PATLAK AMPULÜN ÇATLAK PROFESÖRÜ
Pazartesi, 05 Mayıs 2008 12:41
Cumhuriyet'in ve Türk'ün düşmanı olan ihanet şebekesi; soluksuzca, durup dinlenmeksizin saldırılarını sürdürüyor. Onlar çıkarttıkları her kanunla, verdikleri her demeçle, soludukları her nefesle Türklüğe saldırıyorlar. "AB Müktesebatı", "Kopenhag Kriterleri", "İlerleme Raporu", "Ev Ödevlerimiz" yasaları sayesinde ülkemizi güç geçtikçe rayından çıkarıyorlar.

Misyoner kiliselerinin açılması, Rum başpapazının Lozan'da belirlenen sınırları ihlal ederek ekümenik olduğunu iddia etmesi, Suriye'deki Ermeni mahallesinde büyümüş Taner Akçam ve Halil Berktay gibi Marksist döküntüsü salatalıklar ile Orhan Yamuk gibi Selaniklilerin "Türkler 1915'te 1.5 milyon Ermeni kesti" diye bağırıp çağırması, Kürd Halk Önderi'nin Club İmralı Tatil Köyünden basın açıklaması yayımlaması, Avrupa serserilerinin Türkiye'ye her gelişlerinde yol-üstü Ankara'ya uğradıktan sonra soluğu Diyarbakır'da alması, Kürdlerin gasp-kapkaç-haraç-otopark ve kayıt dışı ekonominin her alanında hakimiyet kurmaları, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin büyükelçilerinin ve ABD büyükelçisi Eric Edelman'ın bölücülüğü ve her türlü ihaneti destekler açıklamalarda bulunmaları, Türkiye'nin iç işlerine karışmaları, Kıbrıs'ta Talat'ın - Irak'ta Talabani'nin cumhurbaşkanı olmaları, Barzani'nin Habur'dan elde ettiği gelirle satın aldığı silahları kullanıp Türkmenleri öldürmesi ve benzeri olaylar artık vakıa-i adiyeden sayılıyor. Bütün bu olayların merkezinde ise Ampul iktidarı yer alıyor.
Meclis içi muhalefet yani CHP; cevizin kabuğunu kırıp öze inemediğinden cevizi sadece kabuktan ibaret zannediyor. Türban, İmam-hatip, Kur'an kursu gibi teferruatlara takılıp kaldığı için Batı'nın topyekun saldırısına keşif kolu gibi hizmet eden ampulün, hakiki yüzünü ortaya çıkaramıyor.
Meclis dışındaki muhalefet ise, hepsi birbirinden beter bir biçimde geyik muhabbeti çeviriyor. DSP, hükümet olduğu dönemde parti kasasında biriktirdiği mevduatı tüketmekle meşgul. MHP, nereden çıktığı belli olmayan bir kongre tartışmasıyla çalkalanırken genel başkanları da nevi şahsına münhasır milliyetçilik anlayışı ve çiçek-böcek edebiyatıyla ülkenin en dinamik topluluğunu dinamitliyor. DYP'nin başına Ağar geçti, ha bugün ha yarın süngü hücumuna kalkacak diye beklerken bir de ne görelim! Leyla Zana'nın Fransa gazetelerinde çıkan bildirisine imza atanlardan gazeteci Ahmet Tulgar'ı koluna takmış Kürdçe şarkılar söylüyor. Necmettin Erbakan ve ihvanları, kuyruklarını sıkıştırmış miskin miskin oturuyorlar. Geri kalan tabela partileri ise lokal kirası, telefon faturası gibi meşguliyetler sebebiyle siyasetten uzak, particilik oynuyorlar.
Eksiği var, fazlası yok, değil mi kıymetli okuyucu! Ne yazık ki Türkiye'mizin hâl-î pür melâli budur. Teslimiyetçiliği kutsallaştıran bir zihniyetin ülke yönetme erkini elinde bulundurması sebebiyle, her gün başımıza gelen onlarca felaketi bir sıraya sokup listelemek bile güçleşti. Nerede kaldı ki, o felaketlere karşı çözüm geliştirebilelim. Düşman durup-dinlenmeksizin saldırıyor demiştim ya; bize de gece uyumadan-gündüz oturmadan Türklük için çalışacak, düşmana göz açtırmayacak akıllı Türkler gerekiyor. Sayımız az ve gücümüz sınırlı. Buna rağmen fincancı katırlarını ürküten pek çok işi başardık. Biz hücum ettikçe onlar muhakkak geri çekilecekler, yeter ki sathı müdafaanın felsefesine uygun işler yapalım.
Göreve geldiği günden bu yana iki haftada bir yurtdışı gezilerine çıkmayı adet edinen başvekil hazretleri, Amerika'ya düzenlediği sefer-i hümayuna başlamadan önce Istanbul'da bir dizi etkinliğe katıldı. Her söylediği söz ve her yaptığı iş olay olan başvekilin, bu yazımızda bahsedeceğimiz etkinliği ise, itina ile gözlerden kaçırıldı. Ülkemizin güzide basın kuruluşları, bizi başvekilin açık artırmayla satışa sunulan ayakkabısı ile meşgul ederken, başvekil de "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerine nasıl dinamit yerleştirilir" konulu bir konferansa konuk olmuş.
28 Mayıs 2005 Cumartesi günü; Harbiye'deki Cemal Reşit Rey konser salonunda düzenlenen konferansın ev sahipliğini,20. kuruluş yıldönümünü kutlayan Birlik Vakfı adlı kuruluş yapmış Birkaç tane Necip Fazılcı ile Nurcuların, Nakşibendilerin, Menzilcilerin buluşması ile kurulan Birlik Vakfı; adını ilk olarak, kısa bir süre için destekleyip sonra kenara bıraktıkları Muhsin Yazıcıoğlu ile duyurmuştu. Uzunca bir süre kamuoyunun gündemine gelmeyen bu vakıf, ampulün iktidara çıktığı 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren başvekil hazretlerinin gözdesi oldu. Ampulcü aydın müsveddelerinin buluşma noktası haline gelen vakfın üyeleri arasında pek çok üniversite öğretim görevlisinin de bulunması dikkat çekiyor.
28 Mayıs günkü toplantının tek gündem maddesi vardı: Hacettepe Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Mustafa Erdoğan'ın hazırlayıp sunduğu ve katılımcı müzakereciler tarafından değerlendirilecek olan "Türkiye için Demokratikleşme ve Sivilleşme Perspektifi" adlı 27 sayfalık rapor.
Patlak ampulün çatlak profesörü oturup düşünmüş, şimdiye kadar yapılanlar yetmedi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temellerine nasıl dinamit yerleştirilir acaba demiş, 27 sayfalık raporu kaleme alıp sonra da bu raporu bilimsel bir tebliğ havasına sokmuş. Hazırladığı tebliği başvekil ve nazırlarının huzurunda takdim etmiş, başvekil ve nazırların alkışlı takdirlerine mazhar olmuş. Birbirinden seçkin müzakereciler de bu tebliğ hakkındaki kıymetli fikirlerini beyan etmişler. Ne de güzel etmişler, pek de güzel etmişler...
Raporun içeriğine geçmeden önce, gelin isterseniz şu Mustafa Erdoğan ile birbirinden seçkin müzakerecilerin biyografik analizlerini gözden geçirelim:
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan: Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi. Anayasa Hukuku Profesörü. Nurcu. Liberal. Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı, halen Dünden Bugüne Tercüman gazetesinin yazarları arasında yer alıyor. National Endowment for Democracy bağlantılı. Abant Platformu toplantılarının katılımcılarından.
Prof. Dr. Bilal Eryılmaz: Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi. Toplantının oturum başkanı. Nurcu, Sakarya Üniversitesi Nurcularının imamı. Başbakanlık Başmüşaviri. Yerel Yönetimler Reform tasarısının arkasındaki birkaç isimden biri.
Dr. Ömer Bolat: MÜSİAD Genel Başkanı. Nakşibendi. İlim Yayma Cemiyeti ve Mazlum Der üyesi. Başvekilin gözdelerinden. Albayrak Holding'in yönetim kurulu üyesi. Doktorasını AB üzerine yapmış.
Doç. Dr. Şükrü Karatepe: Birlik Vakfı Ankara Öğretim Üyeleri Kulübü Başkanı, Kayseri'nin Refah Partili eski belediye başkanı. 10 Kasım törenleri hakkında dile getirdiği veciz(!) sözler bugün gibi hatırımızdadır.
Salim Uslu: Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı. Nakşibendi.
Murat Yalçıntaş: Istanbul Ticaret Odası Başkanı. Nevzat Yalçıntaş'ın oğlu. Ermenistan'a uçak seferleri düzenliyor.
TÜRKİYE İÇİN DEMOKRATİKLEŞME ve SİVİLLEŞME PERSPEKTİFİ başlıklı raporun giriş bölümünde, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan'ın Türkiye'nin siyasi sistemi üzerine değerlendirmeleri yer alıyor:
"Türkiye'nin siyasi sisteminin genel karakteri itibariyle çeşitlilik ve çoğulculuk,özgürlük ve adalet, açık toplum,sorumlu ve sınırlı yönetim, hoşgörü ve saygı, farklılıkları tanıma gibi temel insani değerlere yönelmiş, insan haklarına dayanan demokratik bir hukuk devleti idealinden epeyce uzak olduğu tartışma götürmez."
Raporu yazanın niyeti daha ilk cümlede kendini belli ediyor. Çeşitlilik ve farklılıkları tanıma ile mozaikçilik, hoşgörü ile dinler arası diyalog, açık toplum ile Soros finansmanında Amerikancılık, sınırlı yönetim ile de hükümetin her söylediğine eyvallah demeyen Cumhurbaşkanlığı makamı işaret ediliyor.
"Bu rejim, resmi olarak içinde demokratik kurum ve mekanizmaları da barındırmakla beraber, işleyişi bakımından önemli ölçüde oligarşik bir özellik de göstermektedir." Türkiye'de bürokrasinin çeşitli noktalarında oligarşilerin olduğunu, ben de daha önceki bazı yazılarımda söylemiştim. Özellikle "Çerkes Türkleri ve Selanik Türklerinin"(!) çok sıkı hemşeri dayanışması içinde olduklarını gözden kaçırmamak gerekir. Lakin, benim bahsettiğim oligarşi ile Mustafa Erdoğan'ın bahsettiği oligarşi arasında dağlar kadar fark var.
Mustafa Erdoğan; ampulün devleti çökertme stratejisini zaman-zaman zaafa uğratan bütün makamları oligarşi gibi göstermeye çalışıyor. "Egemenlik her ne kadar millete ait sayılıyorsa da, egemenliğin kullanımında milletin demokratik temsilcilerinin başka ortakları vardır. Cumhurbaşkanı yanında silahlı kuvvetler ve yargı bürokrasileri ulusal egemenliğin fiili kullanıcıları arasındadır." Klasik Batı demokrasisinin yürürlükte olduğu hiçbir ülkede, "milletin demokratik temsilcileri" egemenliğin kullanımında tek başına söz sahibi değildir. Ampulcülerin pek sevdikleri Amerika Birleşik Devletlerinde, gerek kongre gerekse başkan Federal Anayasa'nın, Federal Mahkemenin ve ABD Kuruluş Sözleşmesinin (Philadelphia Anlaşması) kararlarının dışında söz dahi söyleyemezler.
Ampulcüler; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez denilen maddelerini ağızlarında sakız edip, "Siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz" "Kürdçe de Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dili olsun" vesaire noktasına taşıyınca elbette ki Cumhurbaşkanı da, Silahlı Kuvvetler de, Anayasa Mahkemesi de buna karşı çıkacaktır. Gönül isterdi ki; egemenliğimiz Avrupa Birliği'ne teslim edilirken Cumhurbaşkanımız, kırmızı çizgilerimiz morarırken Genel Kurmay Başkanımız, Adli kapitülasyonlar ve tahkimle Türk yargısı çalışamaz hale getirilirken Anayasa Mahkemesi Başkanımız, ampule "dur bakalım" diyebilselerdi... Neyse, bir gün o da olur inşallah...
"Besbelli ki, bugünkü Türkiye'de bütün toplumu ilgilendiren temel siyasal kararlar halkın demokratik temsilcileri tarafından alınamamakta; bürokratik oligarşinin değişmez programı demokrasi görüntüsü altında siyasi sisteme esas olarak hakim kılınmaktadır." Bürokratik oligarşinin değişmez programı, yani Atatürk ilke ve inkılapları... Nurcu profesörün asıl rahatsızlığını da böylece öğrenmiş olduk. Bütün toplumu ilgilendiren siyasal kararlar dediği de, Türban ve İmam Hatip meselesi...
