|
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşunda temel alınan ilkelerden biride Laiklik İlkesidir.
Osmanlı Devleti'nin teokratik devlet yapısı yerine laiklik ilkesi, egemenliğin kaynağını ulus olarak belirleyen ve devletin siyasi yapısının buna uygun olarak seçime dayanması gerektiğini ifade eden cumhuriyetçilik ilkesiyle birlikte ve onu tamamlayarak, kuruluşun temel dayanaklarından birini oluşturdu. İslam devletlerinin tipik bir örneği olan Osmanlı Devleti, teokratik bir toplum olarak örgütlenmişti. Ülkedeki siyasi ve dini erki tekelinde bulunduran padişah, İslamiyet'in koruyucusu ve siyasi erki dini kurallara göre kullanan kimse durumundaydı. Ekonomik örgütlenme ve toprak rejiminden hukuka, eğitim ve öğretime dek toplumun her katında din, belirleyici bir rol oynuyordu. Müslümanlar için dine uygun davranmak ve ibadet etme zorunluluğu vardı. 17. yüzyıldan sonra yaşanan ekonomik gerilemeye çözüm arayışları ve batıdaki laikleşme süreçlerinin etkisiyle, 19.yüzyılda Tanzimat ve Islahat hareketleriyle, kişilere din özgürlüğü ve Müslüman olmayanlara hukuki eşitlik ilkeleri kabul edildi. Ancak devletin teokratik özelliğinden tümüyle arınması ancak Cumhuriyet'ten sonra gerçekleşti. Dışta emperyalizme karşı verilen savaşımın, içte feodal dinci çevrelere karşı da sürdürülmesi gerekliliği, cumhuriyetçiliğin ve laikliğin temelini oluşturdu. Teokratik monarşinin kaldırılması için aşamalı bir süreç izlendi ve 23 Nisan 1920'de ilk adım olarak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu» yla, egemenliğin ulusa ait olduğu ilkesi benimsendi. Egemenliğini ulus dışı kaynaklardan alan saltanat, Kasım 1922» de kaldırılarak laik devletin önündeki en önemli engellerden biri daha ortadan kaldırıldı. Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte, Şer-iyye ve Efkaf Vekâleti dağıtıldı ve ibadete ilişkin tüm hükümler ve dini kuruluşlar yönetimi için Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Ulusal eğitimde dini ağırlığa son vermek üzere Tevhid-i Tedrisat( Eğitimin Birleştirilmesi) Kanunu kabul edildi Kıyafetten kadın haklarına, miladi takvim, Latin Alfabesi ve uluslararası rakamların kabulünden metrik ölçülere geçilmesi ve soyadı yasasının çıkarılmasına dek, toplumsal ve kültürel düzenlemeler, laiklikle, dolaylı da olsa bağlıydı. «Kasım 1925» te çıkarılan bir yasayla tekke ve zaviyelerin kapatılması ve bazı unvanların yasaklanması; Şubat 1926 tarihli Medeni Yasa'yla, medeni nikâhtan önce dini nikâhın yasaklanması, devletin laikleşmesi yolunda önemli adımlar oldu. Sonuçta 10 Nisan 1928» de, 1924 Anayasasında yer alan «Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dini İslam'dır» hükmü kaldırıldı ve böylece Müslümanlık devlet dini olma özelliğini yitirdi. «1932» İmam- Hatip Okulları, 1933» te de İlahiyat Fakültesi» nin kapanmasıyla Türkiye'de resmi dini eğitime son verildi. İbadetin Türkçeleşmesi girişimlerine bağlı olarak 1935» te çıkarılan bir yasayla Arapça ezanın yerine Türkçe ezan konuldu. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1931 tarihli Kurultay'ında laiklik ilkesi, partinin altı temel ilkesinden biri olarak kabul edilmiştir. 5 Şubat 1937 tarihinde ve 3115 sayılı kanunla Anayasa'nın 2. Maddesine bu altı ilke konularak, laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel niteliklerinden biri olmuştur. Bundan böyle Türkiye Büyük Millet Meclisi laikliğe aykırı kanun çıkaramayacaktı. Aynı kanun, Anayasa'nın 75.maddesinde yer alan «hiçbir kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihadından dolayı muaheze edilemez.» Cümlesini, tarikat kelimesi çıkartılarak düzeltilmiştir. Laiklik ilkesinin uygulanması, dinin girmiş olduğu sahalardan tasfiyesini anlatır. Eski ve dini kurallara bağlı kurallar kaldırılmış, yerlerine modern ve laik kurumlar getirilerek Tanzimat'tan beri Osmanlı İmparatorluğunda göze çarpan kurumlarda ikilik durumuna son verilmiştir. Bütün Atatürk Devrimlerini incelersek görürüz ki bunlar ya laikliğin gerçekleşmesi için yapılmış, ya laikliğin gerçekleşmesi sonucu ile mümkün olmuş, veyahut da laiklik ilkesi rehberliğinde olmuştur. Laikliği gerçekleştiren devrimler veya laiklikle ilgili devrimler, Türk Toplumunu çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırma ve onun bu yüksek uygarlık seviyesini devam ettirme amacını gütmüştür. Çok partili yaşama geçiş süresinde, laiklik ilkesinin uygulanmasında kimi gerilemeler gözlemlendi. Devletin izlediği laiklik siyasetine ilk dini muhalefet 1940'larda başlandı. «1948» de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarı döneminde ilkokullara din dersi konuldu, İlahiyat Fakültesi kuruldu. «1950» de «Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına Dair Kanun» değiştirilerek kimi türbeler ziyarete açıldı. 1950'den sonra dinin siyasete alet edildiği suçlamalarının sıkça yinelendiği Demokrat Parti (DP) hükümetleri döneminde Yüksek İslam Enstitüleri ve İmam-Hatip Okulları açılarak dini eğitim daha da yaygınlaştı. Arapça ezan yasağının ceza yaptırımları kaldırıldı, radyoda dini programlara yer verildi. 27 Mayıs hareketi sonrasında çıkartılan 1961 Anayasası, bir yandan din ve vicdan özgürlüğü ilkesini getirirken, diğer yandan da laik cumhuriyeti koruyucu hükümlere yer verdi. Açılan bu yeni dönemde teokratik amaçlı örgütlere karşı tavır alınmakla birlikte, kimi hükümetler döneminde laiklik karşıtı siyasal-toplumsal hareketler gelişme gösterdi. 12 Mart 1971 döneminde Milli Nizam Partisi, 12 Eylül 1980 harekâtıyla açılan dönemde ise Milli Selamet Partisi laikliğe aykırı siyasi örgütlenmeler olduğu gerekçesiyle kapatıldı. 1982 Anayasasının 2. ve 24. Maddelerinde laiklik, din ve vicdan özgürlüğü ilkelerinin yanı sıra din ve ahlak eğitiminin devlet gözetiminin altında yapılacağı, ilk ve ortaöğrenim kurumlarında zorunlu olacağı hükmüne yer verildi. 1982 Anayasası'nın 24.maddesi, laiklik ilkesinin en önemli sonuçlarından biri olan din ve ibadet özgürlüğünü düzenlemekle birlikte, laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet, tesis, teşkil, tanzim veya sevk idaresinin cezai hükümleriyle ilgilidir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın Refah Partisi ile ilgili kapatma davası 7 ay 25 gün sonrasında 16 Ocak 1998» de karar anayasa mahkemesi tarafından hükme bağlanmış ve Refah Partisi Laikliğe aykırı hareketten dolayı kapatılmıştır. «22 Haziran 2001» de Refah Partisinin ardından devamı niteliğinde kurulan Fazilet Partisi» de anayasanın laiklik ilkesine aykırı hareketlerinden dolayı kapatılmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından 14Mart 2008'de Anayasa Mahkemesine, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin «laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği» gerekçesiyle dava açılmış olup, 30 Temmuz 2008 tarihinde AKP'nin laiklik ilkesinin odağı haline geldiği tespit edildiği ilan edilmiş, kapatılma ile değil de yapılacak hazine yardımının ½ oranında kesilmesine karar verilmiştir. Buraya kadar açıklamaya çalıştığım laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinde ne kadar önemli olduğu, aldığı yol ve bu yol alma sürecinde nasıl sekteye uğratıldığı tarih süreci içinde vermeye çalıştım. Bu süreç içinde laiklik ilkesinin zedelenmesi konusunda sadece tek bir partiye suç yüklemek haksızlık olur kanaatini taşımaktayım. Bugün itibarıyla laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği tespit edilen bir partinin hükümeti yönetimindeyiz. Önümüze 29 Mart yerel seçimleri mevcut ve seçim çalışmaları son hızla devam etmektedir. Seçim çalışmaları sırasında yerel yönetim adayları akılları durgunluğa iten yöntem ve tekniklerle çalışmalarına başlamış oldukları görülmektedir. Bunlardan birisi de CHP den aday olan eski bir belediye başkanıdır. 1940 lı yönetimlerle laiklik ilkesinin sekteye uğratılmasına başlandığını yukarıda yazdım. Bunlardan biride 1948 yılında CHP tarafından ilkokullarına din dersinin kurulması ve İlahiyat Fakültelerinin açılması diye belirttim. 1948 li yıllarda gericiliğe karşı siyaseten vermiş olduğu ödünler CHP'ni ne yazık ki o dönemlerde verdiği tüm ödünlere karşın iktidar yapmamıştı ve 1950 seçimlerini kaybetmişti. Neydi o ödünler? Biraz geniş bir açılımla açıklamaya çalışacağım, verilen o günkü ödünler bugün devam etmiş olsaydı bugün ne ılımlı İslam'dan, ne pkk terör belasından ne de ekonomik kıskaç diye bir olaydan söz ediyor olmayacaktık! 1935 yılında yapılan 4 Kurultayında Cumhuriyet Halk Partisi çok önemli kararlar aldı. Bunlardan en önemlisi ilköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla, askerliğini çavuş olarak yapanların kısa bir eğitimden geçerek, kendi köylerinde eğitmen olarak görev yapabilmesiydi. İlk uygulama 1936 Temmuzunda başlatılarak bu eğitmenler kendi köylerine verilerek üç sınıflı ilkokullarda karma, iş eğitimine dayalı, uygulamalı öğretim yapmaya başladılar. Uygulamanın başarılı olması döneminde kurs sayıları artırıldı eğitmenlere toprak, tohumluk, fidanlık ve tarım araçları da verilerek bulundukları bölgelerde tarımsal çalışmalarda öncülük etmeleri sağlandı. 1937 yılında konu daha kapsamlı ele alınarak Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan'ın öncülüğünde 3238 sayılı Köy Eğitmenliği Yasası çıkarılarak 1937'de Eskişehir/ Çifteler'de, İzmir/ Kızılçullu'da, 1938'de Edirne/Karaağaç'ta,1939'da Kastamonu /Göynük'te Köy Eğitmenleri Okulları açıldı. 28 Aralık 1938 tarihinde Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra bu çalışmalar daha da genişletildi. Dönemin İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'la beraber alınan verimli çalışmalar görülerek 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu çıkarılmıştır. Bu yasa Köy Öğretmen Okullarını Enstitüye dönüştürmesine ve 17 Köy Enstitüsü çıkarmayı hedefleyen bir yasaydı. Birçok tutucu, dinci, toprak ağaları; başı çekmek üzere Kazım Karabekir, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Emin Sazak gibi halkın aydınlanmasını istemeyen milletvekilleri bu yasaya karşı çıktılar. Yasa mecliste oylanırken red oyu çıkmadı ama 278 kabul oyuna karşılık, 148 milletvekilinin oylamaya katılmaması, yasaya olan tepkinin belirtisiydi. 1940 yılında on enstitü daha açıldı: Sakarya-Arifiye, Antalya-Aksu, Balıkesir-Savaştepe, Isparta-Gönen, Adana-Düziçi, Kayseri-Pazarören, Samsun-Akpınar, Trabzon-Beşikdüzü, Kars-Cılavuz, Malatya-Akçadağ. Bundan sonra açılan yedi enstitü Konya- İvriz (1941), Ankara-Hasanoğlan (1941), Sivas-Yıldızeli (1941), Erzurum-Pulur (1942), Diyarbakır-Dicle (1944) Aydın-Ortaklar (1944), Van-Ernis (1948) ise diğer enstitülerde okuyan öğrencilerin yardımlarıyla yapılmıştır. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak, en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar diğer köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. Enstitülere alınan öğrenciler, okulun yapım işlerinde ve örnek tarım uygulamalarında da görev aldılar. Köy Enstitüleri, izlediği eğitim metodları bakımından da pedagoji biliminin dikkatle incelediği bir model oluşturmaktadır. Enstitüde okutulan dersler üç gruba ayrılmıştır. Bunlar; %50'si kültür dersleri ve genel bilgi dersleri (Türkçe, tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, matematik, fizik, kimya, yabancı dil, öğretmenlik bilgisi, müzik, resim, kitap okuma, tartışma, piyes, gezi, araştırma vb.), %25'i tarım dersleri ve uygulamaları (tarla tarımı, bahçe tarımı, zootekni, kümes hayvancılığı, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık, su ürünleri vb.) ve %25'i de teknik dersler ve uygulamalarıdır. (demircilik, tenekecilik, ev ve el sanatları vb.) Derslerde uygulanan metotların özü, öğrencileri çalışmalara yönlendirerek, onlara bilgiyi iş içinde ve iş aracılığıyla öğretmekti. Enstitülerde yıllık öğrenim süresi 10,5 ay (320 gün), yıllık sürekli izin ise 1,5 aydı (45 gün). Köy Enstitüleri'ne öğretmen yetiştirmek amacıyla 1942-1943 öğretim yılında Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne bir Yüksek Köy Enstitüsü eklendi. Köy Enstitüleri'nin en başarılı öğrencileri, öğretmenler kurulu kararı ve sınavla, üç yıllık olan bu okula alındı. İlk yıl diğer enstitüler mezun vermediği için Kızılçullu ve Çifteler Köy Enstitüleri'ni bitirenlerin tamamı Yüksek Köy Enstitüsü'ne alındı. Köye yönelik bir araştırma enstitüsü olması da amaçlanan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, kısa sürede bir kültür çevresi durumuna geldi. Bu enstitü, 1947 yılında kapatılana kadar 204 mezun verdi. 1946 yılında çok partili sisteme geçildikten sonra, yeni kurulan Demokrat Parti'nin yoğun eleştirileriyle karşılaşan Köy Enstitüleri bu dönemde bir duraklama sürecine girdi. 1947 yılında baştan beri Köy Enstitüleri'ne karşı olan Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer'in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, eğitim programları köklü değişikliklere uğratıldı ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Köy Enstitüleri'nin yönetici ve öğretmenleri değiştirildi, İsmail Hakkı Tonguç görevden alındı. Enstitülerde öğrenciyi merkez alan eğitimden, kültür ve sanat etkinliklerinden vazgeçildi, iş eğitimi, tarım ve teknik eğitimi programdan çıkarıldı. Enstitülerde, kızlarla erkekler ayrı ve birbirinden uzak yapılara taşınarak, bir arada yaşamalarına yasaklar getirildi. 1950 yılından sonra kız öğrencilerin hepsi bir enstitüye toplantı. Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti, Köy Enstitülerine yaptığı yanlışlıklardan sonra, 1948 yılından itibaren, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip kurslarının açılmasına izin verdi. Ancak gericiliğe karşı verilen bütün bu ödünlere karşılık yine de 1950 seçimlerini kaybetti. İktidara gelen Demokrat Parti önce enstitülerin sağlık bölümlerini kapattı, sonra da 1951 yılında Köy Enstitüleri'nin programını klasik ilk öğretmen okullarının programıyla birleştirdi. 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasayla da Köy Enstitüleri tamamen kapatıldı. Köy Enstitüleri'nin adı İlk öğretmen Okulu olarak değiştirildi. Böylece solculuk bahanesiyle ve büyük toprak sahiplerinin baskısıyla, köyün aydınlanmasının önü kesildi. Köy Enstitüleri, kuruluşundan itibaren Atatürk Devrimlerinin itici gücü olma yolunda hızlı yol almış, iç ve dış egemenleri korkutmuştu. Köy Enstitüleri'nde kapatıldıkları 1954 yılına kadar 17.341 öğretmen, 8.675 eğitmen, 1.599 sağlık memuru yetiştirildi. Enstitülerden çok sayıda şair, yazar, araştırmacı, eğitimci yetişti. 1935'lerde %20 olan okuma yazma oranı, daha yükseklere çıkarıldı. Köy Enstitüleri'nde 15.000 dönüm verimsiz toprak işlenerek tarım alanı yapıldı. 250.000 ağaç dikildi, 2.500 dönüm sebzelik oluşturuldu, 1.200 dönüm bağ yapıldı. Binlerce büyük ve küçükbaş hayvan yetiştirildi. Köy Enstitüleri yaşatılabilseydi Kemalist devrimler kesintisiz sürecek, toprak reformu yapılacak, sosyal adalet gerçekleştirilecek, köylülerimiz yabancı ülkelere kaçmayacak, köylerimiz boşalmayacak, kentlerimizin gelişmesi çarpık olmayacaktı. Ülkemizin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması sağlanabilecekti. Tarih tekerrürden mi ibaret diyerek insanın isyan edesi geliyor! Köy Enstitüleri gibi Tüm dünya milletlerinin örnek aldığı ve Türkiye Cumhuriyet'in de ki aydınlanmanın önünü açan en önemli eğitim konusu 1946 yılında siyaseten heba edilmiştir ve bugün yine aynı hatalar siyaseten yapılmaktadır. Oysa bugün yine Cumhuriyet Halk Partisi'nden belediye başkan adayı Kuran Kurslarını ihtiyaca binaen açacağını söylemektedir. Bu gücünü de 1930 tarihli ve 1580 sayılı belediye kanununun da 222 sayılı «ilköğretim ve eğitim kanunun» kapsamında ile yerel yönetimlere eğitim konusunda bazı görevleri yükleyen; yetiştirici ve tamamlayıcı sınıflar ve kursalar Ve okul öncesi kurumları açabilirler hükmüne dayandırmaktadır. Ülkemize çağdaş uygarlık seviyesine dönüştürmekteki amacını, dini alet ederek iktidar olma hırsını saklayarak Kuran Kursları ile yapacağını düşünen bir zihniyetin bana göre seçim zamanı Tunceli'nin Nizamiye İlçesine yapılan devlet eliyle seçim yatırımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Biri devleti vergilerimizi kullanıp oy avcılığı yapmaktadır, diğeri ise dini sömürerek, dini siyasete alet ederek Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesini, laikliği zedeleyecek, «devlet eliyle din öğretilir» hükmünü yıkarak siyaseten din öğretilir diyerek oy avcılığı yapmaktadır. Sorarım birbirinden ne farkları var? Bu güne gelmemizde ki en temel özelliklerden biri dini siyasete alet etmektir ve bu laiklik ilkesine kesinlikle aykırıdır. O zaman sizin ne farkınız var demezler mi? Tüzüklerinizde yazanlara değil icraatlarınıza bakılıyor. Bu halkı cahil sanarak kendi siyasi emellerini, rahatlıkla din adına götüreceklerini sananlar, elbette ki bir gün Allah ile aldattıklarının anlaşılacağının hesabını da iyi yapmalılar ve sonuçlarına katlanmalılar! Asla unutulmamalıdır! «Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir!» ve bu ilelebet böyle kalacaktır! Saygılar. Kaynak: Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Dönemi, Suay KARAMAN http://www.Heddam.com/index.asp?M=4968
|
link:
ne yazsam çıkmıyor çok sıkıcı...