ŞAHİNLER, GÜVERCİNLER VE DEVE KUŞLARI / Sabahattin Talu
Çarşamba, 05 Kasım 2008 09:02

Tabiatı süsleyen kuşların birbirinden farklı ve çeşitli özellikleri var. Bu, farklı özelliklerinden ötürü, bazı insan grupları veya topluluklar, kuşlarla ve özellikleriyle temsil edilebiliyorlar.

Örneğin, futbol dünyasında “Kartal” Beşiktaş’ın, “Kanarya” da Fenerbahçe’nin simgesi sayılıyor. Siyasi arenada ise örneğin, DTP içerisinde iki ayrı grup olduğu ve bunlardan sertliği temsil edeninin “Şahinler”, ılımlı olanların ise “Güvercinler” olarak adlandırıldığı söyleniyor, biliniyor.

Bir Kartal ile Kanarya’nın birlikte yaşamaları veya Kartal’ın Kanarya’ya, Kanarya’nın da Kartal’a dönüşmesi, doğaları ve yaradılışları gereği asla mümkün olmuyor. Peki, DTP’li “Güvercinler” nasıl oldu da böyle birden bire “Şahin” oluverdiler? Ya, bunda bir bit yeniği vardı, ya bu bir “şeytan” işiydi, ya da onlar baştan beri öyleydiler ve bizler de bugüne kadar maalesef onları tam olarak anlayamamıştık.

Geçtiğimiz Ekim ayı başlarında, Öcalan’ın avukatları tarafından, “Öcalan’ın İmralı’da fiziki şiddet gördüğü” iddiası ortaya atıldı. İddiaya göre Öcalan’ın kollarına giren iki asker O’nu odasından çıkartarak bir başka yere götürmüşler. Askerlerden biri başını eğmesini isteyerek biraz kafasına bastırmış. Öcalan da “Ne oluyor, öldürecek misin” diyerek tepki göstermiş ve aynı asker “gerekirse o da olur” şeklinde cevap vermiş. Bütün mesele bu, biraz kafasını bastırmak ve “gerekirse öldürülürsün” anlamına gelen “o da olur” cevabını vermek.

Fırsat bu ya, ROJ TV son derece basit bir olayı abartarak, “Öcalan’a fiziki işkence uygulandığı, bu itibarla Kürt halkının Öcalan’a sahip çıkması ve tepkisini her alanda göstermesi” çağrısında bulundu.

İstanbul’da araçlar yakıldı, ev ve işyerleri molotoflandı, bazı şehirlerin muhtelif semtlerine patlayıcılar yerleştirildi, Doğu ve G.Doğu illerimizde DTP önderliğinde protesto gösterileri ve mitingler tertiplendi, gösterilerde polisler ve araçları taşlandı, olaylar çıkarıldı, çatışma ortamı yaratıldı.

Ekim ayının ikinci görüşmesinde Öcalan, bu sefer avukatlarına; “Benim tarihi sorumluluklarım var. Buradan ölümün çıkmasının hiç kimseye faydası yok, hatta kıyamet kopar. Bu nedenle, benim tarihi kararım, kendi eylemimle yaşamıma son vermeyeceğimdir. Böyle bir şey olursa, bilinsin ki bu benim iradem dışında gelişmiştir. Ben ölümden korkmuyorum ama benim en büyük çabam, tarihi sorumluluğum gereği olabildiğince uzun ve sağlıklı yaşamaktır” diyerek, yaşanan çatışmalara da değindi. Öcalan; “Kürt halkı çözüm için tercihini yaptı ve bu görmezden gelinemez. Benim için, Kürt halkının onuru diyorlar.