İyi de; Türban ve İmam Hatip meselesi Ampulcüler veya Nurcular için sorun teşkil etmiyor ki... Başvekil hazretlerinin çocukları Gürcü Remzi'nin bursuyla Amerika'da -sisteme adam yetiştiren- Harvard da okuyor. Ampul destekli ÖNDER Vakfının torpilli bebeleri Viyana'da türbanlarıyla pek güzel okuyorlar. Nurcuların çocukları İmam-Hatip'te okumuyor ki, her ilde mevcut Fetullahçı kolejler ne güne duruyor? İmam-Hatip mezunu olup da alanı dışında tercih yaptığı için lüzumundan fazla puanı kesilen, bu sebeple 3 kere ÖSS'ye katlanmak zorunda kalıp nihayet doğu illerinden bir üniversitenin ikinci öğretim fen-edebiyat fakültesine güç bela giren, yani emeği çalınan Ampulcü veya Nurcu çocuğunu hiç duymadım.

Ampulcünün oğlu Bilkent'te - Koç'ta, Nurcu'nun çocuğu Fatih Üniversitesinde! İmam-hatip mezunu, çalışkan, hakiki Müslüman, Araplaşmamış Ülkücü arkadaşım bin bir zorlukla Erzurum Atatürk Üniversitesinde! Refaha, Ampule, hele Nurculara küfürler ede-ede 4 yıl okudu ve bu dönem mezun oldu. İmanlı Türk çocuklarından aldığınız beddualar size yeter de artar bile, imansız kefere uşakları sizi...
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan'ın raporunun ikinci bölümünde demokratikleşme ve sivilleşme kavramları ele alınmış. Demokratikleşme başlığı altında bakın şunları yazmış: "...son yıllarda Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde bu yönde attığımız önemli adımlara rağmen, demokratikleşme Türkiye'nin gerçekleştirilmeyi bekleyen ana hedefi durumundadır" Demek istiyor ki; demokrasi diyerek orman hürriyetine benzer bir şeyi Türkiye'ye soktuk, ceza kanununu bile vatandaşın hakları yerine zanlının haklarını koruyacak şekilde değiştirdik, yargıya baskı yapıp Leyla Zana'yı serbest bıraktık, Kürd Halk Önderi'ne yandaşlarını cezaevinden yönetme hakkı sağladık, Kürdçe, Zazaca, Çerkesçe, Boşnakça, Fellahça televizyon yayını da yapıyoruz yakında Lâzca ve Gürcüce yayına da başlayacağız, yine de Avrupalılara yaranmadık, en iyisi ne diyorlarsa sektirmeden yapmaya devam edelim.
Nurcu profesör Erdoğan, sivilleşmeyi de şöyle izah etmiş: "Herhangi bir sosyo-politik sistemde sivilleşmenin iki anlamı olabilir. Dar anlamda sivilleşme, siyasal sistem üzerindeki askeri etkinin sonra erdirilmesini ve siyasal sürece seçilmiş sivillerin hakim olmasını ifade eder. Bu anlamda sivilleşme askerî vesayetin yokluğu anlamına gelir ve başlıca iki pratik gereği vardır. İlki, silahlı kuvvetlerin tam olarak sivil denetim altın alınması, ikincisi ise askeri bürokrasinin demokratik siyaset alanına nüfuz etmemesinin sağlanmasıdır."
Mustafa Erdoğan'ı duyan da, Türkiye'nin ihtilalci bir askerî cunta tarafından yönetildiğini sanacak. Siyasal sürece seçilmiş siviller hakim değilmiş. Önemli askerî tesislere çok yakın mesafedeki arsaları yabancılara sattığınızda asker size karıştı mı? Kıbrıs'ı Türksüzleştirmek için Kofi Annan'a sınırsız destek verdiğinizde asker size karıştı mı? On yıl öncesine kadar onbaşıların önünde esas vaziyeti alan Barzani ile Talabani'yi, Irak'ta devlet adamı yaptığınızda asker size karıştı mı? Biz, asker niye karışmıyor diye söyleniyoruz, beyzadeler "asker işimize karışıyor" diye veryansın ediyorlar. Bu işte bir terslik var ama neyse...
Liberal-Demokratik Modelin Esasları alt başlığı altında yazıya aktarılan görüşler ise çok dikkatli bir niyet okumayı zorunlu kılıyor. Patlak ampulün çatlak profesörü diyor ki: "Demokrasi ilkesinin günümüzde en zor uygulanabildiği alan yargı sistemidir. Ancak, bütün mahkemeler değilse de, eğer varsa Anayasa Mahkemesi'nin üyelerinin belirlenmesine, hiç değilse, parlamentonun ciddi ölçüde katılması demokratikleşme açısından önemli bir göstergedir." Eğer varsa imiş! Sanki profesörün görüşleri, şaşmaz-yanılmaz görüşlermiş gibi, başka ülkeler için de geçerli olabilecek görüşlermiş gibi "eğer varsa" kalıbına sokuyor lafı.
Mustafa Erdoğan aslında şunu demek istiyor: "Anayasa Mahkemesi, bizim görüşlerimizdeki partileri -Siyasal İslamcı parti geleneği ile bölücü kürdçü DEHAP geleneği- sıklıkla kapattığı için, ayrıca değişmez maddeleri değiştirebilmemiz için önce Anayasa Mahkemesini değiştirmemiz gerekiyor. AB yasaları sayesinde parti kapatmaları zorlaştırdık. Bugün nasılsa mecliste çoğunluğuz, Anayasa Mahkemesinin üyelerini biz seçersek bir yolunu bulur değişmez denilen yasaları da değiştirecek fırsatı yakalarız." Eminim, konuşmanın bu kısmında başvekil hazretleri ve nazırları Mustafa Erdoğan'ı ayakta alkışlamıştır.
Bunlar, siyasi partilerin yüksek yargı mensuplarını partizanca belirlediklerini hangi demokratik ülkede görmüşler acaba? 10 bin tane hakim ve savcı alımı ihalesi açıp karpuz seçer gibi hukukçu seçmek istemeleri yetmiyormuş gibi, bir de Anayasa Mahkemesi ile uğraşıyorlar. Devam edelim: "Ayrıca, yargıda demokratikleşmenin genel yöntemi yargılamanın jürili sisteme dayandırılmasıdır." Mustafa Erdoğan Amerikan filmlerine kendini fazla kaptırmış anlaşılan. Oldu canım, elektrikli sandalye de gelsin mi?
Yalnız dikkat et, keser döner sap döner gün gelir hesap döner. Bir bakmışsın, 380 voltu beyin kıvrımlarının en ücra köşelerinde hisseden sen olursun. "Nihayet, bu konuda, hakim ve savcıların halk girişimiyle görevden alınmasına imkan veren mekanizmalar da düşünülebilir." Bu ampulcüler Türk halkını ne de çok düşünüyorlar böyle, doğrusu gözlerim yaşardı. Halk çöpten besleniyor, halk akşamları pazarlar dağıldığında tabladan düşenleri toplayıp evine götürüyor. Halkın başka derdi kalmadı, hakim ve savcıları görevden almak için girişimde bulunacak.
Mustafa Erdoğan'ın, yürürlükte olan seçim sistemi hakkında, tebliğinde yer verdiği kısma dikkatinizi çekmek isterim: "Serbest oy ilkesi hem oy vermenin bir yükümlülük değil bir hak olmasını, hem de seçimlerin yarışmacı ve seçim kampanyalarının özgür/baskıdan azade olmasını gerektirir. Adil seçim, bunlara ek olarak, seçim sisteminin toplumdaki başlıca eğilimlerin hiç birisini politik sürecin dışında bırakmayacak ve bunları mümkün olduğunca orantılı bir şekilde parlamentoya yansıtacak bir seçim sistemini ifade eder."

Patlak ampulün çatlak profesörü, DEHAP'ın sözcüsü gibi konuşuyor. Seçim kampanyasının baskıdan azade olmasından kasıt Kürdçe ve diğer dillerde propaganda yapmanın önündeki son engellerin de bir an önce kaldırılması demek oluyor. AB'nin dayatmaları ile birebir ölçüştüğüne hiç şüphe yok. "Toplumdaki başlıca eğilimler" derken ise, %10'luk ülke barajını kaldırıp bölücü Kürdleri partileriyle birlikte meclise sokmaktan söz ediliyor. Mehmet Mir Dengir Fırat başta olmak üzere ampul Kürdleri, konferans çıkışı Mustafa Erdoğan'ı kuşkusuz alnından öpmüşlerdir.
Avrupa Birliği ve Amerika'nın ortak dayatmalarının başında gelen "Kültürel Haklar ve Azınlıklar" meselesi de, tabii ki Mustafa Erdoğan'ın gözünden kaçmamış: "Kültürel haklar dahil olmak üzere, sivil ve siyasal hakları herkes için güvence altına alan bir sistem aynı zamanda azınlıkların korunması ihtiyacını da büyük ölçüde kapsar. Bu haklar içinde ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin demokrasi bakımından özel bir önemi vardır." Devam edelim: "Yukarıdaki kriterler açısından bakıldığında, Türkiye'nin halihazırdaki demokratik performansı ne yazık ki bir hayli zayıftır."
Önümüzdeki bir kaç ayın başlıca gündem maddesini merak mı ediyorsunuz, o zaman aynen devam: "Azınlıkların korunması bakımından özel bir önemi bulunan kültürel hakların durumu daha da ciddidir. Türkiye anadili Türkçe olmayan vatandaşlarının kendi dillerinde öğrenim görme hakkını tanımamıştır. Bu haklar konusundaki çekingenliği yüzünden, Avrupa Konseyi'nin Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı ile Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesini onaylamaktan kaçınmaktadır."
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan'ın, başvekil ve nazırlarının huzurunda, Birlik Vakfı adlı kuruluşun 20. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen toplantıda sunduğu ve müzakereciler tarafından değerlendirmeye alınan "Türkiye İçin Demokratikleşme ve Sivilleşme Perspektifi" adlı, bilimsel tebliğ formuna sokulmuş 27 sayfalık raporun ilk on sayfası bu şekilde... Nurcu, Türk düşmanı, Atatürk düşmanı, Ordu karşıtı, bölücü destekçisi, azınlık sevicisi, diyalog tebliğcisi, teslimiyetçiliği kutsallaştıran akademik şarlatan Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, ya da kısaca patlak ampulün çatlak profesörü, raporunun ilerleyen sayfalarında bakalım neler yumurtlamış:
"Demokratik siyasi sürece yapılan müdahalelerin yol açtığı kesintiler Türkiye'de sıkça karşılaşılan durumlardır. Bunun temel nedeni, silahlı kuvvetlerin komuta kademesinin demokratik rejimle bağdaşmayan görev algısıdır. Askerler bir yandan kendilerini ülkenin kaderinden sorumlu sayıyor, öbür yandan da rejimin yegane meşruluk temeli saydıkları Kemalist ideolojinin yorumu konusunda tekel iddiasında bulunuyorlar." [Atatürk çok büyük adammış, yıllardır canlarını dişlerine takıp saldırıyorlar, yine de yıkamadılar, yıkamayacaklar]
"Siyasi Partiler Kanunu bütün siyasi partilere devlet ideolojisini dayatmak ve hepsine aynı örgütsel biçimi giydirmek suretiyle, onları tek-tipleştirmektedir. Merkeziyetçi, homojenleştirici, laikçi-milliyetçi resmi çizgiyi onaylamayan siyasi partiler rahatlıkla kapatılabilmektedir." [Federalist, mozaikçi, yobaz, Türk düşmanı partiler kapanmalıdır]
"Devletin yapılanmasını daha demokratik hale getirmek için yapılması gerekenlerden biri, yürütmenin iç yapısını bu ilke doğrultusunda yeniden düzenlemektir. Bunun en doğru yöntemi, yürütme yetkisini doğrudan doğruya halkın seçtiği bir başkana havale etmek ve böylelikle aynı zamanda yürütmenin içindeki ikiliği ortadan kaldırmaktır. Bunun yapılmaması veya muhtelif nedenlerle yapılamaması durumunda, iki başlılığın yarattığı sakıncayı gidermek üzere halihazırdaki sistem içinde cumhurbaşkanının anayasal yetkilerini azaltarak onu sembolik devlet başkanı haline getirmek gerekir." [Başkanlık sistemi ile Federasyon istiyor!]
"Yargıda demokratikleşme bakımından, ceza yargılamalarında jürili sisteme geçilmesi, medeni yargılamada ise tahkimin uygulama alanının genişletilmesi uygun olur. Savcıların atanması ve görevden alınması, yargıçların ise görevden alınması prosedürüne, her birinin yetki bölgesindeki seçmenlerin dahil edilmesi de düşünülmelidir. Mamafih, bu ikinci önerinin uygulanabilirliği, kamu idaresinin adem-i merkeziyetçi esaslar doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına bağlıdır." [Ampulcüler Üniter devleti çökertip Federasyon getirecekler!]
"Kurumsal tedbirlerin başında Milli Güvenlik Kurulu'nun kaldırılması ve Genel Kurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması ve bu makama "üçlü kararname"yle atama yapılması gelmektedir. Öte yandan, MGK'nın kaldırılması gerekir. Çünkü, tecrübe gösteriyor ki, MGK anayasal bir kurum olarak var olduğu sürece, hukuki düzenleme ne olursa olsun, onun hükümetlerin üstünde bir Demokles Kılıcı gibi durması tümüyle engellenemez." [AB dayatmalarıyla kuşa çevirmeleri kâfi gelmemiş, illa ki kaldıracaklar]
"Kurumsal tedbirler arasında düşünülmesi gereken başka bir tanesi de, askerliğin zorunlu olmaktan çıkarılması ve gönüllülük esasına dayanan bir meslek haline getirilmesidir."[Profesyonel ordu demek; gelecekte Türk askerinin ABD'nin yeniçerisi olması demektir, kabul edilemez.]
"Türkiye'de ordu-millet mitinin devamlılığını sağlayan etkenlerden biri, askerliğin bir vatan hizmeti olarak genel bir zorunluluk halinde bulunmasıdır." [Bu adam resmen vatan haini!]
"Sadece sokaktaki vatandaş değil, eğitimliler de -üniversite hocaları dahil- sivil ortamlarda karşılaştıkları subaylara genellikle "komutan" veya "komutanım" diye hitap etmektedirler. [Ordu düşmanlığının sebebi anlaşıldı; askerdeyken bu herifin sırtında çok sopa kırmışlar]

"Türkiye'de silahlı kuvvetlerin siyasal süreci sürekli gözetim altında tutmasının ve yönlendirmeye çalışmasının ana nedeni, askerlerin aldıkları eğitimin ideolojik karakteridir. Böyle olmasını kolaylaştıran bir neden anayasanın kendisinin kimi ideolojik özellikler taşımasıdır. Bundan dolayı, hem Anayasanın ideolojiden arındırılması hem de buna bağlı olarak askeri okullardaki eğitimin ideolojik unsurlardan arındırılarak teknik hususlara inhisar ettirilmesi demokratik bir zorunluluktur. Belirttiğimiz gibi, demokratik bir rejimde askeri eğitim konusu sivillerin karışmaması gereken, "askerlerin iç işi" değildir." [AB dayatmasıyla askeri okullara Erasmus programının girmiş olması yetmemiş ki, işi kökten halletmek için Eğitim ve Doktrin Komutanlığını da kuşa çevirmek istiyorlar]
"Demokratikleşme için, temel hak ve özgürlükler rejiminin daha da iyileştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda en temel ihtiyaç Anayasanın Başlangıç kısmının metinden tümüyle çıkarılmasıdır. Çünkü özgürlükçü ve çoğulcu-demokratik bir siyaset anlayışına ve hukuk devletinin gereklerine taban tabana zıt olan bu başlangıcın redaksiyon veya ekleme-çıkarma yoluyla düzeltilmesi neredeyse imkansızdır. Anayasa'nın "Cumhuriyet'in Nitelikleri"ni belirleyen 2. maddesinin de yeniden formüle edilmesi ve bu çerçevede "Atatürk milliyetçiliği"ne yapılan vurgunun metinden çıkarılması demokratik çoğulculuk açısından şarttır. Buna bağlı olarak, kültürel, ideolojik ve dini çeşitliliği tanıyan ve bu gibi konularda devletin tarafsızlığını vurgulayan bir hükmün ayrı bir fıkra veya madde olarak Anayasaya eklenmesine de ihtiyaç vardır." [Adam içindeki bütün nefreti kusmuş, daha ne desin?]
"İnsan hakları anlamında temel hakların, yürürlükteki anayasada olduğu gibi (m. 12), topluma karşı ödev ve sorumluluklarla kayıtlanması da doğru değildir. Bu tür kayıtları anayasadan çıkarmak toplu yaşamaktan doğan karşılıklı ilişkilerin sıhhatine bir zarar vermez; çünkü amaç bireylerin topluma ve ailelerine karşı ödev ve sorumluluklarının bulunduğunun değil, fakat devletin bu gibi ödev ve sorumlulukları bahane ederek insan haklarına keyfi kısıtlamalar getirmesinin reddedilmesidir." [Orman hürriyetine duyulan özlemi dile getirmiş]
"Kişilerin birinci türden ilişkilerinde söz konusu olan ödev ve sorumluluklarına riayet etmemeleri onların insan haklarına sahip olma yeterliklerine her hangi bir halel getirmez." [Çatlak profesör burada da İmralı'ya selam göndermiş anlaşılan]
"Anayasa'nın etnik vurgular taşıyan -milliyetçilik-, -Atatürk milliyetçiliği-, -Türk devleti- gibi ibarelerinin ve eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasındaki "Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez" hükmünün kaldırılması gerekir." [Türk düşmanlığı adamın kanına işlemiş]
Buraya çok dikkat etmenizi istiyorum: "Yerel yönetim organlarının seçimi bakımından seçme hakkına sahip olmak için "vatandaşlık" şartı aranmamalı; makul bir süreden beri o yerde oturuyor olmak seçmen sayılmak için yeterli sayılmalıdır." [Çatlak profesörün seçme hakkından bahsederken seçilme hakkından söz etmemesi ilginçtir. Bir o kaldıydı zaten...]
"Kişilere -şu veya bu grubu desteklemek için vakıf kuramazsın- veya -devletin ideolojik tercihlerinden ayrılamazsın- demek vakıf kavramıyla bağdaşmaz" [Benim bildiğim; vakıf denilen kuruluşlar toplum yararına çalışır, Birlik Vakfı gibi ampul yararına çalışılmaz]
"Türkiye'de örgütlenme özgürlüğü ve dolayısıyla sivil toplum bakımından önemli bir konu da, dinî ve mezhebî inanç ve yorum farklılıklarına dayalı sivil örgütlenmelerin "İnkılap Kanunlarıyla" yasaklanmış olmasıdır. Bu yasağın simetrisi Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir kamu idaresi birimi olarak varlığıdır. Dolayısıyla, sivilleşme bir yandan sivil dinî örgütlenmelerin serbestleştirilmesini, öbür yandan da DİB'nin kaldırılmasını veya hiç değilse çoğulcu bir yapı içinde özerkleştirilmesini gerektirmektedir." [Tarikatlar şeyhleri dönüşümlü olarak Diyanet İşleri Başkanlığı yapsın diyor]
"Adem-i merkeziyetçi bir idari reform sivilleşmek bakımından da önemlidir. Demokratik Batı -özellikle Anglo-Amerikan- dünyasında yerel yönetimler sivil toplumun odağında yer alırlar. Özerk yerel yönetim kamu işlerinin önemli bir parçasının merkezî devletten yerel inisiyatiflere kayması demektir. Bundan dolayı, yerel yönetimlerin yetkileri ve mali kaynakları bakımından güçlendirilmesi bir demokratikleşme programının vazgeçilmez esaslarındandır." [Ampulün ikide bir gündeme getirdiği yerel yönetimler yasasının Anglo-Amerikan dünyasının BOP kapsamındaki uygulaması olduğunun delilidir!] Ve 27. sayfanın sonu!
Ampulcülerin maskesi düştü kıymetli okuyucu... Maskenin altından öyle bir şey çıktı ki: Namübarek yüzü bin Nil'ü Fırat'ı kurutur!
Üzülerek bildirmeliyim ki, başvekil ve nazırlarının huzurunda okunan bu raporu, konferansta müzakere eden katılımcıların yaptıkları konuşmaları öğrenemedim. Kim bilir onlar ne yumurtladı? Haber ajanslarından toplantının görüntülerini temin etmeye çalışacağız ve elde ettiğimiz görüntüleri mutlaka yayımlayacağız. Bu mesele, tek bir makalenin sınırlarını fazlasıyla aşacak ve inşallah göreceksiniz ki, ampulcüler bu kez yakayı kurtaramayacaklar.
Ampulün profesörleri; Baskın Oran, İbrahim Kaboğlu, Mustafa Erdoğan ve diğerleri! Hiç birinin diğerinden farkı yok. Kimi komünist, kimi liboş, kimi Nurcu, kimi bilmem ne! Maskelerin farklı olması bizleri şaşırtmıyor artık. Biliyoruz ki; maske ne olursa olsun görev tanımları aynı! Onlar; Türk düşmanı, Atatürk düşmanı, Ordu karşıtı, bölücü destekçisi, azınlık sevicisi, diyalog tebliğcisi, teslimiyetçiliği kutsallaştıran akademik şarlatanlar!
--------------
OÄžUZ KARAHAN

http://groups.google.com.tr/group/aydinlik-gelecek-hareketi?hl=tr



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_007.jpg

En Son Yorumlar