|
Bugün 9 Eylül. Bir şehit haberi daha aldık Elazığ’dan.
91′de Özal vatana ihanet kanunu kaldırdı, peki bizim ülkemizde vatana ihanet suç değil mi artık! Kıbrıs Rum Kesimini devlet yapmak, Kerkük’ü Barzani’ye teslim etmek, 21 Ekim’de Irak’a harekat izni vermeyip şehitlere neden olmak bizim ülkemizde suç değil midir? Yaşamak insanoğlunun en doğal ve kutsal hakkıdır ve bu hak Türkiye’de Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Siyasi otoritelerin başta gelen görevi insanı yaşatmak olmasına karşın yıllardır izlenen siyaset insanlarımızın ölümüne yol açmaktadır. Otuz yıldır süregelen terörle mücadelede binlerce insanın yaşam hakkı elinden alınmış olmasına karşın anayasal yaşam güvencesinden bahseden bir siyaset bir türlü ortaya çıkmamıştır. Türkiye’de ülkesinin milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak uğruna yaşamlarını feda eden vatan evlatlarının bir yaşam hakkı bulunduğu ve bu hakka saldırı olduğu takdirde devletin önleyici tedbir almakla zorunlu olduğu konusu nedense gündeme taşınmamaktadır. Anayasamızın ruhuna uygun olarak yaşam hakkını güvence altına alacak yasaların çıkarılması işlevi TBMM’ne ve bu yasalara işlerlik kazandırılması görevi ise hükümetlere verilmiştir. Türkiye’nin resmine bu hükümler ışığı altında bakıldığında ise hükümetin bu görev ve sorumluluğunu yerine getirip getirmediği konusunda derin kuşkuların varlığı açıkça görülmektedir. ŞEHİTLERİMİZİN YAŞAM HAKKI Daha dün terhisine 25 gün kala Şırnak’ta piyade er Mesut Yılmaz şehit düşmüş, yaşam hakkı teröristler tarafından elinden alınmıştır. Daha dün Bingöl’ün Genç ilçesi kırsalında güvenlik güçleri ile PKK terör örgütü mensupları arasında çıkan çatışmada Üsteğmen Serkan Gençer yaşamını yitirmiş ama demokrasi ve insan hakları söylemiyle ortaya çıkanların hiç sesi duyulmamıştır. Türk milleti şehit haberleriyle her gün derin sarsıntılar yaşarken terör örgütün siyasi kanadı olan DTP’nin 20 Temmuz’da yapılan kongresinde yaşanan bölücülük eylemleri ise hiç gündem oluşturmamıştır. Gazeteci yazar Fatih Altaylı’nın izlenimleri ürpertici niteliktedir; “Üç gündür bekliyorum, büyük medyadan birisi sesini çıkaracak mı diye.Tıs yok. Çıt yok. Bırakın medyayı, yargıdan ses yok, Türkiye’yi yönetenlerden ses yok. Hafta sonunda televizyonlardan DTP’nin ‘Güvercinlerin iş başına getirildiği’ kongresini izledim. İzlemez olaydım. Kongre tam bir PKK kongresiydi. Kandil dağında yapılsaydı, bundan farklı, bundan öte yapılamazdı. Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’ın kardeşleri kongre salonunda kendilerine ayrılan özel bir bölümde oturdular. Parti önderliğini temsilen. Dört bir yanda Öcalan posterleri, PKK’nın askeri ve siyasi kanatlarının afişleri vardı. 20 bin kişi ‘Öcalan’a özgürlük’ diye bağırdı.” Daha çok demokrasi ve daha çok insan hakları söylemiyle yola devam eden hükümetin bir yanda evlatlarımızın yaşam hakkını elinden alan teröristler ve yandaşlarının eylemlerini görmezden gelmesi, öte yandan siyasi destek verilerek sözde terörle mücadele adına yürütülen bir soruşturmanın bir başarı örneği şeklinde kamuoyuna sunulması insanlarımızın vicdanında haklı ve öfkeli bir rahatsızlığa yol açmıştır. PKK terörüne nerdeyse her gün bir şehit veren bir ulusu yönetmek için ortaya çıkanların şehitlerimizin yaşam hakkı söz konusu olduğunda derin bir sessizliğe bürünmelerini anlayabilmek oldukça zordur. Bununla birlikte anlaşılan odur ki, her gün verilen ve hesabı sorulmayan şehit haberleriyle Türk milleti tepkisiz hale getirilmek istenilmektedir. “Bu toprak şehit kanıyla sulandığı için vatandır” inancına yürekten bağlı bir ulusu böylesi bir psikolojik harekat yöntemiyle etkisiz hale getirilebilmek mümkün değildir. Terörle mücadele bir siyasi sorumluluktur ve bu sorumluluğu taşımaktan kaçınan bir siyasete demokratik ülkelerde hesap sorulur, sorulmalıdır. “Sorumluluk olmayınca hesap sorulmaz” şeklindeki bir düşüncenin egemen olduğu Türkiye’de siyaset yapıcıları unutmamalıdırlar ki bu hesap, “karşıma kul hakkı yemiş olarak çıkmayınız” diyen Allah katında dahi sorulur. Sözde terörle mücadele adına verilen ve tahammül gücünün sınırlarını zorlayan ağır kayıplar karşısında Türk milleti sessizliğini koruyorsa eğer “gün gelir devran döner ve bu hesap sorulur” inancını taşıdığı içindir yoksa şehitlerini unuttuğu için değil. MÜCADELEDE SİYASİ YAPILANMA Türkiye’nin demokratik sistemi içerisinde her makamın, her kurum ve kuruluşun Türk milletine karşı bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk görevlerin en iyi şekilde yapılmasıyla taşınır ve bu işleyiş “vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır” özdeyişi içerisinde anlam bulur. Anayasamızın 104.maddesi; “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” şeklindeki hükmüyle Cumhurbaşkanı’na görev ve sorumluluk getirmiştir. 80.maddede Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ettiği” açıklanmıştır. 112.madde yer alan; “Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur. Başbakan, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlüdür.” şeklindeki amir hükümlerle başbakan ve bakanlara ülke yönetimi ile sorumluluklar vermiştir. Terörle mücadele ile ilgili görev ve sorumlulukları ifade eden en açık hükümler ise 5442 Sayılı İller İdaresi Kanunu’nda yer almaktadır. 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesi gereğince; illerde vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Aynı kanunun 32. maddesinde belirtiliği üzere ilçelerde kaymakamlar da aynı yetkileri kullanır, emniyet ve asayişten birinci derecede sorumlu makamlardır. Bu makamlar terör eylemleri gibi mevcut polis ve jandarma gücü ile önlenemeyecek düzeydeki bir olayla karşılaştıklarında yine aynı yasanın 11/D maddesi gereğince askeri birliklerden yardım isteme yetkileri bulunmaktadır. Yasa ile düzenlenmiş olan bu koordinasyon ve işbirliği olaylar öncesinde belirli bir plan ve programa bağlanır ve adına EMASYA denilir. İşte yanlı medyanın derin devlet şeklinde kamuoyuna algılatmaya çalıştığı EMASYA İller İdaresi Kanununa göre hazırlanmış yasal bir planı ifade eder. MÜCADELEDE SİYASİ SORUMLULUK Bu düzenlemeler ışığından bakıldığında Türkiye’de huzur ve güvenliği bozucu bir unsur olarak karşımıza çıkan bölücü terör eylemlerine karşı tedbir almaktan birinci derecede sorumlu makamın bulunan yerdeki “Mülki Amir”in olduğu açıkça görülmektedir. Bu sorumluluk dalga dalga yukarıya doğru çıkmakta ve merkezi yönetimdeki İçişleri Bakanı ve onun da üzerinde Başbakanı terörle mücadele sorumluluğu ile karşı karşıya getirmektedir. Bu makamlar, istesin ya da istemesin, terörle mücadele etmekten sorumludur ve bu mücadelede etkin tedbirleri almadıkları için vatan evlatlarının şehit düşmesi halinde bu siyasi sorumluluk cezai sorumluluğa dönüşür. Demokratik sistemimizin, iç ve dış tehditlerden Türk milletinin kurtulabilmesi için bu çevrede çizilen terörle mücadele bir siyasi sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Siyasete soyunan bir siyasi zihniyetin asli görevi Türk milletinin rahat, huzur ve güvenlik içerisinde yaşamasını sağlamaktır. Günümüz Türkiye’sinde bu huzur ve güvenliğin tesis edilmesini zorlaştıran ana unsur etnik ayrımcılığa dayalı bölücülük olarak karşımıza çıkmaktadır. Terörle mücadele konusu her hükümet döneminde ön plana çıkmış ve geçen yılların Türkiye’ye çok şey kaybettirmesine karşın kazandırdığı yetenekler de olmuştur. En baştaki kaybımız candır; bu mücadelede on binden fazla vatan evladı şehit düşmüştür. Türkiye’nin teröre verdiği can kaybı İstiklal savaşında verdiği can kaybından daha fazladır. Bunun yanı sıra 300 milyar dolarlık bir ulusal kaynak nerdeyse boşa harcanmıştır. Milyonların yokluk ve yoksullukla can çekiştiği ülkemizde bu mali kaynak siyaset tarafından gerçekten terörle mücadeleye kullanılmış olsaydı, Türkiye bu kadar çok vatan evladını kaybetmemişti olacaktı, şeklinde varsayımda bulunmak bir gerçeği ifade etmekle aynı anlamdadır. Çektirdiği acılar pahasına terörün kazandırdığı yeteneklere gelince; güvenlik güçleri yeniden yapılanmış ve teröristlerle her koşulda mücadele yeteneğine sahip olmuştur. Elde edilen istihbarat sonucu örgütün yurt içi ve yurt dışı faaliyetleri deşifre edilmiş ve örgüt ile ilgili bilinmeyenler açığa çıkarılmıştır. Uluslararası terörle mücadele adına işbirliği yaptıklarını ileri süren ülkelerin gizli planları ortaya serilmiş ve örgütün dış destekleri yer, zaman ve kişi ekseninde aydınlatılmıştır. Belki de en önemlisi 90’lı yıllarda sayıları otuz bin kişiye ulaşan terörist sayısı geçen zaman içerisinde birkaç binle ifade edilen marjinal bir düzeye çekilmiştir. İşte bu kazanımların hepsi şehitlerimizin sayesindedir; vatan uğruna her türlü tehlikeye göğüs geren kahraman Türk evlatları Türk milletinin huzur ve güvenliği için seve seve canlarını feda ettikleri için terör bu düzeye indirilmiş ve güvenlik güçleri mücadeledeki inisiyatifi elde etmiştir. 3 Kasım 2002 seçimleriyle Türk devletini yönetmeye soyunan siyasi zihniyet yönetim koltuğuna oturduğu anda Türkiye’nin terörle mücadelede gelmiş olduğu noktanın genel resmi budur; güçlü ve asimetrik mücadelede tecrübeli bir iç güvenlik kadrosu, marjinal seviyeye çekilmiş, iç ve dış bağlantıları deşifre edilmiş bir PKK terör örgütü. Bu noktada siyasete bakıldığında; devletin Başbakanı vardır huzur ve güvenliği sağlamaktan sorumlu, bir İçişleri Bakanı vardır, halkımızın can ve mal güvenliğinden sorumlu, bir Dışişleri Bakanı vardır örgüte sağlanan dış destekleri kesmekten sorumlu ve bir Adalet Bakanı vardır mücadele için yasal düzenlemeleri yapmaktan sorumlu. Üstelik bu kadrolar devlet memuru statüsündedir ve maaşları yetim hakkı kul hakkı olan Türk milletinin maliyesinden karşılanmaktadır ve kendilerinden istenen tek şey ise; rahat ve huzur içerisinde bağımsız ve hür olarak Türk milletini yaşatmaktır. Peki, bunca sorumlu varken, ülkenin bunca kaynakları varken neden Türkiye’de şehit haberlerinin ardı arkası kesilmiyor, yedi düvelin dayanamadığı bu gücümüze karşın Türkiye vatan evlatlarını şehit vermeye devam ediyor, bunu hiç düşündünüz mü? ŞEHİTLERİMİZİN SORUMLUSU SİYASETTİR PKK terör örgütü etnik ayrımcılık temelinde sürdürülen silahlı bir siyasetin küresel ölçekli parçası olup etki alanı içerisinde Doğu’da yaşayan halkımız vardır. Doğudaki halkımızın üzerinde egemen olmaya çalışan yalnız PKK terör örgütü ve yandaşları değildir, bir de; feodal yapı, şeyh ve şıhlarla şekillenen dini yapı, bunların etkisini güçlendiren cehalet, aşırı nüfus artışı, işsizlik ve yoksulluk vardır. Türkiye’de devlet güç ve otoritesinin ülkenin her karış toprağında tam egemen olması gerekirken Doğu bölgesinde Barzani, PKK terör örgütü ile siyasi kolları, yandaşları, aşiret ve din ağaları da halk üzerinde egemen olmak istemektedir. Demokratik sistemin kabul etmesi asla mümkün olmayan bu güçler gerek ekonomik gerekse siyasi anlamında bu bölgeyi yönlendirdiği için iç siyaset yapıcıları bu güçlerle çıkar ilişkisine girdiği için “teröre siyasi çözüm” sloganıyla ortaya çıkarak şehit olan vatan evlatlarını görmezden, halkımızın yokluk ve yoksulluktan attığı çığlıkları duymazdan gelmektedir. Dolayısıyla bölgesel güçlerin halkımızın çaresizliği üzerinden yaptığı siyasetle ortaya çıkan bir dağa çıkış süreci yaşanmakta ve durdurulmak için bir gayret gösterilmemektedir. Siyasi zihniyetin görmezden geldiği bu trajik süreç askeri operasyonlar olarak dağa yansıdığından vatan evlatları çatışmalarda şehit düşmekte ve ulusal kaynaklar da boşa harcanmaktadır. Bu noktada iç siyasetin rolü nedir; dağa çıkış sürecini durdurmamak yoluyla PKK terör örgütü adına ölecek insan yetiştirilmesini kolaylaştırmak, böylece etnik ayrımcılığa dayalı siyaset yapan bölgesel egemenlerle ilişkilerini sürdürmek yoluyla da iç siyasetin etki alanını halka kaydırmaktır. İç siyasetin yaptığı budur ama demokratik sistemlerde yapılması gereken bu değildir aksine terörle mücadeleyi etkileyen olumsuz koşulları ortadan kaldırmak mevcut siyasi iradenin sorumluluğudur. Böylesi bir siyasi manevra ile şehitlerimiz ve halkımızın çaresizliği üzerinden siyaset yaparak oy alıp iktidar olmak isteyen bir siyasi iradenin Türk milletine karşı vermesi gereken bir hesap yok mudur? SİYASET HESAP VERMELİ 3 Kasım 2002 seçimleriyle devlet yönetimine gelen siyasi zihniyetin geçen yıllar içerisinde terörle mücadele adına yapmış olduğu tek bir etkin eylem dahi yoktur. Düzenli olarak toplanan Terörle Mücadele Üst Kurulu bugüne kadar “terörle mücadele kararlılığımız sürecek” söyleminden başka bir varlık gösterememiştir. Yıllardır terörle mücadele adına Türk milletinin verdiği şehitleri görmezden gelen bu siyasi zihniyetin sözcüsü Sayın Cemil Çiçek geçen haftaki açıklamasında terörle mücadele adına verilen kayıpları şöyle değerlendirmiştir; ”25 seneyi aşan süreden beri etnik terörün, PKK terörünün ülkeye verdiği zarar 300 milyar doların üzerindedir. GAP’ın maliyeti ise 32 milyar dolardır.” Bu değerlendirme içerisinde ilk sırayı alması gereken şehitlerimiz yoktur aynı zamanda tepki gösterilmesi gereken terör örgütünün siyasi kanadı DTP kongresinde meydana gelen olaylar da yoktur. Oysa ki zamanında Irak’a kapsamlı harekat yapılmasına izin vermeyen bu siyasi zihniyet yüzünden bugün evlatlarımız Şırnak dağlarında şehit düşmektedir. Türk milleti 2005 yılında 92, 2006 yılında 87, 2007 yılı yaklaşık 4 aylık süre içinde 13 vatan evladını şehit vermiştir ve vermeye de devam etmektedir. Terörle mücadele bir siyasi sorumluluktur ve yüreği artık şehit acılarına dayanmayan Türk milletinin bu hesabı siyasi iradeye sorma vakti gelmiştir. http://www.ilk-kursun.com/2008/09/09/erdal-sarizeybek-bizim-ulkemizde-vatana-ihanet-suc-degil-mi/#more-9881
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne