bir insandan, Sayın İlhan gibi bir insandan duymak daha farklı etki yaratıyor üzerimizde. İzleyicilerden gelen mesajlara baktığımız zaman, inanılmaz bir mesaj dalgasını görüyoruz. Ama bu tabiî bir dip dalga mıdır sizin dediğiniz gibi, telefon dalgası, mesaj dalgası mıdır bilemem. Ama,

burada çoğunu okuyamıyorum, hep aynı düşünceleri, aynı duyguları anlatıyorlar. Görüyoruz ki, magazin ve televole kültüründen bunalmış bir kitle, ülkesi üzerinde birtakım oyunlar oynanmaya çalışılırken "biz buradayız" diyor.

Attilâ İlhan- Mesele bu. Türkler'den ümit kesilmez.

Hulki Cevizoğlu- Ama Türkler'in aklı da yumurta kapıya geldiği zaman, hani söz var, böyle olmasın,

ATTİLÂ İLHAN: "TÜRKİYE'NİN YÜZDE 10'LUK HAİN KONTENJANI VAR"

Attilâ İlhan- Ümit kesilmez, o son dakikada da olsa, tarihimize bakın hep böyle.

Bakın, benim şaka gibi söylediğim bir lâf var: Bizim bir hain kontenjanımız var.

Hulki CevizoÄŸlu- Ne kadar bu kontenjan?

Attilâ İlhan- Yüzde 10 civarında sanıyorum. Çünkü Kubilay Han'ın sarayında bile hainlik oluyor, Çinliler'le birlik oluyorlar. Her tarafta var bu. Fakat, her şeye rağmen o hainliğin üstesinden gelebiliyoruz. Çünkü, Fransızlar'ı ben böyle söyleyip çok kızdırırdım: "Tarihin hangi safhasında siz hep varsınız? Biz hep varız." Tarihin bütün safhalarında Türkler var, onlar yok.

Hulki Cevizoğlu- Siz, bakın çok önemli bir şey, yani hakikaten ciddî gazetecilik yapan yazı işleri müdürleri için manşet olacak bir söz söylüyorsunuz; "Hain kontenjanımız var, yüzde 10 civarındadır" diyorsunuz. Yani, Aziz Nesin'in olay yaratan açıklamaları gibi çok daha ciddî bir şey söylüyorsunuz.

Yine Erol Manisalı'nın sizle yaptığı görüşmelerden hazırladığı "Attilâ İlhan'la Bin Saat" isimli kitapta da "kaç vatan haini var"bölümü var, orada şu sözler var, okumak istiyorum Sayın Öztürk de hattayken.

 "İşte yeniden Tanzimat zihniyeti, yeniden mandacılık. Üstelik bu  hainlerin içinde kendisine solcu diyenler var. Hadi şeriatçıları, bölücüleri, liberalleri anlıyorum, ama bu namussuzlar kendine solcu deyip Türkiye'yi pazarlayanlar. Al birini vur ötekine. Bak, bazi televizyon kanallarında her hafta hep birlikte boy gösteriyorlar, söylediklerini alt alta yaz oku, ihanet belgesi çıkar."

Bu sözler size mi ait?

Attilâ İlhan- Evet.

Hulki Cevizoğlu- Öyle bir evet dediniz ki, hakikaten çok ufak, sakin, küçük bir şeyden söz ediyormuş izlenimine kapıldık. Ama bir hain kontenjanından söz ediyorsunuz, yarın, öbürsü gün yine bazı kalemlerin hedefinde olabilirsiniz. Kendisi gibi düşünmeyenleri...

Attilâ İlhan- Yazmıyorlar, hayır.

Hulki Cevizoğlu- Onu da mı yazmazlar?

Attilâ İlhan- Hayır yazmazlar.

Hulki CevizoÄŸlu- E, o zaman rahat konuÅŸursunuz.

Attilâ İlhan- Yazmıyorlar.

Hulki Cevizoğlu- Peki Sayın Öztürk, çok teşekkür ediyoruz.

Attilâ İlhan- Çok teşekkür ederiz efendim.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk- Teşekkür ediyoruz, iyi sabahlar.

Hulki Cevizoğlu- İyi geceler, iyi sabahlar, sağ olun.

Toparlayalım isterseniz, bitirelim diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Lütfen.

"KIBRIS'TA TOPRAK VEREMEYİZ"

Hulki Cevizoğlu- Çok soru var, çok bağlanmak isteyen var, ama ben kısa kısa cevaplar olursa birkaç tane daha fazla soru sormuş olabilirim.

Kıbrıs'taki gelişmeler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından, "toprak verebiliriz" açıklamasına ne diyorsunuz?

Attilâ İlhan- Başından itibaren Kıbrıs meselesinde ben radikalim.

Hulki CevizoÄŸlu- Verelim mi?

Attilâ İlhan- Hayır, hiçbir şey veremeyiz.

Hulki Cevizoğlu- Savaşalım mı?

Attilâ İlhan- Biz kimseye hiçbir şey veremeyiz, Türkler bir yere girdiler mi çıkmazlar.

Hulki Cevizoğlu- Ama "çıkalım" görüşmeleri var, Annan Planları var. Annan Planı'nda yüzde şu kadarlık yer, işte Kıbrıs'ın ucunda en verimli yer...

Attilâ İlhan- Bu pazarlıkların hepsi hikâyedir. Ben bunun için iki kelimeyle bir şey söyleyeyim.

Şimdi, eğer imparatorlukların eskiden sahip olduğu topraklarda bir öncelik hakkı varsa Türkiye'nin Kıbrıs'ta da, Irak'ta da, Suriye'de de bütün Orta Doğu'da öncelik hakkı vardır. Bunu ingiltere de, Fransa da, Rusya da hepsi bilmelidir.

Hulki Cevizoğlu-Hakkı vardır ama gücü var mıdır?

Attilâ İlhan- Şimdi bir dakika. Bunun için güç gerekmiyor. Çünkü Fransa ve İtalya, eski sömürgelerinde ufacık bir hâdise oldu mu hemen müdahale ediyorlar, onlara kimse bir şey demiyor, ama biz Kıbrıs'a çıktığımız zaman ortalık birbirine giriyor.

Hulkî Cevizoğlu- Evet, işte güç meselesi.

Attilâ İlhan- İşte burada bir haksızlık, çok açık bir haksızlık var. Bizim gücümüz onlardan az değil ki, biz Kıbrıs'ı olduğu gibi alabiliriz.

Hulki Cevizoğlu- Kıbrıs'la ilgili Prof. Baskın Oran'ın bir makalesi yayınlandı Radikal'de, 3 Şubat 2004 Salı tarihinde. Diyor ki Prof. Baskın Oran, "Olmayan Kıbrıs verilemez." Niye verilemezmiş? "Kıbrıs'ta ver kurtul mümkün değil, olmayan şey verilmez. Türkiye'nin elinde Kıbrıs yok ki versin. Kimileri var sanıyor, sanmak istiyor; o kadar. Kendini aldatmanın artık bitmesi gerekir. Kıbrıs 1878'te fiilen, 1923'te hukuken elimizden çıktı. KKTC'yi daha Pakistan'a bile tanıtamadık" diyor. Yani olmayan bir şey verilemez diyor Baskın Oran.

Attilâ İlhan- Şimdi o ayrı bir şey. Yani, politik olarak meselenin tartışılması, hukukî olarak meselesinin tartışılması ayrı bir mesele. Orada varız veya yoğuz, ama fiilen Türkiye orada bir şey gerçekleştirmiş durumdadır. Gerçekleştirdiği bu durumda eğer bir öncelik hakkı varsa buna kimse müdahale edemez. Halbuki herkes müdahale ediyor ve buna izin veriyoruz.

Hulki CevizoÄŸlu- Peki.

Amerika'nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde askerî üs istemesini nasıl karşılıyorsunuz?

Attilâ İlhan- O zaten onların gönüllerinde hanidir yatıyor. Avrupalılar da aynı sebepten Kıbrıs meselesine burunlarını soktular. Orada İngiltere'nin üssü var, Türklerin üssü var, onların yok. Onlar da oradan girmek istiyorlar. Çünkü bütün mesele şimdi buraya gelip dayandı. Yani Orta Doğu. ve Avrasya petrolleri meselesi, bu dava büyük mesele ve bu meselenin üzerinde çok ilginç bir şekilde Avrupa'yla Amerika da ihtilâf halindeler birbirleriyle, rekabet halindeler; onlar da var o işin içinde.

Hulki Cevizoğlu- İnsan hakları ve demokrasi kavramlarının Sovyetler Birliği'ni çökerten Glasnost ve Prestroika kavramları vardı, onlar gibi bir tuzak mı? Çünkü birçok yazınızda, insan hakları ve demokrasi kavramlarının tuzak olarak kullanıldığını söylüyorsunuz.

Attilâ İlhan- Demokrasinin kendisini kullanıyor Amerika tuzak olarak. Yani, demokrasiyi öyle bir şekilde kullanıyor ki, medyayı,

gazeteleri, televizyonları ve siyasî partileri ele geçiriyorlar. Birçok toplum örgütüne, sivil toplum kuruluşlarına imkân sağlıyor ve birçok üniversite vesaireyi destekliyor. Bunları destekleyince onların hepsi onun fikirlerini savunuyorlar ve demokratik olarak memleket satılıyor. Netice böyle bir şey çıkıyor.

Hulki Cevizoğlu- E, o zaman karşı görüş iktidara gelse, bunu yapanlardan hukuken hesap sorulacak mı, yoksa bu işte....

Attilâ İlhan- Normal olarak yalnız hukukî değil cezaî olarak da hesap sormak lâzım; çünkü ihanet var ortada, memleketine ihanet ediyorsun netice itibarıyla. Yani, şimdi Yugoslavya'da yapılanları iyice inceleyip okuduğun zaman görüyorsun ki resmen oyuna getirmişler Yugoslavlar'ı ve Yugoslavlar, nitekim gösteriyorlar şimdi, hâlâ liderlerine bağlılıklarını teşhir ediyorlar, dünyaya gösteriyorlar. Çünkü oyuna getirmişler, Yugoslavlar oyuna gelmiş.

Hulki Cevizoğlu- Uyandılar şimdi.

Attilâ İlhan- Şimdi uyandılar, birdenbire gördüler.

Şimdi Rusya'da da aynı şeyi görüyorsun. Pravda'nın son çıkan sayılarının birinde orak çekiçli bayrak vardı ve üstünde ne diyordu? "Nostalji." Niye oraya geliyorlar? Çünkü eski hâlleri daha iyiymiş adamların, meydana çıkıyor.

Hulki Cevizoğlu- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bir adlî kapitülâsyon olduğunu mu savunuyorsunuz?

Attilâ İlhan- Şimdi o manada Avrupa insan Hakları Mahkemesi'nin nasıl çalıştığına bağlı. Fikir olarak yanlış bir şey değil O, ama bizim aleyhimize...

Hulki Cevizoğlu- Bize nasıl, başkalarına nasıl?

Attilâ İlhan- işte bütün mesele burada yani. Tek başına kavramları alıp onları değerlendirmek başka bir şey, çalışmasına göre değerlendirmek.

Hulki Cevizoğlu- Biliyoruz çalışma sistemini, o sisteme göre.

Attilâ İlhan- Ne yaptıkları malûm; o zaman nasıl söyleyebilirsin ki iyi bir şey yapıyor diye.

