Meşrutiyetçilik, Ulusçuluk, İlericilik / Gökçe Fırat
Pazartesi, 14 Temmuz 2008 09:55


Atatürkçülüğün, Cumhuriyet’in ve Atatürk devrimciliğinin kaynağına ilişkin görüşler gerçeklikten o kadar saptırılmış durumda ki, bugün Atatürk’ü ve onun devrimciliğini hâlâ Tanzimat’la başlayan sürecin son aşaması olarak görenler hakim durumda. Bu anlayışın temelinde ise Batıcı güçlerin halka sundukları bir şema bulunmakta.

Tanzimatçının Tarih Anlayışı: Batının Aydınlanma Şablonu

Türk halkına sunulan şemaya göre, Türkiye, Tanzimat’la başlayan bir süreç içinde Birinci ve İkinci Meşrutiyetlerden geçerek Cumhuriyet’e ulaştı. Bu sürecin adı ise Batılılaşma ve çağdaşlaşmadır. Ve bu süreç Osmanlı teokrasisine ve şeriata karşı mücadele tarihidir.

Bu şema, aslında başka bir şemanın şabloncu bir tekrarı. O da Ortaçağ Avrupası’nda kilise teokrasisi ve Hırıstiyan şeriatına karşı verilen, rönesans, reform ve burjuva devriminin, yani Aydınlanma devriminin, Türkiye’ye uyarlanmasıdır.

Zaten bu şabloncu görüşe göre Atatürkçülük Türkiye Aydınlanmasından ibarettir. Atatürk de hilafeti kaldıran, Osmanlı şeriatını yıkan adamdır. Yani Türkiye’nin burjuva devrimcisidir.

Dolayısıyla Türkiye’nin kendi tarihini açıklama amacındaki bu görüş, Türkiye’ye ait olmayan bir şablonu Türkiye’ye taşımaktadır. Bu şablonculuk, elbet gerçeklikten kopuşu getirmektedir. Atatürk gerçeğine ulaşmak için öncelikle, önümüze konulan bu şablonla mücadele ederek işe başlamak gerek.

Aydınlanma şabloncularına soracağımız ve tüm süreci ve şabloncuların gerçek niyetlerini açığa çıkaracak çok basit bir soru var aslında. Tanzimat’la başlayan ve Birinci ve İkinci Meşrutiyetlerle devam eden süreçte Cumhuriyet’ten önce gelen bir aşama daha var; Sevr Antlaşması ve Türkiye’nin işgali!

Eğer tarih düz bir çizgide Cumhuriyet’e doğru ilerlediyse bu işgali nereye oturtacaksınız? Hiç olmamış gibi mi davranacaksınız? Türkiye’nin işgali Tanzimat’la başlayan sürecin sonucu mu? Yoksa bu süreç içinde Türk halkının başına kazayla gelmiş bir talihsizlik mi?!

Tarihimize ilişkin gerçekleri ayrıntılarıyla açıklamaya geçmeden önce ilk olarak şunu yerli yerine oturtmamız gerek: Tanzimat’la başlayan sürecin sonucu Sevr’dir, Türkiye’nin işgal edilmesidir; Atatürk ise fiili olarak bu işgale karşı Bağımsızlık Savaşı ile karşı çıkıp yeni bir süreci, Cumhuriyet sürecini başlatan insandır. Bunun düşünsel plandaki anlamı ise, Atatürkçülüğün, işgali getiren Tanzimatçı ve Meşrutiyetçi anlayışa karşı da bir mücadele başlatmış olmasıdır.

Hangi İlericilik Hangi Gericilik?

Bu, başlangıç için son derece önemli bir saptama, çünkü Türkiye’de ilericiliğin köklerini hâlâ Atatürk öncesinde, kimi zaman Meşrutiyetlerde kimi zamansa Tanzimatlarda bulanlar var. Bu ise “Tanzimat ilericiliği” gibi bir mirası sürdürmeyi gerektiriyor ki, bugün Türk ilericilerinin büyük çoğunlukla hâlâ halktan bu kadar kopuk olmalarının temel nedeni budur.

Tabi şablonun zararı sadece yanlış bir ilericilik tarifi değil. Gericiliğin kaynağı ve tarihine ilişkin de çok önemli bir yanlış bilinç yaratıyor. Avrupa’nın teokratik şablonu Türk toplumuna uygulanmaya çalışılınca, tarihinde hiç teokratik olmamış bir topluma Batı tarzı bir laiklik ve Aydınlanma mücadelesi yaptırmaya kalkıyor.

Burada da başlangıç için hemen bir saptama yapmamız gerekiyor. Türkiye’de gericiliğin kaynağı tam da Tanzimat’la başlayan süreçtir. Türk tarihinde gericilik akımı Tanzimat anlayışına tepki olarak çıkmış bir anlayıştır.

Türkiye Batıyla Hiç Mi Karşılaşmadı?

Şimdi şablonun hem sağda hem de solda yarattığı bu yanlış bakış açısının temel nedenini tespit edebiliriz: Şablona göre Türkiye Avrupa ile hiç karşılaşmamıştır. Hatta şablonun aslı Avrupa’dan alındığı için Türkiye zaten Avrupalıdır! Eğer tam olarak öyle değilse bile öyle olmak zorundadır!!

Şablonun orijinalinde Avrupa ile karşılaşma gibi bir problem elbet yok zaten Avrupa’yı açıklıyor. Ancak şablon Türkiye’ye uygulanmaya çalışılınca çok önemli bir olguyu atlamak zorunda kalıyor, o da Batı ile karşılaşma ve Batı’nın bizim üzerimizdeki etkileri. Tabi Batının bizimle tek teması da emperyalist Batı olarak teması.

O halde şablonda olmayanı, yani Batı emperyalizmini tarihin içine yerleştirip gerçeklere ulaşmaya çalışabiliriz.

Burada birkaç noktanın aydınlatılması lazım. Öncelikle Atatürkçülüğün Tanzimatçılığın ve Meşrutiyetçiliğin devamı değil aksine ona karşı bir anlayış olduğunun ortaya çıkarılması gerek. Çünkü Atatürk ilericiliğinin, kendinden önceki bu “Tanzimat ilericiliği” ile hiç bir alâkasının olmadığını saptamak “Tanzimat ilericiliği”nin hortladığı günümüzde çok önemli.

İkinci olarak, bir ilericilik mirasını belirlemek ve ilerici geleneği ortaya koymak açısından büyük önemi var.

Üçüncü olarak, gericiliğin kökenini belirlemek ve ona karşı mücadeleyi doğru zeminde ve doğru ilericilikle vermek için önemi var.

 

Dördüncüsü, doğru bir ilericilik, doğru bir Atatürkçü anlayış için, bunun gerçek niteliğinin tarihsel gelişim süreci içinde devamlılıklar ve karşılıklıklar içinde saptanması için gerekli.

I. VATAN ve MİLLET

Tanzimatçılık Mandacılık, Atatürkçülük Tam Bağımsızlıkçılıktır

Tanzimatçılık ve Meşrutiyetçilikle Atatürkçülüğün birbirine o kadar karşıt iki ideoloji olduğunu çok temel iki meselede görebiliriz.

Bunlardan birincisi Atatürkçülüğün temeli olan tam bağımsızlık anlayışına karşın tüm Tanzimatçı ve Meşrutiyetçi görüşlerin, istisnasız mandacı olmasıdır.

İkincisi ise Atatürkçülüğün bir çağdaşlaşma yolu olmasına rağmen Meşrutiyetçiliğin bir Batılılaşma çabası olmasıdır.

Bu Türkiye’de gerçek ilerici yol ile “Meşrutiyet ilericiliği” arasındaki inceymiş gibi duran ama iki ayrı dünyayı bölen ayrımdır. Tarihsel gelişimi içinde iki akım incelendiğinde bu karşıtlık çok daha net ortaya çıkacaktır.

Ancak çağdaşlık ölçütü olarak, tam da Atatürk’ün aksine, Batılı olmayı görenler, Meşrutiyet Batıcılığı ile Atatürk çağdaşlığını aynı çizgide iki akım olarak görmektedir. Bu anlayışı bugün savunanların sınıfsal kökenine baktığımızda, ayrıcalıklı, imtiyazlı, halktan kopuk, burjuva, çoğunlukla işbirlikçi burjuva bir tabaka ile karşılaşırız. Bu tam da Tanzimat Türkü’dür. Yani tatlı su Türkü. Ya da Frenkleşmiş Türk.

Gerçekten bir Fransız kadar hatta çoğu zaman ondan da radikal bir laiklik yanlısıdır. Laiklik savunması o kadar yaşamdan kopuktur ki, bu 150 yıllık Tanzimatçı ve Meşrutiyetçi gelenek içinde, bir imparatorluk yıkıldığı, Anadolu dahi işgal edildiği halde tüm Meşrutiyetçiler bir kez olsun bağımsızlık dememiştir.

Onlara göre Türk’ün esir olması onun esareti kabul etmesinin sonucudur. O nedenle Türk’ün aydınlatılması, Batılılaştırılması hatta mümkünse Frenkleştirilmesi gerekir. En vatansever gözüken Meşrutiyetçiyi alın, ki bunların kimi Bağımsızlık Savaşı’nın önder kadrosundandır, görürsünüz ki o Bağımsızlık Savaşı sırasında bile mandayı savunmuşlardır.

Bu elbet bir tesadüf değildir. Tanzimatçılık ve Meşrutiyetçilik, bir Batılılaşma ideolojisidir ama bunun için mandacılık ideolojisidir. Nitekim Türkiye işgal edildiğinde tüm Meşrutiyetçiler, açıktan mandacı olmuştur, kimisi ise doğrudan işgal destekçisi!

“Tanzimat İlericileri” İle “Tanzimat Gericileri” Vatan Hainliğinde Buluştu

Türkiye’nin tarihsel gelişiminde şu tarihler önemli dönüm noktalarıdır. 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci Meşrutiyet. 1918 Mondros ve Türkiye’nin işgali.

1839 ile 1918 arasındaki 80 yıl, Türkiye’nin sömürgeleştirildiği dönemdir. Bu hem ekonomik açıdan böyledir, hem mali açıdan, hem siyasi açıdan, hem de askeri açıdan. Bu 80 yıl içinde Türkiye gittikçe Batılılaşmıştır hem de o kadar ki 80 yılın sonunda İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar Anadolu’ya kadar girmişlerdir.

Bu 80 yıl, aynı zamanda Türkiye’de Batı ajanı bir siyasal Batıcılığın gittikçe güç kazandığı, tersi yönde ise şeriatçı gerici bir akımın serpilip geliştiği dönemdir. 80 yılın sonunda Batıcı ideoloji doğrudan işgal savunucusu bir İngiliz muhipliğiyle sonuçlanmıştır. Şeriatçı gericilik ise bizzat Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’na karşı savaşan bir güce dönüşmüştür. Yani 80 yılın sonunda “Meşrutiyet ilericiliği” ile “Meşrutiyet gericiliği” aynı noktada buluşuvermiştir: Emperyalizmin ajanlığı, Kuvayı Milliye düşmanlığı.

O zaman şu tespiti net olarak yapmak gerekir. Tanzimat-Meşrutiyet süreci Türkiye’yi sömürgeleştirmiştir ve sömürgeleşme sürecinin yaratıcıları olan Tanzimatçı Meşrutiyetçi akımlar, en sonunda vatan hainliğinde buluşmuştur. Bu buluşma hiç de tesadüf eseri olarak ya da bir talihsizlik olarak değerlendirilmemelidir, çünkü bu akım yola çıkarken vatan diye çıkmış bir akım değildir.

Mustafa Kemal İttihatçı Değil, Vatanseverdi

Oysa Atatürkçülük vatan diyerek doğmuş bir anlayıştır ve bu nedenle hep Meşrutiyetçilikten ayrılmıştır. Ama Atatürk nedense hep Meşrutiyetçiymiş gibi gösterilir. Hatta İkinci Meşrutiyet’in öncülerinden olarak görülür.

Mustafa Kemal, 1905 yılında Suriye sürgününde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurar, sonra bu cemiyetin Selanik şubesini açar. Cemiyetin kuruluş amacını “Kahredici bir istibdada karşı ihtilalle cevap vermek, köhnemiş idareyi yıkmak, vatanı kurtarmak” olarak belirler. Cemiyet daha sonra İttihat Terakki Cemiyeti ile birleşir.

Bilindiği gibi İkinci Meşrutiyet’i İttihat ve Terakki getirmiştir. Hedef ise Abdülhamit istibdadını yıkmak yerine meşruti bir idare kurmaktır.

Ancak Mustafa Kemal daha 1908’in 10 Temmuz günü, yani Meşrutiyet ilan edildiği gün, yanında bulunanlara döner ve bunun hiç de hürriyet olmadığını söyler. Daha o gün, bir hürriyet gelmeyeceğini sezmiştir; sadece istibdad el değiştirecektir. Nitekim bir süre sonra Abdülhamit istibdadının yerini Enver’in diktatörlüğü alacaktır.

 

Ancak bu uzak görüş, sadece bir sezgi sonucu değildir. Ona göre, ihtilal sonrası kaygı vericidir çünkü ortada ne bir teşkilat, ne bir program ne de lider yoktur. Bu yoklukların hepsini daha sonra Enver dolduracaktır ama bu da aslında Almanya’nın doldurması demek olacaktır.

Gerek Meşrutiyet öncesi gerek sonrası Mustafa Kemal, hep İttihat Terakki’ye muhalefet etmiştir, o derece ki İttihatçı fedailere onu öldürme emri bile verilmiştir. Yani hiç de bir İttihatçı değildir. İttihat Terakki içinde bulunmasını ise şöyle açıklar: “Ömer Naci ile eski dostluğum var. Konuşmaktan hoşlanırım. Ama hiçbiri ile fikir birliğim yok.”

Meşrutiyetçiler Mecliste “Hürriyet” Ararken Mustafa Kemal Cephede Vatanı Kurtarmaya Çalışıyordu

Yani Mustafa Kemal İttihatçı olmadığı gibi Meşrutiyetçi de değildir. Zaten bu “hürriyet” günlerinde hiç de “hürriyet” coşkusuna kapılmamıştır. O günler, çözülmenin başlangıcıdır. İstanbul’da Meşrutiyet Meclisi’nin açıldığı zaman onun değerlendirmesi şu olur: “Memleket meçhul bir akıbete doğru sürüklenmektedir”

Bu akıbet elbet meçhul değildir onun için. Artık dağılma başlamıştır. İmparatorluğun dörtbir yanında savaşlar ve ayaklanmaların ardı arkası kesilmeyecektir. Bu 10 yıllık Meşrutiyet döneminde Mustafa Kemal’i “hürriyet” mücadelesinin içinde görmeyiz.

İttihatçılar “hürriyet” için hükümet kavgaları verirken Mustafa Kemal cephelerde vatanı kurtarmak için savaşmaktadır. Bingazi, Trablusgarp, Bitlis, Suriye, Filistin... Ve tüm bu savaşlar içinde bir şeyi çok iyi anlamıştır, Türkiye bir yıkıma doğru gitmektedir ve ne yapıp edip vatanı kurtaracak bir tedbir alınmalıdır.

Ancak bu 10 yıllık savaş döneminde “hürriyetçilerin” hiç birinin böyle bir vatan kaygısı olmamıştır. Onlar 1918’de İstanbul işgal edildiğinde dahi, vatanı savunmak yerine, yurttan kaçmayı yeğlemişlerdir.

İşte Meşrutiyetçilerle Atatürk’ün yolu bu nedenle bambaşka iki yoldur. Vatansever olan Mustafa Kemal ile mandacı Meşrutiyetçiler...

Hürriyet ve İstiklal

Tanzimat’la başlayan süreç, hep “hürriyet” mücadelesi ile geçmiştir. Türkiye’nin sorunu, baştaki padişahın istibdadıdır. Bu istibdad kalkarsa, millet hür olacaktır.

Bu elbet bir kısmıyla doğru bir görüştür. Padişahlık idaresi, millet iradesine dayanmadığı için, millet hür değildir. Ancak bu “hürriyetçilerin” unuttukları bir şey vardır ki aslında padişah da hür değildir! Çünkü Türkiye Tanzimat’la birlikte doğrudan Batılı devletlerin koruması altına girmiştir. Bu, elbet bir koruma değil esarettir.

Türkiye, bölünmemek ayakta kalabilmek için Batılı devletlerin korumasını istemiştir. Bu koruma iki kesim tarafından talep edilmiştir, biri padişah, diğeri Tanzimatçılar. Yani istibdadçı padişah da “hürriyetçi” Tanzimatçı da milleti esir eden Batı korumasını getiren güçlerdir ve birbirlerine karşı sahte bir mücadele vermektedirler.

Dolayısıyla Osmanlı’da hürriyet olmamasının esas nedeni, Osmanlı’nın üzerindeki Batı hakimiyetidir. Ancak Tanzimatçılara göre bu esaret, hürriyetin teminatıdır. Çünkü onlara göre hürriyet o kadar değerli bir şeydir ki (ne menem bir şeyse) o esir milletin eline terk edilemez. O nedenle tüm Tanzimatçılar, ömürleri boyunca Türkten çok Batılıyla birlikte olmuşlardır.

İşte tam da bu noktada, Mustafa Kemal hürriyetçiliğinin farklılığı ortaya çıkar. Mustafa Kemal, örgütünün adını bile Vatan ve Hürriyet koymuştur. Zaten “hürriyet ve istiklal benim karakterimdir” der. Yani vatan ve bağımsızlıkla hürriyet arasında birbirinden kopmaz bir bağ vardır onun anlayışında.

Çünkü emperyalizme esir olan bir milletin hür olamayacağını, 1908-18 arası yaşayarak görmüştür. Milletin hürriyetini yabancı müdahalesi ve en sonunda işgali engellemektedir. O nedenle Milli Mücadele’yi başlatırken Ankara’da bir nutkunda amacını şöyle açıklar: “Bugün yapacağımız vatanı parçalanmaktan ve milleti esir olmaktan kurtarmaktır” Görüldüğü gibi Mustafa Kemal’de hürriyet bir serap değil, bir gerçekliktir ve özgür vatan topraklarında yeşerecektir.

Meşrutiyetçiler Dayanacak Emperyalist Arar

Mustafa Kemal’in bu vatanseverliğinin ve bağımsızlığının da elbette çok önemli bir kaynağı vardır. Çünkü o bu vatanı kurtaracak tek güç olarak Türk milletinin kendisini görmektedir. Meşrutiyetçiler içinse millet çoktan bitmiştir, onun yerini yabancı yardımı alacak ve vatan kurtarılacaktır.

Tam da bu noktada Meşrutiyetçilerle Atatürkçülerin büyük ayrışma noktasına geliriz. Tam bağımsızlıkçı Mustafa Kemal, tek irade olarak milleti bilir ve aynı zamanda tek kurtarıcıdır millet. Meşrutiyetçiler içinse millet iradesi yoktur, irade dünyada borusu öten emperyalisttedir ve eğer güçlü, kazanacak emperyalisti doğru tespit edip yanaşırsak, yıkılmaktan kurtuluruz.

Düyun-u Umumiye İngiliz Vekili Sir Adam Block, 1914’te Türkiye’nin durumunu şöyle açıklar: “Eğer Almanya kazanırsa, siz de Alman kolonisi olursunuz. Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!” İşte tam o 1914’te İttihatçılar mahvolmamak için Alman kolonisi olmayı seçmişlerdir.

 

Ancak bu İttihatçıların diğer Tanzimatçılar’dan aldıkları bir gelenektir: Reşit Paşa, Rusya’nın esiri olmaktansa İngiltere’nin himayesini kabul etmişti, Ali ve Fuat Paşalar Türkiye’yi Avrupa içinde görmek için bir kaç vilayeti vermenin öneminin olmayacağını düşündüler ve ne İngilizlerin ne de Fransızların işgallerine ses çıkarmadılar, Nedim Paşa, İngilizlere karşı Rusya’yı yardıma çağırdı, Rusları kovan Mithat Paşa ise İngiliz darbesi ile Anayasayı ilan etti.

Dolayısıyla İngilizlerden korunmak için Almanlara sığınmak yeni bir davranış değildi, bu sadece Tanzimatçılığın ve Meşrutiyetçiliğin en hakiki karakteriydi. Çünkü Tanzimatçılık, dağılan bir imparatorluğu kurtarmak için, ancak ve ancak bir yabancı güce ihtiyaç olduğu anlayışıydı.

Mustafa Kemal Millete Dayanır

Mustafa Kemal’se bu tür yabancı destekler bulma yanlışlığına hayatının hiçbir döneminde düşmedi. Ama çok daha önemli olarak, her türlü güç koşul altında tek dayanağın milletin kendisi olduğu gerçeğinden bir an bile şaşmadı.

Amasya Tamimi olarak belirlenen ilkeleri bir gece önce yaverine not aldırmıştır: “1 Vatan bütünlüğü, millet bağımsızlığı korunacaktır. 2- Millet kendi bağımsızlığını kendi kendine kurtaracaktır.”

Bu Türk Bağımsızlık Savaşı’nın yolgösterici parolası haline de gelecektir: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” Bu bir slogan değildir, bir ideolojidir; bir milletin istiklali ancak onun kararı ve azmiyle kurtarılabilir. Yani yabancıların yardımıyla değil.

Zaten yabancı yardımı umanlara da çok açık seslenmemiş midir, “Hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatlarıyla yükselsin?” diye.

Atatürk için söylenecek en doğru söz şudur ki; 80 yılık Tanzimat devrinde tüm Meşrutiyetçiler ve hürriyetçiler Batı’ya, yabancı sefaretlere koşup yardım dilenirken, bir tek o, Anadolu’ya geçmeyi ve millete başvurmayı düşünmüştür. İşte Meşrutiyetçilikle Atatürkçülüğün karşıtlığı böyle bir karşıtlıktır.

Anadolu’da Türk Milleti Olduğunu Gören İlk Kişi Mustafa Kemal Oldu

Atatürk’e gelene kadar milletin varlığı kimsenin aklına gelmemiştir. Ve bu elbette ufak bir ayrıntı değildir.

Bu, Tanzimatçının Batı karşısındaki ezik, aşağılanmış ruh halinin doğal bir sonucuydu. “İleri” Batı karşısında komplekse kapılan Tanzimatçı, bir Türk milleti olduğunu da, kendisinin o millete mensup olduğunu da unutmuştu.

Tam Mondros döneminde, Mustafa Kemal bu tür millete güvenmeyen insanların acizliğini görüp şöyle diyordu: “Kendini zayıf ve aciz gören insanlar nispeten kavi ve azimkar insanlardan merhamet diledikleri mutlaka kendilerine acındıracaklarına kani olmak için bilmem ne his ve haslette olmalıdır?”

Bu aciz ve zayıf insanları Mustafa Kemal bir türlü anlayamıyordu. Ama aslında onlar da Mustafa Kemal’i hiç anlayamıyorlardı. Bu kadar olumsuz koşullar altında bu vatan kurtulacak hem de sadece bu milletin kendi çabasıyla diyen bu adam deli olmalıydı. Onlarsa akıllı adamlardı, makul adamlardı. Fakat kendilerini acındıra acındıra, merhamet dilene dilene, yardım isteye isteye Avrupa’nın Anadolu’ya kadar tüm topraklarımızı işgal etmiş olduklarını bir türlü akıllarına getirmiyorlardı.

Gerçekçi olan Mustafa Kemal’di. Emperyalistler kimseye acımazdı ve Türkiye’yi paylaşmaya karar vermişlerdi. Buna karşı durmanın tek yolu, silah elde savaşmaktı. Bunu ise yapacak tek güç milletin kendisiydi.

Miletin mutlaka başaracağına inanıyor ve şöyle diyordu: “Bir millet varlığını ve bağımsızlığını temin etmek için gereken fedakârlığı ve girişimleri yaptıktan sonra muvaffak olur. Ya muvaffak olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hüküm etmek demektir.”

İşte Tanzimatçılar tam da bu milletin öldüğüne inanıyorlardı. Millet denilen şey ortalıkta yoktu. Ya da onlar göremiyordu. Anadolu’da vatanına sahip çıkacak bir Türk milleti olduğunu gören ilk insan Mustafa Kemal olmuştu: “Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu inhilalden bir teşekkül yaratmak lazımdır. Boş görünen saha doludur, çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, milettir. Eksik olan şey teşkilatır, işte şimdi onun üzerindeyiz.”

Vatan ve Millet Geleneği Mustafa Kemal’le Başlar

Görüldüğü gibi Meşrutiyetçilikle Atatürkçülük tüm temel noktalarda birbirinden ayrılmakta, karşı karşıya gelmektedir.

Meşrutiyetçilerin temel sloganları, hürriyet, meşrutiyet, Batıdan yardım almak, manda istemek, Atatürk’ün temel sloganları ise, vatanı kurtarmak, millet iradesine dayanmaktır. Vatan ve millet geleneği, sanıldığının tersine Mustafa Kemal’in kendinden önceki Meşrutiyetçilerden alıp işlediği bir kavram değil, bizzat o çölün ortasında tek başına yarattığı kavramlardır.

