|
İmralı cezaevi’nde Öcalan’a yapılan kötü muamele bahanesi adı altında provokasyonel PKK ve DTP eylemlerinin arttığı ve netice itibariyle yerel seçimlerin yaklaştığı şu son günlerde Öcalan’a dair kısa bir hatırlatmayla yazıma başlamak istiyorum:
Bildiğiniz gibi PKK terör örgütünün kurucusu Abdullah Öcalan 28 Nisan 1999'da görülen davasında Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesine göre vatana ihanet suçu gereğince ölüm cezası istenmiştir. 29 Haziran'da silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçuyla idama mahkûm edilmiştir. Ve lakin cezası AB uyum yasaları gereğince ömür boyu hapse çevrilmiş olup şu anda İmralı Cezaevi'nde hapis yatmaktadır. Öcalan nasıl bir yerde ve hangi koşullarda yaşam sürdürüyor? İmralı Adası ve cezaevinin nasıl bir yer olduğunu merak eden okurlarımız için belirtelim: Her şeyden önce İmralı Adası, jandarma ve emniyet işbirliğinde son derece sıkı bir güvenlik ağıyla korunuyor. Özel eğitimden geçirilmiş yaklaşık 500-550 arasında asker ve polis koruması dışında güvenliğe dair teknik ve elektronik her tür önlem alınmış durumda. Öyle ki cezaevi sensörlü tel örgülerle korunuyor, bir savaş gemisi ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’na bağlı 2 feribot ta Ada’da hazır bekliyor. Görev yapan kuvvetlerin şehit yakını olmaması sağlandığı gibi görev süresi 3 ayla sınırlanıyor. Öcalan'ın yemekleri zehirleme ihtimaline karşılık bir görevli, yemek ve sudan tattıktan sonra Öcalan’a servis yapıyor. Her gün rutin şekilde doktor kontrolünden geçiriliyor. Bunun dışında 21 günde bir, ada dışından farklı 3 doktor check-up için kontrole geliyor. Her kontrolde doktorlar değiştiriliyor. Diyebiliriz ki Aktütün karakolu dahil sınırlarımızdaki stratejik karakollar ve askerlerimiz bu şartlara sahip değiller… Bu kadar bütçe, kadro, hassasiyet dile kolay… Yine diyebilirsiniz ki henüz haklarında iddianameleri bile hazır olmayan, suçlu oldukları ispatlanmamış buna mukabil yıllarca vatanı canı pahasına başarıyla koruyarak, görev süresi sonunda emekli olmuş değerli komutanlarımız bu kadar huzurlu bir ortamda ve güvende mi kalıyorlar cezaevlerinde? Konuşup, basın yoluyla topluma bilgi ulaştırabiliyorlar mı? Hayır, çünkü yasak… Konuya dair sadece bir örnek vermek istiyorum sizlere: Ergenekon Davasına Müdahil olma talebi kabul edilen Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı, tutuklu bulunduğu cezaevinde düşerek beyin kanaması geçiren emekli Orgeneral Şener Eruygur'un "düşmesinin" şaibeli olabileceğini belirterek şöyle konuştu: "Ortada sıkıntılı bir durum var. Nasıl düştü? O düşmeyle kırık nasıl oluştu? Çünkü biz insan boyu mesafeden düşmeyle böyle bir kırık ve şiddetli bir kanama beklemeyiz. Acaba olayın arkasında başka bir şey mi var? Darbeye mi maruz kaldı? Birisi bilerek ve isteyerek mi itti?" Peki, Abdullah Öcalan'ın avukatlarına belirttiği şikayeti ne? Öcalan, radyo dinleyemiyormuş! 20 gün önce alınan radyosunun yerine yenisinin verilmediğini söyleyerek, “Benim burada, gelişmeleri öğrenmemi istemiyorlar, gazeteler de verilmiyor, gelenler de gecikmeli veriliyor. Beni sürecin dışında tutmak istiyorlar herhalde. Böyle bir hakları yok. İnfaz kimliği ve savcılık kararlarında benim radyo dinleme hakkım olduğu belirtiliyor” demiş. DTP ve PKK eylemlerinin artmasına sebep olan durum hakkında ise tehditvari bir şekilde 2 Kasım 2008 tarihinde basına yansıyan açıklaması şöyle Öcalan’ın: “Deprem olur bina başımıza yıkılabilir, hastalık olabilir o şekilde de ölebilirim. Bu, 'devlet öldürdü' şeklinde algılanacak ve sonuçları korkunç olacaktır. Ben sağlığımı ve buradaki durumu sorun yapmadım, yapmıyorum. Burada geçen hafta, yaşanan 'küçük' (görece olarak, ölüm olayına göre küçük) bir sorundan halkımın haberdar olmasını istedim, bu nedenle halkıma rapor ettim, halktan bir talepte de bulunmadım, hatta 'olayı büyütmeyin' dedim ama kendileri harekete geçtiler, neler yaşandığını görüyorsunuz. Burada benim bir ölümüm gerçekleşirse daha büyük olaylar olur, kıyametler kopar”… Öcalan’ın bu açıklaması karşısında, ceza infaz kurumlarımızda 100 bini aşkın tutuklu ve hükümlü bulunduğunu belirten Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, içlerinde en rahat olanının terörist başı Abdullah Öcalan olduğunu resmen söyledi! Adalet Bakanı Şahin, doğal ölümü yaşaması bile tehlike unsuru olacaksa, binlerce masum vatandaşımızın ve askerlerimizin şehit olmasına sebep veren; terör suçu da ispatlanmış PKK liderinin niye en rahat şekilde cezasını(!) çektiğini de kamuoyuna açıklamalıdır… 20 Eylül 2007 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Mehmet Gündem’in Kürt aydını olduğu ifade edilen Ümit Fırat ile yaptığı röportajda, Fırat, Apo`nun cezaevinde dahi muhtelif bağlantıları olduğunu iddia etmiş ve Öcalan’ın yukarıda okuduğunuz beyanında görüldüğü gibi, O da ölüsünün daha etkili olacağına dikkat çekerek, “Öcalan orada normal bir şekilde ölse bile kimse buna inanmaz, komplo aranır ve ardından da kin ve intikamlar gelir” diyor… 5 Eylül Avukat görüşmesi notlarından edindiği bilgilere göre Fırat, “Öcalan sadece TRT FM dinlediğini söylüyor ama Yeni Şafak`taki bir yazıdan da bahsediyor, Mümtazer Türköne`yi de izliyor. Sanki sihirli bir radyosu var(!) Dünyada olup biten her şeyden çok detaylı haberi var. Bu basit bir bilgilenmeyle olmaz(!) Farklı bilgi kaynakları var… Önemli kaynaklar Öcalan`ın telefon görüşmeleri yaptığını söylüyor.” Dikkatinizi çekmek istediğim nokta bu röportaj geçen sene yapılmış ve radyo konusu işlenmiş. Öcalan’ın radyosuz kaldığına dair şikayeti basınımızda birkaç gün önce yer aldı! Fırat’ın dikkat çektiği gibi Öcalan’ın elinden alınan bu radyo farklı teknolojik özelliklere mi sahipti? Röportajın devamında Mehmet Gündem’in “DTP, PKK`yla arasına mesafe koyabilir mi, ona “terör örgütü” diyebilir mi? PKK, Kürt sorunun bitmesini ister mi?” sorularını ise Fırat şöyle yanıtlıyor: “Arasına mesafe koyamaz çünkü DTP`yi PKK var etmiştir. DTP`nin adı bile İmralı`da belirlendi. Apo, DTP`nin isim babasıdır ve onun direktifleriyle kuruldu. DEHAP, DTP kurulsun diye kapatıldı. Varlığını bu soruna borçlu güçler Kürt sorununun devamını istediler”… Ümit Fırat’ın Neşe Düzel ile 27.10.2008’de Taraf gazetesinde yayınlanan röportajında ise Düzel’in “PKK’yı dağdan indirmek için ne yapmalı?” sorusunu Fırat, “Aftan önce, bu insanları dağa götüren gerekçeler ortadan kalkmalı. Yeni anayasa yapılır ve vatandaşlık tanımı etnisiteye bağlanmazsa... Kürtlerin dağlarında her yere ‘Ne Mutlu Türküm’ yazılmazsa, ‘Türk öğün, çalış, güven’ gibi laflar kaldırılırsa... Bunlar iyiye gidişin işaretleri olur” şeklinde yanıt vermiş… Bahsettikleri ve talep ettikleri gibi Kürtler ayrı bir halk ve devlet ise, “Türk Anayasası için Kürtlere mi sorulacak?” Ya da “Türkiye sınırları dahilindeki dağlar ne zamandan beri Kürt sınırlarına girdi? Kendi dağlarımıza ne yazacağımızı onlara mı soracağız” denilebilir… Bu röportajın devamında Düzel’in, “DTP kapatılırsa, siyasi sonuçları ne olur?” sorusuna ise Ümit Fırat şöyle yanıt veriyor: “Siyasi yasaklar gelirse parlamentoda grup kuramazlar. DTP’nin kapatılması Öcalan’ın ve PKK’nin işine geliyor. DTP kapatılınca PKK kapatılmış olmuyor ki. Sadece siyasi kadro zayıflıyor. Zaten Öcalan ve PKK, DTP’nin parlamentoya girmesini çok arzulamamıştı. Tabanın isteğine uydular. Yoksa kendileri dışında bir yapının ortaya çıkmasını ve meşru adres olarak görülmesini istemezler. Ayrıca DTP’nin kapatılması PKK için meşruiyet zeminidir”… Türkiye ayıplı da dünya temiz mi? Yaşanmasını istemediğimiz ancak yine de bir takım sebeplerle önüne de geçilemeyen vahim durumlar, olduğundan da abartılarak polis ve askeri yıpratma pahasına tüm teşkilata atfedilip özellikle uluslararası basında geniş yankılarla yer alıyorken, bizleri ayıplayıp suçlayan Avrupa, Amerika ve Asya cezaevlerinde özellikle siyasi suçlular nasıl ortamlarda cezalarını çekiyorlar? Öcalan, bir Türk terörist olsaydı; Avrupa, Amerika ya da Çin’de yakalansaydı nasıl şartlarda ceza çekerdi ve hatta yaşıyor olabilir miydi? Cezaevleri koşullarına dair kısa bir internet araştırmasıyla ulaşabildiğim bilgiler şöyle: Bu haber çok yeni; 19 Eylül 2008 tarihli habere göre Meksika'nın sınır kenti Tijuana'da birkaç gün arayla çıkan ikinci cezaevi isyanında 19 mahkum ölmüş, 12'si de yaralanmış... İnsan hakları konusunda uzman kesilen AB’nin lider ülkelerinden Alman cezaevlerinde, Ahmet Özay’ın haberine göre Ocak 1997-2007 döneminde intihar veya şüpheli nedenlerle ölen sadece Türklerin sayısı ise 38. Bunların büyük bir bölümü Türklere katı tutumu ile tanınan Hıristiyan-Demokratların iktidarda bulunduğu Baden-Wüttemberg eyaletinde kaydedilmiş. Stuttgart ve çevresindeki hapishanelerde bugüne kadar toplam 8 Türk mahkum hayatını kaybetmiş. AB’nin diğer lider ülkesi Fransa’da ise cezaevi sendikalarının greve hazırlandığını okuduk. Fransa'daki Lille kentindeki Loos Cezaevi'nde bir mahkum daha kendisini asarak yaşamına son verirken ülkedeki cezaevlerinde yılbaşından bu yana yaşamlarına son verenlerin sayısı 91'e ulaştı. Ortadoğu’ya demokrasi(!) götüren Amerika’nın yüzen hapishane gemileri ile Guantanamo ve Ebu Gureyb’teki mahkumlara uyguladığı psikolojik savaş yöntemleri insanlık ayıbı adına apayrı bir konudur. CIA’nin, siyasi suçluları özellikle Doğu Avrupa ülkelerine oradan da Ortadoğu’daki gizli işkence üslerine götürdüğü AB ülkelerince de bilinmektedir. İran’daki idam infazları sık sık basına yansırken, Çin’deki idamlar son dönemde gizli uygulanıyor ve basında yeterince yer almıyor. Oysa kayıtlara göre şu anda Çin, dünya ülkeleri arasında en çok idamın yaşandığı ülkedir. Üstelik idam edilen kişilerin organlarının kar amaçlı ve izinsiz satılığa çıkarıldığı ve hatta idam sırasında kullanılan kurşunun masrafı dahi idam edilen kişinin ailesinden alınmaktadır. 9 Eylül 2001 tarihli New York Times gazetesinin, haberinde, işkence altında alınan ifadelerin neticesinde, günde 191 idamın gerçekleştirildiği belirtiliyor. Hitler’in toplama kamplarının ve Stalin’in toplama kampları olan gulagların yerini Çin’de “laogai”ler almıştır. İnsanların düşüncelerini tamamen kontrol altına alıp, onları köleleştirmyi amaçlayan laogai sistemi, Çin Devletinin en önemli denetim mekanizmalarından olduğu ifade edilir. Bu kamplarda bugüne kadar 20 milyon insanın hayatını kaybettiği kayıtlara geçmiştir. Türkiye’ye akla estikçe sözde soykırımı direten AB-D, gözleri önünde gerçekleşen, Müslüman halka uygulanan yakın geçmişteki Karabağ ve Bosna-Hersek soykırımları gibi Çin’in Doğu Türkistan’da halen uyguladığı katliam ve soykırımı da görmezden geliyor. Resmi rakamlara göre 1997-1999 arasında yalnız Doğu Türkistan’da 210 Müslüman idam edilmiştir, gerçek sayının ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek için uygulanan metod ise insanlık dışıdır: kadınlara zorla kürtaj yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden alınmaktadır. Komünist yönetimin, Müslüman varlığını sindirebilmek için başvurduğu yöntemlerden biri de toplu tutuklamalar ve gözaltında yapılan işkencelerdir. Sonuç itibariyle kısaca, “Dinime küfreden Müslüman olsa” dediğimiz sonuca ulaşıyoruz… Terörist başı Öcalan’ın cezaevinde dahi sahip olduğu imtiyazlar ekonomik kriz dinlemezken, cezaevinden sürdürdüğü liderliğine de şaşmamak gerekiyor… Yöre halkımız da metropol illerimizdeki vatandaşlarımız da her tür sıkıntıyı halen dolaylı da olsa Öcalan sebebiyle yaşıyor. Bu arada dikkat çeken diğer bir ayrıntı da kendilerini demokrasi duayenleri olarak gören yanlı-taraflı basında, Ergenekon ve darbe bağlantılı haberlerin yayın yasağına rağmen sayfa sayfa yapıldığı yetmezmiş gibi son günlerde ise Aktütün ve Ceber olayı başlığı altında asker-emniyet teşkilatı mukayeseli garip haber ve makaleler yer almaktadır, acaba niye???
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne