|
İŞBİRLİKÇİ SATILMIŞ MEDYANIN NEFERLERİNDEN ALİ KEMAL’İN DÖLÜ NAZLI ILICAK’IN SÖYLEDİĞİ “ATATÜRK VE FİKİRLERİ ARTIK ANILARDAN İBARETTİR” SÖZÜNE KEMALİST-DEVRİMCİ TÜRK GENÇLİĞİNİN YANITIDIR.O ŞİMDİ AKP AVUKATI
AKP medyası ATV ve Sabah’ta ilginç gelişmeler yaşanıyor. Satılmış medya kuruluşunun en çok okunan yazarları ve en çok izlenen programları gidiyor, yerine AKP yanaşması Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Fehmi Koru, Engin Ardıç gibi asalaklar geliyor. Ilıcak, Sabah’a sızmak için Ergun Babahan’la kulis ilişkisinde bulunuyordu. İki gazete, bir siyasi parti kapattıran ve son olarak da TMSF kontrolündeki gazetede köşe kapabilmek için AKP çevrelerinde kulis yapan Nazlı Ilıcak, sonunda amacına ulaştı TMSF’nin el koymasından sonra AKP rotasına giren Sabah Grubu’nda ilginç gelişmeler yaşanıyor. Gazetenin en çok okunan yazarları istifa ederken, televizyonun çok izlenen programları ortadan kaldırılırken, AKP yandaşı isimler çok yüksek meblağlarla ‘işbaşı’ yapıyor! Sabah gazetesi alan okurlar, büyük bir şaşkınlık yaşadı. Çünkü, Nazlı Ilıcak gazetenin ‘yazarları’ arasına katılmıştı. TMSF’nin el koymasından önce, bir kitle gazetesi olan Sabah, AKP rotasına girdikten sonra bir düşünce gazetesi haline gelmiş ve gazetenin yıllardır en çok okunan yazarları birbir yollarını ayırmak zorunda kalmıştı. Giden yazarların yerine ise, İkinci Cumhuriyetçi, İslamcı kisveli ve demokratlık adına Türk ordusuna ve devletin bazı kurumlarına karşı hasmane tutum izleyen, AKP’ye yakın, ‘ANA uçağı’ akredetililer yerleşmeye başladı. Nazlı Ilıcak’ın, Sabah gazetesinde yazabilmek için gazetenin şimdiki genel yayın yönetmeni Ergun Babahan ile birlikte Ankara’da AKP çevrelerinde kulis yaptığı biliniyordu. Hatta kimi zaman da, Abdullah Gül’ün samimi arkadaşı Yeni şafak yazarı Fehmi Koru ile birlikte girişimlerde bulunduğu da basına yansımıştı. Ilıcak sonunda bu amacına ulaştı. Artık bundan sonra Sabah’ın 4′üncü sayfasından malum fikirlerini ve hasmane düşüncelerini empoze etmeye çalışacak. Nazlı Ilıcak’ın iki gazete kapattırması, bir siyasi partinin sonunu getirmesi onun ‘Çekim alanından (!)’ kaynaklanmıyor. O görevinin gereğini yerine getiriyor. AKP, siyasette izlediği ‘rövanşist’ politikaları medyada da uyguluyor. Nitekim, Nazlı Ilıcak gibi Türk ordusunu karalama, yıpratma misyonunu üstlenmiş bir isim, iktidar eliyle Sabah’ın yazarı yapılıyor! Tıpkı, Mehmet Barlas’a, Fehmi Koru’ya çok büyük paralara atv’de program yaptırılması, Hasan Bülent Kahraman’ın bünyeye dahil edilmesi gibi. Televizyon ekranlarına yansıyan mide bulandırıcılığı, satırlarına yansıyan ‘aleni’ karalama ve yıpratma cümleleri Nazlı Ilıcak’ın görünen yüzlerinden sadece ikisidir. Onu kimi zaman elinde tefi, masasında içkisi ile bir bar köşesinde, kimi zaman sigarasını tüttürürken, bazen de Fransız tarzı türbanı, göğüs dekolteli giyimi ile televizyon ekranlarında, gazetelerin magazin sayfalarında görebilirsiniz. BİRAZDA NAZLI ILICAK’IN GEÇMİŞİNDEN BAHSEDELİM Nazlı Ilıcak adlı kadının geçmişine gelince; Çirkef Nazlı, etnik köken itibarıyla, baba tarafından Arnavut, anne tarafından da Sabetaycı yani Yahudi dönmesi olan bir aile trafından peydahlanan hilkat garibesi ve kişilik fukarası bir melezdir. Türklük ve Türkiye düşmanları dışında Tanrı’nın bir kulu tarafından bile sevilmeyen Çirkef Nazlı, kendi lisesinin mezunları tarafından dahi sevilmemektedir. Hatta kendi döneminin mezunları olan 1974 mezunları Çirkef nazlı ile ilgili aşağıdaki bildiriyi yayınlamışlardır. “BİZ Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi 74 mezunları, her zaman gururla adını andığımız okulumuzun lekelenmesinden son derece üzüntülüyüz. Bu lekenin adı Nazlı Ilıcak’tır. Cumhuriyetimizin 75. yılını kutladığımız bu senede okulumuzun eski mezununun irtica eylemlerinde başı çekmesinden utanç duyuyor ve bu olayı şiddetle kınıyoruz. Yazıklar olsun güzel okulumuzda geçen senelerine… Nazlı Ilıcak’ı bizden biri görmüyor ve onu lanetliyoruz.” Çirkef Nazlı, kendisi yetmiyormuş gibi bu ülkeye bir de yumurta Mehmet Ali’yi peydahlayıp, hediye etmiştir. Zeka seviyesi düşük olan ve geçtiğimiz yıllarda sahibi olduğu Akşam Gazetesi’nin okurlarını dolandıran, -vermeyi vaat ettiği promosyonları vermedi- bununla da yetinmeyip özendirme(promosyon) olarak vermeyi taahhüt ettiği televizyonların vergilerini yatırmadığı için hakkında yasal işlemler başlatılan ve bu yaptığı bu sahtekarlığın yasal yaptırımlarından kurtulabilmek amacıyla Abd’ye kaçan Mehmet Ali Ilıcak adlı Nazlı Ilıcak’tan çıkma erkek müsveddesi yumurta annesine layık bir evlat olduğunu bu millete ispat etmiştir. NAZLI ILICAK VE 12 EYLÜL’ÜN UTANÇ SATIRLARI! Bugün 27 yaş altındaki yüzbinlerce genç, o tarihte neler olduğunu, neler yaşandığını bilmiyor. 1980′de “açık hapishane”ye çevrilen Türkiye, 12 Eylül’ün izlerini bir türlü silemiyor. Bunda en büyük pay, kuşkusuz bazı aydınların 12 Eylül’de gösterdiği tavır. Zira, cuntacıların postallarını gördüklerinde “hazır ol”a geçenler, halkın demokrasi dışı girişimlere karşı direnmesi için mücadele edemiyor. O dönem, aralarında Nazlı Ilıcak’ın da bulunduğu birçok kalem, 12 Eylül’ü “düğün bayram” şeklinde karşılamıştı. Nazlı Ilıcak, 12 Eylül cuntası sonrası, Kenan Evren ve arkadaşlarına en büyük desteği veren Tercüman Gazetesi’nde yazıyordu. Ilıcak, “komünistler”e gereken cezanın verilmesini istiyor, kalemini cunta için oynatıyordu. Fanatik bir Demirelci olan Ilıcak, yazdığı bir makaleden ötürü ise, kısa bir süre cezaevine giriyordu. Ancak cezaevine giriş sebebi, cuntaya karşı direnmesinden değil, Demirel’i övmesinden dolayıydı. Bugün aynı Nazlı Ilıcak, geçmişte emrine girdiği cuntacıların karşısındaymış gibi duruyor. Yurt Yayınları’ndan 1991 yılında çıkan “Kalemlerin İhaneti” adlı kitap Ilıcak’ın “cunta sınavı”nı belgeleriyle ortaya koyuyor. Zeki Saral’ın hazırladığı kitap bugün topluma demokrasi dersi verenlerin, dün nasıl “içtima düzeni”ne girdiğini gösteriyor. 12 Eylül ürünü olan AKP’nin kanatları altına sığınarak “demokrasi” dersi veren kalemler, cunta döneminde yaşanan acılardaki paylarının unutulduğunu sanıyor. Halbuki yazı; tarihin bir aynasıdır. Siz görmek istemeseniz bile, tarihi silemezsiniz. Yazdıklarınız, karşınıza on yıllar sonra bile çıkar. Bugün “güya” askerle çatışan Nazlı Ilıcak da, dün yaptıklarının unutulduğunu sanıyor. Tercüman Gazetesi’nde askere alkışlarla destek veren Ilıcak’ın, o yüzden bugün söylediklerinin hiçbir hiçbir anlamı yok. Çünkü; yazı geçmişi cunta övücülüğü yüzünden lekeli… 16 Eylül 1980 tarihinde Tercüman’da kaleme aldığı yazı, Ilıcak’ın nasıl bir darbeci olduğunu açıkça gösteriyor: “Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekatının başarısı ile neticelenmesidir.” Bu sözler, Ilıcak’ın boynundaki bir yafta gibi duruyor. Ilıcak’ın ümit ettiği başarıyı gerçekleştiren cuntacılar, yazarın isteklerini tek tek hayata geçiriyor. 14 Eylül 1980 tarihli yazısında askere seslenen Ilıcak şöyle diyor: “Türkiye’de demokrasi, demagojiye ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge, birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silâhlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu. Açıklanan hedef, “Demokrasinin işlemesine müsait ortamı hazırlamaktır. Bu ortam ne kadar süratle oluşursa, milletimiz, memleketimiz o kadar çabuk huzura kavuşacaktır.” Askerler, darbeci Ilıcak’ın isteklerini tek tek gerçekleştiriyor. Memlekete kendi yöntemleriyle “huzur ve güven” getiren askerler, Ilıcak’ın “güven”ini boşa çıkarmıyor. Cunta öncesini, “Mehmet Ali (Ilıcak) okula rahat gidemiyordu” sığlığında değerlendiren yazarın istediği “huzur” postal ve dipçik gücüyle gerçekleşiyor. Aşağıdaki tablo ise Ilıcak’ın istediği “huzur”un yansıması olarak önümüzde duruyor: NAZLI ILICAK’IN ÖVDÜĞÜ CUNTA, HUZURU NASIL GETİRDİ? “Ülkenin gerçek sahibi biziz” havasındaki beş general, 12 Eylül 1980′de, ABD’nin açık desteğiyle, TBMM’yi kapattı. Anayasayı ortadan kaldırdı, siyasi partilerin kapısına kilit vurdu ve mallarına el koydu. O günden sonra; 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi ”örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi ‘’sakıncalı” olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi ‘’siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin ”işkenceden öldüğü” belgelendi. 937 film ‘’sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi ”kaçarken” vuruldu. 95 kişi ”çatışmada” öldü. 73 kişiye ”doğal ölüm raporu” verildi. 43 kişinin ”intihar ettiği” bildirildi. TÜRKİYE’DE PEK ÇOK ÇEVRENİN KONUŞMASINDAN RAHATSIZLIK DUYDUĞU İSİMLER ARASINDA EN ÇOK İĞRENİLEN İKİ KİŞİ VAR. NAZLI VE MEHMET ALİ ILICAK. ÇÜNKÜ AĞIZLARINI HER AÇIŞLARINDA ÇEVREYE YAYILAN KOKU SABIR SINIRINI AŞIYOR ARTIK. Mehmet Ali ve Nazlı Ilıcak’ın “müktesebatı herkesin önündedir” gerçekten de. Ve tüm bu yüz kızartıcı “müktesebat”a karşın, arkalarına aldıkları AKP iktidarı ile tam bir fütursuzluk ve aymazlıkla hâlâ “herkesin önüne” çıkmaktadırlar. Bu şekilde davranarak artık tahammül sırırlarını aşmışlar ve görüntü ve sesleriyle dahi insanların midelerini bulandırmaktadırlar… Anne Ilıcak, Tercüman gazetesi günlerinde tüm faşist odakları solcuların üzerine yönlendiren yazılarıyla “herkesin önüne” çıkmıştı. Kocası Kemal Ilıcak’ın gazetesinde, sağcıların her solcuya saldırısına alkış tutmuş, saldırı olmayan günlerde birçok sol aydını faşistlere hedef göstermişti. 12 Eylül ertesinde de Kemal Ilıcak, Tercüman’da yıllarca çalıştırdığı gazetecilere beş kuruş tazminat vermeden ortada bırakmıştı. O zaman Süleyman Demirel ortaya çıkmış, 12 Eylül öncesindeki Milliyetçi Cephe hükümetlerine verdiği tam desteğin karşılığı olarak Ilıcak’a “Verdimse ben verdim” sözü ile tarihe geçen arsa satışı skandalını gerçekleştirmişti. Kemal Ilıcak’ın ölümü ertesinde ise Nazlı Ilıcak, Demirel’in desteğini yitirmişti ve bu kez kalkıp Erbakan’ın Fazilet Partisi’ne kapılandı. Hatta Milletvekili bile oldu. Ardından ABD vatandaşı Merve Kavakçı’yı TBMM’ne kafası bağlı getirmeye öncülük etti. Toplumu ayrı kamplara bölmenin ilk adımının provokasyon mimarı oldu. Partinin kapatılması ve milletvekilliğin düşmesinin ardından, AKP’ye kapılandı. Hatta AKP iktidarına şirinlik olsun diye TV programlarına başında gülünç bir türbanla bile çıktı. Tam altı kaval üstü şişhane idi durumu. Oğlu Mehmet Ali ise başlı başına bir utanç sendromu. Başında bulunduğu Akşam gazetesinin halkı dolandırdığı “televizyon vukuatı” ardından kaçışı hâlâ akıllarda. TRT’den aldığı 1.4 trilyon liralık bandrolün parasını ödemeyince hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartılan ve Londra’ya gitmek için bindiği uçak rötar yapınca yakalanan Mehmet Ali Ilıcak önce tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Ilıcak’ın kız arkadaşıyla Meksika’ya kaçmak üzere Londra’ya gitmek istediği belirlenmişti. Bayrampaşa Cezaevi’nde Can Aksın ile annesi Nazlı Ilıcak’ın eşi Emin Şirin’in de kaldığı B bloka konulmuştu. Mehmet Ali’nin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile de mahkemelik olduğu ortaya çıkmıştı. Bakanlık, vaadettiği TV cihazlarını okuyucularına vermeyen Ilıcak hakkında dava açılması için, 1997 Ağustosu’nda Zeytinburnu Asliye Ticaret Mahkemesi’ne başvurmuştu. Yüzbinlerce insanı televizyon vaadi ile aldatan ve “dolandırıcılık”tan yargılanan Mehmet Ali Ilıcak’ın “müktesebatı herkesin önündedir” elbette. Nazlı Ilıcak, bugüne kadar neye el attıysa batırdı. Önce kardeşi Ömer Çavuşoğlu, Hisarbank’ı batırdı. Sonra kendisi eşi Kemal Ilıcak’ın gazeteleri Tercüman ve Bulvar’ın ( ki herkes ne tür bir gazete olduğunu iyi bilir) batmasında büyük rol oynadı. Oğlu Mehmet Ali Ilıcak Akşam Gazetesi’ni çıkardı. Gazetenin yayın ve promosyon anlayışında Nazlı Ilıcak söz sahibi oldu. Gazete vaad ettiği promosyonları veremedi. Oğlu Mehmet Ali Ilıcak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Nazlı Ilıcak’ın siyasi destek verdiği Mehmet Yazar politikadan silindi, Kamran İnan, Demirel’e karşı mağlup oldu. Merve Kavakçı vatandaşlıktan çıkarıldı. Ilıcak, FP’nin kapatılmasına neden oldu. Oğlu Mehmet Ali, her tür işe bulaştı. Gece kulübü çalıştırdı, kendi deyişiyle “sarhoş insanları eğlendirdi”. Şarkıcı olmaya kalktı ama Mehmet Barlas engelledi bu girişimini. Kendini Sabah’tan Şebnem Akson’a şöyle anlatıyor : “Modern milliyetçi, vatanperverim. Benim için bu vatan önemli, ama askerlik yapar mısın, e kardeşim, benim bir faydam var mı, yok. Kısa dönem yaptık zaten. Realiteye bakalım. Benim şimdi Hakkari’de bir faydam olmaz, zararım olur yani. Muhafazakârlığı da inanç, dindarlık açısından ele alıyorum. Sabah ve akşam namaz kılarım, cuma namazını kaçırmam, her gece yatmadan önce yüksek sesle ve Türkçe, Kur’an’dan dört sayfa okurum. Yani senede iki kez hatmederim. Eşimin başı açıktır, ama içkiyi de 1991′den beri ağzıma koymam.” Okuru bilmeyiz ama civcivler yiyordur belki bunları. “Dünden Bugüne Tercüman” gazetesini nasıl çıkardıkları ve batırdıkları da biliniyor. Adını değiştirip “Bugün” yapmaları, ama ABD’nin Irak’a saldırısını tüm “Müslümanlıklarına” karşın nasıl destekledikleri de malum. Sonunda büyük ortak Turgay Ciner’in nasıl öfkelendiği ve gazeteyi sattığı da. “Ben hiç bir işten utanmam” diye demeç veren Mehmetli Ilıcak’a ne söylenebilir ki? İşsiz bıraktığı gazeteciler konuşmalı bu konuda. Ama konuşmaması gereken iki kişi var. Nazlı ve Mehmet Ali Ilıcak. Çünkü ağızlarını her açışlarında çevreye yayılan koku sabır sınırını aşıyor artık. Sabır sınırını ilk yitiren de Güneş gazetesi oldu bu arada. 23 Mayıs günü “Onlar şimdi AKP avukatı” başlığıyla yayınladığı yazıda şunları vurguladı : “Vur patlasın çal oynasıncı ana-oğul Ilıcaklar’ın, Tv’ye çıkıp molla zihniyetini çılgınlar gibi savunması hayretle izleniyor. Fox TV’de yayınlanan ‘Çapraz Ateş’ programınına çıkan Nazlı ve Mehmet Ali Ilıcak’ın en gerici fikirleri militan bir üslupla savunması, ehil olmadıkları halde en tartışmalı dini konularda din tüccarlarının lehine ahkam kesmesi milleti çılgına çeviriyor. TV’de yayınlanan bir programda Mehmet Ali Ilıcak’ın ‘Türban kadınlar için İslami bir şarttır’ şeklinde fetva vermesi üzerine pek çok vatandaşımız ‘Bu Mehmet Ali bir zamanlar meyhane işletip dansöz oynatan Mehmet Ali değil mi?’ diye sordu. Türkiye’de asla bir şeriat tehlikesi bulunmadığını, AKP’nin hiç böyle bir icraatı olmadığını söyleyen Nazlı Ilıcak’ın Cumhuriyet mitingine katılan milyonları ‘Paranoyak bir korku içinde olmak’la suçlaması ise ‘AKP’den vekillik beklentisi’ne bağlandı.” Bu terbiyesiz zübük’e tavsiyesiz; eğer cehalet ve çarpıtma örneği bulmak istiyorsa beyninin içindeki zehri boşalttığı gazetelere baksın, hiç kuşkusu olmasın her sayfasında bolca bulacaktır!.. Tüm bu açıklamalardan sonra yazımızı Neyzen Tevfik’in yıllar önce yazdığı bir şiirin bir parçasını günümüzü tam anlamıyla tasvir ettiğini düşünerek bitiriyoruz. Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden, Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü. Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine, Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü. Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır. Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır. Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca, Kürs-i liyakat pezevenk, puşt olanındır! http://www.ilk-kursun.com/2008/08/15/aydin-yetkin-o-simdi-akp-avukati/#more-4021
|