2. MeÅŸrutiyet Bir Devrim midir?.. / Prof. Dr. Sina AkÅŸin
Çarşamba, 13 Ağustos 2008 09:09


Tarih bir bakıma talihsiz bir bilim dalıdır. Çünkü pek çok insan, tarih eğitimi almadan tarihçilik yapmaya kalkışıyor. En başta da gazeteciler. Oysa kimya, fizik, felsefe, dilbilim, psikoloji, biyoloji, matematik alanlarında bu denli ilgi yoktur.

Sanırım bu bilim dallarından marifet göstermek isteyen, yazı, kitap yazmaya kalkışan amatörlerin sayısı, aynı şeyi yapmak isteyen amatör tarihçilerden daha azdır. Tabii tarih eğitimi görmeden yetkinliğe ulaşmış bilimsel tarihçiler vardır. Biyoloji ya da felsefe eğitimi almadan bu alanlarda bilimsel katkılar yapabilenler olabileceği gibi...

Tarihe meslek dışından ilgi gösterilmesinin hoş, olumlu yanları da var. Tarih yapıtlarına gösterilen ilgi sayesinde tarih kitaplarının okuyucu sayısı, yukarda saydığım öbür alanlardan daha fazladır.

TARİH BİLİMİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Bilimsel tarihçilerin işlevi nedir? Onlar, geçmişte olup bitmiş milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca... Kimi insancıklar için son derece de önemli, yaşamsal olay arasında "anlamlı" yani "tarihsel" olayları bulup çıkartırlar ve bunları yazıya dökerler. "Hikâye" ederler... Zaten tarihçinin bu hikâye etme, yazma işi roman yazmak-tan pek de farklı değildir. Romancı imgeleminde kurguladığı kimi olayları yazarken, tarikçi belgelere dayanarak gerçekte cereyan etmiş olayları anlatır. Malzemeleri farklıdır, fakat ikisi de güzel, anlaşılır biçimde kimi olayları anlatmak durumundadırlar. Onun için eski Yunanda sanatları koruyan musa denen ve Zeus'la Mnemosime'nin kızları olan tanrıçalar arasında tarih musası Kleio da vardır. Yani tarihi bir sanat olarak görüyorlardı. Demek ki tarih iyi anlatılmalı, iyi yazılmalıdır, roman ya da şiir gibi... Ama sağlam, güvenilir verilere dayanarak, gerçeklere ulaşmak amacıyla.

 Fakat bilimsel tarihçiliğin görevi yalnızca "tarihsel" olayları ortaya çıkarıp bir metin örmek değil. Yine kritik olan bir görevi daha var; o da dönemleri belirlemek. Tarihsel bir dönemin önceki ve sonraki dönemden çok farklı bir ruhu, bir iklimi, bir yönelimi, bir paradigması vardır. Bir dönemi başka bir dönem içine ka-rıştırmak zorlama, yanlış sonuçlar verir. Dönemler uzun, orta, kısa, evrensel, bölgesel, ülkesel olabilir. Uzun ve evrensel dönemlere örnek ilk, orta, yeni, son çağ dönemlendirilmelidir. Yalnızca Avrupa'yı, yalnızca Latin Amerika'yı, Afrika'yı ilgilendiren dönemlendirmeler bölgesel dönemlendirilmelerdir. Ama Tanzimat ya da 2. Meşrutiyet dönemleri dediğimiz zaman, ülkesel ya da kapsama alanlarının genişliği göz önüne alındığında, belki bölgesel bir dönemlendirmeden söz edebiliriz. Başka yerler de belirttiğim gibi, ilk-orta-yeni-son çağ dönemlendirilmesi, Avrupa tarihinin uzun dönemlerine işaret ettiği halde bunun ne ölçüde evrensel olduğu tartışılmalıdır. Çünkü örneğin Türkler, Araplar, İran, Hindistan, Çin için doğrudan geçerliliği kuşkuludur.

Tarih dönemlere ayrılmazsa anlaşılmaz, ya da hiç değilse çok zor anlaşılır hale gelir. Tarihi düz bir çizgi halinde incelemek isteyenler dönemlendirmelere pek aldırış etmeyenlerdir. Onlar, tarihi "ütüleyen", "tarih ütücüleridir" diyebiliriz. Böyleleri Metehan, Kanuni Sultan Süleyman ve Kemal Atatürk'ü "Türk başbuğları" olarak aynı sepete koymaya kalkışırlar. Bunlar için Tonyukuk, Nizamülmülk, Sokullu Mehmet Paşa, İsmet İnönü "Türk başbakanlarıdır" ve aynı sepette yer alırlar. Kuşkusuz "Türk başbuğları" ya da "Türk başbakanlarının" kimi ortak noktaları bulunabilir, ama bu kişilerin içinde yaşadıkları çok farklı dönemlerin, toplum yapılarının özel-likleri göz önüne alınmazsa çok yanlış sonuçlara varmak tehlikesi vardır.

Dönemleri birbirinden ayıran noktalar dönüm noktalarıdır. Örneğin, Tanzimat döneminin başlangıcı, Tanzimat Fermanının 1839'da ilan edilmesidir. 2. Meşrutiyet döneminin başlangıcı 25 Temmuz 1908 günü Rumeli'de hürriyetin ilanıdır. Bunlar dönüm noktalarıdır. Bazı dönüm noktaları devrimsel niteliktedir; bize bir devrimin, dev-rimci bir sürecin başladığını gösterir. 2. Meşrutiyet bir devrim dönemiyse, hürriyetin ilanı devrimsel bir dönüm noktasıdır. Çok önemli bazı dönüm noktaları devrimsel nitelikte olmayabilir. İstanbul'un 1453'te fethi acaba devrimsel bir dönüm noktası mıdır? Osmanlı Devletinin beylikten imparatorluğa dönüşmesi çok önemlidir. Örneğin bürokrasinin, saray usullerinin ve merkeziyetçiliğin gelişmesi bu dönüşümün önemli sonuçları arasındadır, ama bence toplumun yapısında köklü bir dönüşüm gerçekleştirdiği söylenemez. Fatih için kullanılan "çağ kapatıp, çağ açan padişah" nitelemesi aslında Avrupalıların düşüncesidir. Çünkü derler ki fetih sonucunda Yunan klasiklerini bilen Bizans bilginleri kaçtıkları İtalya'da hümanizmi ve Rönesansı tetiklemişler, böylece orta çağ son bulmuş, yeniçağ başlamıştır.

Böyle bir gelişmenin biz Türklerle doğrudan bir ilgisi olduğu söylenemez. Bununla iftihar da edemeyiz. Gerçi Fatih'in bir Rönesans hükümdarının kimi özelliklerini kurumsallaştıramamış ve ondan sonra gelen 2. Beyazıt dönemi süreklilik kazanan bir çeşit gericilik dönemi olmuştur.

DÖNÜM NOKTASI-DEVRİM İLİŞKİSİ

Ele aldığım noktalarla ilişkili bir tartışma da süreklilik-kopuş tartışmasıdır. Bu bir vurgu sorunudur. Süreklilik üzerinde duranlar tarihte değişmeyen ögeleri vurgulamış oluyorlar. Örneğin Atatürk'ün Samsun'a bir Osmanlı paşası olarak çıkmasına, müfettişlik görevini Vahdettin'den almış olmasına, Saray'daki Muzika-yı Hümayun'un Ankara'ya getirilerek "Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası"na dönüşmesine, Osmanlının birçok yasalarının Cumhuriyette aynen devam etmiş olmasına dikkat çekenler süreklilik yönünü vurgulamış oluyorlar. Sürekliliği abartanlar yukarıda dediğim ütücülerdir. Mete Han'la Atatürk'ü, Tonyukuk'la Başbakan İsmet İnönü'yü birlikte ele alanlar böyle bir yaklaşım içindedirler.

Cumhuriyet, laiklik, Türk abecesi üzerinde duranlar zorunlu olarak kopuşu vurgulamış olurlar. Tarihte süreklikler kadar kopuşların bir arada bulunması doğaldır. Kopuş düşüncesinin devrim tasarımına yakın olduğu açıktır. Fakat sanırım devrim dramatik, kökten bir kopuştur. Dolayısıyla her devrim bir kopuştur, fakat her kopuş devrim değildir. Hatta her kopuş dönüm noktası da olmayabilir gibime geliyor. Demek ki dönüşümler arasında bir derecelendirme yapacak olursak, hafiften şiddetliye doğru kopuş-dönüm noktası-devrim diye sıralayabiliriz. Böylece dönüm noktası da devrim de bir kopuştur.

Kimileri Fransız devriminin devrim niteliği kabul etmiyorlar. Devrim öncesiyle devrim sonrasının kimi sürekliliklerini öne çıkararak devrimi reddediyorlar. Devrim öncesinin zulüm kurumu sayılan ve alınışı Fransız Devriminin simgesi sayılan Bastille kalesinin halk tarafından ele geçirilmesi, onların gözünde o denli müthiş bir olay değildir. İncelemelerin gösterdiğine göre, Bastille'nin zaptı sırasında görüşülmüş ki orada yalnız yedi mahpus var. Devrimlere büyüteçle, mikroskopla bakarsanız o büyük dönüşümlerin çok da dramatik sayılamayacak küçük kimi olayların zincirleme sıralanmasından ibaret olduğu görülebilir. Başka bir deyişle, küçük ayrıntılara inen bir bakışla, koca devrimlerin o denli heyecan verici olmayan olaycıklar sıralamasına indirgenebileceği ortaya çıkıyor. Bu bir çeşit gizemsizleştirme ya da "ütüleme" işlemi olacaktır. Bu gibi yaklaşımların belki belli bir geçerliliği varsa da, devrim olayının yok sayılması bence bilimsel tarihçilik bakımından kabul edilemez. Çünkü devrim kavramı geçmişte olup bitenleri daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Devrim kavramının geçerliği ve önemini belirtmek için bir teşbih, benzetiden yararlanmak istiyorum. İngilizcede "devenin belini kıran saman çöpü" deyimi vardır. Söz konusu olan bir deveye yüklenen bir saman çöpleridir. Birinci, 500'üncü, 3 bininci, 10 bininci saman çöpleri devenin durumunu değiştirmez. Fakat diyelim ki 40 bin 376'ıncı çöpü koyduğumuz zaman devenin beli kırılıyor. Ortaya yepyeni bir durum çıkmıştır. Daha önce canlı bir devemiz vardı, şimdi ölü bir deve var. Devenin ölmesinde 48 bin 376 çöpün her birinin payı vardır. Fakat ölümü gerçekleştiren 48 bin 376'ıncı çöptür. Bütün çöplerin payı vardır ama o son çöpün durumu bambaşkadır. Bilimsel tarihçilik o çöpü önemsemek, onun üzerinde durmak zorundadır.

Devrim için de diyebiliriz ki, mikroskopla baktığımızda devrimin oluşmasında bin bir olayın payı vardır. Ama yine durum yaratan olayın apayrı önemi var. Çünkü ondan sonra işler başka türlü işlemeye başlar. Yine bir benzetmeye başvurmak istiyorum: coğrafyada su bölümü çizgisi kavramı vardır, su havzalarının sınırlarını belirler. Su bölümü çizgisinin bu yanına düşen bir su ile öbür yanına düşen bir su, sonunda bambaşka yerlere ulaşır. Torosların üstünde bir su bölümü çizgisi düşünelim. Yağmurla düşen sular o çizginin 5 km kuzeyine düşerse, bir kaynağa, oradan bir dereye, ırmağa ve sonunda Tuz gölüne varır. 5 km güneyine düşen su ise dönüp dolaşıp bambaşka bir yere, Akdeniz'e ulaşır. Bu sular gibi, dönüm noktalarının ve hele devrimlerden sonra olaylar bambaşka yönlere akar. 14 Temmuz 1789'dan, 19 Mayıs 1919'dan sonra olayların bambaşka yöne "akmış" olması gibi.

2. MEŞRUTİYET'İN DEVRİMCİ ÖZÜ

2. Meşrutiyet devrim midir? Bence devrimdir. Toplumbilimsel bakımdan ne tür bir devrim olduğu sorulursa, burjuva devrimidir diyebiliriz. Burjuva devrimi demek feodal düzeni yıkamak, onun yerine kapitalist düzeni getirmek isteyen bir devrim demektir. Burjuva devrimleri feodal düzenin kısıtlayıcı, eşitsiz ortamına son vermek, yerine özgürlük ve eşitliği, yani demokrasiyi getirmeyi de amaçladığı için burjuva demokratik devrim de denir.

Demek ki 1908 öncesi Osmanlı-Türk ya da Osmanlı-Müslüman düzeni feodal bir düzendi. Tarıma dayalı, bütün toplumu aydınlatmayı amaçlayan doğru dürüst bir eğitim düzeninden yoksun, dinsel baskıların ve günah korkusunun egemen olduğu bir toplum. Şeyhlerin ve ağaların insanları kul edebilmesi için onların eğitim görmeleri şarttı. Şeyhlik ve ağalık düzeni genellikle eğitim, kültür, bilim ve sanat düşmanı olmuştur. Gerçi Avrupa feodalitesine benzeyen soylu bir sınıf yoktu. Ama "haddini bilmek" esasına bağlı bir tabaklaşma vardı. Ve en önemli eşitlik, kadın-erkek eşitliği asla yoktu. Kadınlar cılız eğitim olanaklarından yararlandırılmıyor, yaşadıkları sürece baba, erkek kardeş, koca, oğul baskısı altında tutuluyorlardı. Çocuklar ise dayak ve cehennem azabı, zebani korkusuyla büyüyor, okuyup yazmayı bile öğretemeyen okullarına "eti senin kemiği benim" diye teslim ediliyorlardı. Genel olarak toplum dinsel önder olan şeyhler veya da toprağa egemen ağalar tarafından yönetiliyordur. Padişah ise Halife sıfatiyle süper şeyh, padişah olarak süper ağa konumundaydı. Yani şeyhlik ve ağalık düzeninin doğal önderiydi. Düşünce, yayın, örgütlenme, toplanma özgürlüğü yoktu ya da çok kısıtlıydı. Kısaca eşitlik ve özgürlük yoktu.

2. Meşrutiyet devrimini gerçekleştiren İttihat ve Terakki, bu düzene son vermek için, çağcıl bir toplum yaratmak için ortaya atıldı. O, çağcıl yüksek okullardan, yani 1872'de kurulan Tıbbiyeden, 1834'te kurulan Harbiyeden, 1859'da kurulan Mülkiyeden ve benzeri kurumlardan mezun olan ya da buralarda öğrenci olanların siyasal örgütüydü. Padişahlar bu yüksek okulları isteyerek kurmadılar. Osmanlı orduları dört kez Mısır ordusuna yenik düştüğü için, Mısır'da kurulan bu kurumlar İstanbul'da da kuruldu. Fakat padişahlar bu okullardan yetişen "mekteplilerden" fazla hoşlanmıyorlardı. Şehzadeler bu okullara pek gönderilmediler, eki usul eğitimlerini sürdürdüler, Fransızca öğrenmediler. Orduda mektepli subaylar değil alaylı subaylar yeğleniyordu. Çünkü bu ikinci tür subaylar erlik, onbaşılık ve çavuşluktan lütufla yükseltilerek subay, general yapıldıkları için Padişaha çok daha sadıktırlar. Yani 1908'e gelindiğinde, Osmanlıda çağcıl olan gelişmeler büyük ölçüde "kerhen" yapılmış şeylerdir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile âşık atabilmek, Müslüman olmayan azınlıkların daha fazla gerisinde kalmamak, Batı emperyalizmi ile bir ölçüde baş edebilmek işin yapılmış bir takım asgari düzenlemelerdir.

1908 burjuva devrimi olduğuna göre, Fransız Devrimi örnek alınmıştı. Demek ki Fransa'nın 1789'u bizim 1908'imiz oluyordu. 2. Meşrutiyetin şiarları da Fransız Devrimininki gibi eşitlik-özgürlük-kardeşlikti. İttihat ve Terakki geleneksel Osmanlıdan aldığı adaleti de bunlara ekledi.

DEVRİMİN SINIFSAL KARAKTERİ VE MUHASEBESİ

Bir önemli fark daha var. Fransa'da devrimi gerçekleştiren güçlü bir burjuva sınıfı vardı. 1908'de Türklerin ya da genel olarak Müslümanların böyle bir sınıfları pek yoktu. Devrimi, yukarda da belirttiği gibi, mekteplilerin siyasal örgütü olan İttihat ve Terakki gerçekleştirdi. Doğallıkla, akla gelecek soru, burjuva olmadan nasıl olup da burjuva devriminden söz edilebileceğidir. Bu, geçerli bir sorudur. Şu söylenebilir: Osmanlı'da bir burjuva sınıfı yoktu ama mektepliler kendilerini böyle bir sınıfın yerine koyarak burjuva toplumunun inşa etmek için devrimi yapmışlardır. Geri kalmış olmanın bir sonucudur bu. Emperyalizm Osmanlıyı yok etme tamtamları çalarken herhalde bilinçli Türkler, "bir burjuva sınıfımız oluşsun da onlar bu işi yapsınlar. Burjuva devrimi modeline tam uygun olsun" diye kollarını kavuşturup bekleyecek değillerdi. Üstelik Abdülhamit, sansür-hafiye-jurnal dizgisinde somutlaşan amansız bir polis devleti sayesinde, var gücüyle böyle bir gelişmeyi önlemeye çalışıyordu.

1. Meşrutiyet ikincisi gibi genişçe bir mektepliler tabanına sahip olmadığı için devrim girişimi olarak kaldı, arkası gelemedi. Dolayısıyla bence 1. Meşrutiyeti yalnızca bir dönüm noktası olarak nitelemek gerekir. Ama kuşkusuz önemli bir dönem noktasıydı. Çünkü Kanun-u Esasi ve onun yürürlüğe girmesi, çağcıl Fransız Devrimi ideolojisini bizde ilk kez dile getiren Namık Kemal düşüncesinin somutlaşması oldu. 1. Meşrutiyet Nisan 18801'de son buldu ama İttihatçılar için hep bir hedef oldu. Artık Abdülhamit Osmanlı mutlakıyetini ancak çok koyu bir polis devleti uygulamasıyla sürdürebilirdi.

Peki, İttihat ve Terakki iktidar olduktan sonra Türk toplumunda feodalizmi tümüyle tasfiye edip burjuva bir düzen getirebildi mi? Hayır, bu olmadı, olamazdı. Kemikleşmiş bir feodal yapıyı, yüzde 95'i okumaz yazmaz bir halkı kısa zamanda dönüştürmek olanaksızdı. Ama İttihat ve Terakki bu yönde önemli adımlar attı: 1. Hareket Ordusu sayesinde Abdülhamit'i tahttan indirip Meşrutiyetçi gidişi engellemeyecek Sultan Reşat'ı padişah yaptı. 2. Çağcıl bir toplumun gereksindiği bir yasa düzeni getirdi. 3. Sansürü kaldırdı, geniş bir düşünce özgürlüğü sağladı. Türkçe bir yayın patlaması yaşandı. 4. İktisadi alanda kapitalist bir düzene gidiş başladı. Şirketlerin, bankaların kurulması özendirildi. 5. eğitimde bir patlama oldu. Daha önce 200 bin lira oları Maarif bütçesi 1941'te 1 milyon 230 bin liraya tırmanmıştı. 6. devlet yönetiminde alaylığın sonu geldi. Devlet memuru ve subay olmak için mekteplik aranır oldu. Ordudaki alaylı subayların tümü kısa zamanda tasfiye edildi. Mektepli sayısı sınırlı olduğu için mülki bürokraside zorunlu olarak bu iş daha yavaş yürüdü. Önceleri İttihat ve Terakki toprak reformunu bile programına almıştı ama acı gerçekler ona bunu "unutturdu".

DEVRİMİN İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARI

Bu bir devrimdi. Ama bu devrim korkunç zorluklarla karşılaştı. Türk toplumu, başta saray, orta çağda yaşıyordu, dolayısıyla devrimi hiç benimsemedi. İttihat ve Terakki bir orta çağ denizi üstündeki bir köprü gibiydi. Avrupa emperyalizmi de İttihat ve Terakki'nin devriminden nefret etti. Çünkü İttihat ve Terakki ile birlikte Osmanlı ülkesini sömürme olanakları kısıtlanıyor, Osmanlıyı parçalama, sömürgeleştirme planları tehlikeye giriyordu. Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı, Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesi başlangıç atılımı oldu. Sonra Arnavutlar, Yemenliler ayaklandılar. Bütün Avrupa'nın İtalya Trablusgarp'a saldırdı. Balkan devletlerini örgütleyip üstümüze saldılar. Türklüğü Rumeli'de büyük ölçüde tasfiye ettikten sonra, oturup kalan Osmanlı ülkesinin birçok yerlerini, henüz kâğıt üstünde de olsa aralarında paylaştılar. Bunu da Osmanlıya kabul ettirdiler. Bu denli sıkboğaz edilen, diz çöktürülmüş olan devrimci iktidar, adeta bir "çılgınlık" yapmak zorundaydı. 1.Dünya Savaşı başlarken Almanya ile gizli ittifak yaptı. Sonra da savaştan yararlanarak uzun süredir boynunda zincir olan kapitülasyonları kaldırdı, böylece tam bağımsızlığını ilan etmiş oldu. Almanya "müteffik" olduğu halde öteki emperyalistlerle boğazlaştığını unutup onlarla ortak olarak bunu protesto etti. Bu arada uygulama aşamasına gelmiş bulunan Karadeniz'den Güneydoğu'ya, Doğu Anadolu'dan emperyalizme teslim etme planları da rafa kaldırılmış oldu. Görülüyor ki 1. Dünya Savaşında Osmanlı devleti-Türkiye bir bağımsızlık savaşını vermekteydi. Böylece Fransız Devrimi gibi, Meşrutiyet Devrimi de dışa karşı savaş yapmak durumunda kalmış oldu.

MEŞRUTİYET DEVRİMİ - ATATÜRK DEVRİMİ: SÜREKLİLİK VE KOPUŞ

1908 bir devrim idiyse, Atatürk Devrimi de devrim midir? Buna kuşku yok. Bence önümüzde iki ayrı devrim var. Aralarında önemli bir benzerlik var, ikisi de burjuva devrimidir. Bunu başka bir biçimde söylemek gerekirse, iki devrim de demokratik-ulusçu hareketlerdir. Amaçları, Türkiye halkını orta çağdan çıkarıp Avrupa tarzında burjuva bir topluma dönüştürmektir. Ayrıca Atatürk devriminin kadrolarında, başta önemli süreklilikler söz konusudur. O zaman akla şu mantık geliyor. Madem bu denli benzerlik var, ikisini aynı devrimin iki aşaması olarak düşünemez miyiz? Ben bundan yana değilim. Çünkü süreklilikten çok, ağır basan bir kökten kopuştur. Her şeyden önce Atatürk devriminin onu başka kılan iki özelliği var. Meşrutiyet devrimi, adı üstünde, saltanatı kabul ederken, Atatürk devrimi cumhuriyetçidir. Yine birincisi Padişahın halifeliği dolayısıyla bir din devleti olmayı benimserken, Atatürk devrimi laikliği seçmiştir.

Ankara'daki demokratik-ulusçu hareket önceleri Meşrutiyet devriminin bir devamı olarak ortaya çıktıysa da, birbiriyle çok ilintili iki nedenle kökten bir ayrılma oldu. Birinci neden saltanatın emperyalizmin saldırısı karşısında emperyalist orduları Kuvayı Milliyeye karşı etkin olarak desteklemiş olmasıdır. Yunanistan Batı Anadolu'yu istila ederken saray Kuvayı Milliyeye karşı önce dolaylı, sonra da resmen iç savaş olarak ilan etmiştir. Böylece Vahdettin vatana ihanetin mükemmel bir örneğini vermiş oldu. Atatürk belki öteden beri cumhuriyetçiydi, ama kuşku yok ki Vahdettin'in hainliği cumhuriyeti kolayca gerçekleştirmek için esaslı bir gerekçe olmuştur.                                      

İkinci neden Sevr travmasıyla ilgilidir. Sevr ile ilk kez Türkler Batı'nın kendilerini Rumeli'den kovmakla yetinmeyip Anadolu'dan da sürmek kararında olduğunu resmen öğrenmiş oldular. Bu bir şok, bir travma yarattı. 1920'deki Türkler bunu yaşadılar. 1920'den önce Türkler belki zaman zaman böyle bir şeyden kuşkulanıyorlardı, fakat esasta bunun pek farkında değillerdi. Sevr travmasını yaşayan ve fakat onu savuşturmasını bilen Atatürk, Türkler bir daha asla yeni bir Sevr ile karşılaşmasınlar diye Atatürk devriminin mimarı oldu. Böylece Meşrutiyet devriminden çok daha kökten başka bir devrim ortaya çıkmış oldu.

TARİHİ DOĞRU OKUMAK

2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet genellikle 2. Abdülhamit'i müstebit diye olumsuz olarak değerlendirdi. Sanırım ciddi bir tarihçinin Abdülhamit'i olumlu olarak ele alması ilk kez İsmail Hami Danişmend'in Osmanlı Tarihi Kronolojisinde oldu. Ondan sonra Bernard Lewis The Emergence of Modern Turkey yapıtında, Abdül-hamit'i yeri geldiğinde eleştirmekle birlikte, Tanzimatı taçlandıran bir hükümdar olarak selamladı. Sonra popüler bir tarih çalışması görüyoruz: Necip Fazıl Kısakürek'in Ulu Hakan II. Abdülhamit'i. Kısakürek hızını alamayıp Vahidüddin: Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu kitabını da yazdı. Stanford J. Shaw ve Ezel K. Shaw, History of the Otoman Empire and Modern Turkey. C. II yapıtlarında Abdülhamit'e olumlu bir yaklaşım sergilemişlerdir. Daha sonra 80'li yıllardan başlayarak İkinci cumhuriyetçiler demokrasi adına "tepeden inmeci" diye damgaladıkları cumhuriyeti ve 2. Meşrutiyeti reddettikleri için, İslamcılıkla birlikte 1908 öncesinin Osmanlıcılığına da yanaşmışlardır. Bu arada imgelemi geniş kimi İslamcılar Vahdettin'in 1922'de İngilizler tarafından zorla kaçınıldığını bile ileri sürdüler. Bülent Ecevit de son günlerinde Vahdettin'in hain olmadığını söylüyordu.

Ünlü sözdür, "renkler ve zevkler tartışılmaz." İnsan Abdülhamit'i, Vahdettin'i sevebilir. Çocuğuna bu adları koyabilir. Ama bence kuşku yok ki İttihat ve Terakki çağcıllığı, Abdülhamit ve Vahdettin, olumlu yönleri ve İttihat ve Terakki'nin yanlışları ne olursa olsun, geçmişi ve köhneliği temsil ediyorlar. Teşbihte hata olmaz, biri otomobil öbürü at gibidir. At arabasını sevebilirsiniz, ama uzakça bir yere gidecekseniz otomobile binmeniz kaçınılmazdır. İttihat ve Terakki'den hoşlanmayabilirsiniz ama feodaliteden kısa yolla çıkmanın, kestirmeden ilerlemenin tek yolu burjuva devrimidir. Abdülhamit'in icraatını övenler, bir an için Abdülhamit 1. Meşrutiyeti ve Mithat Paşa'nın sadrazamlığını kabul etseydi, Osmanlı devletinin nerelere gelebileceğini düşünmelidir.

Bu türden tavır almaların Türkiye'de karşı devrimci sürecin egemen olmasıyla, onun Atatürk devrimi ile olan savaşımıyla ilintili olduğu kuşkusuzdur. Bu kişilerin, bilinçli ya da bilinçsiz, karşı devrime hizmet etmiş oldukları da söylenebilir.      



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_002.jpg

En Son Yorumlar