Hulki Cevizoğlu- Peki bir örnek verelim. Kıbrıs'ta Rum kadın Loizudu'ya diye ödenen bir tazminat var, bunun nasıl değerlendiriyorsunuz?

Attilâ İlhan- Şimdi kardeşim, eğer bir tazminat istemeye kalkarsak Balkanlar'dan işin sonu nereye varır? Eğer biz bunu istemeye kalksak Balkanlar'dan, tazminat istemeye kalksak hangisi verebilir?

Hulki Cevizoğlu- Ne tazminatı isteyeceğiz?

Attilâ ilhan- Bizim de orada birçok şeylerimizi yıktılar, dağıttılar, perişan ettiler.

Hulki Cevizoğlu- Nereye kadar gidecek, hangi tarihe kadar gidecek üstelik bu davalar diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Onun için, biz yaptığımız zaman olmaz, "Ooo, olmaz o" reddederler, ama onlar takır takır bunu böyle kabul ettirirler.

Hulki Cevizoğlu- Ama Ermenilerin soykırım iddialarıyla yakın zamanda...

Attilâ İlhan- Şimdi başka bir şey yapıyorlar, onu da haber alıyorum. Anadolu'da kazma, tarihi kazma, arkeoloji kazma diye kiliseleri çıkarıyorlar meydana. Sonra o kiliselerden orada Ermeniler'in oturduğu, Rumlar'ın oturduğu vesaire çıkacak ve onlar da sonradan taleplerde bulunacaklar.

Hulki Cevizoğlu- Yani bir yerde altımızı kazıyorlar.

Attilâ İlhan- Tabiî canım, bunu hazırlıyorlar.

ATTİLÂ İLHAN: "BATI DİYE BİRŞEY YOK"

Hulki Cevizoğlu- Peki, Batı'yı çok konuştuk, Batı diye bir şey yok diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Yok.

Hulki Cevizoğlu- "Fransa Fransa'dır, İngiltere İngiltere'dir, Almanya Almanya'dır, Batı diye bir kavram yok, biz bunu kafamızda icat ettik" diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Doğru. Doğrudan doğruya biz bunu kafamızda icat etmişiz...

Hulki Cevizoğlu- Hayalî bir kavram mı Batı?

Attilâ İlhan- Biz Türkler Batı diye, âdeta cennet gibi bir ülke, herkesin haklı ve herkesin temiz, herkesin iyi olduğu bir ülke düşünüyoruz. Orada insanlar birbirleriyle geçiniyorlar, her şey de müşterek. Hiç öyle bir şey yok. Birbirlerine hakaret eder dururlar. Fransızlar için Belçikalı ahmaktır, ata sözleri var. Gene bize iyi davranmışlar, "Türk gibi kuvvetli" diyorlar, "Belçikalı gibi ahmak" diye sözleri var. "Polonyalı gibi cigara içiyor" derler, böyle hakaret dolu...

Hulki Cevizoğlu- Yani birleşmiş, kaynaşmış bir Batı diye kavram yok.

Attilâ İlhan-Böyle bir şey...

Hulki Cevizoğlu- Ama Türkiye'de varmış gibi gösteriliyor.

Attilâ İlhan- Zannediliyor. Fransız resmi başka, İtalyan resmi başka, Alman müziği başka, İspanyol müziği başka. Birbiriyle kafiyen uyuşamıyorlar. Uyuşamazlar da, çünkü oralarda millet oluşmuş.

Hulki Cevizoğlu- Ama bizi uyuşturmaya çalışıyorlar.

Attilâ İlhan- Bize diyorlar ki bizim gibi oiun, ama her biri kendisi gibi olmanı istiyor. Yani bakın, bizdeki kültür merkezlerine gidin, İtalyanca okuyanlar İtalyan olmaya heveslenirler, Almanca okuyanlar Alman olmaya heveslenirler.

