|
Siyasetin hem kadına yasak, hem kadından kaçak, hem de kadınla var edilişi Türkiye’nin acı gerçeklerinden birisi!... Temel neden, cinsiyet ayrımcılığının asıl, eşitliğin ayrıntı (söylence) olmasıdır. Eşitlik kurallaştırılıp, yaşamda uygulandıkça, cinsiyet ayrımcılıkları istisna olacaktır.
Türkiye’de tartışmasız gerçek; kadının toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasal, hukuksal alanlardaki yerinin erkeğin gerisinde oluşudur. Kadının toplumsal statüsünü daha fazla olarak baba ve eşinin konumu belirler. Kendisi olarak kadın yok denecek kadar azdır. Türkiye’de yalnızca cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesi için değil, demokrasinin var edilebilmesi için de eş ve babasından bağımsız olarak, kadının “özne” olabilmesini sağlayacak koşulların yaratılması zorunludur. Eğitimli ve ekonomik anlamda bağımsız olmayan kadın, ev ve mahalle çemberinde kendisini yineleyerek yaşamaya mahkum edilmektedir. Türkiye’de türban tartışması eşitlik sorununun önünde olmuştur hep ve sözel tartışmalar, özdeki sorunu örtme işlevini görmektedir. Kadının eşitlik talepleri belli süreçlerde hukukla susturulmuş, hukukla verilen, yaşamsal alanda geri alınmıştır. Yasa ile yaşam pratiği örtüşememiştir. Bunda hem kadının eğitimsizliği nedeniyle kazanılmış haklarından habersiz olması, hem de hakların özgürlüklere dönüşebileceği sosyo-kültürel alt yapının ihmal edilmiş olmasının rolü yadsınamaz. Din siyaseten kullanıldıkça düşünce inancın gerisinde kalmaktadır. Kadın bu süreçte eğitimsizliği nedeniyle inançla çevrelenmeye ve inançla yönlendirilmeye daha açıktır. Kadın hakları denince, (yanlış olarak) genelde siyasal haklar anlaşılıyor. Kadının siyasetteki rolü evde biçilen rolünden farklı değildir. Yeri mutfaktır. Sofra kimler için kuruluyorsa baş köşe onlarındır; kadın, her an kalkmak üzere sofraya ilişendir. En az pay pişirenindir. İstisnalar hariç, tüm evlerde kadın hizmet eden, erkek hizmet edilen değil midir? Her gün yinelenen davranış kalıplarını sorgulamayıp, kadının siyasette olmayışını sorgulayış nafile çabadır. Siyasal kültür toplumsal kültürün türevidir ve siyaset toplumun aynasıdır!.. Siyasetin mutfağında yer edinebilen kadınlar hem sandık öncesi oy toplayıcılıkları, hem de oy deposu olarak sandıktan çıkan iradenin belirleyicisi iken; alınan kararlarda iradeleri ve yönetim kadrolarında yerleri yok denecek kadar az. Bu konu derin ve kurcalanınca ucu erkek egemenliğinin sarsılmasına dayanıyor. Türban ise yüzeysel ve erkek egemenliğinin pekişmesine yarıyor. Türbanın çok, eşitliğin az dile getiriliyor olması bu yüzden. Ya da türbanı gören, işiten ve konuşan çok; eşitlik denildiğinde duyan ve konuşan sayısı çok az. Demokrasinin sözde çok olup, kurumsal ve yaşamsal alanda hiyerarşi ve otoritenin egemen oluşu gibi.!... Bugün öyle ya da böyle toplumsal yaşamda yer edinmiş kadınlar bunu milli demokratik devrime borçlular. Toplumda kadınlar adına endişelerin giderek yaygınlaşıyor olmasının nedeni, bugün tasfiye edilmiş olan merkez sağ partilerin süreç içinde aşındırdıklarından kalanı, radikal dinci sağ partinin (AKP’nin) yok ediyor oluşudur. Kadın, milli demokratik devriminle kendisine sağlanan hak ve özgürlükler sayesinde modern yaşamın bir unsuru olmaya başlamıştı. İslami-muhafazakarlara eklemlenen liberal karşı devrim, kadının başından dolanarak yürüttüğü dinci siyasetle kadını yeniden mahrem ilan ederek, kimlik veriyormuş gibi kimliksizleştirmeyi seçiyor. Sahiplenen sayısı kadar “mahrem” zihniyet yaygınlaşınca, başı örtülü olana değil, başı örten zihniyete karşı oluşu anlatmak giderek zorlaşıyor. “Yeni” başlıklı günümüz müzakereci (!) demokrasisi, süreç içinde sağlamlaştırılan kurumları tartışmaya açarak, bu kurumları sahiplenenlere tasfiye ettiriyor. Her tartışma görünür bir sonuca ulaşmasa da karşı ideolojileri zorlama, sıkıştırma, baskılama ile yumuşatıyor. Küreselleşmeyi yalnızca neo- liberal