Tabii ki ben Kürt halkının onuru”yum”. Çözüm için etkili olacağ”ım” açıktır. Son yaşananlar da bunu gösteriyor. Halkımız kendi talepleri için harekete geçmiş ve ayaklanmıştır. Hatta bu ayaklanmayı da aşan bir tavırdır. Demokratik bir halk tepkisidir. Ben, halka eylem çağrısı yapmadım. Halkın kendi kararıdır. Bu nedenle kendilerine eylem yapmayın diye çağrı da yapmıyor”um”. Halkımız demokratik tepkisini yükselterek Hükümete ulaşırsa ve halk benden isterse müdahil olur”um”. Ama anlamlı ve onurlu bir barış ve diyalog yolu açılmazsa, ben bir şey yapamam. PKK ve halk, kendi kararını alır ve hayata geçirir” diyerek bir nevi tehdit dolu talimatlarını gönderdi.

Kandil de yaptığı açıklamasında; “Öcalan’a yönelik saldırı tüm tahammül sınırlarını zorlayan çok tehlikeli bir saldırıdır. Önder Apo´nun yaşamı ve sağlığı, Kürt halkının Türkiye ile yaşamasının temel şartıdır. Öcalan’ın durumu, Türk-Kürt birliği açısından stratejik bir husustur. Halkımız açısından, Türk halkıyla bin yıllık bir beraberliği sürdürüp, sürdürmeme kararını vermede önderliğimizin pozisyonu, tartışılmaz bir ilkedir. Önder Apo’ya böylesi bir yönelim, hiç kimsenin yaşam güvencesinin kalmayacağı bir süreci başlatmıştır. Kürt halkını, Öcalan’ı sahiplenme mücadelesini yükseltmeye ve bulundukları her yerde kitlesel eylemler yapmaya, gençleri de PKK’ya katılmaya dağa çağırıyoruz" diyerek fitili ateşledi.

Derken, özellikle Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır, Tunceli, Hakkâri ve Van ziyaretlerinde olmak üzere protesto gösterileri yapıldı, taşlı sopalı çatışmalar yaşandı, binalar bombalandı, araçlara hasar verdirildi. Sokaklar, özellikle çocukların kullanıldığı savaş alanlarına çevrildi ve son olarak Diyarbakır’da iki günlük, protesto mahiyetli oturma eylemi yapıldı.

DTP’lilerin tümü, hep bir ağızdan ve aynı yönde açıklamalarla içlerini kusarak özetle; “Öcalan, Kürt halkının onurudur, iradesidir, kırmızı çizgisidir, özgürlüğüdür. O’na yapılan, Kürt halkına yapılmıştır. Öcalan, özgürlüğüne kavuşturulmalı ve Kürt sorununun çözümünde muhatap alınmalıdır. Aksi taktirde Kürt sorunu, asla çözülemez” dediler.

“Güvercin” olarak bilinen ve başı çeken DTP Eş Başkanı Ahmet Türk; “Kürt sorunu olduğu için PKK doğdu ve büyüdü. Sayın Öcalan ve PKK gerçektir ve muhatap alınmadan sorun çözülemez” derken, Aysel Tuğluk da çıktığı kürsüden bas bas bağırarak; “Öcalan’a özgürlük istiyoruz. Halkın iradesi karşısında hiçbir devletin tankı, topu karşı duramaz” diyerek şahinleştiler.

Bir başka DTP’li milletvekili de açıkça; “Öca­lan, PKK ve DTP, görüş birliği içindedir ve biz baştan beri bunu söylüyoruz” şeklindeki açıklamasıyla, gelinen durumu ortaya koyarak, kısaca özetledi.

Bakın, olay nereden nereye geldi, biz de kısaca özetleyelim. İddiaya göre, İmralı’da görevli bir asker Öcalan’ın başını eliyle bastırıyor ve Öcalan’ın “öldürecek misin?” sorusuna karşılık “gerekirse o da olur” diyor. Avukatlar olayı abartarak Kandil’e ulaştırıyor ve “Öcalan’a işkence yapıldığı” iddiası ortaya atılarak, taraftarları isyana çağrılıyor. Bilinen olaylar yaşanıyor ve iş, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na “bölgemize gelme” yönünde açık tehdidine kadar vardırılıyor.

Bütün bu olanlar iyi olmadı belki ama, en azından vesile oldu ve artık olay, son derece netleşti. DTP, tavrını net olarak ortaya koydu. Bu güne kadar her ortamda ve daim olarak dile getirdikleri “Kürt sorunu”, “anadil”, “kültürel haklar”, “demokrasi”, “barış ve kardeşlik” gibi safiyane söylemlerin gerçekten de “sözde” kaldığı ve dayatılmaya çalışıldığı, sürdürülen siyasetin ise sadece ve sadece “Öcalan’a endekslenmiş olduğu” anlaşıldı.

Aslına bakılırsa, bu durumun böyle olduğu, Öcalan’ın yakalanarak İmralı’ya getirildiği 1999 yılından bu yana zaten ortadaydı. Çünkü, tüm bu “sözde” olduğu şimdi daha iyi anlaşılan talepler, Öcalan yakalandıktan sonra özellikle dillendirilmeye başlanmış ve “Kürt sorunu” olarak karşımıza getirilerek, dayatılmıştı.

Zaman içerisinde “Apo, bizim önderimiz. PKK, bizim kardeşimiz. Apo, Barzani ve Talabani, bizim liderlerimiz. Kürt sorunu, sadece Türkiye’yi değil, Irak, Suriye ve İran’ı da kapsar. Kürdistan, Kuzey Kürdistan, Güney Kürdistan. Düşman TC birlikleri. Kürt coğrafyası” gibi onlarca sayılabilecek söylemler, genellikle duymazdan gelindi ve dayatılan bu “Kürt sorunu” ve safiyane talepler üzerinden maalesef ki, çoğu zaman kendimizce tartışmalar yaptık, çareler aradık, çözümler sunduk veya ortaya koymaya çalıştık. Herkes bir şeyler söyledi, fikir beyan etti. Oysa durum, baştan beri ortadaydı, ama ne yazık ki bazılarımız başını “kuma gömmüştü”.

Açıkça bu sefer gördük ki, Güvercinler Şahin oluverdiler, paçalarına pençe taktılar, gagalarını sivrilttiler ve bugüne kadar saklamaya çalıştıkları gerçek görüntülerini sergileyiverdiler. Neden? Çünkü; “Apo işkence gördü!!!”.

Güvercin Şahin oldu da, peki, ya bu malum bazı “Deve Kuşları”!!! Her şey apaçık ortadayken, halâ kafalarını kumda tutmaya devam mı edecekler, yoksa, gerçekleri görme adına, hiç olmazsa bundan sonra, o malum kafalarını gün yüzüne çıkarabilecekler mi acaba!!!  

Sabahattin Talu

 

KÜRT SORUNU DENİLEN VE DAYATILAN ŞEY / Sabahattin Talu (10.5.2008)

Bugün “Kürt Sorunu” denilen veya dayatılan şeyin ne olduğunu ortaya koyabilmek için öncelikli olarak PKK’nın, nasıl ve ne amaçla kurulduğunu ve bu aşamaya nasıl gelindiğini, kronolojik, sosyolojik ve psikolojik olarak incelemek gerekiyor.
Bilindiği gibi, 1970’lerin başında Ankara’da üniversite öğrenimi gören Abdullah Öcalan, ilk olarak sempati duyduğu dinci ve milliyetçi (Türk) akımlara yönelmiş, toplantı ve eylemlerine katılmış, bilahare nasıl oluyorsa tam karşıtı sol gruplar ile ilişkiye geçmiş, sonuçta da 1975 yılı içerisinde bir grup arkadaşıyla birlikte Dikmen’de gerçekleştirilen bir toplantıyla “Apocular” adı verilen örgütünü kurmuştur.
Marksist ve Leninist ideolojiyi temel alarak, “Özgür ve Komünist Kürdistan” hedefi ile Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde faaliyetlerine başlayan “Apocular” örgütü, örgüt içerisinde “Apocular” ismine karşı oluşan muhalefetin giderek artması neticesinde Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ismini almış, 1985 yılı itibariyle bölgede gerçekleştirdikleri son derece kanlı katliamlarla da ismini duyurmaya başlamıştır.
Köy baskınları gerçekleştiren, kundaktaki bebekleri dahi acımasızca öldüren, terörist eleman temini anlamında zavallı Kürt gençlerini zorla dağa kaldıran örgüt, bölge insanı tarafından “Öcü” olarak görülmüş, uzunca bir süre korku ile karışık örgüte karşı yoğun bir kin duyulmuştur. Ancak, zaman içerisinde, güvenlik güçleri ile girilen çatışmalarda ölen örgüt mensuplarının cenazelerinin köylere getirilerek defnedilmesi, bölge halkınca örgüte karşı duyulan kini başlangıçta arttırsa da, sonuçta çocuklarının Türk askeri tarafından çıkan çatışmalarda öldürülmüş olması, Devlete bağlılık anlamındaki tavrın az da olsa değişmesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca, zorla kaçırılan gençlerin, siyasi bir eğitim verilmesiyle kafalarının yıkanarak, örgüt tarafından planlı bir biçimde kendi köylerine sıklıkla gönderilmesi, örgüt yanlısı ve devlet aleyhtarı propagandaların bilinçli bir şekilde yaptırılması da, bölge insanının örgüte olan yoğun kininin az da olsa zamanla azalmasına yol açmıştır.
Başlangıçta, yani 1975 yılı itibariyle “Sosyalist ve bağımsız bir Kürdistan” hedefi ile yola çıkan örgüt, bölge insanının oldukça muhafazakâr yapısı nedeniyle hedefine ulaşamayacağını anlamış, 1990’lı yılların başı itibariyle bu sefer, sadece “Kürt Kimliği” üzerinden siyaset yaparak “Özgür ve bağımsız bir Kürdistan” söylemini gündeme yerleştirmeye çalışmıştır. Bu süreç ve hedef, Apo’nun yakalandığı 1999’a kadar devam etmiş, başlayan İmralı süreci ile birlikte, örgütün, daha doğrusu Apo’nun siyasi sözcüleri tarafından, “Kürt kimliği ve kültürünün tanınması, barış, demokrasi, insan hakları” gibi sözde masum isteklerin gündemleştirilmeye çalışıldığı yeni bir sürece girilmiştir.
Sürekli değişen bu süreçte son olarak, “üniter devlet yapısı içinde demokratik bir Türkiye, demokratik özerk bir idari yapı ve Kürt kimliği, kültürü ve ana dilinin anayasal güvenceye alınması” talepleri öne sürülmeye başlanmıştır. Son sürecin diğerlerine göre tek ve en önemli farkı, “Kürdistan ve bağımsızlık” gibi ifadelere yer verilmemiş olmasındadır. Apo’nun sözcüleri, buna özellikle dikkat çekerek, “Biz, Türkiye’nin parçalanmasını istemiyoruz, ayrı bir Kürdistan istemiyoruz”u sürekli dillendirmeye çalışıyorlar.
Özetleyelim; önce “Marksist ve Leninist Apocular ve Sosyalist bir Kürdistan”, sonra “Marksist ve Leninist PKK ve Sosyalist bir Kürdistan” daha sonra “Etnik milliyetçi Bağımsız bir Kürdistan” ve nihayet “Üniter devlet yapısı içinde demokratik bir Türkiye ve demokratik özerk bir idari yapı”. Devam edelim; önce “Apocular”, sonra “PKK”, daha sonra “KADEK” ve nihayet “KONGRA-GEL”. Görüldüğü gibi, temelinde, hedefinde ve stratejisinde belli aralıklarla sürekli değişkenlik gösteren bir örgüt, siyasi manevraları doğrultusunda isim değişikliğine dahi zaman zaman gidiyor, bu sayede de muhtemelen izini kaybettirmeye veya hedef şaşırtmaya gayret sarf ediyor!!!
Dikkat edilirse, en başlangıcından Apo’nun yakalanışına kadar geçen 24 yıllık süreç içerisinde, bir kez olsun “Kürt kimliği ve kültürünün tanınarak, anayasal güvenceye kavuşturulması ve anadilde eğitim hakkı” gibi masum gösterilmeye çalışılan istekler hiç görülmüyor, duyulmuyor. Peki, Apo’nun yakalandığı 1999 yılından buyana geçen 9 yıllık bir süreç içerisinde, sürekli dillendirdikleri ve sözde verilmediğini düşündükleri özellikle “anadil” konusunda gerçekten çok mu samimiler? Eğer samimilerse, Şam’da krallar gibi uzunca bir süre saltanat hayatı yaşamış olan lider Öcalan’ın, oldukça geniş bir zaman ve fırsata sahipken, bilmediği anadili Kürtçeyi, birkaç basit kelime dışında öğrenmemiş olması nasıl açıklanabilir!!!

 

HERŞEY ÇOK AÇIK, AMA SİZ; YA KÖRSÜNÜZ YA NANKÖR / Sabahattin Talu (15.7.2008)

20 yılı aşkındır PKK ile bir mücadele veriliyor ve bu mücadele içerisinde terörist faaliyetleri nedeniyle, neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından da PKK, “Terör Örgütü” olarak tanınıyor ve terörist örgütler listelerine alınıyor.
Burada PKK’yı sadece, dağdaki eli silahlı 5 bin teröristten ibaret görmemek gerekiyor. Çünkü, eğer böyle olsaydı, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün 5 bin, geçmişte ise en fazla 10 bin sayısına yaklaşmış bir örgüt ile bunca yıldır mücadele ediyor olmaz, örgütü, tarihin tozlu sayfalarına, bir daha hatırlanmamak üzere çoktan gömmüş olurdu.
Peki neden olmadı ve halâ devam ediyor?
Dünyanın hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir döneminde, hiçbir örgüt veya hiçbir oluşum, bugüne kadar destek görmeksizin hayatiyetini tek başına sürdüremedi, sürdürmesi de mümkün değil zaten. O zaman buradan şu net sonuç ortaya çıkıyor; “PKK destek gördü ve halen de görüyor”. Bu kesin.
Şimdi adım adım gidelim…
APOCULAR adıyla 1978 tarihinde kurulan örgüt, 1984’te Eruh baskını ile adını duyurdu. Arkasından gelen hunharca saldırılar ve katliamlar sonrasında, bölge insanı üzerinde yaratılan korku nedeniyle örgüt “Öcü” olarak tanımlandı. Apocular ve bilâhare PKK, yaktı, yıktı, öldürdü ve zavallı gençleri dağa kaçırdı. “Zorunluluk” ilkesini gündeme getirdi, zorla ve tehditle dağa adam götürdü. Örgütten kaçanlar, kaçma teşebbüsünde bulunanlar öldürüldü, ailelerine de maddi-manevi büyük zararlar verildi.

Derken, bölge halkı, örgütün çeşitli zorlamalarına boyun eğerek, isteklerine cevap vermek zorunda kaldı. Zorla kaçırılan gençler, eğitilmelerini ve beyinlerinin yıkanılmasını müteakip, örgüt tarafından son derece bilinçli olarak köylerine gönderilerek, PKK propagandası yaptırıldılar. Çatışmalarda ölü ele geçen teröristlerin cenazeleri, güvenlik güçleri tarafından, defnedilmesi amacıyla köylerine getirildi. Çocuklarının, akrabalarının, komşularının cenazelerini alan bu insanlar, ne de olsa asker kurşunuyla öldürülmeleri nedeniyle, o güne kadar son derece bağlı oldukları Devlet’ten yavaş yavaş uzaklaşmaya ve tersi olarak da örgüte sempati duymaya başladılar. Günler, aylar, yıllar bu şekilde geçerken Devlet, güvenlik tedbirlerini arttırmak zorunda kaldı ve maalesef dönem içerisinde, istemeden de olsa bazı “Kurunun yanında yaş da yanar” misali, kimsenin haklı göremeyeceği çeşitli olaylar yaşanıldı. Bütün bu gelişmeler, olumsuzluklar, örgütün ekmeğine yağ sürdü ve bilinçli yapılan propagandalarına da malzeme üretmiş oldu.
Sırasıyla, hızlı nüfus artışı, ortalama 10 kişilik aileler, işsizlik, aşsızlık ve özellikle cahillik, örgüt propagandaları ve artan sempatinin yanı sıra, aile, aşiret ve töre baskısı gibi nedenlerden ötürü örgüte katılımlar giderek arttı. İşlenmiş adi suçların cezai müeyyidesinden kurtulmak amacıyla dahi örgüte çok sayıda katılımlar oldu. Bir zamanlar, Apo’dan sonra örgütün ikinci adamı konumunda bulunan Şemdin Sakık, bunun en bariz örneğidir.
Devam edelim…
Süreç içerisinde HEP ile başlayan, DEP, HADEP, DEHAP ve günümüzde DTP olarak faaliyetlerini sürdüren ve örgütün siyasi uzantısı olarak bilinen partiler kuruldu.
Örgütün, başlangıçtan buyana aldığı dış desteğe gelince ….
Apocular olarak kurulan örgüt, o dönemlerde ciddiye alınmadığı için dışarıdan pek de ilgi ve alaka görmedi. Ancak buna rağmen, tarihi sorun yaşanılan komşumuz Yunanistan, örgüte kendi ülkesinde kamplar açtı (Lavrion Kampı), muhafaza etti ve kendi subaylarını onları eğitmeleri için görevlendirdi.
O günkü SSCB de, diğer “Süper Güç” ABD ile olan müttefikliğimiz nedeniyle olsa gerek, PKK’ya, “Belki faydası olur” düşüncesiyle silah ve malzeme temin etti. Faydası olduğunu ve işe yaradığını görmüş ve düşünmüş olmalı ki, daha sonra, PKK’nın Moskova’da bir büro açmasına müsaade ederek, PKK bürosuna SSCB’de açılan ilk ve tek büro unvanını kazandırdı.
Ayrıca, Ermenistan’ı, ABD’deki Ermeni Lobisi’ni, ASALA’yı, Lübnan’ı, Suriye’yi ve dolayısıyla Fransa’yı da dış destek kapsamına dahil edebiliriz. Kısaca, Türkiye ile sorunu olan gelmiş geçmiş tüm devletlerin PKK’ya destek verdiğini görebilir, buradan “Düşmanımın düşmanı dostumdur” felsefesinin uluslar arası alanda ne denli geçerli bir siyaset olduğunu bir kez daha anlayabiliriz.
Bugünlere gelindiğinde maalesef görüyoruz ki, iç destek, dış destekten çok daha fazla artıyor. Bazı basın yayın organlarında, ki bunların bir kısmı ulusal, yapılan siyasi tartışmaların, yazılan yazıların bir kısmında, sözde “Kürt sorunu” ile ilinti kurularak, insan haklarından, özgürlüklerden, kültürel haklardan ve ana dili hakkından bahisle “Bunların ne sakıncası var? Biz daha önce bu hakları verseydik, bütün bu olanlar başımıza gelmezdi. Kanlar boşuna akıtıldı. Bu savaşın durdurulması için, Kürt sorununun çözümü için demokratik bir süreç başlatılmalı. Bu da öncelikli olarak Devletin görevi” gibi kimsenin aklıma gelmeyen (!), kimsenin düşünemediği (!), son derece derin bilgi birikimi ve uzmanlık gerektiren (!), son derece ilmi, felsefi, siyasi ve tarihi (!) yaklaşımlar çok rahatlıkla dillendirilebiliyor.
Son dönemdeki moda da, Leyla Zana’yı tanımak ve ona saygı duymak, bunu da köşelerinde bağıra bağıra yazmak. Dolayısıyla “En Demokrat” olmak(!) “Yemin Gecesi” adlı kitap çok etkili oldu anlaşılan. Okuduk, öğrendik, anladık ve bir anda bazılarımız hemen “Hepimiz Zana’yız” diyiverdik, oluverdik (!) Orijinallik bu ya.
Hâlâ anlamakta, görmekte zorluk çekiliyor maalesef.
Tekrar baştan başlayarak bu sefer, her seferkinden çok daha açık, sırayla, tek tek, yavaş yavaş ve sindire sindire bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor anlaşılan.
Bu örgüt, yani PKK, Marksist ve Leninist bir ideoloji doğrultusunda kuruldu. Buraya kadar tamam mı? Tamamsa devam edelim, yok değilse baştan bir kez daha başlayalım!
PKK’nın açılımı “Kürdistan İşçi Partisi”, yani adının başında “Kürdistan” ifadesi var. Tamam mı? Aman dikkatlerinizi dağıtmayın, devam ediyorum! Kürdistan dedikleri, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin belli toprak parçalarını içine alan ve 4 parçadan oluşan bir coğrafya. Örgütün içerisinde, hem de sorumlu düzeyde, birçok Suriye, Irak ve İran vatandaşı var. Tam da bunun üstüne belirtelim; Leyla Zana da diyor ki; “Apo, Barzani, Talabani, bizim liderlerimiz” ve hemen arkasından ekliyor; “Kürtleri ve Kürt sorununu sadece Türkiye’dekiler olarak ele almak yanlıştır”.
Dolayısıyla, “İnsan hakları ve özgürlükleri”, “Barış”, “Demokrasi”, “Kültürel haklar”, “Kürt kimliğinin tanınması” ve nihayet “Anadil” isteği gibi söylemler, uluslar arası kamuoyunda dikkat çekerek haklı görülebilmek amacıyla bilinçli ve sinsice dillendirilen ve asıl amacın gizlenmesinde araç olarak kullanılan birer maske, birer kalkandan başka bir şey değil.

Özellikle “Anadil” konusu. Sorarım size, eğer dayatılan “Anadil” gerçekten önemli olsaydı, Kürtçeyi annesinden öğrenemeyen Apo, Suriye’de bulunduğu uzun ve keyifli süre zarfında anadilini öğrenmek için neden hiç gayret sarf etmedi (!) Ayrıca, yakın geçmişte Kürtçe dil konusunda açılan onlarca dershanenin müşterisizlik nedeniyle kısa süre içerisinde kapatılması ne ile açıklanabilir (!)
Kahin, bilim adamı, teorisyen, tarihçi, siyasetçi, baş piskopos, ordinaryüs profesör Apo buluşlu son bir söylem ve ifade edilen bir istek daha var, örgütün ileri gelen borazanları ve çığırtkanları tarafından son dönemde kandırma amaçlı ısrarla dillendirilen; “Demokratik Cumhuriyet”. Yani, Apo yine çalıyor, söylüyor, artçılar yine oynuyor. Örneğin, artçı Emine Ayna, çal çal …. gibi.
Bakın ne kadar sevinip “Yaşasın” naraları atacağız!
Artık Türkiye’yi bölüp Kürdistan’ı kurma amaçlarından vazgeçtiklerini açıklıyorlar. Yaşasın!!! Bölmenin, parçalamanın yerine, bu sefer “Demokratik Cumhuriyet” içerisinde, Kürt kimliğinin tanınarak, haklarının verilerek, ana dillerini konuşarak, kültürlerini sürdürerek özgür bir yaşamı hedefe koymuşlar (!) Yani kısaca, özetle ve önemle; bölmekten, yakmaktan, yıkmaktan, öldürmekten, 30 yıl sonra bir çırpıda vazgeçivermişler (!) Oysa hepimiz bu örgütü yıllarca “Bölücü örgüt” olarak adlandırmıştık. Öyleyse biz de vazgeçiverelim ve bundan sonra bu örgüte “Demokratik Cumhuriyetçi Örgüt” diyiverelim. Bazılarının, bazı “Balık hafıza”lıların, her şey gün gibi açık ve ortada olduğu halde anlamadıkları, anlayamadıkları, anlamakta zorlandıkları ve anlamaya küçücük de olsa çalışmadıkları gibi biz de hemencecik diyiverelim.



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_009.jpg

En Son Yorumlar