Tanzimat ve Meşrutiyet geleneği, sefaret yardımları ile oluşan bir gelenekti ve bunun doğal sonucu Mütareke İstanbul’u, İstanbul Hükümeti’dir. Reşit Paşa’nın açtığı geleneğin son temsilcileri de İstanbul Hükümeti’dir, Damat Feritlerdir.

Tanzimat’ın doğal sonucu Sevr, Reşit Paşa’nın doğal takipçisi de Damat Ferit’tir. Mustafa Kemal, bu geleneği yıkan insandır. Onu Reşit Paşa’nın takipçisi gibi göstermek, onu Damat Ferit’le bir tutmak olur. Anadolu’nun işgalini görmeyen Meşrutiyet kafaları ise İşgal İstanbulu’ndaki Hükümeti de görmezler.

Ama Mustafa Kemal bunu görmüş ve İstanbul’un padişahıyla da, Meclisi’yle de, siyasetiyle de tüm bağlarını kopartmıştır. Anadolu’ya çıkış, Meşrutiyetçilikle hiçbir şeyin hallolmayacağının tespiti ve Meşrutiyet’e karşı bir çıkıştır aynı zamanda.

II. “MEŞRUTİYET İLERİCİLİĞİ”

“Meşrutiyet İlericiliği”nin Temeli Tanzimattır

Tanzimatçılığı ve Meşrutiyetçiliği ilericiliğin kaynağı olarak gösterenler, bu ilericiliğe ilişkin bir temel sunamazlar. Bu “ilericilik” gericilerin tepkisini almış olması nedeniyle ona yüklenmiş bir payedir sadece.

Bizim bu “Meşrutiyet ilericilerimiz”in kim oldukları ve ne yaptıkları nedense pek bilinmez, bilenlerse onu gizlemeye çalışırlar. Jön Türk geleneği olarak anlatılan gelenek, Abdülhamid istibdadı, hürriyet mücadelesi, sürgünler, zindanlar, vatan aşkı gibi sloganlarla benimsetilmiştir. Fakat ne bu dönem, ne de bu dönemin aydınları gerçek yaşamları ve faaliyetleri ile anlatılmaz.

Dahası, Tanzimat’la başlayan gelenek, Abdülhamid istibdadına karşı mücadele dönemi ile sınırlı tutularak, aradaki dönem atlanılır. O dönemse Tanzimat dönemidir ve bizim “Tanzimat ilericiliği” dediğimiz geleneğin temelleri bu dönemde atılmıştır. Sonraki Meşrutiyet ve “hürriyet” mücadelesi bu temelden kopuş değildir, tüm karakteriyle bu temel üzerine inşa edilmiştir.

Bugün bu tür bir “ilericiliğin” yutturulmasında sembol haline gelmiş bir isim var; Namık Kemal. Tarihimize “vatan şairi” olarak geçen Namık Kemal, bu dönemin ve mücadelenin en önde olan isimlerinden biri. Aslında bugün bir efsane haline de gelmiş durumda.

Namık Kemal ve arkadaşları, yani Yeni Osmanlılar, daha sonra ise Jön Türkler tüm fikir, eylem ve konumları ile bu “Meşrutiyet ilericiliği” geleneğini yansıtırlar. Ancak Namık Kemal’in ya da Jön Türkler’in kökeni nerede diye soracak olursanız, onu şüphesiz Tanzimat’ı ilan eden Koca Reşit Paşa’da buluruz.

Reşit Paşa İlericiliği

Koca Reşit Paşa, 1839’da Tanzimat Fermanı’nı ilan ederken ona Ferman’ı tavsiye eden İngiliz elçisi Lord Canning’e, Ferman’a, şeref ve can güvenliğinin de eklenmesi gerektiğini söyler. Elçi önce anlamaz Sadrazam’ın bu isteğini ancak biraz düşününce çözer olayı; Osmanlı Sadrazamı Koca Reşit Paşa, kendi başına gelebilecek bir olaya karşı güvence istemektedir. Çünkü Osmanlı’da Sadrazamlık can güvenliği olan bir meslek değildir. Padişah tarafından falakaya yatırılabilir ya da halk tarafından linç edilebilirsiniz.

Nitekim Reşit Paşa, hem Padişah’tan hem de halktan korkmaktadır. O nedenle Tanzimat Fermanı’nı Gülhane’de yabancı elçiliklerin önünde okur. Birer nüshasını yabancı elçilere verir. Böylece, elçiliklerin güvencesinde Türkiye’nin “ilerici” geleneğini başlatır.

Bu Osmanlı paşasının yabancıların elinden özgürlük bekleyen davranışını daha sonra yine bu Koca Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olan bir diğer Osmanlı Sadrazamı Fuat Paşa çok özlü bir şekilde anlatır: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (padişah) cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise (halk) bir kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir”

Reşit Paşa, Ali Paşa ve Fuat Paşa, Yeni Osmanlılar’ın fikirlerinin, örgütlenmelerinin oluştuğu dönemde Osmanlı’yı yöneten üç sadrazamdır. Bu üç sadrazam’ın başlattığı “ilerici” gelenek mirası ise şudur: Yabancı yardımına muhtacız!

İşte kendini yabancıların yardımına, korumasına muhtaç hisseden bu hareket, çok kolay bir şekilde yabancı yönlendirmesine girmiştir. Bu geleneğin her hareketinde, her mücadelesinde yalnızca yabancı koruması değil öncelikle bir yabancı yönlendirmesi vardır. Bunun adını koymaktan da çekinmememiz gerekir: Yapılan, “ilericilik” için Batı ajanlığıdır!

Namık Kemal Reşit Paşa’nın İzinde

Fuat Paşa’nın sözlerinin bir tekrarını Namık Kemal’den duymak kimilerini şaşırtır mı acaba: “Tanzimatı halk himayesine vermek, cellat eline teslim etmek kabilinden olmaz mıydı?”

Namık Kemal, dediğinde haklıdır bir bakıma, çünkü halk Tanzimat’a karşıdır. Halk Tanzimat’a karşıysa ve siz de Tanzimat’ın gerekli bir “ilerleme” olduğunu düşünüyorsanız, o zaman Tanzimat’ı halkın değil yabancı sefaretlerin eline teslim edersiniz. Nitekim öyle de olmuştur.

Bugün Türkiye’yi Sevr’e getiren yolu açan Tanzimat, o zamanın “ilericilerinin” manifestosu idi. Hiçbiri Tanzimat’a karşı çıkmazdı. Aralarındaki tek münakaşa, Tanzimat’ı iyi uygulayıp uygulayamadıkları üzerine idi.

Tanzimat’ı ilan eden Reşit Paşa bugün büyük çoğunluk tarafından bir İngiliz ajanı olarak görülmektedir ancak devrinde Yeni Osmanlılar tarafından bir “Medeniyet resulü” olarak değerlendiriliyordu.

Namık Kemal’se Reşit Paşa’nın savunmasını bizzat kendi üzerine görev gibi algılıyordu. Ona göre Osmanlı’nın kötüye gidişi Tanzimat’ın değil, Reşit Paşa’nın yolundan ayrılınmasının sonucuydu. Bu nedenle en çok Reşit Paşa’dan sonra gelen Ali ve Fuad Paşaları eleştirmekteydi. Eleştirirken de bu paşaların Reşit Paşa tarafından yetiştirilmiş olmalarına rağmen, Reşit Paşa’ya benzememelerinden yola çıkıyordu.

Bugün pekçoğumuz Tanzimat’ı hayırlı bir olay olarak görmeyiz ama Namık Kemal’e göre Tanzimat, hayırlı bir başlangıç olmakla da kalmaz, saadetin başlangıcıdır. Ve Namık Kemal kendisinin Tanzimat’la başlayan “devr-i inkılaba” dahil olduğunu da belirtmektedir.

Tercüme Odasında Yetişen Bir Aydın Kuşak

“Tanzimat ilericiliğinin” kaynağı üzerinde biraz daha durmalıyız. Bu akım, Osmanlı’nın geri kalmasını Batınınsa ilerlemesini, ilericiliğin ölçütü olarak değerlendiren bir anlayıştan yola çıkıyordu. Medeniyet Avrupadaydı. İlericilik ise medenileşmekti. O halde gerekirse Avrupa’nın himayesinde medenileşmek “ilericilik” oluyordu. Bu nedenle Avrupa korumasına girmekte hiç bir sakınca görmediler.

Burada, bu geleneğin bu medeniyet kavramına nerede ve nasıl ulaştığına da dikkat çekmemiz gerek. Namık Kemal dahil bu gelenek, Osmanlı Tercüme Odası’ndan yetişmiştir. Daha sonra ülkede ne kadar gazeteci, yazar, aydın yetişecekse bu Oda’da görev yapacaktır.

Bu büro, sadece yabancı edebiyat eserlerinin tercüme edildiği bir yer görevi görmez. Bu Oda vasıtasıyla Osmanlı aydınları Batı medeniyetini öğrenmeye ve giderek onu tercüme etmeye başlarlar. “İlericiliğe” ait temel görüşleri de burada edinirler.

Osmanlı fikir adamlarının görüşlerini incelediğimizde, bunların da birer tercüme olduğunu hemen görürüz. Türk toplumuna ait görüşler yoktur ortada. Nitekim Türk aydınının kendi toplumunun gerçeklerini yabancı tercümeler yoluyla açıklama geleneği o zaman başlar, hâlâ da devam etmektedir. Bu durum aydınımızın Türk toplumundan kopukluğunu da açıklamaktadır.

İlericilik açısındansa, kendi toplumsal gerçekliğinden çıkan ve kendi toplumsal gelişimini çağdaşlaştıran bir fikir geleneği yaratma yerine, tercüme fikirleri topluma “giydirme” yolunun açılışıdır. Ancak bu tercüme fikirler topluma bir türlü de giydirilememiştir. Sonuç, Türk fikir gelişimi ile halkın fikir gelişiminin bambaşka yönlerde gelişmesi başlamıştır.

Bunu çok iyi bilen Namık Kemal’in halkı bir cellat olarak görmesi hiç de nedensiz değildir yani!

Tercüme İlericilik, Besleme Devrimcilik

Herşeyiyle tercüme olan bu “ilericilik” halka tutunmayınca tutunacak bir yer aramıştır. Namık Kemaller ve Yeni Osmanlılar, Osmanlı’da sadrazamlık kavgası veren Mustafa Fazıl Paşa’nın korumasına girerler.

Fazıl Paşa onlara Paris’e gelmeyi, orada Meşrutiyet mücadelesine katılmayı teklif eder. Hepsi de kabul ederler. Fazıl Paşa, para sorunu çekmeyeceklerini de belirtmiştir teklifinde. İşte bu teklif üzerine yurtdışına geçen aydınlar, Meşrutiyet mücadelesini başlatırlar!

Yurtdışına geçişi ise Fransız gazeteci Jean Pietri vasıtasıyla Fransız elçiliği organize eder. Fransız elbiseleri giyen Namık Kemal ve arkadaşları bir Fransız gemisine binerek “hürriyet” mücadelesi verecekleri Avrupa’ya giderler.

Görüldüğü gibi bu Meşrutiyet mücadelesi bir yönlendirme ile ve koruma altında verilmektedir. Arkada ise Fazıl Paşa değil, Avrupa vardır. Avrupa yılları boyunca bu Yeni Osmanlı hareketi Batılılar tarafından desteklenecektir.

Fransız Dışişleri Bakanı, Ziya Paşa’nın arkadaşıdır ve Yeni Osmanlılar’ın Fransız elçiliği tarafından yurtdışına kaçırılmasını sağlamıştır ve bu kaçırma “Napolyon hükümeti tarafından gerçekleştirilmiştir.”

Yeni Osmanlılar Londra’da British Museum’da teorik çalışma yapmaktadır. Yaptıkları bölüm ise Şarkiyat Enstitüsü’dür. Böylece Batılının Doğuya bakış açısını bir Batılı kadar özümserler.

Gazeteyi çıkartacak matbaacılık bilgisinden de yoksundurlar. Bu iş için Anesti adında Nevşehirli bir Rum mürettip Londra’ya getirilir.

Yurtdışında “Hürriyet” adlı bir gazete çıkartacak ve Osmanlı padişahına karşı mücadele edeceklerdir. Gazete Türkiye’de satılamamaktadır yasaktır. Ancak gazeteyi yabancılar Türkiye’ye sokar ve dağıtırlar. Hatta Beyoğlu’ndaki kitapçı Cook’a “Hürriyet’i” satmaması için baskı yapan Osmanlı devleti, elçiliğin devreye girmesi ile kitapçıdan bin özür dileyecektir.

Görüldüğü gibi hareketin her evresi azınlıklar ve yabancılar tarafından kontrol edilmektedir. Ancak bu durum Yeni Osmanlılar için rahatsızlık verici bir durum değildir. Çünkü onlar, etrafları istemeden yabancılar tarafından sarılmış bir grup değil, yabancı müdahalelerinden faydalanarak ilerlemek isteyen bir gruptur.

Her Aşaması Yabancıların Denetiminde İki Meşrutiyet Devrimi

Gerek Yeni Osmanlılar gerekse Genç Türkler’in yabancı bağlantıları hiç de üzerinden atlanacak, önemsenmeyecek tür bağlılıklar değildir. Ve gelenek boyunca, yabancılarla ilişkili olmak da bir gelenek halini almıştır.

 

Genç Osmanlılar, İtalyan Mason Cemiyeti Carbonari’nin bildirgesi okunarak kurulmuştur. Cemiyet yurtdışında örgütlenmiş ve yayınlarını yabancılar aracılığıyla Türkiye’ye yollamıştır. Yayınları yabancı kitapçılarda, elçilikler güvencesi altında satılmıştır.

Genç Türkler de Abdülhamid istibdadına karşı yurtdışında faaliyet gösteren bir örgüttür. Daha Birinci Jön Türk Kongresi’ne Ermeni ayrılıkçı örgütleri de katılmıştır. Örgütün bir kanadı İngilizci Ademi Merkeziyet Cemiyeti diğer kanadı Almancı İttihad ve Terakki’dir.

İttihad ve Terakki’nin adı Fransız “Odre et Progress” derneğinin tercümesidir. İttihat ve Terakki’nin Türkiye ile haberleşmesi Galatasaray Fransız Postanesi kanalı ile Toustin Paşa aracılığıyla yapılmıştır.

Birinci Meşrutiyetçi Genç Osmanlılar İngiliz elçiliği denetiminde bir darbe ile Padişah Sultan Abdülaziz’i devirmiş ve yerine Namık Kemal’in öğrencisi olan şehzade Murat’ı geçirmiştir.

Meşrutiyetçilerin hamisi Mithat Paşa Kanun-i Esasi’yi ilan etmiştir. Mithat Paşa tam bir İngilizcidir. Abdülhamitle anlaşıp onu İngiliz elçisi Eliot’ın da onayıyla padişah yapmış, bu arada Sultan Abdülaziz’i de öldürtmüştür. Fakat sadrazamlıktan düşünce ve Osmanlı’da Rus etkisi güçlenince de İngilizlere hizmet etmeyi sürdürmüştür. Bildiği Rus yanlılarını İngiltere elçisine yazdığı düzenli mektuplarla jurnallemiştir.

Adem-i Merkeziyet Cemiyeti Prens Sabahattin öncülüğünde kurulmuştur ve partinin tüm programı çeviridir. Sonuna kadar da İngilizlere bağlı kalmıştır.

İttihat ve Terakki ise Alman Kayzer’ini arkaya almakla birlikte İtalya ve Avusturya ile de ilişki kurmuştur. Jön Türkler İkinci Meşrutiyet’i ilan edince bir ara tüm Avrupa devletleri, kendi adamlarının bu “ihtilali” yaptığını sanmıştır. Ancak Alman Kayzeri Wilhem İttihatçılardan emindir ve şöyle der: “İhtilal Paris ya da Londralı Jön Türkler tarafından değil, ordu tarafından ve de ‘Alman subayları’ olarak bilinen, Almanya’da eğitim görmüş Türk askerleri tarafından yapılmıştır.”

Yeni Osmanlılar Serbest Ticareti ve Liberalizmi Savunuyor

Gelelim bu “ilericilerimizin” “ileri” fikirlerine.

Görüldüğü gibi Namık Kemaller koyu bir Reşit Paşa hayranıdır. Peki Reşit Paşa kimdir? Reşit Paşa Osmanlı’ya yabancı müdahalesini ve yabancı sermaye girişini kanunlaştıran kişidir. Bunu iki tarihi antlaşma ile yapmıştır. Birincisi 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile İngilizlere Türklerin sahip olmadığı ticari hak ve ayrıcalıklar tanınmıştır. İkincisi Tanzimat Fermanı ile, azınlıklara Türklerin sahip olmadığı siyasi hak ve ayrıcalıklar tanınmış ve bunun denetimi yabancı ülkelere bırakılmıştır.

Bu iki anlaşma da Yeni Osmanlılar tarafından savunulmaktadır. Yeni Osmanlılar iktisat fikirlerini Sakızlı Ohannes Paşa ile Portakal Mikail Efendi’den almışlardır. Bu iki iktisatçı ise Osmanlı’nın bir dönemine damgasını vurmuştur. İktisadi liberalizm ve serbest ticaretin Osmanlı’nın yararına olduğunu söyleyip bunu devlet politikası haline getirtmişlerdir. Sonucun Osmanlı ekonomisinin yıkımı olduğunu bugün biliyoruz.

İşte Yeni Osmanlılar bu iki azınlık iktisatçısının fikirlerini savunup durmuşlardır. Sonuçta “müslüman fabrikası” diyen Namık Kemal, iktisadi liberalizmi savunarak, azınlıkların Avrupalı sermaye ile daha fazla bağ kurmasına ve komprador sınıf olarak güç kazanmasına hizmet etmiştir.

Sakızlı Ohannes Paşa’nın bir azınlık olarak bu politikayı savunması Rum azınlık için belki iyi olmuştur ama Türk Namık Kemal’in bu politikayı desteklemesi Türkler için hiç de iyi olmamıştır.

Sömürgeci Avrupa Medeni Avrupa Oluyor

Fakat çok daha önemli bir yanlışın temelini yine Yeni Osmanlılar atmıştır. Onlara göre Avrupa’nın zenginliğinin sebebi, Avrupa hukukunda, haklarda, kültürde, medeniyette aranmalıdır. Osmanlının fakirliği ise bunların yokluğunda. Bu durumu “İbret” adlı yazısında açıklayan Namık Kemal “Batı medeniyetinden ibret alalım” önerisini yaparak bu ekonomik sorunu çözüverir.

Ancak kimileri gibi bu öneriyi Namık Kemaller kuşağının iktisattan anlamaması ile açıklamak çok kolaycılık olacaktır. Onların iktisattan hiç anlamadıkları elbet ortadadır. Ama önerileri dikkatle incelenirse, başka bir neden olduğu daha görülür.

Onlar klasik birer Aydınlanma müridi olarak, Avrupa’nın gelişmesinin fikirle, fenle, ilimle, sanatla, eğitimle olduğunu düşünmektedir. Yani ortada ne sömürü, ne de emperyalizm vardır. Avrupa’nın zenginliğinin kaynağı da diğer ulusların yağmalanmasından ve sömürülmesinden elde edilen karlar değil, fennin ve kültürün doğal sonuçlarıdır.

Bu Aydınlanma geleneği, “Meşrutiyet ilericiliği”nin en önemli ayırdedici noktasıdır. Böylece hiçbir ekonomik temeli olmayan, dahası sömürüyü, sömürgeciliği meşrulaştıran bir “medeniyet” anlayışı yerleştirilmiştir.

Gerçi bu tam da Aydınlanma felsefesidir ve bizim “Meşrutiyet ilericilerimiz” de bu yolun tutarlı takipçileridir. Ancak Avrupalı Aydınlanmacıların bu fikirleri kendi uluslarına zenginlik getirirken, bizimkilerin bu tercümesi bize sadece yoksulluk getirmiştir.

 

Üstelik bir çıkmaz sokağa sokarak, ilericilerin sömürüye ve sömürgeciliğe karşı mücadele etme yoluna girmesine engel olmuşlardır. O gün bugün “ilericilerimiz” okuma yazmayla, kültürle, uygarlıkla uğraşmaktan bir türlü sömürüye ve emperyalizme karşı mücadeleye gelememiştir.

 “Milliyetçi” Namık Kemal Batının Azınlık Yaratma Politikasını Destekledi

Reşit Paşa’nın Tanzimat’ı, azınlıkları korumaya almıştı. Ancak Osmanlı’da azınlıklar korunmaya muhtaç değildi, müslüman halktan bile ayrıcalıklıydı. Dolayısıyla Tanzimat’la azınlıklara tanınan ayrıcalıklar, Osmanlı’dan kopartılacak toprakların milletlerini oluşturma politikasıydı. Nitekim bu azınlıkları daha sonra Sevr’de hak değil devlet talep eden milletler olarak karşımızda bulduk.

Ancak Yeni Osmanlılar bu azınlık politikasını sonuna kadar desteklediler. Üstelik kendilerini hem şeriatçı hem de milliyetçi olarak tanımlamalarına rağmen.

Namık Kemal azınlıklara verilen ayrıcalıkları coşkuyla desteklemiştir. İtirazlara ise, azınlıkları Osmanlı’ya bağlamanın tek yolu onlara daha çok hak vermektir diye cevap vermekteydi. İşi o kadar aşırıya vardırmıştı ki, Osmanlının güvenlik gerekçesiyle orduya alınmalarına izin vermediği azınlıkların Orduya alınırsa daha kalabalık ve güçlü bir ordu olacağını dahi savunmuştur.

Onun milliyetçiliği bir “kavimler anlaşması”dır. “Osmanlı cemiyeti hukukta birbirine eşit, menfaatte ortak fakat dilde, cinsiyette, fikirlerde birbirine aykırı parçaların birleşmesinden meydana gelmiş bir heyettir” der.

Bu çok değişik bir sosyolojidir! Birbirine aykırı fikir, dil ve cinsiyetin ortak bir menfaati olamayacağı ortadadır ama Osmanlı Meşrutiyetçileri Namık Kemal’in önerisi doğrultusunda geliştirdikleri “milliyetçilikle” Osmanlı’yı paramparça ederler. Mustafa Kemal yetişmese Namık Kemal milliyetçiliği Anadolu’yu bile paramparça etmişti.

Namık Kemal’ın Meclisi: Memleket Savunması Son Madde

Fakat bunu da Namık Kemal’in sosyoloji bilmemesiyle açıklamak kolaycılık olur. Onlara göre, vatanı da milleti de yaratacak olan haktır, hukuktur, özgürlüktür. Onun için de sürekli Meşrutiyet peşinde, anayasa peşinde koşmuşlardır.

Dönemin “vatan şairi” Namık Kemal için bile önce vatan gelmemektedir. Meşrutiyet’e ikna etmek için Hürriyet’te yayınladığı bir makale dizisinin dokuzuncusunda Meclis’in ne işe yarayacağını açıklar.

 “Meclis getirilen kanunun şu kaidelere uygun olup olmadığına bakar

1- Eski nizamlar

2- Mezhep usulü

3- Ahlak

4- Mezhep hürriyeti

5- Şahsi hürriyet

6- Mahkemelerde eşitlik

7- Mülkün taarruzdan masun olması

8- Hakimlerin azledilemezliği

9- Memleket savunması”

İşte bu sayılanlar “Meşrutiyet ilericiliği”nin programıdır. Ve memleket savunması son sıradadır. Ama bu “ilericilik” bize bugün vatanseverlik diye yutturulmaya çalışılmaktadır.

Tüm “Meşrutiyet ilericiliği”nin vatanseverliğinin ölçütünü göstermek açısından yine Namık Kemal’in bir yazısına bakabiliriz. Meşrutiyet’e itirazları değerlendirir ve şunları yazar: “İtiraz eden, Şark meselesine ait düşünceleri tasdik etmez ve der ki: ‘Avrupa’nın bizimle münasebeti iki noktada toplanır. Biri din meselesidir. Hırıstiyan devletlerin hepsi Osmanlı devletinin yıkılmasına çalışır. İkincisi siyasi ve ticari meseledir. Osmanlı İmparatorluğu’nu ticari nüfuzları altında bulundurmak ve paylaşmak isterler’ Fakat bu iddia yerinde değildir.”

Vatan savunmasını son sıraya atmanın nedenini böylelikle öğrenmiş oluruz, çünkü vatanımızı parçalamak isteyenler yokmuş! Yani bizim Sevr’de gördüklerimiz “yerinde değil”miş!

Damat Ferit, Ali Kemal Hainse Meşrutiyetçiler Ne?

Vatanın içinde bulunduğu parçalanma tehlikesine karşı bu kayıtsızlık ama buna rağmen “vatansever” ve “milliyetçi” olma, “Meşrutiyet ilericiliğinin” genel karakteridir.

Yeni Osmanlılar’ın ardılı olan Jön Türkler’de de aynı kafa yapısıyla karşı karşıya geliriz. 1876 Birinci Meşrutiyet’inde de 1908 İkinci Meşrutiyeti’nde de, azınlıklara ayrıcalık tanıma politikası değişmez. Batılıların Osmanlı’yı yutmak istediği kabul edilmez.

Son Meşrutiyetçiler olan İşgal İstanbul’undaki Meclis-i Mebusan, işgal altında bile bunu kabul etmek istemez. Bu milletin başına ne geliyorsa, Kuvayı Milliyeciler yüzünden gelmektedir. Kuvayı Milliyeciler eşkıyalık yapmasa medeni Avrupalılar elbet çekip gidecektir!

Şimdi Damat Ferit’ler, Vahdetin’ler birer hain olarak damgalanıyor. Bu elbet doğru. Ancak bu hainlerin kökü nerede? Ve bunu açıklamaktan niye çekiniyoruz?

 

Damat Ferit “Meşrutiyet ilericiliğinin” en doğal sonucudur. Onların işi hainlik boyutuna vardırmalarının nedeni ise işgali bizzat yaşamalarıdır.

Şimdi dönüp Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki işgalleri ve toprak kayıplarını inceleyelim. Onlara hangi “Tanzimat ilericisi” itiraz etti ki?

Belki tek itiraz olarak Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sini verebiliriz ancak o da Kırım elden çıktıktan 40 yıl sonra akla gelmiş ve yazılmıştır! Nedeni ise basittir. İngiliz dış politikasında Rus düşmanlığı ve Osmanlı’yı Rus etkisinden İngiliz etkisine yeniden sokma ihtilacı vardı. Yazık ki İngilizci Reşit’in, Londra’da “Hürriyet” mücadelesi veren hayranı Namık Kemal’e düşmüştü görev!

Meşrutiyetçilerin Sonu

Falih Rıfkı, Ali Kemal’i şöyle anlatır: “Ali Kemal, bir Tanzimatçıdır. Ne istiklalci, ne de milliyetçidir. Fakat huyu suyu, ahlakı, üslubu ile zamanının tam ‘milli’si, o günkü toplumun yetiştirdiği normal bir insan tipi idi. Ona göre Osmanlı devleti ancak Düvel-i muazzamanın himayesi altında yaşıyabilir. Hatta, aynı devletlerin teminatı ile Meşruti bir hayat evrimi geçirmelidir. Satılmış bir adam değilse de kaybolmuş bir adamdı”

Bilindiği gibi Ali Kemal, Milli Mücadele’nin amansız düşmanıydı ve halk tarafından linç edilerek cezalandırıldı. Fakat Ali Kemaller bir sürecin doğal sonuçlarıydı. Bu onların hainliğini elbet ortadan kaldırmaz ama neye karşı mücadele ettiğimizi bilmemiz için süreci ve doğallığını iyi kavramalıyız.

Dönemin “Meşrutiyet ilericileri”nden ve Milli Mücadele’nin de önemli öncülerinden Halide Edip’in “En az 15 en çok 25 yıl sürecek bir Amerikan mandası” için ABD Başkanı Wilson’a mektup yazdığı bir dönemdi.

Yine Milli Mücadelecilerden Yahya Kemal’se “Ah parçalamasalar... Bari İngilizler vatanımızı toptan alsalar... Mısır gibi olsak” der.

Yani yıkım ve işgal tüm “Meşrutiyet ilericileri”ni fiilen de mandacı yapmıştır. Bu ortamda kimisi kaybolur, kimisi satılır, kimisi ise Milli Mücadele’ye katılır.

Satılanlardan İstanbul Hükümeti temsilcisi Rıza Tevfik Paris’te işgalcilerle anlaşmak için masaya oturur ve şöyle der: “İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine tutkunum. Bende his ve fikir itibarıyle beğenilecek ne varsa sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim”

Rıza Tevfik kendi fikrini söylememektedir aslında, 80 yıldır kafalara yerleştirilen Tanzimatçı, Meşrutiyetçi anlayışı ortaya koymaktadır. Bugün Rıza Tevfik’in bu sözlerini kızarak okuyanlar, bir de “Meşrutiyet ilericilerimiz”in gazetelerinde yazdıklarını okusalar, aynı sözleri oralarda da görünce ne derler acaba?

III. ATATÜRK İLERİCİLİĞİ

Meşrutiyet’in Sonucu: Mütareke İstanbul’u

Mütareke döneminde İstanbul’a gelen İngiliz subay Armstrong gördüklerini şöyle anlatır:

“İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargahı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri.

“Üsküdar’a giderken akıntı bizi Yunan zırhlısı Averof ile hemşiresi Kılkış’ın yanından geçirdi. Bir nöbetçi baktı. Ben bu gemilerin burada emniyetle durabilmelerine şaşıyordum. Yunanlılar Osmanlı başkentini üs diye kullanmakta, buradan Karadeniz ve Marmara kıyılarına akın ederek Türk köylerini ateşe tutmakta idiler. Türklerin de bu gemileri batırmaya girişmediklerine şaşıyordum. Küçük bir çabayla batırılmaları mümkündü.”

Tarif edilen Mütareke Türkiyesi diye geçer ama ülkeyi bu hale 80 yıllık Tanzimat Meşrutiyet çizgisi getirmiştir. Bir İngiliz subayı bile kimsenin çıkıp da Yunan gemilerini batırmamasına hayretle bakmaktadır.

Ama Tanzimat Meşrutiyet sürecinin yarattığı insan tipi, tam da bahsettiği türde korkak, entrikacı, hain tiplerdir.

Mustafa Kemal’in “İçlerinden biri de çıkıp ya istiklal ya ölüm diyemiyor” dediği dönemdir.

Bu, tarihin yeniden yazılmaya başlandığı dönemdir.

Mustafa Kemal tüm hainlikleri, korkaklıkları, entrikaları, namussuzlukları bırakarak Anadolu’da ilerici Türk hareketini başlatmak üzere İstanbul’dan ayrılır.

Atatürk İlericiliği:Tanzimatçılığın Eleştirisi

Türkiye’de ilericiliğin tarihi Atatürkle başlar. Atatürk ilericiliği “Meşrutiyet ilericiliği”ne bir tepki ve ona karşı bir harekettir. Tüm önemli ayrım noktalarında “Atatürk ilericiliği” ile “Meşrutiyet ilericiliği” birbirine karşıdır.

Meselenin düğüm noktası elbet tam bağımsızlıkla mandacılık arasındaki karşıtlıktır. Atatürk ilericiliği tam bağımsızlık temeline dayanan bir ilericilikken, “Meşrutiyet ilericiliği” mandacılığa dayanan bir “ilericiliktir.”

Ancak, Atatürk ilericiliği, “Tanzimat ve Meşrutiyet ilericiliği”nin ülkeyi getirdiği durumu görmüş ve tüm o süreçten dersler çıkartmış bir ilericiliktir. Nitekim Atatürkçülük, sanki Tanzimatçılığın eleştirisinden çıkarılmış bir ideolojidir.

 

Tanzimat ilericiliği Osmanlıcı, Atatürk ilericiliği Milliyetçidir.

Tanzimat ilericiliği azınlıkçı, Atatürk ilericiliği Misak-ı Millicidir.

Tanzimat ilericiliği şeriatçı, Atatürk ilericiliği çağdaş ve laiktir.

Tanzimat ilericiliği meşrutiyetçi Atatürk ilericiliği devrimcidir.

Tanzimat ilericiliği serbest piyasacı, Atatürk ilericiliği devletçidir.

Ve başından sonuna kadar Tanzimat ilericiliği yabancı bir akım, Atatürk ilericiliği sonuna kadar Türktür.

Mustafa Kemal Yabancı Yardımını Kabul Etmez

Meşrutiyetçi geleneğin yabancı ülkelerden yardım alma çizgisi Atatürkçülükle birlikte zıddına dönmüş ve yabancı ülkelerle savaşma çizgisine dönüşmüştür.

“Tanzimat ilericiliği”nin bir emperyalist güce karşı diğerine dayanma politikası da tüm emperyalistlere karşı sadece millete dayanma politikasına yerini bırakmıştır.

Emperyalistler, daha önce Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler’e teklif ettiklerini Mustafa Kemal’e de teklif etmişlerdir. Ege Bölgesinin Yunanlara verilmesi üzerine harekete geçen İtalyanlar, Mustafa Kemal’e yardım teklif etmişlerdir. Bu işi ayarlayanlar Mustafa Kemal’i İtalyan Yüksek Komiseri Comte Sforça’nın evine götürürler.

Aralarında geçen diyaloğu Mustafa Kemal şöyle anlatır:

- Ekselans, dedi, herhangi bir tehlike karşısında elçiliğin emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim, dedi.

Yıldırımdan vurulmuşa döndüm. Üzüntümü saklamak için kendimi güç tuttum. İtalyan tebaası mı olmuştum? dedim ki

- Beni buraya önemli bir meseleden bahsetmek için siz davet etmişsiniz. Bu önemli şeyi dinlemek istiyorum.

- Bir an durdu: “Ha dedi buluşmamızı sizin de tanıdığınız arkadaşlarınız istediler. Öyle pek önemli bir mesele bahis mevzuu değildi.

- Öyle ise fazla rahatsız etmeyeyim dedim ve kalktım.

İşte bir yanda Meşrutiyet’in yabancı sefaretlerce yurtdışına kaçırılan “ilericiliği” diğer yanda savaş halinde bile yabancı yardımını reddeden Atatürk ilericiliği.

Mustafa Kemal Bağımsızlık Savaşı’nı verdiği emperyalistlerden herhangi birine yaslanmayı hiç bir zaman kabul etmez. Bağımsızlık Savaşı sırasında sadece ezilen ülkelerden gelen yardımı kabul eder.

Onun yabancı etkisinden uzak olma tavrı o kadar kesindir ki, Bağımsızlık Savaşı boyunca her türlü desteği olan Sovyetler Birliği ile bile bu tür bir ilişki geliştirmez, kendi politikalarından taviz vermez ya da Sovyet etkisine girmez.

Atatürk ve Milliyetçiliğin Doğuşu

“Meşrutiyet ilericileri”nin en önemli fikri eksikliği ve yanlışlığı çoğu zaman yanlış ve dayanaksız bir Osmanlı “milliyetçiliği” yapmaları, kimi zamansa toptan milliyetçiliği reddetmeleri olmuştur.

Bir millet duygusundan ve fikrinden uzakta geliştirdikleri vatan anlayışı da son derece cılız kalmış ve uğrunda savaşılacak bir kutsallığa erişememiştir.

Vatan kavramının ve millet bilincinin ve milliyetçilik ideolojisinin çıkışı ise Mustafa Kemal ile birlikte olur.

Tüm Meşrutiyet dönemi, Türk’ün aşağılandığı ve yok sayıldığı bir dönemdir. Batılılaşma devrinin “ilerici”leri de Frenkleşmiştir.

Meşrutiyet dönemi azınlıkların palazlandığı, ülkeyi ayakta tutmak isteyenlerinse bir azınlıklar federasyonu düşlediği bir Osmanlıcılık akımının etkisinde geçmiştir.

Diğer yandan ortaya çıkan Şeriatçı hareket, din kardeşliğini ön plana çıkararak Osmanlı’yı ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Tüm bu fikri bulanıklığın içinde doğru formülü bulan Mustafa Kemal olmuştur. Frenkleşmiş Türklere karşı milli hisleri canlandırmıştır. O Anadolu Türküne hep güvenmiş, ondaki cevheri görmüştür. O nedenle Tanzimatçının kendi milletini aşağılayan ruh hali ona hiç bulaşamamıştır. Bağımsızlık Savaşı boyunca “Türkün maneviyatını yükseltme” programı izlemiştir.

Yıllar sonra Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde Gençliğe Hitabesini “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diye bitirecektir. Burada Atatürk milliyetçiliğinin kendi gücüne dayanma çizgisi ortaya çıkar. En zor koşullarda kalırsan bile başka bir güce muhtaç hissetme kendini! Tek başına bu söz bile “Meşrutiyet ilericileri”nin yabancı yardımına muhtacız anlayışına yanıttır.

Yine Mustafa Kemal Tanzimat’ın utanılacak bir durum olarak gördüğü Türklüğü bir mutluluk ve övünç kaynağı haline getirmiştir. “Ne Mutlu Türküm diyene!” vecizesi de bunun kanıtıdır.

Atatürk Milliyetçiliğinin Temelleri: Misak-ı Milli ve Türk Milleti

Atatürk milliyetçiliği, vatan ve milleti birleştirmeyi başaran ilk ideoloji olmuştur. Bunun bir ayağı Mustafa Kemal’in çizdiği vatan sınırlarıdır. Misak-ı Milli, Türklerin vatanıdır.

 

Mustafa Kemal bu sınırları bizzat yaşayarak ve savaşarak tespit etmiştir. 1908-18 arası dönemde tüm Osmanlı cephelerinde bizzat savaşmış ve Türk yurdu olarak kalan yerleri görmüştür.

O, ne tüm Anadolu’yu verelim diyen mandacılara ne de hiç toprak vermeyelim diyen Turancılara benzemez, çünkü bu öneriyi yapanlar bu önerilerini İstanbul’dan yapmaktadır. Mustafa Kemalse kimin Türklüğe ve vatana bağlı olduğunu ve elde edilebileceklerin sınırını bilmektedir. O ne bir teslimiyetçi ne de fetihçidir, sadece Türk milliyetçisidir. İşte Misak-ı Milli böyle bir milliyetçi bakışla tespit edilmiştir.

Atatürk milliyetçiliğinin bu yurt tespitiyle birlikte ulus tespiti de son derece gerçekçidir. Atatürk millet duygusunun temelinin ortak bir geçmiş ve ortak bir gelecek özlemi olduğunu ve bununla birlikte ortak bir tarihsel birliktelik olduğunu gören bilimsel düşünen nadir insanlardandır.

O nedenle Meşrutiyetçiliğin azınlıklar federasyonuna değil Türk ulusuna dayanan bir milliyetçilik tespit etmiştir. Azınlıklara bakışı da onları Türk milletinin sınırlarının dışında bırakan bir milliyetçiliktir.

Türk’ün Düşmanı: Emperyalizm ve Onun Maşalığını Yapan Azınlıklar

Tam da bu noktada Türk’ün karşı karşıya kaldığı tehlikeyi ve Türk milletinin gerçek düşmanlarını tespit etmiştir. Türk milletinin düşmanı Türk ulusunu Anadolu’dan atmak isteyen emperyalist Batılı devletler ve o devletlerin maşalığını yaparak Türk vatanını parçalamayı düşünen azınlıklardır.

Bağımsızlık Savaşı, Türk’ü yoketmek ve Türk vatanını parçalamak isteyen bu iki düşmana karşı verilmiştir.

Batının emperyalist karakterini tespit eden Mustafa Kemal bir şeyi daha çok iyi anlamıştır: Emperyalistlerin Türklerle savaşı sadece iktisadi ve siyasi çıkarlar için değildir, tarihsel bir hesaplaşma da vardır; Avrupalılar Türkleri Anadolu’dan atmak istemektedir. Yani Türkiye’nin işgali aynı zamanda bir haçlı savaşıdır.

Oysa Meşrutiyetçilerin tüm davası Türkiye’yi Avrupa’ya sokmaktı. Nitekim Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye de alınmıştı. Ancak Avrupalılar bırakalım Türkleri Avrupa’ya almayı, Türkler’i Anadolu’dan bile atmayı tasarlıyordu.

İstanbul’u işgal etmeden önce İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon hükümetine şöyle bir rapor yolluyordu: “Beşyüz yıldan beri süren bu meseleyi kökünden çözmek için elimizdeki fırsatı kaçırmamalıyız.”

Mustafa Kemal ise Avrupalıyı dost değil düşman olarak görür. Ve milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmamayı öğütler: “Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairin dediği gibi, ‘Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi’ diyelim. Düşmanlarımıza bu gerçeği ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkuremize, istikbalimize yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün, milli benliğe uzanacak her eli şidetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haili devirdiğimiz gün, halâsı hakikiye vasıl olacağız.”

Mustafa Kemal Taklitçi Tanzimat Aydınını Eleştirir

“Meşrutiyet ilericileri”nin Avrupalılar bizi yoketmek istemiyor anlayışı Atatürkçülükte asla yoktur. Bunun nedeni de basittir: “Meşrutiyet ilericileri” kendilerini Avrupalılar karşısında ezik ve onların korumasına muhtaç hisseden zavallı tiplerken, Mustafa Kemal “Emperyalizme karşı tek başıma kalsam dahi vurşa vuruşa ölmeyi tercih ederim” diyen bir vatanseverdir.

Tanzimat aydınını kendi milletini unutup diğer milletlere benzemeye çalışmasından dolayı eleştirecektir: “... Münevverlerimiz belki bütün cihanı, bütün diğer miletleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz. Münevverlerimiz milletimi en mesut milet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa biz de aynen öyle yapalım der, lakin düşünmeliyiz ki böyle bir nazariye hiç bir devirde mufaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felaket olur. Aynı sebep ve şerait birini mesut ettiği halde diğerini bedbaht eder. Asıl temeli kendi içimizden çıkartmak mecburiyetindeyiz.”

Atatürk Türk milletinin başına gelen felaketi ve kurtuluşu da şöyle açıklar: “Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvamı muhtelife hep milli akidelere sarılarak, milliyet mefkuresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir milet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezil ettiler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün ef’al ve harekatımızla gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikarıdır.”

Milliyetçilik Mustafa Kemal’le Başlar

Bu basit bir aydın eleştirisi değildir. Osmanlı’nın yıkılmasının sebebi milli bir devlet olamamasıdır. Osmanlı’yı kurtarma çabalarından Osmanlıcı, Şeriatçı ve Turancı fikirler de bir milli devlet esasına dayanmadıkları için çözüm olamazlar. Tek çözüm milli bir devlet kurmak, milliyetçi olmaktır.

 

Bu sadece Mustafa Kemal’in fikridir. Mustafa Kemal’den önce “ilerici” hareket çoğunlukla Osmanlıcıdır. Şeriatçılık ise “Meşrutiyet gericilerinin” fikri olmuştur. Osmanlıcılığın yıktığı ülkede artık Anadolu da elden çıkmaya başlayınca, “Meşrutiyet ilericileri” Turancı olmuşlardır.

Elbet Mustafa Kemal’den önce “milliyetçi” örgütlenme ve hareketler vardır. Özellikle Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisi etrafında toplanan bir edebiyat ve fikir akımı gelişmiştir. Ancak bu hareket de Turancılığa yakındır ve pek çoğu da mandacıdır. Bu çevrenin milliyetçi olmasını sağlayacak olan Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’yi başlatması olacaktır. Böylece mandacı ve Turancı eğilimler taşıyan kimi vatanseverler Türk milliyetçisi olacaktır.

Milli Mücadele yıllarında milliyetçi kurtuluş programını şöyle özetler: “Biz Türküz; tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Asya için ve Avrupa için kanunlarımız aynıdır. Dostlara sahip bulunmak; tam bağımsızlığımızı korumak, her şeyi Türk cephesinden değerlendirmek. Bu realist görüştür; Osmanlı İmparatorluğu’nu mahveden ideolojiye tepkidir.”

Osmanlı Teokratik Bir Devlet Değildi

Diğer yandan Atatürkçülük “Meşrutiyet ilericiliği”nin azınlıklara ve mezheplere özgürlük anlayışına da tepkidir. Tanzimat Fermanı ile başlayan süreç, Avrupalıların korumasındaki Osmanlı azınlıklarına ayrıcalık tanındığı bir süreçtir.

Bu süreç ülkemizde hâlâ yanlış anlaşılmaktadır. Birincisi Tanzimat’la azınlıklara hak değil ayrıcalık tanınmıştır. İkincisi Tanzimat’la laiklik süreci değil hristiyan şeriatına özgürlük süreci başlamıştır.

Aydınlanma ve laiklik adına Tanzimat’ı olumlayan anlayış, Osmanlı İmparatorluğu’nun teokratik bir devlet olduğu fikrine dayanır. Ancak bu büyük bir yanlıştır. Çünkü teokrasi Avrupalı hırıstiyan devletlerin yönetim şeklidir.

Kilise egemenliği altında örgütlenen Avrupa devletlerinde bir yanda dünyevi irade olarak kral diğer yanda ruhani irade olarak kilise yer almaktadır. Dünyevi irade de ruhani iradenin egemenliği altındadır. Gerek devletin gerekse halkın tüm yaşayışı kilise teokrasisi tarafından belirlenir. Avrupa’nın laiklik ve aydınlanma mücadelesi bu teokratik düzene karşı mücadele şeklinde gelişmiştir.

Osmanlı’da ise dünyevi irade ile ruhani irade ayrılığı yoktur. İslam kilise tarzı örgütlenmez ve toplumdan ayrı bir kast oluşturmaz. Devlet ruhani ve dünyevi iradeyi kendisinde toplayan padişah tarafından yönetilir. Bu yönetim islam şeriatına uygun olmalıdır ancak padişahın bu uygulamasını denetleyecek bir ruhani otorite yoktur. Ulema padişah için bir danışma merciidir.

Elbet Osmanlı da saltanatçı ve despotik bir yapı taşır. Halk egemenliği yoktur. Ancak bu tür bir devletin laiklik mücadelesi teokrasiye karşı değil saltanata ve hilafete karşı bir mücadeledir.

Her toplumun laikleşme ve çağdaşlaşma mücadelesi o toplumda varolan ve halk egemenliğini kısıtlayan dünyevi ve ruhani tahakkümün şekline göre biçimlenir.

“Meşrutiyet İlericileri” Laik Değil Hıristiyan Misyoneriydi

“Meşrutiyet ilericiliği” ise Osmanlı’da şeriatın müslüman halk üzerinde bir egemenlik kısıtlaması yarattığını görmemiştir. O nedenle “Meşrutiyet ilericileri” şeriatı savunmuş, “dinimize sahip çıkalım” sözleriyle müslüman halkın şeriatın denetiminde kalmasını istemişlerdir. Bu anlamıyla müslüman halk için bir laiklik mücadelesi verdikleri söylenemez.

Şimdi bize laiklik mücadelesi gibi gösterilen ise, “Meşrutiyet ilericileri”nin hırıstiyan azınlıkların, Osmanlı devletinin denetiminden çıkmaları için verdikleri mücadeledir. Osmanlı’da Rum, Ortodoks ve Katolik hırıstiyanlar ile yahudi azınlık yaşamaktaydı. Meşrutiyet, her bir mezhebe kendi kilisesine tabi olma hakkı tanıyarak bir yandan onları Osmanlı devletinin otoritesinden çıkarmış diğer yandan hırıstiyan teokrasisini güçlendirmiştir. Bu ise laiklik değil olsa olsa hırıstiyan misyonerliğidir.

Zaten “Meşrutiyet ilericiliği”nin 1918’de bıraktığı Türkiye, halifeye ve şeriata bağlı bir müslüman halk ile, Avrupa kilisesi ve devletlerine bağlı bir hırıstiyan halk yaratmak olmuştur. 1918 işgal yılı bu azınlıklar arasında çatışmanın da başladığı yıldır. Her türlü ayrıcalığı eline geçirmiş şeriatçı hırıstiyan azınlıklar müslüman halka yönelik saldırılara başlamıştır.

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkarkenki görevi de budur. Hırıstiyanlar Türk köylerine saldırmaktadır, Türklerse ulusal bir direnişe geçmiştir. Mustafa Kemal’in Samsun’daki görevini bitirecek olan da buradan yolladığı rapordur: “Hırıstiyan azınlık Türklere saldırısına devam ettiği sürece cevabını alacaktır.”

Tanzimat’tan Önce Gerici Hareket Yoktu

“Meşrutiyet ilericileri”nin ülkeye bir diğer hediyesi de şeriatçı gerici hareket oluştur. Osmanlı’da bir gerici harekete Tanzimat fikri uyanana kadar rastlanmaz. Tanzimat fikrinin uyanması ise daha 3. Selim ve 2. Mahmut dönemine dayanır. Bu dönemden başlayarak, devlet Batı etkisine girdikçe ve hırıstiyan azınlığa ayrıcalıklar tanınmaya başlandıkça, buna tepki hareketi olarak şeriatçı bir akım doğmuştur.

Bu, daha çok medreselerde ve Yeniçeri Ordusunda gelişen bir harekettir. Kimi zaman padişahları bile öldürecek güce erişmişlerdir. Bu hareketin gerici olduğu muhakkaktır. Bunlara karşı mücadele edilmesi gereği de ortadadır. Ancak Türkiye Tanzimat sürecine girene kadar olmayan bu gerici akımın çıkış sebebi ortaya konulmadan bu hareketin önlenebilme ihtimali de yoktur.

Bugün kendini laik olarak tanımlayanlar sanıyorlar ki bu gerici hareket Osmanlı’nın başından sonuna kadar vardı. Oysa böyle bir durum yok.

Gerici harekete karşı mücadele ise tek bir mücadelenin bir parçasıdır. “Meşrutiyet ilericiliği”ni de “Meşrutiyet gericiliği”ni de yaratan ve besleyen aynı Meşrutiyet sürecidir, bu ise Batılı devletlerin Osmanlı’yı ele geçirmesidir.

Meşrutiyetin sağı solunu, solu sağını güçlendirmiştir. Çoğu zaman “Meşrutiyet ilericiliği”ni bir emperyalist, “Meşrutiyet gericiliği”ni başka bir emperyalist desteklemiştir.

Laiklik mücadelesinin başlaması ise bu sürecin her iki yanına birden savaş açan Mustafa Kemal’le birlikte olmuştur.

Meşrutiyet İlericisi ve Gericisi: İşbirlikçiliğin İki Kolu

Burada önemli bir gerçeği de tespit etmemiz gerekir, Mütareke döneminde azınlıkları koruyan ve kollayan, Osmanlı Meclisi ve padişah olmuştur.

Anadolu’da Bağımsızlık Savaşı’na karşı şeriatçı gerici ayaklanmalar örgütleyen Padişah Vahdettin’in Damat Ferit’i sadrazam yapmasına itiraz edenlere şöyle cevap verdiği bilinir: “Ben istersem Rum patriğini de, ermeni patriğini de getiririm, Haham başını da getiririm!”

Padişah bir gerçeği tespit etmektedir. Damat Ferit hükümetinin İçişleri Bakanı ise politikalarını şöyle açıklar: “Patrikhaneyi memnun etmek için elimizden geleni yapıyoruz.”

Buradan önemli bir sonuca varmamız gerekir: Meşrutiyet’in “ilericisi” de “gericisi” de hırıstiyanları memnun etmektedir. Bunun böyle olması da çok normal karşılanmalıdır, çünkü iki akım da vatansızdır, kendi milletine bağlı değildir. Dolayısıyla Türkiye işgal edilirken iki akımı da emperyalistler kullanacaktır.

“Meşrutiyet gericiliği”ne karşı “Meşrutiyet ilericiliği”nin laiklik mücadelesi verdiğini savunanlar bu çelişkili durumu açıklamak durumundadır. İşbirlikçiliğin sağının solunun olmayacağını öncelikle ilericiler kabul etmelidir. İşbirlikçi bir “ilericiliğe” karşı çıkmadan gericilikle mücadele edilemeyeceğinin artık kabul edilmesi gerekmektedir.

Bugün Atatürk’ü bu mücadelenin bir tarafı gibi göstermeye çalışanlar büyük bir saptırma içindedir. Atatürk bu tür gericilikle de “ilericilik”le de birlikte, aynı anda mücadele ettiği için laikliği ve çağdaşlığı savunan ilk insan olmuştur.

Atatürk’ün bu yanını Falih Rıfkı şöyle açıklar: “Doğrusu Atatürk de, Kemalizm de ne alaturka, ne alafranga, doğrudan doğruya Türktü.”

Azınlıklar Devletin Çökmesi İçin Çalışıyor

Mustafa Kemal, öncelikle Tanzimat’la birlikte azınlıklara tanınan ayrıcalıkların onların Osmanlı’dan kopuşunu getirdiğini çok iyi tespit etmişti. Ancak aynı zamanda bu azınlıkların artık Türk yurdu Anadolu’yu ele geçirmenin bir aracı haline geldiklerini de görmüştü.

O nedenle gerek ayrılıkçı Ermeni hareketine, gerek ayrılıkçı Rum hareketine karşı gelişen ulusal direnişi savunmuştur.

Nutkunda 1919’da genel durumu şöyle anlatır:

“... Yurdun dört bir bucağında Hırıstiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar.

“... İstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu’nun illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraştığı doğrulandı.

“ Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği içinde çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

“Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.”

Bu azınlık faaliyetlerine karşı tüm yurt çapında yerel direnişler başlamıştır, Milli Mücadele bu direniş hareketlerine karşı kesinlikle göç edilmemesi kararını iletir. Kurtuluş yolu olaraksa şu karar alınır: “Türk ata yurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak”

Mustafa Kemal: Türkiye Türklerindir

Gerek Rumların gerek Ermenilerin, Türklerden ayrılmak yönündeki çabaları ortadadır. Ve bu azınlıklar 500 senedir Türk milleti ile kaynaşmamıştır. Azınlıkların bu bölücü, yıkıcı rolünü bilen Mustafa Kemal, Türk ulusunun içine bu unsurları dahil etmemiştir.

Milli Mücadele sırasında yabancı basına bu durumu şöyle açıklar: “Senelerce mücadeleye mecbur olsak bile Yunanlıları Anadolu’dan atmaya kesinlikle azmettik. Türkiye Türklerindir, işte milliyetperverlerin umdesi budur.”

Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda Yunanlılar İzmir’de denize dökülür. Ancak Rum azınlık ülkeden gitmek istememektedir. Bu azınlığın her zaman için Yunanistan’a ve emperyalizme bağlı olacağını ve hep bir parçalanma tehdidi oluşturacağını Mustafa Kemal çok iyi bilmektedir. O nedenle Rum azınlığın Yunanistan’a göç ettirilmesini ister.

Lozan’daki nüfus mübadelesi görüşmelerinde emperyalist devletler bunu kabul etmediği zaman da ünlü tehdidini savurur: “Tabi isterlerse Türkiye’de kalabilirler, ama can güvenliklerini sağlayamayız. Ben muzaffer ordularımı durduramam!”

Bunun üzerine tüm bölücü azınlıklar ülkeden göç ettirilir. Azınlıklara tanınan tüm laiklik karşıtı teokratik haklar ellerinden alınır, laik Türkiye’de müslümanlar gibi hırıstiyanlar da aynı devletin laik kurallarına uyarak yaşamak zorundadır bundan sonra.

Meşrutiyetle Atatürk Devrimi Arasındaki Fark Tarif Olunamayacak Derecede Büyüktür

Atatürk ilericiliği üllkenin içinde bulunduğu emperyalist işgal ve azınlıklar yoluyla parçalanma tehlikesine karşı antiemperyalist bir miliyetçilikle karşı çıkarken, tüm Meşrutiyet geleneğini terketmiş oluyordu. Ancak Atatürk ilericiliği diğer açılardan da Meşrutiyetçilik’ten farklı bir yol tutmuştu.

Bu esasları da iki noktada toplayabiliriz, birincisi Atatürkçülük bir tanzim çabası değil devrimciliktir, ikincisi Atatürkçülük bir anayasacılık ve “hürriyetçilik” hülyası değil milli egemenlik ve halkçılık davasıdır.

Yeni Tanzimatçılar Cumhuriyet Devrimi’ni Meşrutiyet’in devamı olarak göstermeye çalışırlar ancak Atatürk hiç de böyle düşünmemektedir. Meşrutiyet’le Kuvayı Milliye Devrimi arasında karşılaştırmayı bizzat Mustafa Kemal şöyle yapmıştır:

“10 Temmuz inkılabı bir hükümdar-ı müstebitle millet arasında en nihayet kayıt ve şurut ile muvazene arayan bir zihniyeti istihsale matuf idi. Halbuki bizim inkılabımız, usul-i meşrutiyeti dahi hürriyet ve istiklal-i millet için kafi görmez ve bilakaydu şart hakimiyeti milletin uhdesinde tutan esaslı bir umdeye istinat eder. Bu umdenin taaluk ettiği şekil hiçbir vakitte eski eşkal ile mukayese kabul etmez.

“Bu iki inkılap arasındaki fark tarif olunmayacak derecede büyüktür zannederim. Birincisi milletin tabiatan aradığı hava-yı hürriyeti teneffüs ettirdiğini zannettiren bir harekettir. Fakat ikincisi milletin hürriyet ve hakimiyetini fiilen ve maddeten tespit ve ilan eden bir inkılab-ı mes’uttur ve şüphe yok, yalnız Türkiye’de değil bütün cihanda nazar-ı ehemmiyete alınmaya layık bir teceddüttür.”

Hürriyeti, İhtilal ve Zafer Temeline Oturtmak

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, Meşrutiyet’i, millete hürriyeti teneffüs ettirdiğini zannettiren bir hareket olarak görmektedir. Ortada hürriyet falan yoktur aslında. Çünkü gerçek hürriyet ancak milletin kayıtsız şartsız egemenliği ile olur.

“Meşrutiyet ilericileri” millete ait egemenliği padişahla yabancı devletler arasında paylaştırarak milletin egemenliğini bir değil iki defa elinden almış, onu esir etmişlerdir. Üstelik bunu hürriyet adına yaparak milleti kandırma yoluna gitmişlerdir.

Tüm meşrutiyet belgeleri, anayasası dahil millet iradesinden bahsetmez. Oysa Mustafa Kemal, daha mücadelenin en başında millet iradesine dayanarak yola çıkmıştır.

Ancak millet iradesinin nasıl gerçekleşeceği de son derece önemlidir. “Meşrutiyet ilericiliğinin” yabancılara dayanma ve onlardan yardım dilenme çizgisi ile millet iradesi gerçekleşemez.

Millet, ancak savaşır ve kazanırsa irade sahibi olabilir. “Geri gideceğiz, ileri gideceğiz, fakat düşman bize boyun eğdiremez. Sonunda onu yeneceğiz. Hürriyet denen şeyi böyle bir zaferden başka bir temel üstünde tutturamayız.” demektedir Mustafa Kemal Milli Mücadele sırasında.

Ancak sadece zafer de değildir gerekli olan çünkü yine onun sözleriyle “Kayıtsız şartsız bağımsızlık bir ihtilal ve zafer parolasıdır”

Bunun için güvencesini de şöyle ortaya koyar: “Cumhuriyetimiz iki şeyle güvenir; birincisi milletin kararı, ikincisi ordumuzun kahramanlığı.”

Bu nedenle Atatürkçülük emperyalistlere karşı zafer kazanarak ihtilali yapmış ve millet iradesini hakim kılmıştır. Bu, yabancı elçiliklerin yardımıyla saray darbesi yapıp bir padişahı devirip diğerini başa geçiren ve yabancı devletlerin güdümüne giren, sonuçta Türk ülkesinde müslüman Türk halkını hırıstiyan azınlıklara ezdiren “Meşrutiyet ilericiliği”nden bambaşka bir şeydir.

Mustafa Kemal: Kanun-u Esasi, Baykuş Mesnedi Kara Kitaptır

Mustafa Kemal, millet iradesini hakim kılmanın yolunun anayasa meselesi olmadığını çok iyi bilmektedir. Tüm “Tanzimat ilericileri” ömürlerini anayasa mücadelesi vererek geçirmişlerdir ancak Mustafa Kemal, anayasa mücadelesi vermemiştir. Çünkü anayasa, milletin kendi hakimiyetini ilan belgesidir. Esir bir milletin bunu yapmasınınsa koşulları yoktur.

O nedenle milleti esaretten kurtarmak, yani vatanı kurtarmak gerekmektedir, hür millet kendi anayasasını kendi iradesiyle yapacaktır zaten.

Kaldı ki Osmanlı Kanun-i Esasisi millet iradesine karşın yabancıların yaptığı bir anayasadır. Bunu yine Mustafa Kemal açıklar:

“Efendiler! Meclis-i alimizin ilk kürşadı günlerinde nikat-ı esasiye ve umdei esasiye olarak kabul etmiş olduğu hususatı ve o hususa istinaden Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun mevadını düşünecek olursak bu kanun doğrudan doğruya yalnız bizim kafalarımızdan, ilmimizden çıkmış bi kanun değildir. Bu kanun doğrudan doğruya her ferdi milletin kalbi vicdanında kendiliğinden tecelli etmiş ve binaenaleyh heyet-i içtimaiyemizin vicdan-ı ulvisi levhasında merkuz olmuş ve ondan sonra mevki-i meriyete geçmiştir. Zaten bu münasebetle demin arz etmiştim, kanun kanun-u hakiki yalnız böyle olur: Taklit ile kanun olmaz.

“Teşkilat-ı Esasiyemiz böyle bir kanun-u hakikidir. Çünkü milletimizin vicdanından, kanaatinden çıkmıştır,. Binaenaliyh efendiler: heyet-i içtimaiyemizi teşkil eden umde-i hakikiyede müttehit olan hiçbir ferdimiz (Teşkilat-ı Esasiye Kanununu göstererek) bu müessese-i ilmiyenin inhidamını (Kanun-u Esasiyi göstererek) ve bu kara kitabın, bu harabenin, baykuş mesnedi olabilecek olan bu nesnenin iade-i meriyeti taraftarlığını vicdanında bulamaz.”

“Meşrutiyet İlericiliğinin” Bitişi: Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir

Burada hemen Mustafa Kemal’in “baykuş mesnedi” diyerek elinde tuttuğu Kanun-u Esasi’nin tüm “Meşrutiyet ilericileri”nin uğrunda mücadele ettikleri anayasa olduğunu hatırlayalım. Ve bu anayasayı “vatan şairi” Namık Kemal ile “hürriyet kahramanı” Mithat Paşa’nın birlikte hazırladığını anımsayalım!

Mustafa Kemal, Kanun-u Esasi hakkındaki sözleri Meclis’te Teşkilat-ı Esasiye’nin kabulü görüşmelerinde söylemektedir. O görüşmeler aynı zamanda Meşrutiyet anayasacılığının tarihe gömüldüğü görüşmelerdir.

Teşkilat-ı Esasiye’nin kabulü sanıldığı gibi yalnızca Osmanlı’nın değil aynı zamanda “Meşrutiyet ilericiliği”nin de bitiş belgesidir. Çünkü Teşkilat-ı Esasiye’nin 1. maddesi şöyledir: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.”

Cumhuriyet’in ilanından hemen önce de yanındakilere yeni anayasanın ilk maddesini okur Mustafa Kemal: “Türkiye, Cumhuriyet usulü ile idare olunur bir halk devletidir”

IV MEŞRUTİYET’E DÖNÜŞ

Tek Başina Mustafa Kemal, milliyetçi ideoloji ile tüm “Meşrutiyet ilericiliği”ne son vererek yeni bir sayfa açtı Türkiye’de. Ancak bu yol, O’nun tek başına açtığı bir yoldu. Açılan yolda, Mustafa Kemal’e samimiyetle inanan ve milliyetçi olan kadrolar olduğu gibi, yine O’na inanan ancak O’nun anlayışını bir türlü içselleştiremeyenler de oldu. Maalesef çoğunluk bu ikinci türde insanlardır.

Bağımsızlık Savaşı başlarken Anadolu’ya geçen tek insandı O. O’na sonradan katılanlar çok oldu, ama O’nunla birlikte yola çıkan yoktu.

Osmanlı, bu çözülüş günlerinde milletiyle birlikte çözülüyordu. 80 yılık Tanzimat Meşrutiyet geleneği halkın maneviyatını yıkmış, aydınları ise ya mandacı ya işbirlikçi yapmıştı.

Mustafa Kemal yola çıkarken bir tek millete güveniyordu. Millet bitkindi, perişandı. Maneviyatı sarsılmıştı. Savaşma azmini yitirmişti. Ancak bunlar Mustafa Kemal’in yola koyulma iradesini sarsacak şeyler değildi. O, Anadolu’nun ortasında milletin elinde kalan ne varsa toplamak ve Türkün maneviyatını yükselterek savaşa başlamayı kafaya koymuştu bile. Halk temizdi, tek eksik henüz ayağa kalkmamış olmasıydı, o da olacaktı.

Cigerleri Kirleten Tanzimat Havası

Ancak gerek ordu komutası, gerek İstanbul Meclisi, gerek aydınlar, bunlar 80 yıllık Tanzimat havası solumuş ve bu havayla ciğerleri kirlenmişti. Ancak Mustafa Kemal için bunlar toptan kaybolmuş insanlar değildi. Bunların ciğerlerini açacak olan biraz Anadolu havası almalarıydı.

Nitekim böyle de oldu, önce vatansever Tanzimatçılar, sonra korkak Tanzimatçılar en sonunda da işbirlikçi Tanzimatçılar Milli Mücadele saflarına geçtiler. Mustafa Kemal bunların tümüyle mücadele ederek onlara milliyetçilik aşılamaya çalıştı, önemli ölçüde de başardı.

Ancak daha Sivas’ta bu Tanzimatçılar, mandayı savunmuşlardı. Ama Mustafa Kemal’in dediği oldu ve Sivas mandayı kabul etmedi.

Daha sonra Bağımsızlık Savaşı kazanıldığı zaman sıra Cumhuriyet’e gelmişti, bu sefer Tanzimatçılar hilafeti ve saltanatı savundular. Mustafa Kemal bu sefer tehdit yoluyla ikna etti hepsini.

Sonra sıra diğer devrimlere geldi, yine itirazlar, direnmeler.

Mustafa Kemal devam etti yoluna.

Öldüğünde tek başına göçüyordu dünyadan ve geride bu Tanzimatçı kafalar kalmıştı. Artık onların ciğerlerini temizleyecek bir yol gösterici kalmamıştı.

Memleket İsmet Paşa’ya Kaldı Ki Vay Milletin Haline!

Mustafa Kemal’in ölümüyle birlikte Tanzimatçıların ciğerlerine Anadolu havası değil Batı havası yeniden girmeye başladı. Aslına ilk dönen O’ndan sonra gelen adam oldu: İnönü.

İnönü de tam bir “Tanzimat ilericisiydi” Enver’in adamıydı ve Mustafa Kemal bunun için hiç güvenmezdi ona. Harbiye Nazırlığı’nda memurdu Milli Mücadele başladığında.

Şöyle düşünürdü İsmet İnönü:

“ Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zeminde, Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır deniyor ki ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan Amerikanın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir.”

Osmanlı da pek güvenmezdi ona. Anadolu’ya yardım ettiğinden kuşkulanırlardı. Ama bunun ne kadar boş bir şüphe olduğunu bizzat İsmet Paşa söylerdi:

“Anadolu’ya silah ve cephane giderse ben gönderirmişim, hep ben idare edermişim, Adil Bey’in kannaati bu... Merhumun her bildiği böyle bir şey ise vay milletin başına.”

İki İnönü zaferinin ardından Yunan ordusu genel taarruza geçer önce Kütahya sonra Eskişehir düşer. Mustafa Kemal Ankara’da alır bozgun haberini ve hemen cepheye gelir. İsmet İnönü “yapamıyorum” der. Mustafa Kemal Fevzi Paşa’ya döner, o da “özür dilerim” der ve kabul etmez görevi o zaman tekrar İsmet Paşa’ya döner ve “Yapacaksın” der.

Ama ondan sonra ömrünün sonuna kadar hiç bir görevde onu tek başına bırakmaz. Yazık ki öldüğünde İsmet Paşa tek başına kalmıştır.

Atatürk Düşmanlarını Meclis’e İnönü Topladı

İsmet Paşa, nedense Atatürkçüler tarafından bile Atatürk’ün takipçisi olarak görülmüş ve desteklenmiştir. Doğrusu şudur ki, İnönü, Milli Mücadele başlamadan önce de sonra da hep mandacı kalmıştır.

Bunun ilk örneğini hemen Atatürk’ün ölümünden sonra gösterecektir. 1939 yılında İngilizlerle Ticaret Antlaşması imzalayacaktır. Bu Bağımsızlık Savaşı’mızı verdiğimiz İngiliz emperyalizmiyle yeniden barışmaktır.

Ancak İnönü daha beterini de yapacaktır. Milli Mücadelenin Amerikan mandası taraftarı olarak Türkiye’yi ABD kampına sokacak ihanet kararlarını alacaktır. Türkiye Truman Doktrini ve Marshal Yardım Planı şemsiyesi altında ABD mandalığına doğru yavaş yavaş yol almaya başlayacaktır.

Tam bağımsızlıktan verilen bu ödünler, mandacı ruhun dirilmesini göstermektedir. Ancak mandacılıkla beraber hilafet ve saltanat ruhu da dirilecektir.

Bunun sebebi olarak hep Demokrat Parti gösterilir ancak DP’nin CHP’nin içinden çıktığı unutulmamalıdır. Burada İnönü’nün Atatürk karşıtı rolünü gösterecek çok açık bir örnek vardır.

Mustafa Kemal’i Topal Osman’ın öldürülmesi nedeniyle suçlayan Trabzonlu avukat Faik Barutçu’yu Atatürk’ün ölümünden hemen sonra milletvekili yapmıştır. Faik Barutçu’nun bir de yazısı vardır başlığı da “Katil Çankaya’da”dır! Çankaya’daki ölünce işte bu hilafet artıkları Meclis’e İnönü tarafından sokulacaktır!

 “Meşrutiyet İlericiliği” ve “Meşrutiyet Gericiliği” Diriliyor: CHP ve DP’lı Meclis

Sonrası bilinen bir süreç...

Türkiye’de hem “Meşrutiyet ilericiliği”nin hem de “Meşrutiyet gericiliği”nin dirildiği bir dönem. CHP, “Meşrutiyet ilericiliği”nin temsilciliğini üstlenirken DP ve geleneği “Meşrutiyet gericiliği”ni üstlendi.

İlk Tanzimat 40 yıl sürmüş 40 yıl sonra da Meşrutiyet gelmişti. Ardından da 10 yıllık parçalanma ve işgal dönemi.

İnönü’nün Yeni Tanzimat’ı 1939’da başladı, yani İlk Tanzimat’tan tam 100 yıl sonra. Atatürk’ün etkisi büyüktü ancak Tanzimat havası memlekete yayıldıkça gittikçe güçlendi ve en sonunda hakimiyeti ele aldı. Özal dönemi Tanzimatçılığın sonlarıydı ancak Üçüncü Meşrutiyet’e geçirmek ona nasip olmadı. Erken ölmese o da olacaktı ama neyse ki çabuk öldü.

Fakat Özal’ın ölümü Meşrutiyet’i sadece biraz daha geciktirdi. Demek ki kısmet Ecevit’eymiş. Ecevit de CHP’den çıkma bir Tanzimatçı. Ama bizzat ABD’de eğitim almış bir Tanzimatçı.

Tarihin garip cilvesi, Mustafa Kemal’in CHP’si Meşrutiyet’i tasfiye edip Cumhuriyet’i getirmişti. İnönü’nün CHP’si tanzimatı getirdi, Ecevit ise Üçüncü Meşrutiyet’i.

Durum Tespiti

Ekonomi: Serbest ticaretin yıktığı bir yerli sanayi, dış borçların ödenemez hale geldiği bir mali iflas, tüm ekonomi dallarında dışa bağımlılık ve kompradorlaşma. IMF ve Dünya Bankası’nın insafına ve yönetimine terk edilmiş tümüyle uydu bir ekonomi

Siyaset: ABD’ye 50 yıllık bağlılık ve hizmet. AB komiserlerinden emir alan bir Meclis.

Azınlıklar: Yeniden teokratik kilise egemenliğini kabul. Ermeni ve Rumların toprak talebi için hazırlık çalışmaları

Aydınlar: Tanzimat Batıcılığının ve Gericiliğinin kolkola yükselişi. Kuvayı Milliye’nin yeniden düşman olarak görülmesi. Manevi değerlere saldırı ve halkın maneviyatının düşürülmesi için özel gayret.

Atatürk Yaşasaydı

1904: “Olanca kaynaklarımızı Türk Anadolu ortasında toplamalıyız.”

1911: “Vatanı korumak ve milleti mesut etmek için, her şeyden önce ordumuzun eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir kez daha göstermek lazım.”

1918: “Bizim mühim olan vazifemiz, siyaset yapmak değildir. Bizim ve bütün memleket ve milletin bugün, yegane vazifesi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle atmaktır. Bunu yapmadıkça siyaset manasız bir laftan ibaret kalır.”

KAYNAKLAR

1-ATATÜRK Mustafa Kemal, Nutuk, Türk Tarih Kurumu Yayınları

2-ATATÜRK Mustafa Kemal, Söylev ve Demeçler, Türk Tarih Kurumu Yayınları

3-ATATÜRK Mustafa Kemal, Eskişehir İzmit Konuşmaları, Kaynak Yayınları

4-ATAY Falih Rıfkı, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık

5-AVCIOĞLU Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yayınevi

6-AVCIOĞLU Doğan, Pabuççu Muştası, İleri

dergisi sayı 2

7-AYDEMİR Şevket Süreya, Tek Adam, Remzi Kitabevi

8-BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi

9-BERKES Niyazi, Atatürk ve Devrimler, Adam Yayınları

10-BERKES Niyazi, Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınevi

11-GEORGEON François, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri ve Yusuf Akçura, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

12-HALİM Sait Halim, Toplumsal Çözülme, Burhan Yayınları

13-İLHAN Attila, Hangi Atatürk, Bilgi Yayınevi

14-İLHAN Attila, Hangi Batı, Bilgi Yayınevi

15-İLHAN Attila, Ulusal Kültür Savaşı, Bilgi Yayınevi

16-KARAL Enver Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayınları

17-KARAL Enver Ziya, Atatürk ve Devrim, ODTÜ Yayınları

18-KOCABAŞ Süleyman, Osmanlı İhtilallerinde Yabancı Parmağı, Vatan Yayınları

19-KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları

20-KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele

21-TANZİMAT, Yüzüncü Yılında Tanzimat’a armağan, MEB Yayınları

22-TARİH 3, Devlet Matbası

23-TİMUR Taner, Osmanlı Tarih Çalışmaları, İmge Yayınları

24-ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_006.jpg

En Son Yorumlar