açılımlardan okumak hata. İdeolojiler karşıtlarını dönüştürdükçe büyürler. Konjonktürel olarak yükseltilen liberalizmin kendi gücü yanında, ona karşı güçlerin direnme kararlılığı ve azmi ne kadar azaltılırsa, karşı ideolojinin yükselme şansı da o kadar fazla olacaktır. Küresel güçler, direnmesi gereken güçlerin kendileri kalmakta ısrarcılıktan vazgeçtikleri kadar ilerliyorlar. Türkiye’de küresel güçlere tutunan karşı devrimciler hızla yola alırken, bunu kadın başı üzerinden dolanarak görselleştirip, simgeleştirdiklerini kimse yadsıyamaz. Geriye doğru bir akış içinde Türkiye. Gerideki değerlere en yakın duran da kadınlar. Sistem gücü güçsüzler üzerinden üretiyor. Güçsüzleştirip, bağımlılaştırdıklarınıza destekleyici roller verdiğinizce iktidarsınız. ABD’de Obama’yı Başkan seçtiren de aynı anlayıştı. Başka bir yazının konusu olacak kadar önemli bir konu, ancak Obama üzerinden siyahlar güçlenip, eşitlik anlamında yol alamazlar. Arkasına dizilen beyaz güç kendi zayıflığını güçsüzün gücü ile örterek, bir beyazla yola çıkmaktan çok daha fazlasını elde edebilecek. Kadınlar ve yoksullaştırarak bağımlılaştırdığı kitleler üzerinden AKP’nin iktidar gücü elde etmesi de, bu sürecin dinamiğini güçsüzlerin oluşturması nedeniyledir. Türkiye için sorun şudur ki; toplum olarak kadının örtünmesini bir olgu olarak mı görüyoruz? Yoksa sorun olarak mı? Siyasetin kendisini sonuçlar üzerinden dayattığı günümüz süreci, olgu olarak okumayı dayatıyor. Nedenler üzerinden siyaseti okuyanlar için bu bir olgu değil, siyaseti kadın bedeni üzerinden yürüterek topluma muhafazakârlığı din üzerinden dayatanların yarattıkları sorundur ve çözülmesi gerekir. Toplumun tüm değerleri çözülürken, çözücülüğe soyunmuş birilerinin çözdüklerini iliklemeye kalkıştığınızda farkında olmadan çözücülere iliklenirken, kendi içinizde çözülür oluyorsunuz. Karşı devrim mukavemetçi güçleri parçaladıkça mevzi kazanmış oluyor. Başka bir tehdit de şu ki; Türkiye, tarikat-siyaset-ticaret ilişkilerinin girdabına hızla sürüklenirken, bu ilişkiler ve ilişkilerin sonuçlarını sorgulamaktan kadın başı üzerinden dolanan siyaset nedeniyle uzak kalıyor. Sonuçsuz tartışmalar bu ilişkileri örterek sağlamlaştırmış oluyor. Türkiye karşı devrimle demokrasiden her geçen gün uzaklaşırken, tarikat ilişkileri ile mobilize (güdümlü) katılım özendiriliyor. Örtünen kadınla örtüden kurtulan kadın arasındaki fark, birinin katılımının güdümlü, diğerinin özerk (iradi) olmasıdır. Türkiye, tehlikeli bir biçimde demokrasiyi sadıktan çıkan sayısal iradeye indirgemeye itildikçe oy kaygısı öne geçmektedir. Oysa demokrasinin ölçüsü sandık değil, öncesi ve sonrası ile çevresidir. Sosyal barış ve adaletin olmadığı bir yerde devletin varlığından söz edilebilir mi? Ergenekon davası vicdanlarda siyasetin hukuku tasfiyesi olarak yer etmiştir. Sosyal barış bizzat devleti yöneten partinin uyguladığı yoksullaştırma ekonomisi ve ayrıştırıcı söylemleri ile tehdit altındadır. Devlet iktidar eli ile çözülüyor. Anayasa ve Anayasa Mahkemesi karşı devrimin ilerleyişinin önünde bir engel oluşturduğu için yeni bir anayasa için toplum ikna edilmeye çalışılıyor. Oyunun kurgusu çözülmeden oyun bozulamaz. Sürece teslimiyet yerine, direnişin örgütlenmesi gerekiyor. İktidar teslimiyeti ifade ediyor. Türkiye’nin bu çarpık süreçten çıkışı ise direnişle olabilir ancak. Direniş ve dirilişle. Oyunun parçası olmak yerine oyunu bozmayı konuşmalıyız. Dik duramayanların, “süpürmeyin, kullanın” söylemiyle kullanılma süreleri uzatılarak dışarıdan destekle ayakta durabilenlerin, dik durma telkinleri ile diklendiği oyunun kurgulandığı biçimde sonlanmasını istemiyorsak, oyunun parçası olmamak gerekiyor. Oyunun sonunda kimin tek tek neyi elde ettiğinin bir önemi olmayacak. Türkiye kaybedince herkes kaybetmiş olacak!.. http://www.haberekspres.com.tr/2008/12/13/yazi.php?id=22
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne