|
Kültürel karamsarlığın en önemli ismi Oswald Spengler "Batı'nın Düşüşü" (Der Untergang des Abendlandes) adlı eserinde Batı'nın geri çevrilemez bir düşüşün içinde olduğunu belirtmişti. Fakat Batı o dönemde henüz teknolojik gelişmenin ve ekonomik refahın doyumuna ve bu doyumun neden olacağı değer tanımazlığın sınırlarına ulaşmadığı için Spengler kültürel karamsarlığın peygamberi olarak takdim edildi. Ancak Spengler'i böyle takdim eden iyimserlerin hiçbir zaman fark edemeyeceği nokta, Spengler ile aralarındaki vizyon uçurumuydu. Spengler'i farklı kılan nokta, makineleşmenin yol açtığı fiziksel yıkımı, toplumların ruhunu oluşturan kültür olgusu ile eşzamanlı değerlendirebilmesi ve kendinden gayet emin bir biçimde gelecek kuşakların geri dönülemez çürüyüşünü ilan edişiydi. Kaddafi 2002 senesinde 1.5 milyon doları bastırıp iki İtalyan futbol takımının İtalya süper kupası final maçını Libya'da oynamalarını sağlamıştı. Aslında taş kafalı albayın burada Dünya kamuoyuna ekonomizmin bataklığına saplanmış Batı ile ilgili verdiği mesaj gayet inceydi. Kaddafi, Batının tüm o savunduğu ve asaletinin kaynağı olan değerlerin kendi yarattıkları paranın diktatörlüğü karşısında nasıl buharlaştığını ispat etmişti. Batı'nın o çok övündüğü ve anıtlaştırdığı akademileri ve üniversiteleri de uzun süredir paranın diktatörlüğü altında yaşamını sürdürüyor. Artık,  parası olanın düdüğünü öttürdüğü yaşam alanlarına dönüşen Batı üniversitelerindeki birçok akademisyen için saadetin yolu hükümetlerin âli menfaatlerine hizmet etmekten geçiyor. Batı akademizmi ve konformizmi çöküş evresindedir; bu düşüş üzerine Türkiye'deki üniversiteler üzerinden kurabileceğimiz bir empatiyle de fikir yürütebiliriz. Ancak üstün Batı'nın yarattığı akademizmin çöküşü söz konusu olduğunda son yıllarda AKP ve Fethullah Gülen üzerine Batı eğilimli akademik dergilerde yazılanlar bize yıkımı ispatlamamız için çok sayıda belge sağlıyor. Tabii ki Fethullah Gülen ve AKP'ye övgüler düzen beyaz adamın burada samimi olması beklenemez. Bu yazılarda bizim yapacağımız, hakikati yeniden yaratmak ve yazılarda kodlanan Batı'nın amaçlarını okuyabilmektir. Son dönemde Batı tandanslı akademik dergilerde ortaya çıkan Ilımlı İslam edebiyatından gösterebileceğimiz en iyi örneklerden biri Peter Mandaville'in Theory, Culture and Society adlı dergide yayımlanan Globalization and the Politics of Religious Knowledge adlı makalesi. Mandaville bu makalede Fethullah Gülen'i İslam Dünyasında işlevsel çoğulculuğun en iyi örneği olarak göstermiş ve okullar ağıyla temel bilimler alanında eğitim vererek İslami modernleşmeye ve İslami reforma katkıda bulunduğunu belirtmiş. Yazarımız, Graham Fuller'ın The Future of Political Islam(Siyasal İslam'ın Geleceği) kitabından alıntı yaparak "Gülen Projesi" nin siyasal İslam'ın modern seküler siyasetle uyumlu bir çeşidi olduğunu yazmış ve bu noktadan hareketle AKP'nin misyonunun buna benzer olduğunu ve İslam'ın daha ziyade yolsuzluğa karşı ahlaki bir değer olarak idari anlayışta öne çıkarıldığını iddia etmiş( Theory,Culture and Society, March 2007, Volume 24, Number 2, s. 105-106). Gülen okullarının Kafkasya ve Doğu Avrupa'da temel bilimler alanında eğitim vermesi, okulların doğasının seküler olduğuna kanıt olarak gösterilmiş. Mandaville bir sayfa boyunca Fethullahçıların aslında neleri amaçladıklarını, nasıl müstesna insanlar olduklarını açıklamış. Ancak bunu yaparken sadece iki eserden faydalanmış; bunlardan birincisi B. Ayai'nin 2002 yılında Critical Middle Eastern Studies adlı akademik dergide yayımlanan Fethullah Gülen and His Movement's Islamic Ethic of Education  adlı makalesi; diğeri de Fuller'in gelecek hayalleriyle süslü birkaç satır evvel bahsettiğimiz kitabı. Şimdi Mandaville'in Fethullahçıları zararsız, modernist, "sivil din" yanlısı, İslamı sadece kişisel olarak yaşayan ahlak ve erdem sahibi muteber kişiler olarak nitelemeden önce,  bu kişilerle yüz yüze görüşmesi gerektiğini bilmesi gerekmez mi? Görüştüyse de bilim etiğine uyarak kimlerle röportaj yaparak bu bilgilere ulaştığını aktarması gerekmiyor mu? Yoksa bu konuştuğu şahıslar kendisini yönlendiren Fethullahçılar mı? Aksi halde Türkiye ve geniş bir coğrafyada adı bu kadar kötüye çıkmış bir hareket hakkında okyanus ötesinden bir adamın kendisini belge yerine koyarak, gayet kategorik laflar sarf etmesi ne kadar ahlaki? Mandaville'in Fethullah Gülen'i olumlamak için gösterdiği tek somut örnek olan temel bilimler alanında eğitim veren okullar meselesi, öyle zorlukla açıklanacak bir mesele değil. Fethullah Gülen misyoner yöntemiyle hareket ediyor okullar ağını kurarken. Misyonerler 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk etapta dini eğitim veren okullar açmışlar, bu okullara talep olmayınca temel bilimler alanında eğitim veren okullar ağı kurarak büyük bir etki alanı oluşturmuşlardı. Fethullah Gülen'in de bugün yaptığı, bu sistem üzerinden Amerikano-İslam'ın etki alanını genişletmektir. Yazarın ağzından kaçırdığı modernleşme projesi de aslında Fuller'in üstü kapalı bir biçimde belirttiği Batıcı iktidarlarla uyumlu siyasal İslam projesidir. Zaten Mandaville de bunlardan habersiz olacak kadar kifayetsiz bir adam değildir; nitekim kendisi George Mason Üniversitesi'ndeki Center for Global Studies'in direktörüdür. Fethullah Gülen, yazısı boyunca Mandaville'in küreselleşme ile uyumlu İslam modelinin doğmak üzere olduğunu kanıtlamak için kullandığı örneklerden sadece birisidir. Mandaville ve benzerleri, modernizme ve ilerleme kavramlarına daha yakın oldukları halde birçok rejimi eleştirirken, Fethullah Gülenlerin önünde şapka çıkarmaktadır. Bu durum "mızraklı adam" ın önünde saygıyla eğilmekte beis görmeyen ve kendini belge yerine koyarak İslamcı hareketler konusunda ahkâm kesen hükümete iliştirilmiş Batı entelektüelinin zavallılığını sergilemektedir. Mandaville'in, modernizmi mihenk taşı olarak ele alıp Fethullahçıların taptığı Said-i Nursi'nin ciddi bir modernite kritiği yaptığını bilmemesi, bunun üstüne bu yazıya konu olan makaleyi bilmem kaçıncı sınıf uluslararası akademik bir dergide yayımlatması, Batı'daki "sosyal bilimler" in içine düştüğü krizi belgeleyici niteliktedir. Rene Guenon, başyapıtı "Modern Dünya'nın Bunalımı"nda Batı'da eğitim görmüş olan Doğululara değinirken bunların Doğu'yu tanımadıklarından, ülkelerine döndüklerinde devamlı kendilerini göstermeye çalıştıkları halde fazla ciddiye alınmadıklarından bahseder. Açıkçası Fuat Keyman'ın Theory, Culture and Society'nin bu yazıda bahsettiğimiz sayısında yayımlanan Modernity, Secularism and Islam-The Case of Turkey(Modernite Laiklik ve İslam-Türkiye örneği) adlı makalesini okuyunca Guenon'un bu değerlendirmesi aklıma geldi. Batı'da eğitim gören birçok Türkiyeli "sosyal bilimci" için bu değerlendirme geçerlidir. Bugün bu Batıcıların AKP yanlısı olmaları da özünde gayet tutarlıdır. Çünkü onlar Batı'nın hegemonya aracı olan liberal tabulara biat etmişlerdir. Bu yüzden Batı kimi tutarsa onun peşindedirler; bu uğurda bunların sol maskelileri, eşitlikçiliğin önüne serbest piyasacılığı geçirmekte sakınca görmezler. Fuat Keyman söz konusu makalede Türkiye'de laikliğin tarihsel gelişimi üzerinde değerlendirmelerde bulunmuş ve AKP'nin misyonunu olumlamış. Fakat Keyman, İslami hareketlerin "canlanışını" işlerken İslamcı hareketlerin Türkiye'de canlanmasında etkili olan dış faktörlerden neredeyse hiç bahsetmemiş. Halbuki Türkiye'nin NATO'ya girişinden itibaren komünizm tehlikesine karşı desteklenen bir siyasal İslam olgusu var. Türkiye'de İslamın canlanışı 1980'den sonra veya Sovyetlerin çöküşünden sonra meydana gelen bir hadise değildir, 50 yıllık bir geçmişi vardır. Howard Reed'in 1953 tarihli Middle East Journal'da yayımlanan  Revival of Islam in Secular Turkey(Laik Türkiye'de İslam'ın Canlanışı) adlı makalesinin ve 1952 senesinde International Affairs'ta yayımlanan Bernard Lewis'in Islamic Revival in Turkey(Türkiye'de İslami Diriliş) isimli makalesinin bu belirttiğimiz süreçle kesişmesi bu noktada manidardır. Tabii biz Fuat Keyman gibi bir bilim insanının bu meselelerden bihaber olduğunu zannetmiyoruz. Ancak tarihsel meselelerin bu kadar önem kazandığı bir konuda Niyazi Berkes'in The Development of Secularism in Turkey(Türkiye'de Çağdaşlaşma) adlı eserinden başka bir kaynağa başvurmayıp sık sık kendini referans gösteren bir yazarın, Türkiye'nin siyasal-tarihsel koşullarına uygun bir İslamcı Hareket ve laiklik ilişkisinin tarihini kurgulaması da beklenemez. Fuat Keyman'ı İslamcı hareketler hususunda emperyalizm olgusunun üstünden sırıkla atlatan, AB'nin yüksek menfaatlerine uygun bir "Türkiye'de İslami canlanış" tarihini kurgulama amacıdır. Fakat İslam cilalı bir Türkiye'nin- Avrupa'da günümüzde varolan politik şartlar göz önüne alındığında- AB'ye girebileceğini iddia etmek ne kadar gerçekçidir? Vur Allah vur sekülarizm yumuşasın deyip İslami modernleşmeden bahseden Keyman acaba İslami değerlerle uyumlu mudur? Makalede Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana bir merkezden sıkı sıkıya devletçilik ilkesinin uygulanmış gibi gösterilmesi ve yine küresel ekonomik eğilimlerden bağımsız bir Türkiye Tarihi'nin kurgulanmış olması dikkat çekicidir. Örneğin Keyman'ın ortaya koyduğu Demokrat Parti, Anavatan Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi eksenindeki devlet merkezli Türk modernleşmesine meydan okuyan kahraman merkez-sağ partiler tablosu gerçekte gayetle karikatürizedir. Türkiye'de değişik formlarda serbest piyasa hep varoldu, ve bu adı geçen partiler ABD tarafından desteklendi. İnsan haklarını kutsayan Fuat Keyman ve benzeri entelektüeller ironik bir biçimde merkez sağ partilerin piyasa reformlarını savunmaktadır. İronik diyorum, çünkü sonuncusu AKP olmak üzere bu partilerin serbest piyasa reformlarıyla yaptıkları Türkiye'de sosyal-Darwinizmi meşrulaştırmak olmuştur. Baskın Oran gibi insan hakları dini misyonerleri ve pan-hümanistler, Türkiye'yi etnik ve dinsel olarak bölüp vatansız bireyler yaratmaya çalışarak AKP'nin ve batıcıların piyasa reformlarıyla ülkede sosyal-Darwinizmi başat değer haline getirme uğraşlarına hizmet etmektedir. Özgürlükçü sol etiketiyle kutsadıkları demokrasinin AKP ile varılan son aşaması, Türkiye'de bir yaşam tarzı haline gelen yolsuzluktur, siyasi skandallardır ve ahlaki çöküştür. Bugün Graham Fuller'i, Kürt ayrılıkçılığının yılmaz savunucusu Martin van Bruinessen'i, insan hakları dini misyoneri Baskın Oran'ı, ABD'deki en meşhur Nurcu akademisyen Hakan Yavuz'u, AB'ci Fuat Keyman'ı aynı ağızdan konuşturan ve birleştiren, ABD'nin, AKP ve benzerlerini kullanarak hayata geçirmeye çalıştığı Türkiye'yi Mançurya kobayına çevirme projesidir. Bunların Türkiye'deki sorunların çözümü için güçlü otoritenin inşasını önerenlere düşmanlıkları da buradan kaynaklanır. Ancak ne kadar ciddiye alınmaya çalışırlarsa çalışsınlar bundan sonra en fazla düşüşteki Batı'nın akademik dergilerinde birkaç makale daha yayımlatabilirler. KOLDAŞ   1 Temmuz 2008
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne