|
ETKİ AJANLARI - NÜFUZ CASUSLARI VE FETHULLAHÇILAR RAPORU                        Dr. Necip HablemitoÄŸlu KüreselleÅŸme sürecine uyum saÄŸlamak isteyen ulusal-uluslar arası düzeydeki kurumların pek çoÄŸu kabuk deÄŸiÅŸtiriyor. Hiç şüphesiz deÄŸiÅŸen bu kurumların başında da istihbarat örgütleri geliyor. DeÄŸiÅŸen tanımlar ve kavramlara koÅŸut olarak, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından oldukça uzaklarda. ÖrneÄŸin, dünya üzerindeki her türlü kitle iletiÅŸimini kontrol eden "Echolon Ağı", uzaydan her türlü görüntüyü saÄŸlayan uydu sistemleri, klasik casusların tüm iÅŸlevini fazlasıyla üstlenmiÅŸ durumda. Sanayi casusluÄŸu hâlâ önemini korurken, istihbarat terminolojisinde yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta: "Sosyal-Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat" kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat Servisleri, geliÅŸmiÅŸ ülkelerde eskiden olduÄŸu gibi tam bir gizlilik içinde iÅŸlerini yürüten kurumlar deÄŸil artık. Åžimdilerde, DışiÅŸleri, İçiÅŸleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları, Kızılhaç, özel servis veren pilot üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan kardinaller, piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında yatırım yapan ÅŸirketler, yurtdışında temsilciliÄŸi olan medya kuruluÅŸları ve haber ajansları ile de -gerektikçe- iç içe çalışılıyor. İstihbarat servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve yönlendirme ile sınırlı. Artık hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde deÅŸifre olma riskine girilmiyor; bu iÅŸ genellikle doÄŸrudan yada dolaylı olarak servisle iliÅŸkili yerli iÅŸbirlikçilere, taÅŸeronlara sipariÅŸ ediliyor. İşte literatürde bu yerli iÅŸbirlikçilere-taÅŸeronlara "etki ajanları", "yönlendirici ajanlar" ya da kapsamlı bir deyiÅŸle "nüfuz casusları" deniliyor.  Halk deyimi ile "maÅŸa" olarak da nitelendirebileceÄŸimiz bu etki ajanlarının farklı iÅŸlevleri bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat ÅŸeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da iÅŸadamı olarak, önce madden-manen baÄŸlı oldukları, aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm yetkilerini kullanıyorlar. Bu bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen, halkın din ve ırk duygularına baÄŸlı olarak kin ve husumete sevk edilmesi; bazen, uluslararası ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı edilerek baÄŸlı ülke ÅŸirketlerinin tercih edilmesi; bazen tahkim örneÄŸinde olduÄŸu gibi çaÄŸcıl kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması; bazen, Türkiye'nin en zengin iÅŸadamlarından birinin tüm mesaisini -Diyanet İşleri BaÅŸkanlığına deÄŸil- Fener Rum Patrikhanesi'ne hizmete hasretmesi ya da fethullahçıların Papa, Fener Rum PatriÄŸi ve Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi; bazen, kendi halkının can güvenliÄŸinin hiçe sayılarak Bergama'da olduÄŸu gibi ÅŸaibeli ÅŸirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji ihalelerinin sonlandırılmasına karşın sözleÅŸmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf yabancı ÅŸirketlere tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi; bazen AB örneÄŸinde olduÄŸu gibi, "Kopenhag Kriterleri, TC Anayasası'nın üstündedir" gibi söylemlerle ulus-devletin sona erdiÄŸinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiÄŸinin vurgulanması; ÅŸeriatçılara ve bölücülere sınırsız ve koÅŸulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun "demokratlık" olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu göz yumulması ya da her türlü organize suç örgütü ile çıkar iliÅŸkisi içinde bulunulması; bazen Kaddafi'nin bile önünde onursuzca boyun eÄŸilmesi; bazen ABD BaÅŸkanı ile el-göz temasında bulunulmasının bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki Türkiye'nin çıkarlarının örneÄŸin fethullahçılar eliyle ABD'ne devredilmesine seyirci kalınması ya da Kuzey Irak'da, Kosova'da, KarabaÄŸ'da, DoÄŸu Türkistan'da olduÄŸu gibi soydaÅŸlarımızın insani haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye'nin etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pek çok, binlerce, on binlerce onursuz iÅŸbirliÄŸi örneÄŸi!.. Kısaca, etki ajanları görüldüğü gibi bir deÄŸil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi  yönlendiren, yöneten her yerde... Kimi "ÅŸeriatçı", kimi "ülkücü", kimi "sosyalist", kimi "kürtçü", kimi "ortanın solunda", kimi "merkez saÄŸda", kimi "kapitalist", kimi "ikinci cumhuriyetçi"!.. Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!.. Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve iÅŸgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiÄŸiniz yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceÄŸiniz en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız, vize dahil "kayırılma" statüsüne dahil ediliyorsunuz. Diyelim ki, "ikinci cumhuriyetçisiniz", Türkiye'de sizi okuyacak kaç "ikinci cumhuriyetçi" okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye'deki ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda, birkaç bin kiÅŸiyle sınırlı olduÄŸunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteÄŸi olmayan, toplumun büyük kesimi tarafından adeta lanetlenen "ikinci cumhuriyetçi" yazarlar, Türk Basınının en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar. Kim onlara "kamuoyunu oluÅŸturma-koÅŸullandırma" güç ve desteÄŸini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye raÄŸmen, kapitalist kimliÄŸi ile ön plana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu baÄŸlamda, fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarf eden ünlü bir medya patronunun, Mehmet Eymür'e yazarlık önermesi size hiç de ÅŸaşırtıcı gelmiyor. Hulki CevizoÄŸlu gibi Cumhuriyetin temel deÄŸerlerine sahip çıkan kimi yazarlara "MİT ajanı" suçlamasıyla saldıranların, ikinci cumhuriyetçilere ya da aidiyet duygusuyla baÄŸlı olduÄŸu yeni vatanına kaçmak suretiyle deÅŸifre olmuÅŸ etki ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi dayanışma sergilemeleri, Türkiye'deki etki ajanlığı tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir veriyor... Türkiye'de kamuoyu, neredeyse I. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaygın biçimde kullanılan "nüfuz casusu" terimini, ilk olarak geçtiÄŸimiz aylarda, İçiÅŸleri Bakanı Sadettin Tantan'ın yurtdışında yaptığı gayrıciddi bir havuzbaşı bir açıklamasından öğrendi. Basın, - Amerika'nın yeniden keÅŸfi haberi gibi- konunun adeta üzerine atladı. Ya muhabirlerin ve de redaktörlerin bilgisizliÄŸinden ya da Bakanın telaffuz hatasından, bu terim bazı basın kuruluÅŸlarında "nüfus casusluÄŸu" olarak okuyuculara aktarıldı, doÄŸal olarak da ilgisiz-komedi türünden yakıştırıcı yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı, bu terimle, Bakanın sarfettiÄŸi "yeni bombaların patlayacağı" taahhüdünün iliÅŸkilendirilmesi sonucu daha da katmerlenmiÅŸti. Ancak aradan geçen süre içinde, "Umut Operasyonu" dosyası yargıya sevkedilirken, "nüfuz casusları" konusu "fos" çıkmıştı, beklenen bombaların hiçbiri patlamamıştı.. Anlaşılan, Bakan, daha önce hiç duymadığı bu terimi bir danışmanından ya da yakınından duymuÅŸ, klasik bir bilgiçlikle anında etrafındakilere duyurmuÅŸtu. Bu yorum, hiç şüphesiz Bakanla ilgili yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın Türkiye'deki binlerle ifade olunan "nüfuz casusu" ya da "etki ajanı" ya da yönlendirici ajan" kapsamında örneÄŸin fethullahçıları da deÅŸifre edip yargıya sevketmesi gerekirdi. Elbette bu mümkün deÄŸildi: Emniyette ve mülki kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve taltiften baÅŸka -MGK zorlaması sonucu birkaç iÅŸlem hariç- somut, kayda deÄŸer hiçbir operasyon yapmayan, ÅŸeriatı hiçbir ÅŸekilde birinci tehlike olarak kabul etmeyen, sadece 28 Åžubat Kararlarına katılıyor görünen "dinibütün" imajlı bir İçiÅŸleri Bakanı'nın bu cemaatle geçmiÅŸine yönelik kamuoyundaki şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim de öyle oldu... Aynı ÅŸekilde, kendi partisi içindeki "Alman Ekolü"ne mensup olmakla tanınan politikacıları da deÅŸifre etmesi gerekirdi ki, sıra ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Libya ve diÄŸer hasım ülkelerin "etki ajanları"na, "yönlendirici ajanları"na gelsin!.. Hedef ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli iÅŸbirlikçilerin nasıl kancalandıkları, nerelerde yetiÅŸtirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildikleri-himaye edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT hariç- devletin en üst yetkilileri de dahil. ÖrneÄŸin, BaÅŸbakanlık MüsteÅŸarı Ahmet ÅžaÄŸar imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliÄŸin bir ÅŸahikası (1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki sorunun çözümüne katkısı olacakmış gibi... İşte, etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış, teknik ayrıntı boÄŸuntusundan uzak, yalın bilgiler: 1. "ETKİ AJANLARI" YA DA "YÖNLENDİRİCİ AJANLAR"IN PROFILI  Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak gerekir: "Profesyoneller","Satınalınabilir Aydınlar" ve de "Sempatizanlar" (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında yaÅŸayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eÄŸitime tabi tutulur. "Satınalınabilir Aydınlar" özellikle ulus-devlete geçiÅŸ aÅŸamasının sancısını çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa deÄŸerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. ÖrneÄŸin, "yönlendirici ajan" statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı doÄŸrudan etkileyecek bir silâha da kavuÅŸmuÅŸ olursunuz. Keza, bir tarikat-cemaat ÅŸeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini de "yularından tutma" ve de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi baÅŸlatma gücüne sahip olursunuz. "Sempatizanlar" ise hedef ülkelere yoÄŸun biçimde yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan kitle iletiÅŸim, eÄŸlence ve eÄŸitim araçlarından (sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir.  Parasal ya da siyasal güç için en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra, örneÄŸin "green card" için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler. İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneÄŸin ABD'nin her yıl gerçekleÅŸtirdiÄŸi tüm dünyada 50.000 ÅŸanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü iliÅŸkiye girme eÄŸilimli, ulusal bilinci geliÅŸmemiÅŸ, tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni ÅŸeriatçılarla, sünniler karşısında kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler, bahailer, yehova ÅŸahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler. Türkiye'deki etki ajanlarının tarihçesi, gerçekte Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun son dönemine kadar gitmektedir. Ekonomik, hukuksal ve siyasal kapitülasyonlarla Osmanlı Devleti'nin elini kolunu baÄŸlayan; etnik ayrılıkçılıkları kışkırtan; insan haklarını tek taraflı bir istismar ve baskı aracı olarak kullanan büyük devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını yetiÅŸtirmeyi, böylece kontrol unsurunu daha köklü biçimde elde tutmayı ihmal etmemiÅŸlerdir.  ÖrneÄŸin, Âli PaÅŸa'nın, Fuat PaÅŸa'nın ya da Mahmut Nedim PaÅŸa'nın hangi hasım devletlerin muhibbi olduklarını göz önüne aldığınızda, etki ajanlığının geçmiÅŸi hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Keza, I. ve II. MeÅŸrutiyet'te Osmanlı Meclisi Mebusanı'ndaki ayrılıkçı etki ajanlarının sayısının nitelik ve nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde, hasım ülkelerin kat ettiÄŸi mesafe hakkında bir yargıya varacak olgunluÄŸa sahip olduÄŸunuzu kestirirsiniz. Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde Anadolu'da 1000'i aÅŸkın yabancı kolej olduÄŸunu; örneÄŸin Merzifon'daki Amerikan Koleji'nin Pontuscu Rum Çetelerinin, Tarsus'daki Amerikan Koleji'nin de TaÅŸnak ve Hınçak Çetelerinin karargâhı olarak kullanıldığını öğrendiÄŸinizde, Sivas Kongresi'nde "ille de Amerikan mandası isteriz" diye tutturan ÅŸekilde ulusçu-özde etki ajanı aydınlarımıza hiç mi hiç ÅŸaşırmazsınız. Sonra Mustafa Kemal PaÅŸa hatırınıza gelir, gözünüzde, kalbinizde, tüm hücrelerinizde O'nu hisseder, O'nu daha bir baÅŸka tanır ve O'nunla onur ve gururla, sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleÅŸtiÄŸinizi hissedersiniz.  Türkiye'de en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye'de geleceÄŸin yönetici adayı olarak kendi yandaÅŸlarını yetiÅŸtirmede, ilk aÅŸamada pilot vakıf-enstitü-üniversitelerini kullanmaktadır. Ama önce, adeta kurumsallaÅŸmış ve gelenekselleÅŸmiÅŸ bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk gerçekleÅŸtiren Fulbright Vakfıdır. IQ'su yüksek, ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle belirlenip eÄŸitime alınır; ancak kiÅŸiliÄŸi uygun görülenler profesyonel eÄŸitime tabi tutulur. Kısa bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eÄŸitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları doÄŸrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış görünmektedir. Çıkarları açısından iktidar kadrolarının yanı sıra muhalefet kadroları ve hatta mafya mensuplarıyla bile iliÅŸkiler kuran; her türlü uyuÅŸturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi kirli iÅŸlere bulaÅŸan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında artık "saf-bâkir" niteliÄŸe sahip genç adayların yanısıra, "kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi" gereÄŸi, iÅŸine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da dirsek teması halindedir.  ÖrneÄŸin katı mı katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, NakÅŸi Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne açık örgütleri. Kısaca, ÅŸeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir. Türkiye'de ise daha düne kadar ABD'yi düşman olarak gösteren malûm siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit saÄŸlık kontrolü için bile nedense Houston'a giden politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD'ni tercih eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri: Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük sadakatla hizmet verirken ABD'ne de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP'nin üst yönetimine kanca giriÅŸimleri, Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.'ne övgüler düzmekte yarış yapan saÄŸcı-solcu devlet yöneticileri, marksist olduklarını öne süren, kapitalizme sözde karşı PKK ve diÄŸer kürtçü terör örgütleri. Hepsi ABD'de ve ABD dışında, yalnızca ABD kontrolünde... Türkiye için seçilmiÅŸlere (!) bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye'nin iç ve dış politikasını ABD'nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkâr, ÅŸehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaÅŸma konusunda "dün dündür" diyebilecek kadar fırsatçı, iÅŸini (!) bilen memurunu elüstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, "prens" ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye'yi soyup tekrar yetiÅŸtikleri yere kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını –sanki Türkiye'nin deÄŸiÅŸmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. DiÄŸer taraftan, bugün, ABD'de sayıları süratle yarım milyona yaklaÅŸmakta olan  küçümsenemeyecek ölçüde bir Türk topluluÄŸu oluÅŸmuÅŸtur. Gerek ABD'de yaÅŸayan bu vatandaÅŸlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye'de hizmet veren vatandaÅŸlarımızı, bu az sayıdaki "seçilmiÅŸ maÅŸa" ile karıştırmamak gerekir. Her toplumda olduÄŸu gibi bu gerçekten "düşmüş-düşürülmüş" maÅŸaların bizden de çıkmasını doÄŸal kabul etmek makul olacaktır. Etki ajanlarının seçiminde ve eÄŸitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaÅŸayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık Türkiye'de her derecede eÄŸitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve Almanya çekmektedir. Ülkemizde ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin yaygınlaÅŸması hatta eÄŸitim dili olması için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları sayesinde Türkiye'nin olası tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne geçmektedir. ÖrneÄŸin, dünyaya yayılmış ingilizce eÄŸitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300'e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere'de Lordlar Kamarası'nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf deÄŸildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış), Türkiye'deki etki ajanlarını, ingilizce eÄŸitim almış ya da İngiltere'de yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından seçmektedir. AB'ye raÄŸmen ABD'nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye'deki kürtçülerden, ÅŸeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO militanlarından ve hatta uyuÅŸturucu mafya babaları arasından da seçmektedir.  Almanya ise, etki ajanlığında ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaÅŸayan 2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim gençliÄŸini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluÅŸlar, uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli destek karşılığı saptadıkları Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman Anayasayı Koruma TeÅŸkilâtı (BfV) ve Dış İstihbarat Örgütü'nün (BND) kapsamlı eÄŸitim programlarına dahil etmektedirler. Bugün Almanya'da Türkiye'deki tüm ÅŸeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler, kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakÅŸiler, ticaniler, süleymancılar, kadiriler, İBDA-C'ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), baÄŸlantılı ülkücüler, etnik sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boÅŸnaklar, pomaklar, tahtacılar, çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur. Tümü de BfV'nin kontrolündedir. Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra, himayesindeki -daha doÄŸrusu sevk ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar sayesinde Türkiye'yi de karıştırma ve yönlendirme gücüne olmuÅŸtur.  Yunanistan ise Suriye'den farklı olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eÄŸitime tabi tutmak yerine, Türkiye'deki rejim karşıtı tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta; istihbarat servisi KİP'in sevk ve idaresinde baÅŸta bomba eÄŸitimi olmak üzere terörist eÄŸitimi olanağı ve parasal destek sunmakta; sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tüm olanaklarını saÄŸlamaktadır. Almanya kadar geniÅŸ kapsamlı olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç'in FOE ve SABO, Bulgaristan'ın DS, Romanya'nın DIE, Hollanda'nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiÅŸtirme çabası içindedirler. Müslüman ülkelerin Türkiye'de etki ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait tekkeler, ÅŸeriatçı siyasi kuruluÅŸlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde camilerdir... Türkiye'de sayısal yönden en çok etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip olan İran, bu iÅŸ için istihbarat servisleri SAVAMA ve VEVAK'ı görevlendirmiÅŸtir. Bu servis elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eÄŸitimden geçirildikten sonra askeri ve siyasal eÄŸitime tabi tutulmaktadır (2). Åžah döneminde sadece Türkiye'den kaçak yollardan giden ÅŸiiler (caferiler) profesyonel eÄŸitime alınırken, günümüzde mezhep farklılığı "İslami Devrim" kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir. Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde ve Riyad'daki üniversiteleri ile Mısır'daki El-Ezher Üniversitesi'nde eÄŸitime almaktadır. Suudi Arabistan'ın, profesyonel eÄŸitiminde tıpkı İran'ın caferi olma koÅŸulundan vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koÅŸulundan, taktik gereÄŸi vazgeçtiÄŸi gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile iliÅŸkisinin sürekliliÄŸi, hac organizasyonları ile doÄŸrudan ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak'daki Saddam karşıtlarını "BirleÅŸik Cephe" kapsamında çok yönlü eÄŸitirken, Türkiye'de -özellikle de Hatay'daki- arap kökenli aday gençlerin eÄŸitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle askeri eÄŸitimine lojistik destek vermektedir. Adayları kendi ülkesinde özellikle eÄŸitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir (3). Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü kaybetmiÅŸse de, kendi topraklarında "askeri eÄŸitim" ve "diplomatik koruma" ya da "gözyumma" gibi lojistik destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir. İsrail'in MOSSAD'ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis ajanı olduÄŸu inancından hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı yetiÅŸtirmek yerine satınalınabilir aydınları kullanmayı yeÄŸlemektedir. Örnekleri çoÄŸaltmak elbette ki mümkündür.  http://denemehaber.tr.gg/Dr-.--Necip-Hablemito%26%23287%3Blu-d--ETK%26%23304%3B-AJANLARI-_-N-Ue-FUZ-CASUSLARI-VE-FETHULLAH%C7ILAR-RAPORU-B.oe.l.ue.m-_-1-_.htm 2. TÜRKİYE'DEKİ ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR... Mevcut ÅŸeriatçı yapılanmalar içinde eÄŸitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan; ABD'nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar, laik Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteÄŸin ABD olduÄŸunu bugün artık Türkiye'de de, dünyada da bilmeyen yok. BilindiÄŸi gibi, bu illegal yapılanmanın liderinin müritleri tarafından verilmiÅŸ "hocaefendi" ünvanı da Devrim Yasalarına göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden "hocaefendi"yi kullanmakta ısrar etmeleri, diÄŸer illegal ÅŸeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör oluÅŸturmuÅŸtur. Artık, süleymancılar, nakÅŸiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen kullanmaya baÅŸlamışlardır. Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış gözlemlenmektedir.  Konumuza dönersek, iÅŸte bu hocaefendilerden biri, bir yılı aÅŸkın bir süredir ABD'de "zorunlu ikâmette". Nedeni, ÅŸayet dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızma giriÅŸimine azmettirmek ve bu amaçla gizli teÅŸekkül oluÅŸturmak suçlaması ile açılacak davalardan yargılanacak. CumhurbaÅŸkanlığı seçimlerinden Yargıtay'a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı yapılan bir gazete ile "yeryüzü kanalı" iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL'nı aÅŸan ciro yapan yüzlerce ÅŸirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere, -çoÄŸu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine, DGM'de sırf vatanına dönebilmesi için özel (!) surette TCK 313'e indirgenen davasına raÄŸmen, Türkiye'ye dönemiyor. Oysa, dönse, belki de BaÅŸbakan dahil TBMM'nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri "geçmiÅŸ olsun" ziyareti için sıraya girecek. Ama nerede? İmralı'da mı, iÅŸte o dönmediÄŸi-dönemediÄŸi için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceÄŸi resmi koÄŸuÅŸ binası hakkında bir tahmin yapamıyor.  Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı söylenen doktorları dahil-Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. ÇiftliÄŸin bulunduÄŸu bölgenin FBI koruması altında, refakat memurlarını (conducting officer) gözetiminde olduÄŸu ve buralardaki çiftliklerde yaÅŸayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının (countursurveillance faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor. ÖrneÄŸin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir baÅŸka Türkün adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını belirten levhaları ve de refakat memurlarını geçmek mümkün deÄŸil. Gerçekte bu çiftliÄŸin, cemaatin gazetesinin sorumlularının da aralarında bulunduÄŸu, ABD yasalarına göre kurulan "Altın Nesil Vakfı" adına FBI tarafından fethullahçılara 1991'in başında tahsis edildiÄŸi ve aynı yılın ortalarında YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin bir yaz kampı oluÅŸturarak söz konusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleÅŸtirdikleri biliniyor. Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları içinde bu yıl bir de okul açtığı gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında.  Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC vd.) ile iliÅŸkilerini inkâr edecek bir açıklama yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri, hem de hocaefendilerinin aÄŸzından "dünya jandarmasının arkalarında olduÄŸu" kanısını uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olaÄŸanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla artırmak için özel çaba sarfettiler (4). Diyelim ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift iliÅŸkiyi inkâr edebilirler. Åžimdi, fethullahçı yapılanmasının istihbarat tekniÄŸine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri olası bir inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir. İsterseniz en basitinden baÅŸlayalım, daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile Askeri Savcıya bırakalım: Hocaefendilerin tümünü "masum" varsayalım: A.B.D.'nde ikâmetin yasayla belirlenmiÅŸ katı koÅŸulları bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi baÅŸvuru yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin -defactor statüsü hariç- bu ülkede altı aydan uzun bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü, Haziran 1999'da Show TV'de Reha Muhtar'a yaptığı bir saati aÅŸan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye'ye döneceÄŸini taahhüt etmiÅŸtir. Tabii ki hem de kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiÅŸ deÄŸildir. Hocaefendilerin tümünün yeÅŸil karta sahip olmaları teknik açıdan olanaksız, çünkü yasal koÅŸullar uymamaktadır. Bu ülkede yaÅŸayanlar, sıradan insanlar için lotarya ÅŸansı (!) dışında yeÅŸil kart almanın zorluÄŸunu ve formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD'de derin devlet koruması altındaki hocaefendilerin, "kaç!" komutunu aldıkları andan itibaren CIA "İltica ve Taraf DeÄŸiÅŸtirme Departmanı"nın acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve Kavakçı gibi ABD vatandaÅŸlığına alınmışlarsa o baÅŸka. O zaman her ÅŸey apaçık ortada olacağı için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD BüyükelçiÄŸi ve Konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize problemini -10 yıllık vize vererek - çözümlemektedir. Cemaatten sızan bilgilere göre, cemaate dahil dışticaretle iÅŸtigal eden tüm ÅŸirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuÅŸlardır.  Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD BaÅŸkanı İ. İsmail Büyükçelebi, -BaÅŸkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New Jersey'de bulunmaktadır- ülke (yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000'de ABD'nin en kuzeybatısındaki Seattle'daki bölge toplantısı ile start vermiÅŸtir. Bugüne kadar daha ziyade saf insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme toplantıları ile çeÅŸitlilik göstermiÅŸ bulunmaktadır. Aynı toplantıların Kanada'yı da kapsayacağı, cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi kolaylığından faydalanarak koloniler oluÅŸturacağı önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh GönültaÅŸ'ın deyimi ile "Amerika'nın zorunlu keÅŸfi" baÅŸlamıştır. Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb'u olarak da geçme niyetindedir... Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı ile bunca süre ABD'de nasıl -hem de Mayo Fethullahçı KliniÄŸi dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl kalabildiÄŸini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı gibi personelin maaÅŸlarını nasıl ödeyebildiÄŸini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama masrafını nasıl karşılayabildiÄŸini kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!. Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiÄŸi yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de kullanarak "Fountain" dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da -nereden geliyor? Amazon ÅŸirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını nasıl pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor? Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü istihbaratçı ve malûm kiÅŸilerle, hatta çiftlikte beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları (handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletiÅŸim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz sorular.  Fethullahçı yapılanma, CIA'nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleÅŸme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaÅŸtırmak... Öncelikle müridin toplumsallaÅŸması ile baÅŸlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluÅŸan halkalar gibi müridi kuÅŸatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler; Sosyal çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde bulunduÄŸu bir anlamda özel alan olan cemaat; Cemaatın kendi ekonomik, eÄŸitim, saÄŸlık, teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan (cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken, bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliÄŸine, geliÅŸmesine ve yayılmasına olanak saÄŸlamaktadır); Tüm bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce sistemine göre oluÅŸturulan yönetim sisteminden oluÅŸmaktadır.  Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarÅŸik sıralama önem taşımaktadır. ABD için hiyerarÅŸinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaÅŸanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarÅŸinin tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman ABD'ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik sadece bu üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev imamları, ortaokul-lise aÄŸabeyleri, serrehberler ve ÅŸakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları çerçevesinde faaliyet göstermektedirler.  ÖrneÄŸin, ışık evlerinin gizliliÄŸi, en az emniyetteki kadroların gizliliÄŸi kadar önem taşımaktadır. Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları (alias) bulunmaktadır. ÖrneÄŸin, hocaefendilerinden birinin Türkçe kod adları arasında "Abdülfettah Åžahin", "***" (üç yıldız), "Molla", "Dahhak" (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır (CIA nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deÅŸifre olmamıştır). Pennsylvania'daki çiftlik adresinin gizliliÄŸi, en tepedeki hocaefendinin Türkiye'deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir. ÖrneÄŸin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir. Adres incelendiÄŸinde, İzmir'de faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır. Tüm resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı'daki bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adıgeçen, ABD'de yaÅŸadığı halde, bu ikâmet adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaÅŸla redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kiÅŸinin İstanbul'daki resmi ikâmetgahı ise kayıtlarda yeralmazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine tahsis edilen özel katlarda kaldığı, faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık sık adres deÄŸiÅŸtirdiÄŸi bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde bile bu olaÄŸanüstü gizliliÄŸe gerek duyulmazken, fethullahçıların bu aşırı duyarlılığının özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliÄŸe verilen aşırı önem, fethullahçıların bir Ajan Åžebekesi (Agent Net) olduÄŸuna iliÅŸkin kuÅŸkuları kuvvetlendirmektedir. Sayıştay ve Danıştay baÅŸta olmak üzere adli ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne, İçiÅŸleri ve Milli EÄŸitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi haiz tüm kurum ve kuruluÅŸlarına ötedenberi ızma çabası içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile iliÅŸkisi Yüksek Askeri Åžura kararları ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Åžimdi, gecikmeli de olsa, bu sızma giriÅŸimlerinin sorumluları da –baÅŸta hocaefendileri, bölge ve il imamları, askeri okul sınavları için özel ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak askeri ceza mevzuatının yanısıra, İmralı ve diÄŸer askeri hapisanelerde --beyazsaray- konuklar için uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı yapılanmanın tüm sorumluları; şûra üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları, medya ve eÄŸitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de üst düzey bürokratların isimleri çarÅŸaf listeler halinde deÅŸifre edilecektir - N.H.). Bizzat kendi yandaÅŸlarının açıklamalarına göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir baÅŸka ifadeyle gerekli ve önemli bulduÄŸu sakıncasız bilgileri -sırf gizli iliÅŸkilerin ve amacın örtülmesine yönelik olarak (second cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile baÄŸlantının geliÅŸmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre daha devam etti. CIA baÄŸlantısı, fethullahçıların ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf deÄŸiÅŸtirmeleri (defection in place) sonucuna yol açtı; ta ki bu çarpık iliÅŸkiyi Türk silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu onları "barışın, hoÅŸgörünün, uzlaÅŸmanın" simgesi olarak tanımaya devam etti... Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmaya çalışırken, diÄŸer taraftan malûm hasım ülke istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliÅŸtirilen (active opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniÅŸ oluÅŸumunu da hızlandırdılar. Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın, yaz kamplarında uzak doÄŸu dövüş sanatlarının öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar. Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975'lerden itibaren giderek güç kazandı. Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eÄŸitim, istihbarat, personel, bilgi-iÅŸlem birimlerine dağılıp kadrolaÅŸtılar. Emniyet içindeki nakÅŸi-fethullahçı çıkar kavgasına dayalı anlaÅŸmazlık sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı. Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediÄŸi anlaşılan "telekulak" skandalı gerekçe gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset olayından sonra ABD'ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma saÄŸlama çabası sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından hazırlık soruÅŸturması yürütülen hocaefendiyi devletten maaÅŸ alan emniyetçilerin tabiri caizse - kulağından tutup- Türkiye'ye getirmeleri gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak- bu ülkeye gönderilen bir baÅŸkomiserin moral anlamda "koruma" görevini üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çeliÅŸkiyi de ortaya koydu. Özellikle söz konusu baÅŸkomiserin görevini uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan'ın hâlâ görevini sürdürüyor olması ve de diÄŸer imza sahibinin (dönemin İçiÅŸleri MüsteÅŸarı) ÅŸimdi Ankara ValiliÄŸi görevinde bulunması, sözkonusu çeliÅŸkinin boyutlarını gösteren çarpıcı örnek oldu. BilindiÄŸi kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara iliÅŸkin haberlere, gerek devletin diÄŸer istihbarat kuruluÅŸlarının arÅŸivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK'nın yakın takibine raÄŸmen, Emniyet Disiplin YönetmeliÄŸi, bu ÅŸeriatçı organize suç örgütü üyelerine deÄŸil de, onlara karşı olan memurlara karşı iÅŸletildi. ÖrneÄŸin, geçtiÄŸimiz yılın sonunda, fethullahçı kadrolaÅŸmaya karşı dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün ünlü raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kiÅŸiye çeÅŸitli disiplin cezaları verilirken, aralarında hiç fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa, "telekulak" olayının gerçek faillerinin fethullahçılar olduÄŸunu duymayan kalmamıştı. Hatta, Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin, keza Korkmaz YiÄŸit ile ilgili kasetlerin hükûmeti sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT ve Genel Kurmay İstihbaratı'na muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını hızlandırdığı kaydedilmiÅŸti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build upmaterial) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini fethullahçı emniyetçilerin yürüteceÄŸi, siyasilere ve de hedef kiÅŸilere yönelik tehdit-ÅŸantaj amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı öğrenilmiÅŸti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim gidecekti?  BaÅŸbakan mı, yoksa yardımcıları mı, yoksa İçiÅŸleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, "mütareke İstanbulunun iÅŸbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının ruhları Ankara'da mı dolaÅŸmakta?!." Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın organlarında bile bu yolda bir inkâr söz konusu olmadı. Fethullahçılar, hocaefendileri ABD'nde (refugee) statüsünde kalıcı olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde tüm fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar; yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetini talep ederek gelmiÅŸlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran'a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-ÅŸanlı bir biçimde dönecek ve doÄŸrudan Çankaya'ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında, ABD ise, küreselleÅŸme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı, uysal müslüman patriÄŸini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı bu beklentiler, fethullahçı gerçeÄŸini ifadeye yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD'ye sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. "Kâinat İmamlığı"nı hiyerarÅŸide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar, her konuda olduÄŸu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile iliÅŸkiyi sürdüren fethullahçılar, diÄŸer yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeÅŸitli uluslararası kuruluÅŸlarla da paslaÅŸmaya baÅŸlamışlardır. Kimi zaman Lordlar Kamarası'nda İngiltere Kraliçesi adına Lord Rotherham'ın elinden "İngiltere'ye Üstün Hizmet Ödülü" alan fethullahçılar, kimi zaman İspanya'da "Leaders Club", "Editorial Office" gibi kuruluÅŸlardan ya da Orta Asya'da faaliyet gösteren "Booruker Vakfı" gibi NGO (!)'lardan ödül almaktadırlar. ÖrneÄŸin, Özbekistan'da 21 okulun, Hong Kong'da ise 1 okulun kapatılmasından sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti'nin ve gerekse Özbekistan'ın üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat servisi olan BND'nin tavassutuyla, ilk adımda  Afganistan'daki okul sayısını 6'ya yükseltmiÅŸlerdir. BND baÄŸlantısı dolayısıyla Almanya'nın iç istihbarat örgütü olan "Federal Anayasa'yı Koruma TeÅŸkilâtı"nın desteÄŸini de otomatikman alan fethullahçılar, yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaÅŸadığı bu ülkede, himmet parası toplama ve yandaÅŸ-mürit kazanma amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart gibi Türklerin yoÄŸun olara yaÅŸadıkları tüm ÅŸehirlerde "Y. Burg A.Åž." gibi ÅŸirketlerin yanısıra, "Dost Yolu DerneÄŸi", "Türk Alman Akademisyenler BirliÄŸi", "İslâm Din BirliÄŸi" gibi çok sayıda aktif çalışan örgüte sahip olmuÅŸlardır. Anlaşılacağı üzere, fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan deÄŸil, (double-agent) olarak da piyasalarını yükseltmiÅŸlerdir.  İngiltere'de de okul açan ve Londra'da büyük bir merkez binası satın alan fethullahçılar, İngiltere'nin dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış istihbarat servisi MI6'nın Uzak DoÄŸuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta DoÄŸuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler. Daha çok yakın zamana kadar NakÅŸibendiler ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuÅŸtur. ÖrneÄŸin Lord Rotherham, Londra'daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların toplam okul sayısını kendi okulları gibir kabul ile övünerek "50'den fazla ülkede 500'den fazla müessese" olarak açıklamıştır. Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının sayısını artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan'da da okul açma pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların ÅŸirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde oldukları diÄŸer ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç, Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye'nin sözkonusu ülkelerle imzaladığı ikili kültürel antlaÅŸmalar kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla fethullahçıların yurtdışındaki okullarında Milli EÄŸitim Bakanlığı'nın herhangi bir denetimi de sözkonusu deÄŸildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ militan bir fethullahçının bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır. Dolayısıyla tüm bu okulların açılma izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla, fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doÄŸru olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve iÅŸlevi dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye'nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluÅŸturmuÅŸlardır. İyi derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine "dog" sadakati ile baÄŸlı, okul ve ÅŸirket açma izni karşılığında her ÅŸeye, kendi devletine, ulusuna, gerektiÄŸinde kendi söylemlerine bile ihanet edebilen -örneÄŸin, DoÄŸu Türkistan Türklerini, Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaÅŸabilen- fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat deÄŸildirler. Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-ÅŸirket açma izni ver, istediÄŸin kadar ajanı tepe tepe kullan!.. http://denemehaber.tr.gg/Cessur-Demirali-G-Ue-RSU-d--Uyan%26%23305%3Bn-Timsah-g.oe.zya%26%23351%3B%26%23305%3B-d.oe.kenleri-unutmay%26%23305%3Bn.htm  3. ETKİ AJANLARI İLE MÜCADELEDE ALMANYA VE ABD ÖRNEKLERİ Türkiye dahilinde kontr-espiyonaj faaliyetlerini yürütmek MİT'nın asli görevidir. Askeri alanlarda da hiç şüphesiz TSK istihbarat kuruluÅŸları faaliyet gösterme yetkisine sahiptir? Ya etki ajanları ya da nüfuz casusları için?!. Türkiye'de maalesef böyle bir misyonu olan resmi kurum yok!.. Olmadığı için de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendini savunma mekanizması felç olmuÅŸ durumda!.. İşte, hedef ülkelerde etki ajanlarını en yoÄŸun biçimde kullanan ve kendi ülkesinde ise hasım ülkelerin etki ajanlarına hayat hakkı tanımayan iki örnek: Almanya ve ABD.  Almanya ÖrneÄŸi: Almanya'da kontr-espiyonaj, etki ajanlığı ve benzeri faaliyetlerle mücadeleyi üstlenen Federal Anayasayı Koruma TeÅŸkilâtı BfV (Bundesamt für Verfassungsschutz)'ın yanısıra, ulusal polis örgütü ve de dış istihbarat servisi BND (Bundesnachrichtendienst) arasında koordinasyonu saÄŸlamakla yükümlü ve de geniÅŸ yetkiye sahip –Ernest Uhrlau'nun yönetiminde- ayrı bir birim daha bulunmaktadır. Almanya'daki Türklere yönelik olarak bu istihbarat servislerinin koordineli biçimde yürüttükleri faaliyet sonrasında, Türkiye'deki siyasal-dinsel ve de etnik bölünmüşlüğün küçük bir modeli oluÅŸturulmuÅŸtur. Almanya'da faaliyet gösteren her türlü ÅŸeriatçı-mezhepçi, nizâm-ı âlem ülkücüsü, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, marksist terör örgütleri, yine Türk kimliÄŸine, Türk Devletine, Cumhuriyete, laik hukuk sistemine, kısaca Türkiye'ye karşıdırlar.  Yalnız bir farkla, kuklalaÅŸtırılmış söz konusu örgütlerin tamamı, Alman istihbarat servislerince sımsıkı kontrol altında -Türkiye'ye karşı- sevk ve idare edilmektedirler. Alman istihbarat servislerinin kontr-espiyonaj ve etki ajanlığı faaliyetlerine karşı kendi ülkesindeki duyarlılığı, kabuledilebilir sınırlar dışında, adeta paranoya derecesindedir. ÖrneÄŸin, kendi vatandaÅŸlarının sorunları ile ilgilenmek gibi asli görevlerini yerine getiren diplomatlarımızdan yedisi, bu yılın başında, iki grup halinde (önce üç, sonra dört) olmak üzere- casusluk suçlamasıyla sınırdışı edilmek istenmiÅŸtir. Türkiye, bu iÅŸ için bizzat Ankara'ya gelen Almanya İstihbarat Servisleri Koordinatörü Ernest Uhrlau'nun baskılarına -koÅŸullu da olsa- sonuçta boyun eÄŸmiÅŸ; diplomatlarımız geri çekilmiÅŸtir. Resmi gerekçe her ne kadar, sözkonusu diplomatlarımızın, 350 Türk vatandaşının ölümünden doÄŸrudan sorumlu olan PKK'nın sözde komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan'ı izleyerek casusluk (!) faaliyetinde bulunmaları ise de, gerçek gerekçenin bir misillemeden ibaret olduÄŸu yadsınamayacak ölçüde açıktır: Önceki MİT MüsteÅŸarı döneminde, MİT'i kontrol altında tutma ve yönlendirme çabalarındaki baÅŸarıları bilinen BND, halihazırdaki MİT MüsteÅŸarı döneminde -ki bu dönemde Almanya'nın desteÄŸindeki PKK'nın üst düzey yöneticilerine yönelik iki baÅŸarılı sınırdışı operasyonu: "Yarasa Operasyonu" (Åžemdin Sakık ve Arif Sakık), "Safari Operasyonu" (Abdullah Öcalan) gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir- kendilerine yönelik tüm bilgi akışının kesilmesinden dolayı paniklerken, üstüne üstlük PKK'nın bir baÅŸka katili olan Cevat Soysal'ın 21 Temmuz 1999'da Moldova'da MİT görevlilerince derdest edilerek Türkiye'ye getirilmesi ile tüm dünya istihbarat servislerinin önünde resmen aÅŸağılanmıştır. Zira, Soysal'ın yakalanmasının açıklaması, Almanya'nın DışiÅŸleri Bakanı Joschka Fisher'in Türkiye ziyareti sırasında -özellikle- yapılmıştır. Ve Alman Bakana, cani Soysal'ın üzerinden çıkan Mönchengladbach (Eyalet Ofisi-LfV) mahreçli 0790937 No.lu seyahat belgesi gösterilerek açıklama istenmiÅŸtir. Ve MİT MüsteÅŸarı, bu geliÅŸmelere tavır olarak Almanya'ya yapacağı planlı gezisini iptal etmiÅŸtir. İlk kez Türkiye'ye yönelik düşmanca faaliyetlerden dolayı hem de resmi bir belgenin hesabının sorulması ve de tavır konulması, iÅŸte sözkonusu misillemenin kaynağını oluÅŸturmuÅŸtur. Bu konularda Almanya'nın tek yanlı kuraltanımazlığı, diplomatik nezaketsizliÄŸi, hatta saldırganlığı yeni bir olgu deÄŸildir, tıpkı son olmayacağı gibi.  Hâlâ hatırlardadır, 1989'da Stuttgart BaÅŸkonsolosluÄŸumuzda görev yapan iki, Berlin KonsolosluÄŸumuzda görev yapan iki, Bonn'da, Nürnberg'de, Hamburg'da ve Köln'de görev yapan birer diplomatımız olmak üzere, toplan sekiz diplomatımızın "casus" suçlaması ile Türkiye'ye dönmeleri saÄŸlanmıştı. Keza, 1994'de Bonn'daki BüyükelçiliÄŸimizde iki, Berlin'de ise bir diplomatımız, yine "casusluk" suçlaması ile geri gönderilmiÅŸti. Gelelim Türkiye'deki "Almanya"ya. Türkiye'nin Almanya'nın ulusal bütünlüğü aleyhine hiçbir amacı ya da giriÅŸimi yok. Almanların irredandist-ÅŸoven ırkçılığı ise, sadece insan hakları ve de işçilerimizin can güvenliÄŸi ile sınırlı olarak takip ediliyor, hepsi o kadar. Türkiye'nin 2.400.000 vatandaşının mevcudiyetine karşın, Almanya'da geçerli bir etki ajanı programı bile bulunmuyor. Her ne kadar tek yanlı çalışan Gümrük BirliÄŸi AnlaÅŸması dolayısıyla aksi mümkün olmasa da, Alman ÅŸirketlerine yönelik ihale ya da ithal kısıtlaması sözkonusu deÄŸil. Kısaca hiçbir olumsuz önyargımız olmadığı gibi, olumsuz yaptırım politikamız da yok. Türkiye'nin Almanya'daki vatandaÅŸlarının ulusal kimliklerinin korunması, huzur ve can güvenliklerinin saÄŸlanması yolunda izlemede bulunması sadece bir hak deÄŸil, uluslararası mevzuata göre de kabul edilmiÅŸ bir yükümlülük. Tıpkı, Almanya'nın Türkiye'de yaÅŸayan 100.000 civarındaki etnik Alman vatandaşını izleme, koruma, hak ve hukukunu savunma yükümlülüğü gibi.  Türkiye Almanya'nın bu yükümlülüğüne saygı duyuyor. Almanya ise asla. Almanya, Rusya Federasyonu, ABD, Çin, İran gibi stratejik önemi olan ülkeler gibi Türkiye'de de görev yapan tüm diplomatlarını (Büyükelçi, MüsteÅŸar, BaÅŸkonsolos ve tüm Konsoloslar, her derecedeki Sekreterler, Basın-EÄŸitim-Kültür AtaÅŸeleri) BND kadrosundan atamaktadır. Askeri ataÅŸelerinin bile ANBw (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr) mensubu olduÄŸu tüm ilgililerce bilinmektedir. ÖrneÄŸin, bu ülkenin Ankara BüyükelçiliÄŸi'ne bu yılın başında atanan Dr. Rudolf Schmidt'in ilk iÅŸi, KDP'nin İrtibat Bürosu'nda (sözde Kürdistan BüyükelçiliÄŸi) verilen izinsiz nevruz resepsiyonuna katılmak olmuÅŸtur. Arkasından, Alman DışiÅŸleri MüsteÅŸarının "artık kürtler için federasyonun tartışmaya açılması" talebi gelmiÅŸtir. Büyükelçi, 27.6.2000'de, Diyarbakır'da 39.5 milyon DM'a malolacak atıksu arıtma tesisinin temel atma törenine, "kürdistan" mizanseni içinde katılarak ÅŸov yapmıştır. Bir baÅŸka deyiÅŸle, bölge halkına ülkesi adına doÄŸrudan destek mesajı vermiÅŸtir. Akabinde, Alman Kalkınma Enstitüsü BaÅŸkanı Prof.Dr. Peter Trevner baÅŸkanlığındaki heyetin sözde yatırım amaçlı gezisi -hem de iki ay içinde iki kez- sözkonusu olurken, bunu diÄŸer Alman heyetleri izlemiÅŸtir. Nedense ziyaretler, Mondros Mütarekesi ile Sevr AntlaÅŸması'nda yeralan "vilayat-ı sitte"ye yapılmaktadır, yoksa ekonomik açıdan çok daha geri olan Kastamonu'ya, Bolu'ya, Yozgat'a deÄŸil. Türkiye'deki ÅŸeriatçı yapılanmalarla doÄŸrudan iliÅŸki içinde bulunan BND ajanları, bir baÅŸka koldan "misyonerlik" kisvesi altında da faaliyet sürdürmektedirler. Alman Sefaretinin diplomatik dokunulmazlığı ile gerçekten dokunulamayan BND misyonerleri, binlerce Türk vatandaşını İslâmiyetten koparmayı baÅŸarmışlardır. ÖrneÄŸin, sözde depremin yaralarını sarma gibi son derecede insancıl amaçlarla izin alarak Adapazarı'na gelip de burada psikolojik sorunlarını devam eden depremzedelere din deÄŸiÅŸtirme telkinatı yapan BND baÄŸlantılı üç örgüt: "Alman Protestan Kilisesi", "Federal Alman Kilisesi" ve "Türkiye-Alman Kiliseleri BirliÄŸi", yıkıcı faaliyetlerini el'an sürdürmektedirler. Türkiye, bugüne kadar hiçbir Alman diplomatını ve de görevlisini sınırdışı etme irade ve kararlılığını gösterememiÅŸtir. Bu, nasıl bir sorumsuzluk ve onursuzluktur?  Kaydedilen o ki, BND'nin kontrolünde Türkiye'de etki ajanı bulan-yetiÅŸtiren, sevk ve idare eden "Humboldt Vakfı", "Konrad Adenauer Vakfı", "Heinrich Böll Vakfı" gibi vakıfların yanısıra, gazeteci, araÅŸtırmacı, arkeolog, sosyolog, iÅŸadamı, çevreci vb. kimliÄŸinde -yüzlerce deÄŸil- binlerce BND ajanı Türkiye'de, Türkiye aleyhinefaaliyet yürütmektedir. Ama Türkiye, misilleme politikası uygulamamaktadır; daha doÄŸru deyiÅŸle, -karar mekanizmalarına yuvalanan Alman etki ajanlarının engellemesiyle- uygulayamamaktadır. Hatta o kadar ki, İçiÅŸleri Bakanlığı'nın 24.3.2000 tarihinde yürürlüğe koyduÄŸu, Türkiye'ye girilmesine izin verilmeyecek 56 kiÅŸilik sakıncalılar listesinde, Yeni Zellanda'dan Romanya'ya kadar pek çok ülkeden isim bulunurken bir tek Alman'ın ismine rastlanılmamaktadır (5). Bunun adı, vatanseverlik ya da devlet adamlılığı deÄŸildir. Bağımsızlığın, bağımsız dışpolitikanın olmazsa olmaz türünden en önemli ilkesinin biri ulusal güç kaynaklarını harekete geçirmekse, en az onun kadar önemli olan bir diÄŸeri misilleme yapmaktır. Hem ulusal güç kaynaklarını harekete geçiremeyeceksiniz ve hem de misilleme politikalarını üretip yürürlüğe koyamayacaksınız. Bunun adı, olsa olsa manda zihniyetli maÅŸalıktır, etki ajanlığıdır ya da gafil olmaktır.  ABD ÖrneÄŸi:  Dünya ülkelerinin tümünde, en çok etki ajanına sahip olan ülke ABD'dir. Bu ülke, dünyada en çok devletlerarası hukuk ihlâli yapan; hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan; insan hakları konusundaki olumsuz siciline karşın diÄŸer ülkeleri bu konuda eleÅŸtirmeyi dünya jandarmalığının gereÄŸi kabul eden; dünyayı sömürmeyi Tanrı'nın kendilerine verdiÄŸi bir hak olarak gören, politik ve ekonomik megolomaniye sahip bir ülkedir. ÖrneÄŸin, ABD'deki klu-klux-klan örgütü gibi ırkçı örgütlerin kanlı eylemleri; zencilere ve kızılderililere ve de hispanik kökenlilere uygulanan ayrımcı muameleler; Vietnamda 5000 masum köylüyü katleden cani teÄŸmene (My Lai Katliamı) verilmeyen idam cezasının, özellikle hispaniklere ve zencilere -son örnek Mumia Abu Jamal- verilmesi; kızılderililere yapılan insanlık suçunun -tarih boyunca soykırıma maruz bırakılan bu halkın bugün tamamı tecrit kamplarında (rezervation camp) tutulmakta olup, nüfusunun % 56'sı iÅŸsiz, % 44'ü ise alkoliktir. Ortalama yaÅŸam, kampların olumsuz koÅŸulları nedeniyle, beyazların yaÅŸam süresinden 20 yıl daha kısadır- hala devam ettirilmekte olması; derin devlet olgusundan kaynaklanan siyasal suikastlar ve yasadışı operasyonlar; kadınlara uygulanan ayrımcı ücret-terfi politikaları ve daha nice örnekler... ABD'nin etki ajanlarının çabaları sayesinde, bu eksiklikler, ihlâller –bir iki istisna dışında- tüm dünyada tartışılmaz, irdelenmez, hatta gündeme bile getirilmez.  Tüm dünyada profesyonel iliÅŸkinin sürdürüldüğü yüzbini aÅŸkın ABD etki ajanından söz edilmektedir. Sadece Kuzey Irak'da, güvenlik gerekçesiyle Türkiye üzerinden götürülen ajan sayısının 5.000'in üzerinde olduÄŸu dikkate alınacak olursa, tüm ülkelere ait bu tahmini rakamın abartılı olmadığı anlaşılacaktır. Aynı ABD, kendi ülkesinde yabancılara çalıştığı kuÅŸkusu hissedilen etki ajanlarına ise kesinlikle hayat hakkı tanımamaktadır. Bu tür şüphelilerle mücadele görevi, FBI (Federal Bureau of Investigation), DIA (Defense Intelligence Agency), NSA (National Security Agency)'dir. Ayrıca ABD vatandaşı olmayan şüpheliler için SDDS (State Departmen Diplomatic Security) de devreye girmektedir. Bırakınız ABD'nde yabancı bir devletin etki ajanı olmayı, en belgesel bir eleÅŸtiri getirmeniz halinde bile size yönelik derin devlet yaptırımlarının arkası gelmeyecektir.  ÖrneÄŸin, bir ABD vatandaşı olan Dr. Michael Parenti, ABD sistemini yargıladığı "Kirli Gerçekler" gibi kitapları nedeniyle takibata maruz kalmış; özel ya da devlet üniversitelerinde ders vermesi yasaklanmıştır. Bu ülkede, ancak CIA ile baÄŸlantılı olmak koÅŸuluyla Dr. Chomsky gibi seçilmiÅŸ sözde muhaliflere rejimi muvazaalı biçimde eleÅŸtirme (!) hakkı tanınmaktadır. Son olarak, Arlington'da faaliyet gösteren "Turkish Cultural and Political Center"ın yayın organı olan elektronik dergide, bu merkezin yöneticisi Sayın Atilla Ongun tarafından yazılan küçük ama çok önemli bir haber-yorum yazısı dolayısıyla, hakkında DIA tarafından soruÅŸturma açıldığı duyumu gelmiÅŸtir. Asıl acı olanı, ihbarın üç Türk vatandaşı tarafından aidiyet duydukları ABD'nin çıkarlarına duyarlılık gösterilerek ve yazılı olarak yapılmış olmasıdır. Hiç şüphesiz, bu üç Türk vatandaşının, gerçekte ABD etki ajanı oldukları muhakkaktır. Sayın Ongun, Türkiye'nin çıkarlarına sahip çıkıp haklı uyarı yaparken, yaÅŸamını sürdürdüğü ABD'ne de herhangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır (6). İsimleri ancak ilgili makamlara verilecek olan bu üç iÅŸbirlikçi etki ajanının biri, son derece ünlü bir gazetecidir. Önce rusçu, sonra FKÖ militanı, sonra maocu, sonra humeynici, sonra koyu özalcı ve ÅŸimdi de ikinci cumhuriyetçi-amerikancı olarak tanınan ve büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı da yapan bu gazetecimizin yanısıra, bir diÄŸer muhbir, büyük bir iÅŸadamları derneÄŸinin Washington Temsilcisi, sonuncusu ise Washington BüyükelçiliÄŸimizde sözleÅŸmeli olarak dışarıdan görev yapan bir kadın personeldir.  KuruluÅŸu olan 1947'den itibaren Türkiye'deki casus ve etki ajanlarını sevk ve idare eden CIA (Central Intelligence Agency)'in Ankara'daki istasyon ÅŸefliÄŸi, günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı en büyük suçları iÅŸlerken, bugüne kadar hiç mi hiç takibata uÄŸramamıştır. Hatta o kadar ki, CIA hesabına casusluk yaparken suçüstü yakalanan MİT üst düzey sorumlularından Muzaffer SavaÅŸman yargılanıp mahkûm edilirken, onu çalıştıran, yönlendiren Amerikalı diplomat casus, görevini hiçbir ÅŸey olmamış gibi sürdürmeye devam etmiÅŸtir. Bir baÅŸka ifadeyle, sınırdışı edilen ya da ülkesine geri çaÄŸrılma talebinde bulunulan bir CIA görevlisi Türkiye tarihinde henüz sözkonusu olmamıştır. DiÄŸer taraftan, Türkiye'deki etki ajanlarının özellikle radikal kürtçü kesimi, en itibarlı, rahat ve kazançlı-verimli dönem olarak sanırız son bir yıllık James Jeffrey dönemini hatırlayacaklardır. Resmiyette Büyükelçilik Siyasi MüsteÅŸarı olarak görev yapan CIA İstasyon Åžefi Jeffry, özellikle HADEP ve Refah benzeri ÅŸeriatçı yapılanmalarla, kendisinden önce bu görevde bulunan Francis Ricciardone'den daha pervasız iliÅŸkilere girmiÅŸtir. Kendisi gibi diplomatik teamüllere saygı göstermeyen, Türkiye'nin etnik ve dinsel açıklarını alenen istismar eden Büyükelçi Mark Parris ile uyum (!) içinde çalışan James Jeffry, nihayet ülkemizden ayrılmaktadır. Yeni Büyükelçi Robert Pearson'ın en önemli yardımcısı hiç şüphe yok ki yeni İstasyon Åžefi Stuart E. Jones olacaktır. Kaldı ki, Jones'un sadece bu görevi yenidir. Kendisi, uzunca bir süredir Adana Konsolosu olarak görev yapmaktadır, dolayısıyla GüneydoÄŸu ve Kuzey Irak konusunda hayli deneyimli bir istihbaratçıdır, pardon diplomattır.  Türk Devleti ve halkı, bugün içindeki ABD güdümlü etki ajanlarını rahatlıkla tanıyacak-ayırdedecek bilgiye deneyime ve belleÄŸe sahiptir. Siyasileri, gazetecileri, akademisyenleri, diplomatları, bürokratları, iÅŸadamları, kimi meslek kuruluÅŸlarının yöneticileri ile aramızdaki ABD etki ajanlarını az buçuk tanıyoruz. Onları, ABD BüyükelçiliÄŸindeki resepsiyonlarda, konferanslarda, özel davetlerde; ABD ile Türk adının birlikte anıldığı dernek ve konseylerde; ABD tezinin desteklendiÄŸi tüm platformlarda, kürtçüler, ÅŸeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler arasında görebilirsiniz. Aynı kıstaslar, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Fransa, Çin gibi ülkelerin istihbarat servislerince sevk ve idare edilen içimizdeki diÄŸer etki ajanları için de geçerlidir. http://denemehaber.tr.gg/Dr-.--Necip-Hablemito%26%23287%3Blu-d-3-.--ETK%26%23304%3B-AJANLARI-%26%23304%3BLE-M-Ue-CADELEDE-ALMANYA-VE-ABD--Oe-RNEKLER%26%23304%3B.htm Â
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne