Vatan ve Namus / Attila İlhan
Salı, 08 Temmuz 2008 13:57
Ileri Dergisinden Özgür Erdem ve Gökçe Fırat’ın, şair-yazar Attilâ İlhan ile ‘Batı ve Türkiye’ üzerine gerçekleştirdikleri röportajın kısaltılmış metnini sunuyoruz. Ara başlıklar Ileri Dergisi tarafından konulmuştur.

Avrupa Birliği Alman Emperyalizmi

İleri: Avrupa Birliği. Bununla başlayalım? Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi?

Attilâ İlhan: Hayır, hayır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde işi yok. Çünkü Avrupa Birliği, aslında, çok usturuplu bir şekilde ayarlanmış bir Alman Yeni Nizamı’nın tekrar kuruluşudur. Yani Almanya, Hitler’le yapamadığını şimdi demokratik yoldan yapmaya çalışıyor. Ekonomisinin üstünlüğüne dayanıyor. Bana inanmayanlar Fransa’ya gitsinler, Fransızları dinlesinler. Avrupa Birliği’nde en çok isyan eden, en çok bağıran, ulusal kültürünü ve ekonomisini savunmaya çalışan da Fransa’dır.

Almanya, kendi ekonomisinin gücüne dayanarak Avrupa Birliği’ni Doğu’ya doğru yaymaya çalışıyor. Kendisi daha güçlü bir hale gelip daha çok ülkeye sahip olduktan sonra öbürlerinin, yani Fransa’nın ve İtalya’nın da başını yiyecek, onlara da hâkim olmaya çalışacak. Öyle görüyorum ben. Alman emperyalizmi var Avrupa Birliği’nde bir kere, bu bir.

İkincisi, Avrupa Birliği’nin içinde de ihtilaf var. İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkeler Almanya’nın bu gizli hâkimiyetini şimdiden seziyor. Diğer ülkeler, özellikle Akdeniz ülkelerine, geri kalmış ülke muamelesi uygulandığını söylüyor. Avrupa Birliği içinde bir yekparelik yok. Daha güçlü ekonomiler diğerlerini kullanıyorlar.

Avrupa Birliği’nin asıl amacı, benim düşünceme göre, Birleşik Amerika’nın dünya hâkimiyetinde tek kalma arzusu ortaya çıktıktan sonra Avrupa kapitalizminin kendini kurtarma çabası. Avrupa kapitalizmi kendi içinde bir birleşme yaparak bir kutup olmaya çalışıyor. Bu çabanın böyle olduğunun açık işareti NATO’nun içinde savunma güçlerini ayırmaya çalışmaları. Çünkü ‘yarın öbür gün Amerika’nın ne halt edeceği belli değil’ diyorlar.

Bu arada daha da ilginç bir tanıklık da var. Helmut Schmidt eski Alman Başbakanı, bu aralar bir kitap yayınladı. O kitapta çok ilginç, bizi de ilgilendiren bir şey var. Adam Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi almamasını istiyor. ‘Almayalım’ diyor. Almayalım derken de ileri sürdüğü gerekçelerin arasında bir tanesi var ki o çok önemli. Diyor ki; ‘çünkü Birleşik Amerika Türkiye’yi destekliyor. Türkiye’de çıkarları olduğu için bizim onu almamız için dayatıyor. O yüzden de bunu alacağız malacağız diyoruz’ Ama diyor, ‘Amerika’nın özel çıkarları var. Bu çıkarlardan bir tanesi Türkiye’yi petrol yolunda kullanmak. Avrasya petrolü. İkincisi, Rusya’ya karşı kullanmak. Üçüncüsü, bize karşı kullanmak.’ Yani neticede Türkiye’nin Amerika’nın Truva Atı olarak Avrupa Birliği’nin içine sokulmak istendiğini söylüyor. Bundan dolayı da almazlar zaten. Çünkü onlar da bir kutup olmaya çalışıyorlar. Amerika’nın kontrolü altından kurtulmaya çalışıyorlar.

Tabii Amerika da ‘tek dünya olacağım, bütün dünyayı tek başıma yöneteceğim’ hayalini kuruyor. Çünkü şimdiden kutuplar başladı, biri Avrupa Birliği, öbürü Avrasya. Rusya, Çin anlaştılar. Üç tane Türk Cumhuriyeti o işin içine girdi, orada bir grup teşekkül etti. Türkiye’ye geldiler nabız yokladılar, Ruslar bize dediler ki; stratejik ortak olalım. İnanılmaz bir teklif. Bizim Türkiye Cumhuriyeti Kuvayi Milliye dönemindeki aklında olsa bu teklifi hemen kabul ederdi. Neden derseniz, çünkü biz 1920’de bu teklifi onlara yapmıştık. Onlar kabul etmişlerdi. Ve o tekliften Türkiye zarar görmedi. Türkiye yaptığı stratejik ortaklık sayesinde 1950’lere kadar barış içinde yaşadı ve kimseyle de bir sorunu olmadı. İktisadi kalkınması inanılmaz bir hızla sürdü. İlk 10 yıl içindeki kalkınma hızımız, yüzde sekiz, yüzde dokuz falandır.

Bu zamanda biz Batı’yla ilişkide değildik. Ve hatta Batı’yla biz üç kere savaşa girmek üzereydik. Birincisi; Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla kafası kızdı Gazi’nin. İkincisi, Dersim İsyanı çıktı. Dersim İsyanı çıkınca bizim gene aramız bozuldu. Üçüncüsü, 12 Adalar. Mussolini ikide birde 12 Adalar’la ilgileniyordu. Bizimkiler de kızdılar ve hatta İtalya’yla kapışıyorduk. İtalya’yla, Fransa’yla, Hatay Dersim meselesi, bir kere de İngiltere ile üç kere savaşın ucuna geldik biz 15 sene içinde. Batı’yla zaten bizim bir yakınlığımız yoktu.

 

Avrupalı Değil, Asyalıyız

Daha güzelini söyleyeyim ben. Biz Avrupa Devleti olabiliriz, ama biz Avrupalı değil, Asyalıyız. Bizim için en doğrusu bir Avrasya politikasında köşe taşlarından birisi olmaktır. Bu bizim elimizdedir, mümkündür. Ve şimdi şu anda bize Rusya da stratejik ortaklık önermiş durumdadır. Rakip değil, ortak olalım diyor. Bir devlet ötekine bundan açık ne söyleyebilir? Bu bakımdan bizi kesinlikle almayacaklardır.

Rusları da almayacaklardır, Ukrayna’yı da almayacaklardır, Beyaz Rusya’yı da almayacaklardır. Helmut Schmidt kitabında diyor, ‘Her ne kadar bize yakınsalar da onlar da Asyalıdır ve kültürleri bizden farklıdır.’

Şimdi onların istedikleri, Avrupa kültürü dedikleri bir kültür var, bilhassa Batı Avrupa. Çünkü Macarlar o kültürden değil, Yugoslavlar o kültürden değil. Onun için de gayet usturuplu bir şey yapıyorlar. Birleşmiş, ulusal devlet olmuş devletleri dağıtıyorlar, küçük parçalara bölüyorlar, küçük parçalara bölünce tabii onları çok daha güzel sindirebiliyorsun. Sen, Yugoslavya’yı Tito zamanında böyle yapabilir miydin? Canını okurdu Tito. Yapamazdın. Parçalara bölüyor, o zaman, çok güzel bir şey olur bu. Aslında Batılıların politik düzeyde yaptıkları bir şeyin uluslararası düzeyde uygulanmasıdır.

Şimdi bakın bir olay var. Bunu özellikle gençler çok atlıyorlar. Bizim gençler atlamakta şampiyon zaten. Farkındasınız ki, sivil toplum örgütleri hikâyesi çıktı. Sen, kimsiniz diyorsun, kulübe sahiplerini savunanlar derneğiyiz diyor, onlar da bir basın toplantısı yapıyor, öbürü de kısa etek giyenler derneğiyiz diyor, o da onun için basın toplantısı yapıyor. Bunlar toplumda insan hakları ve hürriyetler için örgütlenmiş şeyler sayılıyor. Bunu bir kurcalarsanız, bunların savundukları şeyleri eskiden, bu olay çıkmadan evvel savunanlar sosyalist partilerdi. Şimdi o kadar usturuplu bir şey ki, sen git eşcinselleri savun, sen git yeşilleri savun, sen bilmem ne derken o partilerin içini boşaltıyorlar, politik iktidara talip olmayan bir kalabalık haline getiriyorlar. Sivil toplum örgütü demek bu demek, yani politik bakımdan etkili olması mümkün değil, ama git konuş abi, ne istersen söyle. Buraya getiriyorlar.

Yugoslavya Federasyonu olarak, karşına Tito’yla beraber geldiklerinde, bir şey yapamaz. Ama Yugoslavya’yı, beşe altıya böler de hepsini ufak ufak parçalar haline getirirsen, tutar. Önce Rusya’yı yaptılar, sonra Yugoslavya’yı yaptılar, sıra bizde. Buna uğraşıyorlar. Bu bakımdan bizi Batılıların alması söz konusu değildir, girmemizde yararı yoktur. Zaten alamazlar. Adam öyle güzel bir şey söylemiş ki Helmut Schmidt, bunların diyor fevkalade nüfusu artıyor bir kere. Bu çok tehlikeli bir şey diyor ve hesaplamış, 21. yüzyılın ilk 30 yılında falan Türkiye’nin nüfusu Almanya ile Fransa’nın toplam nüfusundan fazla oluyor. Sen düşünebiliyor musun, terazinin kefesine öyle bir ağırlık koyuyorsun ki, ortalık karmakarışık olacak. Ve bu diyor, yirmi milyon Türk’ün Avrupa’ya saldırması demektir diyor kalabalık Türkiye’den. Serbest dolaşım. Birden Osmanlı İmparatorluğu’nun bir vilayeti haline gelecekler, öyle görüyorlar. İstemezler.

 

Bu Politikacılarla Bir şey Olmaz

 

İleri: O zaman şöyle bir şey çıkıyor aslında. İkinci Savaş’tan sonra Amerika tam hâkimiyetini sağlıyordu. Avrupa’yı da himayesi altına alıyordu. Şimdi bundan bir çıkış gözüküyor. O zaman Türkiye’nin önünde de şöyle bir sorun var. Bir tarafta Avrupa Birliği. Zaten onlar bizi kabul etmiyorlar. Bir zamanlar ‘başka bir dünya kurulur biz de orada yer alırız’ diyordu Türkiye. Şimdi sizin dediğinize göre öyle bir seçenek Avrasya olur, ama Türkiye bunu kabul etmiyor. Diğer seçenek o zaman Türkiye yeniden tam anlamıyla Amerika’nın yolunu devam ettirecek.

Attilâ İlhan: Şimdi Amerika’nın yolunu devam ettirmek mecburiyeti şöyle çıkacak. Yani bunu biz politikacılarımızın acemiliği yüzünden yapacağız. Bizim politikacılarımız dikkat ederseniz bir özellik taşıyorlar. Bu özellik çok tuhaf bir özellik. Şu anda dünyada Soğuk Savaş sırasında iktidarda olan hiçbir politikacı yok. Yalnız bizde var. Bunların formasyonu o. Hala dünyada komünist Rusya’yla kapitalist Amerika savaşıyor, bizi de Amerika’dan yanayız zannediyorlar. Bunların tavrı bu. Şimdi buraya geliyor Rusya’nın başbakanı; diyor ki ‘arkadaşlar vaziyet budur. Biz enerjide yaparız işbirliğini ama enerji yetmez ki, elektrikte de yaparız, petrolde de yaparız, hatta ulaştırmada da yaparız, hatta stratejik partnerlik yaparız’ diyor. Bizimkilerin cevabı: Olmaz. Niye? Ecevit’e Amerika ne der. Niye? Çünkü Ruslar komünist. Yaa Rusya komünist değil. Yani bizimkiler hala buradalar.

Bu politikacılarla bir şey yapmaya imkân yok. Bu politikacıları bu Partiler Kanunu’yla değiştirmeye de imkân yok. Çünkü adamlar kendilerini seçecekleri kendileri seçiyorlar. Sen, sen, gel diye. Onlar onu hemen seçiveriyorlar. O zaman bu devlet nasıl yürüyecek. Bir çıkmaz var. Bu birinci çıkmaz. Yani partilerin içerisinde demokrasi yok. Kurallar çalışmıyor.

İkinci çıkmaz nerede? Bunlar Soğuk Savaş zamanında normal bir demokrasinin işlemesinde tayin edici bir faktör olan işçi sınıfı partilerini tasfiye ettiler, yasakladılar, yok ettiler. Türkiye’de şimdi proletaryanın partisi yok. Sendikalar dersen zaten devlet dairesi. Alakası yok işçi sınıfıyla. Şimdi böyle bir durumda Türkiye’de soldan bir muhalefet lazım. Türkiye’de sol yok ki. Sol olmayınca Türkiye’de bu muhalefeti kim yapıyor, hayret bir şey Ordu yapıyor. Niye? Çünkü Türkiye’nin çıkarlarını savunmak, Türk halkının çıkarlarını savunmak söz konusu olduğu zaman partilerin hepsi TÜSİAD’la işbirliği halinde olduklarından. O zaman mecbur oluyor, askerler seslerini yükseltiyor. ‘Ne yapıyorsunuz ya bu olmaz’ falana geliyoruz. Bundan çok rahatsız oluyorlar, herkes. Niye askerler karışıyor diye. Askerler karışıyor tabii, şu anda TİP yaşıyor olsaydı şimdi üçüncü büyük partiydi, belki iktidardı. Ve işler çok daha başka türlü gelişecekti. Ama sen onu tasfiye etmişsin Soğuk Savaş’ta böyle gerekiyor diye. Kendini de şartlandırmışsın, partini de neredeyse bir otarşik parti haline getirmişsin. Eee o zaman Türkiye tıkanır kalır.

Şimdi bir kere Türkiye’de her şeyden önce aklı başında, ciddi işçi sınıfı partilerinin oluşması lazım. Mevcut partilerin işçi sınıfıyla alakası yok. Sosyalistiz diye geçinen partiler, marjinal partiler. Buralarda olan çocuklar sosyalizmi -çok kızıyorlar ama öyle- plajlardan pet şişe toplamak sanıyorlar. Yani korucu sosyalizmi çıktı. Gidiyor mesela "gay"lerin hürriyeti için sokaklarda ajitasyon yapıyor, sosyalizm için çalışmış oluyor. Böyle bir acayip mantık bu. Bunu Amerika yaydı. 1960’lardan itibaren bütün dünyaya bunu yaydı ve sosyalist - komünist partileri güçten düşürmek için yaptı bunu ve başardı. Yalnız İtalyan Komünist Partisi’ni etkileyemedi. Hala ülkenin en büyük partisidir.

 

Mazlum Halklar Politikası

Şimdi bunun için bizim Türkiye’de ne yapabiliriz? Gene de kendi insanlarımız içerisinde en mantıklı görünen Müdafaa-i Hukuk doktrininin öngördüğü dış politikadır. Bu dış politika kesinlikle anti-emperyalisttir, mazlum halklardan yanadır ve mazlum halklardan olan bütün şeylere açıktır. Böyle yetiştik, bizim çocukluğumuz böyle geçti. Bu politikayı bugün uygulamak mümkündür. Çünkü Türkiye, Rusya, Çin, Hindistan, İran, bunlar bir araya gelince ne oluyor biliyor musun? Dünyanın dörtte üçü oluyor. Ve bunların içinde nükleeri olmayan tek enayi biziz. ‘Çünkü biz diyoruz ki çok zararlı nükleer.’ Öyle diyor bizim aydınlarımız. Aman ne kadar zararlı bunların hepsi enayi ve bunların hepsi nükleer. Bu kadar nükleer güçle ortak olup sen de nükleer olacaksın otomatik olarak. Hem bir nükleer güç olacaksın, hem Rusya, Çin gibi her biri yüzer ordu, biner ordu çıkarabilecek inanılmaz devletlerle ve üstelik bunların içinde özellikle Çin müthiş savaşkan bir millet, sen de savaşçı bir milletsin kim gelip de senin gözünün üstünde kaşın var diyebilecek o zaman. O zaman bu Avrupalılar gelip yalvaracaklar. Niye yalvaracaklar, biliyor musun, o zaman sen o kadar büyük bir pazarın içinde olacaksın ki, senin üzerinden o pazara girebilmek için çalışacaklar. Ve sen şimdi o pazardan istifade edemiyorsun enayiliğinden.

Osmanlılarda da çok acayip padişahlarımız, yöneticilerimiz olmuş, Tanzimat sonrasında da olmuş. Ben Keçecizade Fuat Paşa’nın vasiyetnamesinden bazı bölümler yayınladım. Adam padişaha ne tavsiye ediyor biliyor musun? İngiltere devleti ile aramız bozulacağına birkaç vilayeti verelim diyor. Kafa budur. Ve şimdi Kıbrıs’ı versek ne olur diyorlar. Bak, kafaya bak. Aynı kafada.

 

Tanzimat Kafalı Aydınlar

Yani Batı ne yaptı ne etti Türk aydınlarını kendi istediği şekle soktu. Türk aydınları anti-emperyalist ve bağımsızlıktan yana aydınlardı ve onu savaşarak kazanmışlardı. Cumhuriyet aydını demek o demekti. Halbuki şimdi yeniden Tanzimat aydınları çıktı, ben onlara neo-Tanzimatçı diyorum. Yeni Tanzimat aydını demek çağdaşlıkla Batıcılığı ayıramayan adam demek. Bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı çağdaşlık. Gazi söylüyor, muasır medeniyet diyor. Batı medeniyeti demiyor. Çünkü tarihte bu değişir. Yarın bu medeniyet Doğu’da olur. Sen muasırı yakalamak zorundasın, çağdaşı yakalamak zorundasın. Batı medeniyetini esas alıp Batılılaşmak diyerek koydun mu, o zaman tipik sömürge aydını olursun. Çünkü Hindistan’ın sömürge zamanı böyle aydınlar vardı. İngiltere’ye saygıyı ve İngiltere’nin bütün kurallarını bilen, inanan, İngilizce’yi harikulade konuşan ve İngilizler tarafından Lord unvanı alan aydınlar vardı. Bunlar işte Batılılaşmış Hintlilerdi. Uşaktılar. İngiltere’nin uşaklarıydılar. Batı, üçüncü ülkelerde kendine yandaş aydını böyle istiyor. Bizimkiler de öyle oldular. Şimdi Batı ne isterse ‘a bak ne kadar güzel söyledi, böyle olmalı’ diyorlar. Yav dur önce bir bakalım. Şimdiye kadar bunlar kendi menfaatleri olmadı mı hiçbir şey yapmazlar, önce bir menfaat ararlar. Bunu bilmeden yalan söylüyorlar, bizimkiler o yalanı ‘ha bak böyleydi, hadi onu yapalım’ diye karşılıyorlar. Sonunda askerler dayanamadılar, bunlar şu fırıldağı yapıyor gözünüzü açın dediler Nice toplantısı sırasında.

O bakımdan Türkiye’de politika bence tam mânâsıyla tıkanmış durumda. Türkiye’de yeniden büyük halk bilincine, bu bilincin yeniden tarih, dil ve millet bilinciyle kaynaştırılmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’de şu anda ideolojik tasniflerden ziyade ulusal tasnif geçerlidir. Yani Türkiye bağımsızlığını korumak zorundadır. Türkiye özgürlüğünü korumak zorundadır, bunlar tehdit altındadır. Çünkü Türkiye’de şimdi fiili bir Düyun-u Umumiye idaresi mevcuttur. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir saçmalık yok. Biz Gümrük Birliği’ni imzaladık, adamlar istedikleri gibi giriyorlar ve sonra mallarını satıp geri gidiyorlar gene. Niye gidiyorlar? E ne lüzum var. Çünkü orada yaptığını burada gümrüksüz satıyor zaten. Ucuz ucuz satacak.

 

Sermayenin Kendisi Kirli

Ekonomi çöktü. Tümüyle çöktü, bakın hayvancılık yok, bakın tarım gidiyor. Bakın öbür tarafta diyorlar ki ‘özelleştireceğiz, ekonomide her şey çok yolunda gidecek.’ Beş on sene oldu, ne hale geldik işte. Ekonomiye bizzat kendileri polislik yaptılar. Fırtına Operasyonu yapıyor o oradan gidiyor, bilmem ne operasyonu yapıyor o oradan gidiyor, bir bakıyorsun bunlar son on senedir memleketin iktisadi hayatını yöneten herifler. Hepsi soyguncu çıktı. Bunu biz söylemiyoruz kendileri söylüyorlar, şu şunu hortumlamış, o onu hortumlamış. Kim bu adamlar? E özel sektör be usta. Özellerle idare ediyorlar memleketi.

Haysiyetsiz ekonomi içinde yaşıyoruz. Bunu mutlaka bir yoluna getirmek lazım, bir biçimine getirmek lazım. Ben şeriatçı sermaye üzerinde tedbir uygulandığı zaman yazmıştım. Bir de laik sermaye var diye, ona niye yapmıyoruz. Onların da kirli olduğu ortaya çıktı, onlara da yaptılar. Neden diyeceksin çok basit; sermaye temiz değildi. Bunu elli senedir söylüyorum sermaye temiz değildi, Amerikan sermayesi temiz mi? Burada Türk kızı istemeye geldi Kohl, o da yolsuzluk yapmış ve seçimde partisini işte rezil ettiler herifin. Çünkü kapitalizmin yapısı bu. Kapitalizm yolsuzluğun üzerine dayanıyor yani en başında zaten artı değer hırsızlığıyla başlar bu ve gider.

 

İleri: Peki şöyle bir şey de çıkıyor ortaya şimdi Türkiye’nin ipleri zaten Batı’nın elinde, elli yıldır böylece yönetiyorlar. Şöyle bir düşünce var, madem Türkiye’nin ipleri ellerinde en azından biz bu Misak-ı Milli sınırları içinde rahat yaşarız. Yoksa...

 

Attilâ İlhan: Bakın ben bunu daha Sovyetler Birliği dağılmadan yani 1980’lerden beri yazıyorum. Türkiye, Doğu Türkleriyle yani Türkistan Türkleriyle ilgilenmeye başlayalıdan beri çok kötü.

Ben Galiyef üzerine çalıştım. Şimdi Galiyef üzerinde çalışırken birdenbire kaynaklara baktım. Kaynakların çoğu Amerikan. Allah Allah! Galiyef ile niye ilgileniyor bu adamlar? O kaynakların kimin tarafından finanse edildiğini araştırdım, ne çıktı biliyor musun? RAND Corporation çıktı. Şimdi bu adamlar zaten Rusya’yı bölmeyi kafaya koymuşlar. Ve bunun için de en önemli muşta olarak Türkleri düşünmüşler. Niye Türkleri düşünüyorlar, çünkü inanılmaz bir petrol havzasının üzerinde oturuyor. Onu Ruslardan koparmak lazım. Onu koparmanın çaresi de bu işleri fişteklemek. Rusya’da başardılar bu işi. Arkasından Yugoslavya...

Şimdi ise bir düşünün, Avrupa haritasını gözden geçirin. Burada güçlü sayılabilecek başka devlet kaldı mı? Biz varız. Bir Fransız'a söyledim dehşet içinde kaldı, biz şimdi bugün çok güçlü bir yerdeyiz. Nasıl yani? Biz dedim mehteri şimdi koyarız ordunun önüne Viyana’ya gider. Bizi kim durduracak peki? Amerika’nın Almanya’nın gelmesi lazım. Öbürleri durdurabilir mi? Biz Batı’da da gideriz, Güneyde de gideriz. Sudan’a kadar gider Türkiye. Kim tutar Türkiye’yi, çok güçlü bir devlet. İnanılmaz bir ordusu var, çok sağlam bir ordusu var.

E şimdi böyle bir durum olunca onlar diyorlar ki; ‘bu başımıza bela açacak, bunlar girdi Kıbrıs’a bir daha çıkmıyorlar.’ Çünkü bizim, yani Osmanlı’dan beri hüviyetimiz de bu. Bir yere girdi mi çıkmıyor. Oradan çıkaramıyorsun, çıkarmak için o kadar uğraşmasının sebebi bu. Çünkü 1699’dan beri Türkler ricat halindeydiler. Ricat, ricat ricat; küçüldü, küçüldü, tam bitirdik sanıyorlardı ki birden bir Paşa çıktı her şey karmakarışık oldu. Bir yirmi, yirmi dört sene durduk durduğumuz yerde biz, Kıbrıs olayı oldu. Kıbrıs’a oturdu durdu Türkler çıkmıyorlar. Şimdi onlar Kıbrıs’ı Kıbrıs diye görmüyor. O böyle bakıyor işte.

Şimdi Arnavutluk, Bosna, buralarda Türk Birlikleri var. Ve onların hiç ummadıkları bir şey oldu, onlar sanıyorlardı ki Sovyetler giderse, Yugoslavya dağılırsa ortaya çıkacak olan devletçiklerin gözlerinin hepsi Batı’ya doğru döner. Hepsi İstanbul’a döndü. Çok tuhaf bir şey oldu. Bulgarlar bize geliyor, Kosova bize geliyor, Makedonya bize geliyor, hepsi bize geliyorlar. Bizimle işbirliği yapıyorlar. Arnavutluk’un ordusunu, subaylarını biz burada yetiştiriyoruz. Kosova’nın polisleri burada okuyorlar, yetişiyorlar. Hiç işlerine gelmiyor bu Batlıların, çünkü bu ne demek biliyor musun? Devin uyanışıdır. Dev uyandığı takdirde Doğu Avrupa gitti demektir onların gözünde. Doğuyu öldürmeye çalışıyor.

Benim öteden beri söylediğim bir şey vardı. İmparatorluklar eğer söz sahibi ise dünyadaki Batılı imparatorluklar söz sahibi. Bu nasıl oluyor? Şöyle: mesela Hindistan bağımsızlığını kazanmış bir ülkedir. Fakat İngiliz İmparatorluğu’nun uzun yıllar bir parçasıydı bu. Şimdi Hindistan’da bir olay oldu mu İngiltere bir öncelik hakkına sahip. Niye? Çünkü o eski imparatorluğunun bir parçası. Senegal bugün bağımsız devlettir. Eskiden Fransız İmparatorluğu’na bağlıydı. Şimdi ufacık bir olay olsa, Fransa öncelik hakkına sahiptir, Fransız askeri gider, Fransız politikacısı gider. Peki Osmanlı toprakları üzerinde biz niye öncelik hakkı sahibi değiliz? Biz böyle bir şeye kalkıştık mı ortalık birbirine giriyor. Yani Türkiye diyemiyor ki ‘Arnavutluk eski Osmanlı İmparatorluğu toprağıdır, Arnavutluk’ta bu olaylar oldu mu bırakın ben o işi çözerim, yardımcı olabilirim. Veya Irak, orada bir şey var biz o işi çözeriz Irak’ta, siz bırakın.’ Bunu bize dedirtmiyorlar. Niye dedirtmiyorlar? Çünkü Türklerden korkuyorlar. Bunlar başladılar, bu iş gider diye korkuyorlar.

 

Türkler Uyuyan Dev

İkincisi, bu bilincin Türklere yerleşmesini istemiyorlar. Türkiye küçük bir devlet muamelesi görmeli ve kendisini üçüncü sınıf, işe yaramaz bir devlet gibi almalı. ‘Kendini güçlü, sağa sola bakıp, ona buna kumanda edebilecek gibi gördü mü yandık’ diyorlar. Çünkü sizin nesillerinizin bilmediği bir şey var. Biz Birinci Cihan Harbi’ne dünyanın beş büyük devletinden biri olarak girdik. Biz büyük bir devletiz. Ve oradan çıktığımız zaman -kendi görüşümü söylüyorum- edindiğimiz topraklar yüzünden biz çok mahsunduk. Çok küçüldük sanıyorduk. Ben Fransa’ya gidince yıllar sonra, Türkiye’nin hâlâ ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Çünkü Türkiye’nin haritasını Avrupa’ya yatırdık mı, on tane devleti içerir. O kadar büyük topraklarımız var bizim. Hâlâ büyüğüz. O zaman bizim nüfusumuz 12-13 milyon falandı. Şimdi 65 milyon. Adam hesaplamış, bilmem ne zamanında 100 olacak. 100- 120 milyonluk, burada Türk insan düşünebiliyor musun? Bir de sanayiini kendi geliştirir, nükleer olabilir, ordusunu, donanmasını kendi donatabilirse.. E bundan tabii ödleri patlıyor. Üstelik petrol alanının ortalık yerinde kurulmuş stratejik bakımdan fevkalade önemli bir yerde koca bir devlet. Bunun olmaması lazım. Sevr de bunun için düşünülmüş.

Şimdi oraya döndüler. Nasıl Sevr’i yaptırabiliriz? Kürtlerle deniyorlar olmuyor, Ermenilerle deniyorlar olmuyor. Olmaz. Neden olmaz, çok basit bir sebepten olmaz. Bunların, özellikle Amerikalıların Türkiye’yi ele alış tarzı gelişmekte olan bir ülke olarak. Çünkü gelişmekte olan ülkeler kıstası arasındadır Türkiye. Başka böyle neler var. Türkiye’ye ortak olarak görebildiği devletler Arjantin, Brezilya, Şili, Güney Amerika’daki devletler, onları da böyle gelişmekte olan ülkeler olarak görüyor ama onlarda cirit oynuyor istediği gibi. Türkiye’de de böyle yapabileceğini sanıyordu.

Bir Amerikalıyla konuşuyordum, siz dedim çok yanılıyorsunuz bu işte, Türkiye’yle Arjantin’i mukayese ederken? ‘Niye’ dedi ‘2005’te adam başına senelik gelir bilmem ne.’ Küçük bir fark var dedim, onlar Muz Cumhuriyeti olmadan önce sömürgeydiler, biz dedim Cumhuriyet’i kurmadan önce 700 senelik imparatorluktuk. Biz üç kıtada hüküm sürüyorduk. Devlet nedir biliriz. Devlet anlayışı vardır, devlet fikri vardır bizde. Siz böyle bir şey yaptığınız anda basit bir Türk memuru bile devletin mantığına sığmaz diyebilir. Bunu hesaba katmadıkları için kalkıyor Ermenilerle bir iş yapmaya, onlara da gaz veriyor. Kürtlerle bu işi yapmaya onlara da gaz veriyor. Onların kabahati yok, kışkırtıyorlar. Siz gidin Türklerden şurayı alın. E gidin hadi alın bakalım. Silahla bu iş yapılacaksa en yanlış yerden giriyorlar çünkü Türk ordusunun en büyük özelliği bu, yani bunları yedirmezler adama. Yersen de kustururlar. Şimdi bu iş uzadı neden uzadı? Çünkü bizimkiler Avrupa Birliği, Amerika’ya hoş görünmek için üstlerine gitmediler. Yani üstlerine gitselerdi bu Dersim olayı gibi üç ayda biterdi. Gitmediler.

Nedir geride yatan? Geride yatan şudur; şimdi devleti yönetmekte olan kişilerimizin büyük çoğunluğu Soğuk Savaş içerisinde yetiştirilmiş olan Batı ve NATO bağımlısı adamlardı. Kafaları böyle çalıştığı için bağımsız, yüz elli milyonluk ve nükleer enerji dahil hepsine sahip bir ülke tasarlayamıyorlar bile. Sen bunu tasarladığın zaman Batı, ‘tasarlama!’ diye dehşet içinde. Rusya bunu tasarladığı için geliyor ‘ortak olalım arkadaş bak neler yaparız’ ve şimdi ben bunu söylerken eminim ki siz de ilk defa böyle bir perspektiften olayı görüyorsunuz. Çünkü yetişen çocuklarımızın hepsi cüce. Hiç biri memleketini, tarihini bilmiyor. Üstüne eğilmiyor. Biz ne yapmışız?

 

Türk Milleti Büyük Düşünmeli

Ben Fransa’da bir kere bir bahse girdim. Dedim ki, Fransa’yla Türkler hep dosttular dediler bana. Evet dedim, hatta biz size lütuf olarak kapitülasyonları verdik. Nasıl bir lütuf yani dedi? E başınız sıkıştıydı dedim, sizi Almanlar dövüyordu, başvurdunuz. Kanuni Sultan Süleyman size lütfetti, yadım da etti, donanma da gönderdi Marsilya’ya. ‘Böyle bir şey olamaz’ dediler. Kanlarına dokundu bunların. Dilerseniz bahse girelim, bir Türkolog bulalım konuşalım. Bahse girdik. Sonra gittik Sorbonne’a bir hoca bulduk, adını unuttum anlattık meseleyi. Adam güldü, haklı dedi, beni gösterdi. Nasıl olur dediler? Açtık kitap. Sultan Süleyman’ın Fransuva’ya yazdığı bir mektup. İnanılmaz bir mektup. Bulun okuyun. Başta sıralıyor “Ben ki, Bosna’nın, Hersek’in Yugoslavya’nın, şuranın, buranın kralı, oranın sahibi, bütün sıfatlarını sıralamış böyle. İstanbullu Sultan Süleyman’ım diyor. Sen ki Françe eyaletinin valisi Françeska....” Adamlar ne kadar sinirlendiler. Françe eyaletinin valisi Françeska.

Şimdi sen bu kadar büyük düşünmeye alışmış bir devletsin. Sen busun, senin tarihin bu. Tarih bilinci olması lazım sende. Şimdi bu tarih bilincini mesela biz Orta Asya’da gösteremediğimiz için, Orta Asya’daki Türkleri hayal kırıklığına uğrattık. Bizimkiler gitti orada böbürlendiler işte tüketim malları, bilmem ıvır zıvırlar. Hiç düşünmediler ki, Türkler Sovyetler zamanında bir kere kültürel bakımdan çok geliştiler. Kültürleri gayet iyi onların. Eğitimleri fevkalade. Yani şimdi politika açısından Nazarbayef, Aliyef bizimkileri suya götürür, susuz getirir. Çünkü onlar büyük devlet yönetiminin içindeydiler, küçük devletlerin başındalar ama Sovyetler Birliği’nin Başkan yardımcısı falandı. Büyük düşünmeyi öğrenmişler. İktisadi vaziyetleri berbat. Ama kültürel açıdan fevkalade iyiler. Bizimkiler nutuk atmaya gitti oraya kısa bir süre sonra anladılar. ‘Bunlar Türk hiçbir halttan anladıkları yok,’ anlamıyoruz zaten. Sadece inşaat yaptırıyorlar orada bize. Netice bu oldu. Eğer biz orada büyük devlet gibi olabilseydik, büyük devlet gibi konuşabilseydik büyük devlet imkânları sunabilseydik bize başka türlü bakacaklardı. İyi de bizi yönetenler büyük devlet adamı değil ki! Sorun o. Bunlar küçük bakıyor oraya.

Ama hepsi küçük bakıyorlar. Şimdi aşırı solcu, hızlı, müthiş, en hızlı tabancayı seven bilmem ne gidiyor, Gazi Osman Paşa mahallesi hayali. Bunun bütün hayali bu. Kurduğu bu. Gazi Osman Paşa’nın tamamını sana versek ne yapacaksın? Bir türlü büyük düşünmek yok halkımızda, çocuklarımızda.

Bu millet yeteneksiz değil, bu millet yapabilir, ama bunu ona telkin etmek lazım. Sen bunu yaparsın, Gazi bunu yapıyordu. Türk, övün, çalış, güven. Kendine güven. Sen bu işi yaparsın. Bu güveni yok ettiler şimdi. Ve bakın dikkat ederseniz Batı da çok büyük rol oynuyor aslında. Çünkü Türkiye’de evelallah misyonerler, mezhepler her tarafta cirit atıyor. Vakıflar korkunç bir şey. İçimize girmiş durumdalar. Vakıf üniversiteleri her biri birer yabancı okul sayılır. Ve orada doğru dürüst bir eğitim almaya imkân yoktur. Onların vereceği eğitimler Amerikan eğitimidir. Amerikan eğitimi de çok iyi cahiller yetiştirir. Amacı budur.

Şimdi Amerika’da eğitim şöyle kararlaştırılmıştır. Bir devlet üniversiteleri vardır, bir vakıf üniversiteleri vardır. Sisteme yarayacak adamlar vakıf üniversitelerinden seçilir. Ama dünyanın parası lazımdır. Ancak zenginler çocuk okutabilir. Zenciler, İtalyanlar, Kızılderililer, İrlandalılar devlet üniversitesinde okurlar. Onların hayatı, iyi para kazanırlar fakat tam bir inek hayatıdır. Amerika nedir, ne yapıyor, dünya nedir, kimi kazıklıyor? Bunları anlamaları mümkün değildir, onlar için ideal olanı budur. Yani ot gibi bir insan hiçbir boktan anlamıyor, sadece tıkınıyor, şişmanlıyor, zamanı gelince de enfarktüsten ölüyor. İdeal bir Amerikan vatandaşı. Adamın kafası, ya ona çalışacaksın ya onu derhal yok etmek lazım. Böyle bir sistem.

Burjuvazisi olmadığı için de görgüsüzdür. Amerikan burjuvazisi yoktur. Toplama bir devlet olduğu için orada burjuvazinin kuralları da işlemez. Burjuvazinin kendine göre kuralları vardır yani, mesela bir İngiliz burjuvazisi sana bir söz verdi mi centilmenlik ölçüsünde sözünde durur. Durmadı mı herkes onu çok ayıplar. Onla iş yapmazlar. Bu bir burjuva ahlakı. Amerika nasıl iş yapar, kovboy filmlerinden biliyorsunuz, tabancasını çıkarır, masanın üstüne koyar. Zor oyunu bozuyor her defasında. Şimdi bu mantığı gelip sana yerleştiriyor. Bizim de burjuvazimiz olmadığı için bu bize eldiven gibi uyuyor. Tüm bu sahtekârlıklar bundan çünkü bizde de milli burjuvazi yok. Geçen gün Metin Aydoğan bir yazı yazdı. TÜSİAD’daki üyelerin yüzde kaçının yabancı sermaye ile ortak olduğunu açıkladı. Yabancı sermayenin orada buyurucu durumda olduğunu açıkladı. Yani biz burada çok büyük şirket diyoruz, aslında yabancı şirketin buradaki acentası. Oradaki karar veriyor, buradaki uyguluyor. Sonra cart curt ediyorlar bize. Cart curt etmelerinin hiçbir faydası yok çünkü netice itibariyle bunlar bu işleri bizim siyasetçiler vasıtasıyla yürütüyorlar.

Benim solcu arkadaşlara söylediğim bir laf vardır, bazen çok ümitsizliğe düşerler, gelirler bana derler ki ‘abi bu halkla hiçbir şey olmaz. Bak kime oy verdi?’ Benim cevabım hep aynı: Mustafa Kemal hangi halkla her şeyi yaptı. Bu halkla. Eğer olmuyorsa sende bir hata var. Bilmiyorsun, nereden gireceğini, nasıl gireceğini, ne yapacağını bilmiyorsun. Çünkü halkımız evelallah çalışkandır. Müthiş bir dinamizm var, müthiş bir çalışma hırsı var, herkes bir şeyler yaratmak istiyor. Öyle bir havadayız, ama o kadar tuhaf bir şey ki bu, bunu yönlendirecek ulusal akım yok ortada. Bu bir türlü çıkmıyor. Asıl büyük sorun bu.

 

Tevhid-i Tedrisat’ı Deldiler

Bunun gelişememesinin nedenini de söyleyeyim istiyorsanız, onun gerisinde yatan da bence Yüce Divanlık suç olan, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun delinmesi. Gazi M. Kemal Paşa, akıllıca bir hareketle, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu çıkarmıştı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu Türkiye’de ulusal birliğin iki bakanlıktan biri olan eğitim bakanlığının emri altında, tek tip ulusal liselerin ortaöğretimi vermek zorunda olmuştur, sanat okulları ve bunlar içinde akşam sanat okulları kurulmuştur, bu çerçeve içinde, Türkiye’de üç nesil veya dört nesil yetişmiştir. Ben o nesildenim. Bizim okuduğumuz Cumhuriyet liselerinde, yurttaş yetiştirilirdi. O zaman lise mezunu olmak çok önemli bir şeydi. Böyle yekpare bir eğitim sisteminin içinde yetiştiyseniz o zaman, yurdunuzun, tarihinizin bilincinde olursunuz.

Önce İmam Hatip’le, arkasından Anadolu liseleriyle, arkasından kolejlerin envai çeşidiyle eğitimin birliğini bozunca o zaman aydınların da birliğini bozmuş oluyorsun daha en başında. Yabancı dil, göndermeleri yabancı ülkeye yaptırır elinde olmayarak. İngilizce okumuş bir adam sonra bütün örneklerini İngiltere’den, Amerika’dan verir. Fransızca okumuş adam tüm örneklerini Fransa’dan, Kanada’dan verir. Kendi memleketini tanımaz. Hele bir de dersleri yabancı dilden okuyorsa, Türkçe'si bozulur.

Bunun gerisinde yatan ana sebep, Tevhid-i Tedrisat’ın bölünmesidir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinde İmam-Hatip okulları vardır. Yani ona dayanılarak açılmıştır İmam-Hatip okulları. Ama niçin vardır? Orada onun amacı da bellidir, din hizmetlisi yetiştirmek. Yani camide imam, hatip olacak, mezarda adamı gömecek imamın olacak, bunları yapmak için. Onun için açılması gerekiyordu bunların ve meslek mektebi olarak açılacaktılar. Oradan imam çıkacak, hatip çıkacak. Ama sen bunu dinde vacip olmayan, -kadın imam yoktur Müslümanlıkta- kızlara açık lise haline getirirsen, bu işin sonu ne olur.

Fransız tarihçisi Paul Dumont, bir özelliği var, savaşta, II. Dünya Savaşı sırasında ailesiyle onlar Suriye’delermiş. Suriye o zaman Fransız sömürgesiydi. Savaş çıkınca ve Suriye’dekiler de Faşistlerden yana olunca, bunlar Türkiye’ye geçmişler. Fransa’ya da gidemiyorlar, orada Gehlen var. Burada Heybeliada’da mı, Büyükada’da mı nerede bir yerde, bir ev tutmuşlar. O zaman da Paul daha küçük, annesi onu bizim ilkokullara vermiş. Liseyi de bizde okumuş. Savaş bittikten sonra belirli bir yaşa geldikten sonra Fransa’ya gitmişler, orada yaşıyor şimdi. Oraya gittikten sonra üniversiteyi okumuş, Türkoloji'yi seçmiş Türkoloji’de profesör şimdi. Türkiye’yi de çok iyi tanıyan bir adam. Yıllar sonra Türkiye’ye geldi. Türkiye’yi dolaştı. Ondan sonra bununla bir mülakat yaptılar. Mülakatında da söylediği şu lafı hiç unutmadım: ‘Eğitim sistemi bozulmuş. Türkiye’nin tekrar Gazi’nin eğitim sistemini dönmesi lazım’. Bunu Paul Dumont söylüyor, ben söylemiyorum.

Türkiye’nin birinci büyük meselesi bu. Yani Milli Eğitim Bakanlığı diyoruz. Utanmaz adam, o Milli’nin hakkını versene. Eğitim milli değil. Fransızlar kışta kıyameti kopardılar. Avrupa Birliği’nin içinde Fransa, önemli devletlerinden birisi, ‘kültürümden taviz vermem’ diyor Fransız. Bunu bilir misiniz ki, Fransız televizyonlarında Amerikan filmleri oynamaz. Fransız filmleri oynar. Şimdi Fransa bunu yaptığı zaman doğru oluyor da ben yaptığım zaman niye eğri olsun. En büyük dramımız bu.

 

Kendin Ol

Mesela sosyalizm davasında, kavgamda da çekmiştim. Kardeşim, benim toplumumun kendine göre kuralları var. Tarihten beri gelen gelenekleri görenekleri var. Eğer ben sosyalist olacaksam, materyalist metodu kendi kurallarıma uygulayarak bunun içinden bir sentez çıkartacağım. Sen bana nasıl geliyorsun, sen bana, ‘bak Stalin böyle yapmış, Mao Çin’de böyle yapmış’, öteki diyor ki ‘Küba’da bu böyle’. Bana ne onlardan yahu, onlar öyle yapabilirler. Benim memleketim öylesini gerektirmiyorsa ben öyle yapmam. Çünkü Türkiye’nin kuralları farklı, çünkü ilk defa olarak bir İslam ülkesinde bir şey düşünüyorsun sen. Hiçbiri Müslüman değil ki bu ülkelerin. Bin seneden beri bu toplumun içinde İslamiyet'in getirdiği birtakım birikimler var. Sen bunları bir kalemde silemezsin. Mustafa Kemal’de silmemiş. Ve aynı şeyi ben şöyle yıllar sonra Sultan Galiyef’in metinlerinde buldum. Adamı iyi etmek istiyorsun ama organizmasını bilmiyorsan iyi edemezsin. Kafadan olmaz yani. Ha öyle mi şu ilacı alırsın herifte alerji vardır, gider. Önce toplumunu tanıyacaksın. Biz onu tanımıyoruz. Bunu Gazi de söylüyor. Türk aydını diyor, her yeri tanır, memleketini tanımaz. Doğrudur, çünkü ben mesela şunlara şahit oldum gazetecilik döneminde. Bir ihale açılır, köprü yapılacak mesela. Teklif versek. Şimdi hem bu teklifleri verenlere bakacaksın, nerde eğitim görmüş, ODTÜ’de. Mutlaka teklifte Anglo Amerikan bir köprüden esinlenmiştir. Filan yerdeki Manchester’deki falan köprüye benzeten öyle bir şeyler yapmaya çalışır veyahut Amerika’daki Viskonsin’deki bilmem ne köprüsüne benzer. Öbürü nerde eğitim görmüş, Almanya’da. O da Münih’teki falan köprüsünün benzeridir. Yahu senin yapacağın köprü Kızılırmak üstünde bir köprü. Eee mübarek Kızılırmak'a uygun bir köprü düşünmen lazım.

Ben bunu bir tek yerde uyguladım, kendi hesabıma, çünkü ona kimse karışamıyor; şiirde ve Türk şiiri yazdım. Türkiye’nin en çok okunan şairiyim. Benim kitaplarım, iki senede bir tekrar basılıyor. Bir senede elli bin kitap satıyorum. Bu ne demek, Türkiye’de öbür şairlerin halk bin kitabını okumuyor. Bin tane basıyorlar, 250 tane satamıyorlar, niye çünkü hiçbir şeyiyle Türk değil. O ne yapıyor çünkü beriki bilmem Amerika’daki şirketin Türkiye acentası, bu da Fransa’daki falan şairin Türkiye acentası oluyor. Benim şiirimde halk şiiri de vardır, divan şiiri de vardır, tekke şiiri de vardır hepsi vardır, hepsini sevdim. Bu sentezde söylediğin zaman halk hemen sesi tanıyor derhal o dakika. Bu adam bizden. O sesi tanıdığı andan itibaren seni okuyacağı kesindir.

Tabii, Türk aydınının Tanzimat’tan kalma bir kusuru da halkı ezilecek, güdülecek bir sürü gibi görmesi. Yani, halk diye bir kalabalık var ben bunları adam edip bir yere getireceğim. Aydın kendini bu görevde görüyor, en kötü aydın anlayışı budur. Aydın o halkı adam etmekte yükümlü değildir. Aydınlatmakla, adı üstünde yükümlü. Aydınlatmanın da yolu onu adam etmek değil, ona kumanda etmek değil. Bir kere onunla iletişim kurmak gerek. Halkınla oturup konuşamıyorsan, halk seni dinlemiyor, küçümsüyor diye düzenle hemen anlaşırsın. Bir de sen ne dersen ‘ha ha’ demeye başladılar mı seni dinlemiyorlar demektir.

Ve çok lafı da sevmez, o da doğrudur. Şeyi söyleyeyim size, hatta bence bir başlık bile olur, Fahrettin Paşa'nın atlıları İzmir’e girerken bilmem bilir misiniz şöyle bir şey olmuştu. Yunanlılardan bir grup, oradaki bir fabrikanın içine saklanmışlar. Bizimkiler gelince bir yaylım ateşi açmışlar. Orda bizim erlerden birkaç tanesi şehit olmuşlar. İzmirliler bunu unutamadılar, çok eskiden bile onlar için daha o zaman bir abide yapılmasına karar verilmiş, yani İzmir’i kurtarmak için gelirken İzmir’in kapısında vurulanlar. O abide hâlâ durur. Klasik taşlardan biri üzerinde eski harflerle yazılıdır. Ben eski harfleri bilmiyorum, yani benden bir öncekinin nüfusunda bırakıldı eski harfler. Merak ettim gazeteleri karıştırdım burada ne yazıyor. İki kelime yazıyor. Ama her şeye bedeldir. Vatan ve namus. Şimdi Türkiye tam o yerde. Vatan ve namus. Bu ikisini korumak zorundayız. Türkiye tam orada. Çünkü ne kadar güzel düşünmüşler; bu adamlar niye savaştılar?

 

İleri: İzmir işgal edileceği zaman gençler ‘biz büyük bir milletiz’ diye karşı çıkıyorlar fakat Türkiye’de sosyalist kesim maalesef bir millet duygusunu benimsemiyor.

 

Attilâ İlhan: Şimdi Türkiye’deki sosyalist kesim dediğiniz arkadaşların iki şekilde mütalaa edilmesi lazım geldiğini düşünüyorum. Bir, 1920’den 1960’lara kadar gelen sosyalist terbiye ve sosyalist yetişme tarzı vardır, bir de 68 kuşağı dediğimiz sonraki sosyalist hareket vardır. 60’lara kadar gelen hareket Türkiye’de iki kaynaktan beslenmiştir. Bunlardan biri Almanya’dır, Spartakistler gelmiştir Almanya’dan burada bir yuva kurmuşlardır. Bunlar Batı’nın etkisi altında Batılı kafalı ve Tanzimatçı aydın tipi. Ve bunların olaya bakışları Batı’nın bakışı şeklinde görülüyordu.

Türk Sosyalizmi

İkincisi, Türkler tarafından, yani Türk aydınları tarafından kurulmuş olan sosyalist harekettir. Bu hareketin başında Mustafa Suphi olmak üzere diğer birçok aydınlar vardır. Bunların çoğu Türk Ocağı aydınıdır, Türk Ocakları’ndan yetişmişlerdir, fakat sonra sosyalizmle bir ümit bulmuş ve girmişlerdir. Bunların sosyalist idraki tamamiyle mazlum millet idrakidir ve o zaman Üçüncü Enternasyonal’in mazlum milletleri koruyan çizgisi içerisinde düşünülmüştür. Bu iki sosyalist idrak sonradan bir parti içinde birleştirildiyse de, hep çatışma içinde olmuşlar birbirlerin yemişlerdir ve ne yazık ki zaten hiçbir şekilde işçi sınıfına intikal edememişledir. İşçi sınıfına intikal edememiş bir sosyalist hareketin sağlıklı olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Yani onlar mantıklıdır fakat sağlıklı değillerdir.

Ben bu aşamada daha başından itibaren Nazım Hikmet’in de dahil olduğu Mustafa Suphi grubunun akıntısı içindeydim. Yani o çerçeveden yetiştim, benim vatan idrakim de Mustafa’nın oradan gelmektedir. Çünkü ben Türkçülerin de aslında devrimci olduğu düşüncesindeyim ve bunu söylüyorum şimdi devrimciliği kabul eden laik Türkçüler de var, dergileri de var. Çünkü Türkçüler anti-emperyalisttiler, Rusya’ya karşı savaşıyorlardı.

Sonra Türkçülerin başı sayılabilecek adam, Gaspıralı İsmail Bey, işte, kültürde, dilde birlik diyor, din yok. Yani Türkçülükte dindarlık yok, Türkçülükte laiklik var. Peki niye yok, çok akıllı adamdır İsmail Bey. Biliyordu ki Hıristiyan Türkler var, Yahudi Türkler var, eğer Müslümanlığı kabul etseydi onları dışlamış olacaktı. Dilde, kültürde, işte birlik diyince yani ekonomi, kültür, dil. Türk Ocakları bunun üstüne kurulu. Türk Ocakları’nın en önemli isimlerinden Akçura da Marksist’ti ve Gazi’nin en yakın adamlarından biridir. Cumhuriyet ekonomisinin ve sosyolojisinin iki adamı vardır. Biri Ziya Gökalp, birisi odur yani Türkçüdür. Gazi Türkçüdür. Türkçülükle övünür. Çünkü Türkçü demek, anti-emperyalist demek.

O bakımdan bir sosyalistin, eğer o Türk sosyalistiyse, Marksizm’in metodunu kendi ulusal koşullarına uygulayarak oradan çıkaracağı tenkide göre davranışının olması lazım. Sağdan soldan alacağı bilgilerle bu iş olmaz. Halkının kabul edeceği formülü bulman lazım. Daha vahim olan yani onlar da hiçbir şekilde kendilerini halka kabul ettirememişlerdir, işçi sınıfına kabul ettirememişlerdir. Türkiye’de sosyalizm sadece aydınlar arasında oynanan oyundur. Öğrenciler, öğretmenler, biraz sanatçılar bu işe katılırlar. En büyük sosyalist tevkifatında 150-160 kişi tutuklanmıştır. Kesinlikle halka intikal edememiş bir hareket.

Ve bir tek hareket Türkiye mantığı içinde ve güzeldi ve çok daha başarılı bir şekilde gidiyordu, korktular, onu da dağıttılar. TİP Türkiye şartları içinde düşünülmüş ve en önemlisi işçi sınıfıyla iç içe bir hareketti. Ve bırakmadılar, ne yaptılar ettiler darmadağın ettiler. Yalnız bizimkiler değil, Rusların da işine gelmedi. Çünkü burada bağımsız , sosyalist bir hareket oluşmuştu. Her ülke kendi başının çaresine baktığına göre, Türkiye 65-70’lerde kendi başlarının çaresine bakmak zorundalar. İşçi sınıfıyla irtibat kurmak, onunla ilişkisini geliştirmek fakat en önemlisi şu anda Kemalist Devrim’in ana ilkelerine sahip çıkan herkesle işbirliği yapıp önce tam bağımsızlığı tekrar kazanmak. Birinci iş bu.

 

İleri: Şöyle bir durum var. Siz, Kuvayı Milliye dönemini sahipleniyorsunuz, zaten 60’larda YÖN hareketinin içinde bulundunuz ve aynı zamanda sosyalistsiniz. Türkiye ve Türkiye gibi ülkeler için ulusal kurtuluşçusundan, yani bizim ülkemizde Kemalist'inden sosyalistine kadar tümünü birleştiren bir üst kimlik var mı? İlerici bir kimlik?

 

Attilâ İlhan: Olmaz olur mu? Anti-emperyalizm. Çok net. Bu anti-emperyalizm, Çünkü zannederim Marks’ın büyük hatası da orda. Yani Marks, sosyalizmin geleceğini düşünürken Avrupa’yı göz önünde tutmuş. Şimdi bunu hiç hesaba katmamış. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla bakışı öyle, yani bu yirminci yüzyıl işçi ihtilallerinin yüzyılı olacak. Öyle olmadı. 20. yüzyıl Ulusal Kurtuluş Savaşları yüzyılı oldu. Mazlumların yüzyılı oldu. Neden böyle oldu. Çünkü Marks’ta emperyalizm tahlili yoktur. Emperyalizm tahlilini önce Buharin, arkasından Lenin getirmiştir. O sonradan görülmüş bir olaydır.

Zalimlere Karşı Anti-emperyalizm

Şimdi çok net olan şu anda hâkim çelişkinin ne olduğudur. Hâkim çelişki şu anda toplumsal mânâda proletarya ile burjuvazi arasında değildir. Neden değildir? Batılı proletaryalar, Batılı burjuvazi ile işbirliği yapıp Doğulu halkları soyuyorlar. Mazlumlara karşıt, mazlumların davasını gütmüyorlar. Bu ne zaman anlaşıldı. Evet evvela Sovyet İhtilali’nden sonra, Bolşevik İhtilali patladığı zaman İkinci Enternasyonal onu desteklemedi. Bunun için Üçüncü Enternasyonal kuruldu. Tabii Çinliler harekete geçtiği zaman kıllarını kıpırdatmadı Batılı komünist partileri. Niye? Çünkü çok basit. Bunlar dünyayı soyuyorlar, o soygundan işçi sınıfı da kazanıyor, Fransa’da da İngiltere’de de onların hayat seviyesi de yükseliyor.

O zaman büyük çelişki nerede? Mazlumlarla zalimler arasında, yani emperyalizmle emperyalizmin ezdiği halklar arasında. Büyük çelişki bu olunca şimdi nerede olacağız çok belli. Kemalist de burada olmak zorunda, hatta liberal de burada olmak zorunda, Türkçü de burada olmak zorunda, komünist de burada olmak zorunda. Dışarı gittiler mi öbür taraftalar. Onu görmüyorlarsa hepsi kör. Bu, bu kadar açık. Bu bizim için de böyle, Rusya’daki komünist için böyle, İran’daki için böyle hepsi için böyle. Çünkü artık Enternasyonal yok. O olmadığı takdirde her ulus kendi sosyalizmini üretmek zorunda. Sonra sosyalizmler arasında bir anlaşmayla belki uluslararası bir sosyalizme gidilebilir. Ama bugün için kesinlikle durum budur. Eee, Sovyet tecrübesi bunu çok açık göstermiştir, hatta şimdi şunu gördük. Dağıldıktan sonra Sovyetler Birliği mesela Kazakistan’ın Türkmenistan’ın sosyalist anlayışlarıyla, Rusya’nın veya Estonya’nın sosyalist anlayışları aynı değil. Aynı ülkenin içindeydiler. Niye? Bunlar Orta Asyalı, bunlar İslam kökenli. Onlar Baltık, İskandinav başka türlü düşünüyorlar, başka türlü yaşıyorlar. Bunların ikisinin hemen aynı çerçevenin içine girmesi mümkün değil. Bunların zaman içinde olacağı besbelli. O zaman birinci derecede büyük çelişkinin çözümüne çalışılacak.

Yeni Dünya Düzeni denen düzen, düzensizliktir. Ve bu doğrudan doğruya uluslararası büyük şirketlerin dünyayı bir güzel sömürmesi için düşünülmüş yeni bir sistem. Nasıl direnebilir ki? Kültürel olarak, ekonomik olarak vs. Ve kendini yurttaş sayan ve bu memlekette bağımsız yaşamak isteyen herkesin aynı safta olması şarttır. Burada ideolojilerin farklılıkları önemini kaybediyor. Çünkü bu aynen Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi bir durumdur. Aklın yolu bir. Memleketin çocuğuysan, memleketini düşünüyorsan başka türlü düşünmen mümkün değil.

 

Türk Ordusu Yüzde Yüz Halk Ordusu

17 devrimi 19 devrimi ile aynı hattaydı. Çünkü ikisi de anti-emperyalistti. Birisi kendini sosyalist sanıyordu, olmadığı meydana çıktı sonradan. Onların hali meydanda, Kemalizm hâlâ ayakta duruyor. Hâlâ direniyor. Çünkü onun da şöyle bir şansı var sanıyorum, yani Türkiye’nin ordusunun halk ordusu olması. Bu şimdi kullanılmıyor. Ama Türk ordusu bir halk ordusudur. Bu özeliğini kaybetmedi hâlâ da ispatı çok kolay. Genelkurmay Başkanları’nın kökenine bakın.

Başka bir şey söyleyeyim bunu tersine çevirerek. Batı ülkelerinde harp okullarının birinci müşterileri, en çok öğrencileri yüksek burjuvaziden ve aristokrasiden gelir. Bizde yüksek burjuvaziden bir tek kişi Harbiye’ye girmemiştir. Müracaat bile etmemiştir. Kendini uzak tutar. Onun için Türk Ordusu tipik bir halk ordusudur. Çok büyük bir özelliktir. Zaten niyetinin çetin olması da oradan ileri geliyor. Çünkü, Müdafaa-i Hukuk’tan geliyor. Müdafaa-i Hukuk tipik halk ordusudur. Kuvayı Milliye’de kim yok ki. Bir roman yazıyorum şimdi o döneme ait, kimler çıkıyor. Adam eşkıya, düne kadar eşkıya dağda duyuyor Yunanlı gelmiş, ona karşı çıkıyor, sövüyor, anasını bellerim diyor. O kadar halk, yüzde yüz halk. Ama tabii onunla kazanılamazdı İstiklal Savaşı, tabii muntazam orduya geçmek lazımdı. Bundan dolayı da, bizim camiadan bana kızan olmuştur bunu ben söylediğim zaman, diyorlar ki niye asker, ordu, yeniden düzen kuruldu işte, milislerle bu iş olabilirdi. Kızıl Ordu niye kuruldu diye düşündünüz mü dedim. Orda da milisler vardı. Kızıl Ordu’nun karşısına muntazam ordular gelince, yani milislerin karşısında, başladılar kaçmaya. O zaman alelacele muntazam orduyu kurdular, Kızıl Ordu’yu kurdular. Bizimkiler Ruslardan örnek aldılar. Bakıyorlar bununla bir yere kadar gidilir, savunma, çünkü bir yerde disipline uymayan bir halk grubu, nereye kadar sen bunu tam bir askeri manevraya sokabilirsin, asker lazım, askeri nasıl yaparsın, orduyla yaparsın.

 

ID 2000 /2



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_020.jpg

En Son Yorumlar