|
Tarih bir bakıma talihsiz bir bilim dalıdır. Çünkü pek çok insan, tarih eÄŸitimi almadan tarihçilik yapmaya kalkışıyor. En baÅŸta da gazeteciler. Oysa kimya, fizik, felsefe, dilbilim, psikoloji, biyoloji, matematik alanlarında bu denli ilgi yoktur. Sanırım bu bilim dallarından marifet göstermek isteyen, yazı, kitap yazmaya kalkışan amatörlerin sayısı, aynı ÅŸeyi yapmak isteyen amatör tarihçilerden daha azdır. Tabii tarih eÄŸitimi görmeden yetkinliÄŸe ulaÅŸmış bilimsel tarihçiler vardır. Biyoloji ya da felsefe eÄŸitimi almadan bu alanlarda bilimsel katkılar yapabilenler olabileceÄŸi gibi... Tarihe meslek dışından ilgi gösterilmesinin hoÅŸ, olumlu yanları da var. Tarih yapıtlarına gösterilen ilgi sayesinde tarih kitaplarının okuyucu sayısı, yukarda saydığım öbür alanlardan daha fazladır. TARİH BİLİMİ NEDİR, NE DEĞİLDİR? Bilimsel tarihçilerin iÅŸlevi nedir? Onlar, geçmiÅŸte olup bitmiÅŸ milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca... Kimi insancıklar için son derece de önemli, yaÅŸamsal olay arasında "anlamlı" yani "tarihsel" olayları bulup çıkartırlar ve bunları yazıya dökerler. "Hikâye" ederler... Zaten tarihçinin bu hikâye etme, yazma iÅŸi roman yazmak-tan pek de farklı deÄŸildir. Romancı imgeleminde kurguladığı kimi olayları yazarken, tarikçi belgelere dayanarak gerçekte cereyan etmiÅŸ olayları anlatır. Malzemeleri farklıdır, fakat ikisi de güzel, anlaşılır biçimde kimi olayları anlatmak durumundadırlar. Onun için eski Yunanda sanatları koruyan musa denen ve Zeus'la Mnemosime'nin kızları olan tanrıçalar arasında tarih musası Kleio da vardır. Yani tarihi bir sanat olarak görüyorlardı. Demek ki tarih iyi anlatılmalı, iyi yazılmalıdır, roman ya da ÅŸiir gibi... Ama saÄŸlam, güvenilir verilere dayanarak, gerçeklere ulaÅŸmak amacıyla.  Fakat bilimsel tarihçiliÄŸin görevi yalnızca "tarihsel" olayları ortaya çıkarıp bir metin örmek deÄŸil. Yine kritik olan bir görevi daha var; o da dönemleri belirlemek. Tarihsel bir dönemin önceki ve sonraki dönemden çok farklı bir ruhu, bir iklimi, bir yönelimi, bir paradigması vardır. Bir dönemi baÅŸka bir dönem içine ka-rıştırmak zorlama, yanlış sonuçlar verir. Dönemler uzun, orta, kısa, evrensel, bölgesel, ülkesel olabilir. Uzun ve evrensel dönemlere örnek ilk, orta, yeni, son çaÄŸ dönemlendirilmelidir. Yalnızca Avrupa'yı, yalnızca Latin Amerika'yı, Afrika'yı ilgilendiren dönemlendirmeler bölgesel dönemlendirilmelerdir. Ama Tanzimat ya da 2. MeÅŸrutiyet dönemleri dediÄŸimiz zaman, ülkesel ya da kapsama alanlarının geniÅŸliÄŸi göz önüne alındığında, belki bölgesel bir dönemlendirmeden söz edebiliriz. BaÅŸka yerler de belirttiÄŸim gibi, ilk-orta-yeni-son çaÄŸ dönemlendirilmesi, Avrupa tarihinin uzun dönemlerine iÅŸaret ettiÄŸi halde bunun ne ölçüde evrensel olduÄŸu tartışılmalıdır. Çünkü örneÄŸin Türkler, Araplar, İran, Hindistan, Çin için doÄŸrudan geçerliliÄŸi kuÅŸkuludur. Tarih dönemlere ayrılmazsa anlaşılmaz, ya da hiç deÄŸilse çok zor anlaşılır hale gelir. Tarihi düz bir çizgi halinde incelemek isteyenler dönemlendirmelere pek aldırış etmeyenlerdir. Onlar, tarihi "ütüleyen", "tarih ütücüleridir" diyebiliriz. Böyleleri Metehan, Kanuni Sultan Süleyman ve Kemal Atatürk'ü "Türk baÅŸbuÄŸları" olarak aynı sepete koymaya kalkışırlar. Bunlar için Tonyukuk, Nizamülmülk, Sokullu Mehmet PaÅŸa, İsmet İnönü "Türk baÅŸbakanlarıdır" ve aynı sepette yer alırlar. KuÅŸkusuz "Türk baÅŸbuÄŸları" ya da "Türk baÅŸbakanlarının" kimi ortak noktaları bulunabilir, ama bu kiÅŸilerin içinde yaÅŸadıkları çok farklı dönemlerin, toplum yapılarının özel-likleri göz önüne alınmazsa çok yanlış sonuçlara varmak tehlikesi vardır. Dönemleri birbirinden ayıran noktalar dönüm noktalarıdır. ÖrneÄŸin, Tanzimat döneminin baÅŸlangıcı, Tanzimat Fermanının 1839'da ilan edilmesidir. 2. MeÅŸrutiyet döneminin baÅŸlangıcı 25 Temmuz 1908 günü Rumeli'de hürriyetin ilanıdır. Bunlar dönüm noktalarıdır. Bazı dönüm noktaları devrimsel niteliktedir; bize bir devrimin, dev-rimci bir sürecin baÅŸladığını gösterir. 2. MeÅŸrutiyet bir devrim dönemiyse, hürriyetin ilanı devrimsel bir dönüm noktasıdır. Çok önemli bazı dönüm noktaları devrimsel nitelikte olmayabilir. İstanbul'un 1453'te fethi acaba devrimsel bir dönüm noktası mıdır? Osmanlı Devletinin beylikten imparatorluÄŸa dönüşmesi çok önemlidir. ÖrneÄŸin bürokrasinin, saray usullerinin ve merkeziyetçiliÄŸin geliÅŸmesi bu dönüşümün önemli sonuçları arasındadır, ama bence toplumun yapısında köklü bir dönüşüm gerçekleÅŸtirdiÄŸi söylenemez. Fatih için kullanılan "çaÄŸ kapatıp, çaÄŸ açan padiÅŸah" nitelemesi aslında Avrupalıların düşüncesidir. Çünkü derler ki fetih sonucunda Yunan klasiklerini bilen Bizans bilginleri kaçtıkları İtalya'da hümanizmi ve Rönesansı tetiklemiÅŸler, böylece orta çaÄŸ son bulmuÅŸ, yeniçaÄŸ baÅŸlamıştır. Böyle bir geliÅŸmenin biz Türklerle doÄŸrudan bir ilgisi olduÄŸu söylenemez. Bununla iftihar da edemeyiz. Gerçi Fatih'in bir Rönesans hükümdarının kimi özelliklerini kurumsallaÅŸtıramamış ve ondan sonra gelen 2. Beyazıt dönemi süreklilik kazanan bir çeÅŸit gericilik dönemi olmuÅŸtur. DÖNÜM NOKTASI-DEVRİM İLİŞKİSİ Ele aldığım noktalarla iliÅŸkili bir tartışma da süreklilik-kopuÅŸ tartışmasıdır. Bu bir vurgu sorunudur. Süreklilik üzerinde duranlar tarihte deÄŸiÅŸmeyen ögeleri vurgulamış oluyorlar. ÖrneÄŸin Atatürk'ün Samsun'a bir Osmanlı paÅŸası olarak çıkmasına, müfettiÅŸlik görevini Vahdettin'den almış olmasına, Saray'daki Muzika-yı