Hulki Cevizoğlu- Evet, bir de "light" bir soru var, emekli öğretmen Cengiz Alper'den, emekli fabrikatör -fabrikatörün emeklisi nasıl oluyorsa- emekli fabrikatör Mehmet Naci Dirik'ten; ikisi de diyor ki, Attilâ İlhan'ı kasketsiz görebilir miyiz?

Attilâ İlhan- Göremezler. Böyle bir şey yok, çünkü tanınmaz bir adam oluyorum.

Hulki Cevizoğlu- Artık burada sizin olduğunuzu biliyorlar. Siz bir kasketinizi çıkarmıyorsunuz, bir de şiir okumuyorsunuz.

Attilâ İlhan- Okumuyorum, hayır.

Hulki CevizoÄŸlu- Åžiir de isteyenler var.

Attilâ İlhan- Şiirleri kaset olarak okudum, var.

Hulki Cevizoğlu- Kaseti alsınlar diyorsunuz.

Attilâ İlhan- Yani var zaten, satılıyor.

Hulki Cevizoğlu- Hayır, canlı yayında....

Attilâ İlhan- Ha, canlı yayında; öyle bir şey mümkün değil. Çünkü şiir, hele böyle, bu tür programlarda şiir okumanın hiçbir anlamı yok. Çünkü bu programlar başka bir amaçla yapılıyor ve başka esaslar üzerinde geçiyor.

Hulki CevizoÄŸlu- Evet.

Peki, son sözlerinizi alalım, gecenin üç buçuğu oldu, sabahın üç buçuğu oldu.

Attilâ İlhan- Aslında tabiî bana bu işte en çok doktorum kızacak, bu kadar geç kaldığım için.

Hulki Cevizoğlu- Ama siz de Türkiye'ye doktorluk yapmış oldunuz, doktorunuz size kızmaz.

Attilâ İlhan- Aman aman, onlar büyük lâflar, öyle bir iddiam yok. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Konuştuklarım hiçbir şekilde bir...

Hulki CevizoÄŸlu- Kimseyi baÄŸlamaz..

Attilâ İlhan- Hayır, bir bilim adamının sözleri değildir. Ben bir bilim adamı değilim. Ben ne tarihçiyim, ne iktisatçıyım. Ben aslında toplumcu bir yazarım, edebiyatçıyım. Ve bunları, aslında edebî eserlerimi sağlam zeminlere oturtabilmek için çalışılırken öğrendim. Ama bazen öyle susuyorlar ki âlimlerimiz biz konuşmak zorunda kalıyoruz.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkür ederim.

Bir öğüdünüz, tavsiyeniz var mı gençlere, bir de onu alalım.

Attilâ İlhan- Gençler ne yapacaklarını biliyorlar, çocuk konuştu.

Hulki Cevizoğlu- Çok teşekkür ediyorum değerli açıklamalarınız, katkılarınız için.

Attilâ İlhan- Ben teşekkür ediyorum.

Hulki Cevizoğlu- Değerli izleyiciler, çoğunuzun aşk şairi olarak tanıdığı Sayın Attilâ İlhan'ın "Türkiye aşkını" dinlediniz bu gece. Toplumcu bir yazar olduğunu söyledi; toplumcu bir düşünür, bu ülke için yüreği atan, kalbi çarpan bir toplumcu yazarın, Türkiye'nin başında bulunduğu ya da başına örülmek istenen çorapları deşifre eden açıklamalarını dinlediniz. Umuyorum tarihe ışık tutacak, tarihe kayıt olan önemli açıklamaları çoğunuz izlemişinizdir. Bize gelen, şu anda, yayın sırasında gelen mesajlardan öyle olduğu anlaşılıyor. Yayının tekrarını çok istiyorsunuz; ama tekrarı olmasa bile bu gece duyduklarınıza sahip çıkın, duyduklarınızı unutmamaya çalışın.

Hepinize iyi sabahlar diliyorum.

Haftaya buluşmak üzere hoşça kalın efendim.

 



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_005.jpg

En Son Yorumlar