Cihad- ı Ekber, Alman icadı (mı )dır…..????? / Atilla Aşcı
Salı, 18 Kasım 2008 08:20

Bundan tam doksan dört sene önce, 14 Kasım 1914’de,  Fetva Emini Ali Haydar Efendi, altında devrin Şeyh-ül İslami Hayri bin Avni el-Ürgübi (Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi) ve daha önceki  üç şeyhülislamın, on bir kazaskerin ve dönemin ileri gelen ulemalarından on dört din büyüğünün de imzası bulunan Cihad- ı Ekber Fatih Camii’nde,  ilan ederek, tarihimizde çok ilginç bir sayfa açmıştır.

 

Kendi tarihi sürecinde,  hiç bir dönemde,  hiç bir nedenle topyekun Cihat çağrısı yapmayan Osmanlı, ne olmuştu da, tüm İslam Aleminin Cihad-i Ekber’e uymasını istemiş ve hatta zorunlu ilan  etmişti ? 

Osmanlı, İstanbul’un fethinden sonra, kendisi için „Avrupa’nın yüreği“ olarak gördüğü Viyana’nın fethi için bile „kızıl elmada* görüşürüz“ (3) diye yola çıkmış ve iki kez denediği, fakat başaramadığı bu kentin fethi meselesine Cihat kavramını sokmamıştı.  Osmanlı sultanları halifelik unvanlarını hiçbir şekilde Cihat uğruna kullanmamışlar, buna gerek görmemişlerdi.  Peki, ne olmuştu ???

Konu, tarihimizde ve belleğimizde pek yer tutmadığı için biraz irdelemekte yarar var.

Bir Ortadoğu uzmanı olan Wolfgang G. Schwanitz  „Dschihad – made in Germany“ (1)

ve „die Berliner Djihadisierung des Islam“ (2) yazılarında İslam ve Cihat kavramlarının, 1900’lü yılların başında, Alman emperyalizminin emel ve çıkarları uğruna bir araç gibi kullanıldığını açık yüreklilikle dile getirmiş.

Almanya, neler olmuştu da, Enver Pasa üzerinden Padişah V. Mehmet Reşat’a bu Cihat ilanını kabul ettirme gücünü, yetkisini, etkisini kendisinde görebilmişti?

Schwanitz’e göre Cihad-i Ekber İlanı fikri Alman Ortadoğu diplomatlarından Baron Max von Oppenheim tarafından hazırlanan 136 sayfalık Cihat Planı’nın, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in, I. Dünya Savaşı’nın başlamasına iki ay kala onay vermesiyle yürürlüğe girer ve Almanya’ya büyük ümitlerle bağlanan Enver Paşa’nın istek ve emelleri doğrultusunda gelişir

Bu plana göre Cihat, Almanya’nın belirlediği düşmanlara karşı yapılacaktı. Türkler insan gücü yani savaşçı verecek, bu amaca uygun olarak ölecek, Almanlar ise materyal, para ve fikir veren danışman olacaklardı. Almanya, Osmanlı askeri gücüne pek güvenmiyordu. Ama, Osmanlı’nın elinde hiç de azımsanmayacak, gerektiğinde çok büyük bir silaha dönüşebilecek bir koz vardı. O da tüm Müslümanların halifesi, yani Osmanlı Sultan’ının uhrevi kimliği…

Plana göre, Almanya’ya düşman sayılan devletlerin „arka bahçesi“ olan kolonilerde, Cihat ilanıyla ayaklanmalar olacak ve bu suretle bu düşman devletler, orada oluşan isyanlardan  ötürü zayıf duruma düşecekler ve bu durum iki cephede savaşan Almanya’ya biraz nefes aldıracaktı.. Hindistan’a kadar silah kaçırılacak, petrol yataklarının bulunduğu Bakü’de Rus’lara karşı ayaklanılacak, gerektiğinde bazı politikacılar öldürülecek ve Süveyş kanalı mayınlanacak, Mısır’da ve Hindistan’daki ayaklanmalar İngiliz’leri perişan edecekti.  Binlerce Müslüman ayaklandığında, Almanya bir mermi bile atmadan ve kendi askerini „harcamadan“ hedefine ulaşabilecekti.

Cihad-ı Ekber, genel anlamıyla, İngiltere, Fransa, Rusya ve müttefiklerinin (Sırbistan, Karadağ gibi) İslam Dünyası ve Müslümanların gerçek düşmanları olduklarını, bu yüzden  tüm Müslümanların bu devletlere karşı savaşmasının farz olduğunu, cihada katılmayan Müslümanların Tanrı’nın gazabına uğrayacağını, yukarıda adı geçen ülkelerin hükümranlığında yaşayan Müslüman askerlerin, hangi şartlar altında olursa olsun,  Osmanlı askeri öldürmeleri durumunda cehennem ateşini hak ettiklerini, içeriyordu.

En son ve ilginç olanı ise, tüm Müslümanları, yukarıda adı geçen devletlere karşı savaşılmasının kaçınılmaz gerekliliğini kayıtsız-şartsız „emreden“ Cihad-ı Ekber, diğer gayr-i müslim ama Osmanlı’ya müttefik olan Almanya ve Avusturya’ya karşı savaşmayı çok büyük bir  günah  addediyor ve bundan dolayı da çok azap çekileceğini vurguluyordu.

1835 de Moltke ile başlayan ve 1883 de General Colmar von Goltz ile askeri danışmanlık süreci sonucu gelişen Osmanlı-Alman ilişkileri, öncelikle Almanya adına çok karlı  ekonomik işbirliğini getirdi, daha sonra da kültürel ve dinsel sömürüye kadar yükseldi.

1878 Berlin Konferansı’ndan umduğunu bulamayan Osmanlı, İngiltere ve Fransa’nın tutumundan rahatsız olmuş ama Almanya’nın Osmanlı yanlısı olmasa da, tarafsız kalmış görüntüsü, Osmanlıyı biraz daha Almanya saflarına itmişti. Sömürge paylaşımından nasibini alamayan Almanya ise  „Drang nach Osten“ ve „güneşte yerini almak“ doktrinleri çerçevesinde doğuya, özellikle Osmanlı’ya yoğunlaşmış idi. Bunun nedenleri kısaca, coğrafik olarak, İngiltere’nin kontrol altında tutamadığı ticaret yollarının Osmanlı’nın elinde olması, bu bölgenin Almanya için için çok iyi bir pazar teşkil etmesi ve Alman endüstrisine can verecek enerji kaynaklarına sahip olması, Rusya cephesinin stratejik olarak Almanya adına rahatlaması ve Alman dili ve kültürünün Osmanlı hakimiyetindeki doğu bölgelerinde etki ve güç kazanması idi.(4) Almanlar, özellikle kültürel yayılmacılığı hızlandırmak ve koordine etmek için çeşitli enstitü ve cemiyetler (Deutsche Vorderasien Komitee = Alman Ön Asya Cemiyeti, Vorderasiatische Gesellschaft = Önasya Cemiyeti, Münchener Orientalische Gesellschaft = Münih Doğu Cemiyeti v.s. ) kurarak, İslam kültürü ve uygarlığı konularında araştırmalar yaparak,  Osmanlı ve İslam dünyasına şirin görünmek istiyorlardı. (5)

 

Hele, II. Wilhelm’in, 1898 sonbaharında gerçekleşen, ön planda daha çok ekonomik amaç ve çıkarcı ikinci „Orient gezisi“, Kayzerin eşiyle birlikte Kudüs’e gitmesi ve akabinde de o meşhur „ hem Majeste Sultan, hem de dünya üzerinde dağınık yaşayan 300 milyon Müslüman bilsin ki,  Alman İmparatoru her daim onların en iyi dostudur“ (6) cümlesinden sonra uhrevi bir şekle de girdi. Böylelikle Kayzer İslam aleminin bir nevi hamiliğini, koruyuculuğunu „kendince“ üstlenmişti. Osmanlı’nın isteği üzerine ülkeye gelen ve „yavaş yavaş Türk ordusunun mukadderatına hakim olan Alman İslah heyeti (7), acilen birçok okul, gönderilen misyonerler,  çok kar amaçlı yatırımlar, Bağdat Demiryolu inşası ile gelişmesi planlanan kültürel ve ekonomik etki yaratma çabaları, askeri yardim ve silah satışları, Osmanlı’nın İslam Dünyasının Prusyası olması tezleri, bu sayede Almanya için bir atlama taşı olanağını yaratması planı (8) ve Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak Rusya ve İngiltere’nin karşısında Almanya çıkarları doğrultusunda saf alması  Alman emperyalizminin başlıca hedefleri idi.

Walter Zöllner’e göre ise, Prusya Almanyası’nda hala haçlı seferleri zihniyeti hakimdi. Prusya’nın Doğu politikası, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Protestan özümlemeli Kudüs odaklı politikasını kendi çıkarları uğruna kullanması hedefliyordu.  (10)

II. Abdülhamit’in o dönemler gelişmekte olan panarabizme karşı yönelttiği panislamizm (11) hedeflerine uygun olan bu tüm diğer Müslümanlara yönelik Cihat politikası, onu deviren Jöntürk’lerin de katkısıyla daha çok ivme kazanmış ve sonuçta Almanya, Osmanlı’nın güvenini kazanmıştı.

Tüm bu gelişmelerin sonucunda ve Wolfgang G. Schwanitz’e göre „made in Germany“ olan bu Cihad-ı Ekber ilanı,  90-100 milyonu İngiliz ve15 milyonu Fransa’nın kolonilerinde olmak üzere, 20 milyona yakını ise Rusya’da ve yaşayan yaklaşık 140 milyona yakın Müslüman’ı hedef almışsa da (9)  Alman’ların bu beklentisi zaman içerisinde tamamen suya düşmüştü.

Daha fikir olarak ortaya atıldığında bile başarı gösteremeyeceği çok aşikar olan ve kendi içersinde çelişki içeren Cihad-ı Ekber girişimleri, İslam Dünyasında hiç bir etki yaratmamış, tam tersine,  İngilizlerce kışkırtılan Arap milliyetçiliği de tümüyle Osmanlı aleyhine bir gelişme göstermiş, Araplar ayrılıkçı hareketlere girişmişlerdir. İngiliz parasıyla beslenen Arap aşiretleri, İngilizlerden, hiç bir zaman gerçekleşemeyecek olan bağımsız krallık kurma sözü de aldıktan sonra Osmanlıya karşı ayaklanmıştır.  Mekke Şerifi Hüseyin’in , Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber’ine karşı iki fetva çıkartması Arap isyanının yükselmesini hızlandırmıştır.

Her ne kadar bazı alay ve tümenlerde Müslüman Arap askeri Osmanlı saflarında „kerhen“ veya zorunlu olarak savaşmış ise de, birçok cephede Hindistan’dan, Senegalli Müslüman’a kadar binlerce Müslüman asker, Osmanlı padişahı ve Halifesinin Cihat ilanına biat etmemiş, İngiliz tacı altında Osmanlıya karşı savaşmayı yeğlemiş ve İngiliz tahtına olan tüm bağlılıklarını o taç uğruna ölerek ödemişlerdir.

(*  Dünya hakimiyetini  temsil eden, som altından yapılma, kızıl renkli bir küre olan kızıl elma, onu elde etmeyi amaçlayan (eski) Türk’lerin daha orta Asya’da yaşarken kendilerine şiar edindikleri bir inanç ve töre olarak anlatılabilir. A.A)

 

 

 

Kullanılan Kaynaklar:

 

1)      www.uni-kassel.de/fb5/frieden/themen/Islam/dschihad.html

2)      www.kas.de/db_files/dokumente/auslandsinformationen/7_dokument_dok_pdf_5678_1pdf

3)      Hans Miksch. Der Kampf der Kaiser und Kalifen. Bonn. Karl Müller Verlag. S. 9

4)      Hans Werner Neulen. Feldgrau in Jerusalem. Münih. 2002. Universitas S.18

5)      İlber Ortaylı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu. İstanbul. Alkım Yayınevi 2006. S. 80

6)      Gregor Schöllgen. Imperialismus und Gleichgewicht. München. 2000, R. Oldenbourg Verlag. S. 111

7)      Ziya Şakir. Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik ? İstanbul. 2007. S. 111

8)      Mustafa Colak.Osmanlı-Alman İttifaki.İstanbul. 2008. Yeditepe yayınları. S. 84

9)      a.g.e. S.123

10)   Walter Zöllner. Die Geschichte der Kreuzzüge. Wiesbaden, 1989. Panorama. S. 221

11)    Hans Küng. Der Islam. Wesen und Geschichte.Münih. 2007. S. 551-553

 



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_013.jpg

En Son Yorumlar