Hümayun'un Ankara'ya getirilerek "Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası"na dönüşmesine, Osmanlının birçok yasalarının Cumhuriyette aynen devam etmiÅŸ olmasına dikkat çekenler süreklilik yönünü vurgulamış oluyorlar. SürekliliÄŸi abartanlar yukarıda dediÄŸim ütücülerdir. Mete Han'la Atatürk'ü, Tonyukuk'la BaÅŸbakan İsmet İnönü'yü birlikte ele alanlar böyle bir yaklaşım içindedirler. Cumhuriyet, laiklik, Türk abecesi üzerinde duranlar zorunlu olarak kopuÅŸu vurgulamış olurlar. Tarihte süreklikler kadar kopuÅŸların bir arada bulunması doÄŸaldır. KopuÅŸ düşüncesinin devrim tasarımına yakın olduÄŸu açıktır. Fakat sanırım devrim dramatik, kökten bir kopuÅŸtur. Dolayısıyla her devrim bir kopuÅŸtur, fakat her kopuÅŸ devrim deÄŸildir. Hatta her kopuÅŸ dönüm noktası da olmayabilir gibime geliyor. Demek ki dönüşümler arasında bir derecelendirme yapacak olursak, hafiften ÅŸiddetliye doÄŸru kopuÅŸ-dönüm noktası-devrim diye sıralayabiliriz. Böylece dönüm noktası da devrim de bir kopuÅŸtur. Kimileri Fransız devriminin devrim niteliÄŸi kabul etmiyorlar. Devrim öncesiyle devrim sonrasının kimi sürekliliklerini öne çıkararak devrimi reddediyorlar. Devrim öncesinin zulüm kurumu sayılan ve alınışı Fransız Devriminin simgesi sayılan Bastille kalesinin halk tarafından ele geçirilmesi, onların gözünde o denli müthiÅŸ bir olay deÄŸildir. İncelemelerin gösterdiÄŸine göre, Bastille'nin zaptı sırasında görüşülmüş ki orada yalnız yedi mahpus var. Devrimlere büyüteçle, mikroskopla bakarsanız o büyük dönüşümlerin çok da dramatik sayılamayacak küçük kimi olayların zincirleme sıralanmasından ibaret olduÄŸu görülebilir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, küçük ayrıntılara inen bir bakışla, koca devrimlerin o denli heyecan verici olmayan olaycıklar sıralamasına indirgenebileceÄŸi ortaya çıkıyor. Bu bir çeÅŸit gizemsizleÅŸtirme ya da "ütüleme" iÅŸlemi olacaktır. Bu gibi yaklaşımların belki belli bir geçerliliÄŸi varsa da, devrim olayının yok sayılması bence bilimsel tarihçilik bakımından kabul edilemez. Çünkü devrim kavramı geçmiÅŸte olup bitenleri daha iyi anlamamızı saÄŸlıyor. Devrim kavramının geçerliÄŸi ve önemini belirtmek için bir teÅŸbih, benzetiden yararlanmak istiyorum. İngilizcede "devenin belini kıran saman çöpü" deyimi vardır. Söz konusu olan bir deveye yüklenen bir saman çöpleridir. Birinci, 500'üncü, 3 bininci, 10 bininci saman çöpleri devenin durumunu deÄŸiÅŸtirmez. Fakat diyelim ki 40 bin 376'ıncı çöpü koyduÄŸumuz zaman devenin beli kırılıyor. Ortaya yepyeni bir durum çıkmıştır. Daha önce canlı bir devemiz vardı, ÅŸimdi ölü bir deve var. Devenin ölmesinde 48 bin 376 çöpün her birinin payı vardır. Fakat ölümü gerçekleÅŸtiren 48 bin 376'ıncı çöptür. Bütün çöplerin payı vardır ama o son çöpün durumu bambaÅŸkadır. Bilimsel tarihçilik o çöpü önemsemek, onun üzerinde durmak zorundadır. Devrim için de diyebiliriz ki, mikroskopla baktığımızda devrimin oluÅŸmasında bin bir olayın payı vardır. Ama yine durum yaratan olayın apayrı önemi var. Çünkü ondan sonra iÅŸler baÅŸka türlü iÅŸlemeye baÅŸlar. Yine bir benzetmeye baÅŸvurmak istiyorum: coÄŸrafyada su bölümü çizgisi kavramı vardır, su havzalarının sınırlarını belirler. Su bölümü çizgisinin bu yanına düşen bir su ile öbür yanına düşen bir su, sonunda bambaÅŸka yerlere ulaşır. Torosların üstünde bir su bölümü çizgisi düşünelim. YaÄŸmurla düşen sular o çizginin 5 km kuzeyine düşerse, bir kaynaÄŸa, oradan bir dereye, ırmaÄŸa ve sonunda Tuz gölüne varır. 5 km güneyine düşen su ise dönüp dolaşıp bambaÅŸka bir yere, Akdeniz'e ulaşır. Bu sular gibi, dönüm noktalarının ve hele devrimlerden sonra olaylar bambaÅŸka yönlere akar. 14 Temmuz 1789'dan, 19 Mayıs 1919'dan sonra olayların bambaÅŸka yöne "akmış" olması gibi. 2. MEÅžRUTİYET'İN DEVRİMCİ ÖZÜ 2. MeÅŸrutiyet devrim midir? Bence devrimdir. Toplumbilimsel bakımdan ne tür bir devrim olduÄŸu sorulursa, burjuva devrimidir diyebiliriz. Burjuva devrimi demek feodal düzeni yıkamak, onun yerine kapitalist düzeni getirmek isteyen bir devrim demektir. Burjuva devrimleri feodal düzenin kısıtlayıcı, eÅŸitsiz ortamına son vermek, yerine özgürlük ve eÅŸitliÄŸi, yani demokrasiyi getirmeyi de amaçladığı için burjuva demokratik devrim de denir. Demek ki 1908 öncesi Osmanlı-Türk ya da Osmanlı-Müslüman düzeni feodal bir düzendi. Tarıma dayalı, bütün toplumu aydınlatmayı amaçlayan doÄŸru dürüst bir eÄŸitim düzeninden yoksun, dinsel baskıların ve günah korkusunun egemen olduÄŸu bir toplum. Åžeyhlerin ve aÄŸaların insanları kul edebilmesi için onların eÄŸitim görmeleri ÅŸarttı. Åžeyhlik ve aÄŸalık düzeni genellikle eÄŸitim, kültür, bilim ve sanat düşmanı olmuÅŸtur. Gerçi Avrupa feodalitesine benzeyen soylu bir sınıf yoktu. Ama "haddini bilmek" esasına baÄŸlı bir tabaklaÅŸma vardı. Ve en önemli eÅŸitlik, kadın-erkek eÅŸitliÄŸi asla yoktu. Kadınlar cılız eÄŸitim olanaklarından yararlandırılmıyor, yaÅŸadıkları sürece baba, erkek kardeÅŸ, koca, oÄŸul baskısı altında tutuluyorlardı. Çocuklar ise dayak ve cehennem azabı, zebani korkusuyla büyüyor, okuyup yazmayı bile öğretemeyen okullarına "eti senin kemiÄŸi benim" diye teslim ediliyorlardı. Genel olarak toplum dinsel önder olan ÅŸeyhler veya da topraÄŸa egemen aÄŸalar tarafından yönetiliyordur. PadiÅŸah ise Halife sıfatiyle süper ÅŸeyh, padiÅŸah olarak süper aÄŸa konumundaydı. Yani ÅŸeyhlik ve aÄŸalık düzeninin doÄŸal önderiydi. Düşünce, yayın, örgütlenme, toplanma özgürlüğü yoktu ya da çok kısıtlıydı. Kısaca eÅŸitlik ve özgürlük yoktu. 2. MeÅŸrutiyet devrimini gerçekleÅŸtiren İttihat ve Terakki, bu düzene son vermek için, çaÄŸcıl bir toplum yaratmak için ortaya atıldı. O, çaÄŸcıl yüksek okullardan, yani 1872'de kurulan Tıbbiyeden, 1834'te kurulan Harbiyeden, 1859'da kurulan Mülkiyeden ve benzeri kurumlardan mezun olan ya da buralarda öğrenci olanların siyasal örgütüydü. PadiÅŸahlar bu yüksek okulları isteyerek kurmadılar. Osmanlı orduları dört kez Mısır ordusuna yenik düştüğü için, Mısır'da kurulan bu kurumlar İstanbul'da da kuruldu. Fakat padiÅŸahlar bu okullardan yetiÅŸen "mekteplilerden" fazla hoÅŸlanmıyorlardı. Åžehzadeler bu okullara pek gönderilmediler, eki usul eÄŸitimlerini sürdürdüler, Fransızca öğrenmediler. Orduda mektepli subaylar deÄŸil alaylı subaylar yeÄŸleniyordu. Çünkü bu ikinci tür subaylar erlik, onbaşılık ve çavuÅŸluktan lütufla yükseltilerek subay, general yapıldıkları için PadiÅŸaha çok daha sadıktırlar. Yani 1908'e gelindiÄŸinde, Osmanlıda çaÄŸcıl olan geliÅŸmeler büyük ölçüde "kerhen" yapılmış ÅŸeylerdir. Kavalalı Mehmet Ali PaÅŸa ile âşık atabilmek, Müslüman olmayan azınlıkların daha fazla gerisinde kalmamak, Batı emperyalizmi ile bir ölçüde baÅŸ edebilmek iÅŸin yapılmış bir takım asgari düzenlemelerdir. 1908 burjuva devrimi olduÄŸuna göre, Fransız Devrimi örnek alınmıştı. Demek ki Fransa'nın 1789'u bizim 1908'imiz oluyordu. 2. MeÅŸrutiyetin ÅŸiarları da Fransız Devrimininki gibi eÅŸitlik-özgürlük-kardeÅŸlikti. İttihat ve Terakki geleneksel Osmanlıdan aldığı adaleti de bunlara ekledi. DEVRİMİN SINIFSAL KARAKTERİ VE MUHASEBESİ Bir önemli fark daha var. Fransa'da devrimi gerçekleÅŸtiren güçlü bir burjuva sınıfı vardı. 1908'de Türklerin ya da genel olarak Müslümanların böyle bir sınıfları pek yoktu. Devrimi, yukarda da belirttiÄŸi gibi, mekteplilerin siyasal örgütü olan İttihat ve Terakki gerçekleÅŸtirdi. DoÄŸallıkla, akla gelecek soru, burjuva olmadan nasıl olup da burjuva devriminden söz edilebileceÄŸidir. Bu, geçerli bir sorudur. Åžu söylenebilir: Osmanlı'da bir burjuva sınıfı yoktu ama mektepliler kendilerini böyle bir sınıfın yerine koyarak burjuva toplumunun inÅŸa etmek için devrimi yapmışlardır. Geri kalmış olmanın bir sonucudur bu. Emperyalizm Osmanlıyı yok etme tamtamları çalarken herhalde bilinçli Türkler, "bir burjuva sınıfımız oluÅŸsun da onlar bu iÅŸi yapsınlar. Burjuva devrimi modeline tam uygun olsun" diye kollarını kavuÅŸturup bekleyecek deÄŸillerdi. Üstelik Abdülhamit, sansür-hafiye-jurnal dizgisinde somutlaÅŸan amansız bir polis devleti sayesinde, var gücüyle böyle bir geliÅŸmeyi önlemeye çalışıyordu. 1. MeÅŸrutiyet ikincisi gibi genişçe bir mektepliler tabanına sahip olmadığı için devrim giriÅŸimi olarak kaldı, arkası gelemedi. Dolayısıyla bence 1. MeÅŸrutiyeti yalnızca bir dönüm noktası olarak nitelemek gerekir. Ama kuÅŸkusuz önemli bir dönem noktasıydı. Çünkü Kanun-u Esasi ve onun yürürlüğe girmesi, çaÄŸcıl Fransız Devrimi ideolojisini bizde ilk kez dile getiren Namık Kemal düşüncesinin somutlaÅŸması oldu. 1. MeÅŸrutiyet Nisan 18801'de son buldu ama İttihatçılar için hep bir hedef oldu. Artık Abdülhamit Osmanlı mutlakıyetini ancak çok koyu bir polis devleti uygulamasıyla sürdürebilirdi. Peki, İttihat ve Terakki iktidar olduktan sonra Türk toplumunda feodalizmi tümüyle tasfiye edip burjuva bir düzen getirebildi mi? Hayır, bu olmadı, olamazdı. KemikleÅŸmiÅŸ bir feodal yapıyı, yüzde 95'i okumaz yazmaz bir halkı kısa zamanda dönüştürmek olanaksızdı. Ama İttihat ve Terakki bu yönde önemli adımlar attı: 1. Hareket Ordusu sayesinde Abdülhamit'i tahttan indirip MeÅŸrutiyetçi gidiÅŸi engellemeyecek Sultan ReÅŸat'ı padiÅŸah yaptı. 2. ÇaÄŸcıl bir toplumun gereksindiÄŸi bir yasa düzeni getirdi. 3. Sansürü kaldırdı, geniÅŸ bir düşünce özgürlüğü saÄŸladı. Türkçe bir yayın patlaması yaÅŸandı. 4. İktisadi alanda kapitalist bir düzene gidiÅŸ baÅŸladı. Åžirketlerin, bankaların kurulması özendirildi. 5. eÄŸitimde bir patlama oldu. Daha önce 200 bin lira oları Maarif bütçesi 1941'te 1 milyon 230 bin liraya tırmanmıştı. 6. devlet yönetiminde alaylığın sonu geldi. Devlet memuru ve subay olmak için mekteplik aranır oldu. Ordudaki alaylı subayların tümü kısa zamanda tasfiye edildi. Mektepli sayısı sınırlı olduÄŸu için mülki bürokraside zorunlu olarak bu iÅŸ daha yavaÅŸ yürüdü. Önceleri İttihat ve Terakki toprak reformunu bile programına almıştı ama acı gerçekler ona bunu "unutturdu". DEVRİMİN İÇ VE DIÅž DÜŞMANLARI Bu bir devrimdi. Ama bu devrim korkunç zorluklarla karşılaÅŸtı. Türk toplumu, baÅŸta saray, orta çaÄŸda yaşıyordu, dolayısıyla devrimi hiç benimsemedi. İttihat ve Terakki bir orta çaÄŸ denizi üstündeki bir köprü gibiydi. Avrupa emperyalizmi de İttihat ve Terakki'nin devriminden nefret etti. Çünkü İttihat ve Terakki ile birlikte Osmanlı ülkesini sömürme olanakları kısıtlanıyor, Osmanlıyı parçalama, sömürgeleÅŸtirme planları tehlikeye giriyordu. Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı, Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesi baÅŸlangıç atılımı oldu. Sonra Arnavutlar, Yemenliler ayaklandılar. Bütün Avrupa'nın İtalya Trablusgarp'a saldırdı. Balkan devletlerini örgütleyip üstümüze saldılar. Türklüğü Rumeli'de büyük ölçüde tasfiye ettikten sonra, oturup kalan Osmanlı ülkesinin birçok yerlerini, henüz kâğıt üstünde de olsa aralarında paylaÅŸtılar. Bunu da Osmanlıya kabul ettirdiler. Bu denli sıkboÄŸaz edilen, diz çöktürülmüş olan devrimci iktidar, adeta bir "çılgınlık" yapmak zorundaydı. 1.Dünya Savaşı baÅŸlarken Almanya ile gizli ittifak yaptı. Sonra da savaÅŸtan yararlanarak uzun süredir boynunda zincir olan kapitülasyonları kaldırdı, böylece tam bağımsızlığını ilan etmiÅŸ oldu. Almanya "müteffik" olduÄŸu halde öteki emperyalistlerle boÄŸazlaÅŸtığını unutup onlarla ortak olarak bunu protesto etti. Bu arada uygulama aÅŸamasına gelmiÅŸ bulunan Karadeniz'den GüneydoÄŸu'ya, DoÄŸu Anadolu'dan emperyalizme teslim etme planları da rafa kaldırılmış oldu. Görülüyor ki 1. Dünya Savaşında Osmanlı devleti-Türkiye bir bağımsızlık savaşını vermekteydi. Böylece Fransız Devrimi gibi, MeÅŸrutiyet Devrimi de dışa karşı savaÅŸ yapmak durumunda kalmış oldu. MEÅžRUTİYET DEVRİMİ - ATATÜRK DEVRİMİ: SÜREKLİLİK VE KOPUÅž 1908 bir devrim idiyse, Atatürk Devrimi de devrim midir? Buna kuÅŸku yok. Bence önümüzde iki ayrı devrim var. Aralarında önemli bir benzerlik var, ikisi de burjuva devrimidir. Bunu baÅŸka bir biçimde söylemek gerekirse, iki devrim de demokratik-ulusçu hareketlerdir. Amaçları, Türkiye halkını orta çaÄŸdan çıkarıp Avrupa tarzında burjuva bir topluma dönüştürmektir. Ayrıca Atatürk devriminin kadrolarında, baÅŸta önemli süreklilikler söz konusudur. O zaman akla ÅŸu mantık geliyor. Madem bu denli benzerlik var, ikisini aynı devrimin iki aÅŸaması olarak düşünemez miyiz? Ben bundan yana deÄŸilim. Çünkü süreklilikten çok, ağır basan bir kökten kopuÅŸtur. Her ÅŸeyden önce Atatürk devriminin onu baÅŸka kılan iki özelliÄŸi var. MeÅŸrutiyet devrimi, adı üstünde, saltanatı kabul ederken, Atatürk devrimi cumhuriyetçidir. Yine birincisi PadiÅŸahın halifeliÄŸi dolayısıyla bir din devleti olmayı benimserken, Atatürk devrimi laikliÄŸi seçmiÅŸtir. Ankara'daki demokratik-ulusçu hareket önceleri MeÅŸrutiyet devriminin bir devamı olarak ortaya çıktıysa da, birbiriyle çok ilintili iki nedenle kökten bir ayrılma oldu. Birinci neden saltanatın emperyalizmin saldırısı karşısında emperyalist orduları Kuvayı Milliyeye karşı etkin olarak desteklemiÅŸ olmasıdır. Yunanistan Batı Anadolu'yu istila ederken saray Kuvayı Milliyeye karşı önce dolaylı, sonra da resmen iç savaÅŸ olarak ilan etmiÅŸtir. Böylece Vahdettin vatana ihanetin mükemmel bir örneÄŸini vermiÅŸ oldu. Atatürk belki öteden beri cumhuriyetçiydi, ama kuÅŸku yok ki Vahdettin'in hainliÄŸi cumhuriyeti kolayca gerçekleÅŸtirmek için esaslı bir gerekçe olmuÅŸtur.                                     İkinci neden Sevr travmasıyla ilgilidir. Sevr ile ilk kez Türkler Batı'nın kendilerini Rumeli'den kovmakla yetinmeyip Anadolu'dan da sürmek kararında olduÄŸunu resmen öğrenmiÅŸ oldular. Bu bir ÅŸok, bir travma yarattı. 1920'deki Türkler bunu yaÅŸadılar. 1920'den önce Türkler belki zaman zaman böyle bir ÅŸeyden kuÅŸkulanıyorlardı, fakat esasta bunun pek farkında deÄŸillerdi. Sevr travmasını yaÅŸayan ve fakat onu savuÅŸturmasını bilen Atatürk, Türkler bir daha asla yeni bir Sevr ile karşılaÅŸmasınlar diye Atatürk devriminin mimarı oldu. Böylece MeÅŸrutiyet devriminden çok daha kökten baÅŸka bir devrim ortaya çıkmış oldu. TARİHİ DOÄžRU OKUMAK 2. MeÅŸrutiyet ve Cumhuriyet genellikle 2. Abdülhamit'i müstebit diye olumsuz olarak deÄŸerlendirdi. Sanırım ciddi bir tarihçinin Abdülhamit'i olumlu olarak ele alması ilk kez İsmail Hami DaniÅŸmend'in Osmanlı Tarihi Kronolojisinde oldu. Ondan sonra Bernard Lewis The Emergence of Modern Turkey yapıtında, Abdül-hamit'i yeri geldiÄŸinde eleÅŸtirmekle birlikte, Tanzimatı taçlandıran bir hükümdar olarak selamladı. Sonra popüler bir tarih çalışması görüyoruz: Necip Fazıl Kısakürek'in Ulu Hakan II. Abdülhamit'i. Kısakürek hızını alamayıp Vahidüddin: Vatan Haini DeÄŸil Büyük Vatan Dostu kitabını da yazdı. Stanford J. Shaw ve Ezel K. Shaw, History of the Otoman Empire and Modern Turkey. C. II yapıtlarında Abdülhamit'e olumlu bir yaklaşım sergilemiÅŸlerdir. Daha sonra 80'li yıllardan baÅŸlayarak İkinci cumhuriyetçiler demokrasi adına "tepeden inmeci" diye damgaladıkları cumhuriyeti ve 2. MeÅŸrutiyeti reddettikleri için, İslamcılıkla birlikte 1908 öncesinin Osmanlıcılığına da yanaÅŸmışlardır. Bu arada imgelemi geniÅŸ kimi İslamcılar Vahdettin'in 1922'de İngilizler tarafından zorla kaçınıldığını bile ileri sürdüler. Bülent Ecevit de son günlerinde Vahdettin'in hain olmadığını söylüyordu. Ünlü sözdür, "renkler ve zevkler tartışılmaz." İnsan Abdülhamit'i, Vahdettin'i sevebilir. ÇocuÄŸuna bu adları koyabilir. Ama bence kuÅŸku yok ki İttihat ve Terakki çaÄŸcıllığı, Abdülhamit ve Vahdettin, olumlu yönleri ve İttihat ve Terakki'nin yanlışları ne olursa olsun, geçmiÅŸi ve köhneliÄŸi temsil ediyorlar. TeÅŸbihte hata olmaz, biri otomobil öbürü at gibidir. At arabasını sevebilirsiniz, ama uzakça bir yere gidecekseniz otomobile binmeniz kaçınılmazdır. İttihat ve Terakki'den hoÅŸlanmayabilirsiniz ama feodaliteden kısa yolla çıkmanın, kestirmeden ilerlemenin tek yolu burjuva devrimidir. Abdülhamit'in icraatını övenler, bir an için Abdülhamit 1. MeÅŸrutiyeti ve Mithat PaÅŸa'nın sadrazamlığını kabul etseydi, Osmanlı devletinin nerelere gelebileceÄŸini düşünmelidir. Bu türden tavır almaların Türkiye'de karşı devrimci sürecin egemen olmasıyla, onun Atatürk devrimi ile olan savaşımıyla ilintili olduÄŸu kuÅŸkusuzdur. Bu kiÅŸilerin, bilinçli ya da bilinçsiz, karşı devrime hizmet etmiÅŸ oldukları da söylenebilir.